Tarih, çoğu zaman galiplerin yazdığı bir anlatı olsa da, bazı olaylar ne kadar örtbas edilmek istenirse istensin halkların hafızasında yaşamaya devam eder. 1906 yılında Filipinler’in güneyinde, Bud Dajo Yanardağı eteklerinde gerçekleşen Amerikan katliamı, işte böyle bir olaydır. Amerikan askerleri, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yaklaşık 1000 Moro Müslümanı vahşice katlederken, bu olay yalnızca bir askeri harekât değil, Filipinler’deki sömürgeci baskının ve Moroların trajik tarihinin en kanlı sembollerinden biri oldu.
Bu katliam, Amerikan ordusunun Filipinler’de gerçekleştirdiği en büyük savaş suçlarından biri olarak tarihe geçse de, uzun yıllar boyunca hem Amerika’da hem de Filipinler’de neredeyse unutulmaya yüz tuttu. Oysa Bud Dajo’da yaşananlar, yalnızca bir tarihî vakıa değil, günümüz Filipinler’inde Moroların neden hâlâ ayrımcılığa uğradığını, neden siyasi ve sosyal haklarını elde etmek için mücadele ettiğini anlamak açısından büyük önem taşıyor.
Filipinler’deki Morolar, yüzyıllardır İspanyol, Amerikan ve Filipinler merkezî yönetimi tarafından sistematik olarak marjinalleştirildi. 16. yüzyılda İspanyol sömürgeciliği altında başlayan baskılar, Amerikan yönetimi döneminde daha da şiddetlendi. Amerikalılar, Filipinler’in tamamını ele geçirmelerine rağmen Moroları tam anlamıyla boyunduruk altına alamamış, bu yüzden sert askerî operasyonlara başvurmuştu. Bud Dajo, işte bu operasyonların en kanlısıydı.
Ancak tarih burada bitmedi. 1946’da Filipinler bağımsızlığını kazandığında bile, Moroların özerklik talepleri karşılanmadı ve Mindanao’da yıllar süren çatışmalar başladı. Amerikan karşı-ayaklanma taktikleriyle eğitilen Filipin ordusu, bu isyanları bastırmak için sert önlemler aldı. 20. yüzyıl boyunca Amerikan ve Filipin hükümetleri tarafından desteklenen yerleşim politikaları, Moroları kendi topraklarında azınlık hâline getirdi. Bu süreç, yalnızca ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri derinleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Moroların kimliklerini ve topraklarını koruma mücadelesini de daha da çetin bir hâle getirdi.
2014 yılında Filipinler hükümeti, Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MILF) ile bir barış anlaşması imzalayarak, Moroların meşru taleplerini ilk kez resmen kabul etti. 2019’da ise Morolar, Mindanao’nun merkezinde Bangsamoro Özerk Bölgesi’nin yönetimini devraldı. Bu bölgenin ilk seçimleri Mayıs 2025’te yapılacak ve bölgenin siyasi istikrarı için kritik bir dönüm noktası olacak.
Ancak barış süreci henüz tamamlanmış değil. Silahlı grupların varlığı, hükümetin verdiği sözleri tutma konusundaki tereddütleri ve Moroların özerklik konusunda hâlâ tam güvenceye sahip olmaması, süreci kırılgan hâle getiriyor. Dahası, Moroların tarih boyunca karşılaştığı sistematik ayrımcılık ve ekonomik marjinalleşme, sadece bir barış anlaşmasıyla çözülebilecek sorunlar değil. Tarih, yalnızca geçmişte olup bitmiş olaylardan ibaret değildir; Morolar için Bud Dajo’nun yankıları hâlâ sürmektedir.
Coronel'in "Bud Dajo'nun Hayaletleri" başlıklı yazısı, Filipinler’deki Amerikan sömürgeciliğinin mirasını, Bud Dajo Katliamı’nın tarihî ve siyasi etkilerini ve günümüz Morolarının mücadelelerini ele alıyor. Sizler için tercüme ettik.
***
Bud Dajo'nun Hayaletleri
1906 yılının kavurucu bir Mart haftasında, Amerikan askerleri Filipinler’in güneyindeki Jolo Adası’nda yer alan, 2.000 ayak yüksekliğindeki Bud Dajo volkanına doğru ilerledi. O vakitler Filipinler, Amerika Birleşik Devletleri’nin idaresi altındaydı ve bölgenin askeri valisi ve kumandanı olan Tümgeneral Leonard Wood, askerlerine dağdaki tahkim edilmiş kampları “ele geçirip imha etmeleri” emrini vermişti. Bu kamplar, Mindanao’daki kadim yurtlarından olan Morolar diye bilinen Müslüman ahalinin sığındığı yerlerdi. 1899’da Amerikan ordusunun bölgeyi işgal etmesi üzerine Morolar, köylerini terk edip Bud Dajo’nun sarp yamaçlarına çekilmişlerdi.
Harvard tahsilli bir eski cerrah olan Wood, kariyerini Moro direnişini bastırmaya adamış ve bölgenin itaat altına alınmasını şahsi bir nam ve şeref meselesi addetmişti. Amerikan topçuları, Bud Dajo’yu şiddetli bombardımana tutarak, yanardağın eteklerinde yeniden kurulan yüzlerce ailenin yerleşim yerlerini hedef aldı. Amerikalı kumandanlar, ne görürlerse vurmaları talimatını vermişti; askerler yaşına, cinsiyetine bakmaksızın hareket eden her şeye ateş açtı. Morolar, ellerine ne geçtiyse onunla karşı koymaya çalıştı—köhne toplar, eski tüfekler, mızraklar, hançerler ve barut doldurulmuş deniz kabukları… Mühimmatları tükendikçe bazıları, adeta son bir çare olarak, kendi bedenlerini düşmana karşı silah gibi kullanmaktan çekinmedi. Ancak mukadderatları belliydi; muvaffak olmaları nâmümkündü. Çarpışma sona erdiğinde, 19. Piyade Alayı’nın doğu cephesindeki koluna komuta eden Yüzbaşı Edward Lawton şöyle yazıyordu: “Dağın zirvesi tamamen cesetlerle kaplanmıştı.” Kendi şahitliğine göre, “Cesetler her türden yara ile delik deşikti; başsız ve parçalanmış gövdeler, ezilmiş kafatasları ve etrafa saçılmış beyinlerle doluydu.” Lakin en yürek burkan manzara, “minicik, masum bebeklerin, bedenleri yaralarla delik deşik olmuş halde, ölülerin arasında annelerinin memesini aramaya çalışmasıydı.”
Tarihçi Kim Wagner, Massacre in the Clouds adlı eserinde Bud Dajo’da vuku bulan bu fecî hâdiseyi, öncesi ve sonrası ile birlikte tafsilatlı biçimde ele almaktadır. Kolonyal arşivleri derinlemesine inceleyerek, dehşet verici bir kıssayı gözler önüne sermektedir. Wagner, Amerikalı askerlerin yazdığı mektuplardan alıntılar yaparak, bölgedeki boğucu sıcağı, kan kokusunun kesifliğini ve acımasız çarpışmaların dehşetini anlatır. Genç bir neferin annesine yazdığı mektupta şu ifadeler yer almaktadır: “Önümüze kim çıktıysa vurduk... yaşına, cinsiyetine bakmadan.”
Wagner, bu savaş suçunu ele alırken Bud Dajo’da katledilen 1.000 civarında erkek, kadın ve çocuğun ölümünün bir istisna olmadığını savunur. O hafta içinde gerçekleşen kıyım, Amerikan rejiminin aslî karakterini gözler önüne seren bir vakıadır. Aynı zamanda bu mezalimin, Amerikan ordusunun tarihteki diğer katliamlarıyla aynı zincire ait olduğunu belirtir: 1890’da Güney Dakota’daki Wounded Knee’de 150’den fazla Kızılderili’nin, 1968’de Vietnam’ın My Lai köyünde 350’den fazla sivilin Amerikan askerleri tarafından katledilmesi gibi. Wagner’e göre Bud Dajo, Amerikan harp suçlarının bir şablonunu oluşturmuştur: ağır zulüm, göstermelik bir tahkikat, örtbas, cezasızlık ve nihayetinde tarihten silinme...
Lakin Bud Dajo’nun akisleri hâlâ Filipinler’de yankılanmaktadır. Bu vak‘a, Moro halkının hafızasına derinlemesine nakşolmuş olup nesilden nesile kissa denilen geleneksel destanî şarkılarla aktarılmaktadır. Aynı zamanda, Morolar ile Filipin devleti arasındaki süregelen ihtilafları da beslemektedir; zira ülkenin güneyi, bilhassa Mindanao, zaman zaman aşırılık yanlısı şiddet hadiseleri ve devletin merhametsiz askerî müdahaleleriyle sarsılmaktadır. Daha geniş bir zaviyeden bakıldığında ise, 1946’da Filipinler’in istiklâlini kazanması, ülkeyi sömürgeci zulmün mirasından azat etmemiştir. Bilakis, müstakil idare, selefi olan kolonyal rejimin birçok uygulamasını ve müessesesini muhafaza etmiş, hatta devam ettirmiştir.
AMERİKAN DEHŞET HİKÂYESİ
Kolonyal Hindistan ve Britanya İmparatorluğu üzerine ihtisas sahibi olan Wagner, Britanya emperyalizmi hakkındaki derin bilgisini kullanarak Amerikan sömürgeciliğinin mahiyetini gözler önüne serer. Ona göre, Bud Dajo’daki Amerikan mezalimi, Britanyalı sömürge idarecilerinden alınan derslerin bir neticesidir. Zira Britanyalıların bir kısmı, idareleri altındaki halkları yalnızca şiddet yoluyla hizaya getirilebilecek vahşiler olarak telakki ediyordu. Wagner, daha evvel kaleme aldığı bir eserinde, 1919 yılında İngiliz askerlerinin yüzlerce Hintli protestocuyu katlettiği Amritsar Katliamı’nı inceler. Britanyalı bir subay olan C. E. Callwell’in 1896 tarihli kolonyal harp el kitabına göre, Britanya hâkimiyetini, "düşmanı yıldırarak" tesis ediyordu—yani ezici bir kuvvet gösterisiyle dehşet salıp akabinde süratli ve merhametsiz bir şekilde harekete geçerek.
Amerika Birleşik Devletleri, 1898’de Filipinler’i İspanya’nın elinden aldığında, çoktan Kuzey Amerika’daki “Vahşi Batı”yı zapt etmiş ve yerli halkı katliamlar ve hastalıklar vasıtasıyla kırıp geçirmişti. Filipinler ise Amerika için yeni bir cephe, fethedilmesi gereken bir başka vahşi diyar addediliyordu. 1899’da Beyaz Saray’da Metodist papazlarla yaptığı bir görüşmede, Başkan William McKinley, Filipinler’in “tanrıların bir lûtfu” olduğunu ve “kucağımıza düşen bir nimet” misali, artık geriye sadece tüm adaları almaktan, Filipin halkını eğitmekten, onları yükseltip medenîleştirmekten ve Hristiyanlaştırmaktan başka bir şey kalmadığını” beyan etmişti.
Amerikalı yayılmacılar için Filipinler’in fethi, Amerika’nın batıya doğru genişleme hareketinin bir devamı ve medenileştirme ile demokratikleşme misyonunun bir tezahürüydü. Bununla beraber, diğer emperyal güçlerin yöneticileri gibi Amerikalı yetkililer de, medeni olmadığını düşündükleri halklara yönelik muamelelerinin uluslararası savaş hukuku kurallarının haricinde tutulabileceğine inanıyordu. Wagner, Amerika’nın Filipinler’deki zulümlerinin, çağdaşı olan diğer sömürgeci güçlerin katliamlarıyla mukayese edilebilecek seviyede olduğunu belirtir: Güney Afrika’da Britanyalıların, Bali’de Hollandalıların ve Güneybatı Afrika’da Almanların işlediği vahşetler gibi.
Ne var ki Bud Dajo’da yaşanan bu tür vahşetler, sadece birer tarihî hatıra olarak kalmamıştır. 2005 yılında, Hadisa’da bir deniz piyadesinin öldürülmesine misilleme olarak, Amerikan askerleri aralarında üç yaşında bir kız çocuğu ve yetmiş altı yaşında bir ihtiyarın da bulunduğu yirmi dört Iraklı sivili katletti. The New Yorker dergisinin In the Dark adlı podcastinde belirtildiği üzere, Hadisa katliamı, Amerikan kuvvetlerinin “teröre karşı savaş” bahanesiyle Irak ve Afganistan’da işlediği 781 muhtemel savaş suçundan yalnızca biriydi. Bu vakaların yarısından fazlası soruşturmacılar tarafından dikkate alınmadı ve haklarında kovuşturma açılanlar ise son derece sınırlı bir çerçevede yargılandı.
Irak Savaşı sırasında, “askerler Amerika’ya döndüklerinde—kadınlara, sağlık çalışanlarına, iş mülakatlarındaki yetkililere—sivilleri yahut esirleri öldürdüklerini itiraf ediyordu,” diye yazmıştı In the Dark muhabiri Parker Yesko, “lakin askerî tahkikatçılar, bu iddiaların doğrulanamayacağını söylüyordu.”
Bundan yüz yıl evvel Bud Dajo’da da aynı hâl cereyan etmişti. Savaştan dönen askerler gazetecilere katliamı anlatmış, bazıları memleketlerine yazdıkları mektuplarda olup biteni tasvir etmişti. Kumandanlar, askerî müfettişlere bu vahşeti rapor etmişti. Jolo sokaklarında, yüzlerce Moro’nun cesetleriyle dolu hendeklerin fotoğraflarının hatıra kartpostalı olarak satıldığı bile vaki olmuştu. Lakin hem sivil hem askerî yetkililer, bu şiddetin kaçınılmaz olduğuna hükmetmişti. Moro kadınları ve çocuklarının, erkekler kadar şiddetli bir şekilde savaştığına dair büyük bir yalan uydurulmuş ve böylece hadisenin meşru olduğu iddia edilmişti. Neticede hiçbir asker cezalandırılmadı; bilâkis, pek çoğu gösterdikleri sözde “kahramanlık” için taltif edildi. Bud Dajo Katliamı’ndan dört yıl sonra, bu saldırıyı emreden General Leonard Wood, Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı olarak atanırken, 1921’de Filipinler’in genel valisi mertebesine yükseldi.
GİZLENMİŞ TARİH
1899 ile 1902 yılları arasında Filipinliler, Amerikan işgaline karşı bağımsızlıklarını müdafaa etmek için savaştı. Ancak harp, yalnızca muharebe meydanlarında değil, açlık, hastalık ve kitlesel şiddetle de büyük bir kıyıma dönüştü. Takriben 200.000 ila 1 milyon insan bu süreçte hayatını kaybetti. Gelgelelim, bugün ne Filipinliler ne de Amerikalılar bu savaşa dair pek fazla malumat sahibidir. Hatta pek çok Amerikalı, Filipinler’in bir zamanlar ABD sömürgesi olduğunu dahi bilmemektedir. Öyle ki, bu savaşın sürdüğü dönemde Amerika’nın başkanlık makamında bulunan William McKinley dahi, Filipinler’i haritada bulmakta müşkülât çekmiştir.
Bununla beraber, ABD’nin Filipinler’deki varlığı, onun ilerleyen on yıllarda nasıl bir küresel güç hâline geleceğini de tayin eden mühim bir unsur olmuştur. Tarihçi Alfred McCoy ve diğer müelliflerin ortaya koyduğu üzere, Amerika, 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarındaki askerî müdahalelerinde kullanacağı “karşı-ayaklanma” (counterinsurgency) taktiklerini ilk kez Filipinler’de denemiştir. Cephedeki zaferlerinden sonra Amerikan kuvvetleri, Filipin isyanlarını bastırmak için psikolojik harp, ajan sızdırma, istihbarat takibi, işkence, yargısız infazlar ve yerel milis kuvvetlerini kullanarak muhalifleri sindirme gibi yöntemlere başvurmuştur. Günümüzde “teröre karşı savaş” ile anılan waterboarding işkence yöntemi de ilk kez Filipinli direnişçileri konuşturmak maksadıyla Amerikan askerleri tarafından uygulanmıştır (gerçi o dönemde dahi bu metot hayli ihtilaflı bulunmaktaydı). Öte yandan, halkın isyancılara yardım etmesini engellemek için, ABD ordusu, Filipin köylerini tahkim ederek insanları birbirinden izole etti. Bu yöntem, İspanyolların Küba’da isyanları bastırmak için uyguladığı reconcentrado sisteminin bir benzeriydi. ABD ve Güney Vietnam müttefikleri, bu taktiği Vietnam Savaşı sırasında tekrar hayata geçirdi ve bu defa ona "stratejik köy programı" adını verdiler.
Filipinler, 1946’da bağımsızlığını kazandığında, Amerikan tarzı karşı-ayaklanma doktriniyle eğitilmiş bir polis ve askerî teşkilat devraldı. 1950’lerde CIA ajanları, Filipin ordusuna komünistlerin öncülüğündeki köylü isyanını bastırmasında yardımcı oldu. Daha sonra, ABD, buradan edindiği deneyimleri Vietnam, Latin Amerika ve Orta Doğu’daki askerî operasyonlarında tatbik etti.
1972-1986 yılları arasında Filipinler’i demir yumrukla idare eden diktatör Ferdinand Marcos’un devrinde, ABD, Filipin ordusunu eğitmiş ve finanse etmiştir. Bu ordu, muhalifleri sindirmek için işkence, hapis ve zorla kaybettirme (yani faili meçhul cinayetler) gibi yöntemlere başvurmuştur. Özellikle kırsal bölgelerde, komünist gerillalara ve Moro ayrılıkçılarına karşı yürütülen operasyonlar halk üzerinde büyük bir dehşet havası yaratmıştır.
Eylül 1981’de, paramiliter birlikler, Filipinler’in orta kesimindeki Las Navas kasabasında, kadın ve çocukların da bulunduğu 45 sivili katletti. Ancak bundan bir yıl sonra, Ferdinand Marcos ve eşi Imelda Marcos, Beyaz Saray’da ihtişamlı bir devlet ziyaretiyle ağırlanıyordu. ABD Başkanı, Hollywood yıldızlarının da katıldığı bu ziyafeti düzenlerken, The New York Times birkaç gün evvel Las Navas Katliamı hakkında bir haber yayımlamıştı. Lakin insan hakları ihlalleri, bu resmî temaslarda pek az mevzu bahis edilmişti. Çünkü ABD için asıl mühim olan, Filipinler’de askerî üslerini muhafaza edebilmekti—Marcos rejiminin icraatları ne olursa olsun...
Marcos sonrası hükümetler, Amerikan desteğine dayanan ve muhalifleri acımasız yöntemlerle bastıran bir güvenlik teşkilatını miras aldı. 1980’lerin sonlarında ordu, Marcos’un halefi Corazon Aquino’ya karşı darbe teşebbüslerinde bulundu. Aquino, demokratik kurumları yeniden tesis etmiş ve rekabetçi seçimleri geri getirmişti. Ancak darbe girişimleri başarısız oldu. Buna mukabil, ordu Marcos döneminde işlediği suçlar için dokunulmazlık ve daha sert karşı-ayaklanma tedbirleri talep ettiğinde, Aquino hükümeti bu taleplere boyun eğdi.
Takip eden on yıl boyunca, Filipinler’deki hükümetler, ABD ile askerî yardım anlaşmaları yapmaya ve Moro ayrılıkçı gruplarıyla ateşkesler imzalamaya devam etti. Ancak kalıcı bir sulh bir türlü tesis edilemedi. 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Filipinler, Washington’un “teröre karşı savaş” söylemine bağlılığını ilan etti ve 2002’de Amerikan kuvvetleri, Mindanao’yu işgal etmelerinden tam 100 yıl sonra, tekrar bu bölgeye döndü. ABD, Filipin ordusuna rehberlik etti, istihbarat paylaşımında bulundu ve ormanlık alanlarda İslamcı militanları avlamak için müşterek devriyeler düzenledi. İki ülke, ortak askerî tatbikatlar gerçekleştirdi ve askerî iş birliğini artırdı.
2016’da Rodrigo Duterte’nin Filipinler başkanı olmasıyla birlikte, ülkede vahşi bir uyuşturucuyla savaş baş gösterdi. Duterte, Marcos döneminin ölüm timlerini, istihbarat takibini ve psikolojik harp aygıtlarını tekrar faaliyete geçirdi. İnsan hakları örgütlerine göre, polis ve ölüm mangaları, uyuşturucu kullanmakla yahut uyuşturucu ticaretiyle suçlanan yaklaşık 30.000 kişiyi infaz etti. Bazı ölüm timleri, başları bantlarla sarılı cesetleri Manila sokaklarına bırakarak üzerlerine “uyuşturucu baronu” yazılı tabelalar iliştirdi. (Bugün dahi, Marcos’un oğlu Ferdinand Marcos Jr. başkanlık koltuğundayken, polisler uyuşturucu suçu şüphesiyle silahsız insanları infaz etmeye devam etmektedir.) Ancak ABD Başkanı Barack Obama bu sert yöntemleri eleştirdiğinde, Duterte, ABD’nin ikiyüzlülüğünü vurgulayarak şu cevabı verdi:
"Aslında biz bu meseleyi Amerika’dan miras aldık. Neden? Çünkü onlar bu ülkeyi işgal etti ve bizi boyundurukları altına aldı."
2017’de DEAŞ bağlantılı yüzlerce militan, Mindanao’nun merkezindeki Marawi şehrini ele geçirerek beş ay boyunca elinde tuttu. Filipin ordusu, ABD ve diğer ülkelerin desteğiyle şehri geri almak için geniş çaplı bir askerî harekât düzenledi. Bu operasyonlar neticesinde yaklaşık 1.000 militan öldürüldü. Ancak yerden ve havadan gerçekleştirilen saldırılar, İslamî eğitim ve kültür merkezi olarak bilinen şehri harabeye çevirdi, binlerce insan yerinden edildi. Marawi halkı, hem cihatçıların uyguladığı terör yöntemlerinden hem de hükümetin aşırı güç kullanımından dolayı derin bir öfkeye kapıldı.
KAYBEDİLEN TOPRAKLAR
Filipinler’in son birkaç on yılda maruz kaldığı şiddet olayları ve ülkede hâlâ devam eden etnik ve toplumsal gerilimler, büyük ölçüde emperyal baskının mirası olarak değerlendirilmelidir. Bud Dajo Katliamı yaşandığında, Filipinler’in büyük bir kısmında halk savaşmaktan yorulmuş, Amerikan yönetimine boyun eğmişti. Artık vergi veriyor, devlet mekteplerinde İngilizce tahsil görüyor ve Amerikan tarzı seçimlerle tanıştırılıyorlardı. İsyancı liderler bile, bağımsızlık mücadelesinden vazgeçip sömürge hükümetinde yer alma ve seçim kampanyaları yürütme cazibesine kapılmıştı. Geçmişi hatırlamak yerine, Amerikan idaresine uyum sağlamayı tercih eden Filipinliler çoğalmıştı. Amerikan usulü okullar, nesiller boyu Filipin gençlerine Amerikan demokrasisinin ve hayat tarzının üstün olduğu telkinini aşılıyor, kolonyal bürokrasi ise yeni gelişen orta sınıfı istihdam ederek Amerikan idaresini pekiştiriyordu.
Morolar ise son direnişçiler olarak kaldılar. Wagner’in anlattığına göre, 1905’in başlarında Jolo Adası’nda yaşayan birçok Moro, Bud Dajo’ya sığınarak Amerikan yönetimine başkaldırdı. Ne anket vergisi ödemeyi ne de çocuklarını Amerikan okullarına göndermeyi kabul ettiler, zira bunun dinlerini yozlaştıracağına ve yabancı Amerikan değerlerini empoze edeceğine inanıyorlardı. Wagner’e göre, Moro reislerinin bu direnişteki tek sebebi dinî endişeler değildi; aynı zamanda kendi otoritelerini kaybetmekten de korkuyorlardı. Üstelik Amerikan yönetimi, Mindanao’da Moroların geleneksel olarak uyguladığı borç köleliğini (bir nevi borç esareti sistemi) yasaklamıştı ki, bu uygulama Moroların en önemli zenginlik kaynaklarından biriydi.
Kanadalı Filipinli akademisyen Cesar Andres-Miguel Suva, Bud Dajo’da direniş gösteren Moroların asıl meselesinin Amerikalıların “karmaşık ve tutarsız adaleti” olduğunu savunmaktadır. Zira sömürge mahkemelerinin verdiği hükümler, sığır hırsızlığı gibi yerel meseleleri çözmek yerine daha da derinleştiriyor, toplumda huzursuzluğu artırıyordu. Morolar, kendi geleneksel liderleri olan "datu"ların" arabuluculuğunu tercih ediyorlardı; zira dâtular, halkın şeref ve ahlak anlayışını daha iyi kavrayabiliyordu. Amerikalılar ise zalim ve ahlaksız bulunuyordu; dolayısıyla Morolar, onları idareci olarak kabul etmeyi reddediyordu.
Amerikalılar, Bud Dajo’daki saldırının Moroları itaat altına alacağını iddia etse de, huzursuzluk devam etti. 1913’te Jolo’daki bir başka dağ olan Bud Bagsak’ta siper alan 400 Moro, Amerikan askerleri tarafından katledildi. Birçok Amerikan askeri, Morolar hakkında uydurulan mitlere inanmaya devam etti. Öyle ki, Moroların “durdurulamaz” savaşçılar olduğu ve .38 kalibrelik tabancaların onlara karşı etkisiz kaldığı yönünde bir inanç yaygınlaşınca, Amerikan ordusu .45 kalibrelik tabancalar kullanmaya başladı. Wagner’in anlatısına göre, Amerikalılar Moroları "ıslah edilemez fanatikler" olarak görüyor ve onların en ufak bir kışkırtmayla "amok" (kontrolsüz bir öfke nöbetiyle saldırma) hâline geçeceğine inanıyordu. Bu kanaat, onların gözünde Moroların üzerine gelişigüzel ve sınırsız şiddet uygulanmasını meşru kılıyordu. Wagner’e göre, bu mantık ilerleyen dönemlerde 11 Eylül sonrası dönemde Müslüman azınlıklara karşı işlenen suistimallerin de zeminini hazırladı.
Amerikan sömürge yönetimi, neredeyse 50 yıl boyunca Filipinler’i idare ederken, Hristiyan bölgelerden topraksız çiftçileri Mindanao’ya göç etmeye teşvik etti. Devlet, bu yeni gelen yerleşimcilere, daha önce Moroların ve diğer yerli kabilelerin mülkü olan toprakları işgal etme hakkı tanıdı. Bu politika, Morolar arasında derin bir kin ve öfkeye yol açtı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız Filipinler hükümeti, ülkenin diğer bölgelerindeki arazi baskısını hafifletmek için Mindanao’ya daha büyük çapta göç hareketleri başlattı. 1960’ların sonlarına gelindiğinde, Morolar, kendi ata yurtlarında fakirleşmiş ve yerlerinden edilmiş bir azınlık hâline gelmişti.
GEÇMİŞ ASLA GEÇMİŞ DEĞİLDİR
Günümüzde Morolar, Filipinler nüfusunun %6 ila %10’u arasında bir kesimi oluşturmaktadır. Kendilerine has tarihleri ve dinî kimlikleri sebebiyle, sömürgeleştirilmiş ve Hristiyanlaştırılmış Filipinlilerden ayrıldıklarını vurgulamaktadırlar. Filipinler’de İspanyol hâkimiyeti altında geçen üç asır boyunca (16. yüzyıl ortalarından 1898’e kadar) İspanyol rahipler, kasaba meydanlarında halk oyunları ve tiyatrolar sahnelemiştir. Moro-moro adı verilen bu oyunlarda, Hristiyan askerlerin Müslüman kalelerini ele geçirmesi dramatik bir şekilde işlenmiştir. Bu tür temsiller, Katolik Filipinliler arasında Moroların tehlikeli birer putperest olduğu yönündeki klişeyi pekiştirmiştir. Bugün dahi, Morolara karşı ayrımcılık yaygındır.
Kolonyal ve postkolonyal dönemin şiddet mirasıyla yaralanmış olan Müslüman Mindanao, hâlâ istikrarsız ve çatışmalara açık bir bölgedir. Filipinlilerin çoğu, okul eğitiminde Bud Dajo Katliamı ve diğer Amerikan zulümleri hakkında hiçbir şey öğrenmemektedir. Keza, postkolonyal dönemde işlenen insan hakları ihlalleri de müfredatta yer almamaktadır. Bu nedenle, Moroların Amerikan gücüne karşı beslediği derin nefreti yahut merkezî Filipinler yönetiminden özerklik istemelerinin arka planını anlamakta güçlük çekmektedirler. Öte yandan, Manila ve Washington’daki hükümetler, Çin ile süren jeopolitik rekabet nedeniyle yakın müttefik olduklarından, geçmişin karanlık sayfalarını açmakla pek ilgilenmemektedir.
Filipinler’de Moroların duyduğu derin hoşnutsuzluğa dair bu millî körlük, hükümet yetkililerini ve siyasetçileri Moroları "yoldan çıkmış çocuklar" gibi görmek gibi bir yaklaşıma sevk etmiştir. Devlet, Moroların taleplerini birkaç küçük tavizle yatıştırabileceğini düşünmüş; bu tavizler işe yaramadığında ise zor kullanmayı meşru bir yöntem olarak görmüştür. Öte yandan, Moro toplumunun içinden çıkan yağmacı ve fırsatçı seçkinler de bu karmaşık çatışma ortamında servet ve toprak biriktirmiş, siyasette nüfuz elde etmiş, kaçakçılık ve silah ticareti gibi yasa dışı ekonomiyi kontrol altına alarak güçlenmiştir.
ÜMİT IŞIĞI
Son yıllarda ise istikrarsız ve eksik de olsa bazı ilerleme işaretleri görülmüştür. 2014 yılında Filipinler hükümeti, ayrılıkçı Moro İslami Kurtuluş Cephesi (MILF) ile bir barış anlaşması imzalamış ve tarihte ilk kez Moro halkının "meşru şikâyetlerini ve taleplerini" resmen tanımıştır. Bu anlaşma, Morolar için daha geniş çapta bir özerkliğin önünü açmıştır. 2019 yılında ise MILF üyeleri, Bangsamoro Özerk Bölgesi’nin yönetimini devralmıştır. Bu yeni özerk bölgenin ilk seçimleri ise 2025 Mayıs ayında yapılacaktır.
Barış anlaşmasına göre, MILF militanları silahsızlandırılmalı ve Filipinler ordusuna ya da polis teşkilatına entegre edilmelidir. Ancak bu süreç, birtakım sebeplerle sekteye uğramıştır. İsyancılar, silahlarını teslim etmeleri hâlinde, merkezî hükümet üzerinde pazarlık gücünü kaybedeceklerini ve Manila’nın barış anlaşmasındaki diğer vaatlerini yerine getirmeyeceğini düşünmektedir. Bu vaatler arasında eski savaşçılar için af ilan edilmesi gibi hükümler yer almaktadır.
Öte yandan, Filipinler hükümeti, Bangsamoro’daki özel silahlı grupları tasfiye etmek konusunda da başarısız olmuştur. Bu grupların çoğu, yerel siyasî figürler ve güçlü aşiretler tarafından desteklenmekte olup, son yıllarda bölgede birçok suikast ve saldırıyla ilişkilendirilmiştir.
Mayıs 2025 seçimleri, Bangsamoro Özerk Bölgesi’nin ne kadar istikrarlı ve sürdürülebilir bir yönetim olduğunu test eden bir sınav olacaktır. Lakin daha uzun vadede düşünüldüğünde, bölgede kalıcı ve sahici bir barışın tesis edilmesi için en temel şart, Moroların kendi topraklarında güvenlik içinde hissetmeleri ve siyasetçiler tarafından gerçekten dinlenmeleridir.
Yazar: Sheila S. Coronel
Çeviri: Baran Dergisi