Türkiye’de seküleri, muhafazakarı, dindarı, Marksist’i falan tam ortadan değil ama belli oranda ikiye bölünmüş durumdayız epeydir. Bir kısım sürekli “hiçbir sınır tarafından çevrelenmek istemeyen serazat bireyler” olmanın peşinde, bir kısım ise o değişmez yasayı, ahlak yasasını arıyor gece gündüz.
Daha önce “sınırsızlık dini” konusunda kalem oynatmıştım ama yeniden kısacık hatırlatayım. Hiçbir üst otoritenin varlığıyla sınırlandırılmak istemeyen, hayatı sadece haz ve mutluluk üzerinden tarifleyen, itikadı “yapabiliyorsam yaparım”, ibadeti ise “her türlü hazzı tüketici olarak deneyimlemek” olan korkunç bir din, sınırsızlık dini.
Tanrısal otoriteden tutalım da ebeveyn otoritesine, toplumsal normlardan tutalım da içimizdeki ahlak yasasına kadar her türlü sınırı ortadan kaldırarak tuhaf bir boşlukta, sınırsızca ve sorumsuzca yaşama arzusu, bugünün dünyasında hepimize dayatılan bir gerçeklik olarak varlığını sürdürüyor.
Bu dayatmalara karşılık dünyadaki bir kısım insansa “sınırsız olmaz” diyerek bir direniş hattı kurmaya çabalıyor.
“Kimse kimsenin hayatına karışamaz” diye diye geldiğimiz nokta bir “idiotloji çölü”nden ibaret.
İşte bu idiotloji çölünde son zamanlarda gördükçe “ulan bu kadar da olur mu, yahu bu da yapılır mı?” dediğim bir mesele “kavatlık sektörü.”
Ben burada “kavat” tanımını biraz geleneksel karşılığından çıkarıp “mahremiyetini insanlara pazarlayarak yoluna bakan insan teki” olarak değerlendirmek arzusundayım.
Şöyle şeyler oluyor artık Türkiye’de. İki kadın talkshow falan ayağına oturup cinsel fantezilerini alenen anlatarak para kazanıyor. Bir karı koca bikini ve mayolarıyla “spa deneyimlerini” kayda alıp yayınlıyorlar. Bir başkası, gözünden sakınması gereken iki yaşındaki çocuğunun mahremiyetini pazarlayarak yoluna bakıyor. Bir diğeri en olmadık seks hikayelerini kahkahalar eşliğinde ortaya saçıyor. Bir başkası bedenini teşhir ederek modern dilencilik yapıyor. Annesiyle babasının kendisini nasıl peydahladığını anlatan yahut karısıyla karşılıklı oturup izledikleri porno filmlerden bahseden “stand-upçı gavatlar”ı zikretmiyorum bile.
Aslında doğasında pürüz, eksiklik ya da fazlalık olan bir şeyi pürüzsüz, eksiksiz, muhteşem bir şeymiş gibi göstermeci şekilde dolaşıma sokmanın yani pornografi yaygınlaştırmasının bir toplumda yol açabileceği sorunları sabaha kadar konuşsak bitiremeyiz. Sadece cinsellik bağlamlı pornografi yaygınlaşmasından söz etmediğimi söylememe gerek bile yok. Düğününden yemeğine, cinselliğinden ev dekorasyonuna kadar büyük bir pornografi setinin içinde yaşıyor artık insanlar. Aslında hiç olmayan, hiç de olmayacak bir hayatı norm kabul etmenin getirdiği tek şey en geniş manada “aşksızlık” oluyor. Aşk varsa acemilik vardır ve pornografi o usta kurgusallığı ile aşkın katilidir.
Doyumsuz, alınan her hazzın bu doyumsuzluğu beslediği, sonunda hazların peşinde tüketilen ve tükenilen bir hayat. Sınırsızlık dini bundan bir fazlasını asla önermiyor hiçbirimize.
Geçenlerde yatı olan bir seküler abimiz “yakın arkadaşım istesin ona yatımın anahtarını vereyim ama iki aile olarak yat tatili yapılmaz. Çünkü insan, o kadar dar bir alanda arkadaşının eşini sürekli bikinili falan görmemeli” derken bir mahremiyet sınırını işaret ediyordu. Bir kısım insan, neredeyse içgüdüsel olarak “mahremiyet” arıyor yeniden. Çünkü bunca sınırsızlıkla yaşanmayacağının farkına varıyor.
Tabii ki ana etken ekonomik yetersizlik ama gençler arasında evlenme oranının düşük olmasının en önemli ikincil nedeni de insanların artık “kendilerine ait bir mahremiyet alanı” kurmak istemiyor oluşları. Kamusal alanda “pornografik bir göstermecilikle” yaşayıp gitmek ve “tek sınırım sınırsızlıktır” diyerek ömür çürütmek “cancanlı” geliyor herkese.
Madem ki bu sene aile senesidir, “minyatür bir mahremiyet kurup sınır belirlemek” anlamlarına da gelen aile kavramını buralardan ve bu şekilde konuşmak gerekir.
“Seviyorsan git evlen” ciddiyetsizliğine karşı “seviyorsan sınırlarını doğru çiz” ciddiyeti öneriyorum aslında. Yine zor olanı öneriyorum yani.
İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak