Yazarlar
Tüm Yazarlar
Büyük Zuhurun Eşiğinde

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz aylarda duyurmuş olduğu, A.B.D. Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını gerçekleştirdi. Bu kararın uygulanması için İsrail Devleti’nin Filistin topraklarını işgâl ettiği gün seçildi ve Yahudi tarafında büyük kutlamalar yaşanırken, İsrailli askerler tarafından durumu protesto eden Filistinli göstericilerin üzerine kurşun yağdırıldı. Şimdiye kadar gelen haberlere göre 50’den fazla Filistinli şehid olurken, 2000’e yakın yaralı olduğu bildirildi. Bomba Yahudi’nin Kucağında Yahudiler insanlıktan çıkmış bir şekilde zafer addettikleri bu gelişmeyi kutlaya dursunlar, işin hakikati hiç de öyle değil. A.B.D. Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başkonsolosluğunu Tel Aviv’den alıp da Kudüs’e taşıma kararı, bir el bombasının pimini çekip Yahudi’nin kucağına bırakmaya benziyor esasında. Arab Baharı ile beraber İsrail ve çevresindeki bütün İslâm ülkeleri karışıklık ve iç savaşlara sürüklenirken, tüm bu gelişmelerin arkasındaki merkez İsrail’di. Mısır, Suriye, Libya gibi ülkeler bu süreçte etkisiz hâle getirilerek teslim alındı. A.B.D. güdümünde Yahudiye hizmette yarışan Suudî Arabistan ve kimi emirliklerin alçaklıkları da bu süreçte aşikâr oldu. Yani anlayacağınız, sıkıştığında Müslümanların başlarını çevirdiği ne kadar sahte odak varsa, her biri bu süreçte yerle bir oldu. Bir tek Türkiye’de, ellerinden geleni artlarına koymamalarına rağmen muvaffak olamadılar. Ve zaten geriye de kala kala bir tek Türkiye kaldı. Pimi çekilmiş bombaya dönecek olursak, bilhassa Yahudi tarafından güdülen Mısır, Suudî Arabistan ve emirliklerin, cahil bir cüretin neticesi olan bu hamleden sonra eskiden olduğu gibi Yahudiye destek olmaları mümkün değil. Ya karşı oluşta milletleriyle bir çizgiye gelecek, yahut iktidardan bir şekilde inecekler. Diğer taraftan, senelerdir haktan yana bir imaj çizerek Yahudiye hizmet eden Amerika’nın da gerçek yüzü tümüyle görünmüş vaziyette. Bölgedeki hiçbir İslâm ülkesi artık eskiden olduğu gibi rahatça işbirliği yapamaz, çünkü bu ülkelerin milletleri nazarında Amerika artık bir numaralı düşmandır. Yahudi’nin Başını Çıkarma Sebebi Arab Baharı sürecini değerlendirirken, meydana gelen halk hareketlerini doğuran içtimâî şartları işaretlemekle beraber, tüm bu hadiseleri kendi menfaatine devşirmek üzere provoke eden ve yönlendirenin Yahudi devleti olduğundan defaatle bahsetmiştik. Hatta bir adım daha ileri giderek, bu tip provokasyonların ilerleyen günlerde istikâmetinden şaşarak Müslümanların menfaatine döneceğinden de bahsetmiştik. Peki, senelerdir cereyan eden tüm bu hadiselerde parmağı olmasına rağmen adeta bir seyirci gibi çıkardığı yangını uzaktan izleyen Yahudi, ne oldu da kudurmuşçasına kendisini adeta yangının ortasına attı? Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun, Ölüm Odası B-Yedi adlı eserinde, “Hicri 1440 (Hicrî 1400 Gergini)” diye, 1440’ı, 15. İslâm asrının başlangıcı olarak işaretlemesi, yani yeni bir devir değişiminin hemen eşiğinde oluşumuz malum. Gerilen herşeyin bırakıldığında süratle boşalacağı unutulmamalı. Tevafuk nazarından bakmak icab eder ki, Yahudi Kabalistlerin “Arz-ı Mevud’a hâkim olamazsak yok olacağız.” diye, yapmış oldukları hesablardan çıkarttıkları tarih de, bir kaç sefer tehir etmiş olmalarına rağmen en geç milâdî 2022. Senelerdir saklandıkları yerden başlarını dışarı çıkartmalarındaki sebeb de budur. Zaman bir yönüyle gerilirken, diğer yönüyle de daralıyor. Yahudilerin kendi inançlarına göre bile bir varlık/yokluk savaşına girmiş oldukları aşikâr. Kudüs’ü başkent yapmaktaki telaşları bu sebeble. Diğer taraftan, hastalıklı kafalarındaki hedeflere ulaşmak için soykırım bahasına Filistinlileri o topraklardan atmak için ilk fırsatta harekete geçecek, İran’ın Suriye’deki varlığını bahane ederek Golan Tepeleri’nden adım adım Şam’a doğru ilerlemeye teşebbüs edeceklerdir. Zeytin Dalı Harekâtı vesilesiyle de bahsetmiştik, Türkiye’nin terör koridorunu kendisine yol ederek, Suriye’nin doğusundan güneyine doğru olan koridorda hâkim olarak, İsrail’in kuzey komşusu olması gerektiğinden bahsetmiştik. Şimdi görünen o ki, biz bu hâmleyi yapmazsak, ilerleyen günlerde İsrail bizim güney komşumuz olacaktır. Yani dünya çapındaki bütün denge ve değerlerin altüst olacağı, büyük bir değişim ve dönüşüm sürecinin eşiğindeyiz, Allahuâlem... İstikbâl Gazâdadır Filistinden başlayarak, gayesine varmak için hamle üstüne hamle yapan Yahudi, karşısında kalan tek engelin Türkiye olduğunun şuurunda. Zaten bugün fiilî olarak siyasî ve ekonomik yönden Türkiye’ye taarruz edilmesinin arkasında yatan temel saik de bu. İsrail muvaffak olmak istiyorsa, Türkiye’yi aradan çıkartmak zorunda. 2013 senesine kadar inandıkları gibi Türkiye’yi bu plana entegre edebilmiş olsalardı, mesele kalmayacaktı. Ne var ki, Nakşî sırrının perçinlendiği Anadolu, şu veya bu sebeble oyuna gelmeyerek bir ânda karşı safa, düşman safına düşmüş oldu. Böylelikle de tarihî misyonunu tabiî olarak üstlenmek zorunda kaldı. Şimdi ise ocak kızışmış vaziyette. Her yönden üzerimize gelecekler, çünkü vakit daraldı. Üzerimize gelen her türlü taarruzu büyük bir marifetle bertaraf edeceğiz, çünkü bizim devrimiz açıldı. Yahudi’nin ve onun hizmetkârlığını yapan diğer bütün milletlerin anladığı dilden konuşmak bizim üzerimize farz. Bu dün de böyleydi, yarın da böyle olacak. Hem zaten Müslüman Anadolu’nun şahsiyet hamuru da, üstlenmek zorunda olduğumuz misyonumuza mutabık, küfre karşı şiddetle muamele edecek meziyet ve marifetlerle beraber yoğrulmuş... *** Türkiye için istikbal gazâdadır. Ve hemen akabinde, bütün müesseseleri ve hukukuyla beraber köhnemiş, iflas etmiş dünya düzenini yeniden ihdas etmek üzere İstikbâl İslâm’ındır. Bu büyük zuhurun eşiğindeyiz ve her iki âlemde de kazanan biz, kaybedense onlar olacaklar. Ellerinden geleni yapsınlar, bizi yolumuzdan döndüremeyecekler! Baran Dergisi 592. Sayı

Nükleer Anlaşma, Kudüs ve Eurovision

Bu hafta dört mühim şey oldu. Birincisi, İran’ın milis güçleri Tel Aviv’e füze fırlattı; İsrail bölgesinde “acil durum” sirenleri devreye girdi. Akabinde İsrail de İran’a karşılık vermek için Şam civarındaki Şiî milislerin olduğu yerlere, Rusların iddiasına göre, yetmiş füzeyle operasyon düzenledi; on dokuzu İranlı olmak üzere, kırk iki kişi öldü. İsrail’in vurduğu yerlerde, askerî üsler ve cephanelikler vardı. Bir başka mesele, Amerika’nın yaramaz başkanı Donald Trump, Amerika’nın 2015 yılında İran ile yaptığı nükleer anlaşmadan çıktığını söyledi ve imzalı kâğıdın elinde bulunduğu o meşhur pozu verdi; eminim içinden, Bronxlu çocukların kendine has tarzlarıyla ettikleri küfürlerden bir tanesini de İran’a savurmuştur. 2015'te imzalanan anlaşmanın ardından IMF verilerine göre 2016'da İran ekonomisi yüzde 12,5 büyüdü. Nükleer anlaşmayla İran ablukasının bir kısmı kaldırılmıştı. Yaptırımlar kaldırılmadan önce günlük 1,1 milyon varil ihraç eden İran bugün, 2,5 varil ihraç ediyor. Avrupa, İran’a anlaşmanın kriterlerini yerine getirdiği takdirde, bir problem olmayacağını taahhüt ediyor. Fakat İranlılar, ellerindeki mevduatı dolara çevirmeye başladılar bile. Üçüncü ve en ehemmiyetli hâdise ise... Amerika, Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdı. Romantizme, edebiyata lüzum yok. Böylesi bayağılık Edgar Allan Poe’nun hikâyelerinde bile yok. Poe’nun “Diri Diri Gömülmek” isimli hikâyesini bilenler şu minvaldeki cümleyi hemen hatırlayacaktır; “Bir canlının diri diri gömülmesi, dünyada başa gelebilecek en dehşet şeylerden bir tanesidir.” Bilmem kaç milyar insandan oluşan İslâm âleminin yaşadığı hayat, diri diri gömülmekle kıyas edilebilir mi? Birileri söylesin, geçtiğimiz iki asırda, kaç milyon Müslüman öldürülmüştür; sorunun cevabına vakıf olanlar, basit matematikle katliamları hemen durduracaklardır! Bu sorunun cevabını sadece bilmek yetmez. Nasreddin Hoca’nın “bilenler bilmeyenlere öğretsin” fıkrasındaki gibi bir durum söz konusu değil. Katliamlar arttıkça, insanlar ve bilhassa Müslüman geçinenler bayağılaşıyor. Bilmek maalesef yetmiyor, lâzım olan şey “öğren, düşün derinleş!” düsturunu kulağa küpe yapmak... Portekiz-Lizbon’da gerçekleşen Eurovision 2018 Şarkı Yarışması’nı, İsrailli Netta Barzilai, “Toy” isimli şarkısıyla kazandı. Yani, Trump’ın İsrail’in başkenti ilân ettiği Kudüs’te, seneye Eurovision’u izleyeceğiz, onun altyapısı...  Esasında, Birleşik Krallık temsilcisi Surie’nin “Fırtına” isimli performansı, tombalak Yahudi hanımefendininkinden daha iyiydi. İşte o güzel şarkının sözleri: Fırtınalar sonsuza dek sürmez, sonsuza dek, hatırla El ele tutuşabiliriz hep birlikte Fırtınaya karşı, fırtınaya karşı Fırtınalar sonsuza dek sürmez, sonsuza dek, hatırla El ele tutuşabiliriz hep birlikte Fırtınaya karşı, fırtınaya karşı Güzel güzel söylüyordu kadıncağız şarkısını, ne mi oldu dersiniz; bir seyirci, perdeyle camın arasında sıkışmış sinek gibi, boşluktan istifade ederek sahneye atladı... Britanyalıyı sabote ettiler. Kendi ayağına sıkan sahte kabadayı Yahudi için son yakındır: “İşte masumların kanına duydukları nefretle beslenen huzur bulmaz caniler sürüsü; kurtuldu artık vatan, katillerinin ini dağıtıldı; bir zamanlar zalim ölümün kol gezdiği bu yerden artık hayat ve sağlık fışkırıyor.”*   *Paris’te Jakobenlerin Kulübü’nün yıkıldığı yerde kurulan çarşının kapasında yazan kitabe. Baran Dergisi 592. Sayı

İsrail’in Düşmanı Dostumuz, Dostu Düşmanımızdır!

Carlos Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun nasıl olduğunu soruyor. Av. Güven Yılmaz Mirzabeyoğlu’nun hâlâ yoğun bakımda olduğunu belirtiyor. Carlos da Kumandan Mirzabeyoğlu’nun çok önemli bir insan olduğunu ve tüm gönüldaşlar gibi kendisinde de özel bir yeri olduğunu belirtip, şifalar diledikten sonra haftalık değerlendirmesine geçiyor:   Değerlendirilmesi gereken bir çok hadise içinden, en ehemmiyetli olması hasebiyle İsrail devleti vasıtasıyla yapılan Siyonist saldırganlığından bahsetmek istiyorum. İsrail, bölgenin en büyük askerî kapasitesine sahip ülke ve sahip olduğu askerî güç sayesinde saldırganlık gösteriyor. İsrail, bu hafta, Suriye’deki varlığını o toprakları dış müdahaleye karşı korumak şeklinde izah eden İran gönüllülerine bir saldırı düzenledi. Bu saldırıda bir çok İranlı öldü. İran hükümeti, Suriye’de resmi güçlerinin olmadığını duyurdu. Buna inanmak istiyoruz; fakat biliyoruz ki maalesef İran Suriye’de. Devrim Muhafızları’ndan ve İran ordusundan Şiî gönüllüler burada bulunuyor. Hatta Suriye’de İran’ın bazı generallerinin öldürüldüğünü de biliyoruz. Resmi görevli olarak görünmüyor olsalar dahi bu İran’ın oradaki varlığını yok saymaya yetmez. İran iç siyasetinde yenilikçiler ile devrimciler arasında bir mücadele yaşanıyor. İran’da halkın büyük bir kısmı rejimin bir takım uygulamalarından rahatsız. Devrimden bugüne bir takım değişiklikler olmasına rağmen İran’da açık bir Şiî iktidarı var. Burada Şiîliğin tarihî ve geleneksel olarak doğruluğu yahut yanlışlığından bahsetmeyeceğim. İran bölgenin tek bağımsız ülkesidir. Bu 1979’dan beri böyledir. Herkesin karşı olduğu bir İran İslâm Cumhuriyeti hükümeti var. Şu bir gerçek ki; İsrail’in düşmanı olan kim varsa bizim dostumuzdur, İsrail’in dostları bizim düşmanlarımızdır. İsrail ile dost olan ve İsrail ile savaşana düşman olan, Müslüman olduğunu dahi iddia etse kesinlikle haindir. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan ise dünyadaki gerçek İslâm ihtilâlini gerçekleştirecek olan Sünnî geleneğe mensup bir Müslüman. Müslüman Kardeşler ideolojisine yakın bir çizgiden geliyor. Bu adam, İran ile diplomatik ilişkilerde bir takım kazalara uğradı. Bazı meselelerde İran ile uyuşamıyor. Niçin? Bu onun hain olduğunu mu gösterir? O İranlıların düşmanı mı? Bu soruların cevabı tabiî ki “hayır”. İran ile Türkiye arasındaki ilişkilerin iyi olmamasının sebebi, emperyalist saldırılara maruz kalan İran’ın, Birleşmiş Milletler çatısı altında ve başka platformlarda yapmış olduğu diplomatik hatalardan kaynaklanıyor. Şimdi ise tüm Müslümanların, bölgedeki Siyonist varlığına karşı birlikte mücadele etmesi gereken şartlardayız. Erdoğan, ideolojik olarak İran’a son derece uzak bir çizgide. Çünkü İran’a göre İslâm ihtilâli Şiî temeller üzerinde yükselecektir. Buna rağmen diplomatik olarak iyi ilişkiler geliştirilen dönemler de oldu. Objektif olursak, şimdi de Türkiye’nin İslâm’ın doğru yolunu benimseyen Türk hükümeti ile Şiî İran İslâm Devleti arasında askerî müttefikliğe gidilmesinde bir engel yok. İran bu duruma objektif ve pragmatist yaklaşır. Nasıl ki, Türkiye’de hükümete karşı olan Kemalistler, komünistler ve Kürt milliyetçileri emperyalistlere karşı benim kardeşimse, hem Türk hükümetinin, hem de bu bahsettiğim unsurların bu anlayışa sahip olması, bu gerçeğin farkına varması gerekiyor. Keza, fevkalade bir insan olan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, tüm farklılıklara rağmen İran ile ilişkilerini olabildiğince iyi tutmaya çalışıyor. Bahsettiğim askerî müttefiklik Suriye meselesini de kapsayabilir. Bu bazı şeyleri düzeltmek ve varlığını sürdürebilmek için önemli; çünkü İran’ın Suriye’ye müdahale etmesinin yanı sıra, rejim Rusya tarafından da destekleniyor. Suriye’de, Hizbullah ve diğer Şiîler de savaşıyor. Öte yandan Suriye hükümeti içerisinde de Arap milliyetçileri ile Pers milliyetçileri yahut yanlıları diyebileceğimiz gruplar arasında bir rekabet var. Suriye hükümeti Arap milliyetçisi. Birleşik Arap milleti ideolojisini güdüyorlar. Bu ideoloji 1918 sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun teslim alınma sürecine tesir etti ve sonrasında da yükselişe geçti. Bu ideolojiyi savunan Araplar herhangi bir sınır problemi yaşamamalarına, geleneksel İslâm coğrafyasında istedikleri yere rahatça gidebilmelerine rağmen İstanbul’a, Sultan’a, Halife’ye karşı cephe aldı. Türklerin hâkimiyeti kaybetmesiyle cumhuriyetçi hükümet de hür masonlar aracılığıyla bir anlaşmaya sürüklendi ve parçalanma gerçekleşti. Ben geleneksel İslâm’ı savunuyorum, Ehl-i Sünnet geleneğini. Bu Peygamberî ihtilâl er yahut geç gerçekleşecek, umarım bunu ben de görebilirim. Yaşadığım hayat boyunca bunun için çaba sarfettim, bunun kavgasını verdim. Müslümanlar, hangi nesebe mensup olurlarsa olsunlar Müslüman kimliği altında buluşmak zorundadır. Bu sadece Müslümanlar değil, bugün zulme muhatap olan Hıristiyan ve Yahudiler içinde önemlidir. Bunun için en önemli güç Türkiye ve ikincisi ise Şiî İran. Pers ırkçılığı, Türk ve Arap ırkçılığı ise bunun karşısındaki engellerden. Tarihî olarak, Ruslar ile İranlılar arasında bir husumet vardır; fakat Ruslar, İran’a halkın devleti istemediği bir dönemde saldırmıştır. Bugün ise aynı cephede duruyorlar. Amerikan halkının paraları ise Müslümanlara karşı silahlanmak için kullanılıyor. Hülasa, İran’a gerçekleştirilen saldırı, bir kaza değil tehlikeli bir oyunun başlangıcıdır. Bugün Filistin’de Müslümanlar şehid ediliyor. Orada şehid olanlar sadece Filistinliler değil. Ben de bir Filistinliyim ve bununla gurur duyuyorum. Başta Müslümanlar olmak üzere Hıristiyanlar ve hatta Yahudiler dahî Filistin’in mukaddes topraklarını Siyonistlere ve emperyalistlere karşı korumakla mükelleftir. Allahü Ekber! 12.05.2018 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 592. Sayı

Beyin Kanaması, Telegram Saldırısı

Bu satırları yazmak bizim için çok zor. Ama bir yandan da yazmamız gerektiği hissi ağır basıyor… İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, geçtiğimiz hafta hastaneye kaldırıldığında beyin kanaması teşhisi konuldu. Tedavisi devam ediyor. Dualarımız onunla. Gece-gündüz Siyami Ersek hastanesinde nöbet tutan her gönüldaşımıza ayrıca şükran… Öncelikle şunu baştan söyleyelim: Salih Mirzabeyoğlu’nun başına gelen hiçbir şey tesadüf değildir. Bu sebeble basit bir sağlık problemi olarak geçiştirecek değiliz. “BEYİN KANAMASI” teşhisi, aklımıza hemen TELEGRAM’ı getiriyor. Mevzuya aşina olanlar biliyor, Salih Mirzabeyoğlu, 18 yıldır TELEGRAM ismini verdiği elektromanyetik bir zihin kontrol işkencesine maruz. Bununla ilgili “TELEGRAM-Zihin Kontrolü” isminde bir eseri var. Diğer yandan “Telegram Serisi” dediği, işkence altındayken kaleme aldığı Sefine’den Berzah’a, Madde Nedir’den Ölüm Odası’na onlarca eseri… Kumandan rahatsızlanmadan bir hafta kadar önce medyaya bomba gibi bir haber düştü: “A.B.D. Terörle Mücadele Merkezi -yanlışlıkla- uzaktan zihin kontrolü-Telegram belgelerini yayınladı” başlığıyla verilen haberde, uzaktan zihin kontrol uygulamalarına dair, zaten bilinen bilgilerin bir derlemesi mevzu ediliyordu. Türkiye’de de yankı buldu bu haber, pek çok gazete habere yer verdi. Elbette resmi bir kurumun bu belgeleri sızdırması veya yanlışlıkla sızdırması ne anlama geliyor, bunun üzerinde pek üzerinde durulmadı. Bu haberden bir ay kadar evvel de Cüneyt Zapsu, Davos izlenimlerini anlattı ve orada yapılan toplantılardan birine dikkat çekti: Bu toplantı insan zihninin kontrol altına alınması ile ilgili teknolojilerle yani Telegram’la ilgiliydi. Bunların yanında bir de, Reha Suvari imzalı “Telegramcı Devlet ve Yeni Dünya Düzeni” isimli kitabın kapağına dikkatinizi çekmek isterim: Kapakta bir beyin resmi, etrafı elektrikî sinyallerle çevrili ve beyinden kan damlıyor. Bu resim, Telegram işkencesi ile “Beyin Kanaması” ve “Kalp Krizi” gibi rahatsızlıkların gerçekleştirilebileceğine, bu rahatsızlıkları tetikleyebilecek hasarlar verebileceğine dair anlatılanlardan yola çıkılarak konulmuştu o kitabın kapağına. Literatürde benzeri zihin kontrol işkencelerine maruz kalmış insanların başına gelenlerin başında, kalp krizi ve beyin kanaması zikrediliyor. Yani sürekli olarak Telegram marifetiyle vücudunun tepkileriyle oynanan bir insanın başına gelen hadise tıbbi bir olağan durum değildir. Bir suikasttır. Telegram suikastıdır. Nitekim Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası-B Yedi” isimli eserinde, Telegram işkencesi altında yaşadığı bazı olayları kaleme almıştı. Ki bu yazdıkları da yaşadıklarının yüzde biri bile değildir. Bunlar arasında kalbine yapılan baskılar, ritim bozma ve kalbi durdurma hissi uyandırma gibi işkenceler de vardır. Şöyle yazıyor “Ölüm Odası-B-Yedi-Giriş” isimli eserinde: “TELEGRAM’ı isbat kabil değil. Uzaktan elektromanyetik dalgalarla gerçekleştirilen ve hiçbir fizikî iz bırakmadan dengesiz-delice-deli bir tip ve organizmada buna şâhitlik eden sarsaklıklar meydana getirebilen, hattâ sadece psikolojik tahribat değil, doğrudan doğruya ÖLDÜRME işini yapabilen bu cihaz, benim yönümden sadece elektromanyetik dalgaları yakalayabilmemle(!) isbatı kabil bir nesne. Öyle ki, bunu bilenler bir yana, NYMPHALAR bile bana “delilin var mı?” diyebiliyor. Bu demogojilerini benim bizzat onlara karşı kullanışım yeri geldikçe anlatılacak: Benim onlara söylediklerim hakkında, “delilin var mı?” demeleri üzerine, “delil bizzat tesbit eden olarak sensin!”, yahud “ben seni delillendiremiyorum ki!” şeklinde hoşluklar. Netice olarak mesele, kanun duvarına çarpıp çarpmamakta düğümleniyor...” Yine “Ölüm Odası-B Yedi-Giriş” isimli eserinden: “Suret olmadan, mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez”… Sadece iyi değil, kötü nefslerin de irâdelerini teksif ederek tasarrufa kadir olmaları gibi, tabiî iradenin teshir gücü yerine ikame edilmiş sun’i gücü frekans yoluyla ve sözlü telkinle karşı tarafa yönelten, beden ve akla tesir eden TELEGRAM cihazının eserini – nefsimi ruhuma hâkim kılma gayesini, “hani kafam dumanlı” derler, düşüncemde teşekkül ettirmeye çalıştığı suretini hesaba çekememek, benim için bir PUT’u kıramamak olurdu. Devam eden bir süreçte ve çeşitli suretlerde ihya edilmeye çalışılan bir PUT; aslı yıkıldı, ama savaş devamda. KARTAL’da bu iş, “din mi ilim mi?” çekişmesi diye başlatıldı. “Her marifet bir ilimdir” buyuruyor Abdülhakîm Arvasî Hazretleri; cihazın resim, sözlü ve frekans telkini, beden teshiri marifeti ile gerçekleştirilenleri benim karşımda MÜŞAHEDE ifâde ettiğine, böyle bir ilim ve idrak mevzuu olduğuna göre, onu İslâm idraki ile hesaba çekmem, imânımın bir gereğiydi, gereğidir. KARTAL’da bana söylenen: “Orada kafanı duvarlara vura vura, Allah’a söveceksin!”… İBDA-C Örgütü’nün Kumandanı olarak İDAMLA YARGILANIRKEN, düşürülmek istendiğim durum buydu. Aldığım ceza malûm. TELEGRAM da, üstüne üstlük!” Geçtiğimiz günlerde Burak Çileli’ye dayandırılan Akit gazetesinde çıkan haber de her şeyi hülasa ediyor aslında: “Çileli, Salih Mirzabeyoğlu’nun beyin kanaması geçirmesinde 19 yıldır kendisine uygulanan zihin kontrolü işkencesinin etkisi olabileceğine dikkat çekti. Çileli, Mirzabeyoğlu’nun beyin kanaması geçirmeden 1 ay önce yakın görüştüğü arkadaşlardan birini telefonla aradığını ve bu konuşmasının belgelenmesi için kayda alınmasını istediğini aktardı. Söz konusu ses kaydında Mirzabeyoğlu, TELEGRAM (zihin kontrolü projesi) etrafında kendisinin vücut fonksiyonlarıyla oynandığını belirterek "Vücudum sapa sağlam. Bende bir şey yok. Eğer başıma bir şey gelirse bilin ki bu TELEGRAM’dan" diyor.” Şimdi tüm bu “gerçekler” ortadayken ve bu ses kaydı ile “delil” de bir nevi ortadayken, TELEGRAM hakkında araştırma yapmaktan imtina eden hukukçuları da göreve davet etmek boynumuzun borcu. Bu işkencenin tesbiti zor fakat durdurulması çok da zor değildir… Yeter ki bu konuda bir irade ortaya çıksın. Biz Salih Mirzabeyoğlu’nun Allah’ın izniyle şifa bulacağına inanıyoruz. Bundan sonrası için ise yetkili ve etkililerden ciddi bir adım bekliyoruz… Son olarak İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu için tüm Müslümanları duaya davet ediyoruz. Dünyanın en ağır işkencesine 18 yıldır maruz kalan, buna rağmen eser vermekten, çalışmaktan, üretmekten asla vazgeçmeyen, tüm hayatını İslam’ın hâkimiyeti için çalışmakla geçiren, Büyük Doğu’nun büyük İslam Mütefekkirine ona layık olamamanın hüznü ve utancı içinde dua ediyoruz: Ya Şafi… Baran Dergisi 592. Sayı

Salih Mirzabeyoğlu Kimdir? “Ölüm Sırrı”nı Kurcalayış

Salih Mirzabeyoğlu. Doğumu 9 Mayıs’ın 10 Mayıs’a bağlandığı saatler... Gün: Salı-Çarşamba... Saat: 00.22. Mekân: Erzincan... Asıl adı Salih İzzet Erdiş. Mirzabeyoğlu soyadını alışı 1975’de GÖLGE dergisinin çıkışı ile. İlk, orta ve lise öğrenimi Eskişehir’de... Baba adı Muammer Şerif... Mutkî Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, onun oğlu İzzet Bey, onun oğlu Hacı Muammer Bey, onun oğlu Salih Mirzabeyoğlu... Büyük sahabî, «Seyf-ül İslâm-İslâmın kılıcı» lâkablı Halid bin Velid Hazretlerine kadar bir şecere... Mûsâ Bey, Abdülhamîd Han Hazretlerinin takdir ve güvenine mazhar olmuş bir zât. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından. Hanife Süphandağı, Mirzabeyoğlu’nun babaannesinin annesi ve Hazret-i Ebu Bekir soyundan... Toplayan, toplayıcı bir vasıf. Tecrid ve terkipte olağanüstü bir istidat. İslâm’a Muhatap Anlayış Davası’nın yaşatan ve yaşayan mimarı. Fikirde, sanatta, edebiyat ve diğer ilim şubelerinde her bir şeyi yerli yerine oturtma gayretinde olan hakikat avcısı, inkılâb savaşçısı. Bütün bunlar O’nu anlatmaya yeterli değil. Kaldı ki, O’nu anlamak ve anlatmaya gayret etmek işin ehline mahsus. Bizimkisi dış yüzden gördüklerimiz ve sözüm ona anladıklarımız... Mirzabeyoğlu “Ben Kimim?” sorusuna “«ölüm nedir?» diye sormakla birdir...” diyerek başlar ve ekler: “«Ben»... Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!.. «Ben kimim?» ve «ölüm nedir?» sorusunun bitişikliği üzerinde, nevî şahsıma mahsus bir nefs murakabesi... Hayat ve ölüm... Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul... Bütün dava, hayatın gayesi, malûmu meçhullükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!..” [i] Ölüm kaçınılmaz bir hakikat. Bütün insanlığın oturup tefekkür ettiği, anlamaya çalıştığı malum meçhul. Sır idraki ve şiir idraki. Her ikisinde birbirine bitişik mânâ, zevken idrake mahsus. Mirzabeyoğlu’nun diyalektik anlayışında bu sır idraki ve şiirin özel bir yeri vardır. Hayatı bir takım “dır” ve “tır”larla sınırlamak istemez. Hatta benzer bir kaydı eşya ve hadiselerin yorumlanmasına da düşer. “Ölüm nedir?” sorusu da bu manada bir SIR İDRAKİ mevzuudur Mirzabeyoğlu için. Nitekim “Tilki Günlüğü” adlı eserinde anlattığı üzere daha hayatının ilk yıllarında ölümle tanışmıştır. İşin aslını Mirzabeyoğlu’nun kendi eserinden takip edelim:  “Doğum yerim Erzincan... Öldüm diye bana ilk açılan mezar yeri de orada... Ben, son ânda mezardan dönen insanım!.. Birbuçuk-iki yaşımda imişim...Müthiş bir ishale yakalanıyorum...Başkalarının nazarında ölüyorum... Tıbbın veya halkın o günkü anlayışına göre, bugüne göre tam ters bir usul uygulanıyor ve ishali kesmek için sıvı hiçbir şey verilmiyor... O yaşta da zaten gıdanın ehemmiyetli cinsi bu soydan... Neticede eriyip bitiyorum... Öldü veya son demlerini yaşıyor diye, benim mezar yerim hazırlanıyor... Gelenler arasında, Alâattin Paşalar sülâlesinden Nevzat amca da var... Bir ara bakıyor ki, ben bebeğin dudağında belli belirsiz bir kıpırtı... ‘Bu daha yaşıyor!’ diyor ve ekliyor: – ‘Ekmek getirin, bari ölecekse tok ölsün!’ İhtimâl fırdalardan başlayan gıda alışım, kısa sürede gözümü açmamı sağlıyor ve tam yarım ekmek yiyorum… İshâlden değil de, açlıktan ölecekmişim!.. Yaşıyorum... Ruhumun şifasını, mânâda yedikçe acıkan bir açlık yolunda arayarak... ‘İşan’ buyurdukları ‘Onların’ ölmeden önce ölme sırrına can koymuş ve gerçek hayatın bu soydan ölüm olduğuna inanmış olarak!..” [ii] Ölmeden Ölünüz Sırrı Bilmek imanın aynı değil. Kader üzerine ne desek mevzu gelip imana dayanıyor. İlahi sır bütün varlık âlemini çepeçevre sarmış durumda. Her şey birbiri ile ilgili ve her şeyde ilahi bir akış var. Kimse bunun önüne geçici değil. Ölümde bunlardan biri. İnsan ölmemek ister; fakat bu dünyada ölüme bağlı. Kaçışı söz konusu değil. Bunu bilen insanoğlu yine de bu arzusunu geliştirmek ve yaşatmak ister. Mutlak hakikatin peşinde yollar arar; iş ve marifet sahibi olmak ister. Ve iş gelip ölmeden ölmeye dayanır. Bu noktada bazen kapılar ilahi vuslat için ardı sıra açılır, bazen de “ölmeden ölünüz” sırrını yaşatmak için. O diyor: “«İnsan hep ilk aşkına döner!» … Deşelim: Her insanın ölümsüzlükle ilgili bir yanı vardır… Ve her insan, şuurlu veya şuursuz, o yanı üzerinde iz sürer… Ölümsüzlük arzusu, bütün ihtiyaçların menşeinde bulunur ve insanın rahatsızlığı bu arzunun eseridir; varolmak arzusu, varolmak şevki, varolmak aşkı… Bu aşkın gayesi ise, şuurun tamlığa, bütünlüğe, eksiksizliğe ve kesiksizliğe ermektir… «İnsanın realitesi bir ıstıraptır!» … Bunu yaşıyorum… «Çünkü o, varamadığı bir tamlıkla taciz edilmektedir!»… Bunun şuurundayım!..” Istırapsızlık!.. Çağımızın en büyük hastalığı. Acı çekmiyoruz, çekiyormuş gibi yapıyoruz. Derdimiz yok dertliymiş gibi görünüyoruz. Yüzeyde yaşıyoruz ama kendimizi derin sanıyoruz. Sevdiğimizi iddia ediyoruz ama sevdiğimize bir yabancı gibi davranıyoruz. Modern dünya ruhumuzu incitti, bedenimizi incitti, hayallerimizi çaldı, fikirlerimizi heba etti. İşte Mirzabeyoğlu’nun yaptığı tam da bu noktada devreye girmekte; kaybedilen asırlık duyguları, yitirilen hikmeti, yağmalanan devleti, yok edilen milleti yepyeni bir ruh ve terkiple meydan yerine dikiyor. Gençliğe hayal aşılıyor, entelektüel çevrelere fikir üflüyor, topyekûn cemiyeti aksiyona davet ediyor. O açıkça “İnsanımızın iptal edilmiş hislerini iade etmek üzere… İnsanımızın mefluç ruhuna ve maddesine hayat nefhasını üflemek üzere… Tepetaklak devlet ehramını yerli yerine oturtmak üzere… İnsanımızın muhtaç olduğu ahlâkı bir şahmerdan baskısıyla dışardan içeriye doğru mühürlemek üzere…”  geldiğini söylüyor. Ve bir başka yerde şöyle diyor: “… ölüm kaygısı bile yok. Aslında ölüm bütün dehşetiyle yaşandıktan sonra en büyük katlanış. Yoksa ‘his iptali’ dediğimiz hâl içinde olan bir adamın, ıstıraba dayanıklı olmasından bahsedilemeyeceği gibi bir durum… Istırap duymuyor ki ıstıraba dayanmasından bahsedilsin. Acı duymanın bile imtiyaz belirttiği, ilahi rahmetten bir işaret teşkil ettiği intibak melekesinden mahrumluk…” Hayret derecesinde bir muvazene var ve biz bu işin sırrına vakıf değiliz lâkin -Allahualem- yaşatılıyoruz. Tevafuklar bu işin nasılını bir müddet sonra seyirlik bir perdede önümüze seriyor. Misal, içinde bulunduğumuz Mayıs ayı. Bu ayda ilginç tevafuklar var: Üstad’ın doğum ve vefat tarihleri bu ayda. Neslihan Hanım’ın vefatı ve Salih Mirzabeyoğlu’nun doğum ayı da Mayıs. Yine Mirzabeyoğlu’nun bir beyin kanaması neticesinde yoğun bakıma kaldırılması da bu ay. Son olarak bu ayın “İstanbul’un Fethi” gibi fethe bakan yönü de var. İlahi sır. Olduktan sonra farkına varılan şeyler bunlar. “Ölmeden ölünüz” sırrına bitişik “ölmeden öldürülmek”… Mirzabeyoğlu’nun tüm yaşamına rahatlıkla yayabileceğimiz bir hâl. Derinliğine oluş, genişliğine beliriş şeklinde bir kemalât yolcuğu. Allah ve Resulü davasının pazarlıksız bağlısı ve samimi aşığı. Üstad “Çile”yi yazdı ve yaşadı. Allah’ın çektirmediği çilenin nimetini vermeyeceği hikmetinden hareketle, “Bir ayniyetin iki kanadı hükmünde” Mirzabeyoğlu aynı çilenin büyük muztaribi olarak yaşamakta. Hazret-i Mevlana der ki; “Ne mutlu o kimseye ki, nefsânî arzulardan kurtulmak sûretiyle ölümden evvel ölmüş; onun rûhu, hakikat bağının kokusunu almıştır.” Bütün hayatı milletin önünde olan Mirzabeyoğlu’nu bu mânâda derin bir iklimde görmekte ve aşk haline şahitlik etmeyiz. Ölmeden evvel ölmenin hakikatini, varlık ve benlik iddiasından nasıl vazgeçilmesi gerektiğini tüm zerafet ve nezaketi ile de ayrıca seyirdeyiz. İlginç tevafuk, son “ölüm ilânı” hadisesi ile birlikte kalplerin yumuşaması ve “ölmeden öldürülmek” istenenin sevgisinin bu vesile ile yerleştirilmesi, insanların muhabbetinin aşikâr olması, nefret kutbunun bile elinin ayağının bağlanması. Harikulade bir SIR. Yaşanmaya Değer Hayat İçin Ölüm Odası, cezaevinden hastaneye varan süreç… İşkencelerden geçen bir beden… Onlarca yıl tek kişilik hücrede Telegram saldırılarına karşı “İNSAN” kalma ve VAR OLMA” mücadelesi veren bir adam. Kartal, Metris, Bolu vesair. Şimdi de beyin kanaması vesilesi ile Siyami Ersek Devlet Hastahanesi... Hayat SIR’larla kuşatılmıştır. Siyamı/Siyamî: Oruç tutan, oruçlu, kötülükten kaçınan. ŞEHR-İ SIYAM: Oruç ayı, Ramazan. Siyam İkizleri: Yapışık ikizler. Siyam ikizleri, ana rahminde birbirine yapışmış olan tek yumurta ikizleri. Tedaileri; bir gövdeye bağlı iki ayrı beyin ve kafa. İsim Tayland'da varolmuş bir ülke sebebi ile. Mütefekkir’in lügat ilgisi ve bu ilgisini kâinat muhasebesi çapında örgüleştirdiği “Tilki Günlüğü” ve “Ölüm Odası B Yedi” eserlerinde gösterdiği herkesin malumu. Dil ve kelimeler... Yaratılış. “Allah Âdeme bütün isimleri öğretti.” Eşya ve hadiseler. Hakikat; eşyanın aslı, esası, mahiyeti. Bir şeyin hakikati ve mahiyeti, bir şeyi o şey yapan husustur. Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek ise, Maruf-i Kerhi Hazretlerine göre tasavvuf. Hâl böyle olunca karşımızda benzersiz bir tasavvufi eser ve mutasavvıf var. Mirzabeyoğlu bu eserlerinde kâinat, insan, eşya ve hadiselerin köklerine kadar iniyor, en ince tahlillerle Allah’ı birliyor. O, her baktığı her dokunduğu şeyde Şeriat’ın manasını tüttürüyor. “Kâinat topyekûn insanda düğümlü, insan ise Allah’ta.” hikmetinin kapısında insanlığa lügat çarşafı üzerine serdiği bir şaheserle sesleniyor. Bu durum hem fikirde hem de gerçekleştirmek istediği dünya çapında inkılâp sebebi ile Allah ve Resul düşmanlarının bir numaralı hedefi haline onu getiriyor. Mirzabeyoğlu'nun hayatı bu mânâda sayısız suikast, ölümcül işkence ve tuzaklarla doludur. 1975’te Gölge Dergisi’nin çıkışı onu yavaş yavaş düşman gözlerin merkezine doğru çekti. Ardından Akıncı güç şahlanışı ve İKP eylemleri, boykotlar şu ve bu... 12 Eylül 1980 darbesi ile hakkında tutuklanma kararı çıkarıldı. Üstad’ın vefatından bir yıl sonra, 1984 yılından itibaren yazı hayatına ve Büyük Doğu hareketine ağırlık veren Mirzabeyoğlu, aynı yılın Ağustos ayında İBDA Yayınlarını kurdu. 1986 – 1990 arası dönem, Salih Mirzabeyoğlu’nun iç ve dış mihraklar nezdinde dikkat çekmeye başladığı bir dönemdir. Bu dönemde çıkan dergiler ve yapılan faaliyetler neticesi İBDA fikriyatı çevresinde fikirde, sanatta, edeb ve ahlakta öncü olmaya namzet bir gençlik zümresi oluşur. 1986 yılı başında bu gençler, “Türban” hadiselerinde, 1991’den itibaren ise başta Körfez Savaşı‘nı ve ABD‘yi protesto gösterileri olmak üzere çeşitli eylemlerde aktif rol alır. Yurt sathında etkili olan bu gösterilerden Salih Mirzabeyoğlu sorumlu tutulur ve gözaltına alınarak tutuklanır. 3.5 ay hapis hayatından sonra dışarı çıkan Mirzabeyoğlu, fikri mücadelesine kesintisiz devam eder. Nitekim o, 28 Şubat darbe sürecinde “DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR” diyerek destanlık mücadele tarihine bir kayıt daha düşer. İşgal güçlerinin yerli uşağı darbeciler, bu direnişin bedelini Mirzabeyoğlu’na çocuğunu okula götürürken gözaltına alıp, günlerce işkence yaptıktan sonra idamla neticelenen bir yargılama ile ödetmeye kalktılar. Ancak idam cezası kaldırıldığı için cezası ömür boyu hapse çevrilen Mirzabeyoğlu, 23 Temmuz 2014 tarihinde İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla Bolu F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilir. Cezaevi hayatı… Üstad’ın “Cinnet Mustatili” eseri ve ilk adı ile “Yılanlı Kuyudan”. Yılanlı kuyu Mirzabeyoğlu’nun dili ile şu: “toprağa bağlanmakla ideali arama arasındaki bir berzahta kıvrandığımız bu dünya hayatının ta kendisi. Lûgatta bile, “yılan” ve canlılık, hayat” mânâlarının aynı kelime kökünde birleşmelerindeki derin sır bu olsa gerek!..”   Devam edecek...   [i]Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, Salih Mirzabeyoğlu, c: 1, s: 18-19, İbda Yay [ii]A.g.e, c: 1, s: 485-486, Baran Dergisi 592. Sayı

Kumandan’a Yakınlık İdeolojiye Nisbetle Olur

Sirkeci Garı’nda 8-13 Mayıs 2018 tarihleri arasında düzenlenen TÜRDEB’in 9. Uluslararası Dergi Fuarı’na, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun ağır hastalığı gölgesi altında, Baran ve Aylık dergileri de katıldı. Son iki gününe kısmen iştirak ettim. Dergi fuarı vesilesiyle fikrî, içtimaî, ahlâkî ve siyasî bazı mevzularla ilgili intiba ve anılarımı paylaşmak istiyorum. Üç üniversiteli genç Baran ve Aylık standına geldi. Aylık dergisinin Necip Fazıl özel sayısını aldıktan sonra, açlığı hissettirecek bir şekilde Kumandan’ın kitaplarını karıştırmaya başladılar. Bazıları daha önce okuduklarına ilave kitap alırken, külliyata yeni başlayana ise ben kitap tavsiyesinde bulundum. Öbürüne ise (galiba tıp fakültesinde okuyordu) “ihtilâli sever misin?” diyerek “İdeolocya ve İhtilal” isimli eseri uzattım ve ihtilalden kastın ideolocyayı hayata geçirmek olduğunu da ilave ettim. Fuarın dergilere mahsus olmasına rağmen standın kenarına dizdiğimiz İBDA külliyatına yoğun ve kaliteli bir ilgi vardı. Susuz kalan insanın suya meyli gibi idi. Bir ziyaretçi geldi, külliyata yeni başlayacak imiş. “İslâma Muhatap Anlayış”ı verdim. “İbda Diyalektiği” ve “Kültür Davamız”ı da vermek istedim ancak baskısı tükenmiş idi. “Müjdelerin Müjdesi” ile “Damlaya Damlaya”yı takdim ettim. Merak ve ilgisi devam edince “Adımlar” kitabını da ilave ettim. Bütün külliyatı özetleyen bir eser arıyordu ve bu açıdan “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserine el atmıştı; fakat bu eserin aradığı mânâda olmadığını, verdiğim eserlerle başlayabileceğini, dil ve kavramlara aşina oldukça gerisinin geleceğini söyledim. Ziyaretçi bacımız, Hüda Par’ın gazetesi Doğru Haber’in okuru veya yazarı idi. Kamuoyunun malûmu olduğu üzere İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, 4 Mayıs 2018’de beyin kanaması geçirdi ve hâlen yoğun bakımda. Kumandan’ın posterini veya dergileri gören bazı ziyaretçiler hızlı bir şekilde standa gelip Mirzabeyoğlu’nun durumunu sordu ve durumunu öğrendikten sonra kısa bir dua edip ayrıldılar. Soranlarda üzüntü ve öfke hâli hâkimdi. Akıncı heyecanını 40 yıl önceki gibi taşıyan Çankırılı Ethem Darendeli kardeşimiz, standımıza yanaştı ve beni tanıdı. Kumandan’ın sağlığını sordu. Duygulu bir ses tonuyla “Aydınlık Savaşçıları”ndan uzun bir pasaj okudu, ilk günkü gibi bir heyecanla. “Erkam Radyo’dan geliyorum” diyen kardeşimiz de kararlı ve bir nebze de öfkeli bir hâlde Salih Mirzabeyoğlu’nu sordu. Ahmed Taşgetiren’le radyoda beraber olduğunu da ilave etti. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Allah razı olsun ve dualarımız beraber olsun. Aylık dergisinin Necip Fazıl özel sayısını Fatih Turplu ile beraber hazırlayan Ercan Çifci ile de standda beraber idim. İsimlerimiz daha önce ilân edildiği için orada bulunduk, ziyaretçilerle ilgilendik. Özel sayı kapağı okurların hayli ilgisini çekti. Zevkli bir çalışma olmuş. Sıkmadan birçok mevzuya temas edilmiş, resimlerle akıcı bir tertip gözetilmiş. Büyük Doğu Fikir Ocakları Başkanı Özden Yılmaz ile de standda sohbetimiz oldu. Büyük Doğu ve İBDA arasındaki ilişkiden bahsederken şu tecrübemi anlattım. 1970’lerde Üstad’ı biliyor ve konferanslarına gidiyor idim. “Yolumuz Halimiz Çaremiz”, “Sahte Kahramanlar”, “Çile” gibi kitaplarını da okumuştum. Ancak Üstad’ı kahramanlığı ve cedel tavrıyla tanıyor ve fikrî derinliğini es geçiyordum. Tâ ki Salih Mirzabeyoğlu 1979’da Akıncı Güç dergisini çıkardı ve Üstad’ın misyonunu İdeolocya Örgüsü merkezli ortaya koydu, bunun üzerine ben ve arkadaşlarım koşa koşa İdeolocya Örgüsü alıp okumaya başladık ve peşinden Üstad’ın tüm eserleri geldi. Daha sonra İBDA Külliyatı ve Diyalektiği ile tahkim edilmiş vaziyette yürüdük. Demem o ki, Salih Mirzabeyoğlu olmasa Necip Fazıl’ın hakikati ve misyonu anlaşılmayacak idi ve Üstad şairlerden bir şair ve usta bir polemikçi olarak kitapları kütüphanelerin tozlu raflarında yerini alacak idi. Salih Mirzabeyoğlu vesilesiyle Yürüyen Büyük Doğu olan İBDA ile Üstad’ın hakikati meydan yerine dikilmiş oldu. Anlattıklarıma katılan Özden gönüldaş, gençlerle diyaloglarının bu merkezde olduğunu ifade etti. Büyük Doğu-İBDA’nın estetik bir ambalajla sunulması zarureti mevzuunu söylemem üzerine, çalışmalarında bu hususa ehemmiyet verdiklerini ve Üstad’ın ham yobaz kaba softa ile ilgili bahislerini öncelikle ele aldıklarını söyledi. Fikirde derinleşeceğine İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nu kendi magazinci zihniyetine alet edenler ve ondan güya yeni haberler üretenlere de temas ettim. Mevzuunu bulamayanların kolaycılığa ve ucuzluğu kaçtığını, bazı sözüm ona gönüldaşların kameraya kafasını uzatan sümüklü çocuklar gibi olduğunu belirttim. Halbuki Salih Mirzabeyoğlu, çile ile yoğrulmuş hayatında İBDA Külliyatı ile dünya görüşünün çerçevesini çizmiştir. Kurtarıcı fikir ve reçete ortaya konmuş olup, kendi faydalandığı gibi topluma da faydalı kılacak bizlere pusula değerinde sistem vermiştir ve meselelerde işleyecek kadrolara iş düşmektedir. Tıpkı Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstad’a bağlılığı ve Büyük Doğu’yu yürütmesinde olduğu gibi. İş ve eserinle görülerek, gevezelik veya caka ve parsa peşinde olmayarak. Bir ziyaretçi geldi, doğrudan Başyücelik Devleti eserine yönelerek satın aldı. Dikkatimizi çekti. “Nokta atışı yapar gibi kitaplar arasından Başyücelik Devleti’ni aldınız, neden?” diye sordum. Tebessüm ederek, “ben hakimim de ondan” diye cevap verdi. Maksad hasıl oldu. Baran ve Aylık dergilerinin standı bu sene iyi yerde idi. Yönetim münavebeli yapıyormuş. Akademya dergisinin standının arkada kaldığını işittim. Arkadaşlara söyledim. Dergilerini alıp bizim standa da koyduk. Görülsün, satılsın diye. Bankacı Coşkun, “Üstad nasıl?” diyerek Kumandan’ı kastederek sordu. “Cezaevinden çıktı rahat edemedi” diye duygularını ifade etti. “Baran’ı nasıl buluyorsunuz, nereden alıyorsunuz?” diye sormam üzerine şöyle cevap verdi: “Bayiden alıyoruz, çok güzel. Başka dergi mi var? Öbürleri iktidara yalakalık peşindeler, yağlama-yıkama yapıyorlar. Mühim olan devrimci duruştur. Baran’da bunu buluyoruz.” Coşkun gönüldaş, “eskiden Beyazıt’ta gösteri olsa on bin kişi giderdi, şimdi ise bin kişi zor bulabilirsin” diyerek iktidarda olmanın Müslümanlara verdiği rehaveti eleştirdi. Denizli Çivril’den Ali Çorbacıoğlu ile eski dost çıktık. Millî Gazete’de çalışırken bizi takip ediyormuş, kırk sene önceden bahsetti. Şimdi emekli olmuş, memleketine gitmiş ve dergiyi de bayilerini getirtmiş, oradan alıp okuyorlarmış. Okur buluşmalarında ve Ramazan iftarında gelebilirlerse tekrar görüşebileceğimizi ifade etti. Yanında da bir arkadaşı vardı. Diriliş Postası’ndan Erem Şentürk daha önce uğramış, Aylık dergisinin Necip Fazıl özel sayısından satın almış. “Baran’dan faydalanıyoruz” demiş ve Kumandan’a dua etmiş. Mirzabeyoğlu’nun sağlığını soran başka biri ise gözleri dolu dolu, “değerli büyüğümüzdür, sevgili ağabeyimizdir” dedi. Onun hâli bizi de duygulandırdı. İrtibatı sürdürmek adına bir dergi satın alarak hüzünlü haliyle yoluna devam etti. Cezaevinden yeni çıkan Yavuz Arslan gönüldaş telefonla aradı, içeride hâlen yatmakta olan gönüldaşların selâmını iletti. Emaneti muhafaza ve dik durma şuuruyla konuştu. Bu arada içeride halen yatmakta olan 28 Şubat mağduru gönüldaşları hatırlayalım ve onlara buradan selam gönderelim, onları unutmayalım. Aylık ve Baran’ın genç yazarlarından Emrecan Çetin ve Arif Erdem Aktaş’la da stand başında kısa bir sohbetim oldu. Bu genç arkadaşların tiyatro ve hikâye yazıları çıkmış idi. Onlara gözlem yapma ve kişinin ruh halini yakalamadan bahsettim. Kumandan’ın Haliç Kongre Merkezi’ndeki konferansında geçen şu ifadeleri vurguladım: “İnsan ve toplum meselelerinin hâlli babında tezatsız ve bütün bir fikir ortaya koyma... İnsan meselesi diyorum, yâni psikolojik bir hâl de insan meselesi değil mi, benim anlatamadığım sıkıntım da insan meselesi değil mi?” Bu sözlerin edebiyat mevzularına nasıl yorumlanacağını anlattım ve İBDA Mimarı’nın insanın her hâlini kapsayıcı bir dünya görüşü icad ve ibda eylediğini vurguladım. Soldan bir entelektüel de geldi. Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun “Esatir ve Mitoloji” eserini ve dergilerden bazı sayıları aldı. Sohbetimizde bana, “Solda fikir kalitesi var. Sizin bildikleriniz var mı?” diye sordu. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Mahir Çayan’dan bahsettim. Yenilerden bir isim veremedim. Sol’un fikri seviyesinin genel olarak hâlen iyi ve üstün olduğunda ısrar etti. Fikir ve sanat mevzularıyla ilgilenme ve Batı’yı bilme mânâsında bu söylenebilir, ancak hak ve hakikat adına söylenemez. Sol’un, emperyalizm, rejim sistem gibi kavramları öğretici olduğunu kendisine söyledim. Baran’ın yazarlarından Çakal Carlos’u (Salim Muhammed) takip ettiğini ve onun dünya siyasetini iyi bildiğini söyledi. GÖLGE döneminde tanıdığım şimdi de Yeni Akit’in internet sitesi yöneticisi Fatih Uğurlu acele ile Kumandan’ı fotoğraflarını istedi. Dergi çalışanlarına söyledim, istediği fotoğrafları ona hemen ilettiler. Fuarın kapanış saatlerine yakın oradan ayrılıp İBDA Mimarı’nın yoğun bakımda olduğu Siyami Ersek Hastanesi’ne uğradım. Dışarda bekleyen gönüldaşların başları eğik ve gönülleri Allah’a açık duada idi. Her şey, hikmet ve marifeti bilinmez Allah’ın takdirinde. Tabiî ki hastane önünde beklemek ölçü değil, gönül bağı olan en uzak köşedeki gönüldaşlar Kumandan’a yakın olanlardır. “Eserlerine uzak, Kumandan’a yakın” gibi çelişkili bir hâle düşülmemelidir. Zira yakınlık fizikî yakınlık değil, her daim ideolojiye nisbet kurarak yaşamaktır. Bu açıdan İBDA’yı şahsiyetinde pırıldatan kim ise, ister Edirne’de, ister Kars’ta olsun İBDA’nın merkezi ve nabzı orada demektir. Dava, nabzında inkılap mânâsını duyanadır. Pörsüklerin arttığı ve herkesin rehavete kapıldığı bu devirde, kurtarıcı olan gönüllere inen fikirdedir. Olumsuzluklara bakıp kendimizi karartmamak adına söylüyorum, bu hususta birçok olumlu örnekleri de fuar boyunca müşahede ettim. Baran Dergisi 592. Sayı

Eflâtun-u İlâhî –II-

Bir renk olarak Eflâtun’a bakıldığında, ilkin Hükümdarlık rengidir. Eski Roma’da Hükümdarlık rengi olan Eflâtun (mor), aynı zamanda Roma nizamında adaleti temsil eder. Eski Roma ve Bizans İmparatorluklarına (Doğu ve Batı!) Kayser denildiğini biliyoruz. Bu arada Kayser’in ebcedinin 400 olduğunu, “Te” harfi ekseninde Şems ve Taht kelimelerinin de ebcedinin 400 ettiğini hatırlatmak isterim. Şems’in “güneş” mânâsı bir yana, Taht kelimesinin “Alt” ve “Kürsî” mânâsını İBDA Mimarı, “Abdülhakîm Koltuğu” ile ilişkilendirir. Ebced değeri 400 olan Te harfinin “Ölüm Odası”ndaki mânâsına gelince, o da şu: “Te harfi, Allah’ın Kaâbid-Kısıcı, kısaltıcı, sıkıcı ismi, Esir mertebesi, Kamer menzillerinden Kalbe işaret eder; içyüzü mânâ âlemine, dış yüzü hasselerden, içinde yaşadığımız madde âlemine bakan.”(1) Eflâtun, diğer bir ifadeyle de mor, Kundalini Yoga’da Tepe çakra veya Taç çakranın rengidir. Kundalini Yoga’daki 7. çakra olan Tepe çakra veya Taç çakra’nın diğer bir rengi ise beyazdır… “7. çakra”, “Çocuk Hikmeti” ile de ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Beyaz ise, her şeyden evvel mücerredin rengidir. Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl’ın İBDA Mimarı’na, “Mücerred fikir istidadı tamam!” dediğini biliyoruz. Mor (eflâtun), Çarmıh, dolayısıyla da Hazret-i İsa Aleyhisselâm ile de ilgilidir… Eski Roma’da çarmıha gerdirme işleminde kurbana mor bir elbise giydirilirdi… “Çile tacı!”… Tedaisi, “Beyin kontrol(ü): 854: Çarmıh”(2) … Diğer taraftan, Eflâtun, “kızıl renk” üzerinden Erguvan ağacı ile de ilişkilidir. “Erguvan: Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek: 1258=259: Pranga”… Erguvan ağacının Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ile doğrudan ilişkili olduğuna daha evvel değinmiştik. Erguvan, son dönem İstanbul’un sembol ağacıdır… Ergu-van… Ergu, ercü olarak da okunur. Ercü; kadı veya hâkim mânâsınadır…  Tedaisi, Van kadısı veya Vanlı kadı! Üstad Necip Fazıl’ın 1978 tarihli “Renkler” isimli şiiri: “Renkler, mavi, kırmızı, yeşil, erguvan ve mor; / Camlarda, kaybedilmiş Vatanı heceliyor...” Evet; erguvan, dolayısıyla da mor veya eflâtun, kaybedilmiş vatanı, diğer bir ifadeyle de İstanbul’u heceliyor! Mor ve ötesi?.. Mor ötesi, yâni amor!.. Amor, aşk mânâsınadır… Tedaisi, sidretü’l-müntehadan sonraki yolculuğun, Cebrail Aleyhisselâm’ın haber vermesiyle birlikte, “Aşk” ile gerçekleşmesi!.. Miraç!.. Gitmek ve gelmek!..  Ruh ve beden beraber!.. “Cebrail” ve İddet müddeti?.. Not: Beyin kanaması!.. Kanama!.. Hacamat!.. Cihad!.. Nefs terbiyesi!.. Sülük!.. Hayat ünitesi veya bitkisel hayat!.. Nebat!.. Secde!.. Miraç!.. Rüya!.. Ledûn ilmi!..   Bütün zaman “an”da tecelli eder. Bütün zamanda tecelli eden mânâ Allah Resûlü’nde tecelli ettiğine göre, (“Hakikat-i Ferdiyye”), O’nun müddeti de tabii olarak uzatılmış olmaktadır. Bizler belirli bir zaman diliminde yaşıyoruz. “Her zaman diliminde tecelli eden bir mânâ var ve yaşadığımız bu zaman diliminde tecelli eden mânâ nedir ve kimde tecelli etmiştir?” sorusu cevablandırılması gereken bir soru olarak çok önem arz eder. Kıyamet öncesi bir hâl yaşadığımıza göre, bizce “İstikbâl İslâmındır” mânâsı veya müjdesi kimde tecelli ettiyse, -sözkonusu mânâya “Kim” yataklık ediyor!-, “Beklenen” odur ve O gelecek!.. Mânâ veya müjde sahibi Kim ve O’nun iddet müddeti? “Ölüm Odası”ndan: “HABİBULLAH-Allah Sevgilisi: 88: MÜMEDDED-Müddeti uzatılmış. Gerilmiş olan…”(3) Not: Allah Resûlü’nün nefs terbiyesi mutlak olduğundan ve yine O’nun zamanı bütün zamana şamil olduğundandır ki, mümedded!.. “Gerilmiş olan” aynı zamanda “gergin” mânâsını da mündemiçtir… Tedaisi,  “Hicri 1440 Gergini!” “Ölüm Odası”ndan: “Boşnak dilinde, GİYSH-Baba. “Büyük”. (Baba-Baba, ata, ecdat. Gemi halatlarının bağlandığı yer. Ağırlıkların bindirildiği nokta, direk. Manevî rehber: 1005: Tetra-Birbiri ardınca olmak, peşpeşe gelmek… Gad-Gelen, gelici: 1005: Gaden-Yarın, yarınki gün… Vav harfi, Allah’ın Refiu’d Derecati ismi, Yüksek dereceler mertebesi, Kamer menzillerinden “Balık karnı denilen menzile, kuyudan su çekmekte kullanılan urgana işaret eder”: 13: Vav-Tilki eniği, gönül. Genç kız. Evin kapısı. Nur, ışık. Takva): 1088: SEYYİD TAHA. (Kendisinden sonra “Mehdî beklenmeli” denilen Mevlâna Hâlid Hazretleri ve onunla nisbeti, “Ona gelen, ona da gelir” olan Seyyid Abdullah Hazretleri’nden sonra, “Şeyh Büzürg” ve “Şehîd” lâkablı Seyyid Taha Hazretleri)… Süryanice, SHOHO-Suret: 88: EYYÜH-EL VELED-Çocuk. (Üstadım’dan: İnsanlık zincirinin ebediyet halkası / Çocukların kalbinde işler zaman rakkası!”… Mekâne-Kudret, kuvvet, güç. “Allah’ın yaratmasına mahsus bir boşluk olan ve Burçlara hisselerini verirken onlar olmayan ve eksilmeyen Kürsî altı Atlas mertebesi hatırda!”: 116: D’lo Zabno-Süryanice, “Zamansız”… Mekâna nisbetle “Mekâne” yüksekliği, mertebe ve makam yüksekliğidir; zamansız mekân olmaz, çünkü zamanın bir varlık ve bir yokluk temposunda, kalemle yazılanın görülmesi gibi, eşyayla bilinendir. Buna mukabil, mekânsız zaman olur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Arş’tan taayyün eden zamanın, bâtında “süre” ve tabiat âleminde hâdiseler serisi hâlinde saat zamanı olarak idrak edilmesidir; buna nisbetle de, “mekânsız zaman” veya “zamansız mekân olmaz” diyoruz!)… Lâtince, QUIN-Beş. (Allah lâfzının He harfi, zikir harfidir ve ebcedi 5’tir… Hamse-Beş: 705: Habnâme-Rüyâ Kitabı): 88: MÜMEDDED-Gerilmiş olan. Müddeti uzatılmış. (Germe, kısma, uzatma, kısaltma; bunlar, üzerinde durduğumuz “Germe” sözünde, bir durumun farklı ifâdeleridir. Avucumuza aldığımız hamuru sıkınca, parmak aralarından taşması; bir tohumun ileri bir merhaleye, özünü göstermek üzere çatlayarak uzaması; bir gölgenin, aslına nisbetle uzayıp kısalan izâfiliği; bir saatin zembereğinin, daireler hâlinde toplanarak gelecek zamanda işleyici bir potansiyel olması ve gerginliği sona erdiğinde de uzunluğunun artıp eksilmemesi… “Bütün hayat bir ândır!” dediğimizde, hayatın, sabit bir görünmez nokta olan Kaderimizin açılışı, hâlini idrakimizde, hep bu “Germe” işi… İçinde yaşadığımız dünya âlemi de, Berzah’ta tecelli eden Allah’ın isimlerinin zuhur sıkıntısından değil mi? Hani, Dünya işlerinde, “Kün” emrinin bulunmayışı, dahlinin olmaması gibi… Herşeyi müntehasında kendine bağlayan Bâtın’ın, kalb ritminde, içyüz ve dışyüze doğru bir gerginlik?): 88: FEZA-Arttıran, ziyâdeleştiren. “Mekân”. (Hicri 1400, hem bâtın, hem zâhir mânâsıyla, galibine tâbi olarak anlaşılıyor; gerçekleştiği ânda ki, açılan o gerginliğin içindeyiz!)… Almanca, FOB-Ayak, “Yürüyen”. (Balık Burcu, unsuru su, tabiatı Soğuk-Nemli, türü Birleşik, yıldızı “Müşteri-Tâlib”, vücutta tesir yeri Ayaklar, cinsiyeti “Dişi-Kabul edici”, simya’da Yansıtma safhası… Simâk: Arabça, “Simmah”; “gümüş ay, tarik”. Balıklar… Simak: Başak takımyıldızı. Yükselten… Başak Burcu, unsuru Toprak, tabiatı Kuru-Soğuk, türü Birleşik, yıldızı “Utarid-İkizler”, vücutta tesir yeri “Bağırsaklar”; Zat-ül hareke, zatıyla hareketli, cinsiyeti “Dişi-Kabul edici”, simya’da Damıtma safhası; kendisine faydalıyı emen, zararlıyı defeden): 88: İNCİLÂB-Celbedilme, çekilme. Sürülüp götürülme. (İngilizce, Stretch-Germek: 1076: Hlam-Süryanice, Rüyâ görmek)… TAG-I SAGİR-Yıldızım. (Tag-Dağ. Damga. Mühür. “Derviş Muhammed-442 mührü: 1400: Hicri yıl”… Sagir: Çocuk. Küçük): 702: AHMAS-Beşte birler. (Seyyid Taha Cizro; kök, Seyyid Fehim Arvasî + Esseyyid Abdülhakîm Arvasî “Üçışık” + Necib Fazıl Kısakürek + Salih Mirzabeyoğlu)… Süryanice, D’LOR KUŞORO CQOLO-Bomboş Devir. (Yevmiye: “Bomboş Devirdeyiz!”… Üstadım: “Allah’tan lütfedeceği mucizeyi bekleyiniz!”… Sırtüstü yatarak değil: Bu garantiden senin hissen ne olacak ona bak!): 702: ZEBB-Vahşî Sığır. (Sevr-Boğa: 706: Havk-Halka denilen yuvarlak; derinlik, akıl, zekâ… Fikir Kahramanı: 706: Aktör… İngilizce, Tighten-Germek: 1873= 874: İbda-Kârı tamamen kendisine kalmak üzere, birisine sermaye vermek).(4) Yukarıda “Ölüm Odası”ndan bu kadar uzun bir alıntıya niçin yer verdik? “Eflâtun-u ilâhî” mânâsı üzerinden “Ölüm Odası” sahibinin şu anki, (fenomenolojik olarak, “şimdi ve burada!”), hâlihazırda içinde bulunduğu durumu veya hâli daha iyi anlamamıza imkân tanıdığından dolayıdır ki, bu denli uzun bir alıntıya yer verdik. İnşallah edebe mugayır bir durum hâsıl olmamıştır. Doğru söylemek gerekirse, söz konusu alıntı, “Ölüm Odası” sahibinin ne dediği veya ne demek istediğinden ziyade, bizim oradan mevzumuzla ilintili olarak ne anladığımızı yansıtan bir durumdur. Elbette doğru anladıysak İBDA’nın, yanlış anladıysak da bizim hatamız olarak değerlendirilmesini umuyoruz. Özetlersek, içinde bulunduğumuz zaman dilimi, “Yeni Dünya Düzeni: Başyücelik Devleti”nin  “kurucu irade”si olarak belirecek Başyücemizin, (Ümmetin Başyücesi!), “bekleme müddeti”ni yaşıyoruz.   Dipnotlar 1*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-kist-bend-i-din-393-h3827.html 2*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-beyin-kontrol-4-h167.html 3*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-konusan-kedi-h4454.html 4*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-hicri-hicri-1400-gergini-399-h4019.html Baran Dergisi 592. Sayı  

Üç Mübarek Ayın Şahı, Ümmet'in Ayı Hoş Geldin

Âlemlerin Rabb'ine hamd ve senalar olsun ki, bu mübarek Kur'an ve gufran ayı Ramazan'a kavuşmuş bulunuyoruz... Rahmet Peygamberi Efendimiz'in, mübarek lisanından öğrendiğimizle amel edecek olursak, Recep Ayı Allah'ın, Şaban ayı Peygamber Efendimiz'in, Ramazan ayı ise günahkâr Ümmetlerin ayı oluyor. Öyleyse, bir arada olalım, camilere koşalım, teravihlerde buluşalım ve yetimlerin başını okşayalım... Dargınlar ise barışsın! ‘Hilâli görünce oruca başlayın, yine hilâli görünce iftar edin, yani bayram edin’ Hadis-i Şerif'indeki gibi. Ümmet artık hilali kendi yalın gözüyle gözetlemiyor, devlet bu görevi rasathaneye vermiş olacak ki, takvim üzerinden oruca başlanılıyor. Teknolojinin getirdiği imkânlarla, aygıtların sayesinde tesbit edilen oruç vakitleri ciddi bir fıkıh konusudur. Hatta tartışma meselesidir ama, Diyanet teşkilâtı varken bizim bunları irdelememiz hoş karşılanmaz!  Allah Ramazan'ın sonunu getirmeyi, harpsiz, darpsız, kavgasız bir barış ortamında geçirmeyi İslâm Âlemi'ne geçirmeye nasib etsin. Şu güzel ayın günlerini güzel ülkemizde nasıl geçireceğiz, ne gibi ibadetler yapacağız  ona bakalım. Emperyalist küffar güçleri acaba bu kutsal ayımızda bizi neremizden vurur, nerede ve hangi İslâm coğrafyasında Müslüman kanı akıtır diye düşünmeye bile fırsat kalmadan dahî Ramazan başlamadan Filistin’de Müslümanlar şehid edilmeye başlandı! Amerika mezalimi, dikkat ederseniz Müslümanlar için ayrı bir yere sahip olan günlerde, bayramlarda, âlimleri ve İslâmî liderleri asar; hatta bir yeri bombalayacaksa özellikle Regaib gecesini seçer. Berat gecesinde ise, Kudüs'ü İsrail'in baş şehri ilân eder!  İbret almak isteyene bin türlü ibretlik manzara var. Ne demişler:’ Görenedir görene, köre nedir köre ne?’ Köpek bile namazdaki adamı ısırmaktan ar ederken, küffar şebekeleri hep mübarek günlerde İslâm'a saldırır... Ramazan içinde, Kadir Gecesi'nde kulaklarımızı dört açalım, dua ve beddua içinde ellerimizi bir Ramazan boyu hiç indirmeyelim. Mazlumlara, Müslümanlara hep dua, kâfir ve İslâm düşmanlarına hep lanet okuyalım! Elimizle de düzeltebiliyorsak, düzeltelim. Bu kutlu ve mutlu ayın her gününü değerlendirmek nasib olur inşallah. Siz de biliyorsunuz ki, bir işe ilk gününde besmele ve sadakayla başlarsanız, onun sonu mutlaka hayırlı biter. Bize küçükken şu duayı öğretmişlerdi: ‘Ey Rabb'im bunu bana kolaylaştır, zorlaştırma ve sonunu hayırla tamamlat.’ Ramazan ayı, Efendimiz (s.a.v) tarafından üç boyutta değerlendirilmiştir. İlk on günü, ikinci on günü ve üçüncü on günü... Otuz günün her biri, ayrı fayrı (fedaili rahmaniye) Rahman olan Allah'ın faziletleriyle süslenmiştir. Bu mübarek ayın, sosyolojik yönünü de gözden kaçırmayalım. Bu ayda kimsesizler unutulmaz, öksüz-yetim, yoksul aç bırakılmaz.  Ahirette cennet düşlüyorsak, Peygamber Efendimiz'in sünnetlerine ve hadislerine riayet edeceğiz. Sapık ve sapkın kişilerin hiçbir sözüne inanmayacağız! Myanmar, Suriye, Afganistan, Irak, Filistin, Doğu Türkistan ve başka yerlerde zulmedilen Müslümanlar soydaşlarımızı aklımızdan çıkarmayacağız, unutmayacağız ve dua edeceğiz! Ne buyuruyordu Peygamberler Peygamberi: ‘Cennetin bedeli, iyi bir kulluk etmek ve zorluğa katlanmaktır.’ Şu da bir gerçektir ki, saydığım coğrafyalarda yaşayan kimsesiz, fakir kullar bizden daha fazla kulluk ediyorlar! İftarda bir çorba, sahurda bir elma yahut bir armuda şükrediyorlar. Korkarım Allah bize bolluğun ve israf ettiğimiz yemeklerin hesabını fena ödetecek! Yazımızı, şeytanların da bu ayda zincire vurulacağını söyleyen Peygamberimiz'e selat-u selâm getirdikten sonra ‘Babürreyyan’ kapısını aralayıp bitirelim. ‘Cennette Babürreyyan diye bir kapı vardır ki, o kapıdan ancak oruç tutanlar girebilecektir.’ Allah saim (oruçlu, oruç tutan) ve kaim kullarını cennete kavuştursun. Değerli Mütefekkir, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'na da acil şifalar versin... Amin! Baran Dergisi 592. Sayı

Çağdaş Modern Kölelik Düzeni ve “Demokrasi”

Eskiden Hasan Sabbahların insanları afyonla uyuşturup narkotikleştirerek kurduğu kölelik düzenini, bugün kitle iletişim vasıtalarıyla insanları şapşallaştırarak, “demokrasi” sistemiyle modern ve çağdaş hâle getirdiler. Yine koyun sürülerini kaval çalarak yürüten çobanlar misali, önce insanları yabancılaştırarak kitleselleştiriyor, sonra da algılarını yöneterek istedikleri gibi edilgen hâle getiriyorlar. Bu hususta Kumandan Salih Mirzabeyoğlu şöyle diyor: “Robot insan yapmak istediler, yapamadılar; insanları robotlaştırma ameliyesine girdiler.” Tanzimat ve Cumhuriyet aydınlarının tartıştığı en önemli şey İslâm’ın terakkiye mâni olup olmadığı idi. Bir kısmı bu iddiayı savunurken, bir kısmı da terakkiye mâni olmadığı fikrini savunuyordu. Ne yazık ki bu iki grubun da zihinleri Batı tarafından köleleştirilmişti. Denilebilir ki, İslâm’ın terakkiye mâni olmadığını düşünenlerin zihinleri de mi köleleştirilmiştir? Evet, çünkü özne İslâm değil Batı’dır. Her iki aydın tipi de Batı’ya göre konumlanmıştır. Son beş yüz yıllık tarih dilimimizde bu yanlışı ilk gören Üstad Necip Fazıl ve onun yolunu devam ettiren Salih Mirzabeyoğlu’dur. Üstad “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diyerek yeni bir sistem teklif ederken, Kumandanımız da İslâm’a nisbetle şekillendirilmiş yeni bir dünya düzeni öneren “Başyücelik Devleti”ni model olarak ortaya koymuştur. Salih Mirzabeyoğlu ilk defa normal kabul edilenin anormalliğini fark edendi. O eşiğin ötesini de görmüştü. Ayrıca Üstad Necip Fazıl’ı onun iradesine uygun olarak anlayan tek insandı. Efendi-köle ilişkisinde köle fırsat bulduğunda kendini yeniden özgür kılmak isteyecektir. Bunu önlemek içinse efendi, bir çok yöntem geliştirmiştir. Köleyi sürekli ellerinden yahut ayaklarından zincir ya da pranga altında tutmak bunlardan biridir. Madenlerde insanların binlercesini prangalı vaziyette çalıştırmak köleliğin en kaba şekliydi. Avrupalılar ve Amerikalılar yüzlerce yıl Afrika’dan insanları zorla götürerek prangalara vurmuş, günde 20 saat çalıştırmışlardı. Artık yöntemler değişti ve gelişti. Efendi-köle ilişkisinin bozulmaması için bu vaziyetin kölenin gözünde meşrulaştırılması sağlandı. Zaten köle fiziksel varlığını sürdürme olanağı elde etmesi karşılığında, kendi iradesinden (kültürel varlığından-kimliğinden) efendisinin iradesi karşısında feragat etmeyi kabullenmek zorunda kalmıştır. İki taraftaki insanın da (efendi-köle) kendi topluluklarındaki ahlâkî anlayışın devreye girmesiyle fiilen kurulan efendi-köle ilişkisi haklılaştırılmaktadır. Kölenin bu durumu meşru kabul etmeye başlaması, süre uzadıkça kolaylaşmakta ve kölelik statüsünden kurtulma şansı da azalmaktadır. Sonunda köle, efendisinin azameti ve görkemi karşısında ona hayranlık bile duyabilmektedir. Başka bir deyişle, baskı sürdükçe köle “celladına aşık olabilmektedir.” Modern dönemde başlangıçtaki duruma oranla farklılıklar oluşmuştur. “Efendi”nin efendi olmak için yüklendiği rol onun üzerinden alınıp, eşitsizliğe dayanan toplumsal sistemlerin oluşturduğu kurumların üzerine yüklenmiştir. Bugün, “modern dünya”daki eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulmuş olan düzen ise “demokrasi” adıyla halkı aldatma görevi görmektedir. Amerika’da arazilerin yüzde doksanının sahibi yüzde sekizlik bir azınlıktır. Sermayenin yüzde doksanının sahibi toplumun yüzde biridir. Bize yutturulan demokrasi, kitle iletişim vasıtalarıyla halkı aldatmakta, uyuşturmakta, bize zulmü meşrulaştırmaktadır. Toplum üzerinde bir algı yönetimi düzeni kurmaktadır. Batılı emperyalist devletlerin kurduğu ideolojilerin esas amacı hegemonyadır. Egemen grubun iktidarını yürütmesinde ve toplumsal denetimi sürdürmesinde iki yol izlediğini görmekteyiz. Bunlardan birisi güç, diğeri rıza elde etmektir. İdeoloji de Batılı emperyalistler için, toplumsal düzenin içindeki egemen grubun güç ve baskı kullanmaksızın rıza elde etmesine yarayan bir araçtır. İdeoloji, canlı bir toplumsal güç, önemli bir toplumsal denetim biçimi olmaktadır. İdeolojiyi oluşturmak, üretme ve kurma işini ise aydınlar yüklenmektedir. Egemen blokun iktidarını ideolojik düzenlemelerle yürütmelerine aydınlar yardımcı olmakta; toplumsal denetim kurmalarını sağlayacak hegemonik ideolojiyi aydınlar üretmektedir. İdeolojinin, hegemonik ideolojiye dönüşmesi için kitle iletişim vasıtalarıyla şunlar yapılır: 1-Şeyleri oldukları durumlarıyla tanımlamak, bu tanımlamaların toplumda geniş bir kesimce benimsenmesini sağlamak. 2-Kişileri var olan topluma, onun yaşam biçimine uymaya yöneltmek, bu yaşam biçimini doğal, güzel, onurlu olarak kabul ettirmek, var olan toplumun adaletli bir toplum olduğunu düşündürmek. 3-İnsanların gündelik hayatlarındaki bilinçlerine bu işleri görecek bir ideoloji aktarmak; böylece toplum yapısının iç tutumu ve dengesi için önemli bir güç olmak, bir dolaylı hükmetme aracı olarak hizmet görecek duruma getirmek. Batı, başlangıçtan bugüne kadar tarihine baktığımızda, insanları ya zorla köleleştirerek zulüm ve baskıyla yahut da kitle iletişim vasıtalarıyla aldatarak, “demokrasi” adını verdikleri kölelik düzeniyle vahşi kapitalizme yöneltmiştir. Bugünün insanları toplumsal düzenlemelerde işe yarayabilecek güdümleyicilik yeteneklerine göre toplumsal konum kazanabilmektedir. Ekonomik hayatta karar alma mevki ve makamlarına gelecek kadar yükselmiş olanlar “rekabetin riskli dünyası yerine, işletmeler arasında fiyatların düşmesini önleyecek iş ve satış alanlarını aralarında paylaşacak bir işbirliğine gidilmesini yeğlemekte... Başarıları (kendi görüşünü paylaşmaları için ya da ürünlerini satın almalarını sağlayabilmek için) başka insanlarla olan ilişkilerini kendi amaçlarına uygun bir biçimde yürütebilmelerine, insanlarda önceden kestirilebilir ve hatta bir dereceye kadar belirlenebilir davranış düzenliliği sağlayabilmelerine bağlı bulunmaktadır. Hegemonik ideoloji, toplumda var olan egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizlediği, maskelediği halkın aldatılıp köleleştirildiği bir yönetim tarzına dönmüştür. Bu süreçte “Aydınlanma”cılıktan “Cumhuriyet”e oradan “vahşi kapitalizm”e ve “demokrasi”ye kadar kullanılan her kavram halkı köleleştirmenin bir aracı olmuştur. Bu Batılı kavramlarda temelde de halkı aldatmak üzerine kurulmuştur. Örneğin Irak’ın Kuveyt’e girişi ve ardından Amerika’nın saldırına uğrayışını, işin perde arkasını öğrenmeye hiç uğraşmadan, CNN ve diğer ulusal tv şebekelerinden izleyip son derece önemli bir olayı petrole bulanmış bir karabatak görüntüsü eşliğinde CNN’in çizdiği anlam çerçevesinde algılaması buna örnek teşkil eder. Çağdaş modern kölelik düzeni olan demokrasilerde, 1850’lerden itibaren sıradan insanlar, hep birlikte ortaklaşa konuştuklarını, anlaşabildiklerini sandıkları sistemde, kendi dillerinin kültürel evreninde yurttaş ve özne olma şansından yoksun kılınmışlardır. Kullanmaya başladığı dil, hayatını dönüşüme uğrattıkça, kendi dillerine sahip olma olanağından da yoksun bırakılan sıradan insanlar, içine sürüklendikleri gerçekliği algılayamayacak bir dilin içine kapatılmıştır. Bu dil “efendi”nin dilidir. Kölenin, efendinin dilini, kendi dili olarak kabul etmesi bir yanılsamanın neticesidir. Böylelikle kölenin kendisi için yeni bir dil geliştirme imkânı ortadan kaldırılmıştır. Ortak dil diye köleleştirmenin diline payanda olmuştur. Çağdaş modern köleliği devam ettirmenin bir yolu da bize “bütünlük”ü kaybettirmek. Bugün karmaşıklık gittikçe artıyor, bütünlük kaybediliyor. Bunu kaybettiren, imal ettikleri ideolojiyi ilk okuldan üniversiteye ve sosyal sahalara kadar her alanda zihnimize zerketmeleri. Ve modern diyerek bağrımıza bastıklarımız bütünlüğü perdeleyip görünmez kılıyor. Kapitalist sistemin kendini yeniden üretme yeteneği, büyük ölçüde insanların zihnen parçalanmasına bağlı. Zihnimizdeki dünya görüşümüzle birlikte, kişiliğimiz de bu parçalanma sürecinin etkileri altında. Sabah biri, akşama doğru bir başkası, evde başka, işte başka biri olarak yaşıyoruz. Modern, çağdaş kölelik düzeni olan vahşi kapitalizm, şekere bulanmış adıyla “demokrasi” düzeni bizden bir alanda tutarlılık ve süreklilik talep ediyor “tüketim”; tüketim toplumunda müşteri olmak. “Bütünlüğümüzü” ise sadece bu anlamda korumak. İşte kitle kültürünün başlıca işlevi günümüz insanını bu role uydurmak. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız yeni kalıba, bir tesire maruz kalarak değil de, kendi iradesiyle, kendi isteğiyle gönüllü olarak girmek. Batılıların modern kölelik düzenine geçişte en çok kullandıkları şey halkı ve insanları yabancılaştırmak. Önce insanları bir arada tutan bütün bağlar koparılarak yapayalnız bırakılırlar; hemşerilik, milliyet aidiyeti, akrabalık, soy ve aile mensubiyetini ortadan kaldırarak. İnsanların demokrasi sistemi içinde yüklendiği rollerden oluşacak olan bir kimlikten ve aidiyetten başka hiç bir kimlik ve aidiyet duygusu taşımamasını istemektedirler. Sıradan insanın bu aymazlığından kurtulması çok zor ve çok ender durumlarda olabilmektedir. Çünkü bütün bu yabancılaşmayı kendisine temel almış modern toplumsal sistemler içinde yaşayan sıradan insanlar için, onları örseleyen sistemi değiştirmekten çok, bu sistemin yarattığı husumet duygularını, olan bitenden sorumlu tutulamayacak günah keçilerine yöneltmek daha kolay ve tehlikesiz görünmektedir. “Kitle kültürü” ürünleri sıradan insanların gerçekliği görmesini zorlaştırdığı için hayatın işleyişi bu insanlara gitgide daha akıl erdirilmesi güç bir şey gibi görünmektedir. Bu ise sıradan insanın, gerçekliğini zihinsel olarak geliştiren düzeyde anlamaya çalışmak yerine, gerçekliği, önyargılarla, yakıştırmalarla, şoklarla algılamasına sebep olmaktadır. Rasyonel boyutu yerine duygusal boyutu ağır basan bir idrak biçiminin ise sadece seyirci olarak kalması istenmektedir. Baran Dergisi 590. Sayı  

Seçim Öncesi Hasar Tesbiti

15 Temmuz gecesi Siyonist-Haçlı destekli kliklerin darbe teşebbüsünde bulunduğunu gören-işiten Müslüman Anadolu halkı, gözünü kırpmadan meydanlara akın etti. Kimisi tankların paletleri altına yattı, kimi silahlı darbecilerin karşısına yalın kılıç çıkıp meydan okudu. 250 insanımızı şehid verdik, milletimiz ise topyekûn gazi olma şerefine nail oldu.  Destansı 15 Temmuz direnişinin ardından ne dünyada, ne de Anadolu’da hiçbir şeyin eskisine dönmeyeceğinin idrakinde olarak meydanları doldurdu milletimiz. Takribi bir ay boyunca meydanlarda nöbetler tutuldu. Zira 15 Temmuz’un bir son değil, bilakis bir başlangıç olduğu, operasyonların bize yüz yıl boyunca olduğu gibi yeniden boyun eğdirene kadar süreceği biliniyor ve bekleniyordu. Öte yandan 15 Temmuz’un, dahilî emperyalist kuklalarının kökünün kazınması, yüzyıl sonra bağımsızlığın kazanılması ve bunun için Müslüman Anadolu ile bütünleşen millî bir devletin teşekkül ettirilmesi adına bir milat olması bekleniyordu. Peki, 15 Temmuz sonrası ne oldu? Fetö ile Mücadelenin Sulandırılması Darbe teşebbüsünün hemen ardından Fetö’ye yönelik operasyonlar silsilesi başladı. Yapılan operasyonlar çerçevesinde örgütün alt kademesindekilerin gözünün yaşına bakılmazken, idarî kadro ise es geçildi. Fetö operasyonları sulandırıldı. Daha iki gün evvel devletin haber ajansı olan Anadolu Ajansı tarafından yapılan “Fetö’nün yeni taktiği deşifre oldu” başlıklı haber bu sulandırmanın misallerinden birisi... Fetöcüler ifşa olmamak için “çay içelim” şifresiyle buluşup organize oluyorlarmış. Bir çayımız vardı ona da göz koydular anlaşılan! Neyse devam edelim; Hâl böyle olunca binlerce insan Fetö ile hiç bir alâkası olmadığı halde mağdur edildi. Belki de sistem değişikliğini içeren 16 Nisan referandumu, bu sebeple Ak Parti-MHP ortaklığına rağmen yüzde birlik farkla kabul edildi. İktidar, bir ekip kurup mağdur olanların evlerine beş dakikalık da olsa bir ziyarette bulunarak gönül almayı dahî akıl edemedi. Birçok mağduriyet ise hâlâ sürüyor.  Ayrıca, memlekette her şey maddî menfaat üzerine kurulu olduğundan Fetö borsaları oluşturuldu; maddî imkân sahibi Fetö tutukluları bir şekilde beraat ederken, olan Fetö’nün de çulsuzlarına oldu.  Hususiyetle siyaset içerisindeki Fetöcü unsurların temizlenmesinde akim kalındı. Senelerce Fetöcüler ile içli dışlı olan ve bu yüzden teşkilatlarında Fetöcülerin mantıken en çok bulunduğu Ak Parti içerisinde dahî Fetöcü unsurların temizlenmesine yönelik cesaretli ve basiretli adımlar atılamadı. Ve dahî Ak Partili ile AKP’li ayrımı hâlâ devam ediyor. AKP’li fırıldaklar cukka peşinde koşmayı sürdürüyor.  Belki hatır gönül, belki de menfaat ilişkilerinden dolayı bu temizlik yapılamadı; fakat unutulmamalı ki bizim inancımızda liyakat evvel, dostluk sonradır, hele hele şahsî ve maddî menfaatin irapta mahalli yoktur!.. Halk ve Hak Düşmanlarının Cüreti Dünya bir mücadele sahasıdır ve hayatta kalmanın sırrı ise taarruzdadır. Olmanın da ölmenin de sırrı taarruzda... Düşmanı çaresiz vaziyette yakaladığında taarruz etmezsen, yarın o düşman sen farkında olmadan seni perişan eder haberin olmaz. Ya sen taarruz edersin ya o. Eşya boşluk kaldırmaz. 15 Temmuz gecesi halkın meydanlara akın ettiğini, vücudunu siper ederek memleketi müdafaa ettiğini gören Hak ve halk düşmanları çaresiz bir vaziyette köşelerine sinmiş, başlarının ezilmesini bekliyordu. Halk iktidarın arkasında olmasına mukabil iktidar sahipleri başta küfrün Anadolu’daki merkez üssü CHP olmak üzere Hak ve halk düşmanları ile layıkıyla hesaplaşamadı.  Eee, siz 16 Temmuz günü Müslüman Anadolu halkı yüzyılın intikamı için sokaklara dökülmüşken sünepelik yapıp bu işi bitirmezseniz, “20 Temmuz Darbesi” de derler, Cumhurbaşkanı’na “diktatör” demeye de devam ederler; hatta ve hatta yarın güçleri yettiğinde sizi alaşağı ederler de, yine İslâm’ın ve vatanın müdafaası bugün yüzüne bakmadığınız Müslüman Anadolu halkına düşer. Yüksünmeyiz müdafaa ederiz!.. Üç Bin Aile Yine İş Başında 15 Temmuz öncesinde olduğu gibi 15 Temmuz sonrasında da dışarıdan gelen tazyik Türkiye ekonomisini sallarken memleketin sırtında bir kambur olan ve milletin kanını emmekten başka hiçbir vasfı bulunmayan oligarşik zümrelere de dokunulmaya cesaret edilemedi. Ki o oligarşik zümreler, bölgemizde sular ısınmaya başladığından beri memleketin kaynaklarını yurtdışına kaçırıyordu; 15 Temmuz sonrası buna hız vererek ekonomik operasyonda yine başrolü oynadılar. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “üç bin aile” olarak tesmiye ettiği bu kan emiciler semirmeyi sürdürürken, Suriye’de zarurî olarak girilen savaşın külfeti de milletin omuzlarına yüklendi. Mikroba gösterilen merhamet sebebiyle hastalık bünyeye yayılmaya devam ediyor. Fedakâr ve cefakâr milletimiz ekonomik sıkıntılar içinde cebelleşirken “savaş şartlarındayız, devletimizin arkasındayız, vatan sağ olsun” diyedursun, ciğeri beş para etmez vampirler ceplerini doldurmayı sürdürüyor. Kurdun yapmayacağı taksimi Müslüman millete reva görenlere yuh olsun!.. Gözünüz Aydın 28 Şubat’la Hesaplaştık! Geçtiğimiz haftalarda bir 28 Şubat trajedisiyle daha karşı karşıya kaldık. Cuntacılar ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alırken 28 Şubat mazlumlarının mahkûmiyetlerine ise hâlâ son verilmedi. Tenakuzun dik âlâsı... 28 Şubat cuntasının cezaevlerine tıktığı Müslümanlar, içeride memleketi müdafaa etmenin cefasını çekedursun, 28 Şubat’ın Siyonist işbirlikçisi heybetli (!) paşaları yaş haddinden evlerinin yolunu tuttu. Eline mikrofonu alıp da “28 Şubat ile hesaplaştık” diye bas bas bağıranlara da geçmiş olsun!.. Hülasa Millet, devletine tam da yeniden inanır gibi olmuşken başın başında gelen meselelerde gösterilen tereddüt bu inancın yeniden kaybolmasına sebep olmakta... 24 Haziran bu husustaki son şans olabilir; aksi takdirde, millet, bu devletten ümidini tamamen keserse meydana gelecek selin önünde hiç kimse duramaz. Allahu âlem belki de hayırlısı budur! Her fırsatta emperyalizme karşı verilen mücadelede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasında olduğumuzu belirtiyoruz; fakat şakşakçılık yapmak da fıtratımızda yok. Hususiyetle zemininde Büyük Doğu olan Ak Parti-MHP ittifakından da son derece memnunuz. Ancak unutulmasın dost acı söyler; yukarıdaki ikazlarımız bu minvalde görülsün. Doğru bildiğini açık yüreklilikle söylemeyen de münafıktır, başka hesapların, bilhassa da dünyevi menfaatlerin peşindedir.  Baran Dergisi 589. Sayı

Haberler
Leş Kargası Misali Bekliyorlar!
Leş Kargası Misali Bekliyorlar!
TÜSİAD Başkanı Bilecik, hükümeti üstü kapalı tehdit etti!
Ekonomik Kriz Yok TÜSİAD Terörü Var
Ekonomik Kriz Yok TÜSİAD Terörü Var
Türkiye’de idareciler, memleketin iktisadî problemlerini çözmek ve toplumu refaha eriştirerek Türkiye’yi global bir güç hâline getirmek iddiasında samimiyseler, her şeyden evvel bu kan emicileri (TÜSİAD) tasfiye etmekle mükellefler.
Baran Dergisi'nin 593. Sayısı Perşembe...
Baran Dergisi'nin 593. Sayısı Perşembe...
Kumandan… Mütefekkir… Hakîm… İlm-i ledün sahibi… Fâkih… Mübdî… Çağımızın İslâm diyalektiği, İslâm hikemiyatı, İslâm metedolojisi ve İslâm stratejisi kurucusu… Zâhir ve bâtın ehli…Tevil ve Tâbir ehli… Kelam ve mânâ toplayıcısı… İslâm’a Muhatab anlayışın örgüleştiricisi… Tarih-hâl-istikbâl muhasebecisi… Aksiyon cephesi örgüleştiricisi… İslâm siyaseti, İslâm iktisadı, İslâm estetiği ve ahlâk davasının ölçülerini verici… Kısacası: Yeni zaman ve mekân meseleleri ve çözümleri, yani topyekûn bir dünya görüşü sahibi… Salih Mirzabeyoğlu 16 Mayıs-1 Ramazan Çarşamba ebedî âleme irtihal etti.
Telegram - Salih Mirzabeyoğlu
Telegram - Salih Mirzabeyoğlu
Elinizdeki eser, bir yönüyle eskilerin "istişhad" dedikleri "delil getirme ve şahid kılma" usulüyle felsefeden müsbet ilme ve şamanizmden İslam tasavvufuna kadar geniş bir sahaya kanat açarken, diğer yönüyle "hatırat" nevine dair olarak işlenmektedir.