Yazarlar
Tüm Yazarlar
Yeni Dünya Düzeni ve Lübnan

Geçtiğimiz hafta, son zamanlarda Lübnan’da yaşananları ve Lübnan Başbakanı Hariri’nin Riyad’dan istifasını duyurmasını yorumlamıştım. Bunun normal bir istifa olmadığını söylemiştim. Hariri, Suudi Arabistan idaresiyle yakın siyasî ve iktisadî ilişkileri olan birisiydi; Suudi Arabistan’a gitme sebebi de bu ilişkiler ile alâkalıydı. Hariri, Suudi Arabistan’ın desteğiyle Lübnan’da başbakan olan bir isim; fakat şimdi durum biraz farklı. Suudi Arabistan veliaht prensi, İsrail tarafından destekleniyor. İsrail, Hariri’nin Riyad’a gelmeye zorlanmasını ve orada istifasını duyurmasını istedi, onlar da bunu sağladılar. Bunu yapmalarının bir sebebi var. İsrail güvenlik güçleri, Siyonizm’e direnişin önemli merkezlerinden biri olan Lübnan’a bir saldırı gerçekleştirecek. Malûm, Ortadoğu’da Siyonizm’e karşı mücadelenin şu anki silahlı öncü gücü Hizbullah. Maalesef onlar, Suriye ve Irak’ta, Siyonistler tarafından manipüle edilerek kaos oluşturmanın bir aracı olarak kullanılan mücahidlere karşı da savaşıyorlar. Ne yazık ki, İslâm’ın, Türklerin, Büyük Türkiye’nin ve Arapların da düşmanı olanların yaptığı bu manipülasyonlar tutuyor.  Henüz Harirî’nin istifa hâdisesi yaşanmadan evvel, Baran’ın 563. Sayısında yayımlanan “Beşir Cemayel Suikasti ve Lübnan” başlıklı yazımda, “Lübnan mahkemelerinin Cemayel suikasti ile alâkalı kararı niçin aldığı gelecek günlerde ortaya çıkacak” demiştim; sanıyorum ki ne demek istediğim şimdi daha net anlaşılmıştır. 2005 yılında Lübnan Başbakanı olan Refik Hariri’nin öldürülmesinden sonra, Lübnanlılar onun oğlunun başbakan olmasını talep etti, bu diğer güçler tarafından da kabul edilen bir şeydi; fakat Hariri’nin lideri olduğu partide her ülkeden ajanlar olabilir. Şimdi kimin başbakan olmasını isteyecekler göreceğiz. İran, Irak’ta Şiilerin bulunmasını kendi adına fırsata çevirmişti. İran’a yakınlığıyla bilinen Hizbullah Lideri Nasrallah, Suudi devlet terörünü, Siyonist devlet terörünü ve global NATO terörünü açıkça eleştiriyor. Dünyadaki en büyük terörist oluşumun NATO ve en büyük teröristlerin NATO ajanları olduğunu belirtelim.  Ayrıca farklı şeyler olduğunu gösteren başka bir haber de Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Birleşik Arap Emirlikleri’nin önemli şehirlerinden Abu Dabi’de “Louvre” ismi verilen sanat müzesinin açılışını yapması. Paris’ten ve dünyanın çeşitli yerlerinden sanatla ilgilenen birçok insan bu açılışa katıldı. Biliyosunuz, Louvre Fransa’da bulunan dünyanın en önemli müzesi. Abu Dabi’de bu müzenin yapılması ve bu çerçevede imzalanan anlaşma ile Macron’unaçılışta yaptığı konuşma dikkat çekici. Tarihî açıdan bakarsak; 19. Yüzyıl öncesinde bölgede bulunan Marunî Hıristiyanlar Fransa Krallığı’nı destekliyorlardı. Aralarındaki küçük farklılıklara rağmen onların kutsalları aynıydı, teslise inanıyorlardı ve aynı ilaha tapıyorlardı; fakat monofizit görüşte ayrışıyorlardı. Marunîler Osmanlı döneminde de birçok isyan çıkardılar. 19. Yüzyıla gelindiğinde Türk (Osmanlı) İmparatorluğu varken,Lübnan’da Yahudiler ve Marunîler arasında bir savaş yaşandı. Marunîlerden birçok kişi öldü. Avrupa’ya ve Amerika’ya göç ettiler. Marunîler ilk olarak Venezüella’ya da o tarihte geldiler. Fransa, Marunîlerin koruyucusu oldu.  Hülasa, bölgede daha önce etkin olan Fransızlar yine bölgedeler ve Macron Abu Dabi’den sonra Riyad’a bir ziyarette bulundu. Daha sonra Fransa Dışişleri Bakanı, Hariri’nin Suudi Arabistan tarafından zorla tutulup tutulmadığına dair soruya şüpheli bir yanıt verdi. Hariri’nin Fransa ile de ekonomik ilişkileri var. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve birkaç ülke daha, vatandaşlarının Lübnan’a gitmemesini, Lübnan’dakilerin ise ülkeyi terketmesini istedi. Gerçekten tehlikeli oyunlar oynanıyor ve Lübnan hükümeti de bu oyunlar karşısında oldukça hararetli görünüyor. İktidar partisi de dâhil Lübnan’daki tüm siyasî oluşumlar başbakanın ülkesini dönmesini talep ediyor. Yeni dünya düzeninin şekillenmesi için adımlar atılıyor. Hiçbir devlet, bu yeni sürecin dışında kalmak istemiyor. Hariri hakkında şu ana kadar söylemiş olduklarımdan dolayı Hariri’yi desteklediğim anlaşılmasın. Hariri ailesinin bugüne kadar durmuş olduğu pozisyon malûm. Fakat şunu net bir şekilde, daha önce olduğu gibi tekrar söylüyorum ki; Lübnan Cumhurbaşkanı Avn, bir Lübnan vatanseveridir ve Arapların düşmanı değildir. Bağımsız ve kendi kendini yönetebilen bir Lübnan için çok çalışmıştır.  Neler oluyor da bunlar yaşanıyor? Lübnan’a saldırıyorlar ve bu fiili bir saldırıya dönüşecektir. Lübnan üzerinden, zayıflayan Suriye’yi ve Irak’ı da daha fazla zayıflatabilecek, buralarda yaşanan savaşlardan daha çok faydalanmaya çalışacaklar. Irak direnişinin gizli kahramanı İzzet İbrahim el Duri idi ve o Amerikalılar tarafından yok edildi. Direnişi de böylece kırmış oldular. Bölgede tüm vatansever güçlerin sonunu getirmeye çalışıyorlar. Açıkça bir dünya savaşı yaşanıyor ve bu savaşta büyük Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu’nun yolundaki gönüldaşlarıma dış işgal teşebbüslerine karşı direnişte büyük pay düşüyor. Bu, ABD önderliğinde Siyonist ve emperyalistler tarafından İslâm’a karşı açılmış yeni bir savaştır! Lübnan meselesi bu savaşın bir parçasıdır. Hizbullah, Şii olmasına rağmen Siyonistlere karşı direnişin öncü kuvvetidir ve onu zayıflatarak işlerini kolaylaştırmak istiyorlar, bu sebeple büyük bir saldırıya hazırlanıyorlar. Bu savaşın karşı safında ABD ve İsrail’in yanı sıra, İngiltere, Fransa ve diğer Batı devletleri de var. İnşallah, Nasrallah bu saldırıyı püskürtebilir. Lübnan Başbakanı hâlâ Riyad’da ve onun esir olmadığına dair şeyler söylemeye devam ediyorlar. Suudiler, bölgenin çok büyük tesir göreceği yeni bir şeyin zemininin hazırlanmasına yardım ediyorlar. Milyonlarca insan aç kalsa veya ölse de biliyoruz ki, direnecek ve asla teslim olmayacağız. Türkiye, Rusya, İran ve doğru safta duran Arapları destekliyorum. Herkesin burada safını doğru tayin etmesi gerekiyor.  Hariri’nin Lübnan’a dönememesi, benim daha önce Baran okurları için söylemiş olduklarımın kanıtı niteliğinde. Apaçık görünüyor ki bundan sonra da İsrail Lübnan’a müdahale edecek. Neticede neler olacağını göreceğiz. Hangi mezhepten olursa olsun, tüm gerçek Müslümanlara güveniyorum; Siyonist ve emperyalistler ile onların köpeklerine karşı mücadelede sonuna kadar direnecekler. Allahû Ekber! 11.11.2017 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 566. Sayı  

Ak Parti’den Kemalizme Hayat Öpücüğü

Hayatta anlaşılmaz zannedilen pek çok şey anlaşılabilir aslında; darağacının başında, boynuna ilmik geçirmek için bekleyen celladına, hayat öpücüğü vermen dışında.  *** Kemalizm, fert ve toplum meselelerine çözüm getiren küllî-bütüncül bir ideoloji değildir; İslâm’a ve kendi öz milletine düşmanlık etmenin rejimidir. Bu sebeble, dünkü meselelerimizi çözmek yerine derinleştirdiği gibi, bugünkü ve yarınki meselelerimize de çözüm getirmek yerine derinleştirmeye talibdir. Kemalizm isimli küfürden buz dağı eridiği ve meydana gelen bataklık iklimi müsait olduğu için kendisine hayat hakkı bulan Ak Parti, bugün hangi saikle, çürümeye yüz tutmuş bu cesedin yaşarken bile iğrenç olan dudaklarına hayat öpücüğü konduracak kadar şaşırmıştır? Senelerdir devletin en üst kademelerinde görev yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, nefes verdiği o lanetli zümrenin, ilk olarak kendi nefesini keseceğini bilmez mi? Bilmez mi, senelerdir iktidar koltuğunda oturuyor olmasının sebebi yol, köprü değil, İslâm düşmanlarına karşı Müslüman milletimizin onun şahsında vehmettiği mânâdır? Yine bilmez mi, bu millet senelerdir göz göre göre işlenen onca cürme ve beceriksizliğebile sırf bu sebeble göz yummakta, sabretmektedir?  Hâl böyle iken, kendisine bilâ kayd ü şart tek bir oy bile vermeyeceği son derece aşikâr olan Kemalistlere ve onların putuna olan bu teveccüh niyedir?  Geçmişte Kemalistler kendisine oy vermiş sanıyorsa, bir kere bu bilgi yanlıştır. Partinin ilk yıllarında bu cenahtan Ak Parti’ye oy verenler, kendisini liberal diye tarif eden kesimdir ki; Ak Parti şemsiyesi altında onları buluşturan sebeb, Büyük Ortadoğu Projesi ve bu projeden paylarına düşeceğini bekledileri kemiktir. Bugün böyle bir kemik söz konusu olmadığına göre, değil 10 Kasım’da güzellemeler yapmak, önünde secdeye kapansanız dahi bu cenahtan tek bir oy bile alamayacağınız açık değil mi? *** Bir de medya var tabiî... Bunların içinde “Kemalistlerle ittifak yapılamaz mı?” diyeninden tutun da, “Kemalizme zeytin dalı uzatmaya karşı çıkan, birliğimize kast eden dışarıdan destekli münafıktır.” diyenine kadar, omurgasındaki kıvırma payının ölçüsüne göre renk renk ve desen desen dalkavuklar. Peki ittifak yapılamaz mı? İttifak, ortak menfaate dayalı ilişkidir. Müşterek bir menfaati ortaya koyar;ittifak yapacağın grubu, kesimi davet edersin. Onlar da bu davete icabet eder yahut etmez. Ama yok bunun yerine onların kutsallarına güzelleme yaparak işe başladığın zaman, onun adı ittifak olmaz. Karşı tarafın elinde tuttuğu tasmayı boynuna geçirmek olur. Böylesi bir siyasetten de menfaati karşı taraf sağlar. Sen de eğilirken cebinden dökülenleri de karşı tarafa bırakır, sonra da ancak havanı alırsın. İnanan için ölüyü dirilten yalnız Allah olduğundan, sunî teneffüsle falan da boşuna yorulmayın.  *** Bunları söylemekten bile imtina ediyoruz; fakat hatırlatmakta da fayda var: Kemalist zihniyet, bu millete ne vermiştir? Hemen sayalım. Darağacı. Kendi hukukuna bile riayet etmeyen bir “adalet”. Sermayenin belli odaklar elinde paylaşıldığı bir ekonomi. Tekniğin her çeşidinde umutsuz bir geri kalmışlık ve kuru taklitçilik. Milletine ve milletinin ruh köküne düşmanlıktan beslenen bir rejim. Ordusundan istihbaratına kadar yabancılar tarafından ele geçirilmiş bir devlet müessesesi. Ve daha nesi ve nesi... Peki, bu zihniyetten ne bekleniyor?.. *** Daha evvel ikaz etmiş ve demiştik ki; “Hakiki ve açık bir hedef olmadığı için her gün yeni bir şeyin “ulvî gaye” haline getirildiği ülkemizde, bugün nasıl ki referandum “ulvî gaye”yse, yarın da 2019 senesindeki seçimler “ulvi gaye” hâline gelir ki, bu tarz bir başıboşluk ikliminde Türkiye’nin 2019 senesine çıkacağı bile meçhul olur. Bu meseledeki asıl düğüm her idealin bir gaye olması fakat her gayenin bir ideal olmadığıdır; ideali olmayan fert, cemiyet ve devletin dağılması mukadderdir, bizden söylemesi.” Tıpkı her ittifakın ittihad olmadığı gibi.  *** Çok ciddi bir enflasyon problemi yeniden nüksediyor. Yalaka medya, “ekmek gramajındaki azalmayı, israfın önüne geçmek için” diye haberleştirecek kadar alçalıp, bütün bir milletin zekâsıyla alay ederken, iktidarda olanlar ise bu meseleleri bir çözüme kavuşturmaya çalışmak yerine, 10 Kasım anmaları peşinde gündem değiştirdiklerini zannedip, kendilerini kandırıyorlar. En hafif tabirle ayıp oluyor. Muvazaa ile günü kurtarma devresini çoktan geçmiş bulunuyoruz. Müesses dünya nizamını elinde tutanlar, diyalektik zıtlık olarak kendilerine çoktan Müslümanları seçtiler ve gayr-ı nizamî şekilde bize karşı bir savaş veriyorlar. Müslümanların yaşadığı ülkeler, bu savaşta ya çöktü yahut teslim alındı. Bir tek Türkiye, Müslüman Anadolu İnsanı’nın 15 Temmuz gecesi göstermiş olduğu direniş ile üzerine gelen saldırıyı bertaraf etmesini bildi. Tabiî bertaraf ettik diye düşman bizi yemekten vazgeçmiş değil. Hattâ diğer pek çok ülkede fişi çekip işi bitirdiği için, belki de bütün bir kadrosuyla beraber bize yöneldi, fırsat kolluyor. Bizim iktidar ise, böyle bir konjonktürde, can bahası, kan bahası savaşanları bir tarafa koyup, sümüklü Kemalistlerle iş tutarak günü kurtarmaya çalışıyor.  *** Allah herkese tesellisini bir yerden veriyor. Bizim siyasîler de kendilerini illâ ki bir şekilde teselli ediyorlardır; böyle devam edecek olurlarsa, iktidarı kaybettikten sonra da kendilerine bir teselli muhakkak bulurlar. *** Türkiye’de idarî işler üzerinden siyaset yapma devresi artık geçti. İster istemez sıra köhne rejimin temel dinamiklerine geldi. Rejim gibi köklü bir mesele de, illâki kökten bir şekilde çözüme kavuşur. Geçtiğimiz hafta da dediğimiz gibi, bu iradeyi kim ortaya koyacak yahut kim buna cüret edemediği için sıradanlaşıp kaybolacak, göreceğiz. *** * Arabistan’dan da Kapitalist Sisteme Hayat Öpücüğü Geçen haftaki yazımızdan hatırlayacak olursak: “1944-1973 seneleri arasında Amerikan doları altına endeksliydi ve dünya çapında para sistemi bu denkleme göre kurulmuştu. Amerikan Merkez Bankası, 1970’li yılların başında, yabancı merkez bankaları tarafından arz edilen dolar karşılığında altın ödemesini yapamayacak hâle geldi. Bunun neticesinde dünyada dalgalı kura geçilirken, rezerv para olarak kabul edilmiş ve dünya çapında yaygınlaşmış olan dolar, kendisine değer verecek yeni bir varlık buldu. 1973-1974 petrol şokunu izleyen yıllarda, OPEC ülkeleri ellerindeki büyük dolar fazlasını Avrupa piyasalarına sundu. Avrupa Bankaları, bu dolarları, ödeme dengesi problemi içinde olan petrol ithâl eden ülkelere kullandırdı. Petrol ihraç eden ve ellerinde dolar fazlası olan ülkelerden gelen fonlar, petrol ithâlatçısı ülkelere plase edildi ve böylelikle PETRO-DOLAR piyasası doğdu.” Kapitalist ekonomi, bütün varlıkları bir huni gibi belli sermaye odaklarının cebine akıtan ve bu hareketi de sanki bir ekonomik büyüklükmüş gibi lanse eden yapısı dolayısıyla, 1973’te başlayan süreç 2008 senesinde yaşanan ekonomik krizle beraber sıkıntıya düştü. Kapitalist sistemi sırtında taşıyan sac ayaklardan bankacılık, finans ve borsa sistemleri bir bir altüst oldu. Bunun neticesinde de balonun cidarını kalınlaştırmak için yeni bir arayışa girildi.  Suudî Arabistan, 1973-74 senelerinde Avrupa piyasasına dolar pompalayarak hayata bağladığı kapitalizme, bugünlerde Aramco’yu halka arz etmek suretiyle bir hayat öpücüğü daha vererek yeniden yaşatmakla vazifelendirilmiş. Suudî Arabistan Millî Petrol ve Doğalgaz Şirketi olan Aramco, yaklaşık yüzde 5’lik hissesini halka arz edecek. 1970’de millileştirildiğinden bu yana tamamıyla devletin elinde olan Saudi Aramco, en yakın rakibi Exxon Mobil’e göre on kat daha fazla rezerve ve yaklaşık 2 trilyon dolarlık bir piyasa değerine sahip. Aramco’nun %5’lik hissesinin halka arz edilmesinden 100 milyar dolarlık bir gelir beklenirken, şirketin değerinin ise 4 trilyon dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. 2018’de gerçekleşmesi beklenen halka arz sonucunda elde edilecek gelirin, ülkenin varlık fonu olan Suudi Kamu Yatırım Fonu’na aktarılacağı belirtiliyor. Asıl kavga ise burada başlıyor. Bizim siyasî iktidar ve memleket, Kuzey Kore’de olunca gülmekten kendimizi alamadığımız manzaraları Atatürk büstlerinin önünde ciddi ciddi kendisine yakıştırırken, Londra-New York Hattında, halka arzın hangi borsada yapılacağının kavgası veriliyor.  Amerikan Başkanı Donald Trump, Aramco’nun halka arzının New-York borsasında yapılacağını tıpkı bir emir gibi buyurmuşsa da, bu arzın Londra’da yapılacağı finans çevreleri arasında kuvvetli bir beklenti hâline dönüşmüş vaziyette. Çünkü New York Borsasının piyasa kurallarından doğan hukukî zorluklar, Suudîlerin beklentilerini karşılamıyor.  Britanya Finansal Denetim Otoritesi (FCA), Aramco’nun halka arzının Londra Borsa’sında gerçekleşmesi için, Suudî yetkililerin beklentilerini karşılamak üzere çeşitli düzenlemeler hazırlamaya başladı bile. Zira FCA, borsa kayıtlarında devletler tarafından yönetilen firmalar için yeni kategori oluşturulmasını teklif etti. Yani bu teklife göre kamu şirketleriyle onları kontrol eden iktidar güçleri ya da hanedanlar arasındaki işlemler, diğer paydaşların onayına tâbi olmayacak! *** Bahse konu olan arz, hangi ülkede gerçekleşirse gerçekleşsin, karşılığı dolar üzerinden toplanacağı için her hâl ve kâr da Amerika’nın kazanç hanesine yazılacak. Böylelikle piyasada büyük bir miktardaki karşılıksız para, bir ânda karşılık bulmuş olacak ve sunî ekonomi balonunun cidarında incelen yerlerin bu halka arzdan elde edilen gelir ile kuvvetlendirilmesine çalışılacak. Böylelikle de balon, kaldığı yerden bir kez daha şişirilmeye devam edilecek. Yine buradan elde edilecek olan gelirle; çeşitli devletlere sağlanacak olan krediler yoluyla kim bilir hangi ülkeler hizaya çekilecek, hangi ülkelerde ekonomiler ne şekilde manipüle edilecek ve bundan sonra dengeler nasıl şekillenecek? Suudî Arabistan, 1973 senesinden sonra ikinci kez kapitalist ekonomik sisteme hayat öpücüğü vererek, belki bir elli yıl daha onu yaşatmak üzere seferber olmuş vaziyette. 1975 senesinde Kral Faysal’ı yeğenine öldürterek petro-dolar piyasasını meydana getirenler, bugün benzer bir şekilde kraliyet ailesi içinde temizlik yaparak, petro-dolara endeksli global ekonomik sistemi yaşatmaya çalışıyorlar.  *** Türkiye mi? Yukarıda bahsettiğimiz gibi, bir put önünde hizaya geçip, “irtica”yı hortlatmakla meşgul... Baran Dergisi 566. Sayı

Selefilik ve Reformculuk Üzerine

İslâm’ın bidat yollardan farkını belirlemek için bir isimlendirme olan ve bir mezheb adı olmayıp “Kurtuluş Yolu”nu ifade eden Ehl-i Sünnet vel Cemaat kavramı, İslâm’ın kendisidir; cadde-i kübra(ana cadde)’dır, sevad-ı azam (ezici çoğunluk)’dır. İslâm’dan sapan kollar ise Ehl-i Bid’at olarak ifadelendirilmiştir. Kendisini İslâm’a bağlı gösteren, fakat doğru yoldan sapmış fırkalardan İslâm’ın farkını ifşa etmek ve onların içten yıkıcılığına set çekmek için bu isimlendirmeye ihtiyaç duyulduğukanaatindeyiz. Faydalı bir isimlendirme olduğu ise, mihraksız, ölçüsüz, endazesiz, kitapsız, sünnetsiz giden, kendi aklını ve hayallerini ölçü kabul eden ve İslâm’a yamamaya çalışan türlü sapkın kollardan anlamak mümkündür.  Türkiye’deki bidat yollarını tahlil ederken sabit bir noktaları olmadığını ve ülkemizdeki omurgasızlığa veya değişime eş dönüşümler geçirdiklerini belirtelim. Kurtuluş Yolu’na tam teslim olamadığı için (nisbet davası), esen veya estirilen rüzgâra göre dönüp duran ve esasında hiçbir yere bağlı olmayanların ağırlıkta olduğunu da vurgulayalım. Bu da ayrı bir garabet… Selefîlik ve reformculuğun (ıslahatçılık da denilmektedir) ortak paydaları yanında farklı özellikler taşıdığını ifade ederek iki grupta inceleyeceğiz. Selefîlik Selefilik-Vehhabilik, Osmanlı’nın son demlerinde İngilizlerin desteğiyle yükselişe geçmiş, Abdülvehhap ile İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeşertilmesiyle fiiliyata dökülmüş, Cemaleddin Afganîve Muhammed Abduh ile popüler olmuştur. Yine arkalarında İslâm’ın sinsi düşmanı İngilizler vardır ve bu iki zat masondur. İngilizlerin Selefî-Vehhabî hareketin arkasında olmasındaki sebeb, Selefîlerin İslâm’ı bölücü rol oynamaları ve moderniteye göre kullanışlı olmalarıdır. Bu açıdan modern Selefîlik,reformculuk anlamına gelmektedir. Eski Selefîler yani ilk Vehhabîler ise haricî zihniyete benzer -donuk- yobazdır. Ve İslâm’ı tahrip edici bir yoldur. Bugünkü IŞİD bu yönünü onlardan almaktadır. İçlerinde saf Müslümanlar olsa da Selefîliğin menşei ve mansabı maalesef hayırlı değildir. Çünkü Selefîler ve günümüzdeki reformcular İslâm’a hiçbir şey kazandırmamışlar, devamlı İslâm tarihini kurcalamış ve akıllarındaki şüphelere delil aramışlardır. Yeni bir anlayış getirememişler, Müslümanlığa güç kuvvet katamamışlar, mevcut Müslümanların akıllarını karıştırmaktan, fitne ve bölücülüğü artırmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Selefîliğin (Vehhabîliğin) itikadî ve amelî özelliklerini ele alalım. Kur’an ve Sünnet’in zahirine göre itikat ve amel etmek ve bu iki temel kaynağın açılımı olan icmâ ve kıyası reddetmek başlıca vasıflarıdır. Hanbelî mezhebinin sünnete bağlılığı ve müteşabih ayetleri yorumlamaması ise Vehhabilik itikadıyla farklıdır. İbn Teymiyye müteşabih ayetleri de zahirine göre kabul edip “Allah’ın eli vardır, kul gibi oturur vs.” derken mücessime görüşlere sapmış ve Hanbelî uleması tarafından yargılanıp hapsedilmiştir. Hanbelî ulema kıyas ve yoruma girmiyor ama zahirini bilemeyiz deyip müteşabih ayetleri olduğu gibi bırakıyorken, İbn Teymiyye’nin tavrı farklıdır.  Vehhabîler, tamamen zahirî-sathî bir anlayışa sahip olduklarından, ruhu ve ruhaniyeti inkâr etmişler, İslâm’ı dar akıllarına sığdırmaya kalkıp, uymadığı zaman hemen tekfir etmeye girişmişlerdir. Bu açıdan tasavvufu, mürşid ve rabıtayı anlayamamış ve şirk gözüyle görmüşler, türbe ve mezar ziyaretine aynı mantıkla şirk gözüyle bakmışlar, hatta Allah Resûlü’nün mukaddeslikte Kâbe’ye denkRavza-i Mutahharası’na kadar ruhaniyet yollarını tıkamaya kalkmışlardır. Ruhsuz, aşksız, imansız, kuru ve yobaz (tekfirci) bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu söyleyelim. İcmâ –ümmetin, hassaten Sahabe ve Tâbiûn kadrosunun toplu hükmü- usulüne aykırılık ve bu aykırılığın caiz olduğu hükmü,Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye hücumlar vs. ayrıca sayılabilir. Hülasa, İbn Teymiyye’yi, doğrudan Kur’an üzerinden fikir üretmesi açısından Haricî, Allah’a cisim isnad etmesi açısından Mücessimî, Kur’an ve hadislerin sadece zahirini ele alması bakımından Zahirî diye nitelemek mümkündür.  İbn Teymiyye, birçok eser meydana getirmesi, saldırgan biri olmasına rağmen, ne dediği belirsiz ve tutarsız, eserleri düzensiz, üslûbu mübalağalı, bir metodu olmayıp sistem bütünlüğü arzetmeyen, neyi yenilediği, hangi bid’ati ayıkladığı belli olmayan bir zattır. Bunların yanı sıra mezar düşmanlığı, Allah’ın sıfatlarını insana benzetmesi gibi konularda ümmette tartışma ve fitneye yol açmış,günümüzdeki reformculara fidelik etmiştir.  Esasında Selefîlik (Vehhabîlik) Hanbeli mezhebi dairesinde barınamaz. Bir misal; Ahmed bin Hanbel’in aşere-i mübeşşerenin neredeyse tamamından rivayet ettiği bir hadis var: “Boynunda biat halkası olmadan ölen cahiliye üzere ölmüş olur.” Bu hadis Selefîlerin bütün mantığını çürütüyor. Bu sefer Ahmed bin Hanbel için, “doğru değil” derler ve asıl niyetlerini açık ederler. Bugün haricî mantığı taşıyan IŞİD-DAEŞ’in Selefî-Vehhabî çizgide olduğunu belirtelim. Selef-i Salihin tabiri ise, Hadis’te ifadesini bulan, “İslâm’ın ilk yüzyılında yaşayan Müslümanlar”ı kapsar: Ashab-ı Kiram, Tâbiûn ve Tebe-i Tâbiûn neslidir. Bugünkü Selefîler ile karıştırılmaması için bu bilgiyi verdik. Yoksa kimse Selef-i Salihin derecesinde olamaz. Dereceleri bilmek ise had bilmek demektir. İslâm ise hadlere riayettir. Zaten dalalet yolları had bilmezlikten doğmuştur. Bize hadlere riayeti ısrarla hatırlatan (İdeolocya Örgüsü bu demektir) Üstad’dan verelim: Peygamberler, sahabîler, velîler, âlimler. Reformculuk Reformcular ise Selefîliğin Ehl-i Sünnet’e muhalif bütün tavırlarını benimseyen (maksad kendilerine yol açmak), fakat Selefîler kadar net görüşleri ve ne dedikleri belli olmayan, daha çok modernizme göre İslâm’ı eğip büken şahsiyetsiz, mihraksız, çilesiz ve omurgasız insanlardır. Sahip oldukları ilim vasıtasıyla kendi aklını putlaştırırlar. Cesaretlerine göre enva-i çeşittir. “Selim akıl” yitince, İslâm’ın terbiyesinden (aslında tasavvuf budur, mürşid ise hocadır) bir nebze de olsa faydalanmayınca kuru akılla olacak olan budur. Bunların üstadı ve yumuşak karnı Cemaleddin Afganî’dir. Afganî’yi sorup, ne idüğünü söyleyince çözülürler. Bunlarda hadis yoktur. Lafa gelince, Kur’an’dan başka bir şey tanımazlar, “kaynaktan yapmalıyız” derler; “mealci” de denilir bunlara. Fakat karşılıklı bir saat konuşsan tutarlı kalamazlar. Şuur altlarındaki siyer-i nebiye müracaat ederler. İnkâr ettikleri rivayetlere başvururlar. Aslında halkımız bunları çözmüş, “Sünnet, icmâ, kıyası kabul etmiyorsun, ama 15 kitap yazmış, 33.000 tane tweet atmışsın. Bizi Kur’an ile niye baş başa bırakmıyorsun?” diye susturmuş. Bunlar da Ehl-i Sünnet’e saldırırken Selefîlikten ve Hanbelîlikten bahsediyorlar. “Hanbelî ol” desen kabul etmezler. Bu açıdan Haricî tavrına daha yakınlar. Çünkü doğrudan Kur’an üzerinden fikir üretmek, ayetler ve kelimeler üzerinden tartışmaya girişmek, sünnete ve sahabîlere itibar etmemek açısından Haricîlere benzer.  Aslında bizdeki reformcular (buna Selefîler de dâhil) kendi kendilerine kaldıkları zaman birbirlerini tekfir ederler. Fakat Ehl-i Sünnet söz konusu olunca, bütün farklılıklarına rağmen (her biri kendi aklını rehber alıyor) “it iti ısırmaz” hesabı birbirlerine bir şey demezler ve dayanışma içerisine girerler. Her biri bir mezheb-din ihdas edicidirler. Çünkü akıl sayısınca yol ortaya çıkmaktadır. Bunların bol bol tefsir ve meal yazmaları ise Kur’an ve Sünnet’in anlaşılması için değil de, kendi akıllarının gösterişidir; yoksa büyük tefsirlerin yanında bunların yazdıklarının esamisi okunmaz. Söyledikleri gibi de bir mezheb kurup uygulayamazlar, ancak Müslüman cemaatlerden adam çalmaya bakarlar. Bu bulamaç mezhebsizler için bazen Şia, bazen Vehhabî ve illa ki reformcu diyebiliriz. Aslında bunlar nefsine ve kendi aklına taparlar, bir şeye inanıp bağlanamayan huzursuz zavallılardır. Gel gör ki çamur ve batak deryasında (bu ortamı sağlayan laik-demokratik rejim) rahatça at oynatabilmekteler. “Mezhebsiz” ifadesini hem Selefîler, hem de reformcular için kullandığımızı belirtelim. Reformcular akılcı oldukları için Mutezilîdirler. Sahabî’den sonra gelen nesil olan Tâbiûn’un en büyüğü kabul edilen Hasan Basri Hazretlerinden ayrılarak kurulan Mutezile mezhebi çökmüş olmasına rağmen itikaden Şiilikte yaşamaktadır. Bizdeki reformistler her fırsatta Ehl-i Sünnet’e hücum ederlerken Şia’ya geniş hoşgörü gösterirler; itikadî ortaklıklarından olsa gerek Hazreti Muaviye üzerinden Şiiliği aklamaya bakarlar. M. Kemal’in Batı yanlısı devrimler karşılığı İngilizler’den aldığı destekle kurduğu Cumhuriyet’in ceberut din düşmanlığı yürümeyince, reformculara destek verilmiş, onlar eliyle İslâm itikadını ifsad maksadıyla “ilahiyatlar” kurulmuştur. Esasen İmam Hatiplerdeki eğitimde de mezhebsiz-reformist çizgi vardır. Çünkü Kemalistler reformist kadrolara din eğitimini emanet etmişlerdir. Diyanet Teşkilâtı’nda da durum aynıdır. Bir iki başkanı hariç (Elmalılı, Ömer Nasuhî Bilmen gibi) Diyanet’in bütün başkanları da reformculuk içinde olmuştur ve Üstad Necip Fazıl’ın Diyanet’e “Hıyanet veya Cinayet İşleri Başkanlığı” yakıştırması geçerliliğini sürdürmektedir. Ve ilahiyat çevrelerinde de Selefî-Mezhebsiz fikirler laik TC tarafından palazlandırılmıştır. Daha sonra Amerika’nın “ılımlı İslâm” projesi olan FETÖ, Diyanet’in ve ilahiyat çevrelerinin desteğiyle yürümüş, neşvünema bulmuş ve siyasî iktidarı tam ele geçirebilmek için 15 Temmuz’da kanlı darbeye kalkışmıştır. Tarikat ve Cemaat Bugün ulema geçinen birçok ilahiyatçı veya diyanetçi Fetö ihanetini görmezden gelmiş, bir kısmı onların Abant toplantılarına yıllardır fahri başkanlık yapmıştır. Ne acıdır ki, tarikat çevreleri de Ehl-i Sünnet hassasiyetini kaybetmiş, işi tekke miskinliğine vurmuş ve FETÖ’cüler veya reformcular eliyle din elden giderken bunlarla mücadele edeceğine tesbihine sarılmış, şeyhini uçurma işleriyle meşgul olmuştur. Genel görünüşten bahsediyorum, genel duyarsızlıktan, yoksa bu işten rahatsız olanlar elbette vardır ve esasen tarikatların rolü ve misyonu temizdir, ulvîdir.  Hemen bir yaraya parmak basalım ki, Türkiye’de tasavvufî kökler çok derindedir ama mevcut tarikatlar gerçek mânâda tarikat değil, tarikat taklididir. Tıpkı Müslümanlığımızın birçok yönden “marka Müslümanlığı” yaftalamasını haketmesi gibi. Demek ki bu özeleştiriden İslâm ve tasavvuf karşıtlığı çıkmaz, Kemalistlerin veya din düşmanlarının ucuz taktiğine kapı aralanamaz. İslâm yücedir, ancak onu temsil planındaki Müslümanların zaafları vardır. Bizde maalesef tarikatlar daha çok cemaat niteliğindedir ve yine maalesef cemiyet kavgasından uzak sofuluk yolundadır. Bu sofuluk ise hâl manasında olmayıp nefsin hoşuna giden sofuluktur. Allah hepimize gerçek mürid olmayı nasip etsin ve dostu-düşmanı ayırt eden İslâm’ın itikadî, siyasî, ahlâkî çizgisini billurlaştıran, istikametimizi tavizsiz gösteren gerçek şeyh, önder, liderler nasip etsin. Ehl-i Sünnet vel Cemaat diyoruz. Tam Türkçesi, “Sünnet ve Cemaat Ehli”. Bu güzel tabirin sünnet kısmını anlıyoruz, o da tam değil. Çünkü sünnet ibadetlerdeki şekil olmayıp, İslâm’ın tatbiki mânâsında bir bütündür, Müslüman’ın ilm-i hâlidir, farzdır, temeldir. Peki, Ehl-i Sünnet’ten sonra gelen ve ona vav ile bitişen “cemaat” tabirini yeterince anlıyor muyuz? Cemaat, topluluk demek ve İslâm topluluk olarak yaşanan bir din, bir cemiyet nizamıdır. Ve topluluk hakikati de sahabîlerde tecelli etmektedir. Bu tabirdeki “cemaat” vurgusu, sapkın fırkaların sahabîler arasında içtihat farkından doğan ihtilafları istismar etmelerinden dolayı “sünnet” tabirinin peşine ilave edilmiştir ve çok da güzel yapılmıştır. Zira dikkat edersek, çoğu İslâm dışı fırkalar sahabîlere dil uzatırlar. Bunların en şerlileri Ehl-i Şia olup, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a küfrederler. Güya Hz. Ali’yi severler. Onu da ilah seviyesine kadar çıkarırlar, ezana ismini ilave ederler. Allah’ın Sevgilisine hiç kimse şerik olamazken, bu tavır Müslümanlıkla bağdaşmaz. Gelin görün ki bizdeki Selefîler ve hassaten de reformistler, imamları olan İbn Teymiyye’nin Şia’yı bütünüyle tekfir etmesine rağmen Şia destekçisidirler; İrancılarla kol kola, hep beraber İbda’ya dil uzatırlar. Çünkü Türkiye’de Ehl-i Sünnet kök salmıştır ve onun Cumhuriyetle beraber baskı altına alınan gücü Büyük Doğu-İbda ile temayüz etmiş, aksiyona geçmiştir. Rahatlarını bozan İbda cepheleri ise onlar için ortak düşman ve baş belasıdır.  Bizim tasavvuf anlayışımız Necip Fazıl’ın çok güzel bir şekilde çerçevesini çizdiği tasavvuf anlayışıdır. Yoksa ölçümüz filan hoca feşmekan mürid veya tarikat değildir. Şahıslara bakarak İslâm’ı, tasavvufu vs. değerlendirmek hatalı sonuçlara yol açar. Mesela Cübbeli Ahmed Hoca’nın da yanlışlıkları vardır. Kabirde yanmaz kefen reklamları, satranca haram demesi ve bu husustaki rivayetleri tek yanlı nakletmesi vs. söylenebilir. Fakat diyalogculara karşı yıllardır verdiği mücadele (başına gelen operasyon bu yüzden) önemli idi. Fakat Cübbeli’yi eleştirenler onun şahsında tasavvuf ve Ehl-i Sünnet’e vurmaktalar ve bu noktada tüm İbda Cephelerini karşılarında bulurlar. Bizim niyetimiz bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir. Kimseyle şahsî hesabımız yoktur, onun için fikre ve itikadî çizgiye bakarız, şahısları temel almayız. Düşmanlıklarımız ve dostluklarımız fikir içindir, yani Allah içindir.  “Uydurulan Din – İndirilen Din” Söylemi Reformcuların İbn Teymiyye’den tevarüs ettikleri “uydurulan din, indirilen din” meselesine de dikkat çekmek istiyoruz. Aslında bu söylemle katı bir mezhebçilik yapıyorlar. Bu ifade ile İbn Teymiyye’nin Sahabî, Tâbiûn ve Tebe-i Tâbiûn nesillerini suçladığına (İmam Ahmed bin Hanbel Hazretleri de dâhil) dikkat çekmek istiyoruz. Bütün Selef-i Salihin’i dini anlamamak hatta din uydurmak ile itham ediyor. İbn Teymiyye ve takipçileri “uydurulan din” derken bizim dinimizi, “indirilen din” derken kendi dinlerini söylüyorlar. Böylece toptan tekfircilik yapmış oluyorlar. Gelmiş-geçmiş ulemayı ve bu geleneğe bağlı olanları tekfir ediyorlar. Asıl mezhebçi, hem de tekfirci olan bunlar. Suud ve Körfez ülkelerinin de büyük çoğunluğu Selefîdir, tasavvufa şirk gözüyle bakar ve Müslümanları tekfir ederler. Allah Resûlü’nün kabrine doğru dua etmeyi bile yasaklar, Sahabîlerin mezarlarını dümdüz ederler. Şimdi bu tavır yumuşasa bile bakış açısı aynıdır. Esasında Batıcıların yıkıcılığına eş rol oynayan tüm haşerata karşı İbda-Cepheleri Anadolu’da İslâm’ın gür sesi olmaya devam edecektir. Tıpkı 15 Temmuz’da kimseden emir beklemeden tüm halkımız ile birlikte sokağa çıkıp birçok noktada kitleleri yönlendirmesi gibi. Bu arada 15 Temmuz’un tüm Müslüman halkımıza ait olduğunu, hiçbir cemaate mal edilemeyeceğini, Anadolu topraklarında İslâm’ı ifsad etmeye çalışanlara ve Batı’ya karşı İslâm temelli bir zuhur olduğunu belirtelim. Bu mânâya sahip çıkanlarla velev ki görüşleri zaman zaman Selefîliğe kaysın veya başka görüşte olsun,sömürü ve zulme karşı ortak noktada olduğumuzu belirtelim.  Şunu da belirtelim ki, mezhebleri anlamayıp şuursuz olarak “mezheblere gerek yok” diyenlerle, şuurlu olarak Ehl-i Sünnet ve tasavvuf düşmanlığı yapanları ayırt etmek gerek. Tıpkı kendini ifade edemediği için demokrasi diyenlerle Batı’nın seküler demokratik rejim modelini savunanlar arasındaki fark gibi. İlahiyatçılar derken şu açıklamayı da yapalım ki, bütün zümreyi kastetmiyoruz. Çünkü, şunu biliyoruz ki, Mustafa İslâmoğlu ve Caner Taslaman gibileri sevmeyen ve Sünnete bağlılığı ilke edinen bir çok ilahiyatçı var. Toptancı hükümlerden kaçmanın gereğine inanıyoruz; esasen moda olarak Selefî veya reformist fikirlere kendini kaptıran, fakat içlerinde yitirmedikleri edep duygusuyla hak ve hakikate döneceklerin/dönenlerin bulunduğunu söyleyelim. Kasıtlı olarak fitne ve fesat kazanını kaynatanların ise Şeriaten “el-dil-kalb ile buğz” şeklindeki emre muhatap olduğunu bilelim. Emanetin ehline verilmediği bir devirde yaşadığımız ve yıllardır ilahiyat ve diyanet kurumları laik ve Selefî kesimce yönetildiği için, sesleri az çıksa da bu hocalarımız her zaman değerlidirler, ahlâk ve erdem savunucusudurlar. Diyanet çevresinde de itikadı temiz, sünnete bağlı kimseler vardır. “Sünnete bağlılık Ehl-i Sünnet’in tekelinde değil” diye hutbeler irad eden, sanki din, laik-demokratik rejime bağlı Diyanet’in tekelinde imiş gibi konuşan, düne kadar Kur’an’dan yapacağız diye mealcilik yapan, bu iflas edince yine kuşku ile sünnete dönen, bir türlü iman edemeyen kuru akılcılara ancak “hikmetsiz ilim uçuruma götürür” diyebiliriz. Ve bu arada Zahidül Kevserî’nin “mezhebsizlik dinsizliğe giden köprüdür” sözünü de hatırlatırız. Mezheb tanımazların çelişkisini bir hoca nükteli bir şekilde şöyle ifade eder: “Ben mezhebsizlerin cenaze namazını kılmam çünkü neye göre kılınacağı belli değil!” Mezheb zarurettir, öyle ki mezhebsiz namaz kılamazsın, oruç tutamazsın vs.. Kafası mezhebsiz ve reformist fikirlerle dolmuş ve bir türlü Allah’ın sonsuz hikmetine teslim olamayanların sıkışınca “biz de Sünnîyiz, Hanefîyiz” demeleri de çaresizliğin doğurduğu ayrı bir çelişkidir. Bunca okumuş yazmış çoğu ilahiyat kökenli akademisyenleri varken bir mezheb kuramamışlar, Sünnîliğe yamanmaya çalışıyorlar. Akıl-nakil ikileminde (veya akıl-vahiy) tercih vahiyden yana olmalıdır. İman, akla üstündür. İman büyük bir nimettir, ilimle elde edilen bir şey değildir. İlim, imanın emrine girerse güzelleşir, verimlileşir, faydalı hâle gelir. Aksi takdirde tüm Selefî ve reformist cühela takımında gördüğünüz gibi, faydasız ilimden Allah’a sığınırız. Tasavvuf ile Necip Fazıl’ın kalemine bereket geldiğimalumdur. Keza Nurettin Topçu’nun, Sezâi Karakoç’un, Salih Mirzabeyoğlu’nun vs. arkasında tasavvuf vardır. Bir küçük not daha:  Bu kadar ilimleri olduğunu, kitapları olduğunu, müçtehid olduğunu iddia ediyorlar. Fakat bumüçtehid taslakları, FETÖ sapkınlığını farkedememişler. Bunlar nasıl fakih veya müçtehid ki, diyalogculuk, iman esaslarını değiştirmek, Hıristiyan ve Yahudi’yi hoş görmek, türbanı teferruat ilân etmek, Peygamber Efendimiz’i yan odada kendine hizmetçi kılmak gibi apaçık dinî, ilmî, fıkhî, ahlâkî edepsizlikleri göremiyorlar. Bırakın akademisyen olmayı, sıradan Müslüman’ın bile bilgi ve feraseti buna yetecekken, bizim ulema (!) uyumuş anlaşılan. Fakat bakıyoruz da kendi koltuklarını, nüfuz ve iktidarlarını korumuşlar. Ak Parti’nin iktidarıyla adeta Selefî bir devlet kurmuşlar, ama kısa zamanda bu devletçikleri çökme aşamasına gelmiş, birbirlerini yemeye başlamışlar, Ak Parti’yi de kendileriyle birlikte batırmışlar. Ak Parti bugün ayakta duruyorsa, bu ne idüğü belirsiz Selefî-reformist kadrolar eliyle değil de milletin desteğiyle ayakta kalmaya devam ediyor, Ak Parti’nin etrafında palazlanan menfaatçi, hizipçi ve mezhebçi Selefîlere rağmen. “Fakat nereye kadar?” Bunu soran bir halk ve gençlik olduğunu da hatırlatalım.  Sorun Mezhebi Genişlik Bilhassa Selefî çevrelerin kendi mezhebsizliklerini masum göstermek için propaganda yaptıkları “mezhebçilik ve tarikatçılık” söylemlerine de temas etmek istiyorum. Sanki Türkiye’de mezhebçilik ve tarikatçılık taassubu varmış gibi bu yalana başvuruyorlar. Aslında Türkiye’de sorun mezhebi genişlik, İslâmî hassasiyetin köreltilmesi, önüne gelen sapığın bol keseden savurması, İslâm’ın omurgası demek olan Ehl-i Sünnet inancının zayıflatılmasıdır. Bazı örneklere bakarak tasavvufa dil uzatılması, işin iman, zevk ve aşk boyutunun bu kuru akılcılar tarafından köreltilmesi neticesidir. Tasavvufa şirk gözüyle bakan tekfirci DAİŞ ile bizdeki Selefîler ve reformcular ortak felsefeye sahipler. Aslında önce bunun hesabını vermeleri gerekirken utanmadan konuşurlar. İslâm tarihinde bazı siyasî olayları veya tartışma ve çatışmaları bahane ederek sanki İslâm tarihi hak mezheblerin kavgaları ile dolu imiş gibi gösterirler. Tamamen yalan ve bühtan. İstisna olayları büyütmek ve kendi sakat anlayışlarını destek yapmak isterler. “Ehl-i Sünnet’in mezhebleri” der, peşinden de “öbür İslâm mezhebleri” derler. Bu ifade bile onların bakışının mezhebsiz veya mezhebler üstü(!) olduklarını ele verir. Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta “Mezhebçilik-Tarikatçılık” yazısı buna misaldir. Ayrıca dört hak mezheb (Hanefî, Şafiî, Hanbelî, Malikî) yanında, “beşinci-altıncı mezheb” diye yeni mezhebler ihdas ederler. Okullarda okutulan “din kültürü” kitapları buna misaldir. Hak mezheblerin birbirinden istifadelerini (geçmişte de yapılmış) yeni bir mezheb ihdasına basamak yapmak isteyen bir “mezhebi genişlik” var. İşin sonunda itikadda da kaymalar baş gösterir. Ölçüler zedelenir, imanın şartları değişikliğe uğrar, “peygambersiz İslâm”, “kaderi red” gibi saçmalıklar baş gösterir. Burada şu husus gözden kaçmamalıdır. Müçtehid, dinî esasları yeniden yorumlayan, bütün İslâm tarihini yeni baştan değerlendiren, ulemaya, meşâyıha yer gösteren, bir nevi Allah Resûlü’ne de rol biçen biri değildir. Müçtehid, geçmiş birikim üzerinde güne ve ileriye yönelik yeni yorumlar getiren demektir ve bu husus (yani yenileyicilik) itikadî ve amelî sahalarda değil, daha çok tefekkür ve tahassüs alanlarında olmalıdır. Çünkü ilk asırlarda pınarın kaynağına yakın olan Sahabî, Tâbiûn ve Tebe-i Tâbiûn itikadî ve amelî içtihad mevzularını çerçevelemişler. Çağımızın getirdiği bazı amelî içtihad meseleleri de (kutuplarda veya uçakta namaz gibi) bütünde-mezhebte içtihad sayılmaz. Bütüne bağlı parça mevzular olarak ehlince halledilir. Şunu tekraren ifade edersek, çağın ihtiyaçlarına göre mezheblerin birbirinden bir şey alması,mezheblerin birleştirilmesi veya yeni bir mezhebi doğurmaz ve esasen bu mevzular sınırlıdır. Geçmişte de gerektiğinde başvurulmuştur. Onun için itikadî ve amelî mevzuları kurcalamaktansa ileriye yönelik İslâm’ın önünü açıcı şeyler yapmak faydalıdır. Elbette İslâm’ın özü ve bütünü ile ters düşmemek şartıyla. Yoksa ortaya sakat yapılar doğar ve zaten boynuz kulağı geçer hesabı böyle acayip örneklere sık sık rastlamaktayız. Namazı üç vakte indiren, horozdan kurban yapan, oruçla oynayan, recmi kaldıran, modernizmin kötü amaçlı kadını şımartma tavrına destek fetvaları veren, buna uymayan hocaları tasfiye eden vs. garipliklere şahid olmaktayız. İlim mi Rehber, Allah’ın Bildirdikleri mi? Hakikatler Allah’ın tecellileridir. Kul bunları bulur ama bulduklarına şeriatı tasdik ettiremez. Şeriatin ana sütunu “nass” ilme tâbi değildir, ilim nassa tâbidir. Yani hakikatleri müstakil varlık olgusu olarak alamayız. Âlimler şeriat binasını bulduklarıyla yükseltir. Fakat reformcular, ellerine kazmayı alıp İslâm binasını ve bütün birikimleri yıkmaya kalkarlar. Sadece kendi akıllarıyla ve bulduklarıyla yeni bir bina inşa etmeye kalkarlar. Hâlbuki yapılması gereken İslâm binasına, kendi temelleri üzerinde yeni katlar çıkmaktır. Bir misal; H. Karaman İmam-ı Rabbani isimli kitabında İmam-ı Rabbani’yi sevdiğini ve tasavvufa karşı olmadığını söyler; ama Muhyiddin-i Arabi’yi sapıklıkla itham eder. Hâlbuki İmam-ı Rabbani, Muhyiddin-i Arabî hakkında “makbullerdendir” der. Onun vahdet-i vücud görüşlerine eleştiri getirdikten sonra bunu söyler. H. Karaman’ın tavrında şu ifrat hâl her yerde görülüyor. İslâm büyüklerini bir yere koyuyor ve kendisini hepsinin üstünde görüyor. Sakat ve tehlikeli olan bu tavır ve anlayıştır. Bu da ilmin getirdiği bir gurur hâlidir. Karaman Hoca’nın bağlıları da, o İmam-ı Rabbani Hazretleri hakkında kitap yazdıktan sonra tasavvufu ve İmam-ı Rabbani’yi sevmeye başlıyorlar. Hakikate göre değil de adama göre hakikat tavrı çok sakattır ve putlaştırmadır. Ve bir soru daha: İmam-ı Rabbani Hazretleri müçtehid olmasına rağmen neden yeni bir mezheb kurma ihtiyacı duymadı ve yenileyiciliğini mensup olduğu Hanefî mezheb üzerinde yükseltti? Sorsan, “Hoca mezheb kurmuyor” diyorlar; ama bütün mezheblerin görüşlerini sıraladıktan sonra “bence” demesi ne demektir? Kendini hepsinden üstün görmek değil midir? Zaten bağlılarınca Karaman Hocaları sorgulanamaz, “layüseldir.” Allah’ı ilme tasdik ettirmek, Hâlik’i mahlûka tasdik ettirmektir. Hiç Hâlik mahlûkuna tasdik ettirilir mi? İlmi müstakil bir değer alan ilim çevrelerinde bu kibir vardır. İmam-ı Rabbani Sempozyumunda Mustafa Kara’nın ifade ettiği gibi, “ilahiyatçılarda had bilmeme gibi bir hastalık var.” Şahsî ilişkilerinde bir insan gururlu görünmeyebilir ama bütün ulema ve meşâyıhı sıralayıp, sonunda “bu işin doğrusu bence budur” demek ilmini ve kendi aklını mabud kabul etmektir ki, bu farkedilen ciddi bir arızadır. Demek ki her şeyde denge ve itidal mühim. Ehli Sünnet’e boşuna itidal yolu, yani orta yol dememişler. Ehli Sünnet’te tekfircilik geleneği yoktur; bid’at yolları dikkatlice tefrik edilir ve işin aşk-irfan boyutu vurgulanır. Bunu tasavvuf yapar. Bu arada Ehl-i Bidat’ın ehli küfür mânâsı da unutulmamalı ve ehli küfürden daha tehlikeli olabileceği de; çünkü içerden yıkıcı role sahiptir. İmansız İslâm olmaz ve aşksız İslâm kurudur ve söner. Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî Hazretleri’nden bu akılsız akılcılara da bir çıkış kapısı, elbette akledebilirlerse: “Şeriat zahirî akıldır, tasavvuf batınî şeriattır”. Aklını tek rehber alıp şeriat denizinde yüzmeye kalkanlar boğulduklarıyla kalırlar. İslâm kalbin yoludur ve akıl ise “selim akıl”dır.  Yenilik Sırrı ve İslâm’ın Yürümesi “Topluluk hakikati” (Ehl-i Sünnet vel Cemaat) ve yenilik mevzuu önemli. Çünkü sapkınlara devamlı cevap veremeyiz, topluluk yolunu cemiyet projesi ve İslâm’a muhatap anlayış olarak göstermeli ve meydan yerine yerleştirmeliyiz; yanlış yollarla en iyi mücadele budur. Demek ki sadece kuru kuruya “Ehl-i Sünnet’im” demeyle olmuyor. Eğer bir sistemli fikrin ve modelin olmazsa, bilakis Ehl-i Sünnet’i çürütücü rol oynarsın. İkbal ve iktidar yollarında yürüyen veya holdingleşen veya İslâm için değil de “cemaat için cemaat” olan gruplardan olursun. Ehl-i Sünnet’in hakikati, topluluk hakikatinde tecelli eder, topluluk hakikati ise İslâm’a muhatap anlayış demektir. Üstad Necip Fazıl’ın İbda kadrosuna ithaf ettiği, İdeolocya Örgüsü’ne ek olan, “İslâm yenilenmez anlayışı yenilemek gerek” yazısında olduğu gibi. Demek ki her asırda yenilik ve yenileşmek şart ve bu bir ihtiyaç. Fakat yine İslâm’ın özünden gelerek bu yapılmalı idi. Selefî-reformist ve modernist çizginin veya benzerlerinin yaptığı gibi değil. Bu değişim Tanzimat’ta Batı taklitçiliği ile başladı, Cumhuriyetle tamamen kopyaya döndü. Öbür yanda reformist çizgi, İslâm binasını zayıf görüp dıştan payandalamaya kalktı. Buna gerekçe olarak da din sınıfında olan bozulmayı, Üstad’ın tesbitiyle ham yobaz-kaba softayı misal gösterdi. Yenileşme ihtiyacı Osmanlı tarihinde Kanunî’ye kadar yerine getirilmiş, aşk ve vecd yenilenmiş, bunun etkisiyle (çünkü insan davranışlarındaki amil ruhîdir, maddeci bile maddeci görüşünü ruhî çaba ile kurar) ilim, sanat ve aksiyon cepheleri örgüleştirilmiş, tekke-medrese ve askeriye uyumu ile cemiyet şaha kalkmıştır. Fakat Kanunî’den sonra yenilenmeyen aşk ve vecd sonucu donuklaşma, durağanlaşma başlamıştır. Şunu demek istiyoruz: “Her çağda müceddid gelmesi” hikmetince yenilenmek şarttır ve bunu İslâm’ın hakikatine nisbetle (itikadî ve amelî ölçülere göre) cemiyet projesi olarak yenileyen Büyük Doğu-İbda ideolojisidir. Demek ki susuzluğumuzu temiz su ile gidermeliyiz, bulanık ve karışık (muvazaa, sentez, reform vs.) sular ile değil. Ehl-i Sünnet’in içinin boşaltılmaması için ne yapılması gerektiği (İslâm’a Muhatap Anlayış) iyi bilinmelidir. Aksi takdirde sadece gelenek tekrarı veya “sosyolojik Ehl-i Sünnet” olunur.  Bugün devletin de en büyük sorunu bir manevî şahsiyeti olmaması, bir fikir ve ideal taşımamasıdır. O ideal olacak ki onun için yaşansın, hedef-gaye belirlensin, insan ilişkilerine, eğitimden sanata kadar hamle sahibi olunsun. Devlet kadrolarında etkin olan Selefîlerin de çıkmazı budur. Teklifi-projesi olmadan cemiyet inşâı olmaz ve tatbik fikri olmadan da tatbike dair faaliyetler bir mânâ ifade etmez. Sırf “ilim için ilim” materyalizme, sırf “hikmet için ilim” idealizme, sırf “Allah için ilim” ise İslâm’a çıkar. Mevcut eğitim sistemi (buna ilahiyat da dâhil) ilmi kutsadığı için materyalist temeldedir. İlmi ağızlarında yem gibi kullanan ve kalblerine Allah korkusu inmeyen reformistlerin dili ve diyalektiği de materyalist temeldedir; istedikleri kadar Allah’ın ayetlerini ağızlarına alsınlar, istedikleri kadar namaz kılsınlar, farketmez. Biz burada iman yargılaması yapmıyoruz. İlmi putlaştırmanın ve tek hakikat kabul etmenin materyalist bakış açısı olduğunu ve işin ahlâkî-tasavvufî ciheti olmayınca sapkınlığa dönüştüğünü söylemek istiyoruz. Artık iş öyle bir noktaya vardı ki, müptezel miktarda olan bu had-hudud bilmezlerden gına geldi. Anlaşılan İslâm’a muhatap anlayış davası anlaşılmadan ve bu mihrak altında otorite olmadan bu işin sonu yok. Çünkü akıl sayısınca yol var. “Allah’ın yolunu kesenler” tabirini bilirsiniz. Bunun müsbeti Allah yoluna köprü-vasıta olmaktır. İslâm’ın ilmi kelamla değil de tasavvufla yayıldığı, hâlen yeni Müslüman olanlardan da görülmektedir. Tarihte (Barkan’ın tabiriyle) “kolonizatör dervişlerin” rolü malûm. Şimdi sormak durumundayız, bunca gayretlerine rağmen reformistlerin Müslüman olmasına vesile olduğu bir kimse var mıdır? Fakat şu biliniyor: Kafalarını karıştırdıkları Müslümanlar çoktur. Müslümanlar arasında birleştirici değil devamlı dağıtıcı rol oynamışlardır. Bugün bizim aslî meselemiz, beş asırdır, bilhassa da son iki asırdır, yokluğu dolayısıyla sayısız sıkıntıya maruz kaldığımız, bütünleyici fikre ve bunun sistematiğine olan ihtiyacı gidermektir. Bu fikir olmadığı için, ülkemizde ve İslâm coğrafyasında zihnî savrulma ve kargaşa yaşanmıştır. Gerçek yenilik ve aksiyonun vasıtası, kendisiyle yürüyeceğimiz (iman ve itikada kadar) bu sahih İslâm anlayışıdır. Bu mihver (Büyük Doğu-İbda) etrafında toplumun yeniden inşâıdır. Aksi takdirde ne kadar iyi niyetli olunursa olunsun, kafa karışıklığı, çatışma ve ayrışmadan kurtulamayız.

Ucube

Kemalizm’i nasıl biliyoruz? Mustafa Kemal henüz hayattayken kurduğu TEK PARTİ dönemi boyunca dayatılan fikirsiz, plânsız, projesiz birkaç slogan ve nutuktan ibaret bir ucube, İnönü döneminde tüm zulüm ve şiddetiyle hak ve halk düşmanı yapıları merkezinde toplayan bir habaset yumağı, II. Dünya Savaşı ve sonrasında çalkantı içindeki dünyada, önce Hitler Almanyasına teşne, sonra rampa olduğu ABD’den dayatılan demokrasi rüzgarıyla dışarda mahkum ve mağlup, içeride diktatör ve zorba bir idare, 1960 NATO darbesiyle her türlü istismarcılığıyla “Milli” sıfat takınıp kimliğini halkın nefretinden gizleyen ve 1980 sonrası kadrolarına “Anayasal meşruiyet” giydirip “toplumsal dönüşüm” zabıtalığıyla toplumun tüm kesimlerine operasyonlar çeken bir güruh… Cumhuriyet tarihi boyunca rakip ve düşman gördüğü tüm siyasi aktörleri çeşitli entrikalarla darağacına sürükleyip hor gördüğü “cahil halkı adam etme” yoluna giden, “bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyecek kadar kibirli, ama bir o kadar korkak ve sinsi, arkasına aldığı efendileri marifetiyle ve elinde rehin tuttuğu Mehmetçik’le sürekli halkı eğitmeye devam eden, yani onu sabah akşam döven habis bir zihniyet. “Atatürk/Atatürkçülük” tabusuyla kanunlaştırılıp tartışılamaz, tartışılması dahi teklif edilemez halde her yerde mevzi alan, Batı adına seçilen eyyamcı kadrolar elinde “koz”unu koruyor zannedilirken aslında büyük hesaplaşma öncesi efendileri tarafından sümüklü bir mendil gibi bir kenara atılan, ancak kendisini kapı dışarı edip eve başka bir ‘metres’, yani FETÖ’yü getiren Batılı efendilerine acayip hased eden, çocuğunu oranın vatandaşı olsun diye doğurmak için koştura koştura sabah akşam küfrettiği efendilerinin topraklarına giden, gerçekte dünya çapında hesaplaşma sürecine girmiş vatanın beka meselelerinden en ufak haberi ve kaygısı olmayan, ilk fırsatta kapağı efendilerinin toprağına atmayı bekleyen habis bir kesim. Bu tek fiskelik korkuluk, belki bundan bir nesil sonra dönüp geçmişe bakanlar için hiçbir anlam ifade etmeyecek... Kuşaklar boyu insanımızı tepeden inme hizaya dizmiş malum hizbin ifadesi ve yaşattığı tecrübe nedir? İslam nefretiyle şahsiyet bulmak, “devlet benim” pozundan taviz vermeyip duruşunu putlaştırdığı kişiyle payandalamak, aynı putun gölgesini tüm toplum üzerinde koyulaştırıp karanlıkta “düşman” kovalamak, böylece bir milletin mazisine ve istikbaline musallat olmaktır. Hakikatin ırzına uluorta böylesine geçilmiş başka bir vatan parçası var mıdır? Geçtiğimiz gün 100. yıldönümü ilan edilen “Sovyet devrimi”nin macerasını bilenler bilir. Önce Lenin, ardından Stalin diktasıyla ezilen halkının topyekün kıyımını “devrim” adı altında izah çabasında bir avuç komünist tutucu ve putçu dışında topluluk kalmış mıdır? Anlamlı bir zamanlamayla Rusya’dakine benzer tabloyu bu milletin yaşadıklarıyla karşılaştıracak göz ve muhakeme nerededir? Sovyetler Birliği dönemi “Komintern”e seçilen Şefik Hüsnü, Kemalizm’i ve ilk adıyla “Halk Fırkası” olan CHP’yi şöyle tanımlamış: “Halk Partisi, Avrupa’daki anlamıyla genel bir siyasi parti değildir. Parti, temsil ettiği sınıfların üyelerini hemen hemen hiç örgütlememiştir. Parti, bir yönetim aygıtı ve çok dar bir kurmayla sınırlıdır. Üyeler tarafından hiçbir parti çalışması yapılmamaktadır. Üyelerden beklenen, aidatlarını sürekli olarak ödemeleri ve seçimlerde partinin gösterdiği adaya oy vermeleridir. Hemen hemen hiç genel kongre yapılmaz. Her şey Ankara’daki parlamento grubu tarafından saptanır ve bundan sonra alt kademelere bildirilir. Partinin gücü ve bileşimi konusunda herhangi bir istatistik yoktur. Tahminlerimize göre, toplam üye sayısı 2-3 bin arasında değişmekle birlikte, faal olarak çalışanların sayısı 500’ü bulmaz. Bu sayılar, bürokratların üçte bir üyelikle partide ilk sırayı aldıklarını göstermektedir. Tarım burjuvazisi ve kapitalist burjuvazi hemen hemen denge halindedir. Bu durum, partinin en etkin üyelerini sanayi girişimlerine bizzat teşvik etmesiyle açıklanabilir. Nitekim Kemalizmin en yetenekli siyasi liderleri, hükümetin maddi ve manevi desteği sayesinde oldukça kısa süre içinde iş dünyasında güçlü mevziler elde ettiler. Çok sayıda milletvekilinin, yüksek rütbeli subayın ve eski bakanın bir gecede banker, sanayici ve büyük tüccar haline geldiği görüldü.” Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmaları, s. 52-53-54, Şefik Hüsnü’nün 1926 Yılında Komünist Enternasyonal Dergisinin 9’uncu Sayısında “Türk Milliyetçiliğinde Devrimci Dalganın Geri Çekilmesi” başlığıyla ve ‘B. Ferdi’ imzalı makalesi, Aydınlık Yayınları) Mustafa Kemal’i birçok tarihçi en hafif tabirle gerçekçi (realist) ve pragmatik (faydacı) kişilik olarak tanımlarken, koca Türk tarihini zaman ve mekandan silen Atatürkçü-Kemalist propagandalar neden mum gibi karşılanır? Akıllara zarar işleri resmileştiren uygulamalarla, puttan medet uman o hangi “mistik ritüel”dir ki akılcılığa ve bilim dediklerine ters düşmemektedir? Bu kadarına pes diyenleri ikna bir yana, akılla alaya eş eğitim-öğretim tezgahlarında, genç dimağları iğfal edici beyin mezbahanelerinden daha kaç kuşak çocuk geçecektir? Bir ömür gençliğimize “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe” sayhasını koparan Necip Fazıl’ın başına gelen zulüm ve haksızlıkları öğrenerek tarihimi öğrenmeye başladım. Kemal Tahir’in tarihimizi sorgulama çilesini hapishanelerde doldurduğu yıllarda yazdığı kitaplardan başka şahit kalmış mıdır sorarım? Bütün iş ve faaliyetlerini Batı’dan kopyaladığını sahipsiz bulduğu bebeğe kundak yaparcasına “yaşatan”, insanını söyletmeden yontan, nihayet ruh adına ne varsa hadım edici, gözünü putuna sabitlemiş mânâ katilleri elbette gerçek tarihte yerini alacak. Ama; Adına “inkılap” dedikleri baltaya sap arayan eğitim rejimlerinden arta kalmış akılla mı “Kemalizm ve Atatürkçülük” tartışılacak? Atatürkçülük, istismarın/inkar ve imha hedefinden vazgeçmeyişin asıl adıdır ki, “çülük” kısmı fazlalık, isim babasından aldığı istismar ruhuyla 28 Şubat sürecinde küfür ve hakaret iklimini hükmettirmeye kalkışmıştır. At iziyle it izini karışık yaşatan küfür rejimini revize etmiş, toplumun ruh ve akıl sağlığına dadanıp durmaktadır. İlk etapta ilim adamlarınca itiraz edilmesi beklenen Nutuk’u “hatıra”, “tarih kitabı” diye sunmak aymazlığını şu paryalaşmış vasatta kaç “düşünce adamı” sorabilmiştir? “Sadece CHP ikinci kongresinde delegelerine izahat vermek için” buyurulmuş Nutuk’a göre mazi, Nutuk’a göre bugün, Nutuk’a göre geleceğimizi düşünen bilim adamı müsveddelerine ne buyrulur? Hayallerine sardığı prangasıyla “mukaddesatçı hükümet” tarafından verilen “çağdaş eğitim” hangi baskın duygunun eseridir? Devlet ve milletinin beka sorunuyla yüzleştiği böyle bir zaman diliminde hamle ve harekette bulunmaya mecbur ve mahkumken, her Kasımda dünya yansa umurunda olmayan bir zihniyetin kasılmasından, şişinip durmasından, “ilahından” ve ilahçılık taslamasından beklentiniz, tahammülünüz, mide esnekliğiniz nedir? Bugüne kadar toplumumuza fayda adına hiçbir adım atmamış, ne Batılı olabilmiş ne de Batı istilasına karşı koyabilmiş, tam bir ucube kalmış, zamandışı/anakronik kalıplarıyla her adım ceddine küfreden, hapseden, asan-kesen, bir de üzerine tüy gibi dikilen “Atatürk” mitiyle yaşamayı yaşamak sanıyorsanız, sırtınıza tüm aşağılayıcıyla binmiş kamburunuzla kutlu-mutlu-ulusal günler dilerim.     Baran Dergisi 566. Sayı  

Akaid-i Diniyenin Bozulmasını İsteyenler, İslam Ümmetinden Olamazlar!

Allah (cc.) yerleri, gökleri, melekleri, hatta tüm kâinatı, cin ve insanoğlundan önce yaratmıştır. İlk olarak babamız olan Hz. Âdem (AS)’ı pişmiş ve kurumuş kuru çamurdan yarattıktan hemen sonra cin taifesini de aynı sûrede buyurduğu gibi saf ateşten halk etmiştir. (2) Aşağıda kaynak numaralarını verdiğim âyetler Kur’an’dadır, herhalde kimsenin uydurması olmadığı gibi, Hâdis inkârcılarının inkârı da mümkün değil. Açık âyetler... Hani, “ilk insan olarak Âdem’i yarattık” diyen Allah’ın Kur’an’ı elinden dilinden düşürmeyen itikat katliamcılarının “bulduk” dediği Hz. Âdem’in babası kimmiş? Var ise Allah (cc.) onu bize neden bildirmemiş de, bu görevi bir Kayseriliyle, Temel’in hemşerisi Memo’ya vermiş? Bu kimseler “Kur’an” deyip duruyorlar, kendileri Kur’an’ın değişmez ve değiştirilemez hükümlerini alt üst ediyorlar!.. Bir eski Türk şairinin; “vatan vatan diye vatan tepelendi.” dediği gibi, siz bırakın sünnetleri, Kur’an’ı da zedelemeye çalışıyorsunuz beyler! Hazreti Âdem (AS)’ın ilk çocuklarının biri birleriyle evlenerek çoğalmalarını bilmiyormuş gibi davranarak, bunların sanki Allah’ın emri ile olmamış gibi “ensest” ilişkiyle eş manada bir ifade ile dillendirmenin ahlaksızlığını hangi Kur’an’da gördünüz! Buna hangi akıl, hangi mantık, müsaade eder yahu! Anladım ki, siz hoca falan değil birer felsefe ve mantık felcine uğramış zavallısınız. Herkes bilir ki; Havva annemiz senede bir doğum yapar ve her doğumunda mutlaka ikiz doğururdu. İkizlerden biri erkek birisi de kız olarak doğardı. Çocuklar eşit sayıda kız ve oğlan olarak büyürler ve bulüğ çağına gelince de bir sene evvel doğan kızla bir sene sonra doğan oğlan evlendirilir: Bir sene evvel doğan oğlan ile de bir sene sonra doğan kız evlenirdi. Bu da Allah’ın emri ve şeriatının iktizası gereğiydi. Sonra nesiller çoğalıp dağılınca bu hüküm kalktı. İnsanoğlu zamanla bugünkü gibi istediği ile evlenir oldu. Meşhur “Kabil-Habil olayı” da zaten bu evlilik konusundan çıktı. Buyurun size Araf süresinin 27. ayetinin meali: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, babanızla annenizi (Âdem ile Havva’yı) onların elbiselerini soyarak onlara ayıp yerlerini göstertmek için cennetten çıkarttığı gibi, sakın sizi de saptırıp yoldan çıkartmasın. Çünkü; o ve kabilesi, (yani şeytana yamaklık eden bedava askerleri) sizi, sizin onları hiç göremeyeceğiniz taraftan görürler.” Şimdi siz söyleyin bakalım TV lafazanları, siz şeytanı nasıl görüyorsunuz, o sizi nasıl görüyor? Ben söyleyeyim. O şeytan ki, kör gözüyle değil de size dost gözüyle bakıp sırtınızı sıvazlıyordur. Çünkü siz ona hizmet ediyorsunuz. Dinin akaid-i asliyesini (hükümlerini) bozanlar yahut değiştirmeye kalkanlar İslâm ümmeti olamaz. Bunlar şeytana kul, Allah (cc.) Hazretleri’ne ve Resûlü’ne düşman olurlar. “Sünnet düşmanlığı hadis inkârcılığı” diye sürekli dillendirdiğimiz konular lütfen küçümsenmesin, bu hastalığa yakalanmış olan arkadaşlara bir öğüt olsun diye yazıyoruz bunları; belki faydası olur... Zira bunun önü uçurumdur. Peygamberimize ufak ufak hudut çizmeye kalkanlar, inşallah ahiretlerini cehenneme çevirmezler. Sünnet deyince hemen aklımıza ilk gelen Efendimiz’in hâdisleri ve yaptıklarıdır. Aslında Allah’ın da sünnetleri vardır. Tefsirciler Kur’an’da geçen “Allah’ın sünnetleri ayetini” (3) “Allah’ın kanunları” diye tercüme etmişlerdir. Burada çok dikkatli olması gereken İslamoğlu ve avanesine söylüyorum. Allah Resûlü’nün hiçbir kanunu (sünneti) Allah’ın kanunuyla (sünnetiyle) ters düşmez. Bu sünnet inkârcılığı sizi küfre götürür, şirke sürükler, cehenneme yuvarlar. Buharî ve Müslim’deki hâdisleri alenen inkâr etmek, Peygamber düşmanlığını çağrıştırır, körükler. Ümmeti saf salak zannetmeyin, gerçekten bedelini Allah çok ağır ödettirir, bir anda ne olduğunu anlayamazsınız. Bu satırların yazarı belki sizin kadar âlimlik taslama hakkını kendinde göremez amma, babalarınız yaşında biri olarak da Peygamber aşığı bir garip ümmet oğlu olduğunu haykırmaktan da çekinmez. Haberiniz ola. Daha önceki bir ikaz yazımda demiştim size, tekrar yazayım, “bu bir hâdistir, zayıf hadis” diyen aklı başında hocalar da var amma, bu söz zirvesine kadar doğru ki, Kur’an’ın ahkâmına ise tıpa tıp şöyle uyar:  “Kim kafasına göre, keyfince Kur’an’ı tefsir ederse mutlaka küfürdedir.” Hâdisi inkâr etmek de ayrı bir noksanlıktır. Çünkü; Allah elçisinden böyle bir ihtar çıkmamış bile olsa, doğruya doğru dememiz üzerimize vacip sayılır. Necm Suresi’nin şu ilk beş ayeti bize yeter de artar bile: “Onlar hala bir mucize görseler bile yüz çevirir, ‘bu bir büyüdür’ derler.” “O Peygamberin dediği bütün sözler doğrudur sağlam ve hikmet doludur... Onlar Peygamberi yalanladılar, arzularına uydular. Peygamberin her işi kalıcıdır. Ancak onlara bir fayda vermiyor...” Bu konu Laik Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk olarak bir cumhurbaşkanının da gündemine girdi. Orada toplumsal kaosa kapı aralayan bir dejenerasyon belirtileri vardı. Kâhin falan değilim ama Mustafa’nın babası gibi, diğerlerinizin de babaları Allah bilir size küs ve babalık haklarını helal etmiyorlardır. Yazık değil mi? Şimdi de son olarak size Al-i İmran Sûresi’nin 20. ayetini takdim edelim de sözü keselim... “seninle mücadele ederlerse” diye başlayan ayetin açık manası şöyle; “(Habibim) seninle mücadele ederlerse, (şöyle) de: “Ben, bana tâbi olanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim etmişimdir.” Kendilerine kitab verilenlerle ümmilere (Arab müşriklerine) de deki: “Siz de İslâm’ı (Allah’a teslim olmayı) kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse, muhakkak doğru yolu bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen (vazife) ancak tebliğdir. Allah kulları(nı) layıkıyla görücüdür.” Ne hâlleri varsa görsünler... Dualarla hoşça kalın...   Dipnotlar: (1) Zariyat Sûresi, 2 (2) Rahman Sûresi, 14-15 (3) Ahzab Sûresi, 39   Baran Dergisi 566. Sayı  

Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik -I-

Tarifini yaptığımız bölümlerde iktisad tabirinin daha yeni olduğunu, bu ıstılahî anlamıyla dilimize ancak 20. Asrın ilk yıllarında girdiğini ifade etmiş, bunun yerine önceleri ilm-i tedbir/tedbir ilmi terkibinin kullanıldığını belirtmiştik. Yazımıza başlık olarak seçtiğimiz BD-İbda’nın iktisad sahasındaki temel ilkesi “Sermaye ve mülkiyette tedbircilik” prensibi dolayısıyla tedbir tabirinin daha geniş bir izahını vermeyi uygun gördük. Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nden: «Sözlükte tedbir “bir kimsenin işini çekip çevirmesi, sonunu hesap etmesi” anlamına gelmektedir Tedbir hadislerde de “yönetme” anlamında kullanılmıştır. Bunlardan birinde, “Tedbir gibi akıl, sakınmak gibi vera’ yoktur” buyurulur (İbni Mâce, “Zühd”, 24). Kelime, oldukça erken dönemlere ait eserlerde biri menzil ile birlikte “tedbîrü’l-menzil” (ev yönetimi), diğeri “medine” ile birlikte “tedbîrü’l-medine” (ülke yönetimi) şeklinde pratik ahlâkın iki alanını ifade etmektedir. Sistematik ahlâk kitaplarının çoğunda ferdî ahlâk ve aile ahlâkından sonra gelen siyaset ahlâkına dair üçüncü bölüm “tedbîrü’l-medine” (tedbîrü’l-müdün) başlığını taşır. Ayrıca isminde bu kelimenin yer aldığı siyasete dair müstakil eserler yazılmıştır. Felsefenin bölümleri hakkında bilgi verilen kitaplarda amelî hikmetin üç bölümü tehzîbü’l-ahlâk, tedbîrü’l-menzil ve tedbîrü’l-medine (tedbîrü’l-müdün, siyâsetü’l-medine, siyâsetü’l-müdün, siyâse) biçiminde sıralanır. Bu başlıklar altında genellikle kişinin temel ihtiyaçlarını karşılama hususunda kendi kendine yeterli olmadığı gerçeğinden hareketle insanların birbirine ihtiyaç duyması ve toplumsal hayatın zorunluluğu, birlikte yaşamanın kuralları, devletin gerekliliği, yönetim ilkeleri, yönetenlerin ve yönetilenlerin hakları ve sorumlulukları, adalet, sevgi, dostluk gibi konular ele alınır. Bu eserler yanında ilimler tasnifine dair kitaplarda ve bibliyografik kaynaklarda da tedbîrü’l-medine hakkında bilgi yer almaktadır. Muhammed b. Ahmed el-Harizmî, Mefâtîhü’l-Ûlûm’da amelî felsefenin bölümlerinden ahlâkı kişinin kendini yönetmesi (tedbir), yakınlarının yönetilmesi (tedbîrü’l-menzil), toplumun ve ülkenin yönetilmesi (siyâsetü’l-medine) şeklinde açıklar. İbn Sina, pratik felsefenin üç ana bölümünü sıralarken tedbîrü’l-medine yerine “el-hikmetü’l-medeniyye” terkibini kullanır ve bu ilmin, insanların bedenlerine yarayacak şeylerle insan türünün devamını sağlayacak imkânları temin etmek üzere ortaklaşa gerçekleştirecekleri çabalar için nasıl bir iş birliği yapacaklarına ilişkin bilgilerden oluştuğunu ifade eder.» “Tedbir-ül menzil” terkibi, Batı dillerinde “ekonomi” tabirinin lügatteki birebir dengiyken, “tedbir-ül medine”, 19. Asırda, ferdî/ailevî ev geçiminden içtimaî iktisadı ayırmak için kullanılan “ekonomi politik”e, her ne kadar kapsamı daha geniş olsa da, nisbeten karşılık gelmektedir. Kısacası ülkenin iktisadî düzenini muhafaza, bizde, eskiden “tedbir” tabiriyle tanımlanmaktaydı. BD-İbda; ahlâk, siyaset, iktisad ve ilim şeklindeki temel cemiyet sütunlarını İslâm’a nisbetle tahlil edip yerlerine diken fikir ve aksiyon hareketinin adıdır; malûm… Bu sütunları İslâm zemini üzerinde olması gereken yerlere yerleştirip bunlara dair, gerekçeleriyle birlikte, ilke ve kurallar manzumesini vazeder. Yakından baktığımızda, BD-İbda’nın “taşıyıcı sütunlarının” her birinin, diğerinden hisse sahibi olarak, “ahlâk” isimli merkezî sütuna ircâ edilebildiğini görürüz. Yani onun tüm sahalardaki ilkeleri aslen ahlâkîdir. Bunun sebebi İbda Mimarı tarafından “gerçek hayatın ruhî hayat olduğu” hakikatiyle açıklanır ve ahlâk, hayatın ayrılamaz parçasıdır. Ruhî hayat derken, ahiret hayatını kastetmiyoruz. Dünyada belli bir anda ve yerde yaşanan bütün hadiselerin orada bulunan veya etkilenen ferdler tarafından ruhen (ya da modern deyişle “psikolojik” olarak) yakîn halde yaşandığı, bu hadiseleri “hadise/fenomen” yapanın tam da bu olduğu kastedilmektedir. Yoksa uzayın herhangi bir yerinde yaşanan bir patlamanın, insanların haberi olmadığı sürece, bir ehemmiyeti yoktur. Ruhî, yani vicdanî ve hür davranış şekillerini belirleyen ise ahlâkî kurallardır. Bu yüzden, BD-İbda’nın iktisad sahasındaki “sermaye ve mülkiyette tedbircilik” prensibi, referans noktasını hem iktisad sahasında hem de ahlâk sahasında bulur. Nihayetinde ahlâksız bir insanın olamayacağını, meselenin hangi ahlâkın doğru olduğunda düğümlendiğini, bunun da kendiliğinden bir mutlak fikir zaruretini davet ettiğini geçen yazılarımızda işlemiştik. Bu prensip, içinde taşıdığı “tedbir” tabirinin de çağrıştırdığı üzere, İslâm siyaset sanatının katılaştığı “ilm-i tedbir’ül-medine”, yani ülke ve cemiyetin idaresi ilminin iktisad sahasına tatbikine dairdir ve bu kuralları uygulayacak bir İslâm devletinin varlığını ön koşul kabul eder. Devletin, ahlâkın kemal hali olması, ahlâkın düzen/tertibi ilzam etmesi neticesidir. İktisadî olanları da hasrına alan İslâmî kuralların tatbiki, ancak bir İslâm devletinin şemsiyesi altında mümkündür; öbür türlü ferdî sahaya ait uygulamalar olur ki, hem kendinden ibaret kalır hem de sadra şifa olmaz. Darül harbte (İslâm devletinin hâkim olmadığı topraklarda) İslâm’ın içtimaî emirlerinin uygulamaya sokulmasının istenmemesi bundan ötürüdür. İslâm, bir “devlet dini”dir, ferd ve cemiyeti tanzim ve muhafazada devleti olmazsa olmaz gören bir dindir. İslâm’ın iktisad sahasını ilgilendiren emirlerinin (zekât farzı, faiz yasağı, rantiyecilik yasağı, devlet reisinin üzerine farz olan tüm piyasaları murakabe emri, vs.) bir devlet gücü olmadan uygulanamayacağı aşikârdır. Zaten, iktisadın “insanların sayısız ihtiyaçlarını gidermek maksadıyla, eldeki dar imkânların dengeli dağıtım ilmi” biçimindeki tarifi, İslâmî bir dünya görüşü zaviyesinden bakıldığında, kendiliğinden o görüşün muhtevasını dolduracağı bir devleti ve onun tedbir siyasetini gerektirmektedir. Burada en can alıcı nokta, farklı farklı görüşlerin ortaya çıkmasına da yol açan, cemiyetin elindeki imkânların nasıl dağıtılacağı meselesidir. Bütün siyasî ve iktisadî görüşlerin, ilk önce olan biteni ve yaşanan sıkıntıları tesbit edip ona göre çözümler sunan ve bir siyasî ve iktisadî daire içinde dengeyi tesise çalışan ekoller olduğuna kimse itiraz etmez kanaatimizce. Siyaset sahasında olduğu gibi iktisadda da süreç sorularla başlar: Kişinin harcamalarında kullanmak üzere edineceği para-malın karşılığı onun emeği mi olacak, yoksa ayrı bir kıstas bulunacak da para-mal tevzîi ona göre mi yapılacak? Para nedir? Büyük çaplı üretim vasıtaları kamunun mu olacak yoksa şahısların mı? Kişi kazandığı para veya mal cinsinden mübadele vasıtasını dilediği gibi harcayabilecek mi? Ücret nedir ve kıstası ne olmalıdır? Sermaye ve kâr nedir, bunlara yaklaşım nasıl olacaktır? Mirasın mahiyeti ne olmalıdır ve mirasçılara ne gözle bakılacaktır? Para veya mal birikimi yapmış kişilerin ellerindeki bu birikimi başkalarına faiz ve rantiye yoluyla kullandırmaları karşısında tutum ne olacaktır? Elbette bunların da derininde “cemiyette üretilen mal ve hizmetlerin adil bir biçimde dağılımı mümkün müdür ve herkesi memnun edecek bir iktisadî çark var olabilir mi” gibi sorular yer alır. Bu sorulardan da adalet nedir gibi daha temel sorulara inerek, sadece iktisadda değil, ahlâktan estetiğe tüm sahalarda bütün bir ideoloji ortaya serme teşebbüsleri hem fıtratımız hem de “tutarlılık daire”sini tamamlama zarureti gereği kaçınılmazdır. Burada, bir noktadan sonra, ideoloji tesis eden mekanizmanın, aslında metafizik bir yöntem olan tümevarım ve genelleme olduğunu görmekteyiz. Bu noktada İbda Mimarı’nın “mihraksız tümevarımın zafiyeti” teşhisiyle belirttiği hastalık peyda oluyor. Bu, putperestliğin de kaynağı olan, fıtrî bir zafiyettir. Sermaye ve mülkiyet edinilmesinde insanların kendi haline bırakılmaması, devletin cemiyet sermayedarlığı adı altında bir elinin sürekli üretim, piyasa ve tüketim üçlüsünün üzerinde olması, faiz yasağının ülkedeki sermaye birikim ve dağılımı için büyük bir itici güç haline getirilmesi, zekâtın keyfe keder olmaktan çıkarılıp mikro kredi ihtiyaçlarını görür hale gelmesi, vakıfların yeniden iktisad ve cemiyeti düzenleyici konuma getirilmesi ve nihayet rantiyecilik yasağı yoluyla toprağın spekülasyona açık ve üretimden uzak bir durumdan kurtarılması, evet bunların hepsi sermaye ve mülkiyette tedbircilik prensibinin iktisad sahasında nasıl bir kurtarıcı ilke olacağını göstermektedir. Elbette bu prensip, tüm unsurlarıyla beraber, devlet reisinden en alttaki ferdine kadar İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış ve denetim kanalları kurulmuş bir cemiyette cari olacaktır.   Baran Dergisi 565. Sayı  

Tiyatro Festivali

“Her sanatkâra imparatorluk tacı tiyatrodur” der ve 1964’te verdiği “Tiyatro ve Tesiri” isimli konferansında Eski Yunan’dan günümüze kadar dünya tiyatro tarihini anlatır. “Necip Fazıl ve Tiyatro” başlıklı makalesinde Yasin Çetin şöyle yazar: “Necip Fazıl, 2 Nisan 1964’de verdiği yaklaşık iki saat süren “Tiyatro Ve Tesiri” konferansında hazırlıksız geldiğini mevcut sermayesiyle konuşacağını söyler. Akabinde, “Belki mevcut sermayem size yetebilir” diye bir latife yaptıktan sonra Antik Yunandan başlayarak günümüze kadar Dünya tiyatro tarihini detaylarıyla anlatır. O iki saatte anlattığı akademik bilgiler, Türkiye’de bugün konservatuvarlar ve güzel sanatlar fakültelerinin drama, tiyatro ve oyunculuk bölümlerinde iki yıl süren “Drama Tarihi” dersi olarak verilmektedir. Şu anda Avrupa’da “Tiyatronun İncil’i” yakıştırmasıyla elden ele her tiyatrocunun defalarca hatmettiği Oscar Brockett’in “History of the Theatre” kitabı 90’ların sonunda basılmış ve Türkiye’de bu kaynaktan sonra en etkin kaynak olmak özelliği taşıyan Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun “Dünya Tiyatrosu Tarihi” kitabı ise 1971’de basılmıştır. Necip Fazıl ise bu konferansını 1964’de vermiştir. Bu konferans bu kitapların eksiksiz özetidir. Buradan Necip Fazıl bu alanda eser vermeden önce tiyatroyu en az bir tiyatro akademisyeni gibi hıfzettiğini ve Cumhuriyet dönemi Türk Tiyatrosu’nda nasıl bir yere müstahak olduğunu görüyoruz. Ama bugün akademilerin tiyatro bölümlerinde adı çok nadir geçiyor, orası ince bir mesele. O zamanlar dünya tiyatro tarihi ile alakalı ne Osmanlıca ne de Türkçe kaynak vardır. Hatta 1964’de bütün dünya drama tarihini kapsayan toplu bir kaynağın Türkiye’de var olduğunu da pek sanmıyorum. Bu kadar tiyatro bilgisini o yıllar ülkede bilen kişi sayısı beş ya da on’u geçmeyeceğini söyleyebilirim.” (*) Üstad Necib Fazıl “Konuşmalar” isimli eserinde tiyatro hakkında şöyle der: “Ön tarafı açılır-kapanır bir mikâp (küp) içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi… Tiyatro budur. Aslında zamandan başka bir şey olmayan hayat, hangi mekân içinde akarsa aksın, onu belli-başlı anlarıyla, üstüne böyle bir mikâp atarak tutabilirsiniz. Zaten her hâdisenin üstünde, ressamın kurşun kalemiyle çizip sonradan sildiği bölüm çizgileri gibi, böyle bir görünmez mikâp vardır. Onu görünür hâle getirmek, içindeki hâdiseyi tutmaktır. Kemmiyet sürüsünden çıkarmak, silinmekten kurtarmak, süzmek, özleştirmek… İşte tiyatro, her vakit, farkında olmadan giydiğimiz bu şeffaf mikâbın, bütün hayata külâh gibi geçmiş ve içtimaî müessese hâlinde billûrlaşmış ta kendisi… O, içinde hayatı öğüttüğü, ön tarafı açılır-kapanır mikâbın esrarlı dört köşesiyle, açıkta, göz plânında… Rüya, maddeye aktarılmışçasına… Yeri de, sanat hisarının en yüksek burcu…” O’nun tiyatroyu mânâlandırışındaki derinliğe karşın, Türkiye’de doğru düzgün yerli bir tiyatro geleneğinin oluşmamış olması, Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen eserlerin neredeyse tamamının tercüme olması, hatta Üstad’ın eserlerinin dahi sahnelenmiyor olması tuhaf bir durumdur. (Not olarak belirtelim, “Reis Bey” isimli tiyatrosu bu yılın Nisan Mayıs aylarında Şehir Tiyatrolarında sahnelenmişti.) Öyle ya, Tiyatro tarihi hakkında bir tercüme eser dahi bulunmayan 1964 yılında “Tiyatro ve Tesiri” başlıklı bir konferans veren, üstelik bu konferansında geniş bir tiyatro tarihi verip, derin bir tiyatro sanatı tahlili yapan Necip Fazıl’ın bu ülkede Tiyatro denince ilk akla gelmesi gereken kişilerden olması gerekirken, bu konuda derin bir sessizlik var. 13 Kasım’da yine İKSV’nin organizatörlüğünde, yine Koç sponsorluğunda, 21. Tiyatro Festivali başlıyor. Biletleri neredeyse tükenmiş durumda. Televizyonlarda, bilboardlarda, radyolarda reklamlarını görmeyen kalmamıştır. “Tiyatro Bağımsızlık Yapar” sloganıyla, oldukça güzel bir afişle duyurdu İKSV Tiyatro festivalini.13 yerli ve 9 yabancı tiyatro, festival boyunca 26 Kasım’a kadar izlenebilecek. Şimdi dikkatlerinize yabancı konukların tiyatrolarından bir örnek sunayım: Antik Yunan tiyatrosunun efsanevi yönetmeni Theodoros Terzopoulos’un kurucusu ve yönetmeni olduğu “Attis Tiyatrosu”, “Bir Daha” isimli oyunu ile, Shakespeare’in ölümsüz oyunu “III. Richard” ise çağdaş tiyatro sahnesinin en heyecan verici isimlerinden Thomas Ostermeier’in yorumuyla sahnelenecek. Yerli yapımlara bakalım: Serdar Biliş’in güncel yorumu ile Çehov klasiği ‘Martı’, Pürtelaş Tiyatro kadrosuyla seyircisiyle buluşacak. Sami Berat Marçalı’nın yazıp yönettiği öteki olmak, göçmenlik ve iletişim meseleleri çevresinde kurguladığı oyunu ‘Yuva’, Semaver Kumpanya’dan yönetmen Volkan M. Sarıöz’ün rejisiyle Herman Koch’un aynı adlı romanından uyarlanan ‘Akşam Yemeği’, Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndan Ceren Ercan’ın yazdığı ve Yelda Baskın’ın yönettiği ‘Seni Seviyorum Türkiye’ ve Shakespeare ile oyunlar oynamayı seven Kemal Aydoğan’ın yönetiminde ‘Fırtına’ da sahneleniyor. Yine yerli yapımlar arasında “When In Rome”, “Panopticon”, da var. Dikkatinizi çekmiştir sanırım, yerli tiyatroların hemen hemen yarısı da, yabancı tiyatrolardan uyarlama. İstanbul Tiyatro Festivali’nin muhtevasının yerli yapımlarında bile yer almayan “yerellik”, şu suali akıllara getiriyor: Türkiye’de yerli tiyatro için yeterli kaynak, eser veya destek yok mu? Yıllarca “Lüküs Hayat”la idare eden Türk tiyatrosunun, yıllarca “Godot’u Beklerken”i sahneleyen Şehir Tiyatrolarının, “yerli” yapımlarının bile “yerel” olmaması, neyin ifadecisidir? “Muhafazakar” camianın, 90’lı yıllarda Ulvi Alacakaptan’lı, İbrahim Sadri’li, Hasan Nail Canat’lı hakikaten “yerel” olma gayretindeki ve arayışındaki tiyatrosunun, belediye salonlarında sahnelenip, devlet tiyatrolarında yer bulamaması ayrı bahis. Ve oradan bir “ekol”ün çıkamamış olması ayrı bahis. Sanki hayatlarında hiç Shakespeare tiyatrosu okumamış veya izlememiş gibi, Necib Fazıl’ın tiyatrosuna “okunmak için yazılmış”, “çok ağır diyaloglar” şeklinde “mazeret” üretmelerine nazaran, 2017’de hâlâ Shakespeare’in “III. Richard” eserini sahneliyor olmaları çelişki değil midir? Elbette Koç destekli, Eczacıbaşı kurumu İKSV’nin tercihlerini biz burada sorguluyoruz ama, “biz böyle tercih ettik sana ne” demeleri de tabiî bir tepkidir. Devlet tiyatrolarında Necip Fazıl’ın eserlerinin yer bulamaması da Eczacıbaşı’nın veya Koç’un problemi olmasa gerek? Belli tröstlerin kültür sanat dünyasını yönetiyor olması bir problem olsa da, problemin başka veçheleri de var. Problem temel olarak İslamcı camianın özelde “tiyatro” meselesine, genelde “sanat” meselelerine mesafeli duruşudur. Düşünün “Necip Fazıl’ın paltosundan çıktık” diyen bir camia, ne yazık ki 1964 yılında devrinin çok ötesinde bir tiyatro anlayışı geliştiren ve eserler veren Necib Fazıl’a fersah fersah uzak. Ve mesele tiyatro ile bitiyor da değil. Sanatın bütün dallarına bir mesafeli “duruş” var. Kısaca, “kültür ve sanatta Müslümanların yokluğu”nun sebeblerini sıralayacak olursak, birinci olarak “tefekkür” eksikliği, İbda Mimarı’nın tabiriyle “sanatı üzerine düşünme” melekemizin gelişmemiş olması, ikinci olarak “sermaye” sahiplerinin “sanatı” desteklememesi, üçüncü olarak da her iki sebebi de kapsayan sanatın “alıcısı, izleyicisi”nin az olması, bu kültürün geliştirilmemesi. Sonuç olarak, Tiyatro festivaline elbette gidilmeli, her ne kadar biletler (60-70 tl gibi) pahalı olsa da, öğrenciler için 10 TL civarında. Biz daha iyisini yapamadığımız müddetçe (sermayemizle, eserimizle, kadromuzla, bilhassa SERMAYEMİZLE) İKSV’nin organizasyonları ile iktifa etmek zorundayız gibi görünüyor. * http://www.ulukanal.com/yasin-cetin-necip-fazil-kisakurek-ve-tiyatro/560/   Baran Dergisi 565. Sayı  

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu-XII

Ara Değerlendirme Hatırlarsanız, yazı dizimizin ilk bölümünü şu sözle bitirmiştik: “Dünyayı fethe yeter bir söz: Horoz!” Daha sonraki bölümlerin muhtevasından ise şu şekil bir şiir süzmüştük: “Her horoz kendi çöplüğünde öter / Arş horozu ise şafak vaktinde…” Yukarıdaki şiir, “Her horoz kendi çöplüğünde öter / Denizli horozu ise her yerde” şeklinde yazılsaydı yine aynı kapıya çıkardı… Deniz, derya, bilmek; ufuk, umman, sonsuzluk; gemi, yüzücü, dalgıç; ilim, irfan, idrak; ruh, fikir, anlayış; şuur, şiir, şeriat! Yazı dizimiz baştan sona horoz metaforu / mecazı üzerine kurgulanmıştır. Temel ölçü: “Mecaz hakikate köprüdür.” “Teşbihte hata olmaz” sözü ise acil sığınağımız. Horoz mecazına yüklediğimiz en belirgin mânâlar ise şunlar: Haberci, uyarıcı, kurtarıcı, mütefekkir, iktidar, hükümdar, denge, muvazene, tenasüp, uyum, adalet, devlet, sistem ve anlayış, ruh ve fikir, duygu, düşünce ve irade, dünya görüşü, ruh ve anlayış, kurtuluş reçetesi, muktedirlik makamı, küllî ruh, halife ve hilafet vs. Yazı dizimizin üst başlığı “Ramazan Müjdesi” –Horoz Borcu ve Miras Sahibi Kim?- şeklinde belirlenmişti, fakat sunum “Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu şeklinde oldu. Okuyucu mevzuun neresinde bilmiyorum. Ama muhtevası düşündüğüm gibi neticelenirse dikkate değer bir yazı ortaya çıkacağını ümid ediyorum. Yazının muhtevası tahmin ettiğimden çok fazla genişledi. Yazının tamamı 10 bölüm olarak hesap edilmişti, fakat kurgulanan bölümlere henüz giriş dahi yapılamadı. Yazının muhtevasını bu denli uzatan ise “Arş horozu” oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse, iyi de oldu. Bu durumdan ben değil şikâyetçi olmak, bilakis, böyle velud bir mevzu üzerinde olduğumdan dolayı -tedirgin olmakla birlikte- çok memnunum. “Sezerek bulmak ve düşünerek yapmak” terkibini hatırlatan durumlarla karşılaşmanın ötesinde, “aradıkça bulmak ve buldukça aramak”, dahası, “aramak bulmanın aynıdır” hissini iş üzerindeyken en derinden hissederek yakalamak-yaşamak, ziyadesiyle memnun edici bir durum olsa gerektir. Bu zevki yaşadığımı/tattığımı düşünüyorum. Birinci bölümde yazı üst başlığımız hakkında ikaz mahiyetinde bir yorum yapmıştık ki, özetle şu: “Ramazan Müjdesi” ibaresi Baran Dergisi’nin 546. sayısında yayımlanan İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun her bir cümlesi atom bombası keyfiyetini haiz “Ölüm Odası B-Yedi”nin muhtevasına işaret etmektedir. “Hayat Odası” diyebileceğimiz “Ölüm Odası”ndaki sözkonusu bölümün muhtevası, gerek bu yazı dizisi ve gerekse topyekûn yazılarımızın muhtevasını kendinde toplayan “halka” keyfiyetini haizdir. En azından ben böyle olduğunu düşünüyorum… “Horoz Borcu ve Miras Sahibi Kim?” ibaresi ise, ilkin Sokrat’ın Eflatun’dan beklentilerine bir işaret olmakla birlikte, aslında “fikirde aslan payı”nın Müslümanlara ait olduğunu göstermektedir ve haddi zatında sahici fikirde miras sahibinin Kim olduğuna bir istifham ile vurgu yapılmıştır. Kim, “Ben Kimim?” diyen horoz nesebi! “Horoz nesebi”nden kasdımız, hiç şüphesiz ki, “Horoz-Kabadayı” lakablı Halid bin Velid Hazretleri’nin nesebinden olan İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun bizatihi kendisidir. Bunu, Sevilay Şadoğlu’nın gördüğü bir rüyâ hâlinde, “Salih Mirzabeyoğlu Hükümdardır!” mânâsı üzerinden, “Husrev: Hükümdar, şâh: 866: Hurus: Horoz” terkibine bağladık ki, bu; “horoz borcu”nun ödenmesine taalluk eden “İstikbâl İslâmındır” mânâsı ile doğrudan ilişkilidir. Bu aynı zamanda, “Arş horozu” çerçevesinde “baba horoz” mânâsını da mündemiçtir. Üstad Necip Fazıl, “ben bunun için yaratılmışım” dediği ve “şah eser” olarak örgüleştirdiği dünya görüşünü, yani Büyük Doğu idealinin devlet plan, program ve projesi halinde İdeolocya Örgüsü’nü taklid edenleri, “baba horoz taklidi yapan piliçler” şeklinde hakikat darağacında idama mahkûm ederken, aslında kendisinin de bir “baba horoz” olduğunu ilan ediyordu. İBDA’nın “yürüyen Büyük Doğu” olduğunu bilenler, zamanımızda “baba horoz”un Kim olduğunu da bilirler! İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti isimli eseri hatırda! Hadîs meâli “Horoza sövmeyiniz. Çünkü o namaz için uyandırır.” Hadîs meâli: “Kureyşe sövmeyiniz. Çünkü onun âlimi, yeryüzünü ilimle doldurur.” Hadîs meâli: “İmamlar Kureyş’tendir.” İmam: Öne geçmek. Delil ve rehber. Hâkim, reis. Devlet reisi: 82. Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 59+ 691+ 332= 1082. Not: İBDA Mimarı, başta merkezinde peşin ve pazarlıksız Allah ve Resûlü diyen samimi Müslüman ve fikre muhatap insanlar olmak üzere, yine merkezinde Anadolu’nun has ve hususî kahramanlarından Türk, Kürt ve Kureyşî (Arab) olmak üzere, -ki, bu üç ırkın ortak değerleri bir ve aynı, diğer bir ifadeyle de Ehl-i Sünnet itikadına sahib olmakla birlikte, ebced değerleri de bir ve aynıdır (620)-, bütün bir insanlığın şuur seviyesini sıçratmanın işi üzerindedir. “Hidayete vesile olmak” esprisini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. İBDA Diyalektiği’nin en temel terkibi hükümleri arasında, “sûretler olmadan mânâlar ebediyen tecelliye gelmezler”, “mânâlar, ona uygun sûrette tecelli ederler” ve “suret, mânânın aynıdır” terkibleri yer alır ve bunlar, külliyatta sıkça tekrar edilir. Bu terkiblerin Vahdet-i Vücud (Muhiddin-i Arabî) ve Vahdet-i Şuhud (İmam-ı Rabbanî)’dan mülhem fikirler veya terkibler olduğunu biliyoruz. “Her şey O’dur” sözünün ileriki aşamasında yer alan ve onun bir nevi tashihi mahiyetinde “her şey O değil, O’ndandır; bu mânâda O’dur” terkibi hükümleri hatırda!.. Demek isterim ki, bu yazı dizisinin muhtevası içerisinde yer alan horoz, dolayısıyla da “Arş horozu” metaforu her şeyden evvel “baba horoz” esprisine denk gelir. Üstad Necip Fazıl’ın “baba horoz” esprisi bir “mânâ” olarak İdeolocya Örgüsü’nün “mücerred idrak zemini” olan Büyük Doğu idealine, -ki bu, bizzat “Abdülhakîm Koltuğu”na da işaret eder-, “mânâya uygun sûret” olarak da Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği İBDA fikriyatına denk geliyor. 1982 yılından bu yana, “Abdülhakîm Koltuğu”ndaki deliği doldurmaya çalışan, bu yol ve uğurda dur-durak bilmeyen, dolayısıyla da bayrağı yükseğe, en yükseğe taşıyan İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Horoz-Kabadayı” lakablı Halid bin Velid’in nesebinden olması ise, “sûret mânânın aynıdır” esprisine denk gelir, dersek yanılmış olmayız. Kelime kök bilgisi/etimoloji çerçevesinde gördük ki horoz, aydınlık ve karanlıktan haberli olarak, karanlıktan aydınlığı haber veren bir keyfiyeti haizdir. “Berzah” keyfiyetini de kendi bünyesinde yaşatandır! Yine etimoloji çerçevesinde gördük ki, horoz, her şeyden evvel “tebliğ ve davet” üzere olmanın remzidir. Özelikle de “Arş horozu”nun gece boyunca ta ki şafak vaktine kadar üç kere vazifelendirilmiş olması hem ilginç, ilginç olduğu kadar da kıyametle ilgilidir! Bu da bize gösteriyor ki horoz, mânâda, “zamanın hükmü ve mânâsı” ile doğrudan ilişkilidir. “Arş horozu”, bütün zaman dilimlerinde geçerli bir misyonun sahibi olarak, “Baba horoz” ile “Baba horoz taklidi yapanlar”ı, diğer bir ifadeyle de “sabah namazına uyandıran horoz” ile “ikindiden sonra öten horozlar”ı da birbirinden ayırıcı bir mânâyı mündemiçtir. Yazı dizimizin ana teması, düşünce tarihi perspektifinden bir felsefe tarihi muhasebesi yapmak şeklinde özetlenebilir. “Kendinden zuhur diyalektiği” çerçevesinde, kendine münhasır ve kendinden menkul bir deneme de denilebilir! Bu yazı nasıl doğdu ve yazının ana teması ve kapsamı hakkında neler söylenebilir? Malum olduğu üzere, İBDA Mimarı çok uzun bir zamandan beri Baran Dergisi’nde tefrika edilen “Ölüm Odası B-Yedi” isimli eserinde, “Ebu Süleyman: Horoz: 200” terkibi üzerinden “Horoz-Kabadayı” lakablı Halid bin Velid Hazretlerini sıkça mevzu ediyor ve kendisinin de Halid bin Velid Hazretleri’nin nesebinden olduğuna yine sıkça vurgu yapıyordu; halen de yapmaya devam ediyor. Bu yönüyle horoz, oldukça dikkat çeken bir mecaz veya metafor olarak bende bir problem hâlini aldı. Daha sonra, Sokrates’ın ölüm döşeğindeyken söylediği, “Asklepios’a bir horoz borcumuz var, onu ödeyin, mutlaka ödeyin!” sözüyle karşılaştım ki, bu söz beni horoz metaforu üzerinde daha fazla düşünmeye sevk etti. Sokrates ile Eflatun arasındaki fikrî münasebetin Büyük Doğu ve İBDA Mimarları arasındaki fikrî münasebete benzerliği başta olmak üzere, Sokrates’in bu sözünün 2500 yıldır kritik edildiğini öğrendikten sonra merakım daha da arttı. Asklepios’un eski Yunan mitolojisinde sağlık ve hekimlik tanrısı olduğunu öğrenince ve bunun da “adlî tıbb” ile ilişkisini fark edince bende yazı yazma kararı daha bir netlik kazandı. Hele hele, “adlî tıbb”ın adalet, adalet sembolünün ise “terazi” ile olan ilişkisi üzerinde yoğunlaşmam ve bunun da “Terazi ipleri kendinde toplanan halka” mânâsıyla olan ilişkisi bu mevzuda yazı yazma hissimi daha da perçinledi. Terazi iplerinin toplandığı halkaya istinad noktası teşkil eden ana gövdeye bizzat “horoz” denmesi ise şevkimi büsbütün arttırdı. Bende biriken duygu ve düşünceyi yazı formunda patlatan esas saik ise, İBDA Mimarı’nın Baran Dergisi’nde tefrika edilen “Ölüm Odası B-Yedi”nin 371. bölümü, “Ramazan Müjdesi” üst başlığı altında yayımlanan yazıda geçen “Hayatın, ruh özüyle ilgili taşı, sabitleri” mânâsına “Felsefe Taşı” ve bir “Adlî Tıbb” mevzuu olarak, “terazi iplerini kendinde toplayan halka” ifadeleri olmuştur. Sunumu yapılan bu yazın dizisinin gün yüzüne çıkması macerası kısaca böyle. Not: Büyük Doğu ve İBDA Mimarlarının bizzat kendilerini Sokrates ve Eflatun ile ilişkilendirmelerinin temelinde aslında, “beşerî olan”ın “İlâhî olan”a ram edilmesi vardır. Sokrates ve Eflatun sonrası bütün bir batı felsefesi tarihi/modern felsefe tarihi, bence Edmund Husserl’in Fenomenolojisindeki temel kavramlardan biri olan “paranteze alma” kavramıyla tez elden tanıştırılmalıdır; yani bütün bir modern felsefe tarihi paranteze alınmalıdır. Çünkü Büyük Doğu ve İBDA Mimarları tarafından fikir dünyasına teklif edilen mimarî plan, program ve proje, aslından Sokrates ve Eflatun tarafından yapılmak istenip de yapılamayan, daha sonra bu mevzuda bütün bir modern felsefe dünyasının da yapmaya çalışıp yine yapamadığını ortaya koyan bir duygu ve düşünce veya ruh ve fikir sistemidir. Yani, “beşerî olan”ı “ilâhî olan”dan hareketle tekrar “ilâhî olan”a bağlayıp birleştiren yegâne insanî sistemdir. Diğer bir ifadeyle de, “bağlı akılla” insanda mündemiç olan ruh ve beden keyfiyetini küllî ruhta birleştiren “benzersiz” bir ruh ve fikir sistemidir. Kısacası, Büyük Doğu ve İBDA Mimarlarının “bir ayniyetin iki kanadı” hâlinde örgüleştirdikleri ruh ve fikir sistemi, “beşerî akıl” ile varılabilecek beşerî (veya aklî) sistemlerin en mükemmelidir. Bundan dolayıdır ki, daha düne kadar, hak etmediği halde “beşer zekâsının sekreteri” unvanını elinde bulunduran Fransa’nın elinden bu unvan, İBDA Mimarı tarafından aslına irca ettirilmiş ve “Beşer zekâsının sekreteri İBDA” şeklinde gereği yapılmıştır. Hadîs meâli: “İlim, dini ilimler ve tıbb ilmidir!” Adlî Tıbb’ın adalet ve sağlık kanatları, insan sağlığının ruh ve beden sağlığının garantörü hâlinde “küllî ruh” ile olan ilgisi, Asklepios’un sağlık ve hekimlik tanrısı olması ve sembolünün ise horoz oluşu, yazı dizimizin çok önemli bir noktasını oluşturmaktadır. Bu arada, bütün bir felsefe tarihinin ruh ve beden (madde) arasındaki muvazenenin teminine dair olduğunu, yani insan iradesiyle “küllî ruh” veya “küllî irade”nin gerçekleştirilmesi çabasına dair olduğunu bilmek gerekiyor. “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ni hissedip de “Mutlak Fikir” kuruculuğuna tevessül eden Hegel’in çabası hatırda! Böyle bir çabanın aklî bir çaba olması hasebiyle, “Mutlak Fikir Gerekli” temel kabulü olmadan gerçekleştirilmesi muhal bir çabadır. İBDA Mimarı’nın “mutlak fikrin kurulamazlığı” ve “mihraksız tümevarımın zafiyeti” şeklinde formüle etiği durum. Sokrates ile başlayan insan aklıyla “küllî” olana ulaşma çabası, “Vahdaniyet düşüncesi” istikametinde modern dünyanın tüm felsefî akımlarını derinden etkilemiştir. Sokrates’in Eflatun’a bıraktığı “horoz borcu”nun küllî olana duyulan ihtiyacın gerçekleştirilmesi olduğunu, bunun da bir nevi “felsefe taşı” ile ilişkilendirilmesi söz konusudur. “Beşer zekâsı” ile gerçekleştirilmek istenen “Vahdaniyet düşüncesi”nin “beşer zekâsı” ile gerçekleştirilemeyeceği ancak ve ancak, Immanuel Kant (1724-1804) tarafından temelleri atılan Alman İdealizminin “Mutlak İdealizm” kanadını temsil eden Friedrich Hegel (1770-1831) ile birlikte anlaşılabilmiştir. Sokrates ve Eflatun sonrası süreçte Hegel, “insan zekâsı” üzerinden duygu ve düşünce ekseninde nereye kadar varılabileceğini gösteren bir dehadır. Hegel tarafından insan zekâsının yükseltildiği bu olağanüstü durum, yani “Mutlak Fikir Gerekli” hakikatine kadar gelinmiş olması, aslında çok mühimdir. “Aklı akılla iptal eden” Fransız Henri Bergson’un (1859-1941) çabası üzerinden topyekûn modern felsefe dünyasının “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne ulaşamamış olması hakikaten büyük bir nasipsizliktir. Bu nasipsizliğin en büyük sebeblerinden birisinin, Karl Marks (1818-1883) ve Friedrich Engels’in (1816-1895) örgüleştirdiği Diyalektik Materyalizm olduğunu söyleyebiliriz. Bendeki kanaat o dur ki, eğer ki Diyalektik Materyalizm Avrupa’da hâkim olsaydı, “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne duyulan ihtiyaç daha derinden duyulabilirdi. “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne en ziyade yaklaşan düşünür olarak Hegel, modern felsefe tarihinde son büyük sistem kurucu kabul edilir. Hegel’in yaptığı aslında Sokrates ve Eflatun ikilisinin yapmak istediğinin ta kendisiydi. Sokrates ve onun yürüyen hâli olan Eflatun’un kendi zamanlarında yapmak istediklerini yapamamaları, dönemin muktedirleri tarafından engellenmiş olmalarıyla da doğrudan alakalıdır. Nitekim “büyük kafa” Sokrates, dönemin muktedirleri tarafından baldıran zehriyle tanıştırılmıştır. Sokrates, sahib olduğu hakikate olan sadakatini bedenini feda ederek ödemiştir. Hakeza, Eflatun, hayata geçirmek istediği “ideal devlet projesi” uğruna İtalya’nın Sirakuza yollarında süründürülmüştür. Felsefe literatüründe, hedefine ulaşamamış olan filozoflara “Sirakuza yolunda kalmış adam” denilirmiş. Doğru söylemek gerekirse, Sokrates ve onun talebesi Eflatun ile dönemin muktedirleri arasında cereyan eden kavga, ruh ve nefs arasındaki kavgadan mülhem aslında bir tür “iktidarlık”, yani “horoz” kavgasıdır. Malum olduğu üzere, horozların kavgasında kaçmaktan ziyade ölene kadar dövüşmek vardır. Hâlihazırda “horoz dövüşü” tabirinin günü birlik iç siyasî çekişmeler üzerinden kullanılıyor olması, aslında büyük bir talihsizliktir. Horoz kavgası, “insanî” veya “ruhî” olan ile “nefsanî” olan arasında cereyan eden bir tür savaş veya kavgadır. Diğer bir ifadeyle de, “olan” ile “olması gereken” arasında süregelen kadim kavga! Hemen belirtmek gerekirse, fert planında ruh ve nefs arasında cereyan eden kadim kavga, cemiyette meydanında mümin ve kâfir arasındaki kavga ile eş anlamlıdır. “İlâhî olan” ile “beşerî olan” arasındaki kavganın ta kendisidir. Bu tür bir kavgada asıl olması gereken, nasıl ki nefs terbiyesi şeklinde formüle edilen nefsin ruh tarafından dizginlemesidir, aynı şekilde “beşerî olan”ın da “İlâhî olan”la dizginlenmesi asıl olması gerekendir.  Büyük Doğu idealini “yürüyen Büyük Doğu” olarak temsil eden İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Sokrates ile başlayıp Eflatun ile istikâmetlendirilen, sonrasında Descartes (Fransa) ile yeniden ihya edildikten hemen sonra Empirizm (İngiltere), Pragmatizm (Amerika), Mutlak idealizm (Almanya) ve en nihayet Marksizm (Rusya) ile devam eden “beşer zekâsı”nı ilâhî olanın emrine amade kılacak şekilde gayesine erdirmiştir. Aklın “ruhî bir keyfiyet” olduğunu sistem çapında ortaya koymuştur. İBDA fikriyatında, “beşer zekâsının sekreteri İBDA” ifadesine niçin yer verildiğini bir de bu açıdan değerlendirmek icab eder.  Not: Fransızlar, modern felsefe tarihi içerisinde “beşer zekâsının sekreteri” olarak kabul edilir. Bunun esas sebebi ne olabilir diye düşündüğüm çok olmuştur. Doğru söylemek gerekirse, niçin Almanlar değil de, Fransızlar? sorusu bende bir ukdedir. Benim gözümde, “beşer zekâsının sekreteri” unvanı Fransızlardan daha çok Almanlara yakışıyordu. “Dünyada metafizik dehaya sahip iki milletten biri Almanlardır” sözü bir yana, ünlü düşünür Taine’nin şu sözü de beni doğrular niteliktedir: “Mübalağa etmeden diyebiliriz ki, insan zekâsı yalnız Ganj (Hint) ve Spree (Almanya) kıyılarında düşüncenin özüne inebilmiştir.” Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, Hint kültür ve medeniyetini ilk keşfeden Cermenlerdir. Ancak Taine göre, “beşer zekâsının sekreteri” olan Fransızlar, Hint kültür ve medeniyetinden en çok etkilenen milletlerdendir. Burada bir çelişki aramak icab eder. Öyle ya; hem “beşer zekâsının sekreteri” olacaksınız ve hem de bir başka kültür ve medeniyetten en çok etkilenen olacaksınız. Hâlbuki sırf etkileyen olarak tarih sahnesinde yer almanız gerekirdi.   Baran Dergisi 565. Sayı  

Amerikan Boyunduruğu ve Türkiye

“İskambil destesinin içinden altıdan küçük bütün kartlar çıkartıldı, fişlerimizi alıp bedellerini ödedik ve masaya konan paralarla oyun başladı. Oyuna muazzam bir şansla başlayarak el üstüne el kazandım. Bir keresinde Gazi’nin beş yüz lirasını görüp beş yüz de ben artırdım, o da beni görünce kendisinin fuluna karşı dört onlu çıkardım. Öne doğru eğilerek şefkatle yanağımı okşadı ve fiş yığınını bana doğru itti!” Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’yle yaklaşık 90 senelik oynayacağı kazançsız el açılmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran silindir şapkalı kadronun ABD ile bildiğimiz ilk teması, Amiral Bristol’un Anadolu’da küffara karşı verilen ölüm-kalım savaşını ülkesine raporlamasına eş bir vakte tesadüf eder. Yukarıda hatıralarından bir bölümü aktardığımız Joseph Clark Grew ise ABD’nin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne atadığı ilk büyükelçidir; sene 1927. Son zamanlarda ortada şöyle bir yanlış anlaşılma dolanıyor: Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1920’lerde emperyalizme karşı olup bağlantısız kalarak belli bir dönem ABD ile yakınlaşmaktan imtina etmiş… Sivas Kongresi’nde malûm isimlerin ABD’den manda ve himaye dilediği belgeyi es geçersek, ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti ile ilişki kurmasına engel olan en büyük etken, “Türkiye’nin Cihan Harbi’nden dahi hâlâ İslâmî esasları kabul eden iptidaî Asyalı bir devlet olarak çıkması”dır. ABD’de 1920’lerde muhalefette olan demokratlar, Türkiye’ye bir elçi atanmasını aşağılık bir iş olarak görüp buna belli bir süre engel olmuşlardır. Daha da evvelinde, Lozan görüşmelerinde tarafsız ülkenin gözlemcisi olarak bulunan Joseph Grew, başlarında İsmet İnönü’nün bulunduğu silindir şapkalı T.C. delegasyonuyla bir ABD-Türkiye anlaşması imzalamış, Türkiye’nin ABD’ye belki de diğer tüm ülkelerden daha fazla taviz vermesine rağmen (bunu dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü söylüyor) ABD senatosu bu anlaşmayı reddetmiş, birkaç sene daha Türkiye’yi “modus vivendi”lerle idare etmiştir. Fakat… Dersaadet’te bulunan Robert Koleji ve İstanbul Kız Lisesi başta olmak üzere Kayseri Talas, Malatya, Antep, Bursa ve muhtelif yerlerde faaliyet gösteren Batı taklitçisi Tanzimatçıların eseri olan Amerikan okulları tam da Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında meyvesini devşirmiş; tıpkı İngiliz uşağı, Fransız uşağı nesillerin peyda olması gibi “Amerikan uşağı” nesillerin de yetişmesine sebep olmuştur. “Emperyalizme karşı savaş veren” yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde, o dönem tütün, pamuk ve ilaç sanayiinde kullanılacak hammaddeler başta olmak üzere Amerikan sermayesi yolunu bulurken, bir yandan da Amerikan okulları ve “hayır” kurumları kendilerine “kavas”lar yetiştirmekteydi. 1917'de Dersaadet’ten kovulmasının üzerinden 10 yıl sonra, işte tam da bu hummalı çalışma üzerine ortamın uygun olmasıyla ABD, ilk Türkiye Büyükelçisi’ni atadı ve Büyükelçi İstanbul’daki sefareti Ankara’da Evkaf Nezareti’nden gaspedilen bir binaya taşıdı. Büyükelçi’nin ilk işi, kolları sıvayarak kendisinin “Türkiye” olarak vehmedildiği Mustafa Kemal’le ilişkilerini, onun daha 1927 senesinde ABD’ye dostluk ve sadakat mesajını ilettiği bir filmin çekilmesinde beis görmeyecek kadar geliştirdi. Akabinde tam bir aymaz ve sahtekâr olan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü’ye nüfuz ederek ABD’nin Türkiye’de en çok mühimsediği misyon olan Amerikan okullarını sağlama aldı. Burada şuna değinmek de faydalı olacaktır: 3 kız çocuğunun Bursa’daki Amerikan lisesinde din değiştirip Hristiyan olmasıyla Bursa’da ahalinin isyan etmesinden korkan hükümet, tansiyonu düşürmek adına belli bir süreliğine birkaç ABD okulunu kapamış ve 3 ABD’li misyoneri de hapsetmişti. Halkın öfkesi dinmeye yüz tutar tutmaz hükümet, Büyükelçiye söz verdiği gibi okulları açıp misyonerleri serbest bırakmıştı. Anadolu’daki en ufak gelişmeyi dahi ülkesine aktaran Grew, bir raporunda Türkiye’nin 1930’da aniden giriştiği demokratikleşme hamlesini ve bu hamlenin sebebini şöyle özetliyordu: “Gazi’nin tek parti sistemini gittikçe artan bir biçimde, Avrupa ve ABD ile mukayese edildiğinde Türkiye’nin daha aşağılarda yer almasının bir işareti olarak görmeye başladığından şüphe etmekteyim. Son yıllarda Amerikalı ve Avrupalı yazarlar, sıklıkla şeklen Batılı ama aslen Doğulu olarak tanımlanan Türk diktatörlüğüne fazlasıyla yer vermişlerdi. Bu tanımlar Gazi’nin dikkatini çekmiş ve hiç de hoşuna gitmemiştir.” 7 Ekim 1931 senesinde ABD sermayedarlarıyla görüşmek üzere Türkiye’den ayrılan Saraçoğlu Şükrü, kapitalistlerin iştahını Türkiye’ye yöneltme ve ABD’den yüklü miktarda borç alma misyonu taşıyordu. 1929'da ise, 1925’te Amiral Bristol tarafından imzalanan Ticaret ve Denizcilik Anlaşması’nın bir yenisi akdedilmiş, böylece ABD, tıpkı İngiltere, İtalya ve Yunanistan gibi imtiyazlı ülkeler arasına girmiştir. ABD, Türkiye’de menfaatlerine sahip çıkabilmek için daha o dönemde geniş bir ajan ağına sahipti. Büyükelçi bu ağ sayesinde Türkiye içinde yaşanan bir hadiseyi, Babıali’de yayınlanan haberlerden daha net ve doğru biliyor ve bakanlığına rapor edebiliyordu. Büyükelçiliğin esaslarını özetlediği anılarının bir bölümünde, olması gerekene değinerek dolaylı yoldan bağlantılarını şu şekilde sayıyordu: “Türk öğretim görevlileri, doktorlar, iş adamları ve benzerleri bilgi kaynakları olarak geliştirilebilir, azınlık liderlerine daha yumuşak bir biçimde yaklaşılabilir…” Nasıl? Günümüzde ABD adına çalışanların bulunduğu konumlara birebir uyuyor değil mi? Büyükelçi bağlantıları vasıtasıyla Türkiye’deki İslâmî akımları sürekli takip ediyor ve T.C. ile Müslüman ahali arasındaki ihtilafı dikkatlice gözlüyordu. Özellikle o dönemin büyüklerinden Şeyh Esad Erbilî Efendi hakkında birçok malûmat topladığını ve Nakşibendî tarikatına dikkat edilmesi hususunda hükümetini uyardığını anılarından öğreniyoruz; bu da bize tıpkı günümüzdeki gibi ABD’nin kimleri uşak edindiğini ve kimlerden korkması gerektiğini gayet iyi bildiğini gösteriyor. Veda konuşmasını 80 yıllık öngörü ile yapan Büyükelçi şunları söylüyor: “Genel mânâda Türk-Amerikan ilişkilerine bakıldığında, bu ülkeye gelecek olan her Amerikan büyükelçisinin, ilişkilerin bu istikamette mütemadiyen gelişip güçlenmekte olduğunu göreceğine inanıyorum. Nasıl başka türlü olabilir? Türkiye, Amerika’nın sadece en iyi müşterilerinden biri değil, aynı zamanda bundan çok daha büyük önem taşıyacak nitelikte, en önyargısız dostlarından biri olduğunu bilmektedir.” Günümüzde ise Türkiye’nin oluş sancılarının ufak bir neticesi olan ABD boyunduruğundan kurtulma çabaları, kumar masasında kazanmayı beklemekle gerçekleşmez; başımızdakilerin masayı devirmelerini umalım. Baran Dergisi 562. Sayı

“Saadet Hanım” İsimli Tiyatro Oyunu Üzerine

“Saadet Hanım”a gitmeme, genç bir yazarın kaleminden çıkması sebeb oldu. Zira birçok yazar, tiyatro üzerine kalem oynatmıyor maalesef… Oyun, bir bankanın içerisinde geçiyor. Sabah işbaşına gelen bankacıların yerlerine geçmesiyle perde açılıyor. Oyuncuların kulisten değil de seyircilerin arasından gelmesi, ayrı bir havaya sokuyor seyircileri. Bu havayı bozan saçma espriler ve ucuz şakalar olmasaydı oyuna önyargılı davranmazdım. İlk sahnelerden not defterime sadece şu söz girmiş, “komik olsun diye yazılmış bir oyuna benziyor”. Bu sıralarda Saadet Hanım rolündeki usta oyuncu Nilgün Kasapbaşoğlu sahneye giriyor. Saadet Hanım, 30 yıllık ilkokul öğretmeni. Bu ilkokul öğretmeni vurgusunu, oyuncunun iyi bir şekilde yansıttığını düşünüyorum. Otoriter olmaları bir yana, herkesi azarlayabilecek düzeyde sinirli oluyor emekli ilkokul öğretmenleri. Bankaya oğluna hazırladığı sürpriz için para çekmeye gelen Saadet Hanım, oğlu Sermet’ten dert yanıyor. Bu sırada da müfredatın kötülüğünden yakınıp “şu müfredat değiştirilsin, yoksa çocuklar aptal olacak” diyor yanındaki hanımefendiye. Tam bu sırada ‘soyguncu’ ya da ‘eylemci’ olduğunu karar veremeyen üç üniversiteli genç bankaya giriyor. Ellerinde silahlar… Amaçları cezaevinde bulunan arkadaşlarını kurtarmaya yönelik bir ‘eylem içerikli soygun’… Daha sonralarında solcu olduklarını anladığım bu gençlerin kafaları, o kadar karışık ki; Türkiye’deki sol tahlilini bu oyunla yapmak mümkün. Öğrencilerden ikisi erkek; biri kız. Kız sol mücadeleye inanmış ve bu uğurda mücadele eden biri olduğunu düşünüyordum ilk başta. Erkeklerden biri Saadet Hanım’ın oğlu Sermet; diğeri ise her işi laylaya alan bir tip, ismi Ufuk. Soyguna gelir gelmez Ufuk’un “öncelikle kira parasını alalım, sonra eylemimizi sürdürelim” demesiyle seyirci gülüyor. Fakat bence bu sahnede güldürmekten ziyade öğrencilerin para mevzularındaki sıkıntılarına bir gönderme bulunuyor. Saadet Hanım, oğlu Sermet’i yüzü maskeli olmasına rağmen tanıyor. Sermet’i annesi tanıdıktan sonra soyguncular bir toplantı yapmaya karar veriyor. Toplantıda Sermet ile kız elini kaldırırken; Ufuk elini kaldırmıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor: “Kardeşim ben doğuştan muhalif doğmuşum. Ruhum asi benim.” klişe solcu sözlerinin ardından toplantıyı kesiyorlar. Rehineleri bankanın aşağı katına götürürlerken Saadet Hanım, oğlu Sermet’in o gün doğum günü olduğunu söylüyor. Yanındaki pastayla doğum gününü kutluyor. Fakat Saadet Hanım, hâdiselerin hâlâ farkına varabilmiş değil. Oğlu üzerinde bir otorite kurmaya çalışan anneye bir isyan niteliğinde; solcu olan gencin hâlini, bu oyunda gördüm. Tabiî, bunun içini de fikirlerle değil de sloganlarla doldurmuş bir solcu genç. Ben bunları düşünürken polisler, seyircilerin bulunduğu yerde durarak soyguncular ile konuşuyor. Kız, yazdığı bildiriyi okumayı teklif ediyor, fakat Ufuk, “o bildiriyi ben anlamıyorum, polisler nasıl anlasın?” diyor. Sonrasında tahmin ettiğim şu kelimelerin geçmesi muhtemel: “Proleterya, konjonktür” gibi kelimeler. Saadet Hanım, bu gençlerin ortak bir kararda birleşemeyeceğini anlayıp, tabiî anne yüreğinin de etkisiyle, bildiriyi kendisinin yazacağını söylüyor ve megafonu eline alıyor. Artık polislerin muhatabı Saadet Hanım… (İlk perde böyle bitiyor.) İkinci perdede banka müdürü, tünel kazmaya başlamış ve bankanın paralarını çalıp kaçmayı planlamış. Banka müdürü, çıkarcı bir tipleme. Oyuncu da bu tipi çok iyi yansıttı. Bu arada, Saadet Hanım, megafonla polisler ile konuşur ve polis neden bankada eylem yaptıklarını sorar. Saadet Hanım da “Ne yapsın gençler? Gözümüz bankadan başka bir şey görmüyor ki” diyerek çok ince bir göndermede bulunur. Bu sırada arada bir sürü hâdise geçiyor. Saadet Hanım’ın eylemci kızı beğenip oğluyla evlendirmesi gibi komik ve gönderme bulunan hâdiseler. Polisin hırsız demesi sonucu karşılığında “biz geldiğimizde asıl soyguncular bu bankadaydı” diyerek klişeleşmiş bir göndermeyi yapmayı ihmal etmediler. Hâdise, Polis Amiri Suat’ın gelmesiyle daha çok karışıyor. Çünkü Suat’ın ilkokul öğretmeni Saadet Hanım ve Sermet’i de tanıyor. Bu sırada Suat ile Saadet Hanım arasında bir konuşma geçiyor. Bu konuşmayla zaman kazanırken Ufuk, “Cezaevindeki arkadaşlar kaçmış, bu eylemi boşuna yaptık” diyor. Bunu duyan gençler de kaçmaya karar veriyor. Onlar banka müdürünün açtığı tünelden kaçarken polis de içeriye giriyor ve gençleri yakalıyor. Oyunda arkadaşlarının neden cezaevine girdiklerini sordukları vakit verilen yanıt güzeldi. “Onlar fakirlerin ekmeklerini çalmadılar. Onlar ekmek fabrikasından ekmek çalıp fakirlere dağıttı.” dedikleri an bayağı gülmüştüm. Genç biri tarafından yazıldığı için seyrettiğim bu oyunu pek beğenmedim açıkçası. Metin oldukça basitti ve klişeler ile doluydu. Oyun içerisinde ince ve güzel tespitler olmasına rağmen kalıplaşmış klişeler, oyunun seyrini bence etkiledi. Fakat metnin yanında oyuncuların tiplemelerine aşina olması da oyuna ayrı bir zevk kattı. Oyunun sonunda ‘sevgi, yürek, kalp’ üzerine söylemlerinde bulunması oldukça iyi oldu. Oyundan bana kalan, sevgisiz ve eğitimsiz toplumların ne yapacağını bilememesi ve bundan doğan aciz cahiliyet oldu. Aciz cahiliyet ise bir şeye tepki vermek isteyip ne yaptığını bilememek. Bence bu kavram oyunun temeli sayılabilir. 100. kez sahnelendiği için de oyuncuları ayrı olarak tebrik etmek gerekir. Son cümlemi de oyundan alıntı yaparak yazıyı bitireyim. “Umutlarına binip gittiler.” Baran Dergisi 562. Sayı

Haberler
Türkiye Neden Hedefte? - Yakup Köse
Türkiye Neden Hedefte? - Yakup Köse
Ülkeleri ve liderleri ‘aşırı’ ilân edip, uluslararası silâhlı gücü NATO ile işgal eden ABD önündeki en büyük engelin İslâm olduğunun bilinciyle “Yeni Dünya Düzeni”ne münasip “Yeni (Ilımlı) İslâm”ı piyasaya sürdü.
Selefilik veya Vahhabilik
Selefilik veya Vahhabilik
İngilizlerin Selefi-Vehhabî hareketin arkasında olmasındaki sebeb, Selefîlerin İslâm’ı bölücü rol oynamaları ve moderniteye göre kullanışlı olmalarıdır. Bu açıdan modern Selefîlik, reformculuk anlamına gelmektedir.
Suud Müftüden Fetva: İsrail’le Savaşmak...
Suud Müftüden Fetva: İsrail’le Savaşmak...
Suud yönetimi, Siyonist İsrail ile yeni bir ilişki bağı oluştururken Suudi 'din adamları' da bunu meşrulaştırmaya çalışıyor.
Selaları Türkçe mi Okutacaksınız! -...
Selaları Türkçe mi Okutacaksınız! -...
Star Gazetesi yazarı Yakup Köse, Ak Parti’nin Atatürkçülük açılımını sert bir şekilde eleştirerek, düşman ‘Anadolu’yu işgal etmek için gün sayarken halkın motivasyonunu Atatürkçülükle mi sağlayacaksınız’ diye sordu.
LGBT'lilere Etkinlik Yasağı
LGBT'lilere Etkinlik Yasağı
Süresiz olarak LGBT ve LGBTİ gibi ahlaksız örgütlerin etkinliklerinin yasaklandığı bildirildi.
Din Kültürü Kitaplarında Mezheplere...
Din Kültürü Kitaplarında Mezheplere...
Milli Eğitim Bakanlığı ve Talim Terbiye Kurulu ya bu kitapları incelemiyor yahut kitaplarda yer alan sapkınlıkları uygun buluyor!
İrtica Hortladı!
İrtica Hortladı!
Siyasî iktidar, “denize düşen yılana sarılır” hesabı, FETÖ’cülerden boşalan bürokrasiyi de bunlarla doldurarak, necis bedeni çoktan çürümüş Kemalizm cesedine hayat öpücü vermeye çalıştığının şuurunda değil.
Erdoğan'dan NATO'ya Mesaj
Erdoğan'dan NATO'ya Mesaj
Erdoğan, NATO için, "Artık çok net ortaya çıktı. Mesele şahıs meselesi, parti meselesi değildir. Hedef Türkiye'dir, Türk milletidir. Biz her şeye hazırlıklıyız" diye konuştu.