Yazarlar
Tüm Yazarlar
Suriye’de Amerika’ya Yer Yok!

Şam, Yavuz Sultan Selim Han’ın Mercidabık zaferiyle beraber 1516 senesinde Devlet-i Aliyye’nin vilayetlerinden biri olmuştur. Bugünün sunî haritasına bakıldığında Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, İsrail ve bu toprakların Anadolu içine tabiî şekildeki uzantısı Mersin, Malatya ve Gaziantep dâhil olmak üzere Şam Vilayetinin sancaklarıdır. 1918 senesinde, Megiddo Muharebesi, Nablus Hezimeti diye tarihe kayıt düşülen savaşla beraber bu Şam Vilayeti İngilizlerin eline geçmiştir. Bu hezimet tarih kitablarında pek yer almaz; çünkü bu savaşta Devlet-i Aliyye’nin “Yıldırım Orduları Grubu” olarak anılan 8. Ordusu tamamen, 4. Ordusu ise bu kısmen dağılmıştır. Bu hezimetin asıl müsebbibiyse, o sıralar aynı bölgede görev yapan 7. Ordu’nun nazar boncuğu kılıklı meşhur komutanının, ard arda gerçekleştirdiği kahramanca(!) ricatlerdir. Durumun vahametini gerekçe göstererek rütbe arttırmak için hem silâh arkadaşlarını ve hem de vatan toprağını düşmana teslim eden kimseye ne denirse, bunun için de aynı şeyler denebilir herhâlde... Cemal Paşa da bu cinayetin ortağı... Bu kahraman(!) komutan kim mi? Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin “gök gözlü kâfir” buyurdukları hain. Boncuğu koruma kanunu malûm... Nablus Hezimeti, Devlet-i Aliyye’yi Anadolu’nun güneyinde kalan Müslümanlardan kopartırken, bugün idrak ediyor olduğumuz ve birazdan bahsedeceğimiz manzaranın da başlıca amilidir. *** Dün nizamî şekilde cereyan eden Birinci Dünya Savaşı’nın ehemmiyetli cebhelerinden biri olan bu topraklarda, bugün de Üçüncü Dünya Savaşı gayr-ı nizamî bir şekilde sürüyor. Türkiye, Rusya, İsrail, ABD, İran, Suudî Arabistan, İngiltere, Fransa, Almanya, Katar ve Amerika’nın önüne atacağı kemik için fır dönen PKK-PYD-YPG, IŞİD, Hizbullah, Şiî milisler, Esed Rejiminin unsurları ve Suriye’nin aslî çoğunluğunu meydana getiren Osmanlı bakiyesi Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat gruplar... Neler Oluyor? Afganistan ve Irak işgalinden Amerika’nın ağzı ciddi bir şekilde yandı. Bu iki savaş ekonomik, askerî, politik, siyasî ve psikolojik bakımdan öylesine masraflı oldu ki, Amerika’nın izlediği yolu değiştirmesinin ve bunun içinde İngilizler’den yardım almasının vesilesi oldu. Amerikan siyasetinin mimarlarından kabul edilen Zbigniew Brzezinski, “Stratejik Vizyon –Amerika ve Global Güç Buhranı” adlı eserinde Avrupalı güçlerden biri olan Birleşik Krallığı değerlendirirken; son derece sadık ve akıl oyunlarında bize yardım eden müttefik gibi ifâdeler kullanıyor. Bilhassa George W. Bush döneminden sonra Amerika Başkanı’nın Barack Obama olmasından beri, İngilizlerin Amerika’nın izlediği siyasetteki rolü daha açık ve net bir şekilde gözleniyor. İngilizlerin başlıca marifeti, yabancıların kurulu düzenleri içinden devşirdikleri işbirlikçileri kullanmak suretiyle, en düşük maliyet ile hedeflerini gerçekleştirmeleridir. Bu konudaki tarihî birikimlerini de bugün Amerika’nın istifadesine açmış olduklarından hiç şüphe yok. Fransızların Avrupa’yı yeniden global bir güç hâline getirerek dünya dengeleri içinde kendini üst basamaklara taşımak üzere planladıkları Akdeniz Birliği’ne karşı Amerika-İngiliz ortaklığının Arab Baharı adı altında Akdeniz çevresini ne vaziyete koydukları ortada. İngilizler Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgede “böl, parçala, yönet” taktiğini izlemişse de, bugün Amerika ile beraber “böl, parçala, yok et” stratejisi izledikleri açık. Peki, ama niçin? *** Bütünü görmek bize göre son derece ehemmiyetli. Aksi hâlde bugün içinde bulunduğumuz şartları tek başına ABD, İngiltere ve Avrupa özelinde ayrı ayrı okumaya kalkarsak, büyük yanılgıya düşeriz. Saydığımız unsurların ayrı ayrı siyasetler, çıkarları ve hedefleri varken, “bunlardan ortak bir şekilde istifade eden, onları sevk ve idare eden kim?” sorusu yanıt bulmalı. “ODET YİNON PLANI”, 1982'de, ISRAEL SHAKAK tarafından “KİVUNİM” isimli Dünya Siyonist dergisinde yayınlandı. Bu plan; Ortadoğu’nun silahsızlandırılması ve kontrolü amacı ile, etnik ve dinî ayrıştırma, bölgede kontrol dışı güç bırakılmamasını öngören bir plandır. Bir bakıma da “Siyon Liderleri’nin Protokolleri”nin güncellenmesi anlamına gelir. 1980’li yıllarda yayımlanan bu plana göre; Türkiye, Irak, Suriye, Suudî Arabistan, Sudan, Afganistan, Ürdün, Fas, Cezayir ve Tunus, İsrail Devleti’nin varlığı önünde tehdittir. İç dinamiklerine göre bunları dağıtmak, bölmek, silahsızlandırmak ve yok etmek gerekir. Bunun için mezhebî, ırkî, dinî veya mahallî ihtilâflar kaşınmalıdır. Soğuk Savaş’ı fırsat bilip Komünizm tehlikesine karşı veyahut Komünizm ile beraber sızdıkları Müslüman ülkelere, 1991 senesindeki Irak’ı işgal teşebbüsünden beri fiilen saldırıyorlar. Maşa olarak kullanılan Batılıların idealsizlikleri dolayısıyla bu saldırılar her zaman beklenen neticeyi vermiyorsa da, arka planda Yahudi, tüm bu aksaklıkları da hesaba katarak planını ince ince işliyor. Irak’ı işgal edip iç savaşa sürüklediler. Afganistan’ı işgal edip iç savaşa sürüklediler. Libya’yı işgal edip iç savaşa sürüklediler. Sudan’ı ikiye böldüler. Mısır’da askerî darbe ile meşru iktidarı devirdiler, Müslümanları cezaevine attılar. Suriye’yi global güçlerin bilek güreşi sahası hâline getirdiler, iç savaş adı altında Üçüncü Dünya Savaşı’na zemin hazırlıyorlar. Ve 15 Temmuz, Anadolu’yu işgal ve bölme teşebbüsü... 15 Temmuz’dan beri Anadolu ihtilâlini pörsütmek üzere gerçekleşen saldırılar, bunlar hepsi aynı planın uygulamadaki adımlarıdır. Not: Gök gözlü kâfirin aynı cebhede düşmesine sebeb olduğu topraklardan birinin de bugün üzerine İsrail Devleti’nin kurulduğu Filistin toprakları olduğunu unutmayalım. Gelelim Suriye’ye... Amerika ve onunla kutsal ittifak içinde bulunan İngiltere, Almanya ve hepsinin üstünde İsrail... Bu ekibin Suriye ve Türkiye başta olmak üzere bölgeyi parçalamak ve yok etmek arzusunda oldukları son derece açık… Ayrıca Suriye ve Türkiye üzerindeki hedeflerini gerçekleştirebilirlerse, hemen ardından sıradakinin İran ve Rusya olduğu da taraflarca bilinen gerçek. *** Star Gazetesi yazarı Ardan Zentürk’ün “Dugin’i tanımadan Putin’i anlayamazsınız” dediği Aleksandr Dugin, 15 Temmuz günü Türkiye’deyken, Bağlum’u ziyareti esnasında kendisiyle AvazTürk adlı haber sitesinin gerçekleştirdiği röportajda son derece açık bir şekilde çeşitli meseleleri dillendirdi. Dugin bu söyleşisinde diyor ki: - “Biz İslâm dünyasını dört farklı bölümde görüyoruz. Bunlar Şiîlik, Sünnîlik, Vahhabîlik ve sufi akımlardır. İslâm dünyasındaki Vahhabîlik ve Selefîlik akımları tamamen Amerika’nın kontrol ettiği ve destekleyerek güçlendirdiği, yaydığı akımlardır. İran’ın liderliğini yaptığı Şiîlik akımı ise bu Amerikan dayatması akımın karşısında denge unsuru oluşturan tek akımdır ve Şiîlik akımı Rusya menfaatlerine en uygun ve Amerika’nın İslâm dünyasını kontrol etme projesine karşı çıkan denge unsuru olması açısından en uygun akım olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Ancak Şiî ve Sünnî akımlar arasında kesin bir çizgi vardır ve İran’ın Sünnî İslâm alanlarına etki etmesi bu ayrım sebebiyle mümkün değildir. Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin Sünnî İslâm âleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur. Sünnî İslâm’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vahhabîlik ve Selefîlik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünnî İslâm âlemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin İslâm halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslâm âlimi Abdülhakîm Arvâsi’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir.” Son derece açık değil mi? Siyonizm’in emrindeki Amerika, İngiliz ve Alman ittifakının, Ortadoğu’yu, İsrail Devleti’nin menfaati istikâmetinde bölmesi, parçalaması ve yok etmesine manî olmak üzere, Türkiye’nin yeniden Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat Müslümanlara liderlik etmesi gerektiğini söylüyor. Zekâ değil de, akıl sahibi her kesimden herkesin üzerinde ittifak edeceği üzere, başka bir çare kalmadığını da açıkça dillendiriyor. *** Madem böyle bir teklif de masada bulunuyor, öyleyse Türkiye’nin Suriye meselesini Rusya, Esed ve Türkiye üçlüsünden müteşekkil bir şekilde çözüme kavuşturması, bunların haricindeki herkesi de Suriye’den “şutlaması” gerekiyor. Bu işin nasılını da açalım... Bir kere en başta Suriye hava sahasının bahsettiğimiz üçlü dışındakilere kapatılması gerek. Esed’in milletlerarası hukuka göre de meşru bir şekilde böyle bir hakkı var. Rusya’nın bu hakkın kullanılabilmesi için gerekli ekipmanı, yani Suriye’de konuşlu hava savunma sistemleri var. Bu üçlü eğer ki ittifak edebilirlerse, Suriye hava sahasını kendileri dışındakilere kapatabilirler. Amerika adına mayın eşekliği yapan unsurlara bundan sonrasında işlerin değiştiği anlatılıp eşekliklerinde ısrar edecek olanlara da anlayacağı dilden yanıt verilmesi gerekiyor. Böylelikle Suriye’nin toprakları da Amerika ve müttefiklerine kapatılmış olacak. Esed ile masaya oturup, direniş grublarının hepsini kapsayıcı af ve bununla beraber Suriye’nin yeniden toprak bütünlüğünü sağlayıcı bir anayasa üzerinde konuşulması ve bunun yerine getirilmesi gerekiyor. Türkiye’nin bunun için Rusya ile beraber Suriye’deki varlığını sürdürmesi de direnişçilere karşı teminat olarak sunulabilir. Böylelikle dışarıdan gelen müdahaleler haricinde Suriye’de evvelâ iç barış sağlanır. Karşı duranlara da yine Amerika’ya eşeklik edenlere olacağı gibi gerekli şekilde müdahale edilir. Rusya ve Türkiye de bu barışın garantörü olur. Amerika ile beraber Suriye’de yeri olmayan bir diğer unsur da İran. Suriye Irak değil nihayetinde. Dugin’in de dediği gibi bu bölgede tabiî söz sahibi Türkiye. Bu sebeble Rusya’nın İran’ı Suriye’den çıkarması gerekiyor. Ve tüm bunların neticesinde Türkiye, Esed ve Rusya ittifakıyla Suriye’nin yeniden ayağa kaldırılması gerekiyor. Bugün içinde bulunduğumuz oyunu bozabilecek olan tek hâmle bu. *** “Türkiye ve Rusya bunları yapacak da Amerika boş mu duracak?” diyorsunuz muhtemelen. Boş durmayacak muhakkak da, ne yapacak? Amerika’nın içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla sıcak bir savaşa girmesi kısa ve orta vadede mümkün değil. Zaten bu yüzden gayr-ı nizamî harbi seçiyor ve İngilizlerle bunun üzerine ittifak kuruyor. Peki, ne yapabilir? Türkiye’de yargı bürokrasisi içine sızmış olan elemanları varsa, onlar vasıtasıyla devlet görevlilerini hedef alan yargı darbesi yapabilir, kendilerine muhalif olanları bu şekilde susturmaya çalışabilir. Bunu yaptılar zaten... Medya üzerinde etkililerse, bu vasıtayı kullanmak suretiyle çeşitli algı operasyonları üzerinden toplum mühendisliği yapabilirler. Bunu o kadar uzun zamandır yapıyorlar ki zaten...  Askerî bürokrasi içine sızmış unsurları varsa, bunu kullanarak askerî darbe gerçekleştirebilirler. 15 Temmuz’da bunu da yaptılar... Suriye’deki gibi bir iç savaş senaryosu kalıyor ki, Türkiye’nin demografik yapısı böylesi bir savaşın kurgulanmasına bir türlü müsaade etmiyor. Deniyor, deniyor başaramıyorlar. Tüm bunlardan sonra ellerinde geriye bir tek ambargo seçeneği kalıyor. Bunu da uygulamaya kalksalar, Türkiye’nin alışverişinin istikâmetini değiştirmesi dolayısıyla rakiblerinin kazanacağını biliyorlar. *** * Aslına bakacak olursanız, Amerika ve müttefikleri için kendi çıkarlarına uygun alternatiflerin tükendiği, bundan sonraki alternatiflerinse onlar için son derece maliyetli olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Cin şişeden çıktı bir kere ve artık ucuz günlük politikanın, “yurtta sulh, cihanda sulh” palavrasının o çok sevilen “reel politik”te yeri yok. Amerika ve müttefiklerinin ne bahasına olursa olsun, Suriye’deki denklemin dışına itilmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu senaryonun sonu malûm... Bir taraftan şartlar zorlarken, Rusya da kendi menfaatine olmak üzere Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenmeye davet ediyor. Öyleyse artık muğlaklığın bir kenara bırakılması, kararlı ve inançlı bir siyasetin izlenmesinin vaktidir. Bundan sebeble de, 15 Temmuz’dan sonra bürokraside gidilen revizyonda aranması gereken ilk şart, böylesi bir davayı güdebilecek liyakatte kimselerin iş başına getirilmesi olmalıdır.  Baran Dergisi 506. Sayı

Batı Mamûlü Kemalizm, FETÖ ve Mezhepsizliğe Dâir

Hiçbir kimseyi veya grubu küçük düşürme amacında değiliz, davamızı delillendirmek ve isbat derdindeyiz. Her şeyden önce dürüstlük, diyoruz. Mevzuumuza şu tesbitle başlamak istiyoruz. Osmanlı’nın yıkılışını yani yakın tarihi iyi bilmeden birçok dinî, siyasî, içtimaî, ilmî vb. mevzuyu doğru değerlendiremeyiz. Yakın tarihe bakarken miftah (anahtar) şahsiyet ise II. Abdülhamit Han’dır. Abdülhamit Han’ı anlayan birçok şeyi anlar. Kuru övgü değil, iç ve dış düşmanlarıyla, öncesi ve sonrasıyla, bir dünya görüşüne nisbet ederek (İslâm’a muhatap anlayış) hikmet gözüyle bakmak-okumak gerek. Maddî kurtuluş karşılığı fakat mânâda esaret şartıyla 1923 yılında Cumhuriyet kurulmuştur. Bu gözle bakıldığında Millî Mücadele sekteye uğramıştır, çünkü gayesine ermemiştir. Kemal Tahir’in de işaret ettiği üzere, İngilizlere tek kurşun sıkılmadan neyin Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır? Dinî ve kültürel bütün değerlerini bırakan millet gerçek kurtuluşa eremez. Onun için Batı’nın içimizdeki devşirmeleri vasıtasıyla çıkardığı her karışıklıkta yeniden bir “İstiklâl Savaşı” başlatmak zorunda kalıyoruz. Eğitimden iktisada, siyasetten sanat ve ilme kadar Batıcı müesseseler yürürlüktedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde sistem bunun için tıkanmış ve değişim bunun için şart olmuştur. Halkın hissiyatı ve tepkileri ise Batıcı sistemle tamamen farklıdır. En son 15 Temmuz Halk İhtilali’nde görüldüğü üzere halk “son kale Osmanlı”nın varisi olduğunu ve bu toprakları Batıcı güçlere bırakmayacağını kararlılıkla göstermiştir. Kendisi de bir Osmanlı Paşası olmasına rağmen, Osmanlı’yı inkâr eden M. Kemal kendisine verilen yetki ve makamlardan faydalanarak Batı zihniyetinde bir rejim kurmuştur. Bin yıllık İslâm harfleri bir gecede kaldırılırken, Batı’dan tercüme hukuk sistemine tepeden inme geçilmiştir. Bunun neresi millî? M. Kemal, tek adam olma ve diktatörlüğü gereği bağımsızlıktan yana olsa bile kültürel ve ahlâkî olarak tamamen Batı yanlısı idi. Hem de kopyacılık seviyesinde, taklit seviyesinde. Zaten İngilizler, şeriat ve hilafeti kaldırması karşılığında M. Kemal’le anlaşmışlardır.  Böylece fizikî işgalden daha masrafsız ve garanti olan kültürel sömürgeleşme sağlanmıştır. Cumhuriyet rejimi boyunca Batı ve ABD emperyalizmine bağlı kalınmıştır. İsrail’i ilk tanıyan ülke olmaktan, bütün askerî darbelerde ABD’nin onayı olmasına kadar birçok misal verebiliriz. Arada istisnalar olmuştur. Erbakan Hoca, zaman zaman Ecevit, Kıbrıs savaşı ve iktidarının ilk dönemi hariç Tayyip Erdoğan dönemi gibi. 15 Temmuz ise Amerika’ya atılan bir Osmanlı tokadıdır. Batı, 28 Şubat 1997’de post-modern darbe yaptırdı, ama Kemalistlerin başarısız olması üzerine yine Batı ve Amerika’nın yetiştirdiği ılıman İslâmcı FETÖ devreye sokuldu. Yani kökten laiklik gitti, ılıman laiklik demek olan “ılımlı İslâm” geldi. Çünkü ABD, Türkiye ve dünyada yükselen İslâmcı hareketleri ancak “ılımlı İslâm” projesiyle önleyebileceğini düşünüyordu. FETÖ’nün 28 Şubat’ı desteklediğini notlarımıza ilave edelim. Çünkü yıllardır bu mevzu etiket İslâmcılar (çoğu mezhepsiz) tarafından görmezden gelindi. Kemalizm gibi FETÖ de Batı’nın çocuklarıdır ve zaten her ikisi de Batıcıdırlar. Her ikisi de Batı ile entegrasyondan (bütünleşmekten) yanadır. Kemalistlerin içlerindeki anti-batıcı ve bağımsızlıkçı unsurların varlığını inkâr etmiyoruz. Fakat onlar siyasî olarak Batı’ya karşı olurken kültürel olarak teslim olmuşlar. Batı’ya karşı oluşları da temelde değil, daha çok siyasî anlaşmazlık konularındadır. Kemalistlerin kurduğu rejim bütün müesseseleriyle Batı’ya bağımlı olup, Kemalist ordu ABD güdümlü darbelerle milletine sık sık silah doğrultmuştur. Zaten sermaye çevrelerinde üç bin aile değişmemiştir. Kemalizm, FETÖ ve reformcular bu ana sermayenin güdümündedir. Hâlen de öyledir. Burada Ak Parti’yi eleştiriyoruz. Çünkü kapitalizmi besleyen sistem yürürlüktedir ve halk bu sistem altında ahlâkını, şahsiyetini, ilişkilerini yitirmektedir. Abdülhamit dönemi hariç Tanzimat’tan beri güdücü olan Batı olmuştur. Zaten Tanzimat Fermanı da onların zorlaması ile olmuştur. Cumhuriyet rejimi ile devrimler yapılmış, medeni kanunlara, kılık kıyafete, eğitime vs. varıncaya kadar kopya edilmiş, Türk milletine Batı ahlâk ve anlayışı dayatılmıştır. Kanuni’den itibaren, bilhassa yakın tarihimizin muhasebesinin yapılması ve bozuluşumuzun sebeplerine inerek her şeyden önce fikirde kurtuluşumuzun sistemleştirilmesi gerekiyor idi. Gelenekle kopan bağımızı kurarken çağın meselelerinde İslâmî bakışı bütünlemek zarureti. Hem maziyi, hem hâli, hem istikbâli muhasebe ederek. İşte böyle bir ortamda Necip Fazıl zuhur eder; tarih muhasebesini yaparak ve İslâm’a muhatap anlayışın dünya görüşünü örgütleştirerek kurtuluşumuzun adresi olur. Bundan başka kurtuluş reçetesi yoktur. Tüm batıl cereyanlardan (reformist, liberalist, Marksist vb.) İslâm anlayışını koruyacak, özü ve aslıyla billurlaştıracak mütefekkirler ancak müceddidlik görevini yerine getirebilirdi. Bunu ilim adamı yapamaz, hikmet ve feraset sahibi yapabilirdi. Çünkü hikmet ilme, ilim ise tekniğe üstündür. Günümüzden bir misal: Adam fıkıhçı ve ilahiyatçı, üstelik Ehl-i Sünnet anlayışını savunuyor. Fakat “yüzyılın en büyük sivil toplum hareketi” diyerek düne kadar FETÖ’ye sempati duyuyor idi. Şimdi fıkıhçı bu kadar ferasetsiz ve hikmetsiz olabilir mi? Hem de İslâm için en büyük tehlike olan bir devşirme hareketi çözemiyor. Bunun ilminin ne kıymeti var? Hikmet ve anlayış olmayınca ilim adamı bocalıyor ve savruluyor. Aslında fıkıh da fehim/anlayış mânâsına gelir. Bu mânâda Necip Fazıl’ın hakîm ve fakih olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Demek ki iş malumatta veya bilgi yükünde değil, kurtarıcı mütefekkirde. Hikmetin ilme üstün olduğuna tarihten bir misal: İmam-ı Gazali Nizamiye Medreselerinin en üstün müderrisi idi. Ama o mevkileri bırakarak çile ve uzlete çekildi, hakikat arayışına girdi ve bunun neticesinde İslâm’a muhatap anlayışı yeniledi. Çağının kurtarıcı fikir sistemini oluştururken, günümüze de ışık vermiştir. Mezhepsiz-reformistler mevzuuna gelince. Biliyorsunuz Vahhabî hareketi Osmanlı’ya karşı İngilizler tarafından desteklenmiş olup hâlen de desteklenmekte. Çünkü İslam’ın doğru anlayışı olan Ehl-i Sünnet’e karşı fitne ve yıkıcılık unsurları Batılıların her zaman istediğidir. Efgani-Abduh çizgisini bu açıdan desteklerler ve kendileriyle menfaat çatışması olmadıktan sonra İslâm âleminde Şiiliğin büyümesini de isterler. Çünkü bu akımlar İslâm’ın özünü bozan akımlardır ve Müslümanların birliğini içeriden yıkmayı amaçlarlar. ABD, Saddam’ın üzerine gittiği gibi İran’ın üzerine gitmemiştir. Bilakis İran’a Ortadoğu’da fitne unsuru olarak alan açmıştır. Batılıların İslâm’ı bozma projeleri olarak Kuran’la Sünnet’i ayırdılar, İslâm’la tasavvufu ayırdılar, dinle mezhepleri ayırdılar. Dikkat edersek sünnet, tasavvuf ve mezhep düşmanı hareketlerin çoğunun arkasında Batı vardır, Efgani ve Abduh Mason ve İngiliz ajanıdır. Mısır’da Ezher üniversitesinin böyle bir rolü vardır. Bizdeki İlahiyat fakülteleri de bu fikirlere kaynaklık eder. Akılcı-rasyonalist eğitim temelinde akıldan başka mihrak tanınmaz. Mezhepsiz-reformistler modernizmin ürünüdür. Çünkü İslâm’ı reforme etmeyi teklif ederler ve Batı anlayışına göre yorumlarlar. Böylece İslâm’ı dışardan payandalamaya çalışırlar. Kadından imam ve hâkim olacağı, had ve recm cezalarında şüphe olduğu, faize cevaz verileceği, ahkâm ayetlerinin tarihsel olduğu vb. sapkınlıklara saparlar. Akıl, mihrakını ve nisbet ölçülerini kaybedince başıbozukluk içinde debelenir durur. Her kafa ayrı bir müçtehit taslağı olur. Batı felsefesi de buna alt yapı hazırlar, çünkü mihraksız arayış orada vardır. Kemalist, FETÖ ve mezhepsizlere Batı’nın mamûlleri diyoruz, fakat aralarında kavga da eksik olmuyor ve birbirlerine de düşmanlar. Biliyorsunuz kardeşler de birbirine düşman olabiliyor, mühim olan sebebidir. Kötünün kötüyle kavgası da olur. Biz ise Hak adına olan kavgada tarafız. Birbirlerine zıt iken temel ortak noktaları ise İslam’ın omurgası olan Ehl-i Sünnet itikat ve amel ölçülerine ve bunun sistemleşmiş hali olan BD-İBDA’ya karşıtlıklarıdır. Şunu belirtelim ki, laiklikle ılımlı İslâm’ın, ılımlı İslâm’la mezhepsiz İslâm’ın bir farkı yoktur. Birbirleriyle kavgaları iki batılın kavgasından farklı değildir. Rus Dış ilişkiler Başdanışmanı Alexander Dugin 15 Temmuz 2016 tarihinde Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin mezarı başında söylediklerine kulak verelim: “Sünnî İslâm’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vahhabilik ve Selefilik akımının etki etmesindense Türkiye Halifeliğindeki bağımsız bir Sünnî İslâm âlemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin İslâm Halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslam âlimi Abdülhakîm Arvasî'nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir.” Dışımızda birinin (Avrasyacı Rus) gördükleri bunlar. Bu mevzu yazar-çizer takımınca yeteri kadar irdelenmedi. İçimizde uyuyanlar olsa da “düşman hasmını tanır” hesabı ABD de benzer tespitlerde bulunmuş idi, tabiî onun stratejisi farklı. 11 Ocak 1987 tarihinde Türkiye uzmanı Andrew Craig’in Cumhuriyet gazetesinde beklenen İslâm devrimi olarak İBDA’yı işaret eden satırları hatırlanmalı. Ta o zamanlar ABD tarafından İslâmî gelişmeye perde için FETÖ ihanet şebekesinin Müslümanlar arasına sokulduğu bilinmeli. Kemalistler İslâm’la mücadeleyi cepheden yapıyor ve başarılı olamıyordu. FETÖ’cülerle ve diyalogcularla bu mücadele başarılı olsun diye “ılımlı İslâm” projesi yürürlüğe kondu. Bu diyalogcu hocaların da reformist-mezhepsiz olduğunu belirtelim ki aradaki kan bağı daha iyi görülsün. Çünkü babaları bir. 15 Temmuz’dan sonra bu diyalogcu Prof’lar halkın yanına geçtiler; ama özleri aynı, İslâm’ın dört temel kaynağından bilhassa son ikisini dışlarlar ve ikinci kaynak hadisleri de tartışmaya açarlar. Dört temek kaynak ise, sırasıyla şöyle: Kur’an, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyas. Kur’an’a ulaşmada merdiven hükmündeki üç kaynağı şaibe altında ve devre dışı bıraktıktan sonra ortada Kur’an kalmayacağını anlamayanlara yuh olsun! Şeriat, İslâm’dır. İslâm ise sadece Kur’an değildir. Allah Resûlü’nden kıyamete kadar dinin bütün heyet-i mecmuası şeriattır. Eğer böyle olmazsa İslâm sadece asr-ı saadete ait olur ve ondan sonra İslâm olmazdı. Demek ki, Hz. Ömer, İmam-ı Azam, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Mevlana, Akşemsettin, Mustafa Sabri Efendi, Abdülhakîm Arvasî Efendi, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu da Şeriattir, Şeriattendir. İsmini sayamadığımız nice İslâm’a hizmet edenler de Şeriatın asırlardır yürüyen hâlidir ve örnek şahsiyetlerdir. Yeter ki İslâm’ın itikat ölçülerine bağlı olsun. Müslümanların fikir, ilim, siyaset, sanat eseri ve aksiyonları İslâm’ın hanesine yazılır ve böylece Şeriatın bir parçası olur. Demek ki “mezheplere ne gerek var” demek, hainlik değilse salaklıktır. Aslında onlarınki de bir yol ve görüş olarak “salaklar mezhebi”dir. Yani, mezhepsiz olmuyor. Solla ilgili bazı şeyler söylemek istiyorum. Kemalist solu yukarıda Batı mamûlü sınıfın başına koymuştuk. Marksist solun ise Kemalizm ile şiddetli kavgaları olmuştur. Güzel militanlık örnekleri sergilemişlerdir. Rejim, sistem, emperyalizm gibi kavramları onlara borçluyuz. Fakat şunu da belirtelim: Esasında Marksizm Batı tandanslı bir fikirdir ve Batı hayat tarzı da solu besliyor. Ayrıca Rusya ve Çin’in kuyrukçuluğu söz konusu idi. Şimdi ise dünyada Marksizm’in örneği kalmadı. Antiemperyalist çizgisini sürdüren Marksist sol tabiî gelişimi içinde en azından siyasî olarak İslâm’a varması gerekirken, Batı yanlısı cephede yer alarak Batı menfaatleri için birleşmeleri, “küfür tek millettir” ölçüsünce izah edilecek bir durumdur. Şunu hatırlatalım ki, hem antiemperyalist vasfı hem de iktisadî paylaşım sistemi olarak solun aradıkları İslâm’dadır… Mecburen genellemeler yapıyoruz ama istisnaları her zaman zikretmeliyiz. Vatansever ve antiemperyalist sol unsurları muaf tutalım. Çünkü Müslüman, kimsenin hakkını yemez! Tesbitlerimizde bir hata olduysa da her zaman düzeltme yolunu açık tutarız. Yayın politikası ilkemiz budur. “Vur ama, yiğidin hakkını yeme!” sözüne inananlardanız! Bir mihraktan (Batı) beslenen ve bunu da siyasî ve örgüt hesaplarına uygun görenlerden bahsetmeye çalışıyoruz. Fetullahçıların Ehl-i Sünnet inancı ise, içi boşaltılmış ve ehlileştirilmiş-hainleştirilmiş bir yoldur ve İslam’daki cemaat veya tarikatlarla da ilgisi yoktur. Demek ki İslâm’a muhatap anlayış olmadan kuru kuruya Ehl-i Sünnet davası da yürütülemez. Doğru yol anlayışının çağımızda sistemleşmiş hâli lâzım ki, yeni hadiseler zemininde ve yeni yorumlarda bocalamayalım. Ayrıca Batı’nın Ehl-i Sünnet görünümünde bir cemaati seçmesi de etkili olmak ve içten bozmak amacını gösterir. Batı akliyeciliğine uygun bir İslâm anlayışı ise reformistlik olup, İlahiyat mamûlü mezhepsiz hocacıklar buna misaldir. Zaten birbirlerine de ses çıkarmamışlardır yıllarca. İran ve Suudi Arabistan’ın İslam âlemine ve mazlum halklara örneklik edemeyeceği malum. Bozulmamış İslam çizgisini muhafaza eden Anadolu topraklarının hem tarihî, hem işlev açısından Batı’ya direniş gösterecek merkez olduğu da görülüyor. Düşman her türlü planı deneyecektir. Fakat çetin ve kutsal savaşlar neticesinde dünya yeni bir düzene kavuşacak ve emperyalizmin dünya imparatorluğu hayali de sona erecektir. 15 Temmuz halk hareketi İBDA aksiyonunun ispatı oldu. İBDA’nın değişim yolu olarak “halk hareketi”ni işaretlemesinin haklılığı görüldü. İBDA Diyalektiği’nin temel esprisi olan kendinden zuhur  âdeta kırk milyonda birden tecelli etti. Silahlı mücadele karşısında dik duruş ve gerekirse silahla karşılık verme esprisi de anlaşıldı. İBDA’nın temel ölçülerinden biri olup bilfiil gösterdiği “şehidlik şuuru”na bir milletin yediden yetmişe koşusu destan gibiydi. “Ya şehid, ya gazi” hayat tarzının zevkine erildi. Daha önce İBDA’nın nefse ağır gelen bu stratejisi birden benimsendi… 15 Temmuz’da, Üstad’ın “dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik” hitabının tam karşılığı görüldü. Sahiplenme duygusu oluştu. İBDA’nın zorlu çilelerle maya tutması için didindiği idealin aksiyona dönüşmesi yanında aksiyonun idealleşmeye başlaması… Şehid ve gazilerden gurur duyulması, “tekrar olsa tekrar çıkarız” bilincinin oluşması… Allah Resûlü’nün işaretlediği ve İBDA’nın ilkeleştirdiği kötülüklere karşı birinci derece olan el ile mücadelenin tercih edilmesi. Ancak İBDA’nın “kötüye mani olmak ve defetmek, iyiyi yapmak ve getirmek mükellefiyetini teşkilatlandırmak” ihtarının ikinci kısmı da yerine getirilmeli. Yani henüz her şey olmuş bitmiş değil. İslâm fikir ve aksiyoncularının attığı tohumların zuhurları görüldüğü gibi, devamı da tecelli edecektir. Çileli fakat bereketli bir yol var önümüzde. Baran Dergisi 506. Sayı  

Sınır Tanımayan Dünya Savaşı

Esselâmü Aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, ne olsun. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum. Venezüella kaynaklı sıkıntılı durumumu biliyorsunuz. Sabredeceğiz, yapacak başka bir şey yok. Neyse; bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını söylüyor.) O zaman başlıyorum. Tam şu ânda, bir sürü şey yaşanıyor dünyada; ilginç meseleler hepsi. İlk olarak, Venezüella’nın ev sahibliğinde dün Venezüella’nın Margarita adasında başlayan “Bağlantısızlar Hareketi” zirvesine temas edeceğim. Bu hareket, ABD veya Siyonistler tarafından hâlâ kontrol edilmiyor olması bakımından iyi bir harekettir. Bu açıdan, Venezüella’nın doğusundaki o güzel Margarita adasında bu zirvenin düzenleniyor olduğunu görmekten mutluyum. Venezüella Devlet Başkanı Nicolas Maduro birçok devlet başkanını ağırladı burada ve bu vesileyle hemen sağında duran kişi de İran devlet başkanı Hasan Ruhanî idi. Bu, merak uyandırıcı bir nokta diğer taraftan… Çünkü Hasan Ruhanî İran devlet başkanı olalı çok sene oldu. Dolayısıyla, Ruhanî’nin Maduro’nun hemen sağında bulunmasının siyasî bir anlamı da bulunuyor. Bu vesileyle bir bilgi vermek isterim; fazla bir Şiî nüfusu yoktur Venezüella’da; Lübnan kökenli az sayıda Şiî vardır sadece. Bizdeki Lübnanlıların çoğu Hristiyan, Sünni Müslüman veya Dürzi’dir. Peki, Ruhanî’nin tam da Maduro’nun sağında yer alması gibi anlamlı bir hareketin yıllar sonra “nihayet” gerçeklemiş olması acaba niçin? Şunun için: Çünkü düşman ABD’nin hayata geçirdiği müeyyidelerden, başta Fransız Lambertist –sözde- Troçkistleri olmak üzere ülkeye sızan düşman unsurlarının yol açtığı iç sabotajlardan, hükümetteki yüksek seviyeli Bolivarcı entellektüellerin beceriksizliğinden ve orta seviyeli bürokratların yolsuzluğundan kaynaklanan berbat bir malî kriz var şu ân Venezüella’da. Yolsuzluğun hangi yüksek seviyelere ulaştığıyla ilgili olarak tek bir örnek vereceğim: Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun avukat eşinin, daha doğrusu şu ân artık bir insan hakları savunucusu olan dürüst insan Cilia Flores’in yeğenleri, uyuşturucu kaçakçılığı yaptıkları için Haiti’de tutuklandı ve yargılanmak üzere ABD’ye teslim edildi. Devlet başkanının eşinin yeğenlerinin gerçekleştirdiği ve kanundışı olduğu kadar ahlâkdışı bu iş, Maduro ve eşi üzerinde baskı kurmak üzere kullanılıyor bugün. Diğer yandan; iki gün önce Venezüella’nın Paris büyükelçisiyle konuştum telefonda ve bana inanılmaz bir şeyi, iki aydır büyükelçiliğe –Venezüella’nın dünyadaki en önemli büyükelçiliklerden birine yâni- Venezüella’dan tek kuruş para ulaşmadığını söyledi. Büyükelçi de dâhil, diplomatlar ve Fransız personel bile maaşlarını alamıyor ve üstelik bu ilk defa da olmuyor! Afrika’nın, Latin Amerika’nın, Karayibler’in fakir ülkeleri dahi kendi diplomatlarının maaşlarını tıkır tıkır ödeyebilirken, dünyanın en zengin petrol rezervine sahib, bu bakımdan dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Venezüella, sadece ülkesindeki memurlarının değil, diplomatlarının bile maaşlarını ödeyemiyor. Anlaşılacağı üzere, bu sadece para yokluğundan değil, organizasyon yokluğundan da kaynaklanıyor. Bunun da bedelini Venezüella’nın tüm halk kesimleri ödüyor. Son meclis seçimlerinde, seçmenlerin üçte ikisi hükümet karşıtı rey izhar etti ki, bunların da sadece üçte biri gerçek muhalifken, diğer üçte biri aslında Chavez taraftarı olmakla beraber -işte böylesi yanlışlardan dolayı- hükümete kızgın insanlardan oluşuyordu. Şayet bu yanlışları düzeltmemekte hâlâ ısrar ederlerse, korkarım bir iç savaş yaşanacaktır Venezüella’da ve ABD’nin istediği şey de ülkeyi bu şekilde tahrib etmektir zaten. Bugün Venezüella, Chavez’in iktidara gelmesinden önceye göre çok daha az petrol üretmektedir. Nasıl açıklayabilirsiniz bunu? Elbette sistemin çürümesiyle! Bu bahiste neler olup bittiğini biliyorum, çünkü kardeşim Vladimir bu konuyla ilgileniyor ve bu gidişi durdurmaya çalışıyordu. Ne var ki, yüksek seviyelerdeki yozlaşma ve yolsuzluklardan dolayı bunu başaramadı ve –durumu fazla afişe etmeden- hükümetteki çok önemli mevkiden bu yüzden ayrılmak zorunda kaldı. Sonuç ne oldu peki? Venezüella’nın ne ihraç ne de kendi kullanımı için ürettiği yeterli petrolü yok artık. Bundan da politik olarak hükümet ve iktidardaki –düşmanın tamamen kendisine sızdığı- Birleşik Sosyalist Parti sorumlu… Venezüella, benim sadece doğduğum ülke değildir. Halkları ve hükümetleri bir araya getirmek noktasında Latin Amerika’da, yâni Güney Amerika’da ve Karayibler’de önemli bir rol oynamış bir ülkedir aynı zamanda. Sağ görüşlü olsalar bile Amerikan ajanı olmayan milliyetçi devlet başkanları bile dâhil olmuştur Venezüella’nın öncülük ettiği bu hem milliyetçi hem de çevresindeki tüm ülkelerle dayanışma içerisine giren beynelmilelci birliğe. Küba, Venezüella’dan yarı fiyatına aldığı petrole dayanmaktadır meselâ 20 yıldır. Diğer ülkeler için de benzer bir durum geçerlidir. Bugün petrol fiyatlarının düşük olduğuna bakmayın - ki bu da Venezüella gibi ülkelere boyun eğdirmek isteyenlerin bir oyunudur. Venezüella’daki Bolivarcı devrim ve rejim düşer düşmez, petrol fiyatları da yükselecektir ânında. Umarım gerçekleşmez ama şayet böyle olursa, berbat bir savaş yaşanacaktır Venezüella içerisinde ve Venezüellalı devrimciler savaşmaksızın asla rıza göstermeyeceklerdir böyle bir şeye. Orta ve düşük rütbeliler başta olmak üzere, Venezüella ordusu da milliyetçi ve vatansever bir ordudur ayrıca. Neyse, yaşayalım görelim. Başka bir mevzu: ABD’de, New York’da iki ayrı saldırı gerçekleştirildiğini öğrendim bugün. Biri ağır olmak üzere, onlarca kişi yaralanmış. Diğer yandan, ABD’nin Minnesota eyaletinde ise bıçaklı bir kişi, tekbir getirerek sekiz kişiyi yaraladıktan sonra polis tarafından öldürülmüş. ABD’de –hem de kanunî yollardan- silâh temin etmek kolaydır. Şayet makineli bir tüfek olsaydı elinde, değil sekiz kişiyi yaralamak, seksen kişiyi öldürebilirdi kolayca. Dolayısıyla, belli bir mesaj vermeyi hedefleyen sembolik bir eylemdir bu kişinin yaptığı. Mesele şudur ki, bu tür eylemler dünyanın her tarafında günden güne artarak yaşanıyor ve bundan sonra da yaşanmaya yine artarak devam edecek. Minnesota’da bir kişi öldürüldü, değil mi? İşte onun yerini on yeni kişi alacaktır hemen. Birbirlerini hiç tanımayan ve birbirleriyle hiç karşılaşmayan bu insanlar bu eylem tarzını sürdürecek; dünya bir kan banyosu yapacaktır. Sadece geçmişten bugüne bombalanan üçüncü dünya ülkeleri değil, büyük ülkelerin halkları da çekmeye de başlamıştır artık bu çileyi. Ne acıdır ki, kurbanların çoğu da masum siviller olmaktadır. Siyonist ve emperyalist saldırganlıklardan kaynaklanan öyle bir dünya savaşına giriyoruz ki, ülke sınırı falan tanımayan bir dünya savaşıdır bu yaşanan. İyi ve açık fikirli bir adam olduğu intibaı bırakan, ama Afrika kökenli olmasına rağmen dışı siyah, içi beyaz “beyaz zenci” denilen cinsten biri olan Başkan Obama devrindeki kadar bir saldırganlık ve kan dökme, kendinden hemen önceki başkanlara kıyasla daha önce hiç yaşanmamıştır dünyada. Oğul George Bush’dan bile daha fazla kan dökmüştür Obama. Bush’un çizgisini takib etmekle kalmamış, kan dökmede onu bile geçmiştir. Güya ilerici bir adam intibaı bırakan Clinton da, hâkezâ, Arab ve Müslüman olanlar başta olmak üzere üçüncü dünya ülkelerine yönelik olarak gerçekleştirilen saldırganlıkta baba-oğul Bush’ları geçmiştir. İşte bu “beyaz zenci”, önümüzdeki on yıl içinde ödenmek üzere İsrail’e 38 milyar dolarlık bir “hediye” çekini giderayak imzalamıştır. Sadece ABD silâhları satın alınmak şartıyla verilen bu hediye sâyesinde, İsrail devleti on yıl boyunca dilediği silâhı dilediği miktarda alabilecektir ABD’den. Bunu da “İslâm Devleti”nin, çevresindeki –Arab veya Müslüman- tüm ülkelerden daha fazla bir askerî üstünlük kazanacağı tehlikesine karşı hayata geçirmişlerdir. O “Müslüman” ülkeler ki, Mısır bile aralarında olmak üzere, kendilerini “İsrail’in dostu” ilân etmişlerdir bugün. Mısır Devlet Başkanı Mareşal Sisi, ABD’nin veya Siyonizm’in ajanı değildir, ancak objektif bir durum olarak, İsrail’in düşmanı olan tüm cihadçıların, en başta Gazze’deki Hamas’ın Mısır’ın da düşmanı olması bakımından, Siyonistlerle işbirliği içerisine girmiştir. Cezayir dışındaki diğer tüm Arab rejimleri de ya ajan ya kukla rejimlerdir yine. Lübnan’dakiler de dâhil olmak üzere hepsi, İsrail’in de savaştığı insanlarla savaşmaktadırlar. Bu vesileyle ifâde etmek gerekirse; Hizbullah, o Şiî savaşçılar, bugün bir bölge gücüdür ve İsrail’in kendilerinden korkması bir yana, İsrail’i şimdiye kadar yenilgiye uğratmış tek güçtür. Sonuç olarak, tezatların birbiriyle savaştığı delice bir dünyada yaşıyoruz. Ne var ki, mü’min, hattâ mü’min olmayan masumlar, kanıyla ödüyor bunun bedelini. Üstelik daha yeni başladık bunları görmeye. Bu bakımdan, Minnesota’da -böyle diyelim- cihadçı bir eylemde kendisini fedâ eden insan, kendi çizgisini takib edecek başka birçok insana da örnek teşkil etmiştir bu şekilde. Daha da yaygınlaşacaktır bu gidiş. Niçin? Emperyalistler yüzyıllardır Müslümanları katlediyor da ondan. Unutmayınız ki ABD, Arablara saldırmaya daha ilk kurulduğu demde, 1801’de, Akdeniz’deki Amerikan gemilerinin ancak kendilerine para ödedikleri takdirde geçişlerine izin veren Berberî korsanları bahane ederek şimdiki Libya’da bulunan Trablusgarb Beylerbeyliği’ne dört yıl sürecek bir savaş için saldırarak başlamıştır. Kurulduğu günden beri de Arablara saldırmaya devam etmektedir ABD. Amerikan halkı ise farkında değil bunun. (Carlos, ABD’nin harika bir anayasaya sahib olduğu; fakat bunun da ilk modern anayasaya sahib olan ve bu bakımdan ilk anayasal devlet olan –daha sonra Fransız emperyalistlerince işgal edilen- Korsika’nın anayasasından mülhem olduğu; bilâhare Vietnam’ın kurucusu olacak Ho Chi Minh’in de ABD’de aşçı olarak çalıştığı uzun yıllar boyunca ve Vietnam henüz bağımsızlığını kazanmadan önce işte bu ABD anayasasından ilhâm alarak Vietnam anayasasını yazdığı bilgisini veriyor.) Bir yandan kendi ülkesinde dileyenin dilediği dinî teşkilâtı kurmasına izin vermiş olan ABD, diğer yandan da son 15 yılı açık bir savaş olmak üzere 25 yıldır dünyada milyonlarca masum Müslümanın katledilmesinden sorumludur. Gelmek istediğim nokta şudur: Müslümanlar veya Müslüman olmayıp da İslâm’a dost olanlar, bir seçim yapmak zorundadırlar bana göre. Arab dünyasındaki veya Müslüman dünyadaki dâhilî savaşları kasdetmeden ifâde etmem gerekirse; -emperyalistlerlerle Siyonistler ve bunlara karşı direnenler olarak- birinden biri seçilecek iki taraf vardır yalnızca. Her şey yeni yeni “patlamaya” başlıyor henüz. Biz kendi teşkilâtımız olarak –haram olduğu için- nükleer saldırılara her zaman karşı olmamıza rağmen, emperyalist emeller kadar Müslümanlara duydukları nefretten dolayı düşmanın kendi kanunları ve gelenekleri dâhil hiçbir şeye saygı göstermediği ve hiçbir sınır tanımadığı bugünkü gibi bir demde, sınır tanımayan bir başka savaş ve çok berbat şeyler beklemektedir Batıyı… En başta da halkı ve tabiatı güzel olmasına rağmen, devletlerini Afrika’da ve Ortadoğu’da saldırganca savaşlara sokan hainler yüzünden “esas hedef” seçilen Fransa’yı. Çekecek daha çok çilemiz var gözüküyor. Daha uzun süre zindanda kalabiliriz belki ama düşmanlarımızın tersine, bizi bekleyen bir cennet var ötede. Üstelik bizim Kumandan Mirzabeyoğlu gibi bir de örneğimiz var önümüzde. Niçin tam 16 yıl zindanda kaldı peki Kumandan Mirzabeyoğlu? Elbette, bulunduğu mevkîden dolayı. Yoksa öyle büyük bir teşkilâtı yoktu O’nun. Öyle büyük eylemler yapan, öyle çok silâhı olan bir örgütü de yoktu. Zindana atıldı, çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun, bu büyük mütefekkirin, bu büyük siyasî ve dinî liderin, şahsında örnekleştirdiği ruh ve fikirleri vardı düşman için, Türk halkının düşmanları için, şimdi Türkiye’de iktidarda olanların da düşmanı olanlar için asıl tehlike olan. Bu vesileyle, sâyesinde Kumandan Mirzabeyoğlu ve yine başka bazı gönüldaşlarımız serbest bırakıldığı için, Gönüldaş Erdoğan’a müteşekkir olmalıyız. İslâm veya Kemalizm adına her ikisine de ihanet eden ve yabancı düşmanların ajanlığını yapan çok tehlikeli hainlere yer açmak için, özellikle bugün, başka birçok insan daha serbest bırakılmalı ve bu şekilde Türkiye dünyanın büyük bölümüne örneklik teşkil eden gerçekten bağımsız bir ülke olmalıdır. Allahü Ekber.   18 Eylül 2016 Baran Dergisi 506. Sayı  

Darbe, Darbe Üstüne Benim Darbem Kalbim Üstüne

Ülkemizin tam sıkıntılı hali ortada, başarısız ve rezil darbe sürecinin berraksızlığı da meydanda, sinirler de tamamen gergin ve stresler ise zirvede iken, böylesine bir yazı başlığı ile konuya girmek pek sağlıklı gelmeyebilir değerli BARAN okuyucularına... Pek de haksız sayılmazlar amma ne yapalım ki, bu satırların yazarı Ramazan yazılarından hemen sonra öyle bir darbe yedi ki, HERKES SOPASINI, BAYRAĞINI, alıp sokağa çıkarken bu aciz eline kalemi alıp da bir satır bile yazamadı, kimseyle dertleşemedi, söyleşemedi. Çünkü Ramazanın son haftasında en ağır darbe kendisine yapıldı, hem de kalbin tam ortasından. Malum kalpten beşinci darbeye maruz kalmış, daha önceden bir baypas, iki ay içinde ise, peş peşe iki kriz, iki anjiyo ve iki ayrı ülkede ise beşinci stentle darbeleşerek, aynen vatansever milletimiz gibi can pahasına da olsa şu an zafere ulaşmış sayılırız elhamdülillah. Evet, işin ironi kısmını bir tarafa bırakıp gelelim ülkemizin bir bataklığa düşmesine, fosilleşmiş zihniyetin silahlı saldırısına, ehli salibin kapı köpeğine dönmüş gizli kardinal hoca bozuntusunun, tâ uzaklardan bir ülkeyi yakıp yıkma teşebbüsüne. Hamdolsun Allah’a ki, bütün bir millet olarak hem direnerek, hem de Yüce Rabbimizin yardımıyla birkaç yüz Şehid ve gazi karşılığında omuz omuza dimdik ayakta durmak şerefine ulaşmış olmanın sevinci içindeyiz. Şimdi esas bundan sonra ne yapmalıyız, nelere dikkat etmeliyiz, ona bakalım, onları yazıp çizelim. Hem de eski yazdıklarımızda haklı mı çıkmışız, yoksa yanılmış mıyız, bunu konuşalım. Bu musibet öyle bir ruh hastalarının mamulüdür ki, öyle kolay kolay bitmez ve birkaç senede kökü de öyle kolayca kazınamaz. Üremeye ve türemeye uygun ve yatkındır, çünkü ilk temel din olgusu üzerinden atıldığı için halkımızın iman ve merhamet damarları hassastır, bu yüzden iman ve Kur’an’dan bahsedeni, hele gözü de sulu sepkense öyle pat diye savurup atamaz yüreğinden. Biz ağlayan birini gördük mü hemen yaklaşıp; “Neyin var koçum, ne derdin var yavrum?” diyen bir milletiz. Ya hemen elimizi cebimize atarız yahut da yüreğimizi açar yaklaşırız o kimseye... Allah vallah ile salya sümük gözyaşlarıyla adam kandırmada Şeytana taş çıkartacak kadar mahir bir kişinin ağzından bir de ayet ve hadislerle süslü güzel sözler çıkarsa iş tamamdır. İşte halkımızın bir kısmı böyle içi başka dışı başka bir münafığın dizleri dibinde yıllarca yoğrulmuş ve uyutulmuştur ki, hala karşı çıkmayı günah ve dinen tehlikeli sayanlar dolaşıp duruyorlar ortalıkta... Önce itikadî yönden bir adamın iki dudağı arasına hapsedilmiş yüz binlerce insan, ağzını açmış, gözlerini onun sapkın suratına perçinlemiş bir vaziyette “Cehennemden azad Cennete ilhak” aşkıyla morfinlenmiş bir ölü haline getirilmiş. Halkımızın okumuşu da, cahili de kabuklaşmış inanç bozukluğunun iğfaline uğramış olmanın hâlâ daha farkında değil... Bu İNANÇLI insanlarımızın, “hoca” zannettikleri bu sapkın, dinlerini bozmaya (tağyire) kalkmış, itikatlarını yosunlaştırmış, “üç din” zırvalıklarıyla milletin beynine hükmedebilme cesaretini göstermiş bir acayip kişilik olarak karşımızda dimdik duruyor mu durmuyor mu?   Zilli zurnalı şaklaban gibi hala ötüp dururken siz bu işi kökünden söküp atarız mı zannediyorsunuz? Öyle kolayca hemen aldık, attık, tıktık diye işi kolaylaştırmak pek doğru bir tavır değil bence. Biz bunları çok gördük, çok sıkıntılarını yaşadık. Kitabını bile yazdık. Kim baktı, kim okudu, kim dinledi? Ne idi kitabın adı? Bilen bile yok. “Orada Bir Hoca Var Uzakta, Din ve Devlet Hain Tuzakta” dedik ama tuzak kuran alçaklar uzaklarda değil, meğer burnumuzun dibindeymiş, kah emir subayımız olmuş, kah sırdaşımız, kah en çok güvendiğimiz yüksek rütbeli generalimizmiş meğer, tam da koltuğumuzun altında. Allah için söylüyor ve buraya yazıyorum; Bu FETÖ denen istavroz sevdalısı sürünün karşısında son on, on beş senedir bu BARAN dergisi yazarları erkekçe mertçe yılmadan her şeyi yazdı çizdi, her sayısında bu Ehli salip’in (FETÖ’nün övdüğü Haçlı ordusu) ne menem mal olduklarını anlattı söyledi ve çırpındı, ama hiç kimse çıkıp da; “Yahu bu arkadaşlar ne diyorlar? Bunları niye bu kadar yerden yere vuruyorlar? Elbette vardır bir bildikleri” diye ne sordular, ne sorguladılar, ne de alakadar oldular. Ben aciz tâ Almanya’daki örgütlenmelerinden bahsederken, bu adam Alman harbinden virane olarak kalan birçok kiliseyi ve havraları Müslümanların verdikleri paraları bu kurumlara hibe olarak veriyor ve onların tamirini üstleniyor deyip bunları hem BARAN’da hem de kitapta yazarken çıt çıkmadı kimseden. Dört beş sene evvel Alman devleti artık bunları aynen PKK gibi benimsemiştir. “Başlangıçta yüksekokul açmalarına ve diyalog kurslarına izin vermeyen Almanya, birden bire döndü arsa verip yurt almalarına artık açıkça destek veriyor” diye yazarken herkes sus pus olup seyrediyordu. Şimdi moda oldu 30-40 sene Fetullah’ın dizinin dibinde hizmet edip el etek öpenler şerit değiştirip televizyonlarda bangır bangır veryansın ediyorlar. İyi hoş da dostlarım, içinizde din eğitimi almış adamlar da var, bu hoca zannettiğiniz adam ayetleri budarken nerelerdeydiniz?  Kur’an-ı Kerim’de hiçbir yere çekilemeyecek bir açıklıkta “Ey iman edenler kendilerine kitap verilmiş olanlardan hiç kimseyi dost edinmeyin”, “onlardan bir gruba itaat ederseniz sonunda sizi de imanınızdan çevirip kâfir ederler” mealindeki ayetler mevcutken, bu sapığı uyarmak ve karşı koymak çok mu zordu Allah aşkına? Hiç mi bu ayetler kör gözlerinize ilişmedi? Bütün İslam müfessirleri bu ayeti böyle yorumladığı halde, bu kişiliksiz kişi tüm kâfirleri dost ilan edip Papa’ya biate giderken siz ölü müydünüz? Pişman olmak, nedamet duymak yine de bir erdemliktir ama siz onun tüm şirklerine ortak olmuş ve de çok geç kalmışsınız. Allah, milletimize zeval vermesin, güç versin bu da geçer dostlar diyelim, diyelim amma ortadaki cenazenin leşi ufak tefek bir leşe de benzemiyor hani. Daha güzel günler görürüz inşaallah deyip “La tagnetu min rahmetillah” gibi ilahi duvarın dibinden fazla uzaklaşmayalım. Tüm Müslümanların geçmiş Kurban bayramlarını tebrik ediyor, Allah’tan Âlem-i İslam’a huzur ve barış vermesini niyaz ediyorum. Baran Dergisi 506. Sayı  

15 Temmuz'un Hatırlattıkları...

Şüphesiz 15 Temmuz halk ihtilâlimiz üzerimizdeki ölü toprağını atmamıza vesile oldu. Tüm dünyaya Müslüman Anadolu’nun ölmediğini ve nihai hesaplaşmayı beklediğini gösterdi. Sadece ferdî, içtimaî, siyasî vb. sahalarda değil, farklı sahalarda da –özellikle ruhî sahada- birçok şeyin farklı olduğunu gösterdi. Şüphesiz bu sahalardan biri de teknoloji-makine sahası hakkında oluşmuş bulunan “tabu”nun yıkılmasıydı. İmânın-inancın karşısında teknolojinin veya “yapma varlık”ın hiçbir varyasyonunun duramayacağını cümle âleme gösterdi. Her şeyden önce, en iptidaî bir anlayışla bile farkedilebilecek şu hususu bu Fetöcü ahmaklar farkedemedi herhalde: Silahın kurşunu, tankın topu, helikopterin bombası biter de, Müslüman Anadolu’nun kollektif şuuraltını oluşturan İmân-inancın yakıtı ve kurşunu hiç bitmez ve daha da artar. Arttı da! Hiç tarih de mi okumadılar? Hoş farz-ı muhal kurşun ve topları sonsuz olsa da fayda etmezdi! Çünkü Allah’ın “Allah nurunu tamamlayacak. Kafirler istemesede!” şeklinde vaadi var! Bu vaadin bir nişanesi olmak adına kurşunların önüne “pervasızca” dikilen Müslüman Anadolu evlatları, evden çıkarken –sanki şehadeti hissediyormuşçasına- eşiyle helâlleşerek çıkan İbda eri Haliller İmân-inancın önünde hiçbir şeyin duramayacağının ispatıydılar. Yine onlar Batı adamının “makine” denen eserine esaretten doğan acziyetini göstermiş ve sadece makineyi değil, her şeyi kendisine nispetle anlamlandırabileceği “ruhî müeyyide”yi modern zamanlarda eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Büyük Doğu-İbda imzasıyla göstermiştir. Alexander Dugin’in Abdülhâkim Arvasi Hazretlerinin kabrini ziyareti bunun bir göstergesi olsa gerek. Tüm bu anlattıklarımızdan ve tablosunu çizmeye çalıştığımız gururlardan şöyle bir mânâ doğmasın: İş sade İmân-inançta, eşyaya ve ona hâkimiyete gerek yok! Bilakis biz, “eşya/madde”nin bu inancın emrinde, onunla ahenk içinde, insanın “halifelik” vasfını yerine getirecek şekilde sonuna kadar verimlendirilmesi iddiasındayız! Ancak böyle olduğunda o “eşya” Ebu Dücane Hazretlerinin elindeki kılıç misali bereketlenecektir. Biz bu ulvi davamızı insan ve toplum meselelerine hâkim kılmak adına tankın, kurşunların, alçak uçuşların sindiremediği yürüyüşümüzü, “gül bahçesine girercesine” sürdüren Anadoluyuz! Kimse Sahabenin üstünlüğünü tam anlamıyla idrak edemez; o büyük kadrodan en ufak manevî bir pay dahi, bir halkı korkusuzca tankın önüne yatırmaya yeter de artar bile! Ne bir taktiğimiz ne de bir stratejimiz vardı. Ama “pervasızca” şahlanarak “Allahın bizden yana” olduğunu zaferimizle tahkik ettik. “Tahkik” dedik çünkü biz adımlarımızı bu yolda sabit kıldığımız müddetçe, “perde kalksa yakînim artmaz!” hesabı, Allahın bizle olduğunu, büyüklerimizin nakşettiği “şehitlik şuuru”yla biliyorduk. Hasmını tanıyan “göz” bu sebebten üzerimize makine keşifleriyle direkt gelmek yerine asimetrik bir savaş taktiğiyle gelmekte! Ki bu durum, Batı adamının buhranından doğan çaresizliğinin bir göstergesidir. Yine bu durum Batı adamının makineye esaretinin bir göstergesi… Çünkü Batı adamı yalnız makine ve teknoloji “oyuncak”larıyla olamayacağını görmüş, tek güvendiği şeyin yetersizliğini idrak ederek daha da çaresizleşmiştir. Yapmış olduğu Sanayi Devrimleri sonrası köleleştirdiği ve ruhunu tarumar ettiği insanlığın ve insanlık haysiyetinin birgün kendisinin yakasına yapışacağını farketmiştir. Tekniğin varlığı tahrip etmek için değil, ruhî bir faaliyet olarak kavramak için meydana getirilen bir yapma varlık olduğunu hesaplaşmamızda görmüştür herhalde! Bugün dünyanın bir inkılâb beklediğini ve bu inkılâbın kaidesinin Anadolu olduğunu farketmiştir. Yine bugün dost düşman herkes Anadoluyu asli kimliğine kavuşturacak olanın Büyük Doğu-İbda olduğunu farketmiştir. Bu heyecana, bu aksiyona ve bu imâna tercüman olabilmenin mihrakında Büyük Doğu-İbda’nın olduğu aşikâr… Olan biteni –meydanlarda bizzat şehit olduğumuz üzere- “Millet Demokrasisine sahip çıktı!” gibi saçma klişelerle değil de, hakikatiyle mânâlandıran Büyük doğu-İbdadır. Tüm bu hadiseler ister istemez milli teknoloji ve milli savunma sanayii meselesini hatırlatıyor. Bir ülkeye giren teknolojinin kendisiyle birlikte kültürünü getirdiği meselesi malûm. Şüphesiz bu kültür emperyalizminin etkisini ilk ve en ağır hissettireceği kişiler bu teknolojiyle normal bir vatandaşa nispetle daha içli dışlı olanlardır. Ülkemiz sanayi ve teknolojisinin Batı menşeili olduğunu hesaba katarsak, millî olmayan bu teknoloji harikaları(!) kuyrukçuların kuyrukçulaşmasını daha da kolaylaştırır ve bu kuyrukçu yarın gelir efendilerinin emrine canı gönülden itaat ederek kendi insanına ateş açmayı dahi göze alır. Nitekim Enver Paşayı Almanların yanında Birinci Dünya Savaşına girme fikrini kabul ettiren en mühim etkenlerden biri de Almanların askeri teknolojilerine olan hayranlığıydı. Almanların bu makinelere sahipken hiçbir şekilde yenilmeyeceğine inanıyordu. O yüzden yerli ve millî askerî teknolojiler seri bir şekilde geliştirilmeli ve bu alanda Batıya duyulan muhtaçlık tez zamanda giderilmelidir. Bu günlerde bu yönde çalışmalar olduğunu görmek memnun edici olmakla birlikte bunun ilk şartının yerli ve millî bir dünya görüşüne sahip olmak olduğu unutulmamalıdır. “Zamanı gelmiş bir fikri engelleyebilecek hiçbir güç yoktur!” der İbda Mimarı… 15 Temmuz günü Anadolu olarak bunu ispatladık. Fakat bu ispatımız, tıpkı Milli Mücadelede olduğu gibi, şuurlu bir şekilde değil de, insiyaki olarak tezahür etti. O gün gösterdiğimiz mücadele şuurlu değil de, insiyakî olduğu için maddemizi kurtardık ama mânâmızı kurtaramadık. Bugün Anadolu olarak bize düşen insiyakî olarak yapmış olduğumuz bu ihtilâlimizi “şuur”laştırarak inkılapla taçlandırmaktır. Ve bugün bunun şuurlaşmış hali Büyük Doğu-İbdadır. Baran Dergisi 506. Sayı  

Evladiyelik ve İrsâdî Vakıflarla Alakalı Bazı Hususlar

Geçen sayımızda vakıf çeşitlerini hülasa etmiş ve bunlarla alakalı bazı mühim noktalara temas edeceğimizi belirtmiştik. Vakıf çeşitleri arasında, içlerinde barındırdıkları kimi ihtilaflardan dolayı ele alınmayı gerektiren en önemli ikisi evladiyelik vakıflarla irsâdî vakıflardır. Kişinin vakıftan faydalanacak kesim olarak kendi çocuklarını veya yakınlarını ve müteakib nesebini tayin ettiği vakıf çeşidine evladiyelik ya da zürrî denir, malum. Bu vakıf çeşidi, dayanağını yine Peygamber Efendimiz (SAV)’in hadislerinde bulmaktadır. Efendimiz, kendisine ellerinde olan mülkleri ne yapmaları gerektiğini soran kimi sahabîlere, bunları satılamaz kaydıyla çocuklarına tahsis etmelerini emir buyurmuştur. Nitekim Hz. Ebu Bekir (RA) da, Mekke’deki evlerini çocuklarına vakfetmiş, hiçbir bedel ödemeden, satmamaları ve miras bırakmamaları kaydıyla çocuklarının, onların çocuklarının ilanihaye bu evlerde yaşayabileceklerini söylemiştir. Yine Erkam b. Ebu’l-Erkam, “Daru’l-Erkam” ismiyle meşhur ve Efendimiz (SAV) tarafından da bir süreliğine üs ve sığınak olarak kullanılan mübarek evini, sonradan oğlu ve yakınları için vakfetmiştir. Vakfiyesi şu şekildedir: “Besmele... Bu, Erkam’ın, Safa’dan biraz ilerideki evi hakkında yaptığı ahid ve vasiyetidir. Onun arsası Harem-i Şerif’ten sayıldığından ev de ‘Harem’leşmis, dokunulmazlaşmıştır. Satılamaz ve kendisine mirasçı olunamaz. Hişam b. As ve Hişam b. As’ın azadlı kölesi filan (ismi zikredilmemiştir) da buna şahittir.” Erkam’ın bu mübarek evi, içinde oğulları ve torunları tarafından oturulmak veya icarlarından yararlanılmak suretiyle Halife Ebu Cafer el-Mansur (v. 158 h.) zamanına kadar vakıf olarak devam etmiş, sonra bu halife tarafından güvenlik gerekçesiyle satın alınmıştır. Yani evladiyelik vakıflar, doğrudan Allah’ın Elçisi’nin emriyle teşkil olunmuşlardır. Bu konuda herhangi bir tereddüd yoktur. Yazı dizimizin vakfın hukukî yapısıyla ilgili bölümlerinde, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.’nin vakıfları kullandırma yönünden bir bağış olduğu ve kişinin mülkiyetinden çıkmayacağı içtihadında bulunduğunu ifade etmiştik. O, bu tür tasarrufları tek taraflı ve bağlayıcılığı olmayan “ariyet akdi” benzeri bir muamele biçiminde mülahaza etmekteydi. Gerçi kendisi bu içtihadında tek kaldığından Hanefî mezhebi, diğer mezheblerle birlikte, vakfın ilelebet vakfedenin mülkiyetinden çıktığı görüşünü esas almıştır. Bugün tüm vakıflar ancak ilelebet olmakla sıhhat kazanabilmektedirler. Ama İmam-ı Azam’ın bu içtihadının gerekçelerini incelersek, evladiyelik vakıflarla alakalı farklı hususları dikkat nazarına sunabiliriz. Ebu Hanife Hz., vakfın ancak “muvakkat ve her an vazgeçilebilecek kullandırma” olabileceği içtihadına bir istisna kaydı koymuştu: Eğer vakfeden şahıs, bu tasarrufunu kadı huzurunda tescil ettirirse, vakfettiği malları gerçekten kendi mülkü olmaktan çıkacak ve mevkuf vasfı kazanacaktır. Bu tescil işleminde ise, mahkemenin vâkıfın çocuklarının rızasını araması gerekmektedir. Yani, çocuklar, ebeveynlerinden birinin olmakla bu mülklerde hak sahibidirler ve ancak onlar olur verirlerse, kadı vakfı tescil ederek “sahih” hale getirebilir. İmam-ı Azam’ın bu içtihadının isabeti bu gün daha iyi anlaşılmaktadır. Biraz açalım. İmam-ı Azam’ın içtihadından bilhassa evladiyelik vakıf kurumuyla ilgili iki nokta ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bu içtihadın mefhum-ı muhalifinden çıkan husus, yani ne olursa olsun mülkiyette mal sahibinin çocuklarının da hakkı vardır, yani mal sahibi mülkü üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahib değildir. Vakfın kadı huzurunda tescili ve çocukların rızası bu anlama gelmektedir. Ancak bu görüşe yönelik haklı itirazlar olmuştur; mesela kişi malını vakfetmeyip tasadduk etse, bu durumda da mı çocuklarına soracaktır? İslâm’da çocukların nafakasını temin emredilir, ancak bunun ötesine onların dahli kabul edilmez. Artık kendisine bakabilecek vaziyetteki çocukların nafaka mesuliyeti babadan da düşer. O açıdan İmam-ı Azam’ın bu husustaki görüşü zayıf kalmış ve özellikle İmam Ebu Yusuf’un, mal sahibinin malını tasarrufta, şeriat dairesi içinde kalma şartıyla, muhayyer olduğu görüşü baskın gelmiştir. İmam-ı Azam Hz.’nin bu içtihadına yönelik bir itiraz da pratik örneklerden yola çıkılarak yapılmıştır, zira vakıf mülkleri üzerinde sonraki nesillere söz hakkı verilmesi, vakıf müessesesini çökertme riski taşımaktadır. Bu içtihad, vakıf yoluyla imar edilen eserlere, ihtiyaç sahiblerine yardım eden kurumlara, üzerlerinde hak iddia eden bir mirasçı tarafından bir gün el konulması tehlikesini doğurmaktadır. Bu da İslâmî anlayışın en temel esaslarından olan “amme menfaati” şiarına terstir. O yüzden bütün mezhebler, kişilerin, malları üzerinde kimseye danışmak zorunda olmadan vakıf da dâhil her tür tasarruf hakkına sahib bulunduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Kısacası İmam-ı Azam’ın içtihadının vakıfların genelini ilgilendiren yönü, hem nassdan delillerle hem de Müslümanların menfaatine uygun bulunmayarak kabul görmemiştir. Hâlbuki onun içtihadının asıl hedefi Elmalılı’ya göre evladiyelik vakıflardı. Araştırdığımız kaynaklarda bu konu fazla irdelenmediğinden, yani içtihadı illetleri açısından enikonu ele alınmadığından tam katiyetle söyleyemiyoruz. Fakat Elmalılı’nın izahları ikna edicidir. Elmalılı, İmam-ı Azam’ın içtihadının İslâm’ın ferâiz (miras) fıkhı ile alakalı yönünün daha önemli olduğunu ve içtihadının yukarıda işaret ettiğimiz ve görünüşte vakıfların tümünü ilgilendiren cihetinin aksine sadece evladiyelik vakıfları ilgilendirdiğini belirtmektedir. Allahualem Büyük İmam’ın içtihadının gerçek sâiki de İslâm’ın miras hukukunun çiğnenmesi endişesidir. Zira evladiyelik vakıflarda, çocuklardan bazılarının bazılarına tercih edilmesinin önünde fıkhen bir engel yoktur. Evladiyelik vakıf, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, İslâm’ın başlangıcından beri yaygın bir şekilde oluşturulmuş bir kurumdur ve İbda’nın “her şeye sahtesinin musallat olduğu” tesbiti doğrultusunda elbette bazı suiistimallere de maruz kalmıştır. Aslî maksadı, kişinin Allah’ın emri istikametinde en yakınından başlayarak iyilik etmesi olan bu vakıfların, sonraki devirlerde yaygınlaşmasının arkasında farklı sebebler zikredilmektedir. Vakıf yapan kişinin çocuklarının ve onların neslinden gelenlerin maişetini temin arzusu ile mallarının bölünmesini engelleme gayreti bunların başındadır. Ayrıca vâkıfın kızlarının evlenmesi neticesinde mallarının başkalarının eline geçmesini engelleme, hayırsız gördüğü oğullarını malından mahrum edip tercih ettiği diğerlerinin üzerine geçirme, vakfın devlet tarafından el sürülemezliğinden faydalanarak çocuklarının ve ileriki nesillerin mülkünü teminat altına alma gibi sâiklerin de etkili olduğu iddia edilmektedir. Bu görüşlere kaynaklık eden gerekçeler, evladiyelik vakıfların teorisinden değil de, uygulamadaki kullanılış maksadlarından çıkarılmaktadır. Fakat evladiyelik vakıfların tamamının bu maksatlarla kurulduğunu iddia etmek insafsızlık olacaktır. Zira kız-erkek ayırmaksızın tüm çocukları meşrutun leh kabul eden vakıflar çok miktardadır. Ancak bunların bazılarına yönelik eleştiri de feraizdeki nisbetleri (erkeğe iki, kıza bir) bozdukları yönündedir. Kuzey Afrika’da yaygın olan Malikîlik mezhebinde, evladiyelik vakıflarda çocuklar arasında tefrik yapılamayacağı hükmü bulunduğundan, bu memleketlerde vakıf kurmak isteyenler muamelelerini İmam Ebu Yusuf’un “vakıf kurmanın önünde hiçbir mânia olamaz” içtihadına istinaden gerçekleştirmekteydiler. Yani çocuklarından bazılarını, bilhassa kız çocuklarını miras dışı bırakmak amacıyla vakıf tesisi gayretindeymişler gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu vakıayı bilhassa müsteşrikler çok deşelemişlerdir. Bazı hallerde miras hukukunu bozucu bir manzara arz etse de bu vakıf çeşidinde yönelik umumî yaklaşım, kişilerin halis niyetlerle dayanağı din olan bir ameliyeyi yerine getirdiği şeklindedir. Şeriatta aslolan kişilerin beyanlarıdır ve kimse de aksini ihsas etmedikçe, vâkıfın beyanı üzerinden tescil yapılır. Ancak kuralın suiistimaline dair kuvvetli şüphenin mevcudiyeti halinde, tahkikat zaruri olur. Bu yüzden böylesi hallerde maksadın sorgulanması mümkün müydü? Mümkündü, zira İmam-ı Azam’ın içtihadı ortada durmaktadır. Ona dayanarak, çocuklardan bazılarının meşrutun leh yapıldığı yerde, bütün çocukların ve eşinin rızasının alınmasını kadı isteyebilirdi. Çünkü kadıların her vakıf hakkında gerekçelerini sıralayarak ayrı hüküm vermesinin önünde bir mani olamaz. Ya da o zaman için devlet reisi kadıların bu tefriki aramalarını zorunlu kılacak bir ferman (kanun) yayınlayabilirdi. Ancak, bunların hiç biri yapılmamıştır ve kadılar da önlerine gelen her vakfı tek düze bir bakışla tescil etmişlerdir. Bu tarz vakıfların Osmanlı’da cemiyetin üst kısmını oluşturan ulemada donma ve yozlaşmanın başladığı 17. Asırdan sonra büyük bir patlama yaptığını ekleyelim. Bir kısım araştırmacıların ifade ettiği üzere, kadılar da evladiyelik vakıflar kurduklarından, teamüle uymayı tercih etmişlerdir. Bu noktada miras hukuku ile evladiyelik vakıfların münasebeti meselesini bitirip daha önemli olduğunu düşündüğümüz Osmanlı ya da daha genel bir ifadeyle İslâm arazi rejimiyle ilişkisine kısaca bir göz atmamız gerekiyor. Zira ferâiz (miras), ferdî etkileri olan bir hukuk iken, arazi rejimi veya başka bir deyişle toprak mülkiyeti meselesi, istikbaldeki İslâm idaresini çok daha fazla alakadar etmektedir. Gelecek sayımızda bu konuyu ele alacağız. Baran Dergisi 506. Sayı    

Bazı Yazarlar Niçin Tutuklu?

Aslında tutuklanmalarının üzerinden birkaç yıl, hatta on-onbeş yıl geçtikten sonra yazmalıydık bu yazıyı. Hatta belki de onların yaptığı gibi ıslık çalmalıydık bu konuda. Hiç değinmemeliydik. 60 telif eser sahibi Salih Mirzabeyoğlu tutuklandığında ve örgüt lideri olmakla suçlandığında, idama mahkûm edilip cezası müebbede çevrildiğinde, 15 yıl tek kişilik tecrit hücresinde tutulduğunda, üstüne bir de Telegram işkencesine maruz kaldığında… Bu barış güvercinleri, fikir özgürlükçüleri, sevgi pıtırcıklarının sustuğu gibi susmalıydık. Hatta hakkında eli kanlı terör örgütü lideri diye yaygara yapan medya organlarında çalıştıklarını da hatırlayıp, katmerli bir şekilde susmalıydık. Ama ne yaparsın ki, bizim bağlı olduğumuz şuur, eğer bir haksızlık ve hukuksuzluk varsa konuşmayı emreder. Bakalım nasıl bir haksızlık? Necmiye Alpay… 1946 yılında Balıkesir’de doğdu. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Doktorasını Uluslararası İktisat alanında yaptı (Paris-Nanterre Üniversitesi, 1978). AÜSF’deki öğretim üyeliği, 12 Eylül dönemi tutuklamalarıyla sona erdi. Üç yıl Mamak Cezaevi’nde kaldı. Bu kopukluk, ilgi alanı olarak dilin öne çıkması sonucunu verdi. Cezaevi sonrasında hayatını çevirmenlik yaparak sürdürdü. “Kuram” ve “Ludingirra” dergilerinin kurucu ve editörleri arasında yer aldı. “Sombahar” dergisinde de editörlük yaptı. 1996-2003 yılları arasında Akademi İstanbul’da ve Yeditepe Üniversitesi’nde Türkçe ve Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi. Çeşitli yazıları ve çevirileri var. “Türkçe Sorunları Kılavuzu” ve “Dilimiz, Dillerimiz” adlı kitapları Metis yayınları arasında çıktı. Radikal Kitap’ta uzun yıllar “Dil Meseleleri”ni yazdı. Özgür Gündem gazetesinde “yayın danışmanlığı” görevini sürdürürken, gazete “terör örgütü yayın organı” olması sebebiyle kapatıldı ve çalışanları ile beraber Necmiye Alpay da örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklandı. Elbette Necmiye Alpay bir örgüt üyesi değildir. PKK’nın yayın organına “danışmanlık” yapması da “sembolik” bir destek. Bunu böylece, ona tutuklama kararı veren savcı da hâkim de bilir. İlk mahkemede de muhtemelen tutuksuz yargılama kararı verilecektir. O sembolik desteğe gelince… PKK gibi, artık ABD’NİN VE AVRUPA’NIN AÇIK AÇIK DESTEK VERDİĞİ bir örgüte, onun yayın organı marifetiyle, “Kürt halkının yanında olduğunu belirtmek adına” destek vermek, üstelik 15 Temmuz’da ABD DESTEKLİ bir darbe girişimini engellemiş bir halka ihanettir.  Türkiye’deki “Batı ne derse”ci solcu aydınların bugün düştükleri bu “halk düşmanı” durum, herhalde tarihin bile yazmaya utanacağı bir durumdur. Mahkeme Necmiye Alpay’ı birkaç ay içinde muhtemelen serbest bırakacaktır. Ama halkın nazarında “halk düşmanı” olarak mahkûm edilmiş bir “solcu” olarak kalacaktır. Aslı Erdoğan… 1967 doğumlu. Amerikan Robert Lisesi, ardından Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını CERN’de hazırladı. Rio de Janeiro’da başladığı fizik doktorasını yarıda bırakarak yazmayı seçti. 1994’te ilk kitabı yayımlandı. Ulusal ve uluslararası basında kendinden övgüyle bahsedilen yazar, 1997’de Deutsche Welle’nin düzenlediği yarışmada “Tahta Kuşlar” adlı hikayesiyle birincilik ödülü aldı, bu hikaye dokuz dile çevrildi. “Kırmızı Pelerinli Kent” romanı Gyldendal Yayınları’nın (Norveç) Marg serisine seçildi. “Hayatın Sessizliğinde” (2005) Dünya Yayınları tarafından yılın kitabı seçildi. Hayatın Sessizliğinde’den bir bölüm Piccola Tiyatrosu’nda (Milano) Serra Yılmaz tarafından seslendirildi, dans tiyatrosu ve baleye uyarlandı. “Mahpus” adlı hikayesi Fransa’da filme çekildi. Yunus Nadi (Mucizevi Mandarin), Sait Faik (Taş Bina, 2010) ödüllerini aldı. Zürih Şehir Yazarı seçildi (2012). Son olarak “Sınırda Sözcükler Ödülü”nü kazanan yazarın kitapları dünya dillerine çevrilmeye devam ediyor. Aslı Erdoğan, Radikal’de başladığı köşe yazarlığına Özgür Gündem’de devam ederken, gazetenin örgüt faaliyetleri kapsamında kapatılmasının ardından, o da örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklandı. Aslı Erdoğan’a destek de elbette özgeçmişi kadar “parlak”… PEN yazarlar birliğinin “onur üyesi” ilan edildi geçenlerde meselâ. Fransa, Almanya vesaire, tepkilerini dile getirdiler. Elbette bir gazete “terör örgütü propagandası” ile suçlanır ve kapatılırsa, yazarları da bu konuda yargılanır. Burada problem yok. Problem, “bütün dünyanın tanıdığı” (A. Erdoğan öyle diyor), ama Türkiyeli okurun pek tanımadığı (bunu da ben diyorum) edebiyatçının “tutuklu yargılanması”. Mahkeme heyeti, “kaçma tehlikesi” gerekçesiyle tutuklamış. Cezaevinde Necmiye Alpay’la birlikte kalıyorlarmış. Aslı Erdoğan’ın sağlık sorunları var. Boyun fıtığı sebebiyle “felç kalma” riski varmış. Fıtık yastığını vermemiş cezaevi yönetimi. Pismiş ortam, sağlıklı değilmiş. Böyle şikâyetleri var. Şöyle diyor tutuklanması hakkında: - “Keyfi ve hukuk dışı bir uygulama. Yasa açıkça diyor ki, yayın danışma kurulu gazeteden kanunen sorumlu olmaz. Benim kaçmam mümkün değil. Ben bilinen bir yazarım. 18 yıldır bir yazıma dava açılmadı. Hakkında dava açılmayan dört yazımı dosyaya koymuşlar. 2. Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa’da bir edebiyatçı tutuklanmadı. 14 dile çevrildi kitaplarım ama AKP edebiyatçıları küçümsüyor. Benim kitaplarımda şiddete bakışım belli. Aslı Erdoğan’ı merak eden açar okur.” Burada Aslı Hanım’ın gözünden kaçırdığı mesele, edebi eserleri sebebiyle tutuklandığını zannetmesi… Tutuklanma sebebi, PKK yayın organında yazıyor oluşu. Yani “şiddeti” benimsemiş bir örgütün yayın organında yazıp da, “şiddete karşıyım” diyerek bir çelişkiye düşmeye gerek yok. “AKP edebiyatçıları küçümsüyor” derken, oradaki “edebi tehdid”i de görmüyor değiliz. Yargılama devam ediyor. Muhtemelen o da Necmiye Alpay gibi birkaç ay içinde serbest kalacak. Elbette sadece yazdıkları veya eylemsiz destekleri sebebiyle tutuklanıyor oluşları, bu iki yazara da haksızlık. Destek verdikleri PKK yayın organı, neticede bir yayın organıdır. Örgüt propagandası yapmaktan alacakları ceza da bellidir. Asıl mesele, Türkiye’deki solcu aydınların bugün PKK’dan yargılanıyor oluşları. Onlar adına utanç verici bir durum olmalı. Çünkü PKK, bugün ABD’nin açıktan destek verdiği bir örgüt... Başka söze gerek var mı? 15 Temmuz’dan sonra, solcu aydınların, AK Parti’yi iktidardan düşürmek için şeytanla bile işbirliği yapabileceğini, kendi değerlerini dahi hiçe sayacaklarını, Fetö dâhil her türlü hain yapıyla kucak kucağa olabileceğini öğrenmiş olduk. Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, asıl fikir haysiyeti namına, durdukları yerden dolayı yargılanan, kendi yaslandığı değerlere bile ihanet eden kirli bir yapının, kirli bir ittifakın yanında durmaktan dolayı mahkûm edilmişlerdir zaten. Daha fazla “barış, demokrasi, insan hakları, özgürlükler adına hapse girdik” diye “fiyaka” yapmalarına müsaade etmeyin, serbest kalsınlar ve hayatlarının bundan sonraki bölümünü, “uğrunda yaşanmaya değer” hiçbir şeyleri kalmamış, “fikir haysiyetinin” mahkûm ettiği mahpuslar olarak yaşasınlar. Evet, ben de katılıyorum o kampanyaya: “Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a özgürlük!”… Barab Dergisi 506. Sayı  

19 Şubat 1807’den 15 Temmuz 2016’ya Bir Direnişin Hikâyesi

Yüz yıllardır süren Hak ve Batıl kavgasının son ve en akıl almaz vukuatlarından biriydi aslında 15 Temmuz darbe girişimi… “Akıl almaz” diyorum, çünkü gerçekten öyleydi! “Yeni Amerikancı” FETÖ’nün, ordunun tepesine çöreklenmiş “eski Amerikancı” Kemalist subayların din alerjisini sömürerek yıllardır TSK’ya sızdıkları biliniyordu. Ancak bunun sızma değil bir akın olduğu, ordunun neredeyse yarısını oluşturdukları anlaşıldı. Geri kalan din düşmanı cuntacı müsveddelerini de yedeklerine alabilecek güce erişmişlerdi. Buna mukabil Müslüman Anadolu insanı, büyük bir sağduyu ve cesaret göstererek FETÖ örgütü ve işbirlikçisi darbecileri 15 Temmuz gecesi derdest edecekti. Milletimiz bu hain darbe girişiminin farkına vardığı ilk anlardan itibaren sokaklara inmiş ve hâkimiyetin aslında hakkın üstünlüğüne inanan halkın elinde olduğunu tüm işbirlikçi hainlere haddini bildirerek göstermiştir. Bu uğurda direniş gösteren herkes en kat’i surette gözünü budaktan sakınmamış, kurşunlara dahî göğüs germek sûretiyle tüm dünyaya ferâset, cesaret ve azim dersi vermiştir. Müslüman halkımız büyük bir zaferin mimarı olarak bu coğrafyanın asıl sahibi olduğunu ve Müslüman Türkiye halkının bileğinin bükülemeyeceğini bir kez daha dünyaya göstermiştir. “Bir kez daha” diyoruz; çünkü 15 Temmuz darbesine benzer bir işgal girişimini İstanbul bundan tam 209 yıl önce bir 20 Şubat gününü 21 Şubat’a bağlayan gecede yine yaşamıştı. Nasıl 15 Temmuz darbe girişimi Amerikalı veledi zinaların planıysa, o gün ki işgal planı da onların babalarının, yani İngilizlerindi… Müslüman halkımız Bab-ı Ali’den günümüze dek gen kodlarında bu surette birçok muzaffer direniş hatıratı taşımaktadır. Bugün şanlı tarihimizde yer alan bu gerçek direniş hatıratlarından birine dikkat çekmek ve sizi o günlere götürmek istiyorum… 19. yy’ın ilk yıllarıydı. Osmanlı’nın İslâm sancağını ülkelerden ülkelere taşıdığı dönemler geride kalmış ve kendini yenileyememenin mahzunluğu yavaş yavaş her tarafı sarmıştı. Hâkim güç Osmanlının yer yer zayıflaması elbette uluslararası siyasete de etki ediyor ve bununla beraber Avrupa’daki güç dengesi de yeniden şekillendiriliyordu. 1789 Fransız devrimi Avrupa’daki statükoyu alt üst etmişti. Değişen dengeler ve yeni düşmanlıklar farklı ittifaklar meydana getiriyordu. Bir yanda Osmanlı’nın topraklarına göz diken Rusya, diğer yanda Osmanlı-Fransız yakınlaşması ve daha ötesinde hepsinin düşmanı ve hepsiyle yer yer çıkarı olan İngiltere… İşte bu karışık şartlar altında İngilizler, Fransa ile ittifak kuran Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u işgal etmek için bir plan üzerinde gece gündüz çalışıyordu. Hızla 16 büyük savaş gemisini Ege’ye göndermiş, arkadan daha büyük bir donanmanın intikali hazırlıklarına başlamıştı. 19 Şubat 1807 günü hava şartlarının müsait olduğuna kanaat getiren 16 İngiliz savaş gemisi, henüz tabyalarının tahkim çalışmalarının bitirilemediği Çanakkale Boğazı’nda gözüküverdi. Küçük bir Osmanlı filosunu etkisiz hale getiren İngiliz gemileri, Çanakkale boğazını aşarak İstanbul’a doğru harekete geçti… Amiral Duckworth’un bayrak gemisi olan HMS Royal George, 110 toplu HMS Windsor Castle, 80 toplu HMS Canopus, 74 toplu HMS Standart, 74 toplu HMS Ajax ve 44 toplu HMS Endymion gibi pek kuvvetli gemilerle 16 büyük savaş gemisinden oluşan İngiliz donanması bugünkü Adalar olarak bildiğimiz civara demir attı… Tıpkı 15 Temmuz gecesi eski adıyla Boğaziçi Köprüsünün Amerikan uşağı darbeciler tarafından kesilmesi gibi İngilizler de İstanbul boğazını kesmişti ve Osmanlı’yı İstanbul’u işgal ilen tehdit ediyordu. TRT 1’de 15 Temmuz gecesi gördüğümüz darbe bildirisine benzer bir ültimatomla İngilizler, Osmanlı devletinden Osmanlı donanmasının teslimini, Rusya’yla barış yapılmasını ve kendileriyle olan ittifak antlaşmasının yenilenmesini istediler. Taraflar arasında başlayan müzakereler devam ederken İngiliz hükümeti o sıralar İstanbul’da bulunan Fransız elçisi Sebastiani’nin İstanbul’dan gönderilmesini de talepleri içine eklediler… Bu esnada İstanbul kahvelerinde İngiliz aleyhtarlığı fokur fokur kaynıyor ve halk kendisini tehdit eden İngiliz donanmasına karşı içten içe bileniyordu… Halk içten içe bilenirken, İngilizlerin “muhteşem donanması” karşısında maalesef sükût eden Osmanlı yönetimi ne yapacağını şaşırmış bir vaziyetteydi. Hükümet, İngilizlerin taleplerini değerlendirmekle meşguldü. Padişah III. Selim ve vezirleri, İngiliz donanmasına direnecek kuvvette olunmadığından İngilizlerin taleplerini kabulden yanaydılar. Tüm bu hadiseler olur İngiliz donanması İstanbul’u işgal için beklerken, bir anda hiç kimsenin beklemediği, olmayacak zannedilen bir şey oluverdi. Tıpkı 15 Temmuz’da Boğaz köprüsünü kapatıp bütün işi bitirdiğini zanneden Amerikan destekli darbeciler gibi İngilizler de herkese dehşet saçtıklarına inandıkları donanmayı İstanbul yakınlarına getirmekle İstanbul’u ele geçirebilecekleri vehmine kapıldılar. İyi de oldu!.. Üstad Necip Fazıl’ın “bir şey koptu benden şey, her şeyi tutan bir şey” demesindeki gibi devlet aklı yenilgiye hazır ve İngiliz küstahlığı galibiyete varmak üzereyken, bir anda o bütün teslim havasını tutan “şey” birden kopuverdi ve yine Üstad’ın “durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak/diye haykırsam kollarımı makas gibi açarak” haykırışına benzer bir direniş azmiyle İstanbul halkı İstanbul sahillerine istihkâmlar hazırlamaya başladı. Hazırlanan yerlere de devlet yetkilileri toplar yerleştirdi. Devlet aklının gittiği yerde imanından güç alan milletin aklı devreye girmiş ve İstanbul halkı bir anda galeyana gelmişti… İstanbul halkının böylesine bir direniş göstererek başlattığı bu hareket, Padişah III. Selim ve vezirlerini de etkiledi ve neredeyse tarihin yazacağı en büyük rezaletlerden olacak “16 gemiye teslim olan koca devlet” komedisinin figüranlarını dağıtıverdi. Bunda, ülkeyi terki istenen Fransız elçisi Sebastiani’nin “İstanbul’u terk etmem, 16 gemiye teslim olan bir devletin de kimse kusura bakmasın yaşama hakkı yoktur” sözleri etkili olmuştur muhtemelen… Hal böyle olunca, Osmanlı devleti İngilizlere direnebilmek için müzakereleri kasıtlı olarak uzatarak zaman kazanma yolunu seçti. İngilizlerle yapılan müzakereleri yürüten tersane tercümanı Hoca İshak Efendi İngiliz amiraliyle uzun müzakerelere girdi ve İngilizlere kasıtlı olarak istenilen taleplerin yerine getirileceği izlenimini verdi. Arada kazanılan zaman zarfında sahillere kazılan bütün tabyalar bitirildi ve 2000’den fazla top yerleştirildi. Bu arada Cezayirli Seydi Ali Reis’in kumanda edeceği bir donanma, muhtemel bir çarpışma için hazırlanmaktaydı. Asker sıkıntısı olduğu duyulduğundan, daha hükümetten talep gelmeden halktan 7000 gönüllü bir gecede donanmaya yazıldı. Ayrıca İstanbul’a yakın illerden gelen binlerce gönüllü tabyalara yerleştirildi. İşgal girişiminin ilk anlarında teslime hazır hükümete direniş fikrini veren halk, bu türlü tedbirlerin alındığını görünce daha bir şevke geldi. İstanbul halkı ve civardan gelenler öyle bir cihad aşkına bürünmüştü ki, kayıklara binerek İngiliz gemilerine kadar sokuluyorlar, hatta İngiliz gemileri arasında gidip gelen İngiliz askerlerini de esir alıyorlardı. Bu esirler arasında su almak maksadıyla Kınalıada’ya çıkan Amiral John Duckworth’un oğlu da vardı. Tıpkı 15 Temmuz’daki gibi kendisine karşı duran halkı görünce bir anda ne olduğunu anlayamayan ABD uşakları gibi İngilizler de afallamış ve bırakın işgali, kendilerini kurtarmaya bile takatleri kalmamıştı. 15 Temmuz gecesi TRT 1’de okunan bildirinin nasıl milletimiz üzerinde bir hükmü olmadıysa ve aksine direniş nasıl artarak devam ettiyse, İngilizler de ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette evvelki taleplerini, ama bu sefer daha alt perdeden, tekrar etmek zorunda kaldılar. 1 Mart 1807’de yani işgal girişimine başladıklarından on gün sonra İngilizler hiçbir netice alamadan İstanbul önlerinden kaçarak Çanakkale istikametine tersyüz geri döndüler. Gelirken daha müdafaa tahkimatları tamamlanmamış sahillerden rahat rahat geçen İngilizler, bu zaman zarfı süresince silahlandırılmış tabyalardan atılan Osmanlı toplarıyla karşılaşınca şaşkınlığa uğradılar. İngiliz donanmasından HMS Ajax ile yanında bulunan iki korvet gemisi battı. HMS Windsor Castle gemisinin serendireği parçalandı, HMS Standart gemisinin cephaneliği isabet aldı. 37 ölü ve dört yüzden fazla yaralı veren İngilizlerin amiral gemisi HMS Royal George da ciddi yara aldı… Dönemine göre yenilmez sayılan ve herkese korku salan İngiliz donanması, tıpkı 15 Temmuz’daki darbeciler gibi İstanbul halkı tarafından rezil rüsva edildi…  İstanbul sahillerine o gün istihkâmlar kurarak direnişi başlatan ve ellerindeki her imkânla işgalci gemilere saldıran halkın torunları, 15 Temmuz gecesi de tankların önüne, kurşunların önüne bedenleriyle istihkâmlar kurmuş ve darbeyi püskürtmüştür… Ne mutlu o şehid ve gazilere… Baran Dergisi 506. Sayı   

"Paralel" Kim'in Paraleli? -2-

Sahici bir ruh ve fikrin “Paralel/sahte”si olmanın dayanılmaz hafifliği!.. Sahibi olmadığı mânânın sahibi olduğunu ilan etmenin maskara çarpılmışlığı!.. Hakikaten Fettoş, Kim’in paraleli veya sahtesi? Bu soruyu, cevabı içinde bir istifham olarak kabul ediniz… Osmanlı Devleti’nin çöküşü ile birlikte kurulan Cumhuriyette iktidar, çoğunluğu Mason olan İttihad ve Terakki kadrosuna havale edildi ve lider olarak da malum kişi İngilizlerin himayesinde küfrün maskesi olarak devletin başına bir çuval gibi geçirildi!.. Dönemin İslâm büyükleri, olup bitene karşı mukadderat gereği suskun kalmışlar, daha doğrusu küfre rıza göstermeden sadece katlanmışlardır. Bu katlanışın ta ki Müslümanların ihtiyaç duyduğu sahici insan soyunun yetişmesini sağlayacak Mütefekkirin doğuşuna kadar süreceği ehlince bilinen bir şeydi. Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin cemiyetin içinden toplumun en üst zekâsını çekip aldığı ve yetiştirdiği Üstad Necip Fazıl’ı tekrar cemiyet meydanına atıverdikten sonra sahici insan soyunun yetiştirilmesi çığırı da açılmış oldu… Üstad Necip Fazıl’ın, İslâm dünyasının tam 500 yıldır bir mütefekkir beklediğini, bunun da bu toplumun içinden neşet edeceğini haber verdiğini hepimiz biliyoruz. Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin tasarrufunda oluşturduğu Büyük Doğu idealinin bu mütefekkire yataklık edeceğine olan inancı onu bu toplumun en üstün zekâsını arayıp bulmaya sevk etmiştir. Neticede “Evreka, buldum deme saadetine erdim!” dediğini, bulduğu kişinin de İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu olduğu da biliyoruz. Bütün bunlar bilinen şeyler olmasına rağmen niçin tekrar ettiğimize gelince, o da şu: İngilizlerin himayesinde kurulan Cumhuriyet, 2. dünya savaşından sonra merkezinde Yahudi olan Amerika’nın himayesine geçirilmiştir. Hemen şunu da söyleyelim ki, Cumhuriyet İngilizlerin himayesindeyken de Yahudi bu işin ta merkezinde idi. Yani malum kişi, merkezinde Yahudi olan İngilizlerin himayesinde bu ülkenin başına musallat edilmiştir. Malum kişinin inanmadığı âleme göçmesi ile birlikte, dünyanın seyrindeki gelişmeler yeni politik duruşları da beraberinde getirmiştir. “Düşman göz”, kendi bekası için yüzyıllık planlar yapmaktan geri durmamıştır. Malum kişinin ölümünden sonra bu topraklarda nasıl varlık gösterebiliriz suali en çok da merkezinde Yahudi olan malum işgal güçlerini meşgul etmiştir. Dedik ya, “göz düşmanını tanır.” “Düşman göz”, Büyük Doğu idealinin görünüre çıkmasından bu hemen sonra, yani 1940’lı yıllardan beri Üstad Necip Fazıl’ı cemiyet meydanında takibe almış ve onun davasının önüne geçebilmek için var gücüyle çalışmıştır, halen de çalışmaya devam etmektedir. Üstad Necip Fazıl ve Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun çile dolu hayatlarını “Düşman göz”ün yakın takibi ile ilişkilendirmek sanırım yanlış olmaz. Özellikle Üstad Necip Fazıl’ın irtihallerinden sonra “Düşman göz”ün bütün gücüyle Kim’in üzerinde yoğunlaştığı ayan beyan ortadadır. Evet; Büyük Doğu ideali İBDA pratiği ile hayata tatbik edilmeye başlayınca, “Düşman göz” gözünü dört açtı!.. Bu işin önünü nasıl alırım endişesine kapıldı… Endişesinde yerden göğe haklı olan “Düşman göz”, çareyi “paralel yapılanma”da buldu… Yani Büyük Doğu-İBDA’nın temsil ettiği misyonun “Paralel/sahte”sini üretmekte buldu. Bugün insanımızın başına musallat olan “Paralel Devlet Yapılanması” ve onun “çakma” mehdisi Fettoş, aslında hâlihazırda var olan devlete karşı değil, istikbâlde zuhurunun önüne geçemeyeceklerini bildikleri “beklenen ve özlenen İslâm İhtilâl ve İnkılabı”na karşı oluşturulmuş bir “paralel/sahte” yapılanmadır. İstikbâlde kurulması mukadder olan Başyücelik Devleti’nin bir tür “paralel/sahte”sini oluşturmak ve bunu kendi tasarruflarında hayata geçirmek istedikleri gün gibi aşikâr olmuştur. Bunu başaramadıkları yerde en azından onun içerisinde kendi etkinliklerini, çıkarlarını koruyacak bir “örgütlenme/yapılanma”nın varlığını sağlamlaştırmak… “Düşman göz” niçin Fettoş’u tercih etmiştir? Bu soruya cevap vermeden önce birkaç şey söyleyelim. Her şeyden evvel, Cumhuriyetin derin devleti (biz buna Kemalizm diyelim) ile merkezinde Yahudi olan Amerika ve İngiltere’nin derin devleti arasında çok kuvvetli bir göbek bağı vardır. Diğer taraftan, bu derin yapıların Türkiye şarlarında kendisine düşman olarak bellediği iki büyük hareketten birinin merkezinde Said-i Nursî Hazretleri’nin bulunduğu Nurculuk hareketi, diğeri ise merkezinde Nakşi kökenli Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri olan Büyük Doğu-İBDA hareketidir. Hemen belirtelim ki, “devleti gözleyen” Nakşiliğin aksine Nurculuk, siyasî bir hareket olarak ortaya çıkmamıştır. Bütün mücadelesinin “imanî hakikatler”in tahkimine yönelik olduğu bilinen bir gerçektir. Derin yapılar açısından bakıldığında, bu iki hareketten hangisine nüfuz edilebilirse, onun diğerine karşı kullanılabilmesinin yolu açılacak ve bir taşla birkaç kuş vurulabilecekti. Bugün böyle bir seçim yapmayı akıl eden bir yapının nasıl bir “Düşman göz”le karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından bu husus önemli. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. “Düşman göz”ün en az 50 yıl sonrasına yatırım yapan bir akılla iş kotardığını görmemiz gerekiyor. “Düşman göz”, merkezinde Nakşiliğin olduğu Büyük Doğu-İBDA hareketine nüfuz edemeyeceğini Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu İBDA fikriyatının muhtevasından hareketle çok kısa bir zamanda gördü. Öyle ki, sanırım, İBDA fikriyatına nüfuz ettikçe büsbütün moralinin bozulduğunu ve kendisine hayat hakkı kalmayacağını anladı ve bunun önünü nasıl alabilirim endişesine kapılarak tek seçenek üzerinde yoğunlaştı. “Düşman göz”ün arayıp da bulamayacağı bir potansiyeli barındırdığından, Nurculuk hareketi sürülmesi gereken bir tarla olarak görüldü ve bütün hesaplar bu çerçevede değerlendirildi. Fettoş, ta başından beri, düşman taifesinden biri olarak Nurcuların içerisinde konuşlanmış/konuşlandırılmış olabilir mi? Ben şahsen bu kanaatteyim. Cennet mekân 2. Abdülhamid Hazretleri’nin düşman yurdunda birçok “Papaz”ının olduğu rivayet edilir. Hatta bazılarının yaşlılıklarını öne sürerek, “ne olur, son nefesimizde Müslüman kisvesiyle ölmemize müsaade ediniz” ricasında bulundukları, 2. Abdülhamid Han Hazretleri’nin de, “sizin orada o şekilde ölmeniz daha hayırlıdır” deyip isteklerini geri çevirdiği rivayet edilir. Şimdi bu durumun tam tersini düşününüz. Bir zamanlar bizim onların içerisinde “Papaz”larımız vardı, şimdi de onların bizim içimizde “İmam”ları var! Fettoş, onlardan biri olarak içimizde konuşlanmış/konuşlandırılmış bir ajandır. Özellikle ne yapacağı, nasıl yapacağı, niçin yapacağı çok daha önceden hesap edilerek içimizde konuşlandırılmıştır. Türkiye’nin siyasî atmosferinden istifade edilerek iyice palazlanan Fettoş, “üst akıl” diye tarif edilen ve merkezinde Yahudi olan iradenin bir beslemesidir. Malum kişiden sonra ülkenin kurucu iradesi olma şerefi, bize göre şerefsizliği kendilerine teslim edilecekti… Ama olmadı, yanlış hesap eskiden Bağdat’tan dönerdi, şimdilerde İBDA’dan dönüyor… Nurcuların içerisinde konuşlandırıldıktan sonra Fettoş, bütün ipleri tek elde toplayabilmek için çok hızlı ve acele bir şekilde samimi ve ihlâslı Müslümanların tasfiyesine yöneldi. Böylelikle derin yapı/devlet eliyle Fettoş, tek adam olma yolunda hızla yükseldi/yükseltildi. Nur talebelerinin adab-ı muaşeretine mugayir bir şekilde, ikinci bir ajandanın sahibi olarak Masonik yapılanmayı andıran kendi teşkilatlanmasını kurdu. Müslüman halka bakan yönüyle bu teşkilatlanmanın, Büyük İslâm ve İhtilâl ve İnkılâbını gözleyen Büyük Doğu-İBDA hareketinin “paralel/sahte”si olmaya dönük bir yapılanma olduğu pekâlâ söylenebilir. Fettoş, siyasî herhangi bir hedefi olmayan ve sade bir Müslüman olma tutum ve davranışa sahib pek çok Risale-i Nur talebesinin aklını bulandırmış ve onları öz yolundan saptırarak önce içerideki derin yapıya, daha sonra da kökü dışarıda olan derin yapıların hizmetine sunmuştur. “Hizmet Hareketi” dediği şey, Nurculuk Hareketi’nden başka bir şeydir. Said-i Nursî Hazretleri’nin, siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçınarak Allah’a sığınmak lazım geldiğine dair sözleri malumdur. Evet; Fettoş, ilkin akıllarında siyaset olmayan samimi ve ihlâslı Nurcuların aklını bulandırmakla işe başlamıştır. Onları kökü dışarıda olan derin yapıların pis emellerine alet edecek şekilde örgütlemiştir. Burada Fettoş’un kendine has ve hususi bir örgütleyici aklının ve fikrinin var olduğunu ima etmiyoruz elbette. Örgütleme dediğimiz şey, NATO bünyesindeki Gladyo örgütlenmesine benzer bir örgütlenmedir. Elemanları ise, kendilerini aslında “başı ve sonu hezimet” olan “hizmet hareketi”ne adayan safoşlar.   Fettoş, Cumhuriyetin kazanımlarına karşı hiçbir zaman karşı bir hamle yapmamıştır. Mümkün olsa idi, Cumhuriyetin bekası istikametinde yoluna devam edecekti. Ama şartlar, onun farklı zamanlarda farklı şekillerde kullanılmasını zorladı. Mesela 1960’lı yıllarda Nurcuların rejim muhalifi görüntüsü vermesinin önüne Fettoş ile geçildi. Nurcuların rejim muhalifi görüntüsü vermesini kasıtlı bir ifade olarak kullanıyoruz çünkü, dönemin Türkiye şartlarında ben Müslümanım diyen tüm samimi ve ihlâslı Müslümanlar rejimin tabii muhalifi olarak damgalanmışlardı... Fettoş, Said-i Nursî Hazretleri’nin en çok da demokrasi ile ilgili düşüncelerini istismar ederek kendisine kuvvet bulmuştur. Şartların üstesinden gelebilmek için mücadele alanında kullanılması işe yarar düşüncesiyle dillendirilen demokrasi kavramı, özellikle Fettoş’un tasarrufunda demokrasi ne cici bir şey denilerek, tam da İslâm’ın aradığı şey kabul edilerek Nurculuğun kutsallarından sayıldı. Daha sonraki yıllarda Fettoş’un tutum ve davranışları özellikle de 80’li yıllardan sonra diğer Müslüman grup veya cemaatlerin rejim muhalifi olmasının önünde en büyük engel olarak kullanıldı. Denilebilir ki Kemalist rejim, Müslümanları kendi içinden çökertmek için büyük bir titizlikle besleyip büyüttüğü Fettoş’u etkin bir tetikçi olarak kullanmıştır. Uzun bir süre Fettoş, Kemalistlerin en büyük destekçisi olarak iş kotarmıştır. Kemalistler de uzun bir süre onu örnek Müslüman olarak sahici Müslümanlara dayatmanın politik hamlelerine tevessül etmişlerdir. 28 Şubat bu mevzuda mühim bir yer işgal eder. Fettoş’un palazlanmasında ve Nurcuların gözünde bir kahraman edasına büründürülmesinde Komünizmle Mücadele Derneklerinin epey bir katkısının olduğunu söylemek lazımdır. 1980 İhtilâli aslında radikal İslam’ın karşısında “Ilımlı İslâm” veya “Yeşil Kuşak Projesi”nin Türkiye merkezli hayata geçirilmesinin bir adımıdır. Bir yanda Radikal İslâm olarak gördükleri sahici Müslümanları İran Devrimine aplike etmek (1979), diğer yanda ise, İran Devrimine Şii olması hasebiyle karşı duracakları Ilımlı İslâm ayağına Fettoş’un kucağında istihdam etmek. Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Gerek “Radikal İslâm” olarak tavsif edilen başta İran merkezli Şiilik olmak üzere, diğer Ehl-i Sünnet karşıtı mezhepsiz taifenin palazlandırılması ve gerekse Fettoş üzerinden Ehl-i Sünnet Müslümanların “Ilımlı İslâm” ve “Yeşil Kuşak” projesinde istihdam edilmesi çabaları, kısacası, gerek 1979 İran Devrimi ve gerekse 1980 sonrası Fettoş’un “Paralel Devlet Yapılanması” örgütlenmesi, aslında “düşman göz” tarafından esas tehlike olarak görülen “Büyük İslâm İhtilâl ve İnkılabı”nı gözetleyen Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine karşı devreye sokulmuşlardır. Ben şahsen “düşman göz”ün böyle bir hesap üzere olduğunu düşünüyorum. Çünkü “göz, hasmını tanır” ve tedbirini ona göre alır. Dünden bugüne bütün olup bitenler, “İstikbal İslam’ındır” manası etrafında cereyan etmektedir. 2000 yılların başından itibaren “Büyük Ortadoğu Projesi”ni de bu çerçevede değerlendirmek lazım gelir. “Düşman göz”ün bütün yaptığı şey, “beklenen ve özlenen büyük İslâm İhtilâl ve İnkılabı”nın dünya çapında zuhurunu engellemek, engelleyemediği yerde hedefinden saptırmak, onu da başaramazsa en azından ötelemektir. Fettoş’a verilen görevin bir tür taşeronluk olduğuna hiç şüphe yok. Ancak, merkezinde Yahudi olan ve Kristal Krallık hayali kuran bir uluslararası güç tarafından, Türkiye merkezli İslâm coğrafyasının sevk ve idaresinin Hilafet müessesi de kullanılarak Fettoş’a havale edildiğini ve bunun Büyük Doğu idealine karşı bir hamle olduğunu görmemiz gerekiyor. Çünkü Büyük Doğu ideali, Türkiye merkezi İslâmî Birleşik Devletler Topluluğu kurmayı hedefleyen bir yapıdır ve Başyücelik Devleti’nde Başyüce olarak önerdiği makam da sahici Halifelik makamına bir atıftır. Fettoş’un sık sık Üstad Necip Fazıl’ı referans alan açıklamaları ve hassaten İBDA Mimarı’na karşı olan amansız düşmanlığının temelinde de Büyük Doğu idealinin istikbali gözleyen bu duruşu yatmaktadır. Hâlihazırda “devlet aklı” nasıl bir çerçevede şekilleniyor bilemiyoruz ama bilinmesi gereken şey, “istiklalimiz ve istikbalimizin yegâne kurtarıcı fikri-İBDA” penceresinden görülen Büyük Doğu idealinin Başyücelik Devleti modelidir. Tez elden istidatlıların sahici fikrin emrinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Fikrin sahibi hayatta iken bunun gerçekleştirilmesi bütün dünya Müslümanları ve tüm insanlık için büyük bir kazanım olacaktır. Yarın çok geç olabilir. Her şeyi hakkıyla bilen sadece Allah Azze ve Celle! Baran Dergisi 505. Sayı  

FETÖ Bitti Ya Mezhepsizler?

Fetullahçı Terör Örgütü ile İslâm Milleti’nin şu ana kadarki en şiddetli hesaplaşması 15 Temmuz’da gerçekleşti. FETÖ pes edecek mi, etti mi henüz bilmiyoruz; ancak küfür mihrakı etmedi, korkuyla karışık da olsa bizimle mücadelesine devam edecektir. Milletimiz geç de olsa “Ilımlı İslâm” fitnesini sezdi ve FETÖ’ye karşı tavrını gerek siyâsîlerden, gerek bazı âlim kisvelilerden önce belirledi. Çünkü milletimizin içerisinden belki cahiller çıkabilir ama ahmak asla çıkmaz! Belki Tayyip Erdoğan başta olmak üzere bazılarının FETÖ’ye karşı milletten daha önce tavır aldığı söylenecektir fakat buna katılmıyoruz; çünkü 17 Aralık'a kadar milletimiz bu münâfıkların bankalarından varını yoğunu çekmiş, dershane, okul, yurt ve evlerinden çocuklarını almış ve hatta bunların kurum ve kuruluşlarını mimlemişti. İnsanların içinde “Fetullah” ismini an bak ne oluyordu. Bu münâfıkların devletin çeşitli kurumlarında “hizmet” eden yaklaşık 100 bin üyesi görevden uzaklaştırıldı veya açığa alındı. Daha açığa alınacak olanların da varlığını hesaba katarsak 200 bin hatta 300 bin örgüt üyesini görevden almak için büyük bir riske girmemiz, hatta 246 şehid vermemiz mi gerekiyordu? Böyle mücadele olur mu? Bu zamana kadar neyi beklediniz! İnsan sivrisinekle mücadele ederken dahi ciddiyetle iş yürütüyor. Bunları üzülerek söylüyorum... Fetullahçılar belki ölümcül yarayı aldılar ama bizi Fetullahçılıktan daha tehlikeli bir halet-i ruhiye bekliyor: Modernist-Reformist-Islahçılık, yani “dinsizliğe köprü olan mezhepsizlik” üzerinde koşanlar. Bu gürûh daha düne kadar Fetullah hakkında Allah’tan korkmaksızın medhiyeler düzerken, şimdi güya Fetullah’a ve “Ilımlı İslâm”a karşılar! Bu tipler televizyon programlarında, konferanslarda, gazetelerde, şurada burada pis nefislerini izhar etmektedirler. Bir de utanmadan Ehli Sünnet ve’l Cemaat tarikat ve hareketlere laf etmektedirler. Bu gâvur icatları, İslâm’a düşmanlık hususunda hâlâ Fetullah’la birdirler. Siyâsî olarak doğru tarafı seçtikleri için dost gibi gözükebilirler, zaten bu amaçla Fetullah’a bir tekme de onlar attı; onlar asla bizim dostlarımız olamazlar! Siyâsîler hata yapabilir ve bu belli bir kerteye kadar düzeltilerek görmezden gelinebilir, Harunü’r Reşid Hazretleri (rah.) de hatalar etmiş ve her seferinde müttakî âlimlerce doğru yolda sabit kılınmış. Yine bu mezhepsizlerin, Fetullah’tan zerre farkları yoktur. Bu Kemalist mamulü neslin en güçlü olduğu yer ilahiyatlardır ne yazık ki; meselâ geçenlerde Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Köse İslâm için ölenlere terbiyesizlik etmiş ve “Tekbir sesleri demokrasi sesini bastırmamalı.” diyebilmiştir. Sonra kendini aklamak için birkaç yerde açıklama yapmış ve özetle şunu demiştir: “Batı tekbirden ürküyor, aman sesimizi kısalım, hatta başımızı da açalım ki bizi IŞİDçi sanmasınlar. Ağzımızın tadı kaçmasın.” Bu da İslâm’a zilleti yakıştırmaktır. İlâhiyat fakülteleri bunun gibi binlercesiyle dolu. Zaten bunların Kemalist mamulü olduğunu anlamak için, icraatları ve savundukları ile Mustafa Kemal’in “Vatandaş için Medeni Bilgiler” kitabındaki sözler ve üslubun aynı olduğunu görmek kâfi. Bizim diğer dinlerden olanlarla, onları Müslüman yapmaktan başka ne gibi bir diyaloğumuz olabilir; aksi halde aslan eşeğe et, eşek de aslana ot vermiş, ikisi de aç kalmış. Diyalog mevzuunda biz, Kostantinapolis’e gidip papazların bir toplantısına iştirak ederek orada hazır bulunanların alayını Müslüman yapmış Beyazid-i Bestamî Hazretleri’ne (ks) tâbiyiz. “Osmanlı, Osmanlı” diye meydanda ciyak ciyak bağırırlar ama Osmanlı’ya da en büyük düşman bunlardır. Çünkü Osmanlı, hilâfeti 4 hak mezhep üzerine oturtmuştur. Şeriat mahkemeleri de 4 hak mezhebin hükümlerine göre işlemiştir, dolayısıyla kanunlar da 4 hak mezhebe göreydi. Bu mezheplerin kurallarından en ufağını bile reddetmek o mezhepleri red olacağından, Osmanlı’yı da red olacaktır. Zaten hilâfetle falan işleri de olmadığı aşikâr. Ehli Sünnet hocalar da bunlarla ilişkilerine çeki düzen verse ne güzel bir cevap olur. Bunlarla düşüp kalkmaları bizi rencide ediyor. Düşünün ki İmam-ı Azam Hazretleri (rah.), kendisini ilme yönlendiren İmam Şa’bî Hazretleri’nden hadis dinlememiş; sırf satranç oynuyor ve mizaha düşkün diye… Öte taraftan bazı Ehli Sünnet hocalar ashab düşmanı ve Teymiyyecilerle beraberler. Bunu ilim haysiyetine nasıl yakıştırıyorlar? Kendilerini geçtim, takipçileri olan gençlere nasıl örnek oluyorlar? İslâm'a Muhatap Anlayış çerçevesinden bakmaya çalışan biz her haliyle tehlike, fırsat, dostluk, düşmanlık gibi şeyleri İslâm’a olan konumlarına nisbetle değerlendirdiğimiz için, her zaman tehlike olagelmiş ama şimdi daha bir azıtan mezhepsizlik fitnesine de dikkat çekmekle mükellefiz. Unutmayalım ki, FETÖ, mezhepsizlik fitnesi sebebiyle memleketimizde kendine yer bulmuştur; kendisine yer bulan bu kadar tehlikeliyse, kendisinden yer bulunulan mezhepsizlik fitnesinin dehşetini lütfen bu misalden kavrayınız. Baran Dergisi 505. Sayı