Yazarlar
Tüm Yazarlar
Anadolu'nun Bağrında Bir Güruh Yuvası

Kobani, Suruç saldırısı ve FETÖ’nün MİT tırlarına yönelik operasyonunu vesile kılan iç ihanet şebekesine mensub medya ve siyasîler tarafından gerçekleştirilen kara propaganda neticesinde, 2015 senesine kadar bir kaç yıllık müddet kapalı kalan İncirlik Üssü yeniden Amerika’ya tahsis edildi. Bu tahsisten hemen bir yıl sonra 15 Temmuz gecesi meşru siyasî iktidarı ve Müslüman Anadolu İnsanı’nı hedef alan saldırının harekât üssü olarak kullanılan İncirlik, askerî bir üs olmaktan ziyade alenî bir günah yuvasına dönüşmüş vaziyette. Düz mantıkla bakıldığında, İncirlik Üssü o dönem DAİŞ karşıtı koalisyonun kullanması için Amerika’nın hizmetine tahsis edilmişti. Dolayısıyla iktidarın bugün “madem El-Bab’da DAİŞ’e karşı TSK’ya destek vermiyorsunuz, o zaman İncirlik Üssü’nün tahsis edilmiş olmasının sebebi de ortadan kalkmıştır” açıklaması makul. Bununla beraber esasında İncilik Üssü bir Amerikan işgal üssüdür. Birazdan uzun uzadıya listeleyeceğimiz vukuatlara baktığınızda da görebileceğiniz üzere, Amerika tarafından ülkemize, askerimize ve milletimize karşı onlarca günah bu üs aracılığıyla işlenmiştir. İncirlik ve Diğer Amerikan Üsleri’nin Vukuatları 5 Kasım 1959 tarihinde Amerikalı Yarbay Morrison, Çankaya’daki Amerikan Klübü’nden çıkarak arabasına binmiş ve farlarının zayıf oluşu yüzünden toplu hâlde yürüyen erleri zamanında göremeyerek onlara çarpmış ve bazıları ağır olmak üzere onbir eri çiğneyerek yaralanmalarına sebebiyet vermiştir. Kaza, 19:00-19.30 sıralarında olmuş, yaralılardan biri kaldırıldığı hastahânede ölmüştür. Türk makamlarının olaya el koymalarından sonra Amerikan makamları kaza sırasında Yarbay Morris’in görevli olduğunu iddia ve bununla alâkalı bir belge sunmuş ve konu örtbas edilmiştir. * Amerikalı S.W., Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü’nden sedef kakmalı takımları çalarken yakalanır. 1961’de gerçekleşen bu olayda S.W. ifadesinde; ülkemizi çok sevdiğini amacının hırsızlık değil Türkiye’den anı götürmek olduğunu söyler. * Türk bayrağını yırtan Amerikalı Wilburd Martin “Bütün Türkler …. Çocuğudur.” diyerek hakaret eder. (11.05.1964) Elbette ki bu hakarette cezasız kalır. * Ekim 1992’de, NATO Kararlılık Gösterisi II tatbikatı... Tatbikatın ana safhası sona erip, gemilerin tümü uyku pozisyonuna geçtiğinde, Amerikan uçak gemisi Saratoga’dan iki tane güdümlü füze ateşlenir ve Muavenet adlı gemimiz vurulur. Kaptan dahil beş askerimiz bu saldırıda hayatını kaybeder ve Amerika bu olayı da kuru bir özür ile geçiştirir. * 14 Nisan 1994’te, içinde Türk subaylarının da bulunduğu iki ABD helikopteri Çekiç Güç’de görevli ABD uçakları tarafından vurularak düşürülür. Olay günü 2 Türk helikopteri görevlendirilmiş ancak teknik sorunlar nedeniyle görev Amerikan helikopterine devredilmiştir. ABD’li pilotlara sabah verilen brifingde helikopterlerin Türk helikopteri olduğu bildirilmiş pilotlar değişiklikten haberdar edilmemiştir. ABD’li pilotlar anılan helikopterleri Türk helikopteri zannederek vurmuştur. * 11 Eylül sonrası Bush ABD’sinin Afganistan ve Irak’tan topladığı suçsuz Müslümanları Guantanamo zindanlarına taşıyan askeri kargo uçaklarının İncirlik’e indiği de yıllar sonra ortaya çıkacaktır. Zulmün yakıtı da, bombası da İncirlik’tendir. Günahı çoktur İncirlik’in! * 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan (bir binbaşı komutasında) 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak’taki işgâl kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında Peşmergelerin de bulunduğu bir ortamda, sürpriz bir baskın sonucu derdest edilmeleri ve başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekilmeleri de yaşanan hadiselerin devamı mahiyetindedir. Tahmin edebileceğiniz gibi Amerika bu hadiseden sonra da özür dilemekle yetinmiştir. * Özrünü dile, istediğin cürmü işle... * İncirlik’teki Amerikan askerlerinin adlî vakaları saymakla bitmiyor. Yoldan çevirip konuşacağınız her Adanalının söyleyecekleri de aşağı yukarı birbirinin aynı: İşte birkaç örnek: İncirlik Üssü’nde 17 Eylül 2005 yılında kafeden çıkıp otomobiliyle lojmanına dönen Hava Pilot Binbaşı Ferih Dinçer ile eşini, 5 ABD askeri çavuş yere yatırıp kelepçeledi. Köpekler ise üzerlerine saldırdı. Sonra ABD’li çavuş ülkesine gönderildi. Türk Binbaşı ise olay ört-bas edilmek istenince istifa edip bir özel havayolu şirketine geçti. Konuyla ilgili aranan ABD Büyükelçiliği’nin cevabı ise küstahçaydı: “Bu soruya Türk Genelkurmay’ı yanıt versin.” * Amerikalı çavuş 20 yaşındaki Christopher Anthony Shumaker’in kullandığı otomobil, iki kişiyi taşıyan motosiklete çarptı. Hamile kadınla eşi öldü. Er Shumaker’i cezaevine girmekten ABD askerî yetkililerinin mahkemeye verdiği taahhütname kurtardı. Shumaker ülkesine tayin edildi. Türkler tabii ki öldüğüyle kaldı! * Üste öğretmen olarak bulunan Jonathan Smith’in Cemalpaşa Mahallesi’nde kiraladığı dairede Çağ Üniversitesi öğrencisi İlker Altuğ’un cesedi, boğazı kesilmiş halde bulundu! * Üste görevli ABD’li astsubaylar Donald Graves ve Zachary; “Türk halkını sinkaf edeyim, sendikanızı da sinkaf ederim” şeklinde hakarette bulunarak Harb-İş Sendikası Adana Şube Başkanı Mustafa Acet’in astığı grev kararı duyurusunu yırttı! * 7 Şubat 2012’de FETÖ mensublarının A.B.D. adına Millî İstihbarat Teşkilâtına yönelik olarak gerçekleştirdiği yargı operasyonu. * Adana’daki İncirlik Üssü’nde 2013 yılbaşı gecesi ABD’li askerlerin 10’uncu Tanker Üs Komutanlığı’ndaki camiye girip, ahşap minberi parçaladıkları, camları kırdıkları ve Kur’an-ı Kerimleri yırttıkları iddiaları infial uyandırmıştı. Açıklama yapmak zorunda kalan TSK, Mescidin camlarının kırıldığını doğrulamıştı. * 17-25 Aralık tarihinde A.B.D. adına FETÖ’nün yargı bürokrasisi ve emniyet içine sızmış unsurları tarafından Türkiye Cumhuriyeti hükümetine yapılan yargı darbesi girişimi. * 19 Ocak 2014 günü Suriye’deki Türkmenlere yardım malzemesi taşıyan MİT tırlarına yönelik olarak A.B.D. emriyle FETÖ’nün askerî bürokrasiye sızmış elemanları tarafından yapılan operasyon ve ardından başını Amerikan medya organlarının çektiği milletlerarası kara propaganda faaliyeti. * Nihayet, 15 Temmuz 2016 akşamı, FETÖ’nün askerî bürokrasi içine sızmış unsurları tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerine ait uçaktan tanka, tüfekten helikoptere kadar envaî çeşit silahın gasp edilmek suretiyle Milletimize karşı kullanıldığı, Cumhurbaşkanı, Millet Meclisi ve Emniyet birimlerinin hedef alındığı darbe girişimi... Tıpkı diğer FETÖ operasyonları gibi aynı şekilde bu girişim de A.B.D.’nin emir ver direktifleri doğrultusuyla gerçekleştirildi. Yalnız bir farkla... A.B.D. ile FETÖ arasındaki münasebet hiç bir operasyonda 15 Temmuz akşamı kadar net ve kesin bir şekilde ifşâ olmamıştı. Darbe girişimi evvelinde İncirlik Üssü’nde FETÖ’cü askerlerden biri olan 39. Mekanize Tugay Komutanı Tuğgeneral Hasan Polat ile Amerikalı yetkililer arasında 15 Temmuz evvelinde gerçekleşen tam 12 toplantı. İncirlik Üssü’nün darbecilere tahsis edilmesi… İncirlik Üssü’nden Malatya Havalimanına sevk edilen TSK envanterinde kayıtlı olmadığı konuşulan 8 kargo uçağı mühimmat. Yine 15 Temmuz gecesi Büyükada’da Henri Barkey’in başkanlık ettiği toplantı. Darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Amerikan ordu mensuplarının yaptığı FETÖ, yani darbe yanlısı açıklamalar. Amerikan medya ve düşünce kuruluşlarının 15 Temmuz gecesi darbeci FETÖ mensuplarına istihbarat verecek nitelikte gerçekleştirdikleri yayınlar. Son olarak da Fetullah Gülen isimli terör örgütü ele başının Türkiye ile Amerika arasındaki iade anlaşmasına aykırı bir şekilde hâlen oradaki hayatını sürdürüyor oluşu, FETÖ ile Amerika arasındaki organik bağı son derece açık bir şekilde ifade eden detaylardır. Neticede İktidar partisi diyor ki; “İncirlik Üssü Amerika’ya kapatılabilir.” Biz de diyoruz ki; İncirlik dâhil olmak kaydıyla Amerika’ya tahsis edilmiş tüm askerî üsler ve CIA ofisleri kapatılsın ve yukarıda cürümlerle alâkalı da savcılık soruşturması başlatılsın. Lâfı da fazla uzatmaya gerek yok. Milletlerarası ilişkilerde belirleyici kural karşılıklılık prensibidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde TSK’nın askerî üsleri ve MİT’in ofisleri yoksa, bunun karşılığı olarak Türkiye’de de olmamalıdır. Belki birileri hâlâ farkında değil; fakat Soğuk Savaş sona ereli neredeyse 30 sene oluyor. Yukarıdaki listeye bakan herkesin de bir müttefik değil, azılı bir düşman göreceği muhakkaktır. Biz millet olarak topraklarımızda düşman istemiyoruz. Bu kadar basit... Baran Dergisi 522. Sayı  

İdeolojisiz Devlet Olur Mu?

Önce hukuk ve ideoloji arasındaki ilişkiye değinelim. Hukuk kâidelerinin gayesi toplum hayatını nizamlamak, istikrar ve emniyeti temin etmek olduğuna göre, hukuk, amme menfaatine hizmet eden kaideler bütünüdür. “Yap” ve “yapma” çerçevesindeki bütün müeyyideler bir kültür ve ideolojiye göre tesbit edilir. Onun için her dünya görüşünün hukuku da kendine özgüdür. Hukukun kaynakları da inanış ve kabullere göre değişebilmektedir. Hukukun kaynakları dinler, akıl, örf ve âdet, kanunlar vs. olabilmektedir. Onun için Mısır, Mezopotamya, İran, Türkistan, Antik Yunan ve Roma hukuk tarihinden; ilâhî hukuk sistemleri olarak Yahudi, Kilise ve İslâm Hukukundan bahsedilebilmektedir. Çağımızda ise Roma-Cermen hukukundan neşet eden Avrupa Hukuku ve onunla ortak Anglo-Amerikan hukukunun egemenliği vardır. Bu hukuka yön veren Batı ideolojileri olarak liberalizm, demokrasi ve küreselleşmeyi de zikredelim. Her devrin “nass”ları var. 1960-1970’lerde sosyalizm moda idi. Sonra Neo-liberalizm rüzgârı esti. Şimdi ise demokrasi ve küreselleşmeden dem vuruluyor. Bir de yanında hukuk devleti, evrensel ilkeler, insan hakları söylemleri var. Dünyada olup bitenler ise evrensel ilkelerin palavradan ibaret olduğunu ispatlıyor. Hukuk devleti için de herkes birbiriyle yarışıyor. Bilhassa Batılılar dünyadaki yangını kendi müreffeh hayat seviyelerinden keyifli keyifli seyrederken etrafa demokrasi ve insan hakları dersleri vermekten de geri durmuyorlar. Ancak yangın kendi evlerini vurunca cıyak cıyak bağırıyorlar. Küresel güçlerin dayattığı “evrensel standartlar”ın hangi hukuka göre tesbit edildiğini sormak durumundayız. Anlaşılan silah onlarda olduğu için kuralları da onlar koyuyor. Hâlbuki her toplum kendi hayatını nizamlayıp hukukun kaynağına göre farklı hukuk vaz etmesi gerekirken, “evrensel hukuk” diye emperyal güçlerin sömürüsüne muhatap hâle getirilmektedir. Evrensel değer dedikleri kendi değerleridir, müşterek değerlerle harmanladıkları kendi bakış açılarıdır. Tabiî ki farklı hukuklarda ortak insanî değerler vardır. Fakat bu ortak değerler Batı’nın tekelinde değildir. Batı insanına veya kültürüne ayrımcılık ve üstünlük tanımak gerekmez. Aslında evrensel normlara uymayan başta bu emperyal güçlerdir. Yani, dünyaya hukuk ve ahlâk dersi verecek durumda değiller. BM’nin yapısı evrensel hukuk değerlerine uyuyor mu? BM ne kadar demokratik? Hukukun ideolojiden neşet ettiğini söylemiştik. İdeoloji, ferdin ve toplumun inşaındaki “bütün esasları” veren fikirler manzumesidir. Devlet eğer hukuk demek ise ki öyledir, devletin de bir ideolojisi olmalıdır. Mutlak mânâda ideolojisiz bir devletin olması mümkün değildir. Pekâlâ, ideolojisi olan bir devlet de hukukun üstünlüğünü sağlayabilir, hukuk devleti olabilir. Hatta daha tutarlı ve belirlidir. Yani, evrensel ilkeler palavrasının arkasına sığınmaz. Batı’nın mülteci krizi, Ortadoğu’da yaptıkları gibi çifte standartlara tevessül edemez. Şunu ilave edelim ki, her demokratik devlet hukuk devleti mânâsına gelmez. İnsanın en yüksek organizasyonu olan devletin onu kuran fertlerin kimliğinden azade olması düşünülemez. Yöneticilerin fert fert bir inanışı olduğuna göre bunların bir araya gelerek aldıkları kararlar da bu inanıştan etkilenmiştir. Zaten nizamdan, ideolojiden ve inanılan bir sistemden bahsediyoruz. Devleti kuran ve yönetenler isterse seküler veya ateist olsun, neticede onların inancı ve ideolojisi de bu olmaktadır. Yani “hukuk devleti”, “demokrasi”, “hürriyet” vs. kavramları onun içini nasıl doldurduğunla alâkalıdır. Mesela hırsızlık, cinayet, tecavüz vs. her toplumda kötüdür. Fakat bunlarla nasıl mücadele edileceği farklılık arzedebilir. Kimi genel önlemeye, kimi özel önlemeye öncelik verir. Ayrıca bazı suçlar da toplumlara göre farklılık arzeder. Toplumun inanç ve fikir yapısı hukuku belirler. Doğal hukuk, doğal haklar vs. diye geçen yüzyılda popüler olan görüşler şimdi eleştirilmektedir. Bir kere insanın tanımı kültür ve medeniyetlere göre değişmektedir. Fikir ve inanışlara göre insan hakları veya daha doğru bir tabirle insan görevleri de, farklılaşır. Doğal hukukun seküler karakterde kullanıldığını da belirtelim. Keza “insan hakları” kavramının da seküler kaynaklı olduğunu ilave edelim. Kısacası, modernizm, çağdaşlık, bilimsellik vs. kavramların sistemleştikleri an bir ideoloji olduklarını ve kendi anlayışlarına göre bir hukuk vaz edeceklerini söylüyorum. Her ne kadar Batılılar, ideolojilerden uzak ve hukuk devleti vs. propagandasını yapsalar bile onların bu söylemi geri plandaki “varlığı kaçınılmaz” ideolojilerini maskelemek içindir. Hâkim oldukları statükocu düzenlerinin alternatif bir ideoloji ile sarsılmaması için, böyle bir propagandayı tercih ederler. Yoksa zihinlerimize ve algılarımıza kadar kontrol edecek ve bütün tüketim alışkanlıklarımızı esir alacak kapitalist bir ideolojiyi pazarlarlar. Sermayelerine küresel alan açmak için cici demokrasi ve evrensel değerleri (!) nass olarak takdim ederler. “Devletin ideolojisi olmaz, ideolojisi olan devlet vatandaşlarına eşit yaklaşamaz” söylemi de ideolojisizlik kılıfı altında Batı değerlerinin yaşatılmasıdır; yani Batı ideolojisidir. Aslında mühim olan devlet sisteminin nasıl bir düzen vadettiği ve uyguladığıdır. Tartışılması gereken bu olmalıdır. Metod olan demokrasinin rejim modeli hâline geldiği ve Batı standartları içinde tarif edildiği yani Batılılaşmak ve sömürgeleşmek mânâsına kullanıldığı dikkate alınırsa bizim gibi ülkelerde neden hukuk reformları yapılmasını istediklerini de anlarız. Siyasî-iktisadî sömürgeleştirme için toplum nizamlayıcısı olan hukukun kullanılması söz konusudur. Lozan’da kapitülasyonlar kaldırılırken bizim hukuk devrimleri yapmamız şartını antlaşmaya koymaları da bu amaçla idi. Tanzimat’tan beri olan siyasî-hukukî düzenlemelerin altında da Batılı ülkelerin kendilerine zemin açma hedefi yatmaktadır. Bizlere, devletin ideolojisi olmaz, diyerek kendi ideolojilerini dayatmaktadırlar. Gerek askerî güçle, gerekse uluslararası medya ağıyla yapılan algı operasyonlarıyla istediklerini elde ederler. Temelde üç ideoloji vardır. Kapitalizm, sosyalizm ve İslâm… Hâkim pozisyonda olan kapitalist sistem, öbür ideolojilerin (tek İslâm kalmıştır) yolunu kesmek için, sanki kendi görüş ve hayat tarzı bunu ifade etmiyormuş gibi, “ideolojiler çağı bitti, devletin ideolojisi olmaz” propagandasına başvurmaktadırlar. Demokratik-liberal anlayıştaki rejimler bir ideolojiye sahip değil mi? “İslâm ölçülerine göre hareket edeceğiz” demek bir ideoloji olduğu gibi, “hayır, dine göre değil, seküler-dünyevî ölçülere göre hareket edeceğiz” demek de bir ideolojidir. Biri hakikatin kaynağını Allah’ta görürken, öbürü insanda hem de farklı farklı insanda görür. Birinde sabit hakikatler varken öbüründe hakikatler sık sık değişir. Sık sık değişen ise hakikat olamaz, bu ayrı mevzu. Hepsinin de peşin kabulü yani Mutlakı var. Yâni seküler olan da hayatı izah için sekülerizmi Mutlak olarak alıyor. “Dinî duygular devlet işlerine ve siyasete karıştırılamaz” diyor değiştirilmesi düşünülen Anayasamız. Madem Anayasa değişikliği tartışılıyor ben de diyorum ki, “ateist (dinsiz) veya Batıcı duygular devlet işlerine ve siyasete karıştırılamaz”. Onunki de yasaklama, benimki de! “Evrensel aklî ilkeler” diyorlar ama adres Batı oluyor, onu Mutlak kabul ediyorlar. Biz ise “Allah’ın hükümleri” diyoruz. “Yok, olmaz” diyorlar. Niye olmaz? İsrail rejimi muharref Tevrat şeriatına göre yönetiliyor. İrlanda Anayasası, halktan kaynaklandığını söylerken, “Tanrının izniyle” kaydını da koyar. Avrupa’da birçok Anayasa’da “tanınmış din” modeli vardır. Yunanistan Anayasasında dinden dönme yasaklanmıştır. Laikliği Anayasasına koyan tek ülke Fransa’dır. Hukuk devletinin demokrasiyle aynı anlama gelmediğini, demokrasinin çoğunluk diktatörlüğüne dönebileceğini ve devletin faaliyet alanının sürekli gelişmesine nazaran “kamu hukuku emperyalizmi”nden bahsedildiğini ve bunun da modern demokratik devletlerde çıkar gruplarına hizmete döndüğünü belirtelim. “Hukuk devleti”nin de lafta kaldığını ilave edelim. Mutlak Fikirden gelen hak eksenli değil de faydacı mülahazaların hâkim olduğu şeklî bir hukuk devleti tek başına hak ve özgürlükleri koruyamaz. Şunu da ifade edelim ki, hukuk devleti veya hukukun üstünlüğü, hukukî ilke olmaktan çok, siyasî bir idealdir. Bu da yukarıda söylediklerimizle, yâni hukukun dünya görüşünden doğduğu görüşüyle örtüşüyor. Devlet, milletin bir organizasyonu olduğuna göre, milletin ideolojisi ne ise devletin de ideolojisi odur. Devlet, millet içinse tabiî olan millete göre devletin olmasıdır. Azınlıkların hakkını koruyup koruyamayacağı ise ideolojinin niteliğine göredir. Osmanlı Şeriat ideolojisine göre bir devlet idi, ama azınlıkları hoşça idare etmekte dünyada emsali yoktu… Baran Dergisi 522. Sayı  

Halül Mü'minin -II-

Hz. Sıddîk-i Ekber (r.a.) Döneminde Hz. Ebubekir (radıyallâhu anh) halife olunca, sahte peygamber Müseylemetü’l Kezzab’ın üzerine ordu ile varmış ve Yemâme cenginde Hz. Vahşi ile kellesini yuvarlamıştır. Bu savaşta Hz. Muaviye de cenk etmiştir. Hz. Sıddîk-i Ekber Şam’a Emevîlerden birçok kimseyi göndermiş ve orduya kumandan olarak da Hz. Muaviye’nin ağabeyi Hz. Yezid’i atamıştır. Şam fethedilirse de vali olmak görevini kendisine tevdi etmiştir. Gönderilen bu ordunun hemen akabinde de Hz. Muaviye kumandanlığında takviye bir ordu daha göndermiştir. Şam bölgesi fethedilmiştir. Hz. Ömer zamanında Şam Valisi Hz. Yezidulhayr vefat edince, yerine kardeşi Hz. Muaviye Şam Valisi olmuştur. Bazı âlimlere göre dolaylı yoldan da olsa Hz. Muaviye’yi Şam’a vali olarak tayin eden Hz. Sıddîk-i Ekber’dir. Çünkü Hz. Ebubekir Hz. Muaviye’nin kardeşi Hz. Yezid bin Ebu Süfyan’ı Şam’a vali olarak atamış, onu da yanında göndermişti. Hz. Yezidulhayr ise Hz. Muaviye’yi kendisine halef olarak bırakmıştır. Daha sonraki halifeler döneminde de Hz. Muaviye Şam valisi olarak kalmıştır. Hz. Ebubekir vefat etmiş, vefat etmeden önce de yerine Hz. Ömer’i tayin etmiştir. Hz. Faruk’ül Azam (r.a.) Döneminde Hz. Ömer (radıyallâhu anh) döneminde Şam Valiliği’nde Hz. Yezidulhayr mukim iken, Hz. Muaviye ise ona yardımcı idi. O demlerde Hz. Ömer, Hz. Muaviye’ye bir emirname gönderir; Hz. Ömer: “Ben seni Kayseriyye’ye vali olarak atadım. Hemen oraya hareket et, oradaki görevinde Allah sana yardım eylesin. Dilinden “Lahavle vela Kuvvete İlla Billahil-Aliyyil-Azim” kelimesini düşürme.” Hz. Muaviye, kardeşinin hazırladığı orduyla Kayseriyye surlarında… Acımasız ve şiddetten kaçınmayan Kayseriyyelilerle müthiş bir cenk… Oldukça fazla asker barınan Kayseriyye Kalesi’nden askerler çıktıkça mücahidler yere seriyor… Sonunda fetih… Kayseriyye fethedilince Filistin’deki diğer kaleleri de düşürme emri… Şam sahillerinin de birer birer ele geçirilmesinden sonra Hz. Ömer, Hicri 17-Miladi 638 senesinde Ürdün Valiliği’ni de Hz. Muaviye’ye verdi. Ürdün Valiliği görevinin Hz. Muaviye’ye tevdiinden bir sene sonra kardeşi Yezidulhayr vebadan ötürü şehid düşünce Hz. Ömer Şam topraklarını da ona verdi. Yaşı yaklaşık otuz beş. Bu haberi duyan babası ve anası çok memnun oldular ve ona birer mektup yazarak nasihatte bulundular. Babası Hz. Ebu Süfyan, mektupta Muaviye Hazretleri’ne şu şekilde öğüt veriyordu: “Bak oğlum! Şu muhacirler topluluğu, her bakımdan bizden öndeler. Biz ise onların gerilerinde kaldık. Onların makam ve mevkii hem Allah (c.c.) ve hem de Resulü (s.a.v.) katında yüksek oldu. Bize de gecikmiş olmamızdan dolayı geride kalmak düştü. Onlar bu bakımdan lider, idareci ve efendi oldular, biz ise onlara tabi konumunda olduk. Bak, onlar, sana oldukça büyük işlerini, görev olarak veriyor ve seni vali olarak tayin ediyorlar. Sakın onlara karşı gelme, muhalefet etme. Çünkü sen, hedefe doğru gitmektesin, gayret et. Eğer sen bunu yerine getirirsen, dolayısıyla bu hizmeti kendinden sonra gelecek olanlara miras bırakırsın ve bundan dolayı övgüye değer bulunursun.” Bazı kimseler Hz. Ömer’e, Hz. Muaviye’nin genç olmasından, ondan daha deneyimli ve olgun kimselerin neden göreve getirilmediğinden yakındıysa da onlara Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.v.) Hz. Muaviye hakkındaki hadis-i şerifini hatırlatmak kifayet etti: “Allah’ım! Halkı doğru yola iletmesi için onu hayra vesile kıl, kendisini de hidayette daim eyle ve başkalarına da doğru yolu göstermesini nasip eyle.” Hz. Ömer, kisra ve roma kralının zekâsından konuşan ashaba ise şöyle demiştir: “Siz Kisra’yı, Kayser’i ve onların dehalarını medh-ü sena edip duruyorsunuz, hâlbuki sizin aranızda Muaviye var.” Hz. Faruk’ül Azam bir gün Şam’ı şereflendirir. Hz. Muaviye de kendisini karşılamaya çıkar. Hz. Ömer, Hz. Muaviye’nin kılığını ve ardından gelen alayın ihtişamını, debdebesini görünce bunu yadırgar; “Ya Muaviye, bu da kisralık mı yoksa?” diye hesap sorar, Hz. Muaviye ise şu şekilde cevap verir: “Hayır ya Emirelmüminin! Biz cebhede düşmanla yüz yüzeyiz, harp ve cihad zineti ve teçhizatı ile düşmanlara karşı övünmeye ve üstün görünmeye ihtiyacımız vardır.” Maksadı yine rıza-i ilahi olan bu cevabı Hz. Ömer beğenir “Şüphesiz bu akıllı ve zeki bir kişinin hilesidir.” der ve Hz. Muaviye’yi bu ihtişamdan menetmez. Hz. Muaviye, ordusunu yazlık ve kışlık olarak iki bölüme ayırmıştı. Eleğe çevirdiği Rum sınırında her mevsim gezdirdiği birliklerle bir yandan Bizans’a gözdağı verirken bir yandan da Afrika ve İran dolaylarında İslam sancağını memleketlerden memleketlere devretmeye devam ediyordu. Aldığı istihbaratlar sonucu, Bizans ile asıl büyük karşılaşma için donanmaya da ağırlık vermeye başlamıştı, sürekli halifeden bir deniz cengi için izin istiyordu, lakin bir hikmet gereği Emirelmüminin Hz. Ömer deniz cengini yasakladığından ötürü ilk deniz cengini Hz. Osman döneminde gerçekleştirecektir. Hz. Ömer vefatına yakın müminlerin ulularından bir şûra kurmuş ve halifenin bu şûrada seçilmesini emretmişti. Hz. Ömer bir kâfir tarafından şehid edilmiş ve şûra Hz. Osman’ı halife seçmiştir. Baran Dergisi 522. Sayı  

Denizcinin Günlüğü -II-

İstanbul ve Çanakkale Boğazı İstanbul’da bir an önce kaptan devir teslimimizi yaptıktan sonra Marmara Denizine açıldık ve Çanakkale Boğazına ulaştık. Bu vesile ile İstanbul Boğazı Akıntılarından söz etmek isterim. İstanbul Boğazı, Tuna, Dinyeper ve Don gibi üç büyük akarsu ve sayısız küçük suyla beslenen Karadeniz’in sularının tek çıkış yoludur. Kanal İstanbul inşa edilince ikinci çıkış yolu olacaktır. Gerçi nehir gemileri Tuna yolu ile Baltık Denizine kadar ulaşabilmektedir. Fakat belirli büyüklükteki bir gemi ancak buradan geçerek denizlere açılabilir. Karadeniz’den Marmara Denizi’ne boğaz aracılığıyla akan su miktarı yıllık 660 milyar metreküptür. İstanbul Boğazı, Karadeniz’den alçak, Marmara Denizi’nden yüksek bir konumda yer alır. Düzey farklılığı Boğaz’ın başlangıç noktası ile bitiş noktası arasında toplamda 40 cm’yi bulur. Bu nedenle Karadeniz’den Marmara Denizi’ne sürekli bir yüzey akıntısı vardır. Yüzey akıntıları, Boğaz’ın orta kesimlerinde en şiddetli duruma gelirler. Akıntı kuvveti özellikle Kandilli açıklarından başlayarak güneye doğru saatte 5 kilometreyi bulan bir hızla güçlü bir biçimde devam eder. Yüzey akıntıları en kuvvetli hâllerini Karadeniz üzerinden gelen kuzey rüzgârlarının estiği dönemlerde alır. Olağan koşullarda 3-4 knot olan akıntı hızı, rüzgârlar ile beslendiğinde 7 knota kadar çıkar ve akış hızı hemen hemen bir nehir hızına ulaşır. Marmara Denizi’nin suyunun Karadeniz’in suyundan neredeyse iki kat daha tuzlu olmasından dolayı bu iki denizin arasında büyük bir yoğunluk farkı bulunur. Daha tuzlu olan Marmara suyunun özgül ağırlığı Karadeniz ve Boğaz sularından daha fazladır. Bu nedenle bu iki su kütlesini bağlayan Boğaz’da dip akıntıları oluşur. Bu akıntı türü Boğaz’ın 15-20 metre derinliğinden başlayarak derinliğin el verdiği ölçüde 45 metreye dek inebilmektedir. Boğaz’da kimi zaman da ana akıntının yolu üstünde bulunan koy ve burunların kıvrımlarına giren suyun, kıyıdaki kıvrımları izleyerek ters yönde akmasıyla da anaforlar oluşur. Bu anaforların ana yüzey akıntısına tekrar karıştığı noktalarda girdaplar görülür. Bu eğrimler denizciler arasında “ayna” olarak da adlandırılır. Oluşan anaforların büyüklüğü ve şiddeti, ana akıntının günlük şiddetine doğru orantılı olarak artar. Boğaz’ın ters akıntılarının yönü, büyüklüğü ve şiddeti hava koşullarıyla, özellikle de rüzgârlarla bağlantılıdır. Esen rüzgâr kıble ya da lodossa anafor akıntısının eni 1 gomina kadar daralır. Güneyden esen rüzgârların çok kuvvetli olduğu zamanlarda, ana akıntı Boğaz’ın tamamını kaplayarak kuzeye yönelir. Üsküdar’ın kuzeyindeki koyda ters akıntı dar bir çizgide kuzeydoğu yönünde akar. Lodos esmesi hâlinde Boğaz’ın orta kesimlerine kadar ilerleyebilir. Beylerbeyi semtinin kuzeydoğusunda bulunan koyda, Vaniköy’deki koyda, Anadoluhisarı’nda ve İstinye ile Bebek koylarının dış bölümlerinde kısa ters akıntılar vardır. Büyükdere Koyu’nda, 0.5 mil hızında bir ters akıntı kıyı şeridini izleyerek poyraz yönünde Mesar Burnu’na dek çıkar. Bu burunun kuzeydoğusunda ise başka bir ters akıntı girdap oluşturarak Tellitabya’ya ulaşır. Garipçe Burnu ile Rumeli Burnu arasında yer alan koylarda kuzey yönlü küçük çaplı ters akıntılar vardır. Selvi Burnu’nun güneydoğusunda bulunan koyda ve İncirköy ile Beykoz limanlarının içinde bulunduğu Paşabahçe Koyu’nda, kıyıdan açıklara doğru, büyüklüğü 4 gominaya kadar çıkabilen büyük anafor akıntıları vardır. Boğazda ters akıntı bulunan diğer noktalar Fil Burnu’nun iki yakası, Keçilik Koyu, Poyraz Burnu, Umuryeri Koyu’nun güney kesimleridir. İstanbul Boğazı’na özgü, güçlü akıntılardan biri de orkozdur. Orkozlar, başta lodos olmak üzere güneyden kuvvetli rüzgârların Marmara’nın sularını kuzeye yığmasından ötürü oluşur. Bu zamanlarda Boğaz’ın Marmara girişinde sular yarım metreye kadar yükselir. Bu olağandışı yükselme Boğaz’ın akıntı rejimini de değiştirir ve yüzeyde orkoz adı verilen ters akıntılar oluşur. Bu akıntının hızı zaman zaman 6-7 knota kadar çıkar ve Karadeniz’den Marmara’ya olan yüzey akıntısının hızına erişir. Orkozlar, yıl içinde birkaç kez görülür ve şehir hatları vapurlarının seferlerini iptal ettirecek kadar kuvvetli olabilirler. İstanbul Boğazı’nda oluşan üst akıntılar orkoz ve kuvvetli rüzgârların neden olduğu ters akıntılar dışında genelde kuzeyden güneye doğrudur. Boğaz’ın keskin dönüşler gerektiren kıvrımlı yapısı da bu akıntılara eklenince gemiler için İstanbul Boğazı en zorlu rotalardan biri hâline gelir. Manevra yaparken Boğaz’ın karşı trafik şeridine savrulmak, arkadan gemiyi iten güçlü akıntı nedeniyle hızını alamayıp karaya oturmak Boğaz’daki en yaygın kazalardandır. İstanbul Boğazı’nda kazaya uğrayan gemilerin çoğunlukla Karadeniz yönünden gelenler olmasının nedeni işte bu akıntılardır. Akıntılara karşı zamanında ve yerinde müdahalede bulunulmaması durumunda yer yer kıyıda bile derinliği 10 metre olabilen Boğaz’da gemilerin evlerin içlerine kadar girerek karaya oturması olayları yaşanmaktadır. Çanakkale Boğazının ise benim denizcilik hayatımda önemli bir yeri vardır. Zira Bahriye’de iken deniz stajımı Çanakkale’de yapmıştım. Ayrıca yakıt alımı ve güdümlü mermi transferleri için sık sık Çanakkale’ye gelirdim. Nara burnu önlerinden geçerken ister istemez insanın eski hatıraları canlanıyor. Bunlardan bir tanesini anlatayım. Bir gün Çanakkale Güdümlü Test İstasyonuna yanaşıp mermi transferi yapacaktık. Yanaşma manevramız gayet emniyetli ve güzel bir şekilde devam ediyordu. Fakat gemi komutanı demiri erken funda ettirmişti. O esnada baş üstünde yetkili amir olarak ben bulunuyordum. Yanaşma manevramız devam ederken demirin sonuna yaklaşmıştık. Durumu devamlı şekilde Köprüüstüne rapor ediyordum. Geminin yarısı rıhtıma yanaşmıştı ki demir hırça mapaya dayandı. (Yani sonuna kadar geldi ve artık akmamaya başladı). Bu durumda mermi transferi yapmamız imkânsız gibiydi. Yeniden demir alıp yanaşmak mecburiyetindeydik. Bu arada aklıma ilginç bir fikir geldi. Gemimizde köstek adını verdiğimiz Gölcük’te sahile yanaştığımız zamanlarda kullandığımız bir zincir vardı. Bu zinciri gemi zincirine ilave ederek bir kilit boyu yani yaklaşık 30 metre daha yanaşabileceğimizi Gemi Komutanına söyledim. Komutanımız kara kara düşünürken benim bu önerimi duyunca önce pek bir anlam veremedi. Belki de o güne kadar hiç yapılmamış bir şey olduğu için olacak, bunun mümkün olup olmadığını sordu. İnsanın başı sıkışınca yapamayacağı şey yoktur. Aslında bu işlem basit bir işti. Demir zincirinin “kenter kilit” adını verdiğimiz bölümü açılıp kapatılabilir cinstendir. Önce demiri emniyete alıp kilidi açtıktan sonra köstek zincirini araya monte edebileceğimizi ve bunun için sadece 15 dakikaya ihtiyacımız olduğunu söyledim. Komutan “peki hemen yapın o zaman” dedi ve bizde baş üstü ekibi olarak hemen işe koyulduk. Gerçekten çok kısa bir süre içinde köstek zincirini demir zincirine ilave etmeyi başarmıştık. Porsun astsubayımız işin ehli bir kişiydi. Porsun askerleri ile birlikte kilidi kolayca açtılar ve yeni zincirimizi yerleştirdiler. Elimizde yedek kenter kilitler vardı ve bir tanesini bu işte kullanmak zorunda kalmıştık.  (Porsun bölümü askeri gemilerde gemicilik işlerini yapanlara verilen isimdir) Sonunda manevraya hazır olduğumuzu Komutana rapor ettim. Komutanımız bu kadar kısa zamanda zinciri uzatabileceğimizi beklemiyordu, oldukça şaşırdı fakat sonunda yaklaşık 30 metre daha rıhtıma yanaştık ve emniyetli bir şekilde mermilerimizi almaya muvaffak olduk. Yıllardır denizlerde çalışırım böyle bir usulü hiç kimseden duymadım. Ne askerî gemide ne de ticaret gemisinde çalışan hiçbir kimse böyle bir şeyden bahsetmemişti. Belki benzeri şekilde zinciri uzatanlar olmuştur lakin en azından ben duymadım. Aslında bu olay şunu göstermektedir ki insan zor duruma düştüğü zaman hemen pes etmemelidir. Yapılacak bütün çareler araştırıldıktan sonra eğer mümkün olmuyorsa o zaman pes edilip vazgeçilebilir. Bizim köstek zinciri ile yaptığımız işlemi bir başka denizci diğer zinciri sökerek de yapabilir. Bu işlem biraz uzun ve dikkatli olmayı gerektiriyorsa da denizci adam sıkışınca pratik yollara başvurmak zorundadır. Bu gibi işler hiçbir denizcilik kitabında yazmaz. Fakat denizciler sadece kendisine öğretilenle yetinmemelidir. Mevcut durumu iyi analiz edip çözüm tekliflerini düşünmek ve amirlerine söylemek zorundadır. İşte ne zaman Nara’yı geçsem bu olay hatırıma gelir. Gerçi burada daha çok hatıralarım var fakat şimdi bunları yazmak çok zaman alacak, iyisi mi biz yolculuğumuza devam edelim. Çanakkale’yi geçtikten sonra Ege denizine çıktık ve rotamızı Rodos Adasının batısından Süveyş Kanalı’nın kuzey ucu olan Port Said limanına çevirdik. Seyir güzel geçiyordu ki sabah vakti çarkçıbaşı apar topar Köprüüstüne geldi ve “derhal stop etmeliyiz, 1 numaralı pistonda kaçak var” dedi. Piston çekilmesi gerekiyordu ve bu iş için 7–8 saate ihtiyaç vardı. Bu şekilde Port Said’e kadar devam etmemiz gerektiğini söyledim. Nasılsa limanda kanal geçiş sıramızı bekleyecektik. Bu arada bu onarımı yapabilirdik. Başmühendisimiz, işin biraz acemisiydi ve çok panik yapmıştı. Hâlbuki böyle durumlar benim başıma çok gelmişti. Gemiyi stop ettiğimizde “off hire” adı verilen duruma girecektik ki bu durum armatör aleyhine oldukça masraflı olacaktı. Zaten birkaç saat sonra demirleyecektik. Başmühendis, sorumluluktan kaçmak için oluşabilecek bütün sorumluluğun bende olduğuna dair bir yazı verdi ve limana kadar bu şekilde seyrimize devam ettik.  Elbette bu durumda yola devam edilmesi isabetli bir karardı nitekim emniyetli bir şekilde seyrimizi tamamladık. Baran Dergisi 522. Sayı  

Gönenli Mehmet Efendi Hocamızı Anarken

Sene 1949, devir zulüm ve din düşmanlığıyla meşhur ve menfur CHP devrinin son demleri. Ben babasının, elinden tutup İstanbul’a bir medreseye verilmek üzere götürülen dokuz yaşına yeni girmiş bir çocuk. Üstelik tam kış ortası, Sinop limanından kalkan Anafartalar vapuru ile üç gün üç gece süren yorucu deniz yolculuğundan sonra ver elini İstanbul Tophane rıhtımı… Rahmetli babamın tek dileği, beni bir medreseye yerleştirip hocalık gibi mübarek göreve gelmemi sağlamak… Dediğimiz gibi İsmet Paşa’nın despot devri olduğu için köyde, kentte, her yerde Kur’an okumak ve okutmak yasak. Cennetmekân babam köyün yerlisi rahmetli Kamil Hoca’dan gizlice Kur’an öğrenmemi sağladığı için sevinçten göklere uçan iman abidesi bir adam. Allah (CC) hepsine rahmet eylesin. Bu ufaklık Fahri, Kur’an-ı Kerim’i artık yüzünden okumayı sökmüş, Yasin, Tebareke, Amme ve bir kaç tane de namaz suresi ezberlemiş olarak, haydi bakalım, şimdi İslâmî ilimleri tahsil ederek, yararlı bir hoca olabilmek için doğru Allah dostu Gönenli Mehmet Efendi Hazretleri’nin yanına.  “Vema teşa’üne illa en yeşâAllah- Sizin dilediğiniz olmaz, sadece Allah’ın dilediği olur.” (1) hükmü ilahisinden habersiz, biz baba oğul zannediyoruz ki, hocamız bizi hemen kabul edecek. Ah nerde o imkân? Dedik ya, devir fetret devrinin Türkiye versiyonu diye. Tam gaz dörtnala ülkemizde at koşturuyor ve vatandaşlarımız da, CHP zulmünden kurtulma adına DP’nin iktidar olması ümidiyle, 1950 genel seçimlerine hazırlanmakla meşgul. Gerçek Kur’an âşığı, Allah’ın yakın dostu, ömrünü ve mülkünü bu ümmetin ıslahına adamış o mübarek insanla 1930’lu yıllarında geldiği İstanbul’un Fatih Camii’nde tanışmak nasip oluyor amma, maalesef talebesi olma şerefine ermek ise başka bahara kalıyor. Tekrar Sinop’a dönüş ve ilçenin ilkokuluna kaydolup dördüncü sınıftan başlayıp iki senede ilkokulu bitiriş. Ardından tekrar 24 Mayıs 1953 günü İstanbul’a ayak basıp Gönenli Mehmet Efendi Hazretleri’nin himayelerinde yeniden Kur’an ve din eğitimine başlamak, İstanbul’a vali olmaktan daha büyük bir mutluluktu benim için. Allah’ım, ne güzeldi o günler, ne mübarek insanlardı o hocaefendiler, zihinlerde, zikirlerde ve fikirlerde hep Allah rızası, Peygamber sevdası, Kur’an aşkı hâkimdi. Ayrıca, ümmete dayatılan zulüm ve din düşmanlığı bitmiş, DP’nin iktidara gelmesi ile birlikte İmam Hatib okulu ve Kur’an kurslarına açılma izni verilmesi sevinci yanında, Ezan’ın da asıl şekliyle okunması, “Tanrı uludur”dan “Allahü Ekber”e dönüşmesi bir devrim niteliği taşıyordu sanki. Cennetmekân Gönenli Mehmet Efendi hocamız bizim iaşemizi yani yeme içme ve yatacak yerimizi de sağladığı gibi her gün ayrıca 15 kuruş harçlık veriyordu. Onurlu elleri hâlâ gözümün önünden gitmez amma ne yazık ki, bir kere olsun bile o güzel ellerini öptürmez ve çantasını taşıtmazdı. O zaman Anadolu’dan bölük bölük Kur’an ve imana susamış fakir aile çocukları geliyor ve hocamız, bunları imkânının el verdiği derecede kabul ediyordu. Dindar zenginlerden toplayıp bize harcıyordu. Fırınlardan veresiye gelen ekmek parasını ödeyemediği için Fatih’teki evini satılığa çıkarttığı da hâlâ unutulmayan gerçek bir vakıa olarak şimdiki hocalara bir mesaj olması adına zihinlerden silinmiyor. Mübarek insan, değerli âlim, mücahid ve aynı zamanda reisül kurra rahmetli hocamız, aslen Kırımlı olup dedelerinin gelip Balıkesir’e yerleşmesi dolayısıyla, çiftçi bir ailenin oğlu olarak 1903 yılında Gönen’de doğar, 1920’li yıllarda İstanbul’a tahsil için gelir ve Meşhur Âlim Serezli Ahmet Şükrü efendinin ders halkasına kabul edilir. Hocamızın soyadı “Öğütçü”dür. Bu soyadına layık olarak tam 87 yıl hayat sürer ve en az ömrünün 75 yılı öğüt vermek, Kur’an okumak ve irşad etmekle geçer. 2 Ocak 1991 yılında Hakk’a yürür ve 3 Ocak 1991 Perşembe günü Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’ne defnedilir. Gönenli hocamızı değil bir makale ile tanıtmak, bin makale yazılsa yine de tam anlatılamaz. O mübarek insan kendisi için hayatı boyunca bir şey istememiş, hiç bir dünyalıkta gözü olmamış, talebeleri için ne verildiyse almış ve zerresine virgülüne kadar fazlasıyla o fakir evlatlarına harcamıştır. Kendisi, veliliğin en üst mertebesinde olmasına rağmen gösterişli evliyalık riyakârlıklarına asla tenezzül etmemiş, nam ve şöhret gibi geçici heva ve heveslerle hiç işi olmamıştır. İstanbul’da Medresetü-l irşad ve İmam Hatib mektebinden 1927 yılında mezun olunca 1930 yılında Gönen Merkez Camii imam hatiblik görevine başladı. Üç yıl sonra askere alındı ve askerliği bitince de İstanbul’da kalıp, Hacı Kaftanî, Dülgerzâde, Hacı Hasan ve Sultan Ahmet Camilerinde imam hatiblik, vaizlik görevlerine ilaveten sırf Allah rızası için tüm İstanbul Camilerinde kadın erkek demeden vaazlar verdi. Bir  Müslümana ait olabilecek tüm iyi sıfatları nev-i şahsında toplamış olan değerli insan, şu kelimeyi ilk ve son olarak kullanmak suretiyle bu ulvi görevinin uluhiyet menbaını açıklamış olmuşlardır. O, cihanı titretecek kadar manidar söz ise şudur: “Rabbimden ve Peygamberimden almadığımı söylüyor ve veriyorsam imansız öleyim.” (2) Allah (cc) Hocamızla ilgili bu yazıyı okuyanlar da dâhil tüm talebe ve cemaatlarına hidayet ve rahmet bahşetsin. Hocamız hakkında gelecek sayıda vaaz ve mücadelesinden kırıntılar arzetmek ümidiyle hoşça kalın. Kaynaklar:  (1) İnsan süresi 30. (2) Gönenli M. Efendi - Rahmet Deryası Baran Dergisi 522. Sayı

Üretimin Unsurları

Üretim, tarifi icabı, bir fayda istikametinde objeler üzerinde insanın doğrudan ya da dolaylı, ama şuurlu bir tesirinin olmasıyla vuku bulabilmektedir. Yani üretim, her şeyden önce kendiliğinden olmayan, doğrudan beşerî bir faaliyettir ve ana unsurunu da “dönüştürücü emek” teşkil etmektedir. Diğer üç unsur, yani sermaye, toprak ve müteşebbis, emeğin bir çeşit dönüşümleri veya tezahürleri işlevini görmektedir. Genelde yaptığımız gibi kelimenin sözlükteki mânâsını vererek konumuza girmek istiyoruz: “Emek, genel bir tanımlama ile insanın üretime dönük bedensel ve zihinsel çabalarını ifade eder. İnsanın beceri ve çabalarının niteliklerine göre çok çeşitli emek türleri vardır. Ancak teorik açıklamalarda emekten, sanki tek tür (homojen) bir üretim faktörü gibi söz edilir. Fakat emek temelde iki ana bölüme ayrılabilir: Vasıflı emek ve vasıfsız emek. Birincisi belli bir eğitim ve yetiştirmeye bağlı özel emek türünü, diğeri ise özel bilgi, beceri gerektirmeyen emeği ifade eder.” (Prof. Seyidoğlu, Ekonomik Terimler Sözlüğü, Emek maddesi) Bir de sol temayüllü bir tarif verelim: “Emek, sermaye sağlamanın ya da ticari bir girişimde bulunmanın doğal bir parçası olan riskleri üstlenmenin dışında, üretim süreci­ne katkıda bulunan her türlü insan etkinliğidir. Kavram, kol emekçilerinin verdiği hizmet­lerin yanı sıra, başka birçok hizmet türünü de kapsar. Zahmet ve çaba ile eşanlamlı olmayan emek kavramının, fiziksel ve fizyo­lojik anlamda “yapılmış iş” terimiyle de uzak bir ilişkisi vardır. İnsanların fiziksel enerjilerini üretimde kullanmaları emeği oluşturan başlıca öğedir. Bunun yanı sıra az ya da çok oranda beceri ve kendini yönlen­dirme de emeğin öğeleri arasında sayılır. Emeğin ayırt edici özelliklerinden biri za­manı kullanmasıdır. Somuta indirgendiğin­de bu özellik, insan yaşamının bir bölümü­nün emek sürecine ayrıldığı anlamına gelir. Emeğin başka bir özelliği de, oyunun tersi­ne, kendi başına bir amaç değil, insan gereksinimlerini karşılamaya yönelik oluşu­dur. Emek, yaratılan üründen; çağdaş eko­nomik yaşam söz konusu olduğunda da ülke ekonomisinin toplam ürününden belirli bir pay almak için harcanır. En büyük zevki işi olan bir emekçi bile hizmetleri ya da ürünleri karşılığında alabileceği en yüksek ücreti ister. Eğer emek, emek-saat gibi basit ve türdeş zaman birimleriyle uygun biçimde ölçülebilseydi, iktisadın sorunları da basitleşirdi. Ama emekçiler aldıkları eğitimin niceliği ve niteliği, beceri düzeyleri, kavrayışları, kendi işini ya da başkalarının işlerini yönetme kapasiteleri ve gereksinim duyulan öbür yetenekleri açısından farklılık gösterirler. İşler de sıkıcılıkları, süreklilikleri, ilerleme olanağı verip vermedikleri sahibine sağla­dıkları toplumsal statüleri ve bir işi öbürün­den daha çekici kılan çeşitli başka özellikle­ri açısından birbirinden ayrılırlar. Bu ne­denle emek devingenliğinin mükemmel ol­maması ve emeğin, ürününün en değerli olduğu alanlara kolaylıkla kaydırılamaması gibi koşullardan ayrı olarak, farklı emek türlerinde ödenen ücretlerin farklılığı, yal­nızca ve doğrudan harcanan emek zamanla­rının farklılığıyla açıklanamaz. Belirli bir emek türünün, belirli bir çalışma süresi karşılığında piyasada talep edebileceği üc­ret, yalnızca emekçinin teknik etkinliğine değil, aynı zamanda, sunduğu belirli hizmet türlerine olan etkin talebe, bu hizmet türlerinin göreli kıtlığına ve öbür üretim faktörlerinin arzına da bağlıdır.” (Bilgi-eğitim sitesi) Merkezî noktalara temas edilmesine rağmen tariflerin çok basmakalıp ifadelerle yapıldığı ortada… Ancak bu tariflerde Batılı iktisadçıların meseleyi anlayışları baz alındığından, onların genel bilimsel-analitik zihniyetlerini göstermesi açısından mühim. Emeği, ferdin hususî bir çabası olmaktan çıkarıp mekanikleştiren ve dolayısıyla objeleştiren bu ve benzeri tarifler, son üç asırdır dünyaya hâkim olan kapitalist zihniyeti gayet güzel yansıtmaktadır.  İnsanların varlıklarının devamını arzuladıkları bir bedahet. Aynı şekilde bu vakıa, bütün fikir ekollerinde bir aksiyom/mütearife halinde de kabul edilmiş durumdadır. Bir fikrî ekol (bu iktisadî bir görüş de olabilir) meydana getirilirken yürütülen tüm muhakemelerin ana dayanağını bu mütearife oluşturur. İnsanların hayatlarını idame için insiyakî de olsa faaliyette bulunmak zorunda oldukları açıktır. Ancak, hayatı idame istikametindeki her davranış üretim midir? Girişte de ifade ettiğimiz üzere, etraflarındaki nesnelerde –kişilerde değil- hayatlarını idame hedefine matuf şuurlu bir tesir hâsıl etmedikçe, insanların davranışları üretim faaliyeti sayılamaz. Şöyle uç örnekler verebiliriz: Bazen bu tesir son derece basit bir değişim olabileceği gibi (mesela orman zeminindeki kırılmış odunları toplayıp kendi ya da başkalarının kullanımı için nakletmek) bazen de, bir sanat eserinde olduğu gibi, ancak bazı çok kabiliyetli kişilere has bir iştir. Her ne kadar faydaları konusunda tartışmalar varsa bile, sanat eserleri de, ticarete konu olabildiklerinden, ürün kapsamında değerlendirilmektedirler. Burada üretim sürecinin iki önemli cihetinin ortaya çıktığını görüyoruz: Emek ve buna yönelik taleb, yani fayda. Diğer taraftan, fayda sadece maddî değildir; insanların “hoşuna giden” şeyler de fayda tasnifi içinde yerlerini almaktadırlar. Emeğin tarifinde boşlukta kalan ve sonradan da sadece maddiyatçı analizlerden ötürü içi bir türlü doldurulamayan bu hoşa gidenler bahsi, aslında emek ve üretim meselesinin eğer inandırıcılığı haiz bütün bir fikre istinad edilmezse, diğer her şey gibi, çözümsüz kalmaya mahkûm olduğunun tescilidir. Bulunan çözümler hep palyatif ve sonu gelmez münakaşa konusu… Bütün fikir demişken, emek meselesine bir parantez açarak bizim açımızdan kısa bir bakış atalım; zira her bahsin sonunda İbda’dan anladığımız kadarıyla o bahsi biraz daha derinlemesine ele alacağız. Dinimizde ferdlerin emek sarf etmeden/bir tesir meydana getirmeden bir şey üzerinde, hukuk diliyle söyleyecek olursak, mutlak tasarruf hakkına sahib olmalarına cevaz verilmez: Otların kendiliğinden yetiştiği meralar, madenler ve ateş, yani enerji kaynakları… Bunlar kimsenin tek başına tekelinde olamaz. Ayrıca Hz. Ömer’den gelen bir içtihad olarak Müslüman ülkelerin arazisi de ümmetin ortak malı sayılmaktadır. Hâlbuki bu araziler üzerinde kişilerin inşa ettikleri mülklerin kendilerine ait olduğunda bir tereddüd yoktur. İslâm, hiçbir bedenî ve zihnî cehd göstermeden mülkiyet hakkı elde edilmesinin önüne mânialar koymuştur. İslâm bir hamle dinidir ve bu hamlenin yöneleceği en başat sahalardan başlıcası üretim sahasıdır. Herkesin kendi emeği -yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bu emek bedenî de olabilir zihnî de-, son tahlilde o kişinin kendi mülkiyeti altında olduğu kesinlik arz eden tek hususiyetidir. Emek, üretimden daha geniş bir bakış açısı ile mevzuya yanaşırsak, insanoğlunun yaratılış gayesi olan “eşya ve hadiseleri teshir etme/ele geçirme-denetim altına alma” vazifesinin tatbikattaki aleti mesabesindedir ve zihnen gösterilen çaba da bu kapsamda değerlendirilmelidir. İnsanları diğer canlılardan ayıran temel fark onun faaliyetlerinden sorumlu olmasında yatmaktadır. Şuurun olmadığı yerde ahlâk da olmaz, iktisad da ve elbette üretim de. Üretimin temel bileşenleri açısından baktığımızda emeğin ehemmiyeti çok net ortaya çıkmaktadır: Toprak ve madenler daima vardır; ancak beşerî müdahale ile anlam kazanabilirler. Sermaye ise nihayetinde emek mahsulüdür veya Adam Smith’in deyişiyle emeğin biriktirilmiş halidir. O yüzden emek için dönüştürücü güç tabirini kullandık. Hesaplamalar ve ince ince tahliller ayrı mesele, vakıanın böyle olduğu aşikârdır. Arabçada üretim kelimesinin karşılığı olarak kullanılan “istihsal” tabiri bu konuyu çok güzel özetlemektedir. İstif’al babında “H-S-L/ortaya çıkarmak, meydana getirmek” fiilinin masdarıdır bu tabir ve bu babın anlamlarından birisi “halden hale geçirmek, dönüştürmek”tir. Yani bir şeyi ilk halinden alıp dönüştürerek farklı bir hale getirmek… Adam Smith’den itibaren son üç asrın Batılı önemli iktisatçılar, iktisadî olguların aslî miyarı olarak emeği kabul etmişlerdir. Sermaye ve toprak, durağandırlar ve dönüştürücü güç olmadıklarından miyar kabul edilemezler. Bütün iktisadî faaliyetler bu yüzden ancak emekle tanımlanabilir. Diğer taraftan Marksistler ve Sosyalistler ise diğer iki unsuru emeğin inhisarına alma talebinde bulunmaktadırlar. Arada bir not olarak söyleyelim: Liberal iktisadçılar, emeğin değerini belirleyenin, o emeğe yönelik “etkin taleb” olduğu ileri sürmektedir. Emeğin ortalama bir değeri vardır, ama etkin talebin artıp azalmasına göre bu değer de yükselip düşer. Emek onların anlayışında, tıpkı emtia gibi, piyasa şartlarına tâbidir. Sosyalistler ise, gayet haklı olarak, etkin taleb artışta olsa bile kapitalist ekonomilerin emeğin değerini baskı altında tutma temayülünde olduklarını iddia etmektedirler. Ama ne olursa olsun işçinin emeğinin bir meta olarak görülmesi ve insan haysiyetine yakışmayan bir tarzda ele alınması, İslâm ile diğer inanışlar arasındaki en temel farklardan biridir. Biz “işçinin alnının teri kurumadan HAKKINI verin” buyuran Efendimiz (SAV)’in ümmetiyiz. Bu meseleyi daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız. Batılı iktisadçıların, emeğin mahiyeti ve ehemmiyeti üzerine uzun uzun tahliller yaptıkları ciltler tutan eserler kaleme aldıklarını görüyoruz. Bunun sebebi, liberal kanat açısından, hem iktisadî işleyişin tabiatını anlayıp ona göre yeni üretim ve sermaye oluşturma usulleri teşkil etmek hem de emeğin gerçek vaziyetini belirleyerek ondan en verimli nasıl faydalanılabileceğinin yollarını bulmaktır. Bunların karşısında pozisyon alan ve 18., bilhassa da 19. asırda Avrupa ve Amerika’yı kasıp kavuran büyük iktisadî dönüşümün cemiyetlerde estirdiği yıkıcı fırtınayı tersine bir fırtına ile durdurma emelindeki Marksizm’den Sosyal Demokratlara kadar muhtelif solcu ya da devrimci görüşlerin emeğe yaklaşımları, aslında yukarıdaki liberal yaklaşımı andırmaktadır. Bunların emek tahlillerinin hedefi de üretim unsurlarının yeniden örgütlenmesiyle yeni üretim yöntemleri bulmak ve faydayı azamiye çıkarmaktan ibarettir. Biraz geri çekilip seyrettiğimizde aralarındaki kavganın sebebini rahatlıkla görebiliyoruz: İdarede kâr güdüsüyle hareket eden burjuva sınıfı mı yoksa işçilerin temsilcileri mi olacak? Çok basitleştirilmiş gelebilir, ama bütün dava bu ve tecrübelerimiz de tesbitimizi doğruluyor. Birisinde emeğin serbest dolaşımı ve daha fazla kazanma arzusuna hitab eden bir yaklaşım varken diğeri, her ne kadar aksini iddia etse de, zımnî ve dolayısıyla mesnedsiz bir metafizik üzerine kendini ikame etmektedir. Şunu da teslim etmek lazım ki, Sosyalist ekollerden özellikle Marksizm’in kapitalizm ve varyasyonlarına yönelik tahlil ve eleştirileri çoğunlukla doğrudur, ancak Marksistler insan ruhunun hakikatini –mecburen- ıskaladıklarından, getirdikleri çözümler akim kalmıştır. Gelecek sayı aynı bahse devam edeceğiz. Baran Dergisi 522. Sayı

Usta ‘Tenkid Sanatçısı’ John Berger Üzerine

90 yaşında öldü John Berger… Ölmeden kısa bir zaman önce verdiği röportajda “80 yıldır yazıyorum” demişti. Resim yapıyordu, hikâye, roman, deneme yazıyordu. Ama en önemli özelliği “tenkidçiliği” idi. Hani Üstad Necib Fazıl’ın “bizde yok” dediği “tenkidçilik”… Özellikle resim ve fotoğraf üzerine kaleme aldığı eserler çok önemlidir Berger’in. “Görme Biçimleri”ni okumayan kalmış mıdır? Picasso üzerine yazdıklarını? Marksist’ti, solcuydu, ama yaşayan en bilge, belki de tek bilge Marksist’ti, o da gitti… Bizdeki solcu tayfa, onunla ilgili epey bir şeyler yazdı ölümü vesilesiyle, hayat hikâyesini tekrar etmeye lüzum görmedim o sebeble. Bunun yerine, 1979 Eylül sayısında “Sanat Çevresi” isimli dergide yayınlanmış, “Şeker Ahmet Paşa’nın Bir Resmi Üstüne” başlıklı makalesinden bir bölümü nakletmeyi tercih ettim. En azından, “bizde tenkidçi var, kim demiş yok diye, meselâ ben!” diye ortalıkta gezinenlere, işte tenkid, işte tenkidçi budur diye göstermek için! Uzatmadan, Berger’in kaleminden “Ormanda Oduncu” isimli tablo: - “Avrupa etkisinden önce Türk resmi tezhip ve minyatür geleneğini sürdürüyordu. Minyatürlerin çoğunda da İran etkisi görülüyordu. Geleneksel resim dili işaretlerden ve süslemelerden oluşuyordu: Bu resimde (Ormanda Oduncu) mekân fizikî değil ruhîydi. Işık, boşluğu yarıp geçmiyor, daha çok dışa yansıyan bir aydınlık izlenimini veriyordu. Şeker Ahmet Paşa‘nın bu dili bırakıp -başka bir dile geçmeye karar vermesi bize ilk bakışta göründüğünden çok daha güç olmuş olmalı. Bu geçiş sadece Louvre’da gördüklerini gözlemleme sorunu değildi, çünkü burada söz konusu olan insan ve tarih anlayışı ile tam bir dünya görüşüydü. Şeker Ahmet Paşa bir tekniği değil bir varlıkbilimi (ontolojiyi) değiştiriyordu. Mekân perspektifi zaman sorunuyla çok yakından ilgilidir, Avrupa manzara perspektifinin Poussin’de, Claude Lorraine’de, Ruysdael’de, Hobbema’da gördüğümüz tam bir açıklığa kavuşmuş düzeninin Vico’nun modern tarih anlayışını ortaya çıkarışından ancak on yıllık bir önceliği vardır. Uzaklaşıp ufukta yiten yol da tek çizgisel bir zaman anlayışı ile ilgiliydi. Böylece mekânın resimde dile gelişiyle hikâyelerin anlatılma yolları arasında oldukça yakın bir paralellik olduğu anlaşılıyor. Roman, Lukacs’ın “Roman Kuramı”nda belirttiği gibi, ufkun ötesinde bulunan bir şeye duyulan özlemden doğmuştu: bir çeşit vatansızlık duygusunun sanat biçimiydi roman. Bu vatansızlık duygusuyla birlikte insanın daha önce tanımadığı bir seçenek hürriyeti doğmuş oluyordu (romanların çoğu her şeyden önce bir seçim yapma sorunuyla ilgilidir). (…) Şeker Ahmet Paşa oduncunun öyküsünü anlatırken ormana oduncunun gözüyle baktığını fark etmişti. Ne resimde Courbet, ne de edebiyatta Turgenyev (çağdaş oldukları için ve ikisi de ormanları sevdikleri için anıyorum bu sanatçıları) böyle bakabilirlerdi bir ormana. İkisi de ormanı orman olmayan bir dünyaya bağlayarak tasvir ederlerdi. Yahut aynı şeyi başka türlü söylemek gerekirse, onlar ormanı içinde bir geyiğin ölmesi veya bir avcının aşkı düşünmesi gibi önemli olaylar olan bir sahne olarak düşünürlerdi. Ufuğu Ufuk Yapan Şeyle Henüz Karşılaşılmamıştır Şeker Ahmet Paşa ise ormanı kendi başına var olan bir yer olarak görüyor ve ormanın varlığı öylesine ağır basıyordu ki, Şeker Ahmet Paşa Paris’te öğrendiği gibi kendisiyle orman arasında olması gereken uzaklığı koruyamıyordu. İki gelenek arasındaki ayrılığın ortaya çıkmasının nedeni de bence buydu. Bu orman resmi de varlığını bu ayrılığa borçluydu. Kafamda yarattığı soruların karşılıklarını bulduğum hâlde, bu resim neden hâlâ aklımı kurcalayıp duruyordu? Aylarca sonra, Avrupa’ya döndüğümde, bunu da anlamaya başladım. Heidegger’in “Düşünme Üstüne Nutuk” kitabının “Bir Dağ Yolunda Düşünmeyle İlgili Konuşma” bölümünü okuyordum: ÖĞRETMEN: … ufuğu ufuk yapan şeyle henüz karşılaşılmamıştır. BİLGİN: Bu sözlerle ne demek istiyorsunuz? ÖĞRETMEN: Ufka baktığımızı söyleriz. Bu yüzden bakış alanı açık bir şeydir, ama bu açıklığın bizim bakışımızla bir ilgisi yoktur. ARAŞTIRMACI: Öyleyse görme alanında gözümüze çarpan nesnelerin görüşünü de bu açıklığın içine yerleştiremeyiz… BİLGİN: … daha çok onun içinden bize gelen bir şey olarak düşünürüz… BİLGİN: Öyleyse düşünmek de uzaklığın yakınlığına – gelmek demektir. ARAŞTIRMACI: Düşünmenin tabiatının rastgele bulduğumuz oldukça atak bir tanımı bu. BİLGİN: Ben sadece adlandırdığımız şeyleri bir araya getirdim, kendimden bir şey katmadım. ÖĞRETMEN: Ama gene de bir şey düşündünüz. BİLGİN: Daha doğrusu, ne olduğunu bilmeden bir şey bekledim. Bu alıntı Heidegger’in elli elli beş yaşlarında olduğu 1944-45 yıllarının ürünü. Kendisi o yıllarda Varlık ve Zaman (1927) adlı eserinde ele aldığı temel felsefe sorunlarına daha eğretilemeli, daha yaygın bir anlatım yolu arıyordu. Düşüncenin “uzaklığın yakınına gelmek” anlamını taşıması o temel sorunda önemli bir yer tutuyordu. Heidegger bu Türk ressamını tanımış olsaydı, sanırım onunla ilgili bir şeyler yazma gereğini duyardı. Heidegger’in marangoz olan babası Kara Ormanlarda doğup büyümüştü. Kendisi de, sürekli olarak ormanı gerçekliğin bir sembolü olarak kullanır. Felsefenin görevi Weg’i, oduncunun ormanın içindeki yolunu bulmaktır. Bu yol bizi Lichtung’a, mekânı aydınlığa ve görüşe açık olan açıklığa götürebilir ki, bu da varoluşun en şaşırtıcı yanı, Varlığın tâ kendisidir. “Açıklık var olan ve olmayan her şeye açık olan yerdir.” Heidegger, Şeker Ahmet Paşa’nın herhangi bir Avrupa düşünce sistemi içinde yetişmediğini şüphesiz göz önünde bulundururdu. Felsefede kendi çıkış noktası olan Platon’dan Kant’a uzanan Sokrates sonrası Avrupa düşüncesi bir bakıma kolay sorulara cevap bulmuştu. Var olma olgusunun kendinde, beklenmedik bir anda açılan asıl temel sorun kapanmış bulunuyordu. Başka kültürden gelen bir sanatçı bu sorunun hâlâ açık olduğunu hissedebilirdi. Şeker Ahmet Paşa’nın resmi de “uzaklığın yakınına gelmek”le ilgili. Bu gerçeği bu ölçüde bir açıklıkla dile getiren başka bir resim düşünemiyorum. Cézanne’ın son dönem çalışmaları dolaylı bir yoldan Heidegger’in görüşüne oldukça yakın, Heidegger’in hayranlarından biri, olan Merleau-Ponty’nin Cézanne’ı o kadar iyi anlamasının nedeni de belki budur. “Uzaklığın yakınına gelme”de karşılıklı bir hareket var. Düşünce uzak olana yaklaşıyor, ama uzak olan da aynı zamanda düşünceye yaklaşıyor. Heidegger’e göre, şimdiki zaman ölçülebilen bir zaman birimi değil, var olmanın, var olanın kendisini etkin olarak ortaya koymasının bir sonucudur. Bunu tasvir için dili zorlarken Heidegger var olma sözcüğünü daha çok bir fiil gibi kullanıyor. Novalis de “Sezgi bir çeşit dikkattir,” derken böyle bir tanımın haberciliğini yapıyordu. Oduncu ile katırı ormanda ilerliyorlar. Oysa resim onları nerdeyse hareketsiz bir hâle getiriyor. Sanki hiç kımıldamıyorlar. Kımıldayan bir şey varsa, o da orman – işin şaşırtıcı yanı da insanın bunu önceden farkına varmadan sezmesi. Orman bütün varlığı ile oduncunun ters doğrultusunda hareket ediyor, yani bize doğru ve sola doğru. “Var olmanın anlamı: sürekli olarak olduğu yerde durup da insana yaklaşan, ona ulaşan ve uzanan varlık.” Burada, Heidegger’in çağdaş düşünceye katkısının ne kadar karanlık yahut anlamlı olduğu konusunda ne düşündüğümüz önemli değil. Çünkü resim konusunda Heidegger’in sözleri oldukça yerinde ve saydam. Bu sözler resmi ve resmin neden insanın aklından çıkmayışını açıklıyor. Resim de bu sözleri doğruluyor. Paris’te öğrenim görmüş bir 19. yüzyıl Türk ressamının resmi ile bazılarına göre 20. yüzyılın en önemli Avrupa düşünürü olan bir Alman profesörünün düşünceleri arasındaki bu benzerlik, dünya tarihinin bu safhasında, ancak kültürler ve çağlar arasındaki değişik katların açığa çıkarılması, yahut Heidegger’in deyimiyle, sırrının açıklanmasıyla ortaya çıkabilecek doğrular olduğunun bir örneğidir.” (*) * http://www.sanatatak.com/view/seker-ahmet-pasanin-bir-resmi-ustune-john-berger (08.01.2016) Baran Dergisi 522. Sayı  

Bulgar Kralı III. Boris’i Kim Öldürdü?

Bir lokantada çalışan ve ara sıra tesadüf ettiğimizde ayaküstü lafladığımız Sefa’ya geçenlerde “görüyor musun bak! Şu kadar teknolojik gelişme, bu kadar icatlar ve sayısız spot lambaları içinde ‘nur bitti, mucize yok!’ demek istiyorlar” dediğimde “peki, tüm bunların kendisi de bir mucize değil mi?” deyiverdi… “Bana göre” kelimesinin darlığı içinde söylemek isterim ki, Sefa’nın bu bakış açısını Avrupalı sıradan bir profesörde bulmanın kâbil olacağını zannetmem; bu da, bu topraklara mahsus bir ferasetin şavkından mülhem… Sefa’nın söylediği tersinden de düzünden de doğruydu!.. Düzünden doğru; çünkü “Batı adamının bunca keşfine ve oyuncağına rağmen” insanın bizatihi kendisini hâlâ yaratamaması(!) ve bütün bu cümbüşe sebeb icatları da yaratıcının yarattığının yaratmasına(!) bakılırsa bunun adı sadece mucize olabilir! Yani, yine toprak üstü, ulvî, ruhî bir sebebe bağlı… Tersinden de doğru; çünkü yine “bunca keşif ve oyuncak”a rağmen insanlık ancak bu kadar ayağa düşürülebilir ve ilâhî düsturlardan koptukça sefil âlemle iç içeliğin zirvesine ancak ve ancak bu kadar çıkılabilir ki, bu da, mucizelere inanmamanın insanlığı ne hâle düşürdüğünün tersinden mucizesi… *** Şâh-ı Nakşibendi Hazretleri’ne (kaddesallahü sirrahu) niçin az kerâmet ettiği suâl edilince “bizim ayakta duruşumuzdan büyük keramet mi olur!” buyurmuşlar; biliyorsunuz inancımıza, yolumuza göre her zamanın-devrin bir büyüğü vardır ve işler bu büyük Velîlerin tasarrufunda cereyan eder… İmam-ı Gazalî Hazretleri de “velâyet”in akıl tavrının ötesinde olduğunu buyuruyor… Daha başka söze ne hâcet; yahut bütün hâcetler-gereklilikler bu sözde… “...Bir gün Mevlânâ Nizameddin huzurundaydık. Mevlânâ’ya (Mevlâna Sadeddin Kaşgarî) bağlı ulemadan bir zat, ilim tahsil yolunda birinden bahsetti ve Mevlânâ hakkında çok kötü şeyler söylediğini iddia etti. Adamın kötülüğü üzerinde o kadar ısrarla durdu ki, Mevlânâ Hazretleri teessüre düştüler. Tam o anda, ilim tahsili yolundaki fesatçı adam uzaktan görünüverdi. İddia sahibi, onu parmağiyle gösterip ‘İşte o habîs budur!’ dedi. O kişi Mevlânâ Hazretlerinin önünden öyle edepsiz bir tavırla geçti ki, Mevlânâ Hazretleri bir ara gazaba geldi ve eline bir çöp alıp duvara bir kabir şekli çizdi. O habîs hemen yere düşüp kendinden geçmiş gibi uzandı. Yanına gidenler, adamın ölmüş olduğunu gördüler.” (1) *** I. Murad Han zamanında (1326-1389) Bulgaristan topraklarını zapt etmişiz... Buraların zaptı Haçlıların muharip kuvveti olan Bulgarları etkisiz hâle getirmiş ve bu hâl Niğbolu ve Kosova zaferlerinin yolunu açmıştır... Vidin, Dobruca beylikleri ile Tırnova Krallığı’nın Osmanlılara karşı çıkması üzerine 1393’te Tırnova 1396’da Niğbolu Zaferlerinden sonra Vidin ve 1400’de Dobruca zapt olunarak Bulgar Krallığı tamamen ortadan kaldırılmıştır… 500 senenin üzerinde hâkimiyetimiz altında kalan bölge gerek maksatlı göç ve gerekse sürgünler sebebiyle Türkleşmiş, yani Müslümanlaşmıştır…  Üstad’ın “Türk Müslüman olduktan sonra Türk’tür” ifâdesi ne kuşatıcı bir tanımlama; İlber Ortaylı Hoca, haklarında Türk mü değil mi diye tartışmalar hâlâ bulunan bu bölgedeki Pomakların Slav kökenli olduğunu ve tuhaf bir biçimde Türkler bölgeye gelmeden Müslüman olduklarını söyler… Demek ki Avrupa’daki Türk-Müslüman kanaati pek doğru… Dinî ve ticarî açıdan serbest bırakılan Bulgarların tarihlerindeki en rahat dönemleri diğer birçok millet gibi Osmanlı hâkimiyeti altındaki devirler oldu; Bizanslıların yüzlerce Bulgar’ın gözüne mil çekip kör etmeye varan davranışlarını hatırlatsak yeridir… 1700’lü yılların ortasında Osmanlı’nın aşk ve vecdini kaybetmesinin belki de zirvesiydi. Bu hengâme arasında bölgede Bulgar çeteleri türedi. Bu çeteler her fırsatta düşman unsurlarla işbirliği yaparak kurulu düzeni sarsmaya çalışıyordu. (Bugünkü Bulgar Mafyası’nın kökenleri bu çetelere dayanır.) Üstüne üstlük daha sonra dirayetsizlik ve hıyanette master seviyesine ulaşacak Mithat Paşa Tuna vilayetlerinin başına geniş yetkilerle atandı. Mithat Paşa’nın Hıristiyanlara yaranmak için ay yıldızlı hilâlli bayrağa bir de haç eklemesi hem Osmanlı’nın nasıl bir basiretsizlik içine düştüğünü gösteriyor ve hem de bölgenin gelecekte nasıl bir akıbete sürükleneceğinden haber veriyordu… 1828-29 Osmanlı Rus Harbi sonrası Ruslar Panslavist politikaları icabı Bulgarlar ile yakın ilişki kurmuşlardı. Bulgarların bağımsızlık fikri bu sıralar filizlenmiş ve 1876’da olgunlaşarak isyana dönüşmüştür. Nitekim II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin ısrarla karşı çıkmasına mukâbil İngiliz ajanı Mithat Paşa ve şürekâsının dahliyle girilen 1877-78’deki “93 Harbi” ile birlikte Osmanlı bölgedeki kısmî hâkimiyetini de yitirmiş ve İmparatorluk mahkûmiyetlerden mahkûmiyet beğenecek bir pozisyona sokulmuştur… Bu harbin bir neticesi olarak Ayastefanos Antlaşması ve bunun da neticelerinden birisi olarak bölgede bir Bulgar Prensliği kurulur… Rusya, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı etrafındaki planları Balkanlar üzerinden örülürken diğer yandan da yine aynı devletlerin dahliyle “Ermeni Meselesi” hortlatılarak II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin yangını durdurma çabalarında ellerini bağlama yolu tutulmuştur… Alâka çekicidir ki II. Abdülhamid Han Hazretleri’nin İttihat ve Terakki çetesinin eli ve İngiliz dahli ile hal’inin ardından sadece iki ay sonra bize ait Balkanlardaki topraklarımız birer birer işgal edilmiştir. Muzaffer Başkaya bu vaziyeti ve o zamanın Babıâli Hükümeti’nin acziyetini şöyle ifade eder: “Anayasal düzene geçişten sadece iki ay sonra Bosna Hersek, Avusturya Macaristan İmparatorluğu tarafından ilhak edilmiş, Bulgar Prensliği de, 5 Ekim 1908’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Babıâli bu iki olay karşısında sadece protesto, boykot ve Girit ile ilgili gösteriler düzenlemekten başka bir şey yapamamıştır.” (2) İngiliz ve Rus kışkırtıcılığından mülhem Bulgar liderleri tekrar Türk-Müslüman düşmanı olmuşlar ve bu tavırlarını Osmanlı tebaası olmayı bıraktıklarından beridir her dönemde sürdürmüşlerdir. Türkiye’de Cumhuriyet kurulana dek devam eden bölgedeki istikrarsızlık bu toprakların tamamen elimizden çıkmalarının yanı sıra her fırsatta Türklerin-Müslümanların azab gördüğü bir sahneye dönüşmüş, Cumhuriyetin ilanı ile beraber yeni yöneticilerin bırakalım dışarıdaki Türkleri-Müslümanları içeridekileri kesip biçmeye davranmalarından ötürü sınır dışında kalan ve birden gurbetçi statüsüne düşenler bulundukları devletlerin insafına terk edilmiştir... Bugün orta yaş ve üzerinde bulunanlar yakın tarihlerdeki “Belene Kampı”nı hatırlarlar zannediyorum. Keyfî uygulamalarla kampa kapatılan Türkler, Türkçe konuşmak, sünnetli olmak, geleneklerini sürdürmekle (İslâm olmakla) suçlanıyorlardı. Belene Ölüm Kampı Bulgaristan Türklerine Türkiye’ye göçmeleri için baskı olarak kullanılıyor, göçmek istemeyen veya göçemeyenler kampa kapatılıyordu. Türklere uygulanan insan hakları ihlâlleri arasında dövme, tecavüz, psikolojik baskı gibi işkence çeşitleri uygulanıyor, Bulgarca isimleri kabul etmeyen Türkler de bu kampa tıkılıyordu... *** Türkiye’de Cumhuriyetin ilan edildiğinde Bulgaristan’da III. Boris hüküm sürüyordu. 1894’te Boris I. Ferdinand ile Bourbon Hanedanı’nın Parma kolundan olan Maria Lousia’nın oğluydu... Anne ve babası Katolik olmasına mukâbil küçük Boris siyasî sebeplerden ötürü Ortodoks olarak yetiştirildi. Boris Sofya Askerî Okulu’ndan mezun olur ve Balkan Savaşları’nda görev alır... Birinci Dünya Savaşı başladığında Makedonya’da Bulgar Ordusu Genelkurmay İrtibat Subayı’dır ve 1916’da Albaylık rütbesine terfi eder... 1918 yılına gelindiğinde general olan III. Boris, babası I. Ferdinand’ın tahtan çekilmesi üzerine Bulgaristan Kralı olur... 1930 senesinde İtalyan prensesi Giovanna ile evlenen III. Boris, kendisine iyi bir müttefik seçerek Avrupa’da yer etmeye çalışır. Bir yandan Almanya diğer yandan Yugoslavya ile yakınlık kurarken eş zamanlı olarak da Bulgar hükümetini avuçlarına alır. Askeriye üzerindeki hâkimiyetini kullanarak 1934’te Bulgar hükümetini iyice saran Boris, 1938’de tamamen örtülü bir askerî diktatörlük kurar... III. Boris 1943 senesinde hiçbir sağlık problemi olmamasına mukabil aniden ölüverir... III. Boris’in hüküm sürdüğü yıllar, orada bulunan Türkler için tabiri câizse cehennemvâri bir şekilde geçmiştir. Hususiyetle 1923 ve 1938 seneleri arasında (ki hatırlatalım bu memleketimizdeki cumhuriyet yönetimi altındaki diktatörlük yıllarıdır) Kuzey ve Güney Bulgaristan’da faaliyet gösteren Rodna Zaştita-Yurt Koruması ve Trakya Komitesi isimli iki silahlı örgüt vardır ve maksatları düzenli olarak saldırdıkları Türkleri göçe zorlamaktır. Bu iki örgüt III. Boris devrinde öyle şiddetli bir şekilde Türklere-Müslümanlara saldırmıştır ki 1923 ile 1933 arasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 101.507 kişi yerini yurdunu bırakarak göç etmek zorunda kalmıştır... Sırf şu hâdise dahî gösteriyor ki III. Boris’in Türk düşmanlığı pek azılıdır... Onun azılı bir Türk düşmanı olmasının bir delili de şudur ki, 1943’teki ölümünden sonraki yıllar boyunca Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç yavaşlamış ve hatta durmuştur. 1945 ile 1949 arasında Bulgaristan’dan yapılan göçlerin bütün hepsinin kesildiği dönemdir. Rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki III. Boris’in ani ölümü Türklerin-Müslümanların aşırı şekilde rahatlamasına sebeb olmuştur. *** Bulgar Kralı III. Boris’in nasıl öldüğü hâlâ bir muammadır. Kimileri kalp yetmezliği sebebiyle “kalp krizi” derken bazıları ölmeden evvelki Almanya ziyaretinde Hitler tarafından zehirlendiğini söyler. Diğer bir teoriye göre ABD ve Birleşik Krallık ile ittifak çabasına girdiği için Sovyetler tarafından zehirlenmiştir…  Ha bir de Türkiye’deki gazetelerde o devirlerde (1943) çıkan bazı haberlere göre merdivenden düşerek ölmüş ki, diğer teorilere göre daha zayıf sayılan ve muhtemelen Bulgar Saray eşrafının sonradan üzerini örttükleri bir “sebeb”… Öyle ya! Koca Bulgar Kralı bu; merdivenden ancak boyacı Kosta efendi gibileri düşer!.. Zaten, nâdirin amansız düşmanı umumî görüş meseleyi çözmüş ve o sıralar kabahatinin de çok olmasından mülhem hâdiseyi Hitler’in üzerine yıkıvermişler… Fakat meselenin tamamen Hitler’e yıkılması esasında daha sonraları; çünkü o sıralarda böyle bir şâyia vuku bulsa da Cumhuriyet Gazetesi’nin 29 Ağustos 1943 tarihli nüshasında “Boris’in suikasde uğradığına veya Hitler’in karargâhından hasta geldiğine dâir haberler yalanlanıyor” denilerek Bulgar umumî efkârındaki görüşler Sofya kaynaklı olarak aktarılıyor…  Kim bilir, belki de Bolşeviklerin bir dahli vardır; Boris’e pek çok kez suikast düzenlemişler fakat başarılı olamamışlardı. Bunlardan en mühimi 14 Nisan 1925’te gerçekleşmiş ve Bulgaristan Kralı Boris, Bolşeviklerin arabasına yaptıkları silahlı saldırıdan kurtulmayı başarmıştı. Birkaç gün sonra bir suikast girişimi daha olmuş fakat Bulgar Kralı bundan da kurtulmuş… Tuhaf gözükse de, Bulgar Kralı III. Boris’in ölüm sebebi hâlen vuzuha kavuşturulmuş değildir... Ölüm bir sebebe mebni olduğuna ve inancımıza göre “ecel”e tekâbül ettiğine göre bu Türk (Müslüman) düşmanı Kral’ın muammalarla örülü ölüm sebebi gerçekte acaba neydi? *** Lâdikli Hacı Ahmed Ağa (1888-1969) aslen Buhara’lı olup Konya’nın Lâdik kasabasında dünyaya gelmiştir. Ümmî velîlerdendir ve kendisine “üveysî” de derler... Küçük yaşlardan beri çiftçilik ve çobanlık etmiştir. Gençliği Osmanlı’nın son demlerine tesadüf ettiğinden ömrünün uzun bir bölümü (26 sene) savaşarak geçmiş ve görmediği cephe, savaşmadığı belde neredeyse kalmamıştır. Çatalca, Makedonya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan savaşlarının hepsine katılmış ve umumî Balkan Harbi’ne de iştirak etmiştir. Birinci Cihan Harbi’nde cephede olan Ahmed Ağa, Çanakkale savaşlarına da katılmıştır. Ağabeyinin birisini Çanakkale’de, diğerini de Kırkgaziler’de şehid vermiş ve burada ikinci defa yaralanmıştır. İngilizlere karşı Hicaz savunmasında Arabistan çöllerinde savaşmış, Kanal Harekatı’nda üçüncü defa yaralanmış... Velî zatlardan olan Hacı Ahmed Ağa, manevî yükselişine sebeb olanın en son aldığı bu üçüncü yara olduğunu söyler ve bu hâdiseyi şöyle anlatır: “Filistin’in Gazze şehri civarında İngilizlerle harp ederken, mensup olduğum birlik pusuya düşürülmüş ve birliğin tamamı makineli tüfeklerle taranmıştı. Askerlerin çoğu şehid düşmüş, bir kısmı da yaralanmıştı. Ben de yaralananlar arasında idim. Yanımdaki arkadaşlar tek tek vuruldular, üzerime düşerek şahadet şerbetini içtiler, ben bayılmıştım. Şehid ve yaralı arkadaşlarımın arasında, sızlayan yaralarımdan kanlar akarken, o çöl sıcağında kavrulan kumlar üzerinde ciğerlerim susuzluktan yanıyordu. Yakın civarımızda kuş uçmuyordu. Bütün ümitlerin tükendiği bir andı. Artık, gönlümce Mevlâ’ya yönelmiş, şehid olarak kendisine kavuşma anını bekliyordum. ... ...Beyaz ata binmiş nurani bir zat yaklaştı ve bana: -“Esselâmü aleyküm! Ahmed Ağa, yaralandın mı? Kalk yanıma gel!” dedi. Doğrudan bana, ismimi söyleyerek selâm verince korkum kalmadı, başımı kaldırdım baktım ve: -Kalkamıyorum, yaralıyım! Dedim. Kendisi atından indi ve benim yanıma geldi. Üzerime düşüp kalmış olan şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekip kaldırdı. Susuzluktan yanıyordum. -“Ahmed! Sana su vereyim mi?” dedi ve bana, atının terkisinden su dolu bir matara verdi. Susuzluktan yanan bağrıma, taze hayat bahşeden, o aşk ve şifa suyunu kana kana içtim. Beni tutarak, mübarek ellerini sızlayan yaralarımın üzerinde gezdirirken, acılarım diniyor ve taze hayat buluyordum. Çölde içtiğim o su, beni başka bir âleme götürdü. Bana ne oldu ise; içtiğim o hayat ve aşk bahşeden sudan sonra oldu. İşte benim yanıma gelen, bana yardım edip beni çölden kurtaran o zat var ya, işte o bana çok şeyler öğretti. Bu beyitleri de ben O’ndan öğrendim. Beni çok yerlere ve şehirlere vazifeli olarak götürdü.” (3) Lâdikli Hacı Ahmed Ağa’nın bahsettiği zat Hazreti Hızır’dır... Hazreti Hızır ile kırk yıl görüşmüştür; kendisinden bahsederken “hocam” diye bahsedermiş... Lâdikli Hacı Ahmed Ağa’nın kerametleri pek çoktur... Bilhassa Üstad Necip Fazıl’ın vakti zamanında “şöhretini uzaktan duyduğum, fakat şahsiyle, eserini ve tesirini Burdur Kasabası’nda gördüğüm Tahir Büyükkörükçü, öteden beri vasıflarını hayalimde yaşattığım üstün din adamının hâlis örneği… Öyle ki, insan, döküm işiyle elde edilebilen bir varlık olsaydı, Tahir Hoca’yı kumda açılmış bir kalıp gibi, model diye gösterebilirdim. Bütün din adamları, madenlerini o kalıpta dondurup Tahir Hoca şeklinde meydana çıksın…” (4) diyerek misâl gösterdiği merhum Tahir Büyükkörükçü hocaefendi Hacı Ahmed Ağa ile sık sık görüşmüştür ve vefatından sonra bu görüşmeleri vaazlarında anlatarak onun ermişliğine dâir hâllerden bahsetmiştir. Lâdikli Hacı Ahmed Ağa çeşitli sohbetlerinde katıldığı Kırklar’ın toplantılarından bahsetmesinden yola çıkarak onun meşhur “Kırklar”dan olduğunu söyleyebiliriz. Allâhü âlem... Allah şefaatine mazhar kılsın. Amin... *** Bir süredir Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay’ın pek etraflıca tenkid ettiği Emile Boutroux’nun “Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında” isimli eserinden notlar çıkartıyordum. Henri Bergson’un da hocası olan Boutroux’nun çağının ve kendinden önceki gelenekten gelen felsefecilerin aksine, Allah fikrinde ısrar etmesi ve hepsi alanında meşhur filozoflara mukâbil pek tutarlı görüşler sergilemesine şaşırmış ve hayranlık duymuştum. Bunun yanında, Boutroux’yu fevkalâde bir biçimde kavramış, kavramakla kalmayarak eserini kendi irfanımıza has bir biçimde tercüme etmiş Süleyman Hayri Bolay Hoca’ya da ayrıca hürmet duymaya başladım. Zira kendisi Boutroux’nun felsefesini sırf tenkid etmekle kalmıyor, aynı zamanda memleketimizdeki birçok felsefecinin, doğrusu kopistlerin “Allahsızlık ekolü” gibi bir etiket yapıştırarak din düşmanlığı yaptıkları sahaya hikemiyât penceresinden hepsini kilitleyici cevaplar veriyordu... Tüm bunlarla beraber tabiri caizse “sıradan” bir aile yahut ortamda yetişmediğine kanaat getirdiğim Süleyman Hayri Bolayır’ın hususî hayatı hakkında bir araştırma fikrine kapıldığım hâlde bir malumat edinme gayretine de girmemiştim. Günlük telaşeler ve vazifeli olduğumuz işlerin yoğunluğu içerisinde bir gün hatırıma merhum Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın “yâ, yâ, yâ!..” diye iç çekişi hatırıma geldi ki onun bu türlü serzenişleri pek hoşuma giderdi. Vaazlarını dinleyenler onun bu iç çekişlerini bilir ve hatırlarlar. Bu vesileyle bir vaazını dinlerken kendi hocası Hacı İsa Ruhi Bolay’dan bahsetti. Hacı İsa Efendi Süleyman Hayri Bolay’ların aile büyüklerinden imiş, dikkat etmemiştim. Süleyman Hayri Bolay’ın babasının amcası Hacı İsa Efendi’nin babası imiş... Aslında ilk başta aramaya niyet ettiğimi -akademik hayatı ayrı fasıl ve diğer felsefecilerin de geçtiği bir kulvar zaten- böylelikle buluvermiş oldum ve Boutroux gibi büyük bir kafayı hikemiyata mebni bir usulle niçin ele alabildiğini anladım; bana lazım olan da buydu! Yani, Süleyman Hoca’yı besleyen asıl kaynakların Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat Yolu’ndan gidenler olması... Nitekim muhterem babası Mustafa Bolay birçok cephede savaşmış bir gaziydi. Aynı zamanda Said-i Nursî Hazretleri ile Ruslara esir düşmüş, kampta beraber kalmışlar. Erbilli Esad Efendi’ye intisabı varmış... Ehli hâlden birçok kimse ile de neredeyse teklifsiz görüşüyor olması da cabası... Mustafa Bolay’ın görüştükleri arasında Lâdikli Hacı Ahmed Ağa da vardır... Tüm bunları araştırırken Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu, Dr. Vahit Göktaş ve Dr. Sevim Yılmaz’ın “Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi” için hazırladıkları ve konuşulanlara bakılırsa Süleyman Hoca’nın aile şeceresinden ilmî hayatına, yönelişlerinden bazı kanaatlerine kadar birçok teferruatı barındırmasını arzu ettikleri bir söyleşiye rast geldim. İstedikleri gibi de olmuş, zevkle okunuyor... Bu söyleşide mevzu bir yerde Lâdikli Hacı Ahmed Ağa’ya gelince Süleyman Hayri Bolay şöyle bir şey söylüyor: “Şunu da babam anlatmıştı: 1946’da bir Bulgar kralı, sarayının merdivenlerinden düşüp ölmüştü. Bu hadise bizim gazetelerde de yer almıştı. Ahmed Ağa bu hâdise üzerine demiş ki: ‘O kral azgın bir Türk ve İslâm düşmanı idi, onu aldığımız emir üzerine merdivenin başından biz iteledik. Onu biz öldürdük.’ ” (5) Bu kadar doğru ve sağlam ilişkiler ağı içerisinde pek tabiî olarak bir yalan olamayacağına göre, yolumuza göre bu türlü hâdiselerin olduğundan da haberdarlığım olduğu için bu sefer de Bulgar Kralı’nın peşine düştüm... Sherlock Holmes-vâri bir hevesle bu Bulgar Kralının kim olduğunu ve katilini(!) zannederim buldum! *** 1946’da ölen bir Bulgar Kralı yok! Fakat söz doğru kaynaktan gelince bu “hata”nın nereden kaynaklandığı hakkında kendi kendime mütalaa ettim ve Süleyman Hayri Bolay’ın irticalen konuşurken 1940’lı yılları hatırlasa da senesini birazcık karıştırarak anlattığını anladım. Çünkü o tarihte Bulgaristan’da (1946) sürgüne giden II. Simeon (Simeon Sakskoburggotski) var. II. Simeon hâlen hayattadır. Hatta Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Benzersiz Bir Hayat” isimli otobiyografik kitabının tanıtımı için yakın zamanlarda İstanbul’a geldiğinde tarihçi Profesör Dr. İlber Ortaylı onunla bir söyleşi yapmıştı... II. Simeon’un babası yazının girişinde bahsettiğimiz III. Boris... Bir önceki Kral ise III. Boris’in babası I. Ferdinand, ki Bulgaristan’ın 1918’deki askeri yenilgisini seyreden günlerde oğlu III. Boris lehine tahttan çekilmek zorunda kaldı. Doğrusu bu çekilme Birinci Dünya Harbi’nde Bulgaristan’ın Almanya, Avusturya-Macaristan yanında yer almasının bir cezası olarak İtilaf Devletleri’nin, onların da başını çeken İngilizlerin baskısı ile olmuştu. Nasıl Osmanlı Haçlıların muharip kuvveti Bulgarları yenerek Avrupa’yı ciddi bir şekilde tehdit etmişse aynı gayenin tam zıddıyla İngiliz hesaplarının birçoğu Balkanlar ve hususiyetle yine Bulgarlar üzerinde olmuştu... I. Ferdinand 1948 yılında sürgün edildiği Coburg’da alelade bir şekilde öldü, oraya gömüldü... III. Boris’e gelirsek; III. Boris, ölüm hikâyesi etrafındaki sis perdesi, diktatörlüğü, devrindeki Türk düşmanlığının ayyuka çıkması ve bu zulümlerden ötürü 100 bin’i aşkın Türk’ün göç etmek zorunda kalması, ölümü etrafındaki mevzulara hâlen bir açıklık getirilememiş olması gibi hâdiseleri Mustafa Bolay’ın Lâdikli Hacı Ahmed Ağa’dan naklettiğiyle bitiştirirsek zannediyorum netice kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kırklar’dan Lâdikli Hacı Ahmed Ağa Bulgar Kralı Boris’i sarayının merdivenlerinden itmiş ve bu Türk-Müslüman düşmanı kralın işini bitirmiştir. Başka bir yerde bu türlü bir kayıt düşülmüş müdür bilemiyorum fakat, bu yazıyla bir nebze olsun bu ölüm sebebini delillendirdiğimizi zannediyorum. Lâdikli Hacı Ahmed Ağa’nın sözleriyle hâdiseyi tekraren not düşmek istiyorum: “O kral azgın bir Türk ve İslâm düşmanı idi, onu aldığımız emir üzerine merdivenin başından biz iteledik. Onu biz öldürdük!” Allah büyüklerin himmetinden ve şefaatinden mahrum eylemesin. Amin... Kaynaklar: 1-Necip Fazıl Kısakürek, Velîler Ordusundan 333, “Halkadan Pırıltılar”, Büyük Doğu Yayınları, Sayfa 340. 2-Muzaffer Başkaya, İngiliz Basınına Göre Bulgaristan’ın Birinci Dünya Savaşı’ndan Çekilişi ve Selanik Antlaşması 3-http://konyaninalimvehocalari.konyacami.com/ladikli-haci-ahmet-aga/ 4-Necip Fazıl Kısakürek, Çerçeve, Yeni İstanbul Gazetesi, 19 Mart 1965. 5-Tasavvuf/İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 9 [2008], sayı: 22, ss. 393-42 Baran Dergisi 521. Sayı

Yeni Yıl Mesajım ve Ortaköy Baskını

Hepinize hayırlı yeni bir yıl diliyorum öncelikle. Bu vesileyle, Türkiye’deki erkek ve hanım kardeşlerime selâmlarımı ve iyi dileklerimi göndermek istiyorum. İlk olarak, şu ânda yaşanan karmaşa bakımından, İslâm veya millî haklar adına yaşanan şiddet bakımından konuşmam gerekirse, siyaset sahasında Türkiye’de oynayacağı bir rol bulunan o örnek insana, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na gönderiyorum selâmlarımı ve iyi dileklerimi… Umalım ki Gönüldaş Erdoğan, Türkiye’ye barışı yeniden getirmek üzere gerekli ve –ideolojik değil- gerçekliğe uyumlu ve akılcı siyasî tedbirleri alsın, böylelikle Türkiye yeniden “bağımsız” bir büyük güç olabilsin, yâni ABD ve İsrail başta olmak üzere Müslüman düşmanlarının tümünün müttefiği olmasın eskisi gibi… Türkiye’deki tüm erkek ve hanım kardeşlerime çok daha iyi bir yıl diliyorum. Dün olanları unutmayın… (Carlos, 31 Aralık 2016 gecesi İstanbul Ortaköy’deki Reina adlı gece kulübünü silâhla basarak, yılbaşı eğlencesi yapan çoğu yabancı 40 civarında kişiyi öldüren, 70’e yakın kişiyi de yaralayan IŞİD militanının eylemine atıf yapıyor.) Sanıyorum, yabancılarla birlikte zengin çocuklarının müdavimi olduğu bir gece kulübüydü burası. Saldırgan, burada eğlenenleri öldürdükten sonra kaçmayı da başardı. Gidip kendini havaya uçurmaktan başka bir şey bilmeyen diğer fanatiklerden biri değil, son derece profesyonel biriydi bu eylemi gerçekleştiren. Çok iyi plânlanmış bir eylem bu kısacası. Sadece bir diskoteğe veya gece kulübüne yönelik olarak gerçekleştirilmiş bir saldırı değildir bu eylem, bundan daha fazlasıdır ve hem Türkiye hükümetini hem de Türkiye Cumhuriyeti ekonomisini hedef almaktadır. Fiyatların düşmesiyle birlikte kışın bile Türkiye’ye gelmekte olan Rus turistler artık tereddüt yaşayacaklardır bu noktada. Söylemek istediğim şey, bunun gerçekten profesyonel bir eylem olduğudur. Böyle bir yere herkes bir şekilde girebilir, zor olan bu değildir. Asıl zor olan, içeri girdikten ve böyle bir katliamı gerçekleştirdikten sonra sağ salim kaçabilmektir ki, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Belli ki tecrübeli bir komandonun, hattâ muhtemelen bir komando liderinin gerçekleştirdiği bir eylemdir. Her ne olursa olsun, umarım sona erer bu şiddet ve Türkiye yaşanan gerçekliğe uyarlar politikasını. Gönüldaş Erdoğan ve takibçilerinin “Müslüman Kardeşler” ideolojisi bir kenarda bekler ve gerçekliğe uyarlarlar inşallah kendilerini. Ortadoğu’daki savaş durmalıdır. Ortadoğu’da tek bir hakiki hedef vardır zira ve bu hedef Siyonist İsrail devleti ve müttefikleridir. Başka her türlü şiddet, kabul edilemez niteliktedir. Olması gereken, Arabların, Türklerin, Farsların, Azerilerin, Kürtlerin, Asurilerin, Süryanilerin, bütün hepsinin bir araya gelmesi ve mukaddes Filistin topraklarımızı kurtarmasıdır. Zira, ABD müdahalesinin olmadığı bir durumda çökecektir İsrail devleti. Dolayısıyla, Filistin Halk Kurtuluş Cebhesi’nin 1969’daki kongresinde aldığı karara paralel olarak, Müslüman, Hristiyan veya Yahudi ama aslen Filistinli olan herkes için –iki değil- “tek devlet” fikrini takib etmemiz gerekiyor. Gelmek istediğim nokta şurası: Düşman tarafından, tüm insanlığın düşmanı tarafından başlatılan bir savaş beklemektedir bizi. Ki burada “düşman” derken kasdım, çalışkan ama politik yönden naif ABD halkı değildir. ABD hükümetini kontrol edenlerdir, ABD’deki iktidardır, çoğu hıristiyan bile olmayan suçlu emperyalistlerdir “düşman”dan kasdım. İşlerin 2017 yılında daha iyiye gitmeye başlamasını dileyelim. Ne var ki, işler iyiye gitmeye başlamadan önce, kanlı hem de çok kanlı hâdiseler yaşanacaktır. “İslâm Devleti”ne karşı savaşa gelince, “İslâm Devleti” bir devlet ünvanıdır sadece. Bildik anlamda belli toprakları olan bir devlet değil, ideolojik bir devlettir söz konusu olan. Ancak hiç de kolay olmayacaktır kendileriyle savaşmak, zira tarih kendilerinin yanındadır, üstelik Suriye ve Irak’taki Sünnî azınlık yok edilemez vasıftadır, kaldı ki hakları için savaşmaktadır burada Sünnîler. Sonuç olarak, herhangi bir şekilde dış müdahaleye izin verilmemelidir bu bölgede. Yoksa, Türkiye’de, Paris’te, Berlin’de ve diğer yerlerde gördüğümüz şeyler hep devam edecek, hem de hiç kesintisiz devam edecektir. Üstelik, bunu durdurabilecek hiç kimse de olmayacaktır. Belki eylem tarzlarını tasvib etmeyenlerimiz olsa bile, bu eylemleri gerçekleştirilen kişiler, haklı bir dava için, müslüman olsun olmasın “dış güçlerin” işgalini kaldırıp bağımsızlıklarını kazanmak için savaşmaktadır. İnşallah Gönüldaş Erdoğan anlar bunu. Gerçi kendisinin bunun gereğini yapması, bizim burada konuşmamız kadar kolay değildir sanıyorum. Çünkü her gün Amerikalılarla, hattâ hükümeti ve partisi içerisindeki kimi pek de güvenilmez adamlarla uğraşıyor aynı zamanda. Önüne bazı “kırmızı çizgiler” de çıkarılmaktadır muhakkak daima. Ne var ki, Türkiye’ye bağımsızlığını yeniden kazandırmak için, silmelidir artık bu kırmızı çizgileri. Her ne olursa olsun, 2017’de her şeyin en iyisinin olmasını umalım hepimiz. Buna rağmen, yakın gelecekte tam bir karmaşa içerisinde olacağımızı, daha iyi şeyler gelene kadar her şeyin çok daha kötüye gideceğini de bilelim. Bu da, ABD’nin, İsrail’in, münafık Suudî Arabistan rejiminin, tüm bunların ajanlarının ve paralı askerlerinin hatası olacaktır kuşkusuz. Allahü Ekber.   1 Ocak 2017      Baran Dergisi 521. Sayı

Dur Demeli Bu Gidişe!

Yıl 1980… 12 Eylül Darbesi gerçekleşiyor bu topraklarda… Ondan önce, 1979’da İran Devrimi gerçekleştirilmişti... Her iki hadisenin arka planında “Beklenen İslâm İhtilâl ve İnkılâbı” olduğu pekâlâ söylenebilir. İran Devrimi, “Beklenen İslâm İhtilâl ve İnkılâbı”nın “Ehl-i Sünnet” merkezli olmasının önüne geçmek için yaptırıldı; ben şahsen bu kanaatteyim… Elbette Yahudi aklı ile… İslam’ın istikamet hattı veya doğru yolu olan Ehl-i Sünnet ile uzaktan yakından alakası olmayan, hatta ve hatta, tâ ki İbn-i Sebe’den beri İslâm içinde “dini içten yıkan kafir” rolünde iş gören Şiilik, İran Devrimiyle birlikte dünya Müslümanlarını o gün bugündür meşgul etti, halen meşgul etmeye de devam ediyor. Bugün de içimizdeki Yahudi rolüyle misyonunu icra etmekte zerre tereddüt göstermiyor. Akıbetleri, Büyük Kumandan Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerini davet etmektedir… İBDA Mimarı’nın, Büyük Kumandan Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri’ne biatli olduğunu söylemesi boşa söylenmiş bir söz değildir. 1980’de gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi’nin görünür bahanesi Sağ-Sol çatışması olabilir, fakat işin derinliğinde “İstikbâl İslâmındır” mânâsına yataklık eden gelişmelerin su yüzüne çıkmaya başlamasının fark edilmesi var. Turgut Özal üzerinden “Yeşil Kuşak Projesi” ve akabinde Fettoş’un palazlandırılmasının menşeinde de aynı mânânın varlığını görmek gerekiyor. Yahudi aklının küçümsenmemesi gerektiğini bilmek gerekiyor. Fettoş’un niçin palazlandırıldığını anlamak için aradan şu kadar zaman geçmesi mi gerekiyordu! Devlet aklı denilen şey ne işe yarıyor acaba? Gerçi “tuz kokmuş” durumları bizim bu serzenişimizi boşa çıkarıyor ama neylersin ki insan yine de bunu böylece söylemekten kendisini alıkoyamıyor. Mukadderat, sadece Müslümanlar tarafından takib edilen bir sezgi değil, kefere de kendince bunun takibinde! Kefere, İslâm’a inanmıyor ama İslâm’a inananların varlığına inanıyor ve hâliyle, istikbâli senin inancın üzerinden okumanın hesaplarını yapıyor. Bu mevzuda ne kadar mahir olduklarını görmek isteyenler, İBDA Mimarı’na karşı gerçekleştirilen Telegram saldırısının muhtevasını irdelesinler… Devlet denilen bir şey varsa ortada, bu duruma bir açıklık getirmek zorundadır. Aksi takdirde, Müslümanlar kendi göbeğini kendi kesecek yeni bir yol takib etmek durumundadırlar. Hatırlatmakta fayda vardır. Birinci Körfez Savaşı’nda, Üstad Necip Fazıl’ın “hantal fil” esprisine de uygun olarak, Yahudi aklının Amerika’yı sahaya sürmesiyle birlikte, Amerika’nın finosu rolünde Özal ve onun da finosu rolünde Fettoş, üzerlerine düşen rolü eksiksiz yerine getirmişlerdir. O dönem İBDA Mimarı’nın Cuma Dergisi’nde yayımlanan röportajı ve akabinde cereyan eden gelişmeler o gün hakkıyla anlaşılabilseydi eğer, bugünkü acıklı durumlar yaşanmayabilirdi. Ama neylersin, olacak olanlar oluyor ve mukadderat kendi mecraında akmaya devam ediyor. Geberik Perez’e, “Kur’an’da Yahudiler hakkında yazılanlara ne diyorsunuz?” mealinde bir soru sorulduğunda, “Kur’ân’ın haber verdiği Müslümanlar ortaya çıkınca o zaman düşünüşüz” sözü iyi tahlil edilmelidir. İBDA Mimarı’nın, mealen, fırsatların ortaya çıkması yetmez, hak ediş üzerinden yürümek lazım geldiğine dair ihtarı tekrardan gözden geçirilmelidir. Saddam’ın Türkiye’ye çok cömert teklifleri olmuştu. Şu kadar para vs… Ama Amerika’nın finosu tercihini Yahudi’den yana yapmıştı… Sonraki gelişmeler bu tercihin ne kadar yanlış olduğunu sadece doğrulamakla kalmadı, kendi bindiği dalı kesen Nasreddin Hoca’nın doğrulayıcısı da oldu. O gün Saddam’ı yalnız bırakan Türkiye, aynı zamanda bugün kendisini yalnız bıraktığını anlamış mıdır acaba? Sonraki yıllarda Libya Lideri Kaddafi’yi yalnız bırakmakla hatasını tekrarladığını bugün anlamış mıdır acaba? Yahudi aklının bir oyunu olarak Suriye’ye sürülmek istenen dünkü Türkiye, bugün nasıl bir tezgahla karşı karşıya bırakıldığını anlayabilmiş midir acaba? Amerika ile İran arasında arabulucu role soyunan politik manevraların ne kadar basiretsiz olduğunu anlayabilmiş midir acaba? Halihazırda Amerika ile Rusya’nın karşı karşıya getirilmesi gerektiğini ne kadar idrak edebilmiştir acaba? Gerçi işin derinliğinde Amerika ile Rusya’nın Yahudi aklına hizmet edecek şekilde bir anlaşma üzerinden yürüdüğüne inanmak için yeteri kadar sebeb mevcuttur. Bütün bu oyunları bozacak irade nasıl ortaya konulacak? Bu sorunun cevabı kurtuluşumuz açısından ziyadesiyle önemli! Türkiye, devlet aklı diye bir şeye sahib olduğunu göstermek istiyorsa eğer, İBDA Mimarı’nın 1992 yılında Körfez Savaşı münasebetiyle Cuma Dergisi’nde verdiği röportajı tekrar okumalıdır. Orada can alıcı vurgu, mealen, şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor şeklinde dile getirilen sözdür. Evet, şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor. Bundan kaçamaz. Kaçtığı andan itibaren güzelim Bosna’yı, Bağdat’ı ve Halebi hatırlasın! Çanakkale’de çevre eyaletlerden her kim yardıma koştuysa, onlardan tek tek intikam alınıyor ve en sonunda Türkiye’yi, yardımına koşacak hiç kimse bırakmadan enselemek istediklerini görmek gerekiyor. Türkiye’nin tarihî misyonu, “İstikbâl İslâmındır” mânâsına yataklık etmektir. En başta yapılması gereken, Türkiye’nin Ehl-i Sünnet’in kalesi olduğunu görmek ve göstermek, ondan sonra ince bir siyasetle, baş düşman olan Yahudi politikalarını sabote etmek, daha sonra da Şii mezhepciliğinin önünü alacak hamleler gerçekleştirmektir. Gerek Amerika ve gerekse Rusya ile olan ilişkileri bu çerçevede yeniden dizayn etmektir. Bütün bunları gerçekleştirirken, Türkiye’nin yeni bir dünya düzenine yataklık edecek bir sisteme sahib olduğunu dünyaya deklare etmek ve bunun adının Başyücelik Sistemi olduğunu herkese ve her kesime duyurarak gerekli çalışmaları başlatmaktır. Özellikle eğitim sistemi üzerinden bunun mevzu edilmesini sağlamaktır. Üniversitelerin hayırlı bir işe yaradığını göstermek zamanıdır. Başyücelik Sistemi değil sadece Türkiye Müslümanlarını, dünya Müslümanlarının yanı sıra, “Demokrasi” ile idare edildiğini söyleyen melun Batılı devletlerin halklarını da yakından ilgilendirmektedir. Türkiye’nin dünya insanına sahici bir liman olabileceğini gösterecek çalışmalar tez elden başlatılmalıdır. Üniversitelerimizde gündeme getirilen doğru tespitlerin doğru yolda verimlendirilmesi gerekmektedir. Bu mevzuda aşağıdaki tespit oldukça önemlidir: “Descartes ile başlatılan Modern Batı düşüncesinde ortaya koyulan dünya görüşü, sadece çevre sorunlarına değil insanla ve toplumsal yaşamla da ilgili köklü sorunlara yol açmıştır. Dolayısıyla sorunların çözümü modern dünya görüşünün paradigması içerisinde bulunamaz. İnsan, bilgece bir tavırla, hem aklın bütün gereklerini yerine getirebilen, hem de manevî yönünü tatmin edebilen yeni bir paradigma ve kozmoloji var edebilir. Elbette bu yeni paradigma ve kozmoloji, Batı geleneği içerisindeki ve dışarısındaki bilgeliklerden ve kazanımlardan beslenerek inşa edilecektir. Bunun sonucunda, “Tanrı”, “Doğa” ve “İnsan” arasında kurulacak âdil ilişki üzerinde bina edilen hak- ödev denklemiyle, meydana getirilecektir.” (Cengiz Çakmak, Felsefeye Giriş, -İÜ Felsefe Lisans Programı 1. sınıf ders notları-, sh. 151) Bu tespiti yapanların gereğini yerine getirecek bir iş üzerinde olmaları ümidiyle!.. Önemli bir not: Amerika ve Avrupa, Türkiye’yi vuran PKK ve PYD’ye yardım ve yataklık ediyor, Türkiye ise Amerika, Avrupa ve Rusya’nın başına bela olabilecek yapılanmalarla savaşarak ne yapmaya çalışıyor? Bütün bu olanlardan en kârlı çıkan tarafın lanetli İsrail olduğu nasıl görülmez? “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, “Savaş hiledir”... Kendine dürüst olabilirsin, anlaşma imzaladığın düşmanına karşı da dürüstlük bir meziyettir, ama savaş ortamında düşmana karşı dürüst olmak kendine yapabileceğin en büyük kötülüktür, ihanettir... Düşmanını her kim nerede ve nasıl rahatsız ediyorsa bu seni ancak sevindirebilir... Başka önemli bir not: Erbakan Hoca’nın iktidardan indirilmesinin başlıca sebebi, MGK’da İbdacılarla ilgili takındığı tavır olmuştur. İbdacıların “bir avuç insan”dan ibaret olduğunu söyleyerek, tam da en azından siyaset gereği İbdacıları güçlü göstermesi gerekirken, ya da “bakın ben gidersem onlar gelir” diyerek karşı tarafa bir gözdağı vermeyi akıl edebilseydi durum çok daha farklı olabilirdi. Hoca’nın indirilmesini, İbdacıları masada ve tabiî ki de mânâda satmanın bir bedeli olarak, İlahî bir tokat olarak değerlendirebiliriz... Bugünlerde sanki benzer bir durumla karşı karşıyayız gibi. Acaba, Yahudi aklının bir oyunu olarak, İbdacılar bir pazarlık konusu mu yapılmaktadır? Mesela, 7 düvele karşı yapılması gereken “Seferberlik” ilanı, Türkiye’deki belli başlı örgütler sıralandıktan sonra ilaveten, “diğer tüm örgütlere karşı seferberlik başlatıyorum” ifadesi neyin ifadesi? Akla ziyan bu tür intibalara sebebiyet verecek açıklamalar sadece düşmanı sevindirebilir. 79 milyon ile Büyük Doğu’nun kurulması hayali ibdacılardan bağımsız olması düşünülmüyordur herhalde!.. Gerek iç ve gerekse dış politikada İbdacı bakışların nasıl da ülke yararına istikbale sarkan bir noktada feraset üzere olduğu nasıl görülmez? Kim ki İbdacıları kendisine ayak bağı olarak görüyor, bilinsin ki bu ülke ve insanımızın hayrına çalışmıyordur.   Baran Dergisi 519. Sayı