Yazarlar
Tüm Yazarlar
George Bush’un Ölümü Vesilesiyle I. Körfez Savaşı

Dünyanın her yerinde bir takım hareketlilikler yaşanıyor. Fransa’da kendilerine sarı yelekliler adını veren bir grup tarafından gösteriler yapılıyor. Bu oluşum artırılan vergileri ve akaryakıt zamlarını protesto ediyor. Bu zamlar arabalarıyla çalışanlar başta olmak üzere milyonlarca insanı son derece sert bir şekilde etkiliyor. İnsanların hayat şartları zorlaşırken Fransa için de son derece zor bir dönem. Bu haftanın, bence en önemli haberi ise baba George Bush’un ölümü. Bush son derece enteresan bir adamdı, son yüzyıldaki hiç bir Amerikan başkanına benzemiyordu. Jimmy Carter’ın başkanlık döneminin ardından 1981 senesinde Beyaz Saray’a girdi. Jimmy Carter dürüst bir adamdı, belki de ABD’nin en iyi başkanıydı. Kendisi bir denizaltının birinci kaptanıydı. Döneminde barışçıl bir politika seyretmiştir. Bush, Carter’ın yerine gelen Ronald Reagan ile birlikte, onun yardımcısı olarak Beyaz Saray’a girdi. Reagan ikinci seviye bir Hollywood aktörüydü, bir çok filmde seyrettim iyi bir oyuncu olduğu söylenemez. 1940’ların sonu ve 1950’lerin başında, Amerikan aşırı sağcıların Komünistlerin suçlanmasında kullandığı şahitlerden biriydi. Amerikan senatörlerinden McCarthy’nin öncülüğünde Komünist Partililer ve komünist aktörler ile yönetmenler mesnedsiz suçlamalara muhatap kalmıştı ve Reagan o dönemde muhbirlik yapıyordu. 1981 senesinde ise gerçek bir vatansever olan Carter’ın yerine başkan seçildi ve baba George Bush’u da Beyaz Saray’a soktu.  Bush, ailesinden kalan büyük bir servete sahipti. Şirketleri Irak Basra’da petrol işi yapıyordu. Irak’a ait topraklar içerisinde, oraya gönderdiği bazı CIA ajanlarını tanıma fırsatım oldu. Basra bölgesine Osmanlı senelerce hükmetti, ardından İngiliz hakimiyetiyle birlikte kurulan ve şimdi de devam eden Kuveyt Emirliği dönemi... Amerikan ajanları bölgede bulunuyor ve neler yaşandığına dair raporlar hazırlıyorlardı.  1959 senesinde Irak’ta bir devrim gerçekleşti. Bağımsızlık için kraliyet ailesi iktidardan indirildi. Irak ordusunun Kuveyt üzerine işgal plânı yoktu. Kuveyt Emirliği Bağdat tarafından gönderilen generaller vasıtasıyla Irak’a milyonlarca dolarlık maddî destek sağlamıştı. Dolayısıyla, Irak’ın Kuveyt’i işgal ve istila etmesi gibi bir durum söz konusu değildi. 1950’li yıllarda bölgede İngiliz ve Amerikan petrol şirketleri önemli imtiyazlara sahipti. Bunlardan birisi de Bush’un petrol şirketiydi. Bundan 30 sene sonra, Reagan’ın başkanlığının akabinde Amerikan başkanı seçildi. Sekiz sene başkan kalan Ronald Reagan adeta bir toplumsal iletişim uzmanı, akıllı bir adamdı. George Bush, CIA ile bağlantıları sebebiyle başkan yardımcısıydı.  Bush, başkanlığa seçilir seçilmez ilginç şeyler yapmaya başladı. 1989’da seçildikten sonra ilk olarak Panama’ya müdahalede bulundu. Bu müdahale sonrasında Panama cumhurbaşkanı Noriega tutuklandı; fakat öncesinde enteresan şeyler yaşandı. Noriega, Panama’nın Vatikan Büyükelçiliği’ne sığındı. ABD’nin talebine rağmen Vatikan teslim etmeyi reddedince, konsolosluk etrafına dev kolonlar koyarak müzikle işkence yaptı ve üç gün sonra teslim etmeyi kabul ettiler. Noriega ile aynı cezaevinde kaldık, özel bir hapishanede. İktidara geldikten sadece iki sene sonra 1991’de ise büyük bir savaşa sebeb oldu; Körfez Savaşı. Şunu unutmamalıyız ki, Saddam inanılmaz hatalar yaptı. Kuveytliler tarafından provoke edilmesinin ardından Kuveyt’i işgal etmesi gibi. Kuveyt Emiri, Saddam Hüseyin ile daha önce dayanışma içerisinde olan birisiydi. İran-Irak Savaşı sırasında Irak’a milyarlarca dolarlık yardımda bulundu; fakat savaş sonunda verdiklerini geri istedi. Saddam’ın Kuveyt’i işgal teşebbüsüne Arap devletlerinin tamamı karşı çıktılar. ABD de bu işgali kullandı. Suriye, Irak’a müdahale etmek ve Kuveyt’i özgürleşmek için maddî destek verdi. O dönemde ben de Şam’da bulunuyordum. Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad, Bağdat’a özel bir elçi gönderdi. Saddam’a acil şekilde işgalden vazgeçmesi söylendi.  Irak’a bir tuzak kuruldu. ABD tarafından Suudi Arabistan’da bir ordu oluşturulurken, Irak’ı işgal için hazırlıklar yapıldı. Saddam Hüseyin güçlü idi, İran ile savaşmıştı, bunun getirdiği cesaretle Kuveyt’e girdi. Oradaki Arap güçlerinin hiç biri Irak ile karşı karşıya gelmek istemiyordu. Daha sonra Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından Irak bombalanmaya başlandı. Büyük çoğunluğu sivil olmak üzere binlerce insan Amerikan bombardımanlarında hayatını kaybetti. Ardından Bush, Amerikan ordusunun Irak’a girişini durdurdu, Irak’a girmediler. Büyük çoğunluğu sivil hedefler olan bir çok yer havadan bombalandı. Karadan müdahale için hazırlık yapıldı. Özel Kuvvetler görevlendirildi; çünkü Saddam’ın nerede olduğu ve ordunun tam olarak nerede konuşlandırıldığı bilinmiyordu. Başlangıçta maksadın sadece Kuveyt’i özgürleştirmek olduğu söylenmesine rağmen Özel Kuvvetler, illegal olarak gizli bir şekilde Irak’a girdiler. Irak’ta uzun yıllardır iktidarda olan Baas rejimini devirmelerinin Panama’daki kadar kolay olmayacağı belliydi; çünkü Irak organize bir devletti. Dolayısıyla ABD I. Körfez Savaşı’nda tam olarak başarılı oldu denilemez.  Baba George Bush’un yarım bıraktığını, oğlu George Bush iktidara geldiğinde bir adım daha ileriye götürdü. Dick Cheney iki operasyonun da kilit ismiydi. I. Körfez Savaşı’nda savunma bakanı, ikincisinde ise başkan yardımcısıydı. Kendisi Amerikan emperyalizmi için önemli bir şirketin de yöneticisiydi. Oğul George Bush 2001’de iktidara gelirken, 2003’te İkinci Körfez Savaşı’nda Irak tamamen işgal edildi; fakat Amerika’ya karşı direniş sona ermedi. Bu direniş İzzet İbrahim el Duri tarafından örgütlendi. Irak’ı işgal etmek için kimyasal silahların bahane edildi ve yalanlar uydurulduğu herkes tarafından bilinirken resmî ağızlardan da yıllar sonra açıklandı. Geçtiğimiz günlerde ölen baba George Bush, 2003 Irak’ın işgalinde, Dick Cheney’in oğluna kimyasal silahlar hususunda yalan söylediğini belirterek suçladı. Irak işgali sırasında Şiilerin büyük bir çoğunluğu ABD ile işbirliği yaptı. Amerikan ajanı bir hükümet kuruldu. Şiilerin bir kısmı İran ile işbirliği yaptı ve İran Devrim Muhafızları tarafından korundu. Baas ve Müslüman direnişi senelerce devam etti. Türkiye’deki gönüldaşlarım bu direnişe senelerce destek verdi.  Amerikan emperyalizmi neticede Trump gibi bir adamı iktidara getirdi. Yanlış anlaşılmasın başından beri olduğu gibi Trump’ı hâlâ destekliyorum. Çünkü onun gibi düşündüğü açıkça söyleyen, söylediğini yapan bir adam bizim için en iyisi. Mesela Trump’ın Amerikan Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıması meselesi bütün hainlerin fâş olmasını sağladı.  Baba George Bush’un kimsenin ajanı olmadığını sadece Amerikan vatanseveri olduğunu düşünüyorum. Amerika’nın çıkarlarını korudu. Suudi Arabistan ile iyi ilişkiler geliştirdi. Bazı aptallar bu çerçevede Usame bin Ladin’in Amerikan ajanı olduğu gibi şeyler zırvalıyor. 11 Eylül’de mücahidler Dünya Ticaret Merkezi’ni ve Pentagon’u vurdu, uçaklardan biri de hedefe ulaşamadan havada imha oldu. Yahudiler, bunun CIA tarafından tezgâhlandığı yalanını ürettiler. Halbuki bu kesinlikle doğru değildi.   Tercüme: Faruk Hanedar 01.12.2018 Baran Dergisi 621. Sayı

“Yeni Dönem ve İslâm Birliği Kongresi” Vesilesiyle...

Genel başkanlığını Saadet Partisi kurucusu ve eski başkanı Recai Kutan’ın yaptığı Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) öncülüğünde düzenlenen, İslam ülkelerinden çeşitli mevkilerde temsilcilerin de katıldığı 27. Uluslararası Müslüman Topluluklar Birliği Kongresi İstanbul yapıldı. Protokol konuşmalarını yapmak üzere kürsüye çıkan başkan Recai Kutan, yaşı hayli ilerlemiş, T. Karamollaoğlu’nun koluna girmiş vaziyette salona gelmişti. Protokolde sırasıyla Afganistan’dan Islah Cemiyeti Başkanı Dr. Muhammed Hanatifi, Fas’tan Tevhid ve Islah Hareketi Gen. Bşk. Vekili Dr. Muhammed Tollabi, Avrupa Müslümanlarını temsilen Belçika merkezli Avrupa İslam Teşkilatları Fed. Gen. Bşk. Dr. Samir Felah, Pakistan’dan Cemaat-i İslamî Gen. Bşk. Vekili Abdurraşid Turabi, Filistin Alimler Bir. Bşk. Dr. Nawaf Takrurî, Filipinler’den Moro İslamî Özgürlük Partisi Gen. Bşk. Dr. Hacı Murad İbrahim ve Saadet Partisi Gen. Bşk. Temel Karamollaoğlu birer konuşma yaptı.  Kongre boyunca hakkında oturum düzenlenecek başlıklar, “Krizler, Aktörler ve İslâm Dünyası, İslâm Birliği: Niçin ve Nasıl?, Medeniyet Krizi ve yeni Dönemin İnşaı, Küresel Sistem Krizleri ve Yeni Bir Dünya, Birlik Fikri ve İttifak Ahlâkı, İslam Topluluklarının Çözüm Arayışları...” şeklinde duyuruldu. Kongreye Türkiye dışında Filistin, Suriye, Yemen, Kosova, Irak, Moritanya, Malezya, S. Arabistan, Cezayir, Mısır, Lübnan, Kuveyt, Cibuti, Arakan ve Doğu Türkistan’dan araştırmacı ve akademisyen katıldı. “Boşlukta Mekân İşgal Etme Hassası” Bu yılki gündemi, 'Değişim ve Dönüşümleriyle Yeni Dönem ve İslam Birliği'olarak belirlenen kongreye Cumhurbaşkanı Yrd. Fuat Oktay, HAMAS lideri Halid Meşal ve Moro'nun bağımsızlık mücadelesinin öncü isimlerinden Hacı Murat İbrahim'in de katılacağı haber olurken, salonda sadece Moro temsilcisi İbrahim’i gördüm. Adalet Bakanı Abdülhamid Gül’ün mazeret bildirerek katılmadığı kongreye AK Parti çevresinden hiç kimsenin katılmamış olması iç siyaseti bilenlerce sürpriz sayılmazdı. Davetlilerden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilettiği telgraf, usûl gereği temsil makamı dikkate alınmaksızın Saadet Partisi’nden Oğuzhan Asiltürk’ün telgrafının ardından okundu. Sunumdaki bu tutum, kongre havasının basıncına dair önemli bir işaret sayılabilir. Nitekim temsilcilerden bazılarının mesajlarına dikkat edenler, yapılan samimi birlik-beraberlik çağrılarında geçen “Lütfen ayrılık-gayrılık olmasın...” gibi ifadelerden durumu kavramış olmalı. Kürsüye geçen tüm temsilciler aynı kalıpları kullandı: “Birlik olmalıyız, güç birliği yapmalıyız, işgal ve zulme karşı koymalıyız...” Öteden beri basından veya yerinden takip ettiğim nice toplantı, konferans, kongre vs etkinliklerde öne çıkmış ve artık yıllanmış birtakım klişe cümleler tekrar edilirken, halihazırda Türkiye merkezli siyasî kültürü yüksek, teşkilatlanması ciddi, sevk ve idareyi temine hazır bir mevkide gerçek ve ehil temsil kadrosu arayışımız sürmektedir. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “boşlukta mekân işgal etme hassası”na erdirici bir fikrin “yeni insan, yeni nizam, yeni yurt” sloganıyla çıkışa geçip nesilleri yoğurduğu Büyükdoğu geleneği ve onun devamı İbda Fikriyatı dikkate alınmaksızın bir araya gelip gelip dağılan daha kaç kalabalığa şahitlik edilecek, bunun için şartlar daha ne kadar dayatacak ve giderek kritikleşen şartlara ne ölçüde hazır olunacak, işte bu can alıcı nokta -ne hazindir ki- belirsizliğini korumaktadır. İlginçtir; bundan birkaç hafta önce CB başdanışmanlarından Emk. Tuğ. Adnan Tanrıverdi’nin başkanlığını yaptığı ASSAM(Adaleti Savunanlar Stratejik Arş. Der.) kongresi de aynı mekânda tertiplenmiş, benzer başlıklar altında ve yine uluslararası ölçekteydi. Her iki girişim arasında karşılaştırma yapmak niyetinde değilim fakat CB Erdoğan liderliğinde tüm İslâm coğrafyasında adımları sıklaşan ve ümmet birliğinin siyasi/ekonomik birliğe dönüşüm yolunda destek ve katkı sunması beklenen Refah-Fazilet-Saadet çizgisinin coğrafyamızda hazin bir hayal kırıklığına yol açma istidadı taşıdığına dikkat çekmek isterim. Bu bakımdan söz konusu kongrenin hâlâ kime karşı, ne adına, hangi çapta “birleştirici kimlik” taşıdığı sorusunun askıya alınmış olduğu gözlemimi paylaşmalıyım.  Gölge Çizgisi ve Çağrısı İnsanımız, coğrafyasını eskisinden daha emin, daha bilinçli kavrama istidadı gösteriyor. Yeni nesil Müslümanlar eski dönemlere göre coğrafyası hakkında daha kolay bilgi edinebiliyor. Hatta dünya Müslüman toplumları hakkında yeni bilgiler resmi kurum ve kuruluşlar üzerinden toplumumuzun tüm tabakalarına rahatlıkla ulaşabiliyor. 1 Aralık’ta Öncü Eğitimciler Derneği’nin İstanbul’da düzenlediği ‘Eğitimin Yeni Dinamikleri’ başlıklı 10. Öğretmenim Sempozyumu’nu takip etmiştim. Anadolu’nun çeşitli illerinden gelen öğretmenler, görev yaptıkları okullardaki proje ve etkinliklerinden bahsettiler. Mesela, Şanlı Urfa’dan katılan Din Kültürü ve Ahlâk dersi sorumlusu Betül Türkeş, “Kardeşliğin Tahsisi ve Temini” başlıklı bir sunum yapmıştı. Betül öğretmen, okulunda dışlanan Suriyeli çocukların okulda ve mahallede benimsenmesi, insanımızla kaynaşması için sürdürdüğü çabalarından bahsetmişti. Aynı öğretmen, ortaokul çağındaki çocuklara Arakan Müslümanları hakkında araştırma yapma görevi verdiğini anlatmıştı.  1975-77 yılları arasında, 20’li yaşlarının ortasında bir gençken Gölge dergisini yurt ve İslâm coğrafyasında temsilcilere kavuşturan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, kapağında “İnancımızın ve İnsanımızın Kavgası” satırıyla çıkan Gölge’nin her sayısında Filipinlerden Kıbrıs’a, Balkanlardan Filistin’e Müslümanların kurtuluş mücadelesiyle ilgili gelişmeleri gündeme taşıyordu. O dönem Filistin Marksistlerin “tekel”inde gösterilir, Moro neresi pek bilinmezken Gölge Dergisi insanımıza alternatif görüş ve tavır kazandırmak için sesi gür bir çıkış yapmış, unutulmaz tesiriyle İslâmcı mücadele kültürüne damgasını vurmuştu. İşte bu “efsanevi” derginin ilk sayısını 27. ESAM kongresi için Türkiye’ye gelen Moro’nun köklü direnişinin siyasi temsilcisi Hacı Murat İbrahim Bey’e sundum. Kendisine Kumandan Mirzabeyoğlu’ndan ve Gölge’nin muhtevasından bahsettim. Başkan İbrahim, Moro direnişinin başlangıcını ilan eden bildirinin tam metninin, Zengibar direnişçilerinin açıklamasının yer aldığı Gölge’nin ilk sayısına göz atarken hayranlığını gizleyemedi. Başkana, Mirzabeyoğlu’nun İngilizce ve Arapçaya çevrilen “Yeni Dünya Düzeni” alt başlıklı “Başyücelik Devleti” adlı kitabını takdim ettim; memnuniyetle karşıladı. Ayrıca kongreye en kalabalık topluluk olarak katılan Filipinli öğrenci ve basın ekibinin de yakın ilgisiyle karşılaştım. Doğrusu kongrede odaklandığım ilk isim Başkan İbrahim Bey’di. Konuşmasında, Moro direnişinin 70’lerden bugüne geçirdiği süreçlerden bahsetmişti. Filipinli topluluk, Moro’nun bağımsızlığının halk oyuna sunulacağı 21 Ocak 2019 tarihli referandumu takip etmemi tavsiye etti. ESAM kongresine katılan simaların merhum Erbakan döneminden bu yana süren gelenek icabı orada bulunduğunun farkındaydım. Salih Mirzabeyoğlu da Erbakan dönemi Müslüman gençliğinin öncülerindendi. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “Filistin ve İşkence, Cemaat, Nasıl Birlik?” başlıklı verdiği konferans (1988) metinlerine göz atıldığı takdirde, toplumumuzun dışarıya doğru açılış zeminlerini kuraklaştırıcı, heyecanları söndürücü, şuurları sağırlaştırıcı zihniyet ve yapılanmalara dikkat çektiği görülecektir. İçeride birlik olmadan coğrafyamızı birleştirmek gibi bir davadan bahsedilebilir mi? Bu itibarla Gölge dergisinin İslâmî hassasiyette her türlü siyasi örgüt ve sosyal yapılanmaları fevkalade nazik İslamî oluş çizgisinde birleştirici, kurtarıcı ruh ve anlayışı kazandırıcı çağrısı her dönem için ihtar niteliği taşımaktadır: “Her türlü verimi çizgisinde mânâlandıran anlayış...” Birleşmenin “arınma”yla eşzamanlı gerçekleştiği takdirde anlamlı ve kalıcı olacağını hatırlatmaya gerek var mı? Baran Dergisi 621. Sayı

-Canî Faiz ve Landru- Kaatil kim?

Parayı maddî ve manevî tüm taraflarıyla tahlil ettiği eserinde Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “fâiz”i “cânî” olarak nitelemektedir. (“Cânî faiz”, Parakutâ’, Nisan-1997, 64. sayfa) Ve, faiz hakkındaki “kısa ve kesin hüküm” olarak “onun yasak oluşu ve toplumdaki iktisadî, ahlâkî, giderek siyasî pisliğin başlıca kaynaklardan biri oluşu”na dikkat çektikten sonra Birinci Dünya Harbi’nin ardından Fransa’da öldürdüğü dul kadınlarla meşhur olmuş bir serî katilden, Henri Désiré Landru’dan (12 Nisan 1869/25 Şubat 1922. Mahkemece suçlu bulunup Versay’da Giyotin ile idam edilmiştir) bahseder... Alakasına binâen mevzubahis satırları aktaralım: Paris’te 1919 yılında, değişik tarihlerde 10 kadını öldürdüğü gerekçesiyle Henri Desire Landru isimli bir şahıs tutuklanır. Evlenme vaadiyle kendisiyle temas kuran kadınlar kaybolmuş fakat cesetleri bulunamamıştır. Adam bir nevî zekâ oyununa döndürdüğü cinayetleri hususunda, “benim suçlu olduğumu delillendirmek sizin göreviniz!” der ve her türlü karine ve emare aleyhine olmasına rağmen, suçu kabullenmez... Ve bir duruşma sahnesi: -“Landru’nun avukatı Moro Giafferi, bir gün, öldürüldükleri söylenen kadınların dışarıda olduklarını, biraz sonra kapıyı açıp içeri gireceklerini söyledi. O ân, bütün jüri tabiî olarak o tarafa döndü. Avukat, bu oyunu, jürinin kendinden emin olmadığını göstermek için oynamıştı. Akıllıca bir gösteriydi. Gelgelelim, Landru, aynı şeyi yapmamıştı ve başını kıpırdatmamıştı bile; çünkü o, böyle bir şey olmayacağını biliyordu. Onun bu hâli, mahkemenin gözünden kaçmadı ve neticede suçlu bulunarak ölüme mahkûm edildi.”  Faizin cinayetleri ise, karine ve emare değil, doğrudan doğruya delillere dayalıdır!.. (A.g.e; 66. sayfa.) Landru’ya karşı hukuk kaidelerince karine ve emare olmasına fakat delil olmamasına mukabil onun bir katil olduğunu ispat eden bu vak’a, öteden beri dikkatimi çekmiştir. Şu sebeble ki, bazen emare, delil, ipucu gibi hususlar üzerinde aşırı teferruatçılığın ortaya çıkarttığı “ispat” etme usulleri, bedahetleri dahî gözden kaçırtacak derecede mevzuları girift hâle getirebilmektedir. Böylesi girift hususlara en çok da tarih yahut tarihî şahsiyetler mevzuunda rastlanılmaktadır. Hususiyetle bizim yakın tarihimiz böylesi meseleler ve tarihî şahsiyetlerle doludur. Hülasa, birisinin “ak” dediğine bir başkası “kara” demektedir ve bu iş hem tarihçiler ve hem de okurlar, alakalılar, talebeler ve toplumumuzun büyük kesiminde dâima tartışmalar içerisinde yuvarlanıp gitmektedir. Pek tabiî, bu tartışmaların en ateşlisi de Mustafa Kemal hakkında ve etrafındadır; kimilerine göre söylenen “büyük bir kurtarıcı” mı, yahut başkaca iddialara nazaran hülasa ederek söylersek de “din düşmanı” bir “batırıcı” mı? İşte tam bu safhada deliller, belgeler havada uçuşmakta ve iddialar ile ispatlar panayırı diyebileceğimiz bir pazar yeri uğultusu havayı sarmaktadır. Kimi tarihçiler domateslerini satmak isteyen bir pazarcı avazıyla belge üstüne belge “fışkırtmak”ta, bu tazyikin püskürtüleri ise vak’aların oluş biçimini, seyredişini çoğu defa tamamen yanlış bir biçimde aksettirmektedir. Evet, hususiyetle tarih mevzuunda doküman, belge ve benzer nevideki malzemeler büyük ehemmiyet arz etmektedir etmesine ama her şey, yani bir vak’anın büsbütün kendisi Landru bahsinde olduğu gibi bambaşka bir mânâ da taşıyabilir! Söylemek istediğim, nasıl Landru aleyhine, ispat kaabilinden tek bir delil, belge bulunmadığı halde, bu dava ile alakalı cereyan eden başka bir hâdise birdenbire onun aleyhine en kuvvetli delillerden birisi sayılabiliyorken, tarihî vak’a ve şahıslar söz konusu olduğunda niçin benzeri şehadetler kabul görmesin? Veya değişik bir şekilde soracak olursak, tarihî kişiler hakkında niçin bu tarz şehadetler kabule şayan görülmemektedir? Hususiyetle yakın tarih bahsinde, illâ “belge” ve “ispat” diye çırpınanlara baktığımızda -umûmiyetle kendilerini “tarafsız” olarak nitelemektedirler ki “tarafsız” tarihçi nasıl olunabilmektedir ayrıca hayret mevzuudur- nazarı dikkati ilk celbeden husus kanaatimce şudur: Bu tip “tarihçiler”, “belgeler”in ancak “resmî” hüviyetlerine tutkundurlar ve çoğunlukla da “resmî ideoloji”nin -ki ne olduğu zannederim tefsire muhtaç değildir- borusunu öttürmekten başka vazife tanımamakta, haricen ortaya çıkmış hiçbir belge, ispat neviinden şehadeti kabul etmemektedirler. Söylediğim gibi “belge” vesâir dokümanlar elbette şehadetleri noktasından çok büyük ehemmiyet arz etseler de, herşeyde olduğu gibi bunlar da bir yere kadardır ve yakın tarihimize ait birçok meselede olduğu gibi iş gide gide hâdiseleri tabiî seyirlerinin dışında tefsire gitmiş, öyle yorumlanıp kabul edilmişlerdir... Sanki tarihî hadiseler hayatın dışındaymış gibi, “vesika” dediğimiz belgelerin de her mevzuyu açık ettiği zannedilmiştir; oysa hayatın tabiî akışı “hüsnü niyet” üzerine kuruludur ve belgeler de bu hüsnü niyeti taşıyan şahidlerin şehadetleriyle kuvvet kazanır! Etraftan habire belge isteyen ve boyuna belge üstüne belge saçan falan tarihçiden üç gün evvel ne yemek yediğini ispat etmesini istesek apışıp kalacak, artık bir bölümü vücudunda enerji, diğerleri kazurata dönüşmüş hâldeki bir kaç sebzeyi bize ispat edemeyecektir; bize, en çok, belki bir lokanta fişi getirecek, fakat bu fişin yani vesîka-belge’nin sahihliğini ise o gün yemek yediğini iddia ettiği lokantadaki şahidlerle ispat etmeye davranacaktır. Evet, görüldüğü üzere, birçok vesikaya şâmil bir husus olarak bu türlü davalarda iş, vesikanın kendinden çok şahidlerin şehadetlerine muhtaçtır; çünkü elimizdeki lokanta fişi bir şeye mukabil ödeme yapıldığını göstermektedir ya, yemek yenildiğinin aslî ispatı sayılamaz! Ancak, şahidlerin tasdikiyle aslî bir hüviyet kazanabilirdir ve o güne kadar da elde edilmesi birçok yolla mümkün bir fiş’ten ibarettir! Şu hâlde, söylemek istediğim, Resmi İdeolojiye ters olmamak kaydıyla bir sürü belgeyi üst üste yığarak falanca şahsı “vatan haini”, filanca şahsı da “vatan kahramanı” yapmak mümkündür ve her devirde türeyen dalkavukların tesiriyle bu işe umûmî bir görünüş, kabul ediliş süsü de verilebilir. Fakat bunların hepsi bir yere kadardır; resmî ideolojilerin borusu kulaklardaki paslar gidene kadar ötebilir... İşte öttürdükleri bu borunun adı “yem”dir; atlı birliklerde atlara yem verileceği zaman çalınır da, esasen, dilimizde huysuzlanan atları sakinleştirmek maksadıyla, mahsustan yem verileceği zannı doğsun diye çalınması cihetinden, bu mânâ da kullanılır. Üstad Necip Fazıl, Türkiye’nin bir nevi sosyolojisi, psikolojisi ve tarihinin baştanbaşa özetini anlattığı “Destan” isimli şiirinde bu “yem borusu” olanca mânâsıyla şöyle belirmektedir: “Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!  Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!  Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;  Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;  Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!  Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;  Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.” Alakalı bahsi hatırlayanlar olacaktır; Üstad, Ziya Gökalp’in başını duvarlara vura vura ve Allah’a küfrederek nasıl öldüğünü ecnebileşmiş bir hanımın şehadetine dayandırır ve meseleye her bakımdan tarafsızlığından ötürü böylesi şehadetlerin en makbulü olduğunu, Avrupa’da dahî böylesi şehadetlerin üstün tutulduğunu söyler. Mevzu, Üstad Necip Fazıl’ın anlatımıyla şöyledir: “Ziya Gökalp’in Allah’a karşı tavrına ait bir müşahede... Tarihin ve kimsenin bilmediği bir hadise... Benim kırk yıllık bir hatıram... Bundan kırk küsur yıl önce, Abdülhak Hamid’in evinde bir hanımefendiyle tanıştım. Bu hanımefendi, ömrü Avrupa’da geçmiş, ne ziya Gökalp’i tanıyan, ne Türkiye’yi, Türk edebiyatını bilen, züppe, Avrupalılaşmış bir kimse... Kimsenin kastla, ne lehinde olabilir, ne aleyhinde… Ben Abdülhak Hamid’e, Ziya Gökalp’in dinsizliğinden bahsederken birden doğruldu ve aynen şunları söyledi: İstanbul’a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesine yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp dediler. Mebusmuş. Profesörmüş... İsmini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, sabaha kadar Allah’a en galiz kelimelerle sövdü... O kadar fena oldum ki bu hal karşısında odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allah’a inanmazmış...” (Sahte Kahramanlar, sayfa: 74-75) Evet, işte yine -benim tabirimle- bir Landru vak’ası daha; şu vaziyette herhangi bir belge, doküman ya da başka bir şey, meselenin bedihî tarafını gölgeleyebilir ve aksini iddia edebilir mi? Vak’anın bizzat oluş şekli, seyredişi, haricen bir ispata ihtiyaç duymamakta, hatta aksini gösteren başka işaretler dahî olsa bile, şehadetin kuvvetine nazaran söylersek, onları da gözden düşürecek bir şekilde cereyan etmektedir. İşte “belge” dediğimiz şeyin bizatihi kendisi vak’anın oluş şeklinde büsbütün gözükmektedir. İşte, şu hâlde, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun deyimiyle söylersek “Alışılmamış iddialara alışılmamış ispatlar gerekir… ” (Tilki Günlüğü, C: 1, S: 94) Bana kalırsa, şu hâdisenin kendisi bugün başlı başına “belge” olmuş vaziyette iken, “hani ya ispatı” diyerek belge aramaya kalkmak, ancak “yem borusu”nu öttürmeye tutkun mizaçların, yani çoğu “resmi ideoloji”nin uydurma tarih anlayışıyla hareket edenlerin işidir! Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun faizin cânîliğine delil olarak, tarihî bir figür olan bir şahsın, bir câninin mahkemesindeki “delil yetersizliği” için öne atılan bir iddianın aksine o kişinin cürmünü isbatlaması misalini kullanması nasıl mı hatırıma geliverdi? Meşhur Fransız tarihçi, gazeteci, devlet adamı ve diplomatlarından Jacques Benoist-Méchin’ın (1901-1983) “Mustapha Kémal ou la mort d’un empire-Mustafa Kemal, Bir İmparatorluğun Ölümü” isimli kitabını okurken… Çünkü bu kitabın Türkçe’ye tercümesinde adeta bir Landru vak’ası yaşanmış, tıpkı Landru’nun mahkemesindeki gibi herkes dönüp kapıya baktığı sırada failler yaptıkları rezaletin ortaya çıkmayacağını zannederek istiflerini bozmadan tarihî hakikatleri gömmeye yeltenmişlerdi. Yeltenmişlerdi, çünkü yaptıkları tercüme katliamının yanı sıra Mustafa Kemal’in İslâm ve Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem hakkında söylediklerini aktarmaktan çekinmişlerdi.  Ve buraya kadar yazdıklarıma nazaran söylersem, her ne kadar meselelerin bedahatlere bakan yönlerine tutkun olsam da, belge manyaklarının gözüne soka soka, itiraz edemeyecekleri tarzda işaretlerle mevzuyu aktarmak isterim. Hâdiseyi Yesevizade Alparslan Yasa takip etmiş, derlemiş ve makale hâline getirerek teferruatçı bir hassasiyetle apaçık izah etmiş... Jacques Benoist-Méchin’ın kitabı değme “Atatürk” yanlısı yazarları dahî çırak çıkartacak övgülerle doludur; Fransa’da 1954 senesinde piyasaya çıkan kitabın Türkçe tercümesi Zahir Güvemli ve M. Râsim Özgen tarafından yapılmış, Kemalist propagandayı kendisine vazife edinmiş Niyazi Ahmed Banoğlu eliyle yayınlamış... Ve 1955’ten bu yana “akademik kisveli Kemalist propagandanın başlıca müracaat kaynaklarından” biri olarak kabul edilmiştir... Bahis mevzuu kitabın Türkiye’de yayımlanan ilk baskısındaki bir bölüm mahsus tahrif ediliyor ve yazarın Mustafa Kemal’in ağzından söyledikleri adeta yumuşatılıyor, değiştiriliyordu. Diğer bir baskısı da, Bilgi Yayınevi’nden çıkan bir nüshası da şu an benim elimde bulunan ve kendisine “fanatik Atatürkçü” denilen büyükelçi Zeki Çelikkol’un tercümesini yaptığı, ilk basımı Eylül 1997, ikinci basımı Aralık 1997, üçüncü basımı Mayıs 1999 olan kitap. Diğer baskıda bahis mevzu bölüm değiştirilmiş ya, işte Zeki Çelikkol bu baskıda yeni bir çözüm bulmuş ve komple o bölümü yok etmiş! Tercümenin de böylesi! Zeki Çelikkol’a göre kitabın tam o bölümüne gelince yazar Méchin, derin bir sükûta gömülmüş, 7 sayfalık bölüm Türkçe’ye ancak 2 sayfa olarak aktarılmıştır! Fakat, heyhat! Böylesi adî numaraların edebiyat alanında açığa çıkmadığı hiçbir vak’a yoktur! Méchin gibi Mustafa Kemal’i yere göğe sığdıramayan bir yazar, Alparslan Yasa’nın dediğiyle “Türkiye’de diplomatik bir vazîfeyle bulunduğu 1941 senesinde şâhidlerden topladığı şifâhî hâtıralara istinâd ettiği” hususlarda, hem de “medihkâr bir kitapta ‘kahraman’ına iftirâ etmesinin mâkul olmadığı” bir akış içerisinde niçin Mustafa Kemal’in söylemediği bir şeyi söyletme ihtiyacı duysundur ki? Dahası, fanatik derecede Atatürk hayranları Mustafa Kemal’in bu sözlerini tercüme etmekten niçin korkmuşlardır? Alparslan Yasa, Méchin’ın kitabının 1956 Paris baskısını buluyor ve 323. sayfasından bahis mevzu bölümü, yani “İslâm Köklerinden Kopartılan Türkiye-La Turquie arrachée à l’islam başlıklı 87. faslında anlatılanları bizzat kendi tercüme ediyor. Kemalistlerin bile tercümeye etmeye çekindiği o satırlar şöyle: «Gazâba geldiği ânlarda şöyle haykırıyordu: ‘- Türkiye’de, beş yüz seneden fazla bir zamandan beri, ihtiyar bir Arap şeyhinin kaide ve nazariyeleri ile habîs ve echel ulemâ nesillerinin keyfî tefsîrleridir ki medenî kanûn ile cezâ kanûnunun bütün tafsîlâtını tesbît ettiler. Kanûn-i Esâsînin şeklini, her vatandaşın hayâtının bütün teferruâtını, en basît fiil ve hareketlerini, yiyeceğini, yatma-kalkma sâatlerini, kılık-kıyâfetini, mektepte ne öğreneceğini, âdetlerini, îtiyadlarını, hattâ en mahrem düşüncelerini dahi hep bunlar tanzîm ettiler… Evet, ahlâksız bir bedevînin İslâm denen o saçma ilâhiyâtı, hayâtımızı zehirleyen çürümüş bir leştir!’» Hepimiz, Üstadın tabiriyle “tahammülün de fevkinde” bir hâlde Landru’nun duruşmasındaki mahkeme kapısına hüsnü niyetle bakarken, kaatiller istiflerini bozmamakta, ister bir kitapta olsun, isterse memleket çapında başka işlerde, faili oldukları cinayetleri bile bile Müslüman Anadolu’nun sırtında at koşturmakta, yüz senedir aynı yem borularını habire öttürüp durmaktadırlar! Baran Dergisi 621. Sayı

Kurtuluş Yolu İbda

Sekiz-on kişi, tam üç senedir her hafta başka bir evde toplanıp tefsir dersleri yapıyorlarmış. Bir gün içlerine dâhil etme hesabıyla beni de davet ettiler, gittik. Ders bitti. Nasıl bulduğumu merak ediyorlar. “Size bir soru soracağım, bu soru çok saçma gelebilir. Ama vereceğiniz cevaba göre ikinci bir soru daha soracağım, onun için cevabınızı ona göre verin” dedim. “Siz üç senedir neden bu dersleri alıyorsunuz?” Onlar verecekleri cevaptan önce ikinci sorunun ne olacağı ihtimali üzerine düşünürlerken sohbeti idare eden, “Öğrenmek için. Adı üstünde tefsir dersleri alıyoruz, bunun ne sakıncası var?” dedi. “Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir kimseye balın faydalarından bahsetmek onu kurtarır mı?” “Kurtarmaz.” “Öyleyse, ona su vermek, yoksa onu kurtarmak için suyu bulmanın yollarını aramak daha doğru değil mi?” “Doğru.” *** Bir insan düşünün yanlış istikamette gidiyor ama yolculuk için gereken her şeyi tam tekmil var. Yiyeceğinden tutun da giyeceğine kadar, yolculuk boyunca ihtiyaç duyacağı her şey yerli yerinde. Ama gel gör ki ters istikamette gidiyor. Üstelik bu gidişi esnasında “yanlış yolda olduğunu” söyleyenlere de aldırmıyor. Geçmişine bakıp o zamana kadar harcadığı emekleri de düşünerek karşısındakinin sözüne kıymet vermiyor. Daha başlangıçta doğru bir istikamet tayin etmediği için, her geçen gün gitmesi gereken asıl hedeften uzaklaşıyor. Sonunda ya kaybolup gidiyor veya kötü bir sonla hüsrana uğruyor. İçinde yaşamaya mecbur olduğumuz sistem, sandığımızdan daha korkunç bir şekilde hayatımızın her safhasına hükmetmiş, halkımız büyülenmiş gibi, elle tutulmayan gözle görülmeyen bu gücün esiri olmuştur. İktidara kim gelirse gelsin bu esaret devam etmektedir. Edecektir. Niçin? Cumhuriyet Gazetesi kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu’nun “Peygamberi” öyle buyurduğu için. “Bu nasıl olur?” diyenler çıkabileceği gibi, “olmaz olmaz” diyenler de olabilir. İşte, Amerikan düşmanlığında baş çeken Cumhuriyet Gazetesi kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu’nun Amerikan Başkanı Wilson’a yazdığı mektup; “Efendim, Siz yalnız bir cumhurbaşkanı değilsiniz, ayrıca erdeminizin yüceliği sizi bu mevkiye getirmiştir. Dolayısıyla bir cumhurbaşkanından daha büyüksünüz ve insanların içinde en yücelerinden ve iyilerinden birisiniz. Hükümetin denetimini sizin kutsal ve namuslu ellerinize bırakan, size iktidar veren milletin üstünlüğüne ve kavrayışına saygılar olsun… Büyük savaşa kadar, sayın efendim, bizim ülkemizde ve ufkumuzda tanınmıyordunuz. Amerika, her zaman bir düşler ülkesiydi ve bize yabancıydı. Doğu’da daha yakın yüzyıllara dek, Padişahın bir komşu ülkenin sarayını ziyaret etmesi tarihsel bir olay sayılırken, Roosevelt’in Afrika ormanlarında ava çıkması bize düş gibi geliyordu, nasıl 40 katlı yapılar düş gibi geliyorsa. Ama zamanla düşündük ki, cumhurbaşkanını uzak ülkelerde avlanmaya izin veren bir milletin, bizimkilerden tamamen başka bir düşünce ve yaşam biçimi olmalıdır. Ve bu büyük milleti öğrenmeye çalıştık. Okuduk ve inceledik. Ve bu defa Albay Mahon’un düşünceleri bizim çalışmalarımıza ve izlenimlerimize girdi. Mahon’un görüşlerine göre uygarlık, sadece Hıristiyanlığa dayanan Avrupa uygarlığı idi ve bu uygarlık sanki çölde bir vaha gibiydi. Amerikalıların düşünce biçiminde büyük etkenlik kazandığı, Amerika’yı bile kurtardığı söylenen bu kişiye göre, sadece bir tek savaş vardı dünyada, o da Hıristiyanlarla ona inanmayanlar arasındaydı. Hıristiyanların zaferi için hiçbir şey esirgenmemeli ve Amerika bu kutsal savaşın önderi olmalıydı. Böyle olmazsa inanmayanlar İsa’nın yapıtlarını yok ederlerdi. Biz Mahon’dan bunu öğrendik ve misyonerlerinizin davranışları da bunu kanıtladı. Bizi, Amerika’yı ve Amerikalıları incelemeye sürükleyen şey, sadece merak değildi. Amerika’nın Doğu sorununda bizim ülkemizde oynamak istediği rolü -Avrupa milletleri gibi- ve bu rolün bizim yaşamımızda ne gibi etkisi olabileceğini anlamak istedik. Ama biz ne kadar iyi yürekli ve eli açıksak, Amerika ve Avrupa o kadar dar kafalı ve dindardı. Altı yüzyıldır Avrupa bize haçlı gözüyle baktı. Avrupa’ya ne kadar ayrıcalık tanısak, Avrupalılar dinimizden dolayı, bizden daha çok nefret ettiler, 18 ve 19’uncu yüzyılların özgür düşüncelerine karşın. Bir şey beklemediğimiz Amerika, Büyük Savaşta bize başka bir biçimde göründü. Ayrıca, ülkeniz acılı uğraş yıllarında ve sizin cumhurbaşkanlığınız altında, bizim ülkemizde barışı yöneten değil, barışın hakemi olmak istedi ilk defa. Arada bir şöyle diyordunuz: ‘İnsanlığı savaşın kötülüğünden korumak gerekir, yalnız şimdi değil, her zaman için.’ Birbirlerini boğazlayan insanlar, bu sözleri duyunca birbirlerine ateş ateş etmeyi niye durdurdular? Çünkü sözlerinizde kutsal ve yüce bir melodi vardı. Belki de insanlık bilmeden, evet bilmeden, yeni bir yaşama doğru gidiyordu. Ve Rus devrimi, belki de sizin ilkelerinizi izleyebilir, sonuçları doğal olmasa da, kaba da olsa, sizin dünyayı ulaştırmak istediğiniz iyileştirmenin bir kanıtıdır. Evreni yöneten ilksiz ve sonsuz güç, her peygamberin kendi çağının gereksinimlerini görmesi ve on göre milletini seçmesi kuralını koymuştur. Ve siz çağımızın peygamberisiniz.”* (1) “Çağımızın Peygamberisiniz” dediği adamların sultasında saltanat sürenlerin müsaade ettiği sınırlar içinde kaldığı müddetçe varlığına müsaade edilen her ne varsa hiçbirisi bize ait değildir; “bizden” değildir. Halk ve Hak düşmanlarını bırakın, bizdenmiş gibi görünenlerin Salih Mirzabeyoğlu’nun verdiği şanlı mücadeleye sahip çıkmamalarının izahı nedir? Ortaya koymuş olduğu fikirleri benimsemek mecburiyetinde değiller ama onun söylediklerinden daha güzel bir yol, usûl, metot, strateji taktik namına ne ortaya koymuşlardır? “Hiç” ten başka bir şey değil tabii. Ama bir şeyler yapıyor görünerek kitlelerin önünü kesen, yanlış istikametlere sevk ederek başka hedeflerle aldatanlar, bunu hep bir kısım gereksiz bilgileri onların zihinlerine pompalayarak yapmışlardır. Dernek, teşkilat, parti, sivil toplum kuruluşları, yazarçizer takımı, hacı, hoca, âlim, ulema her grup, her şahsiyet öncelikle Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu fikirleri bilmek, görmek, tatbik etmek zorundadır. Onu bilmemek, görmemek ve tanımamak verilmesi gereken mücadeleden habersiz boşlukta yanlış istikametlere doğru yol almak gibidir. Böyle ne kadar gidersen git varacağın bir yer yoktur. Bir zaman evimde misafir ettiğim emekli vaiz bir hoca efendi, yöresinde bulunan zengin bir şahsiyetin uyarılarına rağmen hacca gidemeden vefat ettiğini, ona acıyan bir üslupla öyle samimi bir şekilde ifade etti ki… Nihayetinde kalkarken Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası b-7’ler gözüne ilişti. Yine samimi bir şekilde, “bunlar hemşire hanımın sağlıkla ilgili kitapları mı?” dedi. Şimdi bu adam, 25 yıl halka vaaz vererek yol göstermiş dürüst bir Müslüman. Tamam, ama Salih Mirzabeyoğlu’ndan haberi yok. Olayların dışında. Halka verdiği bilgiler de doğrudur… İnsanlar doğru ama o anda gerekmeyen bilgiler hatırına binaen “yanlışların” kurbanı olmuştur. -“Tarihte tepesine taş ve ateş yağan ülkelerden hiç birinin uğramadığı hâl… Ruhlara, ahlâka, akla, vicdana düşen bu yıldırım, taştan da, ateşten de beter… Tufan veren Allah, rahmetinden, Nuh’un gemisini de lütfetmiş ve her semavî belaya bir sığınak göstermiştir… Bizi bu hale düşürenlerin hesaba çekilmesi Hakkın mı, kulların mı Yüce Divan’ına bırakılacaktır? Hakkın Yüce Divanı, onu dünyada kuramayanların da hesaba çekileceği İlahi mahkeme…” (2) “Bizi bu hale getirenlerin hesaba çekilmesi” meselesinde bugün için Dünyada ve Türkiye’de yolumuzu şaşmaz bir istikamet bilgisi ile gösteren İBDA’dan başka bir hareket yoktur. “Sahabiler döneminde cereyan eden üzücü hadiseleri, bugün kendi varlık şartı halinde geveleyenler, bu arada Sahabî rütbesi takınmışçasına onlara dil uzatanlar, PALAVRAYI BIRAKIP önce İslam’ın eşya ve hadiseyi TASARRUFUNU KENDİ NEFSLERİ OLARAK FİKİRDE GÖSTERMELİDİRLER; ki TÂBİ olanların NEYE TÂBİ OLDUKLARI GÖRÜNSÜN!” (3) “İSLÂM tek, lafta değil hakikatte; rastgele konuşmalar bırakılmalı ve herkes bir pusulacık kadar da olsa böyle tutarlı bir bütününü ortaya koymalı ki, her lafının neye nispet edildiği anlaşılsın…” (4) “Ya Mumtakim Allah, bizi intikamına memur et!” “İzah edebildim mi? Ve çağından mesul Müslüman olarak siz burada bir numune teşkil ediyorsunuz… Dünyada gördüğünüz her türlü haksızlık, bizim adam olmamamızdan kaynaklanmaktadır; bunun suçluluk duygusunu hissetmenizi istiyorum… Ve adeta bir film seyrederken, birkaç dakikalığına oradaki hadiseden müteessir olup, aradan üç gün geçince horul horul uyumaya başlayan insanlar değil.. Kuru kuru karşı çıkmalar da değil…” (5) “Madem ki bir dünya görüşünün gerekli kıldığı hem dile ve hem de meselelere hâkim olan bir diyalektik var; bunun meselelere sirayet edici bir modeli oluşuyor… Ve mademki bunun etrafında bir halkalama var… Mademki dışa karşı fikir planında bir haysiyeti ve heybeti var, o halde daha ne bekliyorsunuz?.. Uydurma ‘birlik’ lafları yerine, doğrudan doğruya birleşilecek noktaya mıhlan… Bunu anlatın!..” (6)   Dipnotlar 1-Orhan Duru,  Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kuruluş Yılları, İş Bankası Kültür Yay., Sh. 91 2-YAĞMURCU “Gerçekliğin Peşinde”, Salih Mirzabeyoğlu Sh. 33 3-Ölüm Odası B-7, (110), Salih Mirzabeyoğlu 4-Ölüm Odası B-7, (BARAN, sayı: 286), Salih Mirzabeyoğlu 5- ÜÇ IŞIK, Sh. 78, Salih Mirzabeyoğlu 6- ÜÇ IŞIK, Sh. 58, Salih Mirzabeyoğlu Baran Dergisi 621. Sayı

Beşer Zekâsının Sekreteri Kimdir? -IV-

Fransa’yı da içine alan topyekûn Batı Avrupa, eski zamanlarda Galya (Gaul, Gal, Gallia) olarak adlandırılıyordu. Bir önceki sayımızda bunu ifade etmiştik. Fransa, Belçika, G. Hollanda ve K. İtalya’yı kapsayan bölgenin eski adı olan Galya kelimesinin Latincesi, Gallia’dır. Gallia, İsviçre ile Ren batısındaki Almanya’yı da içine alan Putperest Roma İmparatorluğunun bir eyaletiydi. Evet; Fransa’nın eski adı Galya’dır. Galya, aynı zamanda İbranice’de de mevcut bir kelimedir. Cinsiyeti dişidir. İbranice’de isimler, Arapça’da olduğu gibi, cinsiyet bakımından müzekker (eril) ve müennes (dişil) olmak üzere ikiye ayrılır. İster erkek ister dişi, aslında her bir kelime, müminde imanın açık, küfrün gizli, kâfirde ise küfrün açık, imanın gizli olması hakikatinde olduğu gibi, temsil ettiği mânânın zıddını da içinde barındırır. Çünkü bütün varlık, “Ol!” emri ile vücuda gelmiştir. Bu çerçeveden olarak; İBDA Mimarı, “İnsan” isimli eserinde, ruhun mukabil kutbu olan nefsin “dişi” olduğunu söyler. Bunun yanında, “ben” anlamında nefsin de, bâtınî anlamda “dişi” olduğuna işaret eder. Yine İBDA Mimarı, bizzat “varlığın aslı”nın “dişi” olduğunu söyler(1) ki, aslında bu mevzu, felsefe tarihinin en önemli sorusu olan “varlık nedir?” veya “arkhe nedir?” sorusunun da cevabına ışık tutar. Her şeyden evvel bilmek gerekir ki, Allah, âlemleri yaratmayı dileyince, aşk halinde iken, ilk önce severek ve isteyerek kendi nurundan “Muhammedî Nur”u yarattı! Ondan sonra da bu nurdan bütün varlıklar âlemini yarattı! “Hikmet sevgisi” üzerinden “hakikat arayıcılığı”na soyunan felsefenin sorduğu “arkhe nedir?” sorusunun cevabı, “Muhammedî Nur”un mânâsı anlaşılmadan kâmil mânâda anlaşılamaz. Diğer taraftan; “İnsanî hakikat, aynı ânda hem erkek, hem dişi… Bunun temsilcileri olarak da, erkek ve kadın’da, erkek ve dişilik. Nasıl ki erkekte nefs ve kadında ruh var.”(2) Diğer taraftan;  “Allah Sevgilisi, erkek veya kadının değil, İNSANDAN MURAD O olarak, bütün insanlığın temsilcisidir …”(3) Onun içindir ki; Allah indinde din olarak seçilen İslâm, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.” Galya kelimesinin nomerolojik (ebced) değeri (8+ 1+ 15+ 28+ 1)= 53’tür. İBDA Mimarı’nın Furkan -Lûgat-ı Salihûn- isimli eserinden:  “Enb: Horlamak, tahkir etmek. Ayıplamak: 53. “Kilâb: Köpekler: 53.”(4) Köpek, nefsin sûretidir… Nefs, terbiye edilmesi gerekendir… Terbiye edilmesi gereken nefs, bu anlamda, Fransa özelinde topyekûn Batı Avrupa medeniyeti olarak gözükmektedir. Daha evvel de söylendiği üzere, kendi öz nefsini köpek suretinde görüp de onu ağzından dışarı tüküren Allah dostuna gaibten gelen bir ses: “Onu tekrar içine al, çünkü biz seni onunla sevdik!” Tedaisi, Büyük Doğu-İBDA’nın “İslâm Tasavvufu karşısında Batı Tefekkürünü hesaba çekmesi!” ve “Beşer zekasının sekreteri Fransa” mottosunun “Beşer zekasının sekreteri İBDA”ya hamledilmesi! İBDA Mimarı, mücerred mânâda erkeğin fail, kadının ise münfail(5) sıfatta olduğuna işaret eder. Demek ki Fransa özelinde bütün bir Batı Avrupa, fail değil, münfail sıfattadır. Diğer bir ifadeyle de edilgen veyahut da döllenmesi gerekendir. Osmanlıca-Türkçe lügatte de “gal/gâle” kelimesi ile alakalı ilginç tevafuklar bulunmaktadır. Anlamları, “uzak, baid, ırak”; “ağaçlı çukur yer” ve “tasma.” “Uzak, baid ve ırak” mânâsı “yabancı” mânâsı üzerinden çok kullanılan bir tabiri, yani “Fransız kalmayı”, dolayısıyla da Fransa’yı, “tasma” ise, takıldığı “köpek” kelimesinin tedaisi üzerinden nefsi, dolayısıyla da dişi karakteri (kadın, “fikir” veya “felsefe”) hatırlatmaktadır. İngilizce lügatte “gal” kelimesi, “kız” veya “kadın” mânâsınadır. Bütün bir Batı Avrupa’nın “kız” veya “kadın” olarak değerlendirilmesinin kökeninde ne var acaba? Fransa mı? Peki; Aydınlanma hareketine nüve teşkil eden Fransa’nın horoz sembolü esprisini nasıl okumak gerekir? Fransa’nın dişil olarak okunması, sembolünün ise horoz, yani eril olarak belirmesi yukarıda anlatılanlarla birlikte düşünüldüğünde, insanlığı temsil iddiasının neticesidir. Bu mevzuun muhtevası, “Hantal Fil” Amerika’nın “Özgürlük Heykeli” ile de doğrudan ilişkili olsa gerektir! Amerika’nın gücünün erilliğinin yanında sembolünün dişil olması tam tersi bir durum olsa da, Fransa örneğinde olduğu gibi, yine de insanlığı temsil iddiası taşıdığı söylenebilir. Gerek Fransa ve gerekse Amerika’nın insanlığı temsil iddiası konusunda söyleyebileceğimiz, en iyimser bir bakışla, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden biri olan nefs kutbunu temsil ettikleri yönündedir. Peki, ruh kutbu üzerinden insanlığın temsilcisi kimdir? Bu sorunun cevabı, yukarıda belirtildiği üzere, bütün varlığın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Sevgilisi’dir. “Allah Sevgilisi, erkek veya kadının değil, İNSANDAN MURAD O olarak, bütün insanlığın temsilcisidir…”(6) Zamanımızda ise Büyük Doğu-İBDA ruh fikir sisteminin arkasındaki tuğra isim olan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’dir. İBDA Mimarı’nın niçin “Abdülhakîm Koltuğu” sembolü üzerinde sıkça durduğunu buradan anlayınız! Niçin “Ben Kimim?” istifhamı üzerinde sıkça durduğunu da!  Diğer taraftan, okunuşu gal yazılışı ise gall olan kelime, biyoloji literatüründe “bitkilerde, böcek ya da mantar gibi organizmaların sebep olduğu anormal gelişen yapılar” mânâsınadır. Gal, parazitliğin farklı bir boyutu olarak da değerlendirilmektedir. Biyoloji ilmine göre, varlıklar âleminde bazı böcek türleri hayatta kalabilmek için çok farklı yöntemler denemişlerdir. Buna karşın bitkiler de iletim yollarını tahrip eden böceklere karşı çeşitli savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir. Bitkilerdeki gal keselerinin varlığı, bu mevzuun anlaşılmasında önemli bir karinedir. Gal keseleri bizce birer kist olarak da okunabilir. Bitkiler ilkin böcekleri gal adı verilen keselerde hapsederler. Doğadaki her zorluğu kendi lehine çevirebilen bir yaradılışa sahib böcekler ise, (gal böcekleri), hapsedildikleri galleri (kistleri) birer koza olarak kullanmaya başlarlar. Nitekim galler (kistler) böcek larvaları için oldukça uygun birer besin kaynağı ve barınaktırlar. Gallerin (kistlerin) oluşumunu tetikleyen iki temel faktör vardır. Bunlardan biri, böceklerin beslenirken bitkiye verdiği zarar sonucu, bitki böcekten korunmak için böceği hapsetmek amacıyla gal (kist) oluşturması; diğeri ise, beslenen veya yumurta bırakan böceklerin sahip olduğu kimyasal maddelerin bitkide büyüme hormonu etkisi meydana getirerek varlığını devam ettirmesidir.(7) Diğer bir ifadeyle de tenasül vazifesi görerek üreme meydana getirebilmesidir.  Aydınlanma çağı sonrası kendi iç âlem düzenini kendince gerçekleştiren Batı medeniyeti, kendinden olmayan tüm kültür ve medeniyetleri, hassaten doğu medeniyetini temsilen İslam medeniyetini adeta bir tür “böcek” gibi görmüştür. Her adımda İslâm’ı bir böcek gibi ezmek istemiştir. Ahbes-i Lâin ve hempası üzerinden, meselâ Müslüman çarşaflı / tesettürlü kadınlara “kara fatma” mecazı üzerinden “hamam böceği” yakıştırması yapılması bu işin mübağala boyutuna tekabül etse de, her adımda İslâm’ın temsil kadrosunun imhasının hedeflendiği malumdur. Evet, yukarıdaki örnekte ortaya çıkan manzarada olduğu gibi, yani bir tür “böcek” olarak görülen İslâm -ki bu, kâfirdeki gizli imana da tekabül eder-, Kist’in (Gal!) içinden tenasül veya üreme modunda yeniden hayat bulması sözkonusu olmuştur. Fransa ile de ilintili olarak, “İstikbâl İslâmındır” müjdesine yataklık eden “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” takdimine dikkat!  Evet; terbiye edilmesi gereken nefs, Fransa özelinde topyekûn Batı Avrupa medeniyeti olarak gözükmektedir. Kadın, erkeğin nefsidir. Erkek, erildir, akıldır.  Kâfirde yuvalanan azgın nefs, sapkın fikir veya küfrün de ta kendisidir. Hâl böyle olunca, sapkın fikir veya küfrün terbiye edilmesi gereken olduğu hakikatinden mülhem, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” terbiye olunmuş nefs veya nefs-i mütmainne, dolayısıyla da Allah’ın Bir’liğine ve de büyüklüğüne iman etmiş veya “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne ram olmuş “iyi fikir” olarak karşımıza çıkar. “Kist” veya “Kusto” üzerinden “Ben Kimim?” diyen İBDA Mimarı!  Fransa’nın eski adının Galya, Galya’nın ise İbranice bir kelime ve cinsiyetinin dişi olarak belirmesinin yanında nomerolojik (ebced) değerinin (53) olması, başka ilginç tevafukları da bünyesinde barındırmaktadır. İBDA Mimarı’nın Furkan/Lûgat-ı Salihûn- isimli eserinden: “Ahmed: Daha çok hamdeden. Çok övülmeye ve medhedilmeye lâyık. Çok sevilen. Beğenilmiş. Allah Resûlü’nün bir ismi: 53. “Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 59+ 691+ 1302= 2052= 1053. “Kâlib: İt tutan kimse. Köpeğe av talim ettiren kimse: 53.”(8) Nefsin köpek suretinde olduğuna daha evvel vurgu yapmıştık. Nefs terbiyesi! Bilindiği üzere, “Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu üst başlığı altında kaleme aldığımız bu yazı dizisi, Sokrates’in son nefesini verirken talebesi Eflâtun’a bir miras olarak bıraktığı horoz borcu esprisi üzerinden kaleme alınmıştı. Bizim nazarımızda bunu özel kılan en önemli nokta, İBDA Mimarı’nın, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’a olan nisbetini Sokrates ve Eflâtun arasındaki nisbet ile ilişkilendirmiş olmasıdır. Bütün bir felsefe tarihinin Eflâtun’a düşülen dipnotlardan ibaret olduğu tespiti bir yana, bütün bir felsefe dünyası, Sokrates’i Eflâtun’un diyaloglarından öğrenmiştir. Bizler de, Büyük Doğu Mimarı’nı, biricik talebesi İBDA Mimarı’ndan; gerek diyalog, gerek nesir, gerek şiir, gerek roman, -ruhî roman!-, ve gerekse münşeat tarzı kaleme aldığı eserlerinden öğreniyoruz. İBDA Mimarı’nın eserlerinden sadece Üstad Necip Fazıl’ı öğrenmekle kalmıyoruz, topyekûn dünya irfan yemişlerinin kendisine nisbet edileceği ve yeniden değerlendirilmesi gerektiğinin de açık adresi öğrenmiş oluyoruz.  Günün mânâ ve ehemmiyetine binaen, güncel: Fransa ve Paris?... Sarı yelekliler?.. İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “Sarı renk, hastalık rengidir. Hastalık da, “Haste-İstenen” masdarındandır. “Allah’tan geldik ve dönüşümüz O’nadır”; bu da, beden veya mânâ olarak hastalığı, bildiğimiz beden ölümü ve mânâ cihetinden de O’nun tarafından cezbedilme şeklinde bir hakikat tefsirine sokar… “Şira’ul Yemanî” denilen, “Kelb-i Ekber” diye de anılan, Güney kutbunda aynı burcun iki yıldızının ismidir; semanın en parlak yıldızıdır; Sarı renk, bu yıldızı sembolize eder ve Allah’ın “Hakk” ismi nuruna işaret eder… Süryanice, Mcisuto-Cin hastalığı; gizli müessir cezbi: 3525: Seyyid Taha Cizro + Seyyid Fehim Arvasi + Esseyyid Abdülhakîm Arvasî “Üçışık” + Necib Fazıl Kısakürek + Salih Mirzabeyoğlu… Mütevelli-Renkten renge girmek, hâlden hâle geçmek: 1525: Heme ez ost-Herşey O’ndandır; Allah’tan… Süryanice, Hato Hfuğyo-Yeni Devir: 1525: Qeloyto Qeso-Süryanice, “Ölüm Odası” demek)”(9) Not: Dün, meselâ 1968 kuşağı denilen gençlik hareketlerinin iktidarlardan taleblerine cevap verebilecek bir ruh ve fikir sistemi ortada yoktu, ama bugün, “Sarı Yelekliler”in taleblerine cevap verebilecek bir ruh ve fikir sistemi kâmilen vardır. Bütün bir Batı Avrupa gençliği tez elden “Beşer zekâsının sekreteri İBDA” ile buluşmalıdır. Duyanlar duymayanlara duyursun!   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, “Erkek ve Kadın”, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2018, sh. 31. 2-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e, sh. 29. 3-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 31. 4-Salih Mirzabeyoğlu, Furkan -Lûgat-ı Salihûn-, İBDA Yayınları, İstanbul, sh.79. 5-Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, “Erkek ve Kadın”, İBDA Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2018, sh. 31. 6-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 31. 7-https://terraekoloji.org/2017/02/10/gal-parazitligin-farkli-boyutu/ 8-Salih Mirzabeyoğlu, Furkan -Lûgat-ı Salihûn-, İBDA Yayınları, İstanbul, sh.78-79 9-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-sari-sakal-en-bereketli-381-h3400.html

Zıddına İnkılap Eden Kadın Meselesi

Son günlerde çok tartışılan bir konu: Kadına şiddet, kadın istihdamı, kadın hakları, kadın mağduriyetleri… Kadem tarafından fikrî olarak desteklenen Kadın ve Aile Bakanlığının meseleye yaklaşımı, “Aile” kısmına hiç dokunmadan, sadece “kadın” problemlerine odaklanmak şeklinde. Yani “Kadın Bakanlığı” gibi hareket ediyor. Oysa ister çalışsın, ister öğrenci olsun, ister ev hanımı olsun, isterse mağdur edilmiş olsun, kadının problemlerini “Aile”den ayrı olarak değerlendirmek mümkün müdür? Kadınının kaç türlü şiddet arasında hayatını idame ettirmeye çalıştığına yakından bakalım: Mesela, çalışan bir kadını ele alalım. Eğer özel sektörde çalışıyorsa, çalışma saatleri 9.00-19.00 arası olacaktır. Cumartesi günü de çalışacaktır. Akşam işten en iyi ihtimalle 20.30’da eve gelecektir. Çocukları varsa ve okula gidiyorlarsa, saat 22.00’de yatacaklardır. Onlarla uyumadan ilgilenme süresi bir buçuk saattir. Bu kadın çocuklarının beslenmesini, derslerini, özel sevgi ve ilgi ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakılmış olacaktır. Bu kadının bir eşi var mı, birbirlerini görmeye vakitleri olur mu hiç girmiyoruz. Burada hem kadın hem de çocukları mağdur edilmektedir. Buna kapitalist şiddet denir.  Ev hanımı bir kadını ele alalım. Sabah çocuklarına kahvaltılarını yaptırıp okula gönderir. Günlük işlerini tamamlar. Televizyonun karşısına geçer. Çocuklar okuldan gelene kadar izlediği programlar, diziler çalışan kadını, ülke ekonomisine katkı sağlayan kadını, evine ekmek götüren kadını sürekli yüceltir. Ev hanımlarını ise sabah programlarına meze yapar. Göbek atan, gelini ile çekişen, evini süsleyip duran bir tip olarak programlar. “Sabahtan akşama kadar aile için çalışıyorsun, fakat bunun hiçbir önemi yok, çünkü maddi bir karşılığı yok” şeklinde subliminal mesajlarla günü tamamlar. Ev hanımı farkına varmadan değersizleştirilir. Bütün vasıfları “değersizleştirilir”. Anne olmak “para etmiyor” ama mesela çocuk bakıcısı veya Anaokulu öğretmeni olmak “para ediyor”. Kadın bu değersizlik hissi ile içinde ailesine karşı öfke biriktirir. İçinde bulunduğu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu eşine ve çocuklarına yansıtır. Ya çok titiz olup ailesine hayatı zehir eder, yahut sürekli söylenerek “dır dırcı” olur. Buna da kapitalist şiddet denir. Dövülen, tecavüze uğrayan ve öldürülen kadının uğradığı fiziki şiddet, ne yazık ki kadına uygulanan kapitalist şiddetten ayrı değil. Fiziki olarak güçlü olan erkeğin, fiziki olarak güçsüz olan kadına şiddet uygulamasını 2018’in bu günlerinde hala konuşuyorsak, burada yanlış giden bir şeylerin olduğunu anlamak gerekiyor. Yanlış giden şeylerden biri de, istatistik oranlarının sürekli burnumuza burnumuza sokulması. Efenim ülkemizdeki kadın çalışma oranları şöyle, dünyada ise böyle. Ülkemizdeki siyasete kadın katılımı şöyle, dünyada böyle. Ülkemizde şiddet gören kadın oranları şöyle dünyada böyle. Oysa “dünya” dediğimiz Batı. Batı’ya oransal olarak benzeme hastalığı içinde çırpınıp duran bir Kadın ve Aile Bakanlığımız var. Fakat istatistikleri farklı şekilde de okuyabilirsiniz.  Mesela, 15 yaşın üzerindeki toplam nüfus içerisinde istihdam oranı erkeklerde %65,8, kadınlarda %29,3. Bu şu demektir: Kadın nüfusun ortalama yüzde 30’u çalışıyor. Asıl sorun, çalışmayan yüzde 35 erkek ne yapıyor?  Burada üzerinde durulması gereken büyük oran “erkek işsizliği” değil midir? İşsiz erkeğin psiko-sosyal durumu değil midir? Niçin illa kadın istihdamını arttırmaya çalışıyor fakat kadının asıl mağduriyetini oluşturan erkek işsizliği üzerinde durmuyoruz?  Kamu spotları çekip eşine şiddet uygulayan “baba-eş” figürünü gözümüze gözümüze sokan Kadem, işsiz erkeğin gün boyu neyle meşgul olduğunu, “ailesini geçindiremeyen erkek” olarak ne gibi sosyal baskılara maruz kaldığını, bu durumun ailesi içinde yarattığı psikolojik şiddeti niçin konuşmuyor? Kadın çalışma oranlarının erkeklerle eşit olması gerektiğini bize söyleyen de kim?  Kadının ve erkeğin eşit şartlarda çalışması da sözkonusu olmamalı. Eğer Kadının yanında bir de Aile bakanlığımız varsa, kadının bir “anne” olduğunu, anne olarak sorumluluklarının olduğunu düşünmeli, giriş-çıkış ve fazla mesai saatlerinin erkeklerle eşit değil, daha az olması gerektiğini, buna uygun düzenlemeler yapmasının elzem olduğunu da dile getirmeli değil midir? Ev hanımlarının “değersizleştirilmesi” algısını oluşturan değil, yıkan bir Bakanlık olmalı değil midir? Anne olarak bütün vaktini evine, ailesine hasreden kadınları “değersizlik” hissi ile baş başa bırakan her türlü mesajla mücadele etmeli değil midir? Sadece devlet memurları için değil, özellikle kadının kocasından daha fazla şiddet gördüğü özel sektörün içinde işçi olarak çalışanların hakları gözetilmeli değil midir? Lüks plazalarda temizlikçi olarak çalışan kadının, kariyer planlaması yapıp zirveye oynayan kadınlara hizmet eden kadınların, fabrikalarda, tekstil atölyelerinde çalışan kadınların ve evet evini geçindirmek için çalışan kadınların haklarının, bir memurun hakları kadar düşünülmediği ortada.   Kapitalist düzenin kötü bir kopyasını ülkemizde uygulayarak, ne kadının “kadın” ne erkeğin “erkek” olmadığı bir toplum oluşturup, bunun neticeleri üzerinden sadece bir günah keçisi aramak üzere kadın politikası oluşturulur mu?  Feminizmin bir ideoloji olarak Batı toplumunu getirdiği durum ortada. Batı’da feminist baskı öyle ileri boyutlara ulaştı ki, kadının “anne olmama özgürlüğü”, kadının “kadın olmama özgürlüğü”ne evrildi. Nüfus ortalamaları giderek yaşlanan bir Batı toplumu olmak amacındaysanız, söyleyelim, bu toplum buna razı olmayacaktır. Çalışma hayatındaki kadının ve ev hanımının “değeri”, ülke ekonomisine yaptığı katkıyla ölçülecek bir şey midir?  Tüm bu parça parça problemlerin, meselenin bütün bir şekilde görülmemesinden kaynaklandığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum. İdealsizlik, ideolojisizlik ideolojisi… Basitçe: Bir erkeğin kadına şiddet uygulaması, onun “insan olma” gayreti içinde olmadığını gösterir. Değil ki Müslüman… Kadın ve erkek, insanın temsilcileridir ve “insan olma”nın ölçüsü, bugün bize “batılı değerler” olarak sunuluyor. “Güçlüysen güçsüzü ezebilirsin”, “Kazanmak için arkadaşının gözünü oyabilirsin”… Oysa bir Müslüman için insan olmanın ölçüsü Allah Resûlü’dür. Bu da, mutlak bir hakikattir. Siz buradaki mutlak hakikati bir kenara bırakıp, kadını ve erkeği kapitalist Batı’nın “idealleri” ile şekillendirmeye kalkarsanız, çıkan neticeden de sorumlu olursunuz.  Baran Dergisi 621. Sayı

Fikir, Soğan, Ekonomi, Ahlâk ve Kıtlık

Türkiye’de son günlerde gündemin birinci maddesini soğan fiyatları teşkil ediyor. Stokçular, artan fiyatlar, tarla ile pazar fiyatları arasındaki uçurum... Devlet de stokçulara savaş(!) açmış vaziyette, ürün depolayanları cezalandırmakla tehdit ediyor, depolar basıyor.  Ticaret hukukuna göre kimse depoladığı malını satmak zorunda değil; yalnız tezgâha koymuş ve fiyatını da üzerine yazmışsa o malı satmak zorunda. Dolayısıyla tüccarların tarladan topladıkları malları arz düşsün de yüksek fiyattan satıp daha fazla kazanalım demeleri önünde hukuken hiçbir mâni yok. Tartışma, patates-soğan üzerinden sürdüğü için bu kadar dikkat çekiyorsa da meselâ fındığın da bu şekilde stoklandığı ve hatta bunun Anadolu’nun belli bir bölümünde yatırım aracı olarak kullanıldığı bilinen gerçek. Yani Türkiye gibi serbest piyasa ekonomisinin işletildiği bir ülkede aslına bakacak olursanız devletin bu şekilde yapılan depolamalara karışma hakkı da yok. Biz depocudan yahut stokçudan yana değiliz elbet. Burada devletin kendi içinde düştüğü tenakuza dikkat çekmek suretiyle, meselenin kaynağına inmek derdindeyiz. Yoksa memlekette cereyan eden her menfi meseleye hemen “iktidara operasyon çekiliyor” damgası vurup, sorunların künhünü red ve inkâra sapmak suretiyle yapılan şeyin siyaset değil de psikolojik bir rahatsızlık çeşidi olduğunun şuurundayız.  Türkiye’de her ne kadar haber bültenleri ve köşe yazılarıyla “tozpembe” bir dünya cemiyetimize yutturulmaya çalışılıyorsa da işler iyiye gitmiyor. Senelerdir “iktidara operasyon”, “Erdoğan’ı devirmek için” diye yaftalana yaftalana yüzüne bakılmayan, görmezden gelinen ve neticesinde çözüme kavuşturulmayan meseleler, artık bir sorunlar yumağı hâline gelip karşımıza dikiliyor. Görüldüğü hâlde palyatif çözümlere sarılarak günü kurtarmak adına pansuman yapılan yaralar da artık iltihab kapmış kangren olmak yolunda hızla ilerliyor. Bir patates soğan meselesinde bile bu memleket varlık içinde yokluk, kıtlık çekiyor.  Madem gündem patates-soğan, o zaman bu misalle devam edelim. Türkiye Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren tüccar, 1 liraya aldığı malı niçin satabileceği en yüksek fiyattan satmak için gayret etmesin? Niçin stok yapmasın? Niçin piyasayı manipüle etmesin? Sebeb ne ola ki? Fikir, o fikrin ahlâkı, o ahlâkın pıhtılaşmış hâli hukuk, o hukukun sımsıkı çerçevesini çizdiği ekonomi ve bu ekonomik sistem içerisinde aynı fikir, ahlâk, hukuk ve vicdan ile cemiyetin faydasını gözeterek ticarî faaliyet gösteren özel ve tüzel kişiler ile beraber tüm bu kişi, kurum ve mücerret değerlerin senfonisinden doğan ahenk... Nerede? Bu kişi ve kurumlar ile sıraladığımız şekliyle sebebler ortada yoksa, orada ekonomik düzen değil, belli bir kesimin milletin geri kalanını düzdüğü düzen ve geri kalanı içinse kıtlık vardır. Global mânâda müesses düzenin “düzmek” üzerine kurgulanması ve bilhassa egemen devletlerin buna çanak tutmak üzere teşkilatlanmaları, ülkemiz içinde aynı tarzda faaliyet gösterenleri aklamaz. Hâl böyle iken devletin meselenin çözümünü soğanların stoklandığı depolarda araması ise ilk bakışta komik gelse de esasında bildiğiniz trajedidir. Sorunun diğer bir tarafı ise, soğanı depolayanlarla devleti idare edenlerin ve dahi idaresine talib olanların aynı müşterek paydada buluşuyor olması. Stokçu soğanı depolayarak yüksek bir kâr haddi yakalamayı umarken, siyasetçi ve bürokrat ise geldiği yahut gelmeyi beklediği mevkiî ve makamdan nemalanma derdinde... Böyle aynı cümle içinde söylendiğinde siyasetçi ve bürokrat soğan stokçusundan daha bir kabahatli oluyor sanki değil mi? *** Büyük Doğu-İbda’nın teklif ettiği cemiyet düzenindeki “Toprağından bin batman mahsul çıkacak bir insan, eğer ihmâl ve isteksizlik yüzünden dokuz yüz batman mal elde edecek olur ve aradaki yüz batman fark insanların istifadesinden uzak kalırsa biliriz ki, bunun hesabı kendinden sorulacaktır.” anlayışı nerede, bugünün geçerli olan “bir birim az iş-bir birim fazla para” anlayışı nerede? Fikre dayanak teşkil eden Allah korkusunun varlığı ve yokluğu… Allah’a iman yoksa kişi, kanunlar arasından da sıyrılabiliyorsa, niçin soğanı stoklamasın? Yok, Allah’a iman varsa, o zaman bu imanın gerekleri rejimin neresinde? *** Son yıllarda “yapısal değişimler gerekli” diye yumuşattıkları, esasında köklü veya radikal değişimler şeklinde söylenmesi gereken değişimden kaçıldığı sürece, Türkiye’de ne soğan, ne eğitim, ne patates, ne hukuk, ne su, ne de ekonomi meseleleri çözüme kavuşturulamaz. Erdoğan’ı ve iktidarı devirmek için diye diye bütün menfiliklere sırt çevirerek üç maymunu oynamak suretiyle meseleler çözülemeyeceği gibi bu sorun yumağı yarın iktidarı, hem de bütün bileşenleriyle birlikte, alaşağı eder. Bu rejimin kötülüğü artık patates soğanda bile kendisini belli ettiğine göre, o zaman artık hangisinin neden daha iyi olduğunu konuşmanın vakti gelmiş de geçiyor demektir.  Baran Dergisi 620. Sayı

İslâmcı Mücadeleyi Başlatan ve Gayesine Erdirecek Olan BD-İBDA’dır

Cumhuriyet rejiminin kuruluşu ile iktidardan düşen ve başsız kalan Müslümanlar, bu sefer Batı emperyalizminin içimizdeki işbirlikçilerine karşı yeni bir mücadele başlatmak zorunda kalmıştır. Böyle bir ortamda hem mevcut Batıcı rejimle mücadele eden, hem de çağının meselelerine bütüncül teklifler sunan tek hareket olarak Büyük Doğu hareketi zuhur ederek, kuru kuruya tekrardan ve tepki seviyesinde kalmaktan öteye geçerek, yine köklerine bağlı yepyeni bir fikir ve aksiyonla Anadolu’ya heyecan ve ümit getirmiştir. Pozitivist ve ateist olan Mustafa Kemal, Lozan’da hilâfeti kaldırmak ve gayrimüslim (Batı) hukukuna geçmek şartıyla İngilizlerle anlaşarak Anadolu’da kurduğu Cumhuriyetle İslâm’ın kökünü kazımaya ahdetmiştir. Bir tırpan gibi Müslümanları biçmiş, dinî eğitimi ve ilimleri yasaklamış, isyan edenleri de İstiklâl Mahkemelerinde cezalandırmıştır. Karanlık ve aşağılık bir döneme topyekûn bayrak açan ve İslâmcı mücadeleyi başlatan ise Necip Fazıl olmuştur. 1943 yılında Büyük Doğu dergisiyle cemiyet meydanına atılan Necip Fazıl, sistemli İslâmcı mücadelenin başlatıcısıdır ve kökleri kesilerek kurutulmaya çalışılan İslâm ağacının tekrar Anadolu’da yeşermesine sebeb olmuştur. Onun 40 yıla varan destansı mücadelesi, 1979’da (Hicrî 1400) bayrak değişimi şeklinde Salih Mirzabeyoğlu eliyle yeni bir ivme kazanmış, Büyük Doğu davası İBDA eliyle yürütmüştür. 1975’ten 2018’e kadar 43 yıllık mücadelesinden sonra İBDA Mimarı da pek zengin eser ve emeklerini bizlere bırakarak perde ardına çekilmiştir. Şunu ifade edelim ki, fikir ve hareket sistemi çizilmiş, davanın plan ve programı (stratejisi) ortaya konmuş ve mücadele pratiği de gösterilmiş olup, nihaî gayeye erdirecek kadrolara ve erlere iş kalmıştır. Zor ve meşakkatli kısmı olan temeli (dünya görüşü) kurulmuş, hedef ve istikamet belirlenmiş, hareket rayına oturmuştur. Bundan sonra iş daha rahattır ancak, rahat rehavete dönmemek şartıyla. Üstad Necip Fazıl için İslâmcı mücadelenin fikir, aksiyon ve sanat mihveridir, diyebiliriz. Mesela, İslâm mücahidi ve iman kahramanı olan Said Nursî için İslâmcı mücadelenin başlatıcısı diyemeyiz. Çünkü o, imanları koruma derdiyle risaleler yayınlamış, dik duruşuyla da imanın bükülmez olduğunu göstermiştir; fakat Necip Fazıl haricindeki İslâmcı fikir ve cemaat önderleri gibi İslâmcı mücadelenin bir cemiyet modeli teklifi olarak ve iktidara talip olarak organize edilmesinden ve sistemli bir dünya görüşünden (sosyal, siyasî, iktisadî vs. bütün meseleleri kuşatan) uzaktır. Keza Süleyman Hilmi Tunahan da Kur’an Kursu mücadelesi ile tanınmış ve ötesine bir cevap vermemiştir. Necip Fazıl ise “Son Devrin Din Mazlumları” eserinde bu İslâm büyüklerini ve yaptıkları mücadeleyi haklarını vererek ortaya koymuştur. Ayrıca İBDA Mimarı’nın Adımlar isimli eserinde ifade ettiği üzere, Said Nursi’nin rüyasını gördüğü gençlik kadrosu İBDA’dır. Öbür İslâm büyüklerinin gaye ve muradlarını gerçekleştirecek olan BD-İBDA hareketidir.  Türkiye’deki cemaat ve tarikat çevrelerinin de fikir, sanat, siyaset ve iktidar yani İslâmî bir dünya görüşü ve onun tatbiki plânında bir projesi yoktur. Bu noktayı biraz açalım: Ülkemizde tarikat çevreleri sosyal ve siyasî bir nizam önermiyor, birçoğu ise sadece sofulukla yetiniyorlar. Sofuluk mevzuuna açıklık getirelim. Hepimiz sofuyuz, cihad eden ise en büyük sofudur ve tehlike içinde Allah’a en yakın olandır. Eleştirdiğimiz, Üstad’ın dediği gibi, ham yobaz-kaba softalıktır. Ham sofudan kasdımız, cemiyet vazifelerinden ve cihad emri varken kavgadan kaçıp tesbihe ve zikre sarılanlardır. Zikir ve cemiyet vazifelerini birlikte yürütenlere ise ne mutlu!..  Nefs tezkiyesi işin temelidir ancak cemiyete adım attığımız an ne yapacağımızı bilmemiz ve ona göre tavır almamız gerekir. Yoksa düşüncede ve hatta itikadda da tereddütler baş gösterir. Sistemli, tutarlı ve siyasî bir toplum projesi olarak Ehli Sünnet ve tasavvufa bağlı bir dünya görüşü ve bunun mücadele merkezi olan BD-İBDA, Müslümanların temsilcisi ve tercümanı olmaktadır. Necip Fazıl bir devrimci idi. O sadece fikir üretmekle ve şiir yazmakla kalmamış, bir gençlik yoğurmuş ve İslâm’ın iktidarı için didinip durmuştur. O’nun “Bir devrim gelecek evvela devrimi devirecek!” mısraında olduğu gibi, “Başyücelik Devlet İdeali”ni gerçekleştirmek için aksiyona soyunmuş, hapislere girip çıkmış, siyasî aktörlere kement atmış, son nefesine kadar boş durmamıştır. Son demlerinde ise “Kumandan” vasıflı Salih Mirzabeyoğlu’nu devşirmiş ve “aradığım genci buldum!” diyerek ona “İstikbal İslâm’ındır” eserini yazdırmıştır. Mirzabeyoğlu’na rehber ve pusula olmuştur. Necip Fazıl bir tezle ortaya çıkıyor, çağımızın sosyal ve siyasî problemlerine İslâm’a göre çözümler sunuyor, bozulmanın köklerine inerek ve Batı’yı da muhasebe ederek, inşaî ve ibdaî oluyor. Onun değeri, Allah demenin yasak olduğu bir devirde öne atılarak kahramanlık yapmaktan ibaret değil, idraklerin iğdiş edildiği ve geçmişle bağın koptuğu bir devirde üstlendiği “kurucu” rolündedir. Onun için Necip Fazıl ilktir, milattır. Onsuz hesap yapılamaz, İslâmî hareket ileriye ve geriye yürütülemez. O, Cumhuriyetle başlayan yeni devirde dehalara ve hikmet sahiplerine has bir ileri görüşlülükle muhalefetini sistemleştirip, köksüz gidişe dur demiştir. Öbür samimi Müslümanlar gibi sadece tepki seviyesinde kalmayıp, kendi ideolojisini de temellendirmiş, Müslümanların fikir ve his dünyasını yeniden inşa etmiştir.  Necip Fazıl, ideolojisini cemiyete nakşetmek için devrimci çabalara girmiştir. “Lafını çok dinledik, şimdi iş inkılapta!” mısraını fiile de geçirmiş bir adamdır. Zira Üstad’ın yazdıkları ile yaşadıkları birbirine uyumludur. Yaşamayı fikir, fikri yaşamak bilmiştir. Necip Fazıl bir aksiyon adamı idi. İman ve aksiyon onda imtizaç etmişti. Başbakan Adnan Menderesle ilişkileri ve onu bir yörüngeye sokmak istemesi ve 27 Mayıs darbesi öncesi uyarıları önemlidir. Menderes ise risk almakta tereddütlü davranır ve mazlum olarak asılır. Üstad tohum ekmeye devam eder. Erbakan’ı bir türlü davanın istediği kıvama getiremeyen Necip Fazıl, Türkeş’i yoklar, ona da ihtilâlci teklifte bulunur. Hulusi Turgut, Taha Akyol gibi isimler anılarında bunu anlatır. Fikir ve eylemci kimliğiyle görülen Salih Mirzabeyoğlu ve Akıncı Güç kadrosunu 1979’da bağrına basan Necip Fazıl, Ergun Göze gibi düzenbaz tiplerin “bunlar (Akıncı Güç) silahlı kişiler” eleştirisine karşı bu eleştiriden haz duyarak Akıncı Güç kadrosuna iltifat etmiştir. Bunun canlı şahidlerinden biri olarak, Üstad’ın bizlerle (Akıncı Güç) ihtilâlci sohbetlerinde de hasbelkader bulundum. İslâm’a muhatap anlayışın dünya görüşünün “nasıl”ına Necip Fazıl cevap verirken, Salih Mirzabeyoğlu “niçin” buudunu çerçevelemiştir. Her iki liderde de fikir ve eylem birliktedir, diyebiliriz. Necip Fazıl’ın Yeniçeri, İhtilâl, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar ve öbür eserlerinde Fransız ve Rus ihtilâllerindeki aksiyon sahnelerinden (Napolyon, Lenin vs.) bahsetmesi de onun ihtilâlci kişiliğiyle ve yoğurduğu gençliğe vermek istediği aksiyon mesajıyla yakın ilgilidir. Üstad bunları sadece edebiyat olsun diye anlatmıyor. Üstad’ın Lenin’in gözükara devrimciliğini işlemesi ve onun “bir komünistin özel hayatı yoktur” sözünün altını çizerek, bunun bir Müslüman’a yakışacağını söylemesi vs. tesbitleri boşuna değildir. Tatlısu Müslümanları Necip Fazıl’ı sadece şair yönüyle ve bazı kahramanlık menkıbeleriyle anlatarak Üstad’ı tecrit etse bile işin hakikati böyle değildir. Üstad’ın hayatı ve eserleri ortadadır. Üstad’ın eleştirdiği, “marka Müslüman’ı” dediği çileye ve derinliğe yabancı ucuz ve kolaycı Müslüman tipidir. İslâm davasının çağımızda hareket sistemini kuran ise İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu olmuştur. Onun “İdeolocya ve İhtilâl” eseri bu işin yolcuları tarafından didik didik edilmelidir. Devekuşu misali başını kuma gömmekle ne meselelere hâkim olunur, ne de tehlikelerden korunulur. İslâmcı harekete de bir katkı sunmaz. Mirzabeyoğlu 1975 yılında Gölge dergisiyle ilk ihtilâlci ses olurken Akıncılar teşkilâtını da kurmuştur. O dönem siyasî olarak güçlü olan ve iktidara yürüyen komünist harekete karşı, NATO-ABD tarafından Kemalist rejimi yaşatmak için MHP ve Ülkücü Hareket desteklenmiştir. Sol ve Ülkücü kesim arasında sıkışıp kalan İslâmcı gençliğin, Akıncılar ismiyle ve öz hüviyetiyle zuhurunu ise Kumandan Mirzabeyoğlu sağlamıştır. Böylece İslâmcı hareketin başkasının yedeğine girmesine mani olmuştur. Akıncı Güç dergisindeki haberlerde görüldüğü üzere kurşun menzili içinde faaliyet gösterir, şehidlerle bayrağı yükseltirken, güçler dengesi içinde “biz de varız!” diye hareketi temellendirmiştir. “Tatbik fikri olmadan tatbike dair hareketler bir mânâ ifade etmez” diyerek, Büyük Doğu’ya bağlı tatbik-vasıta sistemi kurmuş, değişim yolu olarak da “halk ihtilâli”ni işaretlemiştir. Mihraksız ve sistemsiz bir hareket başarıya ulaşamaz. Sağlam bir fikrî manzumesi olmayan ve hareketini temellendiremeyen devamlı savrulur durur. Bir çok İslâmcının tarihî süreç boyunca ve bugün savrulmasında olduğu gibi. Önce Selefî, sonra İrancı, daha sonra Fetöcü, şimdi de muhafazakâr çizgide seyretmek gibi. Necip Fazıl’ın 1969’da Konya Mitingi’nde daha önce hiç bir İslâmcı mücadelesi olmayan ve Müslüman halkın tanımadığı Necmettin Erbakan’a “adayımız” diye kefil olmasına ve iktidara taşımasına rağmen Büyük Doğu ideolocyasını yeterince özümsemeyen MSP tutarsızlıklara düşmüştür. “Üstad” kabul ettiği Necip Fazıl’ın uyarılarını dikkate almamış, 28 Şubat darbesine de tabanının istemesine rağmen direnmemiştir. Dik duramayıp devrilmiş ve şimdi de Saadet Partisi’yle CHP’den medet umar hâle gelmiştir. Tayyip Erdoğan’ın ise Üstad ve Kumandan’dan tevarüs edilen dikduruşuyla bugünlere geldiğini de hatırlatalım. Kumandan’ın 1999’da “dik durun karşınızda leşler var!” çıkışının ve Metris isyanlarının İslâmcı harekete büyük bir ivme kazandırdığını ve 28 Şubat’ı akamete uğratıp Ak Parti iktidarına da zemin hazırladığını da hatırlatalım. Sadece Necip Fazıl’ın şiirlerini okuyan, onun fikir ve harekette mihrak şahsiyet olduğunu idrak edemeyen ve mensuplarına Ali Şeriati’nin kitaplarını tavsiye eden BBP ve Nizamı Âlem ocaklarını da bazı iyi eylemlere imza atmış olsalar dahi istikametsizliğe ve kendi kendine tükenişe misal verebiliriz. Yine istikamet ve istikrarı olmayan İrancı hareketlerin Türkiye’de ektiği fesat tohumları bir yana, çizgileri de bir o yana bir bu yana olmuş, en son evrilerek demokratik bir çizgide yine içlerinde Şii ve mezhepsiz damar taşıyarak Ak Parti’ye güdülenmişlerdir.  En son Suriye’de İran’ın katliamcı ve mezhepçi politikaları da bunları zor duruma sokmuş ancak içlerindeki nifak sönmemiştir. Suud beslemesi mezhepsiz-Selefî çizgi ise onlarla aynı itikadı paylaşan IŞİD’in oyuncak örgüt olması bir yana, iktidara da yamanarak demokratik-seküler ve reformist bir çizgiye kaymıştır. Fetö ile zamanında kolkola oldukları gibi Fetö’nün “Ilımlı İslâm” zehrini de hâlâ taşırlar. Eski Selefî yeni FETÖ’cü Ali Bulaç (Bulamaç) gibiler buna misaldir. Ne enteresandır ki, İbn Teymiyye Şiileri küfürle itham ederken, bizdeki İbn Teymiyyeciler ile İrancılar kolkoladır. Çünkü ortak düşman Ehli Sünnet ve tasavvuf olup bu fikrin militan gücü olan İBDA korkusu, onları böyle bir ittifaka zorlar. Ormanda aslan karşısında kuyruğu titretme müşterekliğinde bütün çakalların bir olması gibi. Hareketi başarıya erdirecek olan onun mensuplarının kadro olarak cesaretleri yanında, hareketin plân-program, gaye ve hedefinin belirlenmiş olmasıdır. Mihraksız hareket ya akamete uğrar ya da başka teşkilâtların yedeğine düşer. Dışarıdan bir misal verelim: Mısır’da İhvan hareketi iktidara gelmesine rağmen bir iktidar projesi olmadığı ve karşı taraf silah kullanırken hâlâ silahlı mücadele yapmadığı için başarısızlığa uğramış, ayrıca dünyadaki İslâmcı harekete kötü örnek olmuştur. “Sistemli hareket” ve “hareket sistemi”nin zarureti görülüyor sanırım. İslâmî bir dünya görüşü olarak fikir ve aksiyonda tek sistemli hareket BD-İBDA olup dünyada da bir örneği yoktur. Araştırmacılar ve üniversitelerde tez hazırlayanlar bu hususu tetkik etsinler. İBDA’nın, harekete fikrin damgasını vuruşu, fikir, nizam ve tertibinden dolayı hadiselerin önünden giden keyfiyet oluşu, FETÖ ve İrancıları yıllar önce teşhis edici politikaları sebebiyle incelenmelidir.  15 Temmuz hurucu, İBDA’nın fikir ve aksiyon çizgisinin ispatı olmuştur diyebiliriz. Türkiye’nin istikbalini İslâm’a perçinlemiş, hedef ve gayesi çizilmiş bir hareket olan İBDA fikriyatının mensupları, 15 Temmuz’da hemen gereken rollerini üstlenmiş, Müslüman kitle ile buluşmuş, ona öncü de olmuştur. Halk ile kaynaşarak şehidlerini vererek davasını taçlandırmış, Üstad ve Kumandan’ın emeklerinin boşa olmadığını ve bu topraklarda attıkları tohumların her zaman yeşerdiğini ve yeşereceğini göstermişlerdir. Önümüzde ise rehavet ve kadro zaafından başka, Marksizm, liberalizm veya reformculuk gibi ciddi bir engel yoktur. Yani en büyük düşmanımız yine kendimizdir ve beklenen ve gözlenen ise bu fikriyata bağlı kadrolardır. Elinde sağlam bir pusula ile yol alanlar ise zafere ulaşacak, büyüklerin temelini attıkları yapıyı tamamlayacak ve çatıyı kurarak BD-İBDA bayrağını dalgalandıracaklardır.  Baran Dergisi 620. Sayı

Vicdanlı Bir Huzur Bozan: Vincent Van Gogh

“O vicdanlı bir huzur bozandır.” Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu   Hollandalı meşhur ressam Vincent Van Gogh’un bir deha olduğunu herkesten önce anlayan resim tüccarı vefakâr kardeşi Theo 1890 yılında aldığı mektupta şu ifadeyi okumuş, teessüre kapılmıştı: “Bari boya paraları çıksaydı!” Sanat şöyle bir yanda dursun,Van Gogh, KeeVos isminde bir kadına da hayrandı. Vos’aolan hissiyatı ve onunla bir ömür geçirme isteği tüm benliğini sarınca soluğu KeeVos’un ailesiyle yaşadığı Amsterdam’daki evin kapısında aldı. KeeVos’un anne ve babası kapıyı açtıklarında Gogh’u gördüler. Ressamın sureti hüzünlü olduğu kadar kararlıydı. Baba ve anne Vos ise kapının önündeki adamın bu hareketini tasvip etmemiş, fakat cesaretinden ötürü bir ân duraksamıştır. Kadının babası Gogh’un niyetinden haberdardır ve “olacak bir iş değil bu; zaten o da seni istemiyor! Acını anlıyorum ama, ısrar etmemelisin!” demiştir. Gogh ise, “Acımı anlıyormusun? Siz ne bilirsiniz acıyı? O buraya gelinceye kadar elimi çekmeyeceğim!” demiş, masanın üzerinde yanmakta olan mumun alevine elini sunmuştur. Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, Gogh o esnada “hiç kıpırdamaksızın ‘yücelen’ bir ruh ifâdesiyle, yanan elini dehşetle seyredenlere bakar. İşin ciddiyetini anlarlar ve telâşla KeeVos’u çağırırlar. Netice olumsuzdur.” Bir papazın oğlu Van Gogh, Gaupil ve Ortakları Şirketi’nin Londra, Brüksel ve Paris şubelerinde çalışmıştır. Balzac’ın:“Bu taçlı şehir her zaman gebe olan bir kraliçedir ki, önüne geçilemeyecek kadar şiddeti, çılgın iştahları, aşermeleri vardır” dediği Paris’te, çalıştığı şirketle ters düşen Gogh, işsiz kalmıştır. Hayatının son dönemini yaşayacağı Fransa’da bile şansı yaver gitmeyen ressam, bu hâdiselerin akabinde üniversite okumaktan vazgeçmiş, hemen peşinden Brüksel’de bir din okuluna kayıt olmuştur;burada da memnuniyetsiz bir hâle bürünmüştür. Daha sonra Güney Belçika’daki kömür madenlerinde vaizlik yapmaya başlamıştır ve bu yüzden “alçalmış biri”ymiş gibi hakir görülmüştür. Hayat, Van Gogh için buğulu bir aynaya benzer ve sanki sanatçı resmettikçe aynadaki bulanıklığın gideceğini düşünmüştür. Ressam ardında iki bin küsur eser bıraktı, çoğu ise hayatının son merhalesinde icra edildi. Eserleri Paris’teki Orsay Müzesi ve Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nde sergilenmektedir. “Dünyada iyi şeyler, insanlar için faydalı bir şeyler yapmak istiyorum” diyen sanatçı bunu başarabilmiş midir? Cinnet nöbetlerinin gölgesinde bir hayat süren ressamın Mart 1882’de yazdığı mektuptan bir kısım: “Hayat da desen çizmek gibi... Kimi defa çok hızlı davranmak, kararlı olmak, büyük enerjiyle başlamak, esası belirleyen çizgileri şimşek hızıyla kâğıda geçirmek gerek. O ân kararsızlığa, kuşkuya hiç yer yok; el titremeyecek, göz başka yere kaymayacak. Ve kendisini öyle verecek ki işine, kısa sürede kâğıt veya tuval üzerinde daha önceden olmayan bir şeyler belirecek, sonradan baktığında insan onun oraya nasıl geldiğini tam olarak kestiremeyecek... Tartışma, düşünme zamanı, kararlı harekete geçmeden önceki safha... Bir defa harekete geçildi mi, öyle kafa yormaya, tartışmaya fazla yer yok. Hızlı davranmak insanoğlunun rolüdür, ama bunu yapabilecek duruma gelmek için çok uzun bir yol katetmek gerekli. Kimi pilot vardır ki, fırtınada parçalanmayı kabul edeceğine, aynı fırtınayı yol almak için kullanabilir.” Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere mesele BD-İBDA külliyatında “sanat daima baskının neticesidir!” bahsine çıkıyor. “Onu –yani sanatı- ne kadar serbestse o kadar yukarılara yükselir sanmak, uçurtmayı havalanmaktan alıkoyan şeyin ip olduğunu sanmaktır.” Gogh’un yazdığı mektuplara barak onun kaleminin kıvraklığını hemen anlayıveririz, o sadece bir ressam değil, iyi bir edebiyatçıdır da. Gogh, çağdaşı Empresyonist (İntibaiyyeci/İzlenimci) Paul Gauguinle arkadaş idi. Şu meşhur “kulak kesme hâdisesi” yaşandığında, Van Gogh’un Fransa-Arles’teki “sarı ev”inde birlikte vakit geçiriyorlardı. Nihaî olarak iki arkadaş bir anlaşmazlığa düştü. Bu olay hakkında birçok şey rivayet edilmiştir. Van Gogh Müzesi araştırmacılarından Louis vanTilborghHolanda TV’ye yaptığı açıklamada “Bu hâdisenin ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Fakat bu büyük bir hikâyenin parçasıdır” şeklinde açıklama yapmıştır. Bir de “Van Gogh Sarısı” diye bir renk vardır. Yaz mevsimlerinde öğle vakti çıkan bir güneşin rengini andırır. Sefil şartlar altında bugünün makinelerine bile taş çıkartacak derecede üretebilen bir zihin, çevresindekiler tarafından anlaşılmamasına mukabil yılmayan bir inat, onlarca otoportre resmetmesine karşın mütevazı biri olması, sadece ilahî kudretin önünde teslim olan bir irade; sanıyorum bu nitelikler ancak büyük sanatkârlarda olur. Buhranlı süreçlerden “Yıldızlı Geceler”e, kıtlıktan “Buğday Tarlaları”na; işte bu anlattıklarımız biraz onu hatırlatır... Gogh, 1890 yılında geçirdiği nöbetlerin sonuncusunda, 37 yaşında kafasına sıktığı bir kurşunla hayata veda etmiştir. Baran Dergisi 619. Sayı  

İnsan Balık Olmadığını Anladığında, Her Şey Güzel Olacak…

Biyologlar balıkların sürü olarak yaşamasının sebebini “Üreme, Beslenme, Göç ve Savunma” ihtiyaçlarına bağlamaktadır. Neslin devamlılığı bu dört ihtiyacın karşılanması ile mümkünüdür; birinin eksik kalması ise diğer balıklara yem olmak demektir. Balık sürülerinin bu disiplinli görüntüsüne yakından bakıldığında her bireyin kendi içinde bağımsız ve yaşama içgüdüsü etkisinde hareket ettiği görülmüştür. Mesela beslenme alanındaki besinler tüketilirken kimse kimseye ikramda bulunmaz, aksine ciddi bir rekabet vardır gıda için. Sık sık bireysel kavgalar çıkar ve ortada yiyecek başka bir şey kalmadığında başka bir yer bulmak üzere harekete geçilir. Aralarındaki rekabete rağmen birbirlerine muhtaç durumdadırlar.   Eski çalışmalar balık sürülerinin dışarıdan gelen saldırılara karşı bir araya gelerek tek bir büyük balık gibi hareket edip farklı stratejilerle düşmanı püskürtmeye çalıştığı yönünde yorumlanmaktaydı. Son yapılan çalışmalar saldırı anında sürünün daha sıkışık bir düzene geçmesinin sebebinin, her bireyin canını kurtarmak için düşmandan kaçma eyleminden başka bir şey olmadığını göstermektedir. Sürüye farklı yönlerden yaklaşan düşman kuvvetlerinin görülmesiyle düşmanın önünden hızla kaçmaya çalışan balıkların tamamının hedefi, sürünün dış tarafından ortasına geçip canını kurtarmaktır. Bu eylemler toplamına dışarıdan bakıldığında belli bir disiplin ile hareket edildiği algısı meydana gelir. Saldırı yönünün sonsuz alternatifte olması sürü hareketinin sonsuz değişik şekil almasına yol açar. Ortaya çıkan görüntü sürünün stratejileri şeklinde yorumlanır. Oysa balıkların bu görüntüsünü uzaktan gözleyen biyologlardır; saldırgan balıklar o görüntünün içinde olduklarından sürünün nasıl hareket ettiğini göremez, haliyle ortada bir strateji olsa bile işe yaramaz, onların gördüğü önlerinde kaçışan binlerce leziz balıktır. Saldırganların kısa sürede olay mahallini terk etmeleri biyologların bu şekilde düşünmelerine sebep olmuştu. Oysa gerçek düşünüldüğü kadar karmaşık değildi.  Kaçmak ve kovalamak yüksek enerji tüketimi ve tüketime bağlı yüksek miktarda atık anlamına gelir. Atletlerin bir taraftan koşup diğer taraftan bir buçuk kebabı hızla mideye indirdiğini düşünecek olursak kebabın verdiği ağırlıkla atletin performansında ciddi bir kayıp olacaktır. Saldırgan balığın yaşadıklarıyla, kebap yiyen atletimizin durumu aynıdır. Yoğun hareket ve sindirim sistemine giren besinlerin sindirimi için vücuttaki oksijenin hızla tükenmesine paralel olarak karbondioksit ve ürenin artmasıyla balıklar halsizleşir ve hareketleri kısıtlanır. Hareketi kısıtlanan avcı, av durumuna düşeceği için ortamı hızla terk eder. Atletimiz son sürat koşarken kebap yeme ısrarını sürdürecek olursa oksijen yetmezliği sonucu baygınlık geçirmesi kaçınılmazdır. Saldırı sonrası avcı ya da av durumunda olan balıklardan bir kısmının bayılarak su yüzeyine çıkmasıyla diğer canlılara yem olmalarının sebebi de budur. Çitaların avlarının peşinden koştuktan sonra nefessiz kalıp avını kaptırması bazen de kendisinin diğer yırtıcılara yem olması bu duruma çok benzer.  Her canlı, içerisinde sınırsız arzular ve sonsuz bir yaşama içgüdüsü barındırsa da fizikî olarak sınırlı yaratılmıştır. Bu sınırı aşması durumunda bedelini ödemek zorunda kalır. Bazı insanlar, evcil koyun ve sığırlar dışında bütün canlılar bu bedeli ödemek zorunda kalacağını bilir; bu nedenle sınırları asla zorlamazlar. Koyunlar ve sığırlar evcilleştirildikten sonra doğal beslenme yeteneklerini kaybetmişlerdir. Taze ot filizlerini ve tane yemleri çok sevdikleri için sınırsızca tüketmek isterler, bu yemler hızla sindirilir ve sindirim sonucunda işkembelerinde çok fazla gaz oluşur. İşkembe o kadar şişer ki akciğerlere yaptığı basınçla hayvanı nefessiz bırakarak ölümüne yol açar. Acemi çobanların sürüyü taze filizlenmiş merada otlatması ya da ambar kapılarının açık unutulması durumunda sıkça yaşanılan bir olaydır bu... Halk arasında hayvanın çatlayıp öldüğü şeklinde tabir edilir. Sürü sahipleri bu durumu bildiklerinden hayvanın nasıl otlatılacağını ve ne kadar yem vermeleri gerektiğini çok iyi bilirler. Ne kadar güçlü görünürse görünsün her canlının belli bir sınırının olması, sınırı aşmak istediğinde zaaflarının açığa çıkarak aciz duruma düşmesiyle av ve avcı arasındaki dengenin korunmasını ancak İlahi bir iradenin varlığı ile açıklayabiliriz.  Hayvandan farklı olarak insana, akıl, sonsuz hayat ve tabağındaki yemeği rahatça yeme ayrıcalığı tanınmıştır. Bu ayrıcalığın bedeli olarak sorumluluk yüklenmiştir. Sürüye saldırı olduğunda nefsi, balıklar gibi diğer balıkların arkasına saklanmasını ya da kaçmasını söylese de sorumluluğu ona kendisinin insan olduğunu ve nefsin isteğinin ahlâka aykırı olduğunu hatırlatır. Bu noktada iradesi devreye girerek kararını verir. Verdiği karar İlahî emre uygunsa ne âlâ; yok, uygun değilse ödeyeceği bedelin balıklarınkinden oldukça fazla olacağı kesin.  “Günümüzde Müslümanların, sahilsiz bir derya içerinde çırpındığı en büyük günah, fiili olmaktan ziyade kalbidir ve belki her fiili günahtan beter olarak, İslam ahlakına bigânelikte toplanmaktadır… İstikamet derdi, “doğru yol” meselesi filan hak getire.” (S. Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği) Kumandan eserinde altını çizdiği bu bahsi, İmam Rabbani hazretlerinin “Mektubât” eserinden bir pasajla destekliyor; (Şeriat iki kısma ayrılır; İtikada bağlı olanlar, amele bağlı olanlar… İtikada bağlı olanlar dinin esaslarındandır. Amele bağlı olanlar ise dinin teferruatı arasında sayılır… İtikadı yitiren necat ehli-kurtuluş ehli olamaz; ahiret azabından halası da onun için tasavvur edilemez. Ameli yitirenin ise durumu Sübhan Hakkın iradesine kalmıştır. Dilerse af eder, dilerse günahı kadar azap eder… Cehennemde ebedi kalmak, itikadı yitiren içindir; dinin zaruri hükümlerini inkâr edene göredir. Ameli yapmayan, her ne kadar azaba uğrayacak ise de, cehennemde ebedi kalmak onun hakkında yoktur… İtikada dair olan işler, dinin esasında ve İslam’ın zaruri işlerinden olduğuna göre, zaruri olarak onu beyan etmemiz gerekti… Amele dair işlerde, hem teferruat hem tafsil olduğundan, onu fıkıh kitaplarına havale ettik. Ama rağbete getirmek için, amele dair işlerden zaruri olanları bir miktar beyan edilecektir.) Günümüz Müslümanlarının yaşantıları ve içinde bulunduğumuz hale bakınca mevzua neden balıklarla başladığım anlaşılmıştır sanırım. İnsanın tabiatın en güçlü canlısı olması, ona tabiatı yağmalama hakkı vermez. Küffar, “büyük balık küçük balığı yutar” yalanının arkasına sığınarak insanlığı ve tabiatı yağmalarken, Müslümanların bir kısmının bu yağmaya ortaklık etmesi, kalanının da olup bitene seyirci kalmasının sebebi İTİKAD zaafiyetidir; dinimizin, GÜZEL AHLÂK dini olduğunun yeterince anlaşılmamış olmasıdır. Baran Dergisi 618. Sayı

Haberler
Rusya Milli Güv. Ak. Bşk. Yrd. Talat Çetin:...
Rusya Milli Güv. Ak. Bşk. Yrd. Talat Çetin:...
Bu haftanın ehemmiyetli mevzularından birisi de Rusya ve Ukrayna savaş gemilerinin Azak Denizi’nde karşı karşıya gelmesi sebebiyle yaşanan gerilimdi. Rusya Milli Güvenlik Akademisi Başkan Yardımcısı Talat Enveroviç Çetin’le Rusya-Ukrayna ilişkilerinden Avrupa-Rusya rekabetine kadar birçok meseleyi havi bir röportaj gerçekleştirdik. Çetin, Poroşenko’nun provokasyon yaptığını söylüyor. Bu röportajı alakayla okuyacağınızı umuyoruz.