Yazarlar
Tüm Yazarlar
Emperyalizmin Rehin Tuttuğu Ayasofya

1931 senesinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Bizans Enstitüsü namına, Thomas Wittemore, caminin mozaiklerini temizlemek ve tamir etmek bahanesiyle Türkiye’den müsaade istedi. O dönem Cumhuriyet ilân edilmiş, Kemalistler İslâm’ın Anadolu’dan kazınması için elinden gelen gayreti sergiliyordu. Amerikalıların teklifini reddetmediler. 1931 senesinde restorasyon bahanesiyle kapatılan Ayasofya, 1 Şubat 1935 senesinde bir gecede müzeye dönüştürüldü. Anadolu’nun emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması için, geçtiğimiz hafta Cuma günü, Akıncılarımız Ayasofya’nın önünde toplandı ve bu zilletin sona ermesi için bir kez daha seslerini yükseltti.  Ayasofya Camii’nin emperyalist baskılar neticesinde müzeye dönüştürülmüş olması aslında yalnız Müslümanların değil, aynı zamanda samimiyetle antiemperyalist mücadele verdiği iddiasında olan her kesimden herkesin meselesi olmalıdır. Çünkü görünüşte bakanlıklar ile başkanlıklar arasında yapılacak birkaç yazışma ile tekrar cami statüsüne kavuşturulması mümkün olan Ayasofya’nın kapısına vurulan kilidin anahtarları, gerçekte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin elinde değildir. Ayasofya’nın üzerinde hak iddiasında olan Yunanistan ve Rusya’dan başka, bu meseleye özel bir ihtimam gösteren diğer bir devlet ise ABD’dir. Bildiğiniz üzere ABD’nin Dışişleri Bakanlığı her sene “Dinî Özgürlükler Raporu” adı altında çeşitli tesbitlerini ve bu tesbitlerden yola çıkarak çeşitli dayatmalarını içeren bir rapor yayınlamaktadır. Bilhassa 15 Temmuz’dan sonra Amerika’nın Anadolu’daki çıkarlarının teminatı FETÖ’nün devlet müessesesinden kazınmaya başlamasından sonra Amerika’nın Ayasofya’nın müze olarak kilitli kalmasına yönelik endişeleri artmış olacak ki, bu raporlarda da Ayasofya’dan sıkça bahsedilmektedir. Son iki yıllık raporlarda Ayasofya’nın ne şekilde değerlendirildiğine kısaca bir bakacak olursak: 2016 Dinî Özgürlükler Raporunda Ayasofya -“Hükümetin dini televizyon kanalı olan Diyanet TV, Ramazan ayı boyunca, 1935’te laikleştirilip müzeye dönüştürülen Ayasofya’dan her gün Kur’an tilaveti gerçekleştirmiştir. Diyanet İşleri Başkanı Ayasofya minarelerinden ezan okunurken röportaj vermiştir. Hükümet Ekim ayında Ayasofya’nın yanına ana binadan ayrı olacak şekilde Osmanlı devrinde inşa edilen Hünkâr Kasrı’na asaleten imam atamıştır. Hünkâr Kasrı’nda ibadet daha önce, yakınlardaki bir camiden gelen bir imamın günde iki kere namaz kıldırmasıyla gerçekleştirilmekteydi. Yeni atanan imam ile Hünkâr Kasrı’nda günde beş kere ibadet edilmektedir.” -“Birçok İslami milliyetçi grup aralarında İstanbul’daki Ayasofya müzesinin de olduğu bazı eski Ortodoks kiliselerinin camiye dönüştürülmesini talep etmeyi sürdürmüştür. Bu talepler, son 50 yıldır müze olarak kullanılan ve Trabzon’da 12. yüzyıldan kalma bir Bizans kilisesi olan Ayasofya Kilisesi’nin 2013’te camiye dönüştürülmesinin ardından artmıştır. 28 Mayıs’ta binlerce kişi İstanbul’daki Ayasofya’nın önünde sabah namazı kılmışlardır. Anadolu Gençliği Derneği bu etkinliği hükümetin İstanbul’un fethinin 563. Yıldönümü kutlamaları kapsamında düzenlemiştir. Ekim’de Kanal A’ya çıkan bir yorumcu, Ayasofya’yı camiden müzeye dönüştürme yönündeki 1935 tarihli kararın İngiliz ve Amerikan komplosu olduğunu söylemiştir.” Bu raporun sonuç bölümünde ise şu ifadelere yer verilmiştir:  - “Büyükelçi ve İstanbul Başkonsolosu hükümet yetkilileri ile görüşmelerinde Ayasofya’nın tarihi önemi ve birlikte barış içinde var olabilme ve dinler arasında anlamlı diyalog bakımında taşıdığı olağanüstü̈ önemi dile getirmişlerdir.” 2017 Dinî Özgürlükler Raporunda Ayasofya - “Ramazan ayı boyunca hükümet, kendisine ait dini televizyon kanalı olan Diyanet TV’de, 1935’de dini statüsüne son verilmiş ve bir müzeye dönüştürülmüş olan Ayasofya’dan Kuran ayetlerinin okunmasının günlük olarak yayınlaması uygulamasına üçüncü yılda da devam etti. Haziran ayında dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, minarelerinden ezan okunurken Ayasofya’da özel bir mülakat verdi.” - “Ağustos ayında iki kişi, Haremi Şerif’teki İsrail güvenlik önlemlerini protesto etmek amacıyla Ayasofya’da namaz kıldı. Bu kişiler “Bu bir müze değil camidir” şeklinde konuştular. Güvenlik görevlileri, bu kişileri namaz sonrasında dışarı çıkardılar.” - “Bazı milliyetçi İslamcı gruplar, İstanbul’daki Ayasofya da dâhil olmak üzere bazı eski Ortodoks kiliselerinin camiye dönüştürülmesini savunmaya devam ettiler. Bunlar, bazı Hristiyan gruplar tarafından eleştirildi. Ayasofya, 537-1453 arasında bir Ortodoks kilisesi, 1453-1931 arasında da bir cami olarak kullanıldı. 12. yüzyılda inşa edilmiş bir Bizans kilisesi olan ve son 50 yıl içinde bir müze olarak faaliyet gösteren Trabzon’daki Ayasofya’nın 2013’de bir camiye dönüştürülmesinden sonra bu kampanyalar hız kazandı. Mayıs ayında binlerce kişi, İstanbul’da Ayasofya dışında sabah namazı kıldı. İslamcı milliyetçi Anadolu Gençlik Derneği, bu etkinliği İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinin 564. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde düzenledi.” - “Aralık ayında ABD hükümetinin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasından sonra AK Parti Milletvekili Şamil Tayyar, Twitter’da buna tepki olarak Ayasofya’nın bir cami olarak yeniden açılması çağrısında bulundu: “Sıra bizde, Ayasofya ibadete açılmalı. Ayasofya’da Cuma namazı kılmaya başlayalım.” Sonuç bölümünde ise şu ifâdelere yer verilmiştir:  -“Üst düzey ABD yetkilileri, hükümet yetkilileri ile görüşmelerinde Ayasofya’nın dinler arasında anlamlı diyalog ve saygı ile barış içinde birlikte yaşamanın bir sembolü olarak olağanüstü önemini belirtmeye devam ettiler.” Merak Ettiğimiz Husus Amerika’nın yayınladığı Dinî Özgürlükler Raporu’na baktığımızda bizim dikkatimizi çeken husus şudur: 2016’da Büyükelçi ve Başkonsolos, 2017’de ise daha yüksek perdeden üst düzey Amerikalı yetkililerle yapılan görüşmelerde, hadlerini aşarak Türkiye’nin belki de en mahrem iç meselesi diyebileceğimiz Ayasofya’ya müdahil oluşlarına, bizim yetkililer, “SANANE!” diye mukabele edebilmiş midir, yoksa edememiş midir? Edememiş olacaklar ki, Ayasofya hâlen içerisinde bale gösterileri düzenlenebilen alelâde bir mekân vasfına mahkûmdur.  Ayasofya Davası Bölücü Değil Bütünleyicidir Akıncılarımızın Ayasofya’nın müze statüsünden çıkartılıp aslî hüviyetine kavuşturulması için yapmış oldukları eylem Türkiye’de Akit Gazetesi haricinde bir aksi seda bulamamış olmasına mukabil, Yunan basınında hem öncesinde ve hem de sonrasında uzun uzadıya haberleştirilmiştir. Bizim kraldan çok kralcı takılan medya maymunlarının, iktidarı yalamaktan kurumuş küçük kafalarıyla, böylesi bir eylemin seçimler öncesinde iktidara zarar vereceğini düşündüğünü biliyoruz. Hâlbuki Türkiye’nin adeta antiemperyalizmin kalesi hâline gelmesine sebeb olan hadiseler silsilesinin Türkiye’yi nereden alıp nereye doğru götürdüğünün birazcık olsa şuurunda olmuş olsalar, Ayasofya meselesini manşetlerden indirmeyip, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya’yı camii olarak hizmete açma hamlesi için sebeb teşkil ettirmekle meşgul olurlardı.  Hem mesele yalnız seçim kazanmaksa bile Ayasofya’nın camii olarak açılmasının doğuracağı birlik ruhunun oy sandıklarına yansıması da yapılan iş çapında büyük olacaktır. Siyaset tarihinin çöplüğü, milletin istek ve arzularına karşı üç maymunu oynayan siyasetçi ve onların dalkavuklarıyla doludur. Hani bu ülkede demokrasi var ya; hani bu ülkenin büyük bir kesimi Müslüman ya; hani yalnız Türkiye’de değil bütün bir İslâm âlemi için Ayasofya’nın camii olarak Müslümanların hizmetine tahsis edilmesinin dünya çapında bir ehemmiyeti var ya; hani bütün antiemperyalistler açısından da böylesi bir hamle büyük bir zafer anlamı taşıyor ya; hani tüm bunların üzerinde Ayasofya’nın birleştirici büyük bir mânâsı var ya… Gazeteci ve aydın olmak avukatlık yapmanın değil, ön almanın, yol açmanın müessesesidir. Ancak böylesi bir diyalektik münasebet tesis edilebilirse, Ayasofya ve benzer vaziyetlerde iktidarın da eli güçlenmiş olur, hamle sahası genişler. Yok bunları düşünmeyip de kendi kıt aklınca iktidar avukatlığına soyunmanın neticesiyse, CHP’nin, PKK’nınkinden daha fazla emperyalizmin değirmenine su taşımak anlamına gelir ki, artık hakikaten tahammül sınırının haddine gelmiş bulunmaktayız. *** Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan’dan başlayarak dünya çapındaki bütün Müslümanlar ve bütün samimi antiemperyalistler için Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılması müşterek gayedir. Bunun aksi çok başka anlamlara çıkar ki, hiç oraya değinmeyelim.  Son olarak, Türkiye kendi iradesiyle Ayasofya’yı Camii olarak açsın, ondan sonra kendi kararıyla isterse yıksın, hiç problem değil. Mesele, İstanbul’un göbeğindeki bir mekân üzerindeki inisiyatifin kimin elinde olduğu meselesidir ki, bu da memleketimizde iktidarın hakikaten kimin elinde olduğu meselesinin cevabını verir. Baran Dergisi 630. Sayı

Sivil Savaş Provokasyonu Sürüyor

21 Ocak 2019’da Venezüella halkı için bir bildiri yayınlanmıştı. Meşru başkan Maduro’nun iktidardan çekilmesi istenmişti. 21 Ocak önemli bir tarih. 21 Ocak 1958’de Venezüella’nın tarihine tesir eden hadiseler yaşandı. General Marcos Perez Jimenes’in ülkeyi terk etmesine yol açan hadiseler başladı. Eski resmî görevliler olan babam ve amcam da ona karşı olanlar arasındaydı; bütün ailemiz ona karşı idi. Jimenes ülkeyi terk etti; çünkü bir çok katliama imza atmıştı ve tutuklanması hâlinde bunlardan dolayı yargılanacaktı. Bu ihtimalle karşı karşıya kalmak istemedi. Venezüella’da 2019 senesi Jimenes’in ayrılmasını hatıra getiren hadiselerle başladı.  Chavez destekçisi sevgili dostlarıma uluslararası bir savaşçı olarak tarihî tecrübelerimi aktarıyor, kendimi ifade ediyorum. Fransa’da tutulduğum cezaevinden devrimci dayanışması çerçevesinde Bolivarcı Başkan Nicholas Maduro’yu destekliyorum.  Nicholas Maduro’nun annesi Kolombiyalı, babası ise Venezüellalı. Esasında kendisi Yahudi kökenlidir. Annesi Kolombiyalı ve kendisi Yahudi kökenli olmasına rağmen uzunca bir süre Maduro’yu İsrail’e karşı tavrından dolayı anti-semitik olmakla suçladılar, bir çok kişi için söyledikleri bu yalana onun için de başvurdular. Venezüella’nın Siyonizm’e ve emperyalizme karşı bir tavrı var. Darbe teşebbüsüne karşı geliştirilen tepkilerin kaynağı Venezüella tarihinde bulunabilir. Venezüella siyasî olarak çok hareketli dönemler yaşadı. Bugüne kadar yaşanan ayaklanmaların getirdiği kötü şartların bazıları hep bizimle kalmaya devam etti. Düşmanlarımız her şeyin daha kötüye gitmesi için çok çaba sarf etti. Venezüella halkı asla bir dış müdahaleye müsaade etmedi. Kuzey Amerika’nın emperyalistleri bir sivil savaş için provokasyonlar yaptı. Venezüellalıların kardeşliği buna müsaade etmedi. Sağcılar ile solcuları, iyilerle kötüleri, askerlerle sivilleri, oligarklarla yoksulları, dindarlarla devrimcileri, idealistlerle pragmatistleri karşı karşıya getirmek için her şeyi yaptılar; fakat bir iç savaş için karşı karşıya getirmeyi başaramadılar. Buna mukabil Venezüella halkını parçalara böldüler. Şimdi ise Başkan, bir dış operasyona karşı direnişe devam ediyor.  Cezaevinde olmama rağmen her gün gözüm orada. Filistin’de savaşırken de böyleydi. Emperyalistlerin spekülasyonlarla bölünmeyi sağlamak ve iç savaş çıkarabilmek için yoksulluğa, yolsuzluğa ve spekülatif organizasyonlara ihtiyacı var ve bu şartlar Venezüella’da şu anda mevcut. 6 yıl önce, Suudi Arabistan’ın korkuları İsrail tarafından provoke edilene, böylece İsrail ile Suudi Arabistan, Suriye’de insanları manipüle edene kadar, bir azınlık hükümeti olmasına rağmen Suriye’de de bu şart mevcut değildi. Fakat bir iç savaş çıktı. Esad, savaşa rağmen iktidarda kalmayı başardı. Bu, Rusya’nın ABD müdahalesini engellemesi sayesinde oldu.  Memleketimin insanının, başka bir ülkenin kışkırtması ile bir sivil savaşa girmesinden endişeleniyorum. Nicholas Maduro, Venezüella’nın en iyi devlet başkanı olan Hugo Chavez’in mirasıyla iktidara geldi. Venezüella halkı ve ordusu Simon Bolivar’ın yolundan gitmeyi sürdürüyor. Bu süreçte, hükümeti meşrulaştırıcı içtimaî bir mutabakatın sağlanması gerekiyor. İyi niyetli olan, ajanlık yapmayan muhalefetle hâlâ bir diyalog geliştirilebilir. Uluslararası arenada ise tüm anti-emperyalistlerin gerektiği şekilde davranması lâzım.  Eğer Venezüella düşerse, tüm Güney Amerika Ortadoğu’ya, Venezüella ise Irak’a döner. Siyonist ajanları, emperyalist ajanları ve NATO ajanları bölgede cirit atıyor. Venezüella, tüm bölge için bu saldırılara karşı dirayetli ve cesaretli davranmalı! Tüm politikalarını kabullenmesem de Venezüella meselesindeki tavrı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bakışımın ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Amerikan manipülasyonu sebebiyle hatalar yapan Kürtlere karşı, Türkiye’nin de bazı hatalar yaptığını düşündüğümü bir çok kez söyledim. Güçlü ve birleşik büyük Türkiye için Kürtlere ihtiyaç var.    02.02.2019 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 630. Sayı

Baran, Aylık, Akademya ve Furkan

"Bilinen hadiseleri gevelemek ve bir şey söylemekten çok bir şey söyleme taklidi yapmak ve mihraksız çocuk uçurtması ihtimaller üretmek yerine, hadiselerin içyüzünü ve bâtınî motiflerini yakalamak, bunu İslâmî hareketin motive edici, yani uyarıcı, itici ve yönlendirici yakıtı yapmak."*gerek. İBDA hareketinin başlangıcından günümüze kadar ortaya koyduğu gerçekler onun misyonuna uygun hareket etmek gerektiği zaruretini ihtar etmekte. Kitleler, yüzyıllardır Batılı emperyalistlerin içimize yerleştirdikleri ajanları vasıtasıyla denetim altına alınmakta, zamanı geldiğinde harekete geçirilen Truva atları kendilerine verilen görevi ifa etmekteler. Venezüella’da yaşananlar bugünün eseri değil, dünün neticesidir. Abdülfettah Sisialçağı oldu-bitti ile bir gecede ansızın Mısır’ın başına musallat olmadı! Saddam Hüseyin ve Kaddafi’nin başına gelenler, Suriye diktatörünün hegemonyası, Suudi hanedanın hali, Arap ülkelerinin durumu... Dünyanın hali... Ülkelerin tutumu... İsrail, İran, Yemen, Irak her ülke ve her yer gizli açık örtülü işgal altında!... 29 Ekim 1923 tarihinde ne oldu hatırlayınız. 27 sene boyunca adına Halk Partisi dedikleri bir hareket Osmanlı mülküne taun misali musallat oldu. 3 Mart 1924: Nübüvvet ve risalet yoluna uygun Hilafet nizamını lağvettiler. Bugün ne yandan bakarsak bakalım o zamanın Fettoş’u Ahbes’ti. Kendisine verilen görevi başarı ile tamamlayıp gitti. Sonra onun yerine hazırlanmış yedekleri devreye girdi. Biri olmazsa diğeri yerleştirildiği mekânda hazır bekliyordu. Partiler kuruldu. Milleti galeyana getirecek hadiseler tezgahlandı. Çağdaşlık masalları ile avutulan millet, darbe tezgâhlarından geçirilerek kendi istedikleri kıvama uysun diye bütün değerleri budandıkça budandı. Lûgat katliamı yapıldı. Mânâlar denizinin gülleri biçildi. Sadece bizim dedikleri havuzlara akıttılar her şeyi. Millet irfanına set çekmek için ellerinden gelen gayreti göstermenin ötesinde, müstevliler ne dediyse onu yaptılar. Kurdukları sistemin dişlileri arasında öğüttükleri nesillerin idraklerini iğdiş ettiler. Sahte kurtarıcılar peydahlayarak tuzağa çektikleri herkesi avladılar...  Bu bir sürek avıydı; devam etti, ediyor. Fettoş laini 15 Temmuz darbesinden önce geberseydi bugün adına methiyeler düzecek isimlerin sayısını aklımız havsalamız almayacaktı. Keramet ehli büyük bir zat olarak pompalanacak, hizmetleri (!) ballandıra ballandıra anlatılacak, neredeyse arş-ı âlâyı kaplayacaktı. Allah’tan balonu söndü! Onun balonu söndü sönmesine de, hala gökyüzünde her renkten uçurulan diğer balonlara ne demeli? "Hadisenin içyüzünü yakalamak ve bunu İslâmi hareketin motive edici yakıtı olarak kullanabilmek..."adına ortaya çıkan Şehid Salih Mirzabeyoğlu, ".. Hadiseleri raksettiren mânâyı yakalamak, teferruatı kendine bağlayıcı aslolan keyfiyeti okumak... Cesedin kendine tâbi olduğu ruhu bulmak.."için canını feda etti. Seyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri: "Bizim meclisimizde bulunanlar sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."diyor. Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin beyanını esas kabul eden İBDA hareketinin hiçbir ferdi sapık anlayışlara geçit vermez ve dost düşman kutupları birbirinden ayırır. Şahıslar elbette her şeyleri ile tam olamazlar. Böyle bir iddiada bulunmak abesle istigalden başka bir şey olamaz. Dâvâ’nın istemediği anlayışı kendilerine kalkan yapanların istikameti de yanlış olur. Baran, Aylık, Akademya ve Furkan Dergileri takip edilmesi gereken yayın organları olarak her zaman gündemimizde olmalı. Onların yaygın bir şekilde okunarak her yerde görünür olmasını sağlamalıyız. Bize istikamet veren doğrular gereğince ortaya konmuş ve İBDA olarak mühürlenmiştir. Selam İBDA anlayışına tâbi olanlara!...   *Salih Mirzabeyoğlu (Cuma Dergisi, 5 Ekim 1990 /24) Baran Dergisi 630. Sayı

İçime Doğanlar: Eğitime Dair –IV-

Çin deyince küçük yaştan itibaren aklıma neler gelir?.. İlkokul ders kültüründen hatırımda kalanlar: “Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’dir.” “Dünyanın en yüksek dağı Everest, Çin’de bulunur.” Ortaokul gazete okumalarımdan göze çarpanlar: “Çin-Türkiye ilişkileri çerçevesinde ihracatı artırma teşebbüsünde her Çinliye bir portakal yedirsek, tarım ihracatı müthiş artar.” Acaba her Çinli aynı anda hoplayıp zıplasa deprem olur mu? Dünyadakiler hep beraber sarsılır mı? gibi ciddiyet içerisinde yazılan yazılardan komiklikler. Bu bilgiler içerisinde “Çin nasıl yönetilir? Çin yönetiminde hangi dünya görüşü hâkimdir? Çin içerisinde etnik ve inanç yapısı nasıldır?” gibi asıl bilinmesi gereken şeylere yer yok. Lise yıları, tarih kitabından Çin Seddi’ni görmem ve müthiş etkilenmem. Binlerce metrelik kulelerin de yer aldığı o zamanki taşıtların da üstünden gidebileceği kale misali bir duvar... Uzaydan bile görülebiliyor. (Sonradan başka birçok şeyin de görüldüğü söylendi) Çinlilerin biz Türklerden yani ecdadımızdan korunmak için yaptığı bir sed. Hala hayalimi zorlarım nasıl bir korku vermişiz ki, adamlar bu kadar uzunlukta bir duvarı örmüşler? Burayı yapmak için kaç kişi, ne kadar yıl çalışmış? Her biri nasıl şartlarda çalışmış. Hayalini deştikçe deş.  Talas Savaşı… Türkler ve Müslümanların güç birliği yaparak Çinlileri yenmesi... Ülkücülük dönemim… Çinlilerle Türklerin savaşları. Çoğu zaman Çinlileri yensek de, Çinlilerin sinsi ve hilekâr davranıp kimi zaman biz Türkleri yenmeleri ve esir etmeleri... Türk sultanların saraya Çinli alıp örf ve adetlerini, kimliklerini kaybetmeleri... Orhun Kitabeleri’nde bunların nasihat şeklinde yazılmaları... Türk, örf ve âdetine sahip çıkarsa, başka milletlerin hayranı olmaz ve liderinin peşinde hamle sahibi olursa bileği bükülmezdi. MHP’li ülkücü gardaşlara desem ki, Orta Asya’dan bir bozkurdun önderliği ile kurtuluşa erdiniz. Türk örf ve âdetine sadık kalmalıdır. Yoksa kimliğini kaybeder. Kimliksiz bir millet de, tarih de şerefli bir temsil makamında bulunmaz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal yapmış olduğu “devrimler” ile Türk’ün Orta Asya’dan hangi örf ve âdetini alıp da milletine kazandırmıştır? Orta Asya’dan hangi inanç ve yapısını gündeminde tutup devrimlerine ışık tutmuştur? Yapmış olduğu kılık kıyafet değişiklikleri, harf inkılabının ceddimiz Orta Asya ile münasebeti var mı? İsviçre’den aldığı medeni hukukun, Alman ticaret hukukunun, İtalya ceza hukukunun bozkırlar diyarının mânâ iklimiyle alakası bulunuyor mu? Bütün bu yapılanlar bu milleti kimliksizleştirmiş midir? İslâmsız Türkçülük Ortadoğu halklarından nefret ederken niçin Kurtuluş Savaşı’nı yaptığımız işgal güçlerine karşı düşünce planında esir olur. Orta Asya adını bol bol anarken niye oralardan mânâ tevarüs etmez de Batı yönünde soluğu alır? Sakın Türkçülük hareketi ardında Yahudi-Sabatayların olduğu, Batı’nın zokasını yiyenler, bu milleti mânâ cihetinde berhava edenler olmasın.  İslâm’a dair kitapları okumaya başlayınca yine Çin’i tedai eden şeyler… Peygamberimiz ilmi bütün Müslümanlara farz kılmıştır. İslâm ilme büyük ehemmiyet atfeder Peygamberimizin: “Çin’de de olsa ilmi arayınız. Çünkü ilim öğrenmek her Müslüman’a farzdır. Melekler, yaptıkları işten hoşlandıkları ilim talebeleri için kanatlarını yere sererler.” hadisi buna güzel bir örnektir. Müslümana büyük bir sorumluluk veren hadis. Dışınızdaki milletleri her an izleyin, ne yaptıklarından haberiniz olsun ve buldukları müsbet ilimleri derhal bünyenize katın ihtarı. Tecrübi ilimlere açık bir davranış hali. İçten dışa doğru hamle ile dıştan içe doğru maddî ve manevî yönden kendini tahkim etme düsturu. Kaybedişimizin ve esaret altına niçin düştüğümüzün şifrelerini veren muazzam bir anlayış.  Yıllar geçiyor Çin ile işimiz bitmiyor. Veya Çinlilerin bizimle işi bitmiyor. Tarihi belirleyici ve tarihin aktörü olan bir milletin mukadderatında tezahür eden şeyler... Olağan ve olması gereken durumlar. Her dem yeni konum ve tavırlarla iç içe yeni hesap ve hesaplaşmalar. Çinlilere bir yandan acırken bir yandan nefret ediyorum. Bu ne yaman bir çelişki derseniz, izahları elbet bir bir yapılacak. Doğu Türkistan tarihte Türklerin ilk var oldukları ve Karahanlılar Devleti hükümdarı Abdulkerim Satuğ Buğrahan ile birlikte toplu halde İslâm’ı kabul ederek ilk Türk İslâm devletinin kurulduğu coğrafyadır.  İslâm’ın Batı’daki son medeniyet feneri, yitik cenneti Endülüs’ün düştüğü 1492’den, özellikle son kalesi Gırnata’nın bütünüyle Müslümanlardan boşaltıldığı 1609’dan bu yana hep Müslümanların kalbinde bir sancı, bitmeyen yas ve yaşlarıyla anılan hüzünlü muhabbetin teranesi haline gelmiştir. Diğer yandan Türk dünyasına medeniyet beşiği, İslâm’ın nice büyük alimlerini dünyaya takdim ettiği ilim irfan çeşmesi ve doğudaki son kalesi, özellikle Osmanlı’nın mirası olma hasebiyle Anadolu’nun kendi helal malı ve ayrılmaz parçası olan Doğu Türkistan; Çin tarafından son kez işgal edildiği 1949’dan bu yana hiç dinmeyen, sürekli kanayan bir yara; ama maalesef İslâm ve Türk dünyasının kalbinde acı hissettirmek bir yana dursun, farkındalık bile oluşturmayan ata yurdumuz, Endülüs’ün kaderini paylaşan bir ülke. Endülüs’ün düşmesinde bütün İslâm dünyasındaki ümmet bilincinin zaafa uğraması, bölünmüşlüğe müptela olan devletlerin tepkisizliği ve sadece kendi sınırlarını koruma kaygısına batmış olmasının ne kadar büyük etkisi olmuş ise, Doğu Türkistan’ın da Çin’in işgaline uğramasında Türk İslâm dünyasının yine aynı şekilde kendi kabuğuna çekilmiş olması en etkili rolü oynamaktadır. Doğu Türkistan katlediliyor, kimliği yok edilmek isteniyor. Çin Nazisine bakın insanın tüylerini ürperten ne tür uygulamalarda bulunuyor. *Türklerin ellerinde bulunan pasaportlarına el konuluyor. Yurt dışına seyahat etmeleri engelleniyor.   *Çeşitli amaçlarla yurt dışında bulunanların yurda dönmeleri emrediliyor. Dönmeyenlerin aileleri tutuklanarak şantaj ve tehdit ile çocukların ve yakınlarının dönmeleri sağlanıyor. *Mısır ve bazı Arap ülkeleri ise ülkelerine gelen Çin ajan ve polisleri ile işbirliği yaparak bu ülkelerde öğrenim gören, ticaret yapan ve benzeri gayelerle yasal oturma iznine sahip Doğu Türkistan Müslümanlarını Çin’e teslim ediyor. *Çinli memurların Uygurların evlerine zorla yerleştirilmesi. “İkiz ve kardeş aile uygulaması” ile Türk ailelerinin evlerine Çinli devlet memurları birlikte yaşamaları için zorla yerleştirilmektedir.  *Kardeş ve ikiz aile kurulması alçaklığı ile Türk kızları Çinlilerle zorla evlendiriliyor. *Ülke genelinde toplama kamplarında 3 milyon civarı mazlum insan tutuklu bulunuyor. Bu kamplarda insanlık dışı muameleler, işkence ve zulümler olanca hızıyla devam ediyor. *Dini eserlerin görsel ve sesli materyallerini üretmek, dağıtmak ve yaymak yasaktır. *Toplumsal hayatın dinî ve millî içerikli “ritüellere” göre düzenlenmesi, dinî nikâh kıyılması, çocukların sünnet ettirilmesi ve bunun için tören düzenlenmesi yasaktır. *Türklerin çocuklarını Çinlileştirme ve etnik dönüştürme uygulamasının yürütüldüğü tamamen Çince öğretilen, Çince kıyafetler giydirilen ve hatta tamamen Çince yemeklerin zorla yedirildiği kreş, anaokulu ve devlet okullarına göndermemesi ağır suç kapsamına alınmıştır. *Gıda maddelerinin dinî değerlere göre tanımlanması yani helal olup olmadığı konusunda fikir yürütmek, ifade etmek ve tavsiyede bulunmak da yasa dışı ve aşırılık olarak tanımlanmıştır. *Müslüman Türklerin doğumlarından ölümlerine kadar süreçteki bütün dini vecibeleri ile milli örf adetleri ve manevi değerlerini yaşamaları ve bunların uygulanması, öğretilmesi, öğrenilmesi ve icrası yasak kapsamına alınmıştır. *Eskiden basılmış Türk tarihi, edebiyatı ve kültürüne ait yazılı, sesli ve görsel eserlerin bulundurulması, okunması, satılması yasaklanmıştır. Devlete ait kitapevleri başta olmak üzere okul, kurum, kuruluş ve evlerden zorla toplanarak imha edilmiştir. *Aşırı dinî akımlar ve terörle savaş yasalarına aykırı davrananların ihbar edilmesi ve bunlar hakkında yönetime bilgi verilmesi yasa gereği zorunludur. Ve daha neler neler… İnsanı insanlıktan çıkarıcı nice uygulamalar. Çin’den nefret etmeme imkânı var mı? Rabbim Çin topraklarını Kahhar ve Muntakîm ismine tecelliğah eyle. Çinlilere acıyorum… Hususi olarak tabiî ki Çinli çocuklara. Çin’deki doğum kontrolü uygulamasından dolayı Çinli aileler birkaç yıl evveline kadar tek çocuklu oluyorlardı. Çocuklar, ailelerin gösterdiği aşırı ilgiden dolayı şımarıyorlar ve bencil bir hayat sürüyorlar. Bu bencil ve ben merkezli hayat Çin’de boşanma sayısını beşte üç oranına getirmiş durumda. 70’li yıllarda böyle bir şey asla söz konusu değildi. Yani Çin’de aile kavramı yok olmakta; bu durum Çin rejimini gelecek konusunda endişelendirmektedir. Yine Çinli çocuklar akraba kavramlarına tamamen uzak kalmışlardır. Doğum sayısının kısıtlı olması yüzünden Çinli çocuklar amca, hala, teyze ve dayı nedir bilmemekte pratik hayatta akraba ilişkilerinden mahrum kalmaktadırlar. Ne yazık değil mi? Hadisi şeriflere göre anne yarısı teyze, baba yarısı amca yok. Nice annemle babamla konuşamadığım sorunları ben akrabalarımla konuşur onların maddi ve manevi destekleri ile aşardım. Baba ve anne yarısı akrabalarımdan gördüğüm şefkat ve ilgiden dolayı kendimi zengin görür, hayat yolunda güvende hissederdim. Bayramlarda onların pırıl pırıl yansıyan gözlerinden ışık alır, içime güneşi doldururdum. Ne yazık değil mi? Evde oynayacağı kardeşten ve ziyaret edeceği akrabalardan yoksun olmak. Yalnızlığa gömülmüş bir hayata mahkûm kalmak. Evet, ha Çin ha Türkiye. Batı düşünce ve hayat tarzının hâkim olduğu yerlerde, kadın istihdamının artırılmasının idealleştirildiği bir siyasi-ekonomik yapıda varılacak nokta, ailenin ölmesi ve toplumun evliliğe karşı özgürlüğü engelleyen bir kurum olarak bakmalarıdır. Ülkemizde de az çocuklu ailelerin mevcut düzende artması, eğitimde zorluklar yaşatmaktadır. Ailenin çocuğuna aşırı itina ve dikkat göstermesi bencil ve şımarık bir nesil yetişmesine sebep teşkil etmektedir. Çocuklarına karşı eğitmenlerin en ufak bir tepkisi bile öğretmenlere karşı saygısız davranışlara yol açmaktadır. Maalesef anne ve öğretmenler bu çocukların oyuncağı ve sadece avutucusu konumuna gelmiş durumdalar. Allah sonumuzu hayr eylesin. Mevcut durumu görme ve giderici tedbirleri alma anlayış ve iradesini versin. Baran Dergisi 630. Sayı

Büyük Oyun

İfade etmeye çalışacağımız bu konu, bir komplo teorisi değildir. Milletin ve devletin başına gelebilecek en büyük tehlikedir. Bankacılık sisteminin son evresi diyebileceğimiz dijital bankacılık, öyle algılandığı gibi teknolojiyi yeni bir modelle uygulamak değildir. Bu aslında konvansiyonel bankacılığın kuruluş mantığından geçirdiği süreçlerin temel işlevi olan faizle para satmanın en ileri kalesi demektir. Dijital bankacılıkta, banka ve çalışanların olması gerekmiyor. Fiziki bankaların personelleri ile yaptığını artık maliyetsiz yapmanın adı dijital bankacılıktır. Bu yeni süreçte de tüm bankacılık işlemlerini yapabiliyorsunuz. Peki, madem aynı şeyler yapılacak, farklılık sadece isimle mi geliyor? Varsa bu farklılık halkın işine yarayacak mı? Devletin işine yarayacak mı? Dijital bankacılıkta nakit kullanımını tamamen ortadan kaldırarak aslında ne hedefleniyor? Bankalarda bilgisayarlar kullanıldığı günden beri bankacılık dijital sisteme geçmemiş miydi ki, yeni bir tanımlamayla, müşterilerine yeni şeyler sunuyor? Bu gerekçe ile yoğun bir reklamla algı oluşturmak isteniyor? Müşterilere cazip gelecek ve dijital kullanım biçimini nakitsiz topluma geçmeye yönelik bu minvalde bir kaldıraç olarak kullanmak isteyen bankalar; “eğer bu dijital sistemimizi kullanırsanız birçok masraftan kurtulacaksınız” diyerek buraya yönelişi artırmakla aslında neyi hedefliyor? Şimdi birçok kişi bankaların yukarıda ifade ettiğim personel ücretleri ve dükkân kiraları gibi masraflarını sıfırlamak amacıyla bunu istediğini düşünebilir. Evet, bu bir yönü ile doğrudur. Ama bankaların yapmak istediği asıl şey bu değildir. Bu süreç, sistematik biçimde devletin içine yerleştirilmiş finans kriptoların da yoğun ve sinsi çalışmaları ile; Merkez Bankası, BDDK, SPK gibi finans sisteminin önemli denetim merkezleri üzerinde işler hâle getirilmek isteniliyor. Malumunuz 2008 krizini çıkaran aslında dijital bankacılıktı. Çünkü bankalar, kanunlardan aldıkları güçlerle para yaratma, yoktan var etme, bunu bilgisayar ortamlarında yazmakla büyük bir kudrete sahip oldular. Tabiî hiçbir vatansever insanın, bu sistemin gelişimi, sürdürülmesi ve milletin ve devletin aleyhinde bunun için çalışması düşünülemez. Bankacılık düzeni, 2008 krizinin gerçek sahibi olarak, perde arkasından kripto paraları gündeme getirdi. Bütün uluslara küresel finans yapılanması ile vurduğu borca dayalı kölelik damgasını devam ettirebilmesi için kendilerine alternatifmiş gibi kripto para modelini altyapısı ile beraber, bir anda şifreli bir isimle gündeme getirdiler.  Yeni oyunlar, yeni sistem için kurgulanmıştı. İlginçtir ki bankacılık sistemine alternatif diye takdim edilen bu kripto para üretme yapısı, yine bankacılık sistemi içinde piyasa oluşturdu. İnsanlar verilmiş yemlerle bu tuzağa çekildi. Yemlenenlerle bu işin savunucuları oluşturuldu. Ve şimdi sanal kripto yani olmayan para tanımlamaları dolar karşısında bir değer tanımlamasına sahip oldu. Nakit olan dolar, ürettiği sanal dolarlar da dahil olmak üzere aynı sistem kurucular tarafından, insanların varlıklarını eritecek şekilde tatbik edildi, ediliyor. Şimdi dünyanın toplam GSMH’si 80-90 trilyon dolar arası iken, küresel finans sistemi dünyayı 230 trilyon dolar borçlandırabiliyor. Somut parayı tamamen ortadan kaldırmak için kripto paraların bir geçiş evresi olarak kullanan küresel finans, artık ya tamamen yok olacak, bir dünya isyanına sebebiyet vererek, halklar ülkelerindeki sistemleri devirecek. Yahut Venezüella'da başlatmak istedikleri gibi birçok yerde peşpeşe iç savaşlar ve ekonomik krizler başlatarak; sürekli yaptıkları nüfus kırma çalışmalarını yürütecekler, insanları dolaylı yollardan öldürerek dünya nüfusunu azaltmak isteyecekler. Ardından da dünyaya devletler üzerindeki egemenliklerini kullanarak yeni bir uluslararası para sistemini önerecekler. Bunlar şeytanın çocukları... İşte bankacılık sistemi dijital tanımlamasını bu hedefe doğru götürmektedir. Büyük oyun yeniden kurularak; sanal kredi ile reel malları alacak para kredi sistemi devam ettirilecektir. Devletin bekasını, milletin iktisadi geleceğini direkt etkileyecek bu durumu fark edecek olan siyasîler; en millî, en yerli siyasîler olarak geciktirmeden yasal talep ve düzenlemelere yönelmelidir. Türkiye’nin sorunlarının, (terör dahil) temel kaynağı olan bu konu; milleti için var olduğunu, çalıştığını, devletin bekası için uğraştığını söyleyen hiç bir siyasinin teğet geçeceği bir konu değildir. Dijital bankacılık kontrol edilemez, sınırsız sanal kredi üretecek. İnsanların gerçek mallarına el koyacak dijital bankacılık sistemi, mevcut Merkez Bankası, BDDK ve SPK yasaları ile aktif hale getirilmeden önce, bütün bu kanunlar, milletin ve devletin bekası için gözden geçirilerek, bu sömürü düzeneğini engelleyecek şekilde düzenlenmesi lazım. Kanaatimiz odur ki, bu konu karşısında bütün siyasî söylemler, halkın nazarında itibarsız kalacaktır. Baran Dergisi 630. Sayı

Modern Dünyanın Bunalımı -II-

Gal Horozu Rene Descartes Üzerinden Örgüleştirilen  ve Gayesine Erdirilemeyen Ruh ve Beden Düalizmine Dair (2) Rene Descartes’ın, “Cogito, ergo sum: Düşünüyorum, o halde varım” çerçevesinde doğruluğunu kabul ettiği temel ontolojik ilke, Tanrı, ruh ve bedenin inkârı mümkün olmayan birer varlık olduklarına dair düşünce veya epistemolojik gerçekliktir. Kartezyen diyalektik çerçevesinde söylersek, birer töz/cevher olduklarına dair metafizik düşüncedir. Ahmet Cevizci’nin dediği veçhile, Descartes’ın doğruluğunu kabul ettiği temel ontolojik ilkeye göre, var olan her şey ya bir töz veyahut da bir tözün bir özelliği veya sıfatıdır. Hal böyle olunca, zihin (ruh), Tanrı ve madde (beden) birer özellik ya da sıfat olmadığı içindir ki, onlardan tek tek her birinin birer töz olması gerektiği ortaya çıkar. Descartes’a göre ruh ve beden birer töz olmasına rağmen, Mutlak töz olan Tanrı karşısında değil töz, tabiri caizse toz bile değil.   Descartes’ın ontoloji veya epistemolojisi düalist bir muhtevaya sahibtir. Varlık üzerinden bilgi veya düşüncenin örgüleştirilmesini değil de, düşünce veya bilgi üzerinden varlığın kurgulanmasını öngören bir ontoloji veya epistemoloji söz konusudur.  Düalist ontolojik yaklaşım, kadim kültürlerde de var olan bir yaklaşımdır. Ancak, Descartes’ın ortaya koyduğu yaklaşım kadim kültürlerdekinden çok daha farklıdır. Descartes’ın yaklaşımında, “kapalı bir yapı içinde her yerde, tıpkı saat gibi mekanik bir düzen sergileyen bir kâinat tasavvuru baskındır.”  Res extansa (bedenî/maddî/müşahhas olanlar) ve Res cogitas (ruhî/aklî/uzam (mekân)da yer kaplamayan mücerred şeyler) kavramları bu mevzuda çok belirleyicidir. Descartes, ruh ve bedeni iki ayrı şey (varlık veya töz) olarak kabul eder. Bilgilerin sonradan değil, (dogmatik), diğer bir ifadeyle de doğuştan var olduklarına inanır. Descartes’tan önceki düalist felsefecilerin birçoğu aslında “birci”ydi. Meselâ varlığı idea ve görüngü (fenomen) olarak ayıran Eflatun, “idea”yı yani düşünceyi temel alır ve görünüşe çıkmış hemen her şeyin aslının düşüncede olduğuna inanırdı. Descartes ise fiziğin ve metafiziğin kurallarının, ilkelerinin farklı olduğunu, kendi içlerinde bir bütün olarak ele alınması gerektiğini, bu yüzden dinî ve beşerî olanın ayrı kriterlere veya kıstaslara tâbi tutulması gerektiğini savunmuştur. Bu tür bir düşünce modern dünyada laik rejimler için de bir istinat noktası olmuştur. Mesele sadece varlığı tinsel (manevî) ve maddî olarak ikiye bölen kaba bir ontolojik düalizmle sınırlı kalmaz. Kartezyen gelenek, kendine temel mesele olarak epistemolojiyi alır ve insanı, nesneler dünyasındaki özne olarak tasavvur eder. Bu bağlamda Descartes’ın yanında David Hume, Immanuel Kant, Edmund Husserlgibi isimler, kartezyen geleneğin başlıca sivri uçları sayılabilir. Başta Descartes olmak üzere, hiçbir ciddi filozof, düalizm mevzuunda ortaya dört başı mamur bir varlık teorisi koyamamıştır.(1) Kadim kültürlerde en üstte “tözler tözü” olarak anlam kazanan bir Tanrı söz konusu iken, Descartes’ta bu, “tözlerden bir töz” olarak belirmiştir. Yine kadim kültürlerdeki kâinat tasavvuru, kendisini meydana getiren unsurlar arasındaki keyfiyet farklılıklarına rağmen, içindeki her şeyin belli bir yerinin ve fonksiyonunun bulunduğu bir canlı organizma söz konusu iken, Descartes’ın örgüleştirdiği kâinat tasavvurunda bu durum, unsurların birbirinden bağımsız bir şekilde, tıpkı bir saat gibi mekanik bir düzen sergileyen bir noktaya taşınmıştır. Descartes’ın örgüleştirdiği felsefi sistemde üç töz var ve bunlar; Tanrı, ruh (zihin) ve beden (madde)’dir. Gerçi bu üç tözden biri olan Tanrı, “yaratılmamış bir töz” olarak düalist sistemin dışında tutulmuştur. Ahmet Cevizci’nin ifadesiyle, Descartes’ın Tanrısı, Ortaçağ’ın bir ucu kendisine uzanan hiyerarşik varlık anlayışında kâinata, âleme veya varlığa müdahale edebilen, onu himayesi altında bulunduran teistik Tanrısından ziyade, Yeniçağ’ın veya modern zamanların, diğer bir ifadeyle de Descartes’ın ortaya çıkışında çok etkili olduğu, dünyayı ve yasalarını yarattıktan, hareket için gerekli enerjiyi aktardıktan sonra kıyıya çekilen, dolayısıyla dünyaya müdahale etmeyen, mucize yaratmayan, kâinatın muhafazası ve himayesi fonksiyonundan yoksun bir deistik Tanrı anlayışıdır. Bunun Sudûr teorisi ile bir ilgisi var mıdır yok mudur? Biraz kurcalayalım…  “Aristoteles’in Platon’a yönelttiği temel itiraz, Platonik sistemin, doğaüstü dünya ile görüngü dünyası arasında bir uçurum oluşturmasıydı. Aristoteles “madde ve form” teorisini ortaya koymakla bu ikisi arasında bir köprü kurmaya çalıştı. Ancak bu anlayış, iki dünya ve özellikle insan ve Tanrı arasında mantıksal bir ilgi kurmak yerine bir takım mantıksal çelişkiler ve rasyonel tutarsızlıklar ortaya koydu. Aristoteles, varlık için hem maddenin hem de formun gerekliliğini ileri sürdü. Ancak aynı zamanda, Tanrı’nın maddesiz bir form olduğunu ve maddenin de formsuz bir imkândan ibaret olduğunu iddia etti. Bu yüzden onun hem Tanrı hem de madde doktrininin temelinde gerçeklik var, ancak varlık yoktur. Bu durumda bir problem çıkmaktadır: “Kendinde var olmayan” bir varlık diğer varlıkları nasıl meydana getirmektedir? Plotinus, sudûr nazariyesini ortaya atmakla bu problemi çözmeye çalışmıştır.”(2) “Plotinus’a göre sudûr doktrini, her şeyin Bir’den taşması (meydana gelmesi) hiyerarşisidir. Fakat bu hiyerarşi mantıksal bir sıralama olup, varlığın zamansal ve kronolojik bir sıralaması değildir. Plotinus bunu, ışık ve taşma analojisiyle açıklar. Plotinus, bütün varlıkların ilk kaynağının, bir kaynaktan bir şeyin çıkıp taşması ve tekrar ona geri dönmesi veya bir ışık kaynağından bütün ışıkların çıkmasına benzetilebileceğini ileri sürer. Bir olan varlık, ışığını kendi kaynağından yaymaktadır ve diğer varlıklar bu kaynaktan uzaklaştıkça aldıkları ışık azalır. Bu yayılma Plotinus’un “epistrophe” veya “bir noktadan başlayıp kaynağına geri dönme” diye isimlendirdiği bir hareket tarzına yükselir.”(3) Bu çerçeveden bakıldığında, Descartes’ın bir sudûrcu olduğu söylenemez. Çünkü Descartes’ta aslolan, iki tözden (ruh ve beden) müteşekkil bir düalizmdir. Tanrı, “Mutlak töz” olmakla birlikte, bu düalizmin tamamen dışında bırakılmıştır. Descartes’ın Kartezyen sisteminde bu tür bir yaklaşım, büyük bir problem olarak varlığı devam ettirmiştir. Bundan dolayıdır ki Descartes sonrası bu problemi aşmaya yönelik pek çok çaba söz konusudur. Meselâ rasyonalist çizgiyi takib eden Malebranche, Spinoza ve Leibniz başta olmak üzere, Descartes’ın özne felsefesi üzerinden idealizm ve empirizme(4) yol bulan Hobbes, Locke, Spinoza, Leibniz, Berkeley ve Hume gibi filozfların yanı sıra, Vesileciler veya Ara-nedenciler (Occasionalistler) olarak da bilinen Geulincx ve Malenbrache gibi pek çok Kartezyen (Dekartçı), Descartes’ın ruh (zihin) ve beden düalizmi sorununu aşmaya yönelik çaba sarf etmişlerdir. Gerçi mevzumuz bu değil ama sudûr teorisi üzerinden şu kadarını söyleyelim ki, bu teorinin hakikati, hakikatlerin hakikatinin de kendisinde cem edildiği İslâm’dadır. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın kâinat tasavvuru veya ontolojik kozmogenisinde sudûr mevzuu, “Muhammedî Ruh” üzerinden vuzuha kavuşturulmuştur.Takib edelim: “Felsefede, varlığın ilk prensibini arama meselesi vardır. Varlığın kökenini tek bir şeye indireceksiniz ki, o indirgediğiniz şey de ezelî, ebedî, sınırsız gibi üstün, adetâ ilahî sıfatlar taşısın. Bizdeki karşılığı bunun, Nur-u Muhammedî’dir; yaratılış bahsinde… “Allah ilk olarak kendi nurundan Nur-u Muhammedî’yi yarattı” diye geçiyor. Ondan sonra bu nur, dörde bölünüyor; ilk parçasından Kalem, ikincisinden Levh-i Mahfuz yaratılıyor. Üçüncüsünden Arş… Dördüncü parça da dörde bölünüyor. İlkinden Arş’ı taşıyan melekler, ikincisinden Kürsî, üçüncüsünden öbür melekler yaratılıyor. Dördüncü parça yine dörde bölünüyor. Gökler, yerler, cennet, cehennem vs. derken, Nur-u Muhammedî’den bölünmelerle böyle bir kademeli yaratılış sözkonusu. Bizim kozmogonimizin bir açıklaması da budur. Başka İslâm âlimlerinin başka tür açıklamaları da var, ayrı dava. Materyalistler ise, yaratıcı filan yoktur diyorlar. Her şeyin kökeninin, ilk prensibinin madde olduğuna inanıyorlar. Bunu da, o dönemin ilmî verilerine mahsus bir şekilde, “atomun parçalanamazlığı” görüşü üzerine bina ediyorlar.”(5) Mevzumuz sudûr teorisi olmadığı içindir ki kanaatimce bu noktada bu kadar bilgilendirme yeter. Descartes’ın ortaya koyduğu düalist yaklaşım, modern zamanlarda ortaya çıkan en temel problemlerin de baş müsebbibidir. Başta “din ve dünya” veya “din ve devlet” işlerinin birbirinden ayrılması ve din yerine birilerinin görüşlerinin “dinleştirilmesi” mânâsına Laiklik belası olmak üzere, Allah’ın Resûlleri vasıtasıyla bildirdiği, öğrettiği ve gösterdiği iyi, doğru ve güzele dair her ne varsa hemen hepsine birden sırtını dönen ve bunun gereğini yerine getirmekten imtina eden, kısacası, sadece Allah’a inanmakla cennet hayali kuran deistlerin bu kadar çok türemesinin baş müsebbibi de yine Descartes’ın örgüleştirdiği Düalizm veya Kartezyen Felsefedir, denilebilir. Descartes, yaratılmamış, ezelî-ebedî ve yetkin varlık veya töz olarak gördüğü Tanrı’nın karşısında bütün bir kâinatı mekanist bir bakış açısıyla yorumlar. Descartes’ın mekanizminde kâinat-tabiat, canlılıktan, akıldan yoksun, kaba bir maddî varlıktır. Ona göre tabiat, yaratılan olmakla birlikte, Tanrının mutlak boyunduruğu altında hiçbir özerkliği olmayan, edilgen bir varlık alanıdır. Ortaçağ Karanlığına damgasına vuran Enkizisyon kültür ocağı Katolik Kilisesinin bedene, kadına, maddeye, tabiata vs. olan bakışının bir yansıması olarak da görülebilir bu durum. Kilise ile Kilise karşıtlarını bir araya getireyim derken, yanlışta ısrar etmenin acıklı hali! Hal böyle olunca, Tanrının dışlandığı bir tabiatta insan aklı nasıl isterse öyle davranma imkânını elde etti! İnsan aklına verilen bu imtiyaz, barbar batının doğuşuna epey bir katkıda bulunmuştur. Descartes ile birlikte başlayan süreçte bütün bir maddi âlem batının elinde bir kadavraya dönüşmüştür, denilebilir! Çevreciliğinizi yesinler! Yeşil ve yeşillik düşmanı Modern Batı! Yuda nesebi üzerinden ruhlara sindirilmiş İslam karşıtlığı şuuraltı mahzenlerinde hemencecik kendisini ele veriyor!  Descartes’ın Tanrı-kâinat düalist yaklaşımına paralel olarak ruh ve beden arasındaki düalist yaklaşımına da biraz değinmek gerekiyor. Her şeyden evvel, ruh ve beden (zihin-beden) düalizmi diğer kadim kültürlerde de var olan bir yaklaşımdır. Başta Eflâtun ve Aristoteles olmak üzere pek çok filozof, ruh ve beden düalizmi üzerinde çokça durmuşlardır. Descartes’ın içinden çıkıp da bizzat karşı olduğu Skolastik düşünce geleneği de ruh ve beden düalizmi üzerinde epey bir kafa yormuşlardır. Denilebilir ki, filozofların ekseriyeti ruh ve beden düalizmini kabul etmişlerdir. İnsan varlığından ruh adı verilen bir parçanın, beden öldükten sonra da var olmaya devam ettiğini öne sürmüşlerdir. Hemen belirtmek gerekirse, İslâm düşünce geleneğinde ruh ve beden düalizmi inkâr edilmemiş, ancak, “zıtların birliği” üzerinden izahı mümkün bir noktada değerlendirilmiştir. İslam’ın sahih yolu ehl-i sünnet vel-cemaat anlayışında, meselâ öldükten sonra değil sadece ruh, beden de varlığını devam ettirmektedir. Bu durum, itikadî bir mesele olarak da ele alınmaktadır. Hadîs ile sabit olduğu üzere, Acb-üz-zeneb veya Us’us, diğer bir ifadeyle de Kuyruk sokumu kemiği, bu mevzuda yeteri kadar aydınlatıcıdır. Bu mevzuda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler daha evvel Baran Dergisinde yayımlanan yazı dizisine müracaat edebilirler.(6) Descartes’ı diğer filozoflardan farklı kılan en önemli şey, ruh ve bedene karşı olan düalist yaklaşım tarzıdır. Ahmet Cevizci’nin ifadesiyle söylersek, Descartes’ın ruh ve beden arasındaki ayrımı ortaya koyma ve düalizmi ifade etme tarzı, gelenekten ciddi bir kopuşu gündeme getirmekle birlikte, modern düşüncenin bundan sonraki seyrini önemli ölçüde değiştirecek kadar farklılık gösterecektir.(7) Descartes’ın ruh ve beden düalizmi, cogito argümanı üzerinden şekillendirilmiştir. Hatırlanacağı üzere, Descartes’ın Kartezyen Felsefesinde üç töz bulunur ve bunlar, Tanrı, ruh ve bedendir. “Varolmak için”, -Tanrı hariç-, “kendisinden başka hiç hiçbir şeye ihtiyaç duymayan şey” olarak tanımlanan töz anlayışı, Descartes’ın cogito argümanını ele veren en önemli ve en temel espridir. Bu espridir ki onun düalizmini de çok farklı noktalara taşımıştır. Bu mevzuya devam edeceğiz.   Dipnotlar 1-https://www.uludagsozluk.com/k/kartezyen-felsefe/ 2-http://dergipark.gov.tr/download/article-file/31101 3-http://dergipark.gov.tr/download/article-file/31101 4-Kartezyen Felsefe, Rasyonalizmin türlerinden biridir ve kesin bilgiye akıl yoluyla ulaşılabilineceğine inanır. Bu anlamda deneyim ve kanıtlanabilirliği temel alan Emprisizm karşıtıdır. 5-http://aylikdergisi.com/haber-ibda-fikriyatinda-ruh-ve-beden-dualizmi--II--burak-cileli-4123.html 6-http://www.temizspor.com/guncel/118-epifiz-bezi-veya-beyin-epifizi-cevresinde-gudde-i-sanevberi-pineal-gland-veya-kozalaksi-bez-i 7-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say. Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2015, sh. 458. Baran Dergisi 630. Sayı

Roman Okurken...

Roman okurken aklımızdan neler geçer? Romanın yazarı aynı zamanda bir nevi ressam değil midir? Okuyucu, hikâyedeki kelimeleri parça parça bir araya getirip, bütünleşmiş bir resme çevirmez mi? Şahsen yazarın anlattığı şeyleri okuyunca, “acaba yazar bu anlattıklarının kaçta kaçını yaşamıştır?” diye soruveriyorum kendime. Peki romanın değerini meydana çıkaran o parıldayan şey nedir? Vicdanımızı tetikleyen bir ahlâkî hâdise, tüm benliğimizi kaplayacak bir ihtiras, altında kalacağımız bir bela, kendimizle çelişkiye düşeceğimiz bir harp ve benzeri duygular mı? Yoksa hepsinden azar azar, şahsiyetimizi sarsacak şeyler mi? Eserlerin ismi birkaç kelimeden oluşsa da, muhteva bakımından birçok mefhumun işlendiğini söyleyebiliriz. Tek bir kelime yahut da veda niteliğinde kısacık bir söz, eserin tamamına bakışımızı değiştirebilir. Romanın değeri dedik, Andre Gide’in dediği gibi: “Romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. O, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı Tanrı’nın yarattığını, sonra da ‘yaptığı işin iyi olduğunu görüp’ gülümsediğini bilir!” Romandaki karakterin cinsiyeti, fizikî özellikleri, yaşı okur için yabana atılmayacak birer ipucu olsa da, okurun alâkasını cezbeden asıl şey, hadiselerin işleniş biçimi, hayal gücüdür. Eserin ilk sayfalarından itibaren geçen süre zarfında, okur akıcı bir hikâyenin içerisinde kendisiyle karakterler arasında ortak noktalar arar ve kendi çapında hükümler verir. Filhakika okur bunları yaparken beynini adeta bir dedektif yahut usta bir satranç oyuncusu gibi çalıştırır. Bir tahta üzerindedir okur, rakibi ise elbette yapıtın sahibidir. Tahminleri boşa çıkan okur, neredeyse bir insan kadar canlı karakterin hâl ve hareketlerine kendini kaptırır, yazarın kuvvetini kabul eder; bükemediği bileği öper yani...  Okur, yazarını ne kadar iyi tanırsa, -biyografisi hakkında bazı bilgilere sahipse yahut yazarın, başka eserlerine de aşina ise- okuduğu sayfalardaki esrarengiz satırların ardındaki hamleleri anlamaya çalışır. Tecrübesiz okur, romanın kurgusuna kendisini kaptırır. İyi bir okur ise, okuduğu satırlarla yarışır ve şüpheyle sayfalar arasında kendi rızasıyla hapsolmuş bir yırtıcı gibi dans eder. Bu kendi rızasıyla hapsolmuşluğun sonunda, mükâfatının büyük olduğunu düşünür.  Mesela Honore de Balzac okuyunca arzularımız kamçılanır, arzularımızın en çok kamçılandığı şeyler ise, ihtimaldir ki çoğu zaman hayallerimizin ötesini zorlayacak şeylerdir. Parisli kibar fahişelerin ihtişamı, kendini her şeyden üstün gören tüccarlar, sefaletin pençesinde çehresini büyüleyen ve kendi cemiyetinin otoriteleri sarsan Parisli bir genç... İnsan, kimi zaman kendisine hayır getirmeyecek şeyleri arzular. Balzac bu arzularımızı tatmin eder. Bu büyük yazar, memleketinin insanlarının nabzına kulağını dayamıştır ve portelerin en sahihlerini romanlarıyla resmetmiştir. Bu Fransız fatihin memleketinde sevilmesi şöyle kenarda dursun, Rusya’da da gayet kıymet görmüştü; hatta Fyodor M. Dostoyevski’nin ‘dünya çapında dehanın mahsulü’ iltifatına mazhar olmuştu. Bazen tavan arasında bir hayat... Sefalet ve krizlerle birlikte alınan zoraki soluklar... Kriz esnasında yapılmış, yapılmaması gereken icraatlar. Belki de yapılması gerekliydi! Bin pişman olacağını bile bile, yapman gereken şeyler... Petersburg sokaklarındasın, hoşuna gitmeyebilir, dur birazdan Neva nehri yakınlarındasın. Üşüyorsun, yürümek istemediğin yolun kenarından geçerken, aynı zamanda içindeki iyi -yahut kötü- olan melekeyle kavgaya tutuşuyorsun. Yaptığın şeyin acısından hazzetmeye başlıyorsun, bu tam nefret ettiğin bir şey değil, fakat mağlubiyet de değil. Bir bakmışsın kürek mahkumu olmuşsun, yahut baba katilliğiyle suçlanıyorsun. Rusların yol göstericisi acıdan duyduğu hazla sokaklarda yürüyor, şak diye şehrin bir avamı eline birkaç kopek sıkıştırıveriyor. Acınacak hâline kıkırdayarak gülüyorsun, bu nedense sana saçma gelmiyor... Bir anlığına Dostoyevski olduğunu zannediyorsun.  Belki de milyonlarca insanın aradığı sefahati elinin tersiyle kenara iten, vicdanının deryasında kaybolmuş kahramana ne demeli? Düşünsenize, sahip olduğunuz her şeyin aslında hayatınızda fazlalık olduğunu? O gerçek hayatında yaptığı gibi, “Diriliş”te yeniden varolmak için kollarını sıvamıştı. L. N. Tolstoy bunu fark edecek iradeyi hayatının son safhasında bulabilmişti. Ölünce yok olacağını düşünen var ise korkmasın, iyi bir okur, tıpkı iyi bir eser sahibi gibi ölümsüzdür artık, aynı hisleri taşımış olanlarla... Bu mısralar sanki bahsettiğimiz üç büyük ustaya atfedilmiş gibi: Bir usta oldum artık ben Hazzı ve acıyı taşımakta, Ve acıdan duyduğum haz, Sonsuz mutluluktur bana. Baran Dergisi 630. Sayı

İmân ve Sanat

Din duygusu gibi estetik ve güzellik duygusu da insanın fıtratındandır. Yaratıcı fikri, dil, inanma isteği, a priori (kablî) bilgiler vb. gibi. İnsanda her şeyden önce “tenkid şuuru” olması ise, materyalistin de itiraf ettiği bir gerçek, Ayrıca şu husus: Maddeci bile maddeciliğini ruhî çaba ile kuruyor. Zarurî ve kesin bilgiler tüm insanlarda müşterektir. Mesela insanda üçgen fikri yaratılışta var. İyi ve kötü idraki ise peygamberlerden geliyor. Bildiren olmazsa varlık olmazdı. Varlık, bildirebilme ile mümkün. İnsan, dili sadece öğrenmiyor, mucize şekilde bir yatkınlığı söz konusu. Çünkü onun yaratılışında var. Kulluk ve secde de böyledir, zıttı olan isyan ve kibirden de bunu tesbit edebiliriz. Bilerek ya da bilmeyerek Allah’ı arıyor insan. Bâtıl yollarda arayışı da bu, nefsanî hayatta uçlara varmakta da bu arayış ve bulamayış söz konusu. Kâfir putlarda ne aradığını bilseydi zındık olmazdı. Müslüman da ne aradığının şuurunda olsaydı mecazî imândan usanır, sürekli oluş ve yenileniş ile tahkiki imânda olurdu. Mesela ineğe tapana gülerken dikkat etmeli. İmânımız mecazi mi yoksa kritik edebilecek seviyede mi? Tahkikî imân sahibi gülmez, muhasebe ve muhakeme eder. Kendi imânına sıçrama tahtası yapar. İmân önce taklidle başlar, ama her nefes alışta, her geçen anda imân tahkim edilmezse, yenilenip yürütülmezse pörsümeye başlar. Resûl buyruğunda olduğu gibi: “Bir günü bir gününe eş geçen hüsrandadır.” Bu hadiste imân ve aksiyonun iç içe oluşu görülmektedir. Ve tatbik fikri olan çağımızın İslâm’a muhatap anlayışına mensubiyet ve kendinden zuhur ile eşya ve hadiseler zemininde sürekli yenileniş söz konusu olmaktadır. Şuursuz Müslüman değil, çağından mesul Müslüman gereği.  Taşa tuğlaya varıncaya kadar İslâm’ı sindirmek. Zira İslâm’ın mimarisi taşın şiiri olup beton yığını değildir. Eşya ve hadiselere imânın nakşı ise onun vasıtası fikir ile olur. Sistemli fikir, dünya görüşü, ideoloji... İnsan ve toplum meselelerinde “bütün fikir” tutarlılığında çözümler sunan ve kendisiyle yürüyebileceğimiz ve kendisini yürütebileceğimiz bir ruh ve anlayış sistemi; İslâm’a muhatap anlayış budur. Parça mevzularda uğraşanları ve bütünle nisbetini kuracakları veya yaptıklarını bütüne bağlayamayanları ve dağınıklığa düşenleri kurtarıcı “sistem fikri” gerekir. Ayrıca kendi aklıyla mihraksız gidenlere ve mevcut düzene karşı olmasına rağmen istemeden de olsa düzenin şuur süzgecinden etkilenenlere koruyucu bir kalkan gerek. Bu zarurî ihtiyacı karşılayan ideoloji, mütefekkirler (Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu) tarafından örgüleştirilmiş olup, üzerindeki tuğra isim Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleridir. BD-İBDA dünya görüşü Doğru Yol- Kurtuluş Yolu olup; çapraz çizgilerle bir ilgisi yoktur. “Doğrunun olmadığı yerde güzel yoktur!” İBDA estetiği ilkesi de bizi sahte güzellerden korur. Çünkü doğrunun olmadığı yerde, “hoş, güzel ve iyi” yanıltıcı olabilir. Ambalaj aldatabilir. Sanat, şahsiyet ve yeniliktir. İbdaî bir oluş ve yenileniştir. İbda kelimesinin estetik kelimesinden daha kapsamlı olduğu söylenir. Çünkü estetik kelimesinde hassa (hisler) hâkim iken ibdada içten gelen oluş, benzersiz oluş, kendinden sanatkârane zuhur mânâları vardır ve daha kapsamlıdır. Diyanetin bir sempozyumunda (İslâm’da Sanat ve Estetik) bir hoca, estetik kelimesi yerine ibda kelimesini bu gerekçe ile önermiş idi.  İmânda da şahsiyet ve her dâim yenileniş var. İnsanın iç oluşundan gelen sanat çabası gibi. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitiyle söylersek: “İmân, olmuş bitmiş bir şey değil, her an oluş ve yenileniştir.” İslâm sanatçısının bâtınî yönü tasavvuftan beslenerek gelişir; birbirlerini geliştirirler de diyebiliriz. Tasavvuftaki oluş basamakları ile sanattaki oluş basamakları öz olarak aynıdır. Hatta geniş bakış açısından teknik olarak da aynı diyebiliriz. Şeyh Galip, “şair, ehl-i hal demektir.” der. Ancak günümüz sanatçılarında böyle bir amaç olmadığı için daha çok teknik seviyede eserler üretmekte, kalıcı ve gönle işleyici olmamaktadır. İçin için yanmayan ve ham sofuluk olan müridlikler de şekilden ibarettir, özü gitmiştir. İslâm’a muhatap anlayışın içselleştirilmesi de bir sanat hamlesidir, tasavvufî bir oluştur, seyr-u sülûktur diyebiliriz. Terbiye edici mânâda Şeyh de İslâm’a muhatap anlayışın mütefekkir mimarlarıdır. Aslında zikrimiz fikrimiz olmalıdır ve her dâim tazelenmelidir.  Kalb ve his dünyası zengin olanlar sanat faaliyetinde bulunur. Akıl yönü kuvvetli olanlar ilim dallarında yürürken el becerileri olanlar ise zanaata ve tekniğe yönelirler. İmân ise kalb ile tasdiktir, her an ve herhalde tazelenmeyi ister. İmân gaybe olduğu için bir derinlik ifade eder. Kaba ve sığ idrakler imânın derinlik ve her an yenilik sırrını anlamazlar. Sanat hamlesi de kaba ve sığlığı kabul etmez ve mistiklik içinde sırlara açılır. Her ikisi de (sanatçı ve imân şövalyesi) imân ve heyecan adamlarıdır. Güzele âşıktırlar. Beşerî aşktan ilahî aşka yükselmeyi arzularlar. Bir ismi de sanatkâr yaratıcı olan Allah’a ulaşmayı O’nun mahlûkundaki güzellikleri (Allah’ın esması, sıfat ve tecellileri) gözleyerek olacağını bilirler. Güzelden anlamayanı da adamdan saymazlar ve kaba ruhlular onların evrensel mesajını anlamazlar. “Hayâ imândandır” hadisi malûm. İmân ve sanat zarif insanların işidir diyebiliriz. İmân ve sanat derin ruhlarda coşkusunu bulur, imân neşesi sanat zevkiyle birleşir. İmân ve sanat çabasının temeli öznelliktir. Her insan kendi vasfı ile özneldir ve her imân ve sanat çabası da kişiye özeldir, adeta kişinin parmak izi gibidir, kendi el yazısı gibidir. Herkes kendi imânından sorumludur. Kimse kimsenin kalbini yarıp içine bakabilici değildir. Ancak imânlı ruhlar bir araya gelerek mü’minler topluluğunu kurar. Aşkın olana bağlılıkta bir araya gelenler gerçek imân topluluğu olurlar. Nefs ve menfaat birlikteliğinde olanlar değil. Zira Allah Resûlü, birbirini sevmeden mü’minlerin cennete giremeyeceğini buyuruyor. Büyük sanatçılar büyük imân sahibidirler, dersek abartmış olmayız. Büyük düşünce ve sanat adamlarının genelde itikad sahibi olduğunu görmekteyiz. Batı’da böyle, Doğu’da da böyledir. Mikelanj öyle bir vecd içinde eserlerini verir ki çizmeleri ayağına yapışır. Yahya Kemal, Itrî’deki şevk durumunu imâna, tarihe ve sanata atfeder. “İmân, amel ve ihsan (kemal)” üçlüsünde görüldüğü üzere, aksiyon ile insan Allah’a yaklaşır, “yakîn” elde eder. İnsanın bu çabası bir sanatkârın inşa etmesi gibidir, ibdaîdir, sanatkâranedir, benzersizdir, orijinaldir. Her insanın benzersiz oluşuna mümâsil, imânın şahsa öze oluşunu ve hiç bir sanat eserinin birbirine benzemediğini ifade edelim. Avam, havâs ve havass-ül’havâs’ın farklı ruh, algı ve anlayışı olduğunu belirtelim ve nefsin mertebeleri gibi insanın tekâmül ya da tereddî edecek varlık oluşunu da ilave edelim. Sanat, Allah’ı aramaktır... Eşyada Hakkı görmek... Her şeyde tecrit ile örtü ve perdenin arkasındakini bulmak. Ruhî ve ilahî olana ulaşmak: İmân ve sanat... İmân çabasının bir adı da sanat çabasıdır. İmân ve sanat, kendinden zuhurdur. İslâm sanatında Tevhid ve sonsuzluk fikri, en iyi ritim ve hendese (geometrik bezemeler) ile ifade edilmiştir. Şu tehlikeyi de göz ardı etmemek lazım: Aynı kelime klişeleriyle aynı şeyden bahsetmiyor olabiliriz; ortak dil kurma meselesinin önemine dikkat! Sadece İslâm demeyle olmuyor. İslâm’a muhatap anlayış sistemi ile bizim anlayış seviyemiz farkına da dikkat etmek gerekiyor. Aksi halde “körler sağırlar birbirini ağırlar” durumuna düşülür. Sembol ve işaretleriyle, sesiyle, anlamıyla ortak bir dil ile ancak anlaşma temin edilebilir. Çağrışımı zengin ve sistemli bir düşünce ekolü etrafında farklılıkları da istihdam eden bir dil ve diyalektikle. Diyalektiğin, eda, tavır, tertip, dinamiklik olduğunu ve bunun da imân ve sanatın özellikleriyle örtüştüğünü de belirtelim. Fikir ve sanat dalları arasındaki yabancılık ve küskünlükten dolayı okuyucu münasebet kuramıyor. Unsurlar ancak “bütün fikir”, “sistem”, “tüm” ifadesi olan ideoloji ile birleşirse irtibat sağlanır, kopukluk giderilir. İslâmî bir dünya görüşüne nisbetle hadiseleri değerlendirmeliyiz. Bu ise ancak BD-İBDA mânâ diline dökmekle mümkündür. Böylece her şeyde Allah’ı birlemenin zevkine ermek. Her şeyde Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerine şahid olmanın zevk erginliği. “Sanat üzerine düşünen sanatkâr” imânı üzerine düşünen mü’min veya nefs muhasebesi yapan mü’min. Bir hadis, “Mü’min, kendini sorgulayan kişidir.” Abdülkâdir Geylanî Hazretleri, “ibadet sanattır, büyük arınmadır!” diyor.Çünkü ibadet, imân hamlesinin ete kemiğe bürünmesidir. Her ibadet, kişinin içten gelen bir çabasının sonucu ve her an imânın yenilik olmasına nazaran bir sanat eseridir. Onun için ibadette de sıradanlık değil, hep yeni bir aşk ve vecd aranır. İbadet kelimesi abd-kul kelimesinden gelmiş olup Allah’ın birliğini kabul edip isteklerini yapmak, kulluk etmek, tapınmak, tapmak, birini çok sevmek mânâlarına gelir. Müslümanın ibadeti hep yeniden oluş ve vecd içinde olmalıdır; ibadet ibdaîdir. İbadet kelimesinin yukarıda verdiğimiz mânâlarında da görüldüğü üzere, kulun Allah’a karşı tüm kulluk vazifelerini ifade ettiğini, namaz-oruç vs. ile sınırlı olmadığını da hatırlatalım. İbadet de imân ve sanat gibi her an yeniden aslî hâline dönüştür. İmân; aşk ve oluştur, sanat cehd ve çabasıdır, diyebiliriz. Allah’a inanma davası üstün fikir yanında derin hassasiyet gerektirir. Necip Fazıl’ın da tavsiye ettiği üzere, İslâm hareketi mutlaka güçlü bir sanat hamlesiyle yürütülmelidir.   Estetik kaygısı olmayan insan rahatsız edicidir ve taklidî imândan, tahkiki imâna yükselemez. Güzeli sevmeyen ve tanımayan kişi Allah’ın esmasındaki güzellikleri nasıl görecek? Baran Dergisi 629. Sayı

Bir Proje Olarak “Başını Açmak”

1980’li yıllarda başörtülü kadınların görünür hale gelmesi, Türkiye’de rejim tarafından hoş karşılanmadı. Üniversitede başörtülü kadınların yoğun bir şekilde boy göstermesiyle bu rahatsızlık yasakları getirdi. Tartışma o günlerden bugünlere kadar renk değiştirerek sürdü. 90’lı yıllarda yoğunlaşan tartışma sert tedbirlerle yoluna devam etti. Yasaklar İmam Hatip Liseleri’ne kadar ulaştı. Ülkemizde rejimin beka sorunlarından biri haline geldi. 28 Şubat Darbesi’nin ana maddelerinden biri de başörtüsüydü. Direnen ve başını açmayan kadınlar okullarını okuyamadı ve “kariyer” yapamadı. Başını açmayı tercih eden kadınlar, okullarını bitirdiler, kariyerlerini tamamladılar ve bugün iktidar partisinin yer açtığı alanlarda görev yapmaya başladılar. Ak Parti iktidarı ile birlikte bazı kadınlar, başörtüsünün siyasetini yapan insanların iktidarda olduğunu ve başörtüsünün bir partinin simgesi haline geldiğini söyleyerek başlarını açtılar. Bu 2005’li yıllarda meydana geldi. Bazı gazeteci-yazarlar, bazı akademisyenler bunun öncülüğünü yaptı. Gazetelere röportajlar verdiler. Ağca’nın nişanlısı ve Müfit Gürtuna’nın karısı bunlardan öne çıkanları idi. Aslında bu başka bir tartışmanın alttan alta yürüyen tezahürüydü. Bu kadınlar “başörtüsü”nün farz olmadığını, Kur’an’da bununla ilgili bir emir bulunmadığını savunuyorlardı.  Aynı yıllarda Ortadoğu kökenli Amerikalı bazı aktivist veya yazar, akademisyen Müslüman kadınlar başlarını örtüp açmanın bir şey ifade etmediğini göstermek için basının önünde başlarını açtılar. Basının flaşları önünde namazlarını başı açık kıldılar. Bunların öncülüğünü Amina Vedud yaptı.  Türkiye’de de bunun küçük bir kesim içinde karşılık bulduğunu gördük. Bazı ilahiyatçılar başörtüsünün farz olmadığını, Kur’an’da buna dair bir hüküm bulunmadığını söylediler. Bazı çevreler, mesela, Taavvuf’u Şeriat’ten ayrı bir inanış biçimi olarak benimseyen çevreler, başörtüsünün Müslüman kadının tesettürü olmadığını söylediler. Kimisi “Türk kadını başını örtmez” demekten imtina etmedi. Adnan Oktar ve çevresinin görünüşe çıkardığı ve karikatürize ettiği bu anlayış aslında hepsinin dayandığı temelin ortak olduğunu gösteriyordu: “Kur’an’da başörtüsü emri yoktur.” Geçtiğimiz yıl “Yalnız Yürümeyeceksin” isimli bir platform, sosyal medyada başını açan kadınların hikâyelerini yayınlamaya başladı. Yayınladıkları hikâyelerde ortak birkaç cümle geçiyordu: “Rüzgârı saçında hissetmek” gibi. Bu argümanı okuduğumda, hafızamı yokladım ve nerede gördüğümü hatırladım: Marnia Lazreg… 2009 yılında Amerika’da yayınlanan “Tesettürü Sorgularken” isimli kitabında Marnia Lazreg, “Müslüman Kadınlara Açık Mektuplar” başlığı altında, tesettürün İslami bir emir olmadığını, erkeklerin bunu kadınlara dayattığı tezini anlatıyordu. (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği alanında çalışan Lazreg, bir sosyoloji profesörüdür.) Marnia Lazreg’in yazdıkları “başını açma” merasimlerinin nasıl “aynı argüman” ve “aynı tezlerle” hatta “aynı sloganlarla” ülkemizde de uygulamaya koyulduğunun göstergesi. Kitapta baskıyla (gelenek ve aile baskısı) örtünen kadınların Avrupa’ya gittikten sonra açılmalarının hikâyelerini anlatıldığı gibi, baskıyla değil de inancıyla örtünen kadınların da inançları sorgulanıyor. O hikâyelerde de “rüzgârı saçında hisseden” kadınlar var her nedense… Kitapta, “Kadının örtünerek bedenini reddetmesi”, “erkeklerin arzularından korunmak için örtünmesi”, “tesettürün bir ceza gibi uygulanması”, “başörtülü kızların yaşıtları gibi koşup eğlenememesi”, “sıcak havada terleyip durması”, “İslam’da tesettürün bir farz olmaması” gibi konular üzerinden tartıştığı tesettür şöyle bir manifestoyla reddedilir: “Tesettür giymemek, Batı’nın bir başarısı değildir. Bu kadınların kendilerini insan olarak düşünmelerini zorlaştıran bir geleneğe karşı, kadınların kazandığı bir başarıdır. Tesettür giymek Müslüman karşıtı önyargıya karşı bir darbe değildir. Kadınların özgürlük ve bilincin özerkliği ile bedenlerini ahlaki olarak kötüleyen düzenlemeleri tartışmasız kabul etmeyi birbirinden ayırt edebilme kapasitesine bir darbedir. Tesettür giymek, İslamiyet’in iftiracılara karşı zaferi değildir. Şu anki tarihi bağlamda tesettür İslamiyet’i bir akide düzeyine indirger ve insanın önemini yoksullaştırır. Kadınların kendilerini ve tabii erkekleri de tesettürden kurtarma zamanı geldi.” Bu söylemlerin aynısını “Yalnız Yürümeyeceksin” platformunda yayınlanan hikâyelerde görmek mümkün. BBC gibi yabancı medyanın da geniş yer verdiği bu hikâyeler, içerdikleri argümanların benzerliği ile bir projenin ürünü olduğunu ele veriyor.  Ülkemizde eşinin isteği veya baskısı ile başını açan kadınlar olduğu gibi, eşinin veya ailesinin isteği ile başını örten kadınlar da vardır. Fakat bunların toplumun geneline yaymak ve her başörtülünün baskı ile örtündüğünü veya açıldığını söylemek abesle iştigaldir.  Fakat ne oldu da birdenbire yerli ve yabancı medyanın ilgi odağı haline geldi “başını açan, saçında rüzgârı hisseden kadınlar”? “Yalnız Yürümeyeceksin” platformu her ne kadar “biz bir proje değiliz, aynı dertleri yaşayan farklı fikirlerden bir grup kadınız” dese -ve velev ki bu doğru da olsa- maalesef Müslüman Kadınlar üzerinden bir projenin hayata geçirilmesi için elverişli bir ortam sağladılar.  Elbette tüm bu argümanların din ve dünyayı ayıran “laik” bir anlayışın ürünü olduğunu söylemeye gerek yok. Hürriyetten adalete, insandan dünyayı algılayış biçimine kadar, ödünç alınmış kavramlarla düşünmenin, insanı ne kadar savurabildiğinin küçük bir örneğini yaşıyoruz. Kadının bedenini örtmesi, özellikle saçlarını örtmesinin bir hürriyet kısıtlaması olarak lanse edilmesi mesela, ne kadar yüzeysel bir anlayıştır?.. Başını açan kadın, ne kadar zorlu süreçlerden geçtiğini, başını örttüğünde kendini ne kadar kısıtlanmış hissettiğini, dinin bunu emretmediğini öğrendiğinde (!) ne kadar mutlu olduğunu söylerken, neyin derdini ve sıkıntısını yaşamaktadır? Tesettür kadını kısıtlayan, hürriyetini elinden alan, bedenini yok sayan bir şey midir? Bunları söylediği anda tesettürlü kadınları aşağıladığını anlamayacak kadar akılsız mıdır? Elbette hayır. Bu söylemlerin hepsi bilinçli olarak dizayn edilmektedir. Özellikle sosyal medyada başörtülü ve başı açık fotoğraflarını paylaşarak “tasdik” bekleyen kadınların acınası “varoluşu”, “kendi seçimimizle örttük, kendi seçimimizle açtık” diyen neşeli kahkahaları, ne yazık ki, insanın kendi varoluşunu, hürriyetini, sunulan, özendirilen, cicili bicili paketlenen bir hayat tarzına feda etmesinden başka bir şey değildir. Kapitalizmin “benim hayatım, benim seçimim” şeklindeki reklam sloganını, hayat düsturu haline getiren bir anlayışa ne yazık ki sadece acımak gerekir. Başını açmak isteyen bir kadın, gidip sessizce başını açar ve hayatına istediği gibi devam eder. Buna kim ne diyebilir? Ama bunun toplumsal bir acı, bir travma, bir problem gibi burnumuza sokulmasının altında “iyi niyet” aramak için fazla saf olmak gerekmez mi?  Rockefeller bursuyla akademik kariyerini tamamlamış, Batılı tedrisattan geçerek, Müslümanlığını Batılı normlarla, kavramlarla dizayn etmiş Cezayir asıllı Marnia Lazreg gibi kadınların Müslüman kadınlara akıl vermesinin, tesettürü sorgulamasının ve tesettürün “inançla” ilgili olmadığını yazıp söylemesinin altında “iyi niyet” mi vardır? 10 yıl önce yayınlanmış bir kitaptaki söylemlerin aynısının ülkemizde “saçında rüzgârı hisseden” kadınlar tarafından dile getirilmesi (!) tesadüf müdür? Batının “yeni insan” projesi olan “Toplumsal cinsiyet eşitliğinin” bir ayağı da “tesettürün reddi”dir. Kim ne kadar “masum bir tercih” olarak lanse ederse etsin, “başını açma-saçında rüzgârı hissetme” kampanyası masum tercihlerin manipüle edilmesinden başka bir şey değildir. Baran Dergisi 629. Sayı

Komik, Şahsiyet ve Rupert Pupkin Hakkında...

Türk Sineması’ndaki komedi filmlerinin bolluğu malum... Bazı istisnalarını saymaz isek, maalesef çoğunun ana teması, yani, mevzuunu oluşturan esas saikler adî, süfli olmakla kalmayıp, rezaletin daniskasına ödül verilse, her birinden hangisine birinciliği vermek için şaşa kalacağınız bir vaziyetteler. Şu edebî izahı bir kenara bırakarak söylersem, hepsi tamamiyle iğrenç ve hatta ötesi... Gülmek ruhî bir faaliyet ve Bergson’a göre “insanı hayvandan ayıran” bir aksiyon... İşte, işin bu tarafından, yani “gülme”nin esasen tamamen ruhi bir faaliyet oluşuna nazaran söylersek, şahsiyet’in “ızdırab” ile mezcolunmuşluğu, bize, gülmenin, komiğin trajik tarafından pek çok haberler verir... Evet, doludizgin atılan, her biri birbirinden daha ağır olan, belki de bu sebeble “pirzola”ya benzetilen kahkahalar insana nasıl ağırlık vermekteyse, gülmenin esas tarafları da bilakis tam zıddıyla bir hafiflik vermektedir; vermektedir, çünkü büsbütün bu âlemin bütün hikâyesinin ana mevzuu düz akılla anlaşılmayacak bir “komik”i, espriyi, latifeyi barındırmaktadır ve her şeyde olduğu gibi, bir şey, her ne olursa olsun, aslına nisbetle değerlenir, ona nazaran yeri tayin edilir... Bu bakımdan komediyi, komiği çerçeveleyen sınırlar, esasen insanın bu âlemdeki trajik halinin, dramatik yapısının sınırlarından farklı bir yerde değil, hatta iç içedir; işte, bu birbirlerine mezcolmuş halleri ayırıp arta kalanından ne çıkar diye bir tecrübeye gidilseydi, bana kalırsa bu neticenin en iyi misallerini ancak Türk Sineması’nın bahsettiğim tarzdaki filmlerinde bulabilirdik ki, vakıa hâlinde varlar! Fakat yine de, işte bu bakımdan, yani böylesi bir tecrübeye gerek kalmadan ve herhalde “aşağılaşacaksak dibini bulalım” denilerek yapılmış bu filmlerin birçoğunu ben pek başarılı bulmaktayım; en azından, bir komedi filminin ne ve nasıl olmadığını anlamak bakımından haricen bir çalışma yapmaya gerek kalmamış gibi gözüküyor... “Yanlışı bu ise, doğrusu nedir?” diye bir sual de hatıra gelebilir; çapımız yettiğince bunu da cevaplamaya çalışalım. Türk Sineması’ndan misâl vererek devam edersek; şahsen benim bildiğim üç yönetmenin -birisi daha farklı mânâda, onu izâh edeceğim- filmlerinin ana mevzuu biraz evvel bahsettiğim tarzdaki komiğin, yani esas tarafıyla insanın hayat karşısındaki trajik vaziyetini, bu vaziyet esnasındaki değerler silsilelerine karşı tutumlarıyla alakalıdır ki, filmlerinin sahnelerinin çoğu ilk bakışta komik vaziyetleri gösteriyor gibi olsa da, esas vazetmek istedikleri unsurlar pek ciddi hususlardır. İşte bu bakımdan, yani komiğin sululuk değil de esasen ciddiyetle alakalı bir mesele olduğunu bize aktarmalarından ötürü bu üç yönetmenin filmleri kayda değer dersler vermektedir. Yılmaz Erdoğan, Onur Ünlü ve Nuri Bilge Ceylan... “Birisi daha farklı mânâ da” demiştim; Nuri Bilge Ceylan, diğer iki yönetmenin aksine komedi filmi çekmemiş olsa da, yukarıda bahsettiğim taraflarıyla düşünürsek, onun filmleri de bir bakıma -hatta bana kalırsa ağırlıklı olarak- komiğin birçok tonunu fevkalade bir biçimde barındırmaktadır! Şimdi söylediklerim tuhaf gibi gözüküyor olduğundan misallendirelim ki, neyi kasttetiğimizin izâhı belirsin... Tamamiyle kesif, kasvetli, trajik biçimlerle dolu olan Bir Zamanlar Anadolu’daki bazı sahneler kastettiğim tarafları barındırmaktadır; mesela, maktul bulunmuş, başında ön otopsi yapılırken geçen konuşmalar; aynı esnada tarladan kavun toplayan polis; bir aktör olarak bu filmde rol alan Yılmaz Erdoğan’ın çoğu yerdeki tavır ve konuşmaları... Uzatmayalım, buna benzer bir çok misal verebilirim; buradaki esas mesele, olabildiğince trajik ve sahnesi esasen dramatik olan bu filmin içinde bulunan bahsettiğim “komik” taraflar, diğer taraftan daha önce bahsettiğim “komik-trajik” katışmasını pek iyi izah etmektedir; çünkü, bize hayatın ta kendisini anlatmaya çalışan yönetmen ister-istemez işin bu tarafını da görecek, onu ihmal etmeyecekti... Hakeza, Kış Uykusu isimli filmde Ceylan, bahsettiğim tarzdaki komik unsurları ihmâl etmemiştir; onun komiği, diğer iki yönetmen gibi, komiğin esas tarafına nazaran ele alınan, yani hayatın, tek neşesi ızdırab olan ruhun içine bir tende hapsolduğu hayatın akışlarındadır... Haddi zatında büyük yönetmenlerin hiçbirisi “komik”i, bahsettiğimiz taraflarıyla varolan komiği ihmâl etmemiştir. Bu işin modern çağdaki piri Şarlo’yu biliyoruz; hatta bilen, bilmeyen, oradan buradan okuyup onun komiğinin ruhi alametlerinden de dem vurmaktadır. Ben, bir şeyi bir yerden duyup da onun üzerinden lüpçülük yapılmasından hazzetmediğim için, Batı’dan pek beğendiğim ve şuraya kadar yazdıklarımı destekler tarzda gördüğüm bir misâli vereyim de, hem yeni bir şeyden bahsetmiş olalım ve hem de aramadan, bilmeden, kısacası hiçbir zahmet çekmeden başkasının fikirleriyle edebiyat dünyasının gerdeğinde dolaşanlara, kendi fikirlerini bulmaları için de bir misal olsun... Komik ile trajik esasen nasıl iç içedir, merak edenler, Martin Scorsese’nin 1983 tarihli The King of Comedy isimli filmini seyretmelidirler. Başrolünü Robert De Niro’nun -herkesçe bilinenin aksine, aktörlüğünün esasen zirvesi denilecek bir performansı işte bu filmde gerçekleştirmiştir- oynadığı bu film, Rupert Pupkin isimli karakterin şahsiyeti, şahsiyetsizliği; yani kendisi olmakla başkası olmak arasında arasında çırpınan birisinin trajik hâlini nefis bir şekilde sergilemiştir. Bir başka ifâde ile kendi olamayıp başkası olmaya çalışanların komik halinin trajik neticesinin ne olduğunu seyretmek isteyenler, en azından, bunu bir kez de filmde görmek isteyenler kaçırmasın, seyretsin! İnsan olana pek çok dersler barındıran bu filmin birçok karesindeki harika anlatımlar bir yana, şu sahne ne de muhteşemdir: (Bir komedyen olmaya heves eden) Pupkin, gittiği ve defalarca kabul edilmediği bir bekleme salonunda şöyle der: “o kadar çok bekledim ki, artık niye beklediğimi hatırlamıyorum” Baran Dergisi 625. Sayı