Yazarlar
Tüm Yazarlar
Kurtuluş Bestesi

Cumhurbaşkanlığı sistemi teşkilâtının yeni şeması tanıtıldı. Bugüne kadar eline hangi beste geçse onu kakafoniye çevirmeye mahir eski orkestra da bu vesileyle tarihin çöplüğüne atılmış oldu. Bu yeni sisteme geçilmesi sebebiyle orkestra değişti değişmesine ama acaba beste değişti mi? Sistem tartışması başladığı günden beri, bizim açımızdan asıl ehemmiyetli hususun “değişim”in kendisi olduğunu müteaddit defa ifâde ettik. Çünkü menfi bir istikâmette bile olsa, bir asra yakın zamandır yerinde duran statükonun evvelâ değişim fikrini kabul etmesi gerekiyordu. Sonra da tabiî ki değişimin kendisini… İbda Hikemiyâtı’ndan öğrendiğimiz ölçüdür; “Bir bünyenin, kendi içinde, kendi öz nizamını sarsıcı ve yeni bir nizama yol arayıcı her hareket, ihtilâldir.” Şimdilerde yaşanan bu değişim süreci de bu bakımdan bir ihtilâl sürecidir. Türkiye’de devlet tarafından millete aşılanmaya çalışılan “şuur” tutmadı ve çürümeye başladı. Ve tabiî unutmadan, şuur seviyesindeki her değişim, gerçeklik seviyesinde/gerçekliği algılama biçiminde de bir değişim meydana getirir. Bu bakımdan 24 Haziran seçimlerini kazandıran müeyyideyi iyi anlamak gerek. Çapulcuların zannettiklerinin aksine, seçimleri eğer ki “şer ittifakı” kazanmış olsaydı, Türkiye’de gün be gün bozulan ekonominin, tıpkı Ak Parti iktidarının ilk yıllarında olduğu gibi, kısa süreliğine de olsa, Batı’dan Türkiye’ye akıtılacak para ile yeniden düze çıkartılacağını, kurların düşeceği ve alım gücünün artacağını Müslüman milletimiz pekâlâ biliyordu. Türkiye’de hâlen müesses vasfını muhafaza eden rejim, milletimizi mide kancasından yakalamak üzere kurgulanmış olmasına rağmen, millet, ruh çengelinden bağlı olduğu Erdoğan’dan yana saf tutmakta tereddüt etmemiştir. Burada esas olan milletimizin kimi seçtiğinden ziyade, niçin seçtiğidir ki, bu da milletimizin ruh faktörüne dayanarak hüküm verdiğinin göstergesidir. Mide ve maddesinden feragat etmeyi bilen bir millet, kendisine gösterilecek ulvî bir hedef istikâmetinde her türlü fedakârlığı gösterecektir. Bunu iyi anlamak lâzım. Demek ki, Cumhurbaşkanının, bundan sonra girişeceği kavgalar ulvî cihete doğru yöneldikçe, milletten yana kaygılanmasını gerektiren bir durum yoktur. Müslüman milletimiz, ruh köklerine doğru atılacak her adımı, ne bahasına olursa olsun kayıtsız şartsız destekleyeceğini son yıllardaki tercihlerine bakıldığında zaten açıkça göstermektedir. Evet, milletimizin şuur seviyesi değişiyor ve dolayısıyla algı seviyesi de yükseliyor. Bununla beraber tabiî olarak cemiyetin kurmuş olduğu en büyük müessese olan devlet de değişiyor, değişmek zorunda.  15 Temmuz’dan sonra ikaz etmiş ve “şuurda meydana gelen her değişim statikleşme ve kabuklaşma süreciyle bir çürüme ifâdesi de olabilir.” demiştik. Aradan geçen zaman zarfında gerçekleştirilen “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı” harekâtlarıyla Anadolu’nun bir asır sonra yeniden dışarıya doğru dal vermesi, pörsüme tehlikesini şimdilik bertaraf etmiş oldu. Tabiî bu arada gerçekleşen anayasa referandumu ve son seçim de şuur ve dolayısıyla gerçeklik seviyesindeki değişimi sürdürdü. Peki, bu ihtilâl sürecinin bundan sonrasındaki devamlılığı nasıl sağlanacak? Her seferinde sırf bu ruh hâlini muhafaza edebilmek adına rastgele aksiyonlara mı başvurulacak, yoksa sistem çapında bir fikre nisbetle hareket ederek, Cumhurbaşkanlığı sistemiyle kurulan orkestranın, bu yeni besteyi en iyi şekilde terennüm ettirmesine mi bakılacak? Madem ki sistem fikri dedik, öyleyse fikrî karşılığını bulmak üzere, şimdi şu suâle yanıt arayalım; biz kimiz? Cumhurbaşkanlığı sistemi referandumu sürecinden başlayarak görüldü ki, Türkiye’de siyasetin meşruiyet dairesinin merkezi, Üstad Necib Fazılve onun Büyük Doğu ideolocyasına göre şekilleniyor. Şöyle ki, böylesi bir değişim gelip kapıyı çaldığı vakit, bir tarafta kendisini Üstad Necib Fazılve Büyük Doğu’ya istinad eden Erdoğanve ömrünün son demlerinde Üstad’ın elini uzattığı, içindeki kafatasçı çürük yumurtaları ayıkladığı MHP bir çizgide buluşuveriyor. Bu demektir ki, milletimiz, kendisini, fikir planında Üstad Necib Fazıl’ın ortaya koymuş olduğu Büyük Doğu dünya görüşüyle ifâde etmektedir.  Büyük Doğu’nun ne olduğu ve ne olmadığına geçmeden evvel şu hususun altını çizmekte fayda olacağı kanaatindeyim. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle doğan bu yeni teşkilât, milletimizin ruh köküne bağlılık arzusuna karşılık verebilmek adına, güya İslâm adına çarpıtılmış fikirlerden kurulu köpek kulübesi cinsinden uyduruk bir oluşum olarak mı, yoksa kelimenin gerçek anlamıyla, insan ve toplum meselelerini kuşatıcı İslâmî bir dünya görüşü ışığında, İslâm’ı eşya ve hadiselere tatbik etmek üzere kurgulanmış bir oluşum olarak mı faaliyet gösterecek? Milletimizin, şuur ve dolayısıyla gerçeklik seviyesindeki değişimin, Türkiye’de bir ihtilâl süreci başlattığını ifâde etmiştik. Yeni sistemle beraber, iktidar olacak muktedirlerin bu süreçte unutmaması gereken, eğer ki ihtilâl sürecine ayak diretecek statükocu bir çizgiye dönecek olurlarsa, bu sürecin tereddütsüz bir şekilde, kim olursa olsun bünyeden ayıklayacağıdır. Yani, artık Türkiye’de iktidar olmak, eskiden olduğu gibi bakanlıkları kurmak ve önüne çıkan meselelere, kimseyi rahatsız etmeyecek muvazaacı bir anlayışla, bir dahaki seçimi kazanacak tarzda yaklaşmak değil; bakanlıkların icraat sahalarını, milletimizin kendisini ifâde etmekte kullandığı anlayış, zihniyet ve dünya görüşünün hâkim rengine boyamakla mümkündür.  Dikkat ediyorsanız, milletimizin kendini ifâde etmekte kullandığı fikir mihrakı, aynı zamanda “biz kimiz” sualine de bir cevab olarak beliriyor. Büyük Doğu, İslâm’ı, ölçülerinden zerre feda etmeksizin 15. İslâm asrında karşımıza çıkan eşya ve hadiselere, fert ve toplum meselelerine çözüm getirecek bir anlayış ışığında tatbikine dair bütüncül bir dünya görüşüdür. Büyük Doğu’nun “mutlak kaynak”ı İslâm’dır; dünyada son ikibin yıldır kurgulanmış bütün fikir sistemlerini, bütün beşerî cehd ürünü düşünceleri İslâm’ın mutlak miyarında hesaba çeken, mutlak kaynağa nisbeten yararlanılacak tali kaynaklar olarak gören ve bunları yerli yerine oturtan sistemdir. Demek ki Müslüman Anadolu İnsanı’nın kimliğini ortaya koyan birinci faktör de, zaten isminden de anlaşılacağı üzere İslâm’dır. O İslâm’dır ki, Kurtuluş Yolu’nun ta kendisidir. Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanlığı sistemini değerlendirdiğimiz yazının sonunda da ifâde etmiştik, Türkiye’de artık Müslümanlar ile dinsizler arasında değil, Müslümanlar ile münafıklar arasında bir mücadele başlayacak diye. İşte şimdi tam da bu bahsi açmanın yerine geldik. Çünkü, 1970’lerden beri bu işin kaba küfürle olmayacağını sezmiş olan Batı adamı tarafından, FETÖ dahil ne kadar sapık, çarpık ve salak itikat şekli varsa, hepsinin birden, şiddetle propagandasının yapıldığı ve işlerin İslâm’ı güncellemeye kalkma ahmaklığına dek vardığı bir süreçten geçtik. Üstad Necib Fazıl’ın ifâdelendirişiyle; “küfürden buz dağı erimesine eridi ama şimdi ortalık bataklıktan geçilmiyor.” Neresinden bakarsak bakalım, kaba küfür ile mücadele de saflar net bir şekilde birbirinden ayrıştığı için, bedeli ağır olsa da bugünküne nisbetle daha kolaydı. Mücadelenin bu yeni safhası, koyun postuna bürünmüş kurtlarla yapılacak ve muhtemeldir ki, bu sürecin kara propagandasında kullanılacak anahtar kelime, “fitne” olacak. Hani İbda, FETÖ’yü, 1980’lerden beri münafık/hain diye deşifre edip duyurmaya çalışırken, bugünün en cevval FETÖ düşmanlarının o günlerde bize “fitneci” damgası vurmaya kalktıkları gibi.  Mutlak kaynağımız İslâm ve Türkiye başta olmak üzere İslâm âleminde verilecek mücadelenin merkezinde de Müslümanlar ile münafıkların olacağı bir sürece giriyoruz. Demek ki hak ile bâtılın, Hazret-i Ömer’e “faruk” ismini kazandıran incelik ve şiddetle birbirinden tefrik edilmesi gereken bir süreç bu. Yine Üstad Necib Fazıl’ın ifâdelendirmesiyle, “Zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar” keskin gözlere muhtaç olduğumuz bir dönem... Büyük Doğu-İbda hikemiyâtına aşina olanlar şimdi söyleyeceğim hususu rahatlıkla kavrayacaklardır; bizim külliyâtımızı sathından bile olsa okuyan biri, İslâm’a uygun olan ile olmayanı birbirinden tefrik edecek bir meleke kesb eder. Çünkü doğru yolun sapık kollarına açılan tüm kapılar külliyâtımızda önce işaret edilmiş ve sonrasında sımsıkı kapatılmıştır. “Herkes istediği gibi inanabilir, camilerin kapıları ardında kadar açık ve devlet herkesin dinine eşit mesafededir.” gibi söylemlerin de çöpe atılacağı bir döneme giriyoruz. Çünkü artık insanımız da biliyor ki, bir inanç düzeni/din, bütün müesseseleriyle beraber tesis edilmediği ve hâkim kılınmadığı sürece, orada o dinin eşya ve hadiselere yön vermesinden ve tam da bu sebeble orada tam mânâsıyla inanan bir cemiyetten bahsedilemez. Ancak kimi ferdî, müstakil inanışlardan bahsedilebilir ki, dağda bayırda münzevi hayatı yaşamadığımıza göre, hayatın her veçhesinde birbirimizle olan münasebetlerimizi de belirleyecek kuralların da İslâm tarafından belirlenmesi gerekir ki, ancak o zaman inanan bir toplumdan bahsedebiliriz. Hem zaten son günlerde gerçekleşen çocuk istismar ve cinayetleri ile meydanları doldurmaya kalkan sapıkların cüreti bile, inanç meselesinin ferdî değil de içtimâî olduğunu anlatmaya yeter de artar bile.  “Kurtuluş Yolu”nun Büyük Doğu olduğuna ve İslâmî bir dünya görüşü, ölçülendirme ve tahassüsü hâlinde bütün insanî verim şubelerinin, hepsinin, kendi öz hüviyetlerinin beyanı hâlinde ancak burada “topluluk hakikatine” kavuşacağına inanıyoruz.” Topluluk hakikati: “Sünnet ve Cemaat Ehli” diye ifade edilen ve bütün sapık, çarpık ve salak itikâdî oluşumları dışta bırakan yol.” Kurtuluş Yolu.  “Vazife taksimini bugünün umumî anlayışına tercüme ettirirsek, ortaya akortsuz sesler toplamından başka bir şey çıkmaz. Oysa bir besteyi seslendiren, orkestrada her çalgı âletinden çıkan ses,  üzerinde bütünün tecelli ettiği parçadır ki, bu parça bütündür.”  Yeniden teşkilâtlandırılan Cumhurbaşkanlığı sistemine dönecek olursak… Bu yeni teşkilât, eskiden olduğu gibi rastgeleliğin ve ahmaklığın zemini olmak üzere bir asırlık kakafoniyi sürdürsün diye kurgulanmadı herhâlde. Yani dikkat ediyorsanız, Türkiye’deki düzenin neresine el atarsak atalım, bir ahenksizlik, dağınıklık, çözümsüzlükle karşılaşıyoruz ve çözüm olarak, her seferinde, artık bir alternatif olmaktan ziyade kendisini dayatan bir zaruret hâlini almış Büyük Doğu-İbda’yı karşımızda buluyoruz. Türkiye ve İslâm Âleminin özlemini duyduğu nizamın idare ruh ve keyfiyetinin kaynağını da bu vesileyle işaretlemiş olduk. Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle beraber başlayan değişim sürecinin, kesintisiz bir devrim hâlini alması ve tarih muhasebemizde dikkat çekilen 1566’dan beri beklenen inkılâbın, Büyük Doğu-İbda tarafından fert ve toplum meselelerine çözüm getirmek üzere en ince ayrıntı ve bütün yönleriyle hazırlanmış yol haritasına uygun bir şekilde işletilmesiyle ilerlenmeli. Herkesi kapsayıcı, herkese yer gösterici, birleştirici bir değişime gitmek şart.  Son seçimlerle beraber içeride ve dışarıda bir araya gelmiş karşı tarafın da artık ne yapacağını bilemediği bu süreci fırsat bilip, bir ân evvel hızlı ve kararlı adımlar atılmalı. En başta da, Cumhurbaşkanı Erdoğan, karşı tarafın bütün korkularını haklı çıkartmak zorunda.  Ayrıca unutulmamalı ki, bugünkü Cumhurbaşkanlığı sistemi bizim bahsettiğimiz gibi bütün bir sisteme değil şahsa dayanıyor ve yarın olası bir değişiklikte, bu kurgunun zaafiyeti dolayısıyla yapılan her şeyin bir ânda akamete uğraması mümkün olduğu gibi, tüm yetkileri eline almış bu âletin bir şekilde karşı tarafın eline geçme riski de doğmuş oluyor. Ki bu risk payı kabul edilmez. Bunun için şimdiden uzun vadeli politikaları belirleyecek yahut hiç olmazsa takib edecek, Amerika’daki Senato, İngiltere’deki Lordlar Kamarası gibi bir denge unsurunun, Meclis ile Cumhurbaşkanlığı arasına yerleştirilmesi hayatî. Cumhurbaşkanlığı Sistemi teşkilâtındaki “Strateji ve Politika Kurulları” muhtemelen bu amaca hizmet etmek üzere kurgulanmış; fakat beş sene sonunda Cumhurbaşkanı ile beraber bu kurulların da görevinin sona erdiği mâlum. Başyücelik Devlet’i modelindeki “Yüceler Kurultayı”nın ne kadar ehemmiyetli bir vazife ifâ ettiği de bu manzaraya bakarak daha iyi anlaşılıyor. Bu yeni orkestra, ya kurtuluş bestesinin icrasına soyunup kendisiyle beraber bütün İslâm âleminin umudu olacak yahut kakafoniye devam edip, siyaset planında kendi cenaze marşını seslendirecek. Millet kararını verdi ve niyetini seçimlerde ve sayım sürecinde açıktan deklare etti. Şimdi karar verme sırası, milletin ruh çengeliyle ümidini kendisine bağladığı Cumhurbaşkanı ve teşkilâtında… Baran dergisi 599. Sayı

Türkiye’deki Seçimler Vesilesiyle

Kemalist-milliyetçi parti, Kürt devrimcilere, Kürt direnişçilere ve ayrılıkçılara karşı çok fazla sert bir tutum sergiliyor ve karşıt bir pozisyon alıyor. Unutulmamalıdır ki, Kürtler Amerikalılar tarafından manipüle ediliyor. Amerikan silahlarıyla savaşıyorlar. Esasında onlar hain değil, dünyanın bu bölgesinde çok kirli işlerin döndüğü biliniyor. Şu ana kadar bir çok müdahale, bombalama ve katliama şahitlik ettik. Bunlarda başrolü NATO, ABD ve İsrail oynadı; bu üçü Türklerin, Arapların, Perslilerin, Kürtlerin, Hıristiyanların, Müslümanların ve gerçek Yahudilerin; hülasa tüm insanlığın düşmanıdır.  Her insan hata yapabilir. Bir Yahudi tanıyorum, hayatı boyunca bir çok hata yapmış ve şimdi cezaevinde, yapmış olduğu hatalardan dolayı pişman. Bu utanılacak bir şey değil, hata yapmak bir şeyler yapıldığının göstergesidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir çok hata yaptı, mesele hatalarından dönüp bir şeyleri düzeltebilmek. Parlamentoda milletvekili olan bazı Kürt temsilcileri cezaevlerinde gönderildi. Bir çok Kürt isyancı öldürüldü ve devlet orada kendine göre bir düzen tesis etti; fakat Büyük Türkiye için daha kucaklayıcı olup Kürtlerin haklarına daha fazla dikkat edilmeli. Türkiye’de, emperyalizmin önemli müessesesi olan NATO’ya üye olunduğundan beri bağımsızlık yolundaki en önemli adımları Cumhurbaşkanı Erdoğan attı. Fakat tam bağımsızlıktan bahsedebilmek için NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden vazgeçmek gerekiyor. Bu birlik, Avrupa insanının değil; emperyalist, kolonyalist ve pro-siyonist üst düzey bürokratların birliğidir. Nitekim, son günlerde, vatanperver İtalyan, Macar ve Polonyalı bürokratlar Avrupa Birliği komedisinden sıkça bahsetmekteler. Avrupa Birliği’nin çözülmeye başladığı zaten konuşuluyor. Türkiye büyük bir devlet. Venezüella devlet yetkililerinin I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye ellerinden geldiğince destek vermeye çalıştığını unutmamalıyız. Bu Venezüella’nın anti-emperyalist gerçek vatanseverleriyle Türkiye arasındaki yüz yılı aşan tarihî bağı bize göstermektedir. Ben de, Kürtlerin de dahil olduğu büyük Türkiye’nin destekçisiyim. Türkiye Jön-Türkler ve İttihatçılar tarafından yerleştirilen yanlış milliyetçi anlayıştan tamamen kurtulmalıdır. Bu milliyetçilik İslâm inancına aykırı, Musevîliğin Siyonist ve aşırı mezheplerine kayan bir anlayıştadır. Türkiye, bölgede Araplardan daha fazla ağırlığı olan büyük bir güç. Bunu Filistinli kimliğimle söylüyorum. Bütün Müslümanların güçlü Türkiye’ye ihtiyacı var. Amerika ve İsrail’in karşısında, gerekirse onlarla ilişkilerini anında kesebilecek, fakat halklara kucak açan, yeri gelince Ruslarla ittifak yapabilme kabiliyetine sahip, iyi silahlanmış, tam bağımsız güçlü bir Türkiye’den bahsediyorum. Erdoğan, zaman zaman İsrail ile ilişkilerin gerilmesine rağmen, tipik Siyonist-Yahudi taktiğinin bir tuzağı olan milyon dolarlar çerçevesinde İsrail ile ilişkilerini devam ettiriyor. Elbette bu sarmaldan kurtulmak kolay değil. Siyonistler hâlihazırda Suriye ve Irak’ta bilhassa Irak Kürdistanı’nda özel kuvvetler bulunduruyor ve sahada hakimiyet sağlamaya çalışıyorlar. Bu savaşı Türkiye’nin güneyine taşımaya daha önce teşebbüs ettiler, başaramadılar; fakat bu vazgeçtikleri anlamına gelmiyor. Önce içte bütünleştikten sonra, barışı gözeten Türkiye’nin, Ankara, Şam ve Bağdat üçgeninde barışı temin edeceğini umuyorum.   Allahü Ekber! 30.06.2018 Baran Dergisi 599. Sayı

Millî Mücadele - Lozan - Cumhuriyet Ve Tek Parti İktidarı - VI

Sonuç ve Değerlendirme Esasında, I. Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere ve müttefikleriyle Millî Mücadele’de doğrudan bir muharebe olmamış, sadece Yunanistan’la savaş yapılmıştır. İngilizlere tek kurşun sıkılmadan İstanbul, Boğazlar, Marmara ve Trakya bize bırakılmıştır. Bunun sebebi nedir? İşte Lozan’ın içyüzü bu soruda gizlidir. Batı’da nadir bulunan dürüst tarihçilerden Arnold Toynbee, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’ya gelip, Yunan vahşetine bizzat tanık olmuştu. Batı’nın psikolojisini şöyle ifade eder Toynbee: “Batı’nın İslâm’a karşı duymuş olduğu şuursuz hiddet, İslâm’ın her türlü gelişmeye uygun olmayışından değil, İslâmî çizgiler üzerindeki ilerleme ya da duraklamalara karşı tümüyle ilgisiz oluşumuzdandır. İslâm’ın hayatımıza alternatif bir sistem önermesine gerçekten içerleriz. Doğru ya da yanlış, bu alternatif, tarafımızca hakir görülür ve hâlihazırda buna bağlanan halkların önünde durulmadığı takdirde, bunların bir hamlede bize yetişerek, kendilerine sunmak zorunda olduklarımızın en iyisine tümüyle sahip olacakları da içimizden geçer.” (1) Arnold Toynbee, kitabın ilerleyen sayfalarında “Yunanlılar ne kadar Helen’i temsil ediyorsa (...) Osmanlıların Ortadoğu kültüründe bile hissedilebilir bir Helenistik karakter vardır.” der. Ve “göçebe kanı” yani barbar ithamını eleştirir.(2) Ve Türkler için, “umutsuz bırakıp çılgına çevirmek suretiyle onlara en büyük zararı vermişizdir.” der ve devam eder: “Cesaretleri kırılsa da gücenerek içlerine kapanmış değillerdir. Bizleri, kendimizi fevkalade nadiren gördüğümüz bir ışık altında, haklı bulduğumuz eylemleri vicdansızca uygulamalar için paravan olarak kullanan ikiyüzlüler olarak görmekte ve bize karşı duydukları büyük hınç zihinlerini ziyadesiyle meşgul ettiğinden dönüp de kendilerine bakmaya fırsat bulamamaktadır.”(3)  “İstikbâl İslâmındır. Denenmemiş tek o var” sözü de Arnold Toynbee’ye ait, Necip Fazıl hülasa olarak bunu nakleder. Tarihte yaşanan hâdiselerin ve bugünün hakikatine sarkabilmek için bütün oluş ve olamayışlarımızla muhasebemizi yapmak ve soylu bir dünya görüşünden bir tarih çizgisine varmak yegâne yoldur. Batı’nın tuzaklarını da ancak bu şekilde aşabiliriz. Sorgulayıp tefekkür etmeden Batı’dan gelme bilgilere aynen bağlanan, bunu da rahatına geldiği için yapan ve tarihi Batının gözlüğüyle okuyanlara dikkat etmek gerekir. Böyleleri ilim ve hakikat haysiyetini pek önemsemez, çıkar ve maaşlarından başka bir şeyi düşünmezler. Kapitalist-pragmatist anlayış ve eğitim-kariyer sistemi de maalesef bunu destekliyor. Öyle ki rejim İslâmî olsa ve önlerine İslâmî metinler konsa, onu da kuru kuru tekrar ederler. Ne imanında, ne küfründe samimi olmayan insanlar, ilim, hakikat ve tarihin önünde mahkûmdur. Kendi hâl izahını yapamayanların tarihî, ilmî ve fikrî izahlar yapması beklenemez; zaten tutarlı ve inandırıcı da olmaz.  Şu hususa da temas etmek istiyoruz. Üstad Necip Fazıl’ın tezlerini, “tarihçi değil, ilim adamı değil” gerekçesiyle reddedenler şunu bilmelidirler ki, mütefekkirler tarihçinin ve ilim adamının önünde giden tesbit, teşhis ve terkip sahipleridir. Onların sistem ifadesindeki görüşlerinin tarihî belge ve akademik kalıplara dökülmesi ise ilgililerinin işidir. Bu ıslahat ve devrimlerin hiçbiri aşağıdan yukarı veya toplumla birlikte olmamış, hepsi tepeden inme ilan edilmiştir. Toplumla sosyal mukavele tesis edilemediği gibi zorla benimsetilmeye çalışılmıştır, hukukî terimle söylersek irade sakatlığı vardır. Kemalist eğitim tesiriyle sonraki nesiller, bu irade sakatlığını unutmuştur. Fakat Kemalizm’in verdiği en büyük zarar idraklerin iğdiş edilmesidir. Hiçbir kavramın içinin doldurulamaması, insan ve toplum meselelerini çilesinin çekilmemesi sonucu gerileme ve körleşme olmuş, ileri geri tekerlemesi ve “çağdaş” laflarından ibaret bir sığlık cumhuriyetin ilim ve fikir hayatını hülasa eder olmuştur. Bizim eğitim sistemimizde İslâm, kasıtlı olarak öğretilmediği gibi aslında Batı da bilinmiyor. Eğer Batı gerçekten bilinseydi, oluş çilesi çekmeden onları taklidle bir yere varılamayacağı anlaşılırdı. Tanzimat ve Meşrutiyet’le başlayan Batı dürtmesi reformlara da bu gözle bakmak lazım. Ve Abdülhamid gibi bir sultanın devrilip, İttihat ve Terakki tarafından kısa sürede İmparatorluğun batırılmasını, sebep ve sonuçlarıyla bilmeliyiz.  Bir döneme tarihî hakikatler penceresinden ve tabii ki millî ruh kökümüze bağlı olarak baktık. Eskinin taklidini yahut saltanatı savunan yok muhakkak. Osmanlı’nın son döneminde yeni bir anlayış ve sistem ihtiyacı kendini dayatmaktaydı. Ama bunu yerli ve millî değerlerimizden çıkarmalı idik. Bu köksüz gidişe dur diyen bir dünya görüşü bunu yapabilir. Köksüz bir çiçek bile yetişmezken bir toplum nasıl yaşar? Batı ile hesaplaşmamız ve kendi kimlik-kişiliğimiz için bu şarttır. Tarih muhasebemizde de bu yapılmalıdır. BD-İBDA dünya görüşü bu köksüz gidişe dur diyen, bu ülke topraklarından çıkma, orijinal bir görüştür. İslâm’ın hakikatini vermede ve Batı ile savaşmamızda, pusula değerindedir. Şu hususu da ifade edelim ki, tarih felsefesi ve tarih muhasebesi yapmak, tarihçilerden ziyade fikir adamlarının işidir. Batı tarihçisi Blondel’in “Batı önce tarihçilerini yetiştirdi, sonra tarih yazdı” sözünü hatırlatmak isterim. Bir hatırlatma da şu olsun: Batı Rönesans ve Aydınlanması’nın ardında Yunan aklı, Roma nizamı, Hıristiyan ahlâkı var. Onlar geleneklerini harmanlarken bize laikleşme ve modernleşme uğruna gelenekten kopmayı dayattılar. Batı’nın ilmî ve teknik buluşları için görüşümüz, “hikmet mü’minin yitiğidir, nerede bulursa alır” hadisi mucibince, Batı’dan da, Doğu’dan da sağlıklı bir “müellif/telif edici bünyeye” hikmet-bilgi almanın gayet tabii olduğudur. Fakat nasıl ki Japonya’dan bilimi alınca Japonlaşmıyoruz Batı’dan da bilimi alınca Batılılaşmak gerekmez.   Dipnotlar 1-Arnold Joseph Toynbee, Türkiye’de ve Yunanistan’da Batı Meselesi, Yeditepe Yayınları, İst, 2008, s.421-422. 2-Toynbee, a.g.e, s. 426 3-Toynbee, a.g.e, s. 447 Baran Dergisi 599. Sayı

Din Ölçülerinde İllet-Hikmet Meselesi

Şer’î ölçülerin ana kaynağı Resûlullah Efendimiz (SAV)’dir. O yürüyen Kur’an’dır; Kur’an ayetleri de, diğer sözleri de hep O’nun mübarek ağzından çıkmıştır. Hangisinin Kur’an ayeti olup, hangisinin olmadığını O söyler; yoksa bilemeyiz. Diğer taraftan O’nun ağzından dökülen Mutlak Kelam dışında kalan her sözü de bir ölçüdür. Kısacası İnsan olarak Mutlak Şârî O’dur. O’ndan kaynaklanan ölçüler, insanlık ile O’nun arasında berzah hükmünde olan Sahabe yoluyla bize gelir. Sahabe, dinin üç ana kaynağı/edille-i şeriyeden birini oluşturan İcmâ-i ümmet ile kastedilendir; onların bir meselede icmâı/ortak kanaati mutlak şârî gibidir. “O değil, O’ndan; bu yüzden de O” ilkesinin mükemmel örneği topluca bir cemiyet ve devlet teşekkül ettirmiş olan Sahabe-i Kiram efendilerimizdir. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” ulvî muştusunun aslî muhatabları…  Sahabenin birbirini taklidi caiz değildir. Hepsi tek tek müçtehid/kural koyucu kabul edilir. Onların birbirlerini taklid etmeleri bile içtihadlarına binâendir. Onlarda ve onların takipçisi olan Tâbiûnda ölçüler billurlaşır ve farklı odaklara bölünmeye başlar; zaman ve zemin değişikliği ile, rahmet olan ihtilaftan dolayı değişik meseleler ortaya çıkması gayet tabii idi. Bu meselelerin sistematik çözümlerinin odaklandığı mecralar olan mezheblerin teşekkülü, Sahabedeki rahmet sırrının tezahürüdür.  Bu ölçüleri belli bir sistem içinde değerlendirme işi, usul-ü fıkhın konusudur. Bu hafta para meselesine bir toparlama yapmak niyetindeydik, ancak usul-ü fıkhın en önemli başlıklarından olan illet ve hikmet bahsinin bu meselede bize yol gösterici olacağı kanaatiyle bu yazımızı buna ayırmaya karar verdik.  Her ölçünün bir illî bir de gaî (hikemî) ciheti bulunur ve içtihadlar her ikisine atıfla yapılır. Öte yandan fıkıhta öncelikli olan illî cihet, yani illettir. Lakin İslâm’ı fikir planında işleyecek olanların (ve dolayısıyla bir İslâm devletinin siyasetini belirleyenlerin) manevra sahası, mevcut fıkhî ölçülerin zahirdeki bağıntılarını veren, ta’lîle tâbi illetlerden ziyade onların hikemî yönleridir. Zira illetler, net sınırları çizer ve sağlam bir temel oluşturur; bu temelin üzerine hikmet binasını dikmek gerekir. Meselenin daha iyi anlaşılması için konuyu güzel bir şekilde açıklığa kavuşturduğunu düşündüğümüz Soner Duman’ın “İlk Dönem Hanefi Usulünde İllet Tartışmaları” isimli doktora tezinden bir bölüm aktarıyoruz.  «1.En basit/yalın tanımıyla illet, “hükmün kendisine dayandırıldığı vasıftır.” Kur’an ve Sünnet’te çeşitli meselelerle ilgili farz, vacip, sünnet, mubah, mekruh, haram vb. hükümler verilmiştir. Herhangi bir meselede bir hüküm verilirken acaba bu hüküm, herhangi bir vasfa dayandırılmış mıdır? Kıyası hüccet olarak kabul eden dört mezhebe göre dindeki amelî hükümleri iki gruba ayırabiliriz: a)Bu hükümlerin bir grubu illetleri aklen kavranabilen [ma’kulu’l-ma’nâ/ta’lilî / muallel] hükümlerdir. b)Bir grubu ise illetleri akılla kavranamayan [gayr-i ma’kuli’l-ma’nâ/taabbudî] hükümlerdir. Dört mezhebin dördü de bu iki kategorinin varlığında ittifak etmiş olmakla birlikte uygulamada somut bir durumun bu ikisinden hangisine girdiği konusunda farklı görüşler olabilmektedir. Mesela “abdesti bozan durumlar” Hanefî mezhebine göre ta’lîlî hükümler grubunda yer alır. Bunun illeti, “vücudun herhangi bir yerinden necis bir şeyin çıkmış olması”dır. Şafiîlere göre ise bu hüküm taabbudî hükümlerden olup yalnızca vücudun ön ve arkasından çıkan şeyler abdesti bozar. 2.Fıkıh mezhepleri, illette bulunması gereken şartların bir kısmında ittifak ederken bir kısmında ise ihtilaf etmişlerdir. Üzerinde ittifak edilen üç şart bulunmaktadır: a)İlletin varlık ve yokluğuna karar verilebilecek şekilde açık olması [zâhir], b)İlletin kişiden kişiye değişmeyen istikrarlı bir vasıf olması [munzabıt], c)İllet ile hüküm arasında bir uygunluk olması [münasebet]. Meselâ “şarap içme” fiilinin “haram” kılınmasının “illeti”, şaraptaki “sarhoş edicilik [iskâr]” vasfıdır. Şarapta sarhoş edicilik özelliğinin bulunduğu açıkça bilinen bir durum olup şarabın sarhoş ediciliği kişiden kişiye değişmez. [Belki insanların hangi miktarda şarap içtiğinde sarhoş olacağı kişiden kişiye değişebilir ama netice itibarıyla bu sıvıdan çok miktarda içen herkes sarhoş olur.] İşte, şarapta bu özelliğin olması, Allah’ın şarap hakkında “haram” hükmü koymasına uygun düşen bir durumdur. İlleti bulmak üzere hükme sorulması gereken soru “hangi vasıf?” sorusudur. Birkaç örnek verelim: Şarabın haram olması hükmü şarabın hangi vasfına bağlanmıştır? [İskâr / sarhoş edicilik vasfına] Namazların kısaltılarak kılınması, kişinin hangi vasfına bağlanmıştır? [Yolculuk vasfına] Altın ile altının eşit olmaksızın karşılıklı değişiminin haram olması altının hangi vasfına bağlanmıştır? [Aynı cinsten olup tartılabilir mal olma] 2.“Hikmet”, en yalın ifadesiyle “hükmün konulmasından elde edilen yarar, hükmün gerçekleştirmeye çalıştığı amaç” demektir. Daha teknik ifadesiyle hükmün bir illete bağlanması sebebiyle mükelleflerin elde edeceği yarar [celb-i maslahat] ve onlardan giderilen zarar [def-i mazarrat]dır. Meselâ; a)Şarapta “sarhoş edicilik” özelliğine “haramlık” hükmünün bağlanması mükelleflere ne kazandırmakta, onlardan hangi zararı def etmektedir? Mükelleflerin bu sayede aklî yeteneklerinin başlarından gitmemesi sağlanmakta, şarabın yol açacağı düşmanlık, kavga, sağlıkla ilgili zararlar def edilmiş olmaktadır. b)Yolculukta namazların kısaltılması hükmü hangi yararları sağlamakta, hangi zararları def etmektedir? Mükelleflerin meşakkatleri hafifletilmekte, onların rahat etmeleri sağlanmaktadır. c)Kasten adam öldürmede kısas cezasının konulmasının amacı/yararı nedir? İnsanların adam öldürmesi önlenmekte, cinayet gerçekleştiğinde de maktulün yakınlarının mağduriyeti giderilmekte, kan davalarının oluşması önlenmektedir. 4.İllet, çoğu zaman hikmeti de bünyesinde barındırır. Yani hükmün bir illete bağlanmış olması, mükellefler için maslahatları sağlar, onlardan zararları def eder. Bu bakımdan “illet”, hikmetin “zarfı/mazinnesi” hükmündedir. Bununla birlikte zaman zaman illet bulunduğu halde hikmetin gerçekleşmemesi veya hikmet bulunduğu halde illetin olmaması durumları olabilmektedir. Mesela; Kişi şarap içtiği halde sarhoş olmayabilir. Kişi yolculuk yaptığı halde meşakkatle karşılaşmamış olabilir. Kısas cezası uygulandığı halde adam öldürmenin önü alınmamış olabilir. Bununla birlikte usulcülerin benimsediği genel kural şudur: “Hükümlerin var veya yok olması hikmetlere değil illetlere bağlıdır. İllet varsa hikmet olmasa bile hüküm vardır. İllet yoksa hikmet bulunsa bile hüküm yoktur.” Kişi sarhoş olmasa bile şarap içmişse haramlık vardır. Kişi hiçbir zorluk çekmese bile yolculuk varsa namazları kısaltma vardır. (Objektiflik kıstası. Hüküm bağlayıcı olacağından, illette objektiflik şart iken, hikmette değil. A.K.) 5.Hikmet dediğimiz şey çoğu zaman gizli, kişiden kişiye değişen, bir ölçüye bağlanması zor olan bir durumdur. Üstelik çoğu hükmün hikmetinin ne olduğu naslarla belirtilmemiş olup ulemanın bu konudaki sübjektif yorumlarına dayanmaktadır. Bu sebeple hüküm vermede hikmetler dikkate alınmamıştır. Bununla birlikte kimi âlimler, hikmetleri bir ölçüye bağlamanın mümkün olduğu durumlarda hikmete dayanılarak hüküm verilebileceğini belirtmişlerdir. Buna usul literatüründe “hikmetle ta’lîl” denilir. (Mesela para vakıfları. A.K.) Bu mesele son derece önemli/riskli/tehlikeli bir konudur. Zira günümüzde dindeki amelî hükümler üzerine konuşan, yazıp çizenler içinde kimileri usul ilmindeki “illet–hikmet” ayrımını ve ilişkisini bilmediklerinden, hikmetleri esas alarak yorum yapmakta ve hikmetin gerçekleşmediği durumlarda hükmün de uygulanamayacağını iddia etmektedirler. (Mesela İslâm’daki faiz yasağının hikmetinin insanların sömürülmesini engellemek olduğunu iddia ederek, sömürünün gerçekleşmediği yerde faiz yasağının da kalkacağını iddia eden Fazlurrahman benzeri reformistlerin durumu.) Oysa hüküm vermede bir ölçüye bağlanma imkânı bulunmadığı sürece hikmetleri esas almak gerek bireysel dindarlık gerekse hukukî istikrar bakımından tamiri zor bir takım bozulmalara, İslam’ın amelî boyutunun zamanla ihmal edilmesine yol açabilir. (…) İllet–hikmet ilişkisi konusunda uç yaklaşımlardan, ifrat ve tefritlerden uzak durmak gerekir. İlleti devre dışı bırakıp yukarıda görüldüğü üzere kişilerin kendince hikmet olarak belirledikleri vasıflara hükmü bağlamaları bir ifrattır. Buna karşılık hikmeti tamamen devre dışı bırakarak hüküm ile illet arasında münasebet bağını iptal edecek [hikmeti iptal edecek] ta’liller tefrittir. Bir ölçüye bağlamak mümkün olduğu durumlarda hükmü hikmete bağlamak, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise hükmü illetlere bağlamak ise itidaldir. Vallahu a’lem.» Gelecek yazımızda illet-hikmet meselesini, reformistlerin yaptığı gibi doğruyu yanlışta kullanıp saptırarak değil, “tazir” nevinden kaidelere nasıl ışık tutacağını göstererek işleyeceğiz. Baran Dergisi 599. Sayı

‘Gölgeler’ Etrafında Seçim ve Demokrasi

“Gölgeler” mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun bilinen kalıp ve alışkanlıkları yıkıcı yepyeni tarz ve üslûpta romanının ismi. Bu fakir, öğretmenlikle muvazzaf, Büyük Doğu-İbda sevdalısı olma derdinde biri... Gölgeler kitabının bende bıraktığı etkiyle hemen hemen her seçimde sandık görevlisi olarak başkanlık yaptım. 12 levhadan oluşan bu kitabın 1. Levhası “Kimlik Tesbiti” başlığı ve “Bir Seçim Günü” konusuyla başlar.12 Eylül, yani ihtilâl sonrası yapılan bir seçimdir. Büyük bir ihtimalle 12 Eylül anayasa oylamasının yapıldığı seçim olsa gerek. Hani şu bizim Ak Parti muhaliflerinin karşı geldiği, lakin yeni anayasaya da karşı çıkarak karşı olduğuna teslimiyet gösterdiği anayasa. Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu ne güzel demiş; “Her daim karşı olduğun şeye alternatifini kendi fikir nispetini esas alarak has ve hususi bir edada göstermek zorundasın”. Aksi takdirde mevcut fikri yaşatmaktan başka bir iş yapmış olmazsın. İşte muhaliflerin düştüğü en büyük çıkmaz bu… Çözüm sunmamakta, bunun için gerekli insanî diyalog ve yapıcılıktan uzak durmaktalar. Yapıcı olmaktan öte engelleyici bir tavır içindeler. Mahallede oynarken mızıkçılık yapan kötü çocuk pozisyonu... Sonuç, arkadaşsız kalmak, mutsuz bir dünyaya gömülmek... Psikolojik tabirle ifade edersek, “dışlanmış çocuk sendromu.” Doğru, lakin dışlanmak için tepinip duran, akabinde, bütün yapıp ettiklerinden sonra, dışlanan çocuk... Suçlu “mahalle”nin diğer çocukları değil, mızıkçılık yapan bu çocuk... Fakat CHP başta olmak üzere bizim diğer muhaliflerle mızıkçı çocuk arasında süreç içinde ortaya çıkan büyük bir davranış farkı var. Mahallenin mızıkçı çocuğu o kadar yalnız kalır ki artık bu duruma katlanamaz, ailesinin de arkadan desteklemesiyle eski hal ve hareketleri yapmayacağı kanaatini vererek yeniden arkadaşlarına katılır. Çocuğun ruh dünyasında derin tesirler bırakan oyun dünyasında yerini alır. Kendi kendine muhasebe yapıp dersini almış ve nihayet fert hakikatinin ancak cemiyetle birlikte olması gerektiği düşüncesi içinde yanlış davranışını düzeltmiştir. Acaba çocuğa şimdi böylesi müsbet bir tekâmül sağlayan mahalle kalmış mıdır? Rant peşinde kentsel proje adında şehir katliamı yapan belediye başkanları bunların vebalini ahirette nasıl ödeyecekler? Evet, bizim muhalifler maalesef yenik düşmenin sebebini bulmakta mızıkçı çocuk kadar maharetli ve keyfiyetli değiller. Yok, zarflarda mühür yok… Yok, “evet” mühürleri uçup Ak Parti’ye gidiyor… Yok şu, yok bu… “Yok yok” diye söylemlerde bulunurlarken ümmi tavrı bünyesinde mezcetmiş bu milletin, bütün bu saçmalıklara karnı elbette tok. “Gölgeler”e dönelim… Kitab, bir seçim başlığı ile başlar. Şah mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu bu eserde seçime giden insanların bir bakıma ruh tahlillerini yaparken bunun yanında demokrasiyi de ele alır. Kendi dünya görüşü zaviyesinden bu mefhumu değerlendirir. Elbette bu çabanın sonucunda demokrasiyi bir yere de oturtturur. Demokrasi, yirminci yüzyılın sosyalizmle birlikte en tılsımlı mefhumu. Yarım yamalak bir dünya görüşüne malik olanların önünde diz çöktüğü, yenik düştüğü, apışıp kaldığı Batı tandanslı bir kavram. Bütün nefslerin kendisine ram olup tapınacağı “Yunan tanrıçası Afrodit”, “Demokrat baba olmalı”, “Demokrasi de çareler tükenmez”, “demokrasi saygı ve hoşgörüyü gösterir”. Bütün cümleleri demokrasiyle pişir pişir sun! Bütün samimiyetsizlerin kalkanı olan bir kaypak anlayış. 60’lı yıllarda sosyalizm, uyuz gibi ortalığı sararken, Nurettin Topçu, Seyyid Kutup gibi ahirete intikal etmiş nice zatlar maalesef kendilerini bu mefhuma kaptırmışlar. “İslâm’da da sosyalizm vardır” diye ayet ve hadis tedarikine gitmişlerdir. Ayet ve hadis tedarikinde bulunurlarken aslolan İslâm mı yoksa sosyalizm mi diye kendilerini sorgulama derinliğine ulaşamamışlardır. Ve bu sebepten birçok insanımızı yanlış yola sevk etmenin müsebbibi olmuşlardır. Şuursuzlukları yüzünden iyi niyetleri kötüye köprü olmuştur. Farkında olmadan sosyalizmi kutsamışlar, İslâm’ı lokomotif olmaktan çıkarıp bir trenin vagonu durumuna sokmuşlardır. Seyyid Kutup’un daha sonra bundan döndüğü söylenir. Evet, şimdi de herkes “demokrasi” etrafında parendeler atmakta. Demokrat olmayı insan olmanın ve bütün durumlarda problemlerin tek çözüm yolu olarak sunmaktalar. İslâm’ın yani Mutlak hakikatin vasıta sistemi Büyük Doğu-İbda, demokrasiyi ne kutsayıp baş tacı eder ne de paçavra gibi ayağı altına alıp çiğner. İslâm’ın “bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”, “İşlerinizi istişare ederek yapınız”, “Emanetleri ehline veriniz” temel ölçüleri ışığında yerli yerine oturtur. Demokrasiyi bu temel ölçülerin ışığında kullanılacak ve kullanılmayacak yeri ve şahısları göstererek bir teknik kavram olarak düzenler. Evet, siz rahatsızsınız ve bu rahatsızlığınızla ilgili bir doktor aramaktasınız. Komşunuz var; Doktor Ali Bey... Komşunuz var; Öğretmen Kadir Bey. Meramınıza çare diye kimden yardım istersiniz? İnatçı ve ahmak değilseniz adres belli; Doktor Ali Bey… Peki, sizce milyonlarca insanın yaşadığı, içlerinde işçi, memur, çiftçi, mühendis, esnaf olmak binlerce değişik meslek ve grubu yönetmek, onlar adına karar alıp uygulamaya koymak sizce kolay bir iş midir? İnsaf ve vicdan ehli olalım. Devleti yönetmek mi yoksa doktorluk yapmak mı, daha mükellefiyet isteyen bir durum. Elbette yönetici olmak. Yönetici çok daha insana muhatap ve onların vebali sırtında. Yönetici her ilimden pay sahibi olmalı ve çok daha enstrümanla birlikte hareket etmeli. Doktor ararken normal bir vatandaştan yardım beklemeyip yine o mesleğin erbabından yardım talep ederken, ülkenin temel siyasetini kim üç kuruş daha fazla verirse onun peşinden gitmeye amade başıboş bir kitleye emanet etmek hangi izana sığar? Onun ayağına giderek binlerce içi boş vaatlerle takla atıyoruz, onların nefsini yalan ve dolanlarla okşuyoruz. Evet, Mütefekkir “yönetici nasıl olmalı, onu da ben bilirim” diyor. Yani Büyük Doğu-İbda sisteminde şahsiyet sahibi, kafa cehdi olan insanlar ülkenin istikametini belirler. Bir askeri harekâtta nasıl savaşılacağı savaşa katılıp katılmama kurmay heyetin kararı mı olmalı? Yoksa kurmay heyetiyle birlikte er ve erbaşların katılacağı bir oy sonucu mu gerçekleşmeli? Zaten bizdeki sözlüklerde tanımlandığı haliyle demokrasi hiçbir yerde –bilhassa onun beşiği olduğu iddia edilen ülkelerde- uygulanmadı, uygulanmıyor. Tanımlandığı haliyle uygulanmaya kalkılması, hayatın asli karakterine uymaz. Mesela bir okulda müdür seçimi öğretmenlere bırakılsa, değil mi?. Dıştan ne kadar da adil bir durum! Oysa bizim okulda kendimi en akıllı ben görmeme rağmen benim dünya görüşüm dışındaki insanların bana olan tutumu ve İslâm’a olan kudurganlıkları yüzünden ben asla müdür olamam. Müdürü, “çamurdan olsun bizden olsun” anlayışıyla hep kendilerinden seçerler. Veya şu kurumun başına adam seçilecek ve oylama yapılacak, inanın şu andaki sefil anlayışımıza göre hangi cemaat fazla ise “çamurdan olsun bizden olsun” diyerek kendi cemaat bağlılarını kuru kuruya seçeceklerdir. Mesele, haddizatında ehil şahsiyet, adil olma meselesi. Bunlar olmazsa teknik mânâda uygulanacak demokrasi en büyük kıyımlara sebep olur. Mesela bir köyde, öküz tıynetli biri, on-on beş çocuk sahibi, çocuklarını köyden evlendirmiş. Yüzlerce torun ve akrabası pozisyonu var. Muhtarlığa aday olmuş. Karşısında da köyünden dışarıda okuyup emekli olmuş köye hizmet etme sevdasıyla hareket eden bir kişi... Sonuç: Sittin sene o kişi muhtar olamaz, köy sürekli kendi içine kapanır, nihayet hizmetsizlikten çöküp kaymakamlığın umuduna düşer. Birçok köy ve kasabamız böylesi örneklerle idare edilmekte. Evet, “çürütücü ve öldürücü başıboş hürriyete paydos” derken, demokrasiye tarafımızca layığı ve gerektiği kadar tatbik imkanı tanınacaktır. Adalet Mutlak’a konferansında şah mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan mevzuyu bir çırpıda halledici güzel bir misal: “Bir hastanede doktor, hastasına soruyor mu “seni nasıl keseyim, nasıl ameliyat edeyim” diye? Hasta ona teslimdir; bitti!” Evet, yirmi yıldır seçimlere görevli olarak katılırım. Bir memur niçin görevli olur? En büyük saik para kazanma. Az değil, başkansan bir günde 300 TL… Sonra başkan olmanın vereceği insanları yönetme ihtirası, güce sahip olma ve kendini önemli bir şahıs olarak gösterme… Sonra kendi partine zarar gelmesini engelleme… CHP’li isen elden geldiği kadar kendi partinin oylarının azalmasını engelle veya suiistimale engel ol… Diğer partilerde de aynı şey söz konusu… Fakat kendilerini şuurlu ve seçkin seçmen olarak gören CHP’li elemanlarda bu daha da yoğundur. Benim katılmamın sebebi hepsiyle birlikte, özellikle insanları tahlil etme imkânını bahşetmesi… Düşünün, bir günde 352 insanla yüz yüze ol; onlara yol, yordam göster… Onların hal, eda ve tavırlarına karşı hal ve eda takın. Müthiş bir keşif süreci. Asık ve tepeden bakan bir yüz, beni Ak Parti’nin gönderdiği bir insan müsveddesi olarak gören mutsuz bir CHP’li. Zarfa oy pusulasını özenle aheste aheste koyan, sandık başında dudakları kıpır dua ettikten sonra vatanımıza milletimize hayırlı olsun temennisiyle zarfı sandığa atan, Ak Partili olma ihtimali yüksek, nur yüzlü nine… Karısıyla gelen lakin hiç konuşmayan mutsuz bir çift… Karısı ve çocuklarıyla düğün yerine gelir gibi gelen çocuklarının da bu süreci görmelerini isteyen mutlu bir adam… Önceki seçimde mağlup olmuş, “bu seçimde gününüzü göstereceğim” edasında bir şahıs… Say sayabildiğin kadar. Anlayacağınız başkaları için zor geçen süreç, benim açımdan çarçabuk bitiverir.  Üstadımızın hayatına baktığımızda bir takım siyasî şahısları tenkid ve yine aynı şahısları meth ettiğine tanık oluruz. Bu bir tezad mıdır? Ahmak biri nazarında elbette. Derin ve ince Müslüman için ise asla… Sebeb, Üstad muhatab olduğu şahsın yaptıklarına göre tavır sergilemekte. Şahsın yaptığı müsbet hareketi alkışlamakta, menfi hareketi ise zemmetmekte. Hiç birinde aşırı yüceltme ve kutsama gütmemekte. Hakikat çilesi içinde muhatabının yerini her daim hakikate göre göstermekte. İnsan olmanın gayesi elbette bu olmalı. Yirmi yıllık süreçte Yüksek Seçim Kurulu (YSK) yaptığı her seçimden sonra daha başarılı seçim yapmakta. Tecrübeleri ve birikimleri ile daha güvenli bir şekilde yol almakta. Yiğidi öldür fakat hakkını ver. Mesela eskiden tahtadan yapılmış oldukça ağır oy sandıklarının yerine daha hafif, şeffaf oy sandığını koydu. Oy verenlerin eli boyanıp başka bir yerde oy vermelerini engellemek gibi saçma bir hareketten vazgeçti. Zarflar ve oy pusulasının mührü ile oy verme mührü aynı iken bunları ayırdı. Oy verenler ‘evet’ yazılı mühür kullanıyor. Bu bahis çok önemli. Eskiden mühür oy verme kabinine konurdu, bu mührün mürekkebi bitince vatandaş çıkmıyor diye mürekkeb döktürür iyi çıksın diye güçlü vurur ve oy pusulasını ters katladığında maalesef mühür iki yerde birden gözükür. Birçok defa okuldan görevli CHP’li sandık görevlisi öğretmenlerin Ak Parti’nin şu kadar oyunu geçersiz kıldım dediklerine şahit oldum. Bu duruma sandık görevlisi vazifelilerin itiraz etme hakları da yoktu. Niye? Çok basit; mührü iki yere basmış, geçersiz. Oysa vicdan sahibi biri bunu görüp izah ettikten sonra pek ala oy geçerli oluyordu. Şimdi bu farklı mührün kullanılmasıyla tamamen engellendi. Yine YSK’nın yaptığı en müsbet hareket seçime ait torbaları seçim sabahı seçim yapacağımız okuldan almamız… Eskiden YSK tarafında seçimle ilgili eğitim aldıktan sonra seçimden günler önce bu torba bize verilip evde endişe ile seçim gününe kadar bekletiliyordu. Bu arada eksik olup olmayacağına bakmamız isteniyordu. Bu bahis önemli. Bu seçimde olmadı ama siz hiçbir seçimde Ak Parti’ye mühürle oy verilmiş oy pusulalarını çöplüklere atılmış gördünüz mü? Nedense basın tarafından her seçimden sonra CHP’ye ait çöpe atılmış oy pusulaları gösterilir. ‘Bu Ak Parti var ya ne hain bir hırsız parti’ diye adeta insanlar isyana sevk edilir. Sebep ‘oylarımız çöpe atılmış’. Hâlbuki maksadım senin oyunu geçersiz kılmaksa, herkesin göreceği yere niye atayım? Yaptığım hırsızlık gözükmesin diye yakar atarım. Emperyalistlerle yatağa girmekten çekinmeyen “antiemperyalist” kimi örgütlerin alevi vatandaşları galeyana getirmek için kapılarını işaretleyip boyadıklarına şahidiz. ‘Bunu Sünniler yapıyor bizi katletmek için evlerimizi işaretliyorlar.’ Tıpkı bunun gibi, önceden seçim torbalarını eve götürdüğümüzde oy pusulaları ve konacakları zarf sayısı, sandık seçmen sayısından oldukça fazla olurdu. Bunu gören Hak düşmanı bir sandık görevlisi, bu fazla pusulalarda CHP amblemine mührü basıp çöplüğe attığında ne olacaktı? CHP’li seçmen galeyana gelip isyan edecekti. Bu sözde antiemperyalist, aslında İslâm düşmanı militanlar da haksızlığa kanaat getiren insanları ayaklandırıp “devrim” yapacaklardı. ‘Yaşasın sermaye karşıtı işçi devrimciler.’ Bunlar Marksist; ama NATO’nun merkezi Belçika yardım eder, Fransa, Almanya, Yunanistan yardım eder, NATO üyeleri ve kapitalist zihniyetli tüm ülkeler yardım eder. Antiemperyalist arkadaşlar kapitalist ülkelerin güvencesi ve koruması altındalar. Yesinler sizi ve çirkin yolunuzu.  Arkadaşlarla seçim tahmini yapıp kim en iyi tutturursa ona iyi bir yemek… En iyi tahmini ben yaptım. Lakin zahirde bir yerde yanıldım; ‘HDP barajı kıl payı kaçırır dedim’ oysa aştı. Hakikatte yanılmadım, çünkü CHP seçmenini dikkate almamıştım. CHP seçmeninin yanında tarihin en büyük haini, haçlıları ülkemizi işgale davet eden “mehdi” bozuntusu Fettoş’un elemanları da yine barajı aşsın diye HDP’ye oy verdiler. Salih Tuna şaşırdı, ama biz şaşırmadık. Onların nazarında İslâm olmasın da ne olursa olsun. Ortada İslâm olmazsa, birbirini parçalamaktan geri durmayacak kesimler, ortada İslâm varsa çok kolay işbirliğine gidebiliyorlar. Küfür tek millettir. Kuran-ı Kerim’in büyük mucizesi tecelli ediyor. İslâm olmasın da ne olursa ne olsun. Milyonlarca kişi ölsün, evler yıkılsın, umurlarında olmaz. İslâm olmasın da ne olursa olsun. Gök kubbe çöksün, yıldızlar dökülsün, İslâm olmasın da ne olursa olsun. Salih Tuna abi bak Üstad’ı ve Kumandan’ı seversin bu yüzden sana ayrı bir muhabbetimiz var. Onların kitaplarından bir tesbit, yabancı birinin Türkiye gözlemi: Bizim artık İslâm düşmanı eleman aramamıza gerek yok Türkiye’de, ismi Ahmet-Mehmet olan, bizden çok daha İslâm düşmanı bir zümre yetişmiş durumda. Evet, yabancı biri bunu niye görüyor da biz hala görmemezlikten geliyoruz. 60 ihtilalini, 12 Eylül hareketini, 28 Şubat’ı kimler yaptı? Biz de öyle birileri var ki kıçlarına kazık girse belki zevk alabilirler, lakin İslâm’a ait bir sembol gördüklerinde kudurmuş gibi acı çekerler. İslâm olmasın da ne olursa olsun. CHP’lilerin tavrı bizi şaşırtmıyor. Batı hâkimiyetini kabul edip İslâm düşmanlığı esasında Batılıların izin verdiği kadar kurulan devlet gidiyor. Salih Tuna abi şaşırmayalım. Bize düşen bu minvalde her an teyakkuzda ve uyanık, mana ve madde şartlarına ererek hazır olmak, vesselam… Baran Dergisi 599. Sayı

Eski Dünya Kamu Düzeni Vesilesiyle Yeni Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin Zarureti Üzerine…

Monarşik bir idare biçimi demokratik olabileceği gibi demokratik bir yönetim Monarşik kaideleri dikte ederek, anti-demokratik olabilir; demek ki, idare biçimlerinin ele alınışı, vazettikleri esaslar kadar tatbik ettikleriyle de ölçülmeli! Bu açıdan bakıldığında, kendi içinde tabiî olarak pek karmaşık veçhelere ayrılan yönetim biçimleri, diğer tabiriyle devlet şekilleri, günümüzde kabaca iki biçime ayrılıyor: Cumhuriyet ve Monarşi. Monarşiyi de muhteva olarak iki kısma ayırabiliriz: Mutlak ve meşrutî. Bugün Monarşinin ihtiva ettiği çerçevede olmasa da, demokratik ve parlamenter sistemleri içinde barındıran Monarşiler de mevcuttur... Hâlen Birleşik Krallık yani İngiltere, Danimarka, Norveç, İsveç gibi ülkeler bu yönetim biçimini sürdürmektedirler; hükümdarın yetkileri kanunla sınırlandırılmıştır ve hükümet meclis tarafından idare edilir; “hükümdar” vardır ama kanunla sınırlandırılan yetkileri o kadar dardır ki neredeyse sadece kutlama günlerine has bir süs olmaktan öte devlet işlerine karışmaları mümkün değildir! Tabiî ki, rejime bir “derinlik ve süreklilik” sağlamak adına hayatî bir fonksiyon icra etmektedir. Netice olarak, bahsettiğimiz gibi günümüzde o kadar farklılaşmışlardır ki onları da bugünkü nitelikleri ve tatbiklerinden ötürü “demokratik” biçimin dışında göremeyiz! Cumhuriyet idareleriyse ikiye ayrılır ve bunlardan biri Aristokratik, diğeri demokratik yönetim biçimleridir. Günümüzde Aristokratik yönetim biçiminin uygulandığı cumhurî bir rejim yoktur. Eskiden Venedik, Ceneviz, vb. devletlerde mevcut olan bu idare biçimi 150 yıldır ortadan kalkmıştır. Demokratik yönetim biçimine gelince; demokrasi, kendini, Salih Mirzabeyoğlu’nun tarifiyle “ahali-millete” dayandırır. Demokrasilerde kanun yapma ya ahali tarafından bizzat yahut da onun seçtikleri tarafından “temsili” olarak yapılır. İlkine “doğrudan” ikincisine ise “temsili” denilir. Ehemmiyetine binâen bu noktaya mim koyarak şu ahali-millet tarifinin niçin bu niteleme ile yapıldığına dikkat çekmek istiyoruz: Niçin millet değil de ahali? Çünkü devlete vücut veren olarak “millet” ifâdesi karşılığı bakımından geniş bir alanı kapsamaktadır. Oysa ahâli mütecanis, yani aynı tipte olan, aynı gelenekten, aynı kökten gelen ve aralarında çok az sosyal farklılık bulunan insanların oluşturdukları toplum mânâsına, gayri mütecanis yani bağdaşmaz olarak kendi içinde ikiye ayrılan veçhesiyle “millet” ifadesinden daha dar bir alanı kapsamaktadır. Bu açıdan, bugünkü devletler hukuku bahsinde pratik olarak geçerliliği vardır ve kullanıldığı yer Salih Mirzabeyoğlu’nun dikkat çektiği üzere memleketimiz açısından dikkat edilmesi gereken bir noktadır: “Gayr-ı mütecanis bir devlet üzerinde denetim zorunluluğu vardır!” “Ne alakası var” diye sorulursa, Osmanlı’nın kendi içinde milletleri tebâ diye ayırarak mezcettiği döneme nazaran demokratik bir yönetim ile yönetildiğimizi, bunun yanına da “milletlerin encamını tayin hakkı vardır”ı kattınız mı, uluslararası hukukta yeri gelince müdahale hakkı doğuyor; elbette işine gelenlere… “Mütecanis Ahali” derken Mirzabeyoğlu’nun “karşılıklı etkileşim’in kendini kendinden olmayanlardan ayıran hususiyetleriyle teşekkül etmiş” olan “toplum” tarifini kastettiğini hatırlatalım ki, bizim cemiyet olarak yeri geldikçe her defasında “Müslüman Anadolu İnsanı” diye çizdiğimiz nitelemenin niçin devlete vücut vermesi gerektiği de –en azından kendi içimizde- anlaşılsın… Koruma kanunu’na da ileride ayrıca değineceğiz zaten, yeri gelecek! Bu arada bu mesele esasen Osmanlı’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda Batılılara karşı sıkça kullanılmış bir argümandır; işin karışık tarafı bu argüman yeri geldiğinde mesela Ermeni Meselesi’nde yahut Kürt Meselesi etrafında BM ve Avrupa tarafından da rahatlıkla kullanıma açıktır ki, bizim bütün milletimizi oluşturan toplulukların hem mütecanis ve hem de gayri mütecanis unsurları barındırmasına mukâbil Batı için aynı kâideleri işletebilmek, Türkiye açısından şu vaziyette çok zordur. Her ne kadar mevzular kanun dâiresinde ele alınsa da, şu an günümüzdeki ana kâide kanunlar değil güç dengeleri ve Dünya Kamu Düzeni içindeki hükümranlık mevzuudur! Mim koyduğumuz noktadan devamla: Günümüz devletlerinin hemen hemen hepsinin artık bir teamül olarak kullandığı demokratik yönetim biçimidir. Günümüz nüfus yoğunluğu ele alındığında, bugünkü demokratik rejimlerinin “temsili demokrasi” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Doğrudan demokrasi günümüzde kullanılmıyor; fakat mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tespitiyle, doğrudan ve temsili demokrasi arasında olanyarı doğrudan demokrasi olarak, zamanla güncellenmiş ve bugünkü halini almış Amerika Birleşik Devletleri ve İsviçre örnekleri de mevcuttur! Hülasa, bugün dünya kamu düzeni, devletleri vesâire dediğimiz andan itibaren demokratik bir yönetim biçiminden, bu teamülden bahsediyoruz demektir! Mevzuun kıvrıldığı noktaya nazaran; bilindiği üzere Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan bunalan ve nihayetinde Monarşi’yi, Krallıkları da geride bırakan Avrupa ve yeni devlet Amerika eliyle biçimlendirilmeye çalışılan dünyada, Osmanlı Devleti’nden arta kalan, paylaşılması, sömürülmesi gereken koca bir boşluk meydana geldi. Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD Başkanı Wilson’un yayınladığı beyannamenin meşhur maddesi de şuydu; “Milletlerin encamını tayin etmeye hakkı vardır.” (Salih Mirzabeyoğlu’nun dikkat çektiği meseleyi hatırlayalım) Bu prensibin birçok memlekette işletilmesiyle, demokrasiyi bir iç rejim olmaktan çıkartarak milletlerarası ilişkilerin temeli hâline getiren süreç hızla gelişti ve Salih Mirzabeyoğlu’nun teşhisiyle “monarşilerin tasfiyesi gibi esasen sosyal ve siyasî fonksiyonunu yitirmiş yapılanmaların doğurduğu boşluk” bu şekilde giderilmeye çalışıldı. Dünyadaki bütün devletlerin neredeyse hepsini kapsar bir şekilde Demokratik idare biçimlerine girişin kabaca hikâyesi budur! Milletler Cemiyeti, yani aplike edilmiş hâli olarak ve Yeni Dünya Düzeni kurmak için tesis edilmiş en güçlü teşkilat olan Birleşmiş Milletler’in, meşruiyeti de sağlandıktan sonra demokratik idare biçimleri zamanla bütün dünyaya yayıldı; kimi zaman Irak’ta olduğu gibi zorla, kimi zaman ise bazı memleketlerde gördüğümüz gibi ister-istemez… Bugün “dünya bir köy oldu” denilen ve globalizm diye isimlendirilen görünümün temeli, monarşik düzenlerin oluşturduğu boşluğun böyle bir “temsiliyet” ile kapatılmaya çalışılmasından doğmuştur. Ne kadar kapattıkları, dünyadaki milletlerin haline bakılarak anlaşılabilir.  Bu esnada gözden kaçırılmaması gereken asıl husus, bir iç nizam olan demokrasinin büyük devletlerin aldığı yeni pozisyonlar icabı dış bir nizamı ifade ediyor oluşu; nitekim mevzu, bir devletin kendine nisbetle iç kamu düzeni ve yine kendine nisbetle bir başka devletle olan ilişkilerinin uyumu bakımından dış kamu düzeni olmaktan çıkarılıp, “kamu düzeninin kendi” hâlinde “devletlerin içinde yer aldığı bir dünya toplum düzeni” olarak kabul edildiğinde; bir de bunu temsili olarak teşkilâtlandırıldığında (BM) kimsenin de “hayır!” diyecek mecâli olmamasını da buna ilâve ederek söyleyelim, Yeni Dünya Düzeni yahut yeni sömürü alanının meydana getirilmesiydi! Halihazırda oluşturulan bu yapının, dünya çapındaki kamu düzeninin her tarafından patlak veren bir yapıya çoktan dönüştüğünü görüyoruz ki, bu hususa geleceğiz… Dünya Kamu Düzeni dediğimizde hatırımıza ister istemez Birleşmiş Milletler Teşkilatı gelmektedir; çünkü mevcut dünya kamu düzeninin tabiri caizse jandarmalığı bu teşekkül etrafında yapılmakta ve her ne yapılacaksa bütün devletler nazarında karar mercii olarak kabul edilmektedir. Salih Mirzabeyoğlu, BM’yi “doğrudan doğruya monarşi çekişmesi içinde oligarşik” olarak niteler, gayesinin ise “bu sınıf dışındaki ülkeleri sömürme aracı” olduğunun altını çizer. Monarşi’nin doğurduğu boşluk meselesine bu gözle baktığımızda, büyük devletlerin şuuraltlarında hâlâ bu mevzûun unutulmaz bir ukde olarak kaldığını, hatta bu tarza uygun bir şekilde dünyayı yönettiklerini söylemek aşırı olmaz zannediyorum! Bugüne kadar ve hatta bugün de geçerli olan bir husus olarak İslâm ülkelerine, hususiyetle Türkiye’ye –çünkü Osmanlı gibi bir tecrübenin devamıdır- demokrasi havariliğini layık görürlerken, ABD ve Batı, hülâsa İslâm Memleketleri’nin dışında olan ve dünyanın jandarmalığına mensup olan güçlü ülkelerin hepsi hem pratik ve hem teoride gayet Monarşiktirler!  Bugün herkesin bildiği daimi üye meselesi bile BM’nin yapısının ne türlü bir gaye ile dizayn edildiğini gösterir; buna mutabık bir bahis olarak daha evvelden iki ayrı yazıda dikkat çektiğim bir meseleyi mevzu edelim, böylelikle hem bu yazı içinde bahsedeceğimi söylediğim Koruma Kanunu meselesini de izah etmiş olalım: 2001 yılında Kanada’da toplanan (ICISS) isimli bir komisyon tarafından “responsibility to protect-koruma sorumluluğu” kavramı ortaya sürülmüş ve bu kavram 2005 yılında Birleşmiş Milletler’e üye olan bütün devletler tarafından konsensüsle kabul görmüştür. Sadece kabul görmekle kalmayıp bazı meselelerde referans haline bile gelmiştir; BM’nin Kosova olaylarına müdahalede gecikmesi öne sürülmüş ve bu sebeble böyle bir kavram üretilerek “Koruma Sorumluluğu” BM nezdinde devletler tarafından referans gösterilecek bir öneme sürüklenmiştir. Kabaca “Koruma Sorumluluğu”nun ortaya çıkış süreci böyledir. Peki, nedir Koruma Sorumluluğu? Kabaca şöyledir: “Devletlerin kendi halklarını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı suçlardan korumak sorumluluğu vardır. Devletin bu sorumluluğu yerine getirmediğinin açık olduğu durumlarda, uluslararası topluluğun BM Kurucu Antlaşması VI. ve VII. Bölümlerine uygun şekilde, kolektif olarak ve her bir vaka bazında, duruma müdahale sorumluluğu söz konusu olur.” (Emperyal Küresel Egemenlik ve Koruma Sorumluluğu, Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım) “Müdahale”nin “askerî müdahale”yi de kapsadığını ayrıca hatırlatalım... Sadece askerî müdahale değil aynı zamanda askerî müdahale sonrası inşaa etme faaliyetleri de bunun içine girmektedir... Alâkalıları haricinde kimsenin dikkatini çekmeyen bu mesele pek bir mühimdir; çünkü Sudan’da bu kanun işletilerek müdahalede bulunulmuş ve uzun yıllardır devam eden Sudan’daki bu problem, daha doğrusu Batılılar tarafından kışkırtılan bu durum, bir prototip yer seçilerek “Koruma Sorumluluğu” adı altında Sudan’ın ikiye bölünmesine yol açmıştır. Kezâ, 17 Mart 2011 tarihinde Güvenlik Konseyince alınan kararla, Koruma Sorumluluğu Libya’da askeri açıdan müdahale olarak ilk defa uygulanmış ve neticelerini hep beraber görmüştük. Bunların yanında Fildişi Sahili ve Yemen’de de aynı ilke devreye sokularak “Koruma Sorumluluğu” adı altında bahsi geçen ülkelere müdahale edilmiştir. Doç. Dr. Zeynep Kıvılcım’ın da dikkat çektiği üzere “Gazze, Somali, Irak, Afganistan ve Suriye’deki durumu koruma sorumluluğu çerçevesinde” değerlendirmeyen BM, kuruluş maksadı olan büyük devletlerin diğerlerini parçalama işindeki sekreterliğini tutarlı bir biçimde yerine getirmiştir...  Bunun yanında şahsen tuhafıma giden bir mesele; BM’nin bünyesine aldığı ve yayımladığı “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nde bulunan “bütün insanların eşit” olduğuna dâir maddenin, dâimî üye olmayan devletlerin başkanlarını kapsamıyor oluşu kimsenin dikkatini çekti mi acaba? Buraya kadar yazdıklarımızı hülasa ederek söylersek; belki 1990’lara kadar bir şekilde işletilen ve bu şekilde neticesinde bütün dünyayı avucunun içine alması icab eden bir sistem olarak Yeni Dünya Düzeni, 2000’lere gelindiğinde ipin ucunu, esasen bir türlü tutamadığı fakat tutuyor gibi yaptığı ipin ucunu kaçırmış, nihayetinde bu işin ağababalığını yapan devletin ikiz kulelerinin yıkılışı gibi bugün 2018’de artık dünya çapında meşruiyetini kaybetmiş vaziyettedir. Bugüne kadar diğer devletleri demokratik nizam görünümünde ama aslen manda rejimi altında bir şekilde tutmayı başarmışlardır. Ancak, netice olarak, herkesin tamamen teslim olması ve hiçbir hayat hakkının tanınmaması gibi bir vaziyete sürükleneceği yerde bilakis Avrupa kendi içinde birlik mi olalım dağılalım mı tereddütlerine –ki “birlik mi olacaklar dağılacaklar mı”nın kararını veremeyecek kadar kararsız bir biçimdedirler. Doğrusu ne yapacaklarını kendilerinin de bilmediği bir belirsizlik. Zaten sırf bu belirsizlik sebebiyle İngiltere içine kapanıp ne olacağını sadece seyretmekle, tarihi şuuruyla beraber her zaman yaptığı gibi adasına çekilmektedir. Rusya, çarlıktan kalma şuuraltı refleksiyle Suriye savaşını bahane ile kendisine iyiden iyiye yer açmaya çalışmaktadır. Çin, ekonomisinden aldığı kuvvetle ağırlığını koymaya uğraşırken, Japonya, eğer doğrulabilse, şu vaziyetteki ABD’yi darma duman edecek kararlılığı iliklerinde hissetmektedir. Diğer taraftan şuur altında daima bu kararlılığı yaşattığı hâlde sosyal bakımdan mahvolmuş toplumunun vaziyeti karşında ne yapacağını bilmez ve önünü alamaz hâldedir. ABD ise sosyal problemlerime mi eğilsem yoksa elden giden jandarma imajını mı toplasam derdine düşmüştür. Hatta birkaç gün evvel Pentagon görev değişikliğine gitmiş, yeni hedefini “yurt dışında Amerikan etkisini sürdürmek için ölümcül güçler sağlamak” olarak belirlemiştir! İlk bakışta korkutucu gibi gözükse de esasen bu etkisini sürdürmek adına içi boş tehdidden maada bir şey değil. Büyük bir devlet, hâkim bir devlet, ne yapacağını söylemez yapar; eğer ne yapacağını söyleyip etrafı tehdit etmeye başlamışsanız sizin için artık hamle devri kapanmaktadır; “tehdit korkaklara yapılır” olduğuna göre ve ABD’den kendi işbirlikçi eski tayfasından başka korkan kalmadığına göre?... Bahsettiğimiz bu belirsizlikten doğan ve Dünya Kamu Düzeni’ndeki yeni boşluğun nereye kıvrılacağını sezemeyen İsrail bile içine kapanmaktan başka vaziyet alamamaktadır! Almanya bugün bütün davasını kendini kurtarmaya vererek en iyi bildiğini yapmaya çalışıyor; kendini sanayi bahsinde nerelere kadar uzanabileceğinden başka bir mevzuya ehemmiyet vermiyor, politik etkinliğini hep kaçak dövüş yahut dövüşmeme tepkisine terennüm ettiriyor! Tek başına bütün dünyaya iki savaşta kafa tutabilecek bir emperyalin aynen bize benzer hazin hâli! İngiltere dışında en büyükleri Fransa’nın Alman işgalinden bu yana dünyanın politik gidişatı hakkında tek büyük bir başarısı olmamış, olacak gibi de gözükmemektedir. Diğer Avrupa devletleri de hem ağabeylerinin bu acıklı hallerinden ötürü ve zaten yapıları itibariyle de her zaman yaptıkları gibi kendi iç meselelerinden ziyade mühim bir dış politik atraksiyona değinmek ihtiyacı hissetmemektedirler. Hali hazırda Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya, İzlanda gibi İskandinav ülkeleri zaten diğer Avrupa devletlerine nazaran her zaman kendilerini ayrı bir yerde hissetmenin anlamsız ve fecaat dolu mutluluğunu yaşamaktadırlar. Sadece Kuzey Kore tek başına Dünya Kamu Düzeni’ne çomak soktuğu hâlde kimse de çıkıp bir şey diyememektedir; Obama, anasına bacısına açıktan küfreden bir devlet başkanı karşısında “onunla çok şakalaşırız, şakacı bir insan!” demekten öte hiçbir tavır koyamamıştır. Rusya’nın Suriye vesilesiyle düne kadar ABD ve Batılılar tarafından sömürülen Ortadoğu’ya doğru topraklarını, nüfuzunu genişletmesi, diğer yandan hususiyetle Türkiye’nin S-400 füzeleri meselesindeki tavrına mukâbil gıkını çıkaramamaları; bununla beraber, artık vaktinin geldiğine inanıp İslâm Alemi’nin yüzünü dönüp “ne yapacak” diye baktığı Türkiye’nin başına balyoz indirip haddini bildirme ve diğerlerine bedavadan ayar çekme darbesi de olan 15 Temmuz’da başarısız olmalarını da bu çizdiğimiz çerçeveye dâhil ederseniz, yukarıda doğuşundan gelişimine kısa özetini sunduğumuz Dünya Kamu Düzeni’nin, yani eski Yeni Dünya Düzeni’nin hedefine varamadan çöktüğü anlaşılır!  Salih Mirzabeyoğlu’nun “monarşilerin tasfiyesi gibi esasen sosyal ve siyasî fonksiyonunu yitirmiş yapılanmaların doğurduğu boşluk” dediği ve sonrasında oluşturulan, bütün hikâyesi ancak yüzyıl süren Dünya Kamu Düzeni’nin, esasında bir iç nizam olan demokrasiyi bir dış nizam haline getirdiği demokratik idare yönetimi artık kendini yenileyememektedir! Gelinen noktada bütün insanlık artık demokrasileri de denediğine göre “denenmemiş tek nizam” olana doğru ister-istemez “suyun tabiî akışı” gibi akarak gerçekleşme arefesindedir! Hikâyesi yüzyıl süren ve en mühim prototipi olarak İslam aleminin tümünü dizayn için seçilen Türkiye, yeni yönetim biçimiyle hem Batının kendisini içine tıktığı laboratuardan çıkmıştır. Artık örneklik bir kobay olmaktan kendini azad etmiş, yeni yönetim biçimine doğru gidişiyle esasında bir tarafıyla Batı-ABD tahakkümünün zincirlerini kırmıştır. Asıl hürriyetine doğru giderken, diğer tarafıyla da Batının o ne yapacak diye kendine baktığını bildiği İslam alemine numunelik teşkil etmesiyle tarihi bir dönüşümü gerçekleştirmiştir! Zannediyoruz başlıkta kullandığımız “zaruret” ifadesi de bu vesileyle ifade edilmiş, izah edilmiş oldu… Denenmemiş tek nizam… İşte bugün yürürlüğe giren ve tatbikini göreceğimiz yeni idare şekli, eski dünya düzeninin boşalttığı alanı doldurmaktan başka vazifesi olmayacak bir safhaya girmek zorundadır, buna mecburdur! Dünyanın şu vaziyetinde bu iş artık olmak yahut ölmek arasında bir zarurettir! Baran Dergisi 599. Sayı

Nefs Muhasebemize Dair Güncel Bir Değerlendirme

Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, insan ve toplum meselelerinin halli noktasında her örgüsü tezatsız bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşününzirve noktası veya mücessem hâli,Başyücelik Devleti’dir.  Başyücelik Devleti’nin mihrak şahsiyetleri hiç şüphesiz ki “Kurucu İrade” mânâsınıdamündemiçtir. İdeolocya Örgüsü çerçevesinde bunun adı Başyücelik’tir. Madde ve mânâda Başyüce, “Üç Işık” esprisi üzerinden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dır. Bunun mihrak şahsiyetleri ise Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl ve İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’dan başkası değildir. Tuğra isim ise Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’dir. “Devlet-i ebed müddet” mânâsı üzerinden, “Ahir zaman”ın ahirinde yaşadığımıza göre,kıyamete kadar böyle devam edeceğine şüphemiz yoktur. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin mücessem hâli olan Başyücelik Devleti, kendisini meydana getiren tüm unsurların toplamından fazlaya tekabül eden bir mânâyımündemiç “unsur üstü” keyfiyeti haiz bir mimari plan, program ve projedir. Kendisini meydana getiren tüm unsurların mahiyetini deizah eden bir yapıda olduğunu ise söylemeye gerek yok. Demek ki Başyücelik Devleti, bir “üst müessese” olmasına rağmen unsurların meydana getirdiği, fakat unsurlardan bağımsız “unsur üstü” bir müessesedir. Onu “unsur üstü” yapan en büyük özellik, Hilafet ve Hükümdarlığı cem etmiş olmasındandır.  “İslâm’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır.” Başyücelik Devleti’nin idare şeklinin Başyücelik olması bu sözün bir nevi teyididir. Kısa bir tarih muhasebesi yapıldığında ilkin Hilafet, sonra Hükümdarlık, en nihayetinde ise Başyücelik temsil makamı olarak karşımıza çıkar.   Başyücelik, Hilafet ve Hükümdarlığın cem edilmiş hâlidir, dedik. Bu, Allah Resûlü’nden sonrakiHilafet ve Hükümdarlığın cem edildiğini göstermesi açısından mühim.  Başyücelik makamı, “Devlet-i ebed müddet”mânâsına bağlı olarak, Efendi Hazretleri’nin uzayan gölgesi hâlinde, Büyük Doğu ve İBDA Mimarlarının gölgesi olarak kıyamete kadar bâkikalacaktır. “Gölge” istidadını yaşatmak hiç şüphesiz ki liyakat şartlarını haiz “gölgeler”e ait olacaktır. “Gölgeler”, birbirini sürekli murakabe eden şahsiyetler topluluğundan birer nişanedir. “Ortak Şuur”un bir yansıması olarak, “Ortak İrade”yi temsil liyakatinde olan her bir “gölge” Başyücelik makamının da “Aydınlık Savaşçısı”dır. Kimin Başyüce olacağı meselesi değil, Başyüce’nin kime kalacağımeselesidir, esas mesele! Talib olmak kimin haddine!  İBDA Mimarı’nın son dönem yazdıkları, meselâ “Ölüm Odası”nda yazdıkları, bana sorarsanız, “devlet aklı”na hitap eden, daha doğrusu “devlet aklı”nı yönlendiren pek çok ipucunu da içinde barındırmaktadır. Adeta içinde yaşadığı, yaşamak zorunda kaldığı devleti yeniden şekillendiren, ona yeni bir ruh ve fikir üfleyen bir dil ve diyalektik örgüleştiriyordu. Bunun hangi saikle yapıldığı cevablandırılması gereken bir sorudur. “Düzen değişimi” isteğinde bir öncelik ve sonralık değişikliği mi, yoksa her an değişen ve gelişen eşya ve hadiselerin (şartların) üstesinden gelmeyi hedefleyen taktik bir manevra mı? Hangisi?  İBDA Mimarı’nın son dönem lif lif örgüleştirdiği “Ölüm Odası”, yine bana sorarsanız, Başyüceliğin bir tür “Kozmik Odası” mahiyetindedir. Bu “Kozmik Oda”, Cumhuriyet’in niçin bir katlanış olduğu sırrını da mündemiçtir. “Cumhur” üzerinden devlet, mukadderat çerçevesinde, “devlet-i ebed müddet” mânâsı çerçevesinde son ve som yeni bir değerlendirmeye tabi tutulmuş gibidir. Bu değerlendirme neticesinde devlet, tabiri caizse, Kurtuluş Savaşı Mücadelesini de gayesine erdirici bir noktada, tekrardan fabrika ayarlarına geri döndürülmeye çalışılıyor gibidir. “Aşina olunan kalıplar üzerinden aşına olunmayan mânâların verilmesi” terkibi hatırlanmalı! Osmanlı sonrası kurulan Cumhuriyet, mukadderat çerçevesinde rıza gösterilen bir devlet olarak değil, bir katlanış olarak kendisine yol verilen bir devlet olarak kuruldu, daha doğrusu kurulmasına göz yumuldu. O günkü şartlarda kurulmasına göz yumulan devlet, o gün bu gündür aslına rücu ettirilmek istenmektedir. Bunca çekilen çilenin başka bir izahı zaten olamaz. Bugün gelinen noktada bu mücadele veya süreç, sanki mecraını bulmuş gibidir. Bu mânâdan olarak, “Millet değil, İllet!” mânâsını mündemiç “(M)İllet İttifakı” karşışında “Cumhur İttifakı” hem isim ve hem de ismin delalet ettiği mânâ itibariyle isabetli bir seçim olmuş intibaı veriyor. 15 Temmuz İşgal girişimin geri püskürtülmesinden sonra gelişen hadiseler “Cumhur İttifakı”nı tarih sahnesine çıkardı ve o gün bu gündür bu mânâ, adeta “Gökten gelen bir karar vardır” esprisine de yataklık edici bir mahiyette, Başyücelik Devleti’nin tarih sahnesine çıkışını selâmlıyor. Burada şu şekil bir saptama yapmakta hiçbir mahzur görmeyiz. Meselâ, “kötüden iyiye gelen, iyiden kötüye gidene tercih edilir” esprisi çerçevesinde söylersek, halihazırdaki devlet, yani yaklaşık yüz yıldır kendisine katlanılan devlet, “iyiden kötüye doğru giden değil, kötüden iyiye doğru gelen” bir mânâyı vehmettirdiğinden, tercih edilmesi gerekene daha yakın durmaktadır. İBDA Mimarı’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında, meâlen, “Zâtiyle değil de, vehmettirdiklerinden dolayı kıymetli!” ifadesi hatırlanmalı! Bu çerçevede denilebilir ki, Erdoğan’ın şahsında “kötüden iyiye doğru evrilen devlet”, merkezinde yine Cumhurbaşkanının olduğu “Cumhur İttifakı” üzerinden Başyücelik Devleti’ne doğru evrilen bir istikamet kazanmıştır. Buistikamet nasıl taçlandırılır, onu bilemem! İBDA Mimarı’nın gerek Anayasa Referandumunda “Tavrımız doğrudan evettir!” fiilî desteği, -ki bu destek alenen dillendirilmeseydi kanaatimizce% 50 barajı geçilemeyebilirdi-, sonrasında, Kumandanımızınmuhterem zevceleri Hayran Hanım’ın 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde teşekkür ve duyuru mahiyetinde söyledikleri ve hassaten eşinin Reis hakkında, “Allah muvaffak kılsın” şeklindeki duasını paylaşması çok mânidardır.  Yeri gelmişken söylemek isterim ki, her ne surette olursa olsun, İBDA Mimarı’nın ailesine karşı saygıda kusur edilmemesi gerektiği, tabii insan olan için, izahtan varestedir. Bununla birlikte, gerek “hastane süreci”nde yaşananlar ve akabinde yaşananların kamuoyu ile paylaşılmasına sebebiyet verenlerin şirretlikleri ve gerekse şirretliklerini sahiblenici bir tutum ve davranış sergilemeleri asla ve kat’a kabul edilemez. Özrü kabahatinden büyük durumların sahibi olmak sahibini vezir değil, rezil eder. Rezilliği içselleştirmek ise patolojik rezillik olarak İBDA tarihinde yerini alır.  İBDA, nefs kaygısı üzerinden hareket etmeyi değil, hak ve hakikat kaygısı üzerinden hareket etmeyi idealize eder. “Dünyayı versen yine de doymam” diyen ehl-i nefs nerede, “ben doğru olduğumu nereden bileyim” kaygısı üzerinden hareket eden hak ve hakikat ehli nerede?!  Büyük Doğu-İBDA, İBDA adına sahiblenilmesi gereken bir ruh ve fikir sistemidir. “İBDA’ya rağmen ibdacı”olunamayacağı bir bedahettir. İbdacı olmak “muradı kestirmek” ölçüsü ile doğrudan ilintilidir ve “muradı kestirmek” ölçüsü, bıçak sırtıdır. Mânâsı, “ben doğru olduğumu nereden bileyim” üstün ahlâkına kadar sarkar. “Birbirinizi sevin!” şiarını dillendiren İBDA Mimarı’nın niçin “Aksiyonda açık, fikirde müphem olun” terkibini başa aldığını iyi okumak gerekiyor. Bu terkibin “İslâm açıktadır; iman kalbte” hadîsi ile de örtüşen bir mânâda olduğunu görmek gerekiyor. Bu durum, olur olmadık “dır” ve “tır”lardan niçin sakınmak gerektiğini açıklar bir mahiyettedir. Şahsî nefs kaygılarımıza göre değil, umuma hitab eden ölçülere göre hareket etmek lazım geldiğini bilmemek sadece ve sadece sahibini yaralar. Israrcı olanı ise dışarda bırakır. Dışarda kalan tekrardan içeri alınmayı hak edene kadar beklesin, sabretsin, çile çeksin, Allah büyük! Hatırlanacağı üzere, İBDA Mimarı 1990’lı yıllarda, 1. Körfez Savaşı vesilesiyle Cuma Dergisi’nde bir röportaj vermişti vebu röportajda “Şartlar Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor.” demişti. Bana sorarsanız bugün biz bu sözün nusretine şahidlik etmekteyiz. Yine bana sorarsanız, devlet-i ebed müddet mânâsına ram olmuş bir devlet, “Cumhur İttifakı”nın şahsında beka sorunuyla karşı karşıya olunduğunun şuurunda olarak, “fabrika ayarlarına geri dönmek”ten başka çıkar yol kalmadığını görmüş bulunmaktadır. Bunu görmek zorunda kalan bir devletin sevk ve idare edicilerine “Ölüm Odası” bir yol haritası olarak kâfidir. Çok açık söylüyorum, Baran Dergisi’nde yayımlanan “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe!” isimli yazı, bizzat devlet aklına hitab eden bir yazıdır. Beka sorununun halli noktasında kaleme alınan bu yazı, İBDA Mimarı tarafından “Ölüm Odası”nda çok cömert bir şekilde devlet aklına sunduğu amiyane bir tabirle tiyolar üzerinden kaleme alınmıştır. Sözkonusu yazı, İBDA Mimarı’nın “Düşmanın silahıyla silahlanınız” hadîs-i şerifine getirdiği yeni bir yorum üzerinden kaleme alınmıştır. Bunun gibi pek çok tiyo, “Ölüm Odası”nda devlet aklına sunulmuştur. Dikkate alınıp alınmadığı, ayrı mesele! Bana sorarsanız, dikkate alınıp alınmamasından ziyade ne söylediyse düğüm atmış oluyor ve de devlet erki veya aklı ona göre, bilerek veya bilmeyerek, kendisine şekil veriyor. “Göklerden gelen bir karar vardır” esprisi sıradan bir slogan değildir! Bu kararın ne olduğu üzerinde düşünmek her vatan evladının aslî görevi olsa gerektir. “Göklerden gelen bir karar vardır” esprisindeki saklı inci, Allah’ın kıyamet öncesi “İstikbal İslâmındır” mânâsı üzerinden Müslümanlara bir hediyesidir. Bu hediyenin mücessem hâlinin Başyücelik Devleti olduğunu bilmeyenlere bildirmeyi bir görev telakki ediyoruz. Bunun böyle olmadığında ısrar etmek beyhude bir çabadır. İBDA Mimarı’nın vakti zamanında söylediği şu söz dün olduğu gibi bugün de yürürlüktedir, (meâlen): “Bab-ı âli ya İBDA’nın eri olacak, veyahut da hizmetçisi!”   İBDA külliyatında sıkça tekrar edilen “muradı kestirmek” sözü hepimizin malumudur. Bu söz, İBDA külliyatında söylenenleri anlamak manasınadır. “Liderin muradını kestirmek” sözü de buradan türetilmiştir. “Liderin muradını kestirmek” sözünden kasıd, kıyamete kadar Büyük Doğu ve İBDA ruh ve fikir sisteminin muradına göre hareket etmeyi idealize eden bir hak ve hakikatin dile getirilişidir. Yani şahsî nefs kaygılarına heba edilebilecek veya durumdan vazife çıkarmayı bayraklaştıracak bir söz değildir.İbda’nın ortaya koyduğu prensipler/sabiteler çerçevesi içinde İbdacılara muhayyeriyet temini amaçlanmıştır ve “kendinden zuhur diyalektiği” ile içiçedir. Bu sabiteleri eğip bükme, tevil etme, nefsine veya işine geldiği gibi yorumlama, İbdacıların değil, nefsinin peşinde koşan menfaatperestlerin işidir.  Fert planında, İBDA’ya muhatap olmanın bir gereği olarak, ibdacı kimliği, umum üzerinde lider olmakhevesini kursakta bırakır. Bir ibdacı, şartların getirdikleriyle birlikte sadece ve sadecekendi işinin lideri olabilir. Hangi iş ve eser üzere iş kotarıyorsa bir kişi, ancak o işin lideri olabilir. Bu mânâdan olarak, insan ve toplum meselesi adedince lider profilinden söz edilebilir. Liderlerin liderinden söz edilecekse eğer, o da kendi işinde lider olanların seçeceği bir lider olarak tarih sahnesinde yerini alır. Ama önce hangi iş ve eserin lideri, onu görelim demek hakkı bâki! Bizans tarzı siyasî entrikalar üzerinden veya alavere dalavere ile iş kotarmak isteyenlere söz ziyan! Kısa ve öz söylemek gerekirse, içtimaî hayatın tüm unsurları bâkir alan olarak ortada durmaktadır. Yani kendi işinde lider olmak isteyenlere tüm tarla ağuşunu açmış beklemektedir. Ne biçmek istiyorsan önce tohum saçmalısın şekerim!Tohumunu görelim! “Buna er meydanı derler bunda söz olmaz!” sözünden mülhem, “Buna ar meydanı derler bunda caz olmaz!” Baran Dergisi 599. Sayı

Bir Portre: Paul Cezanne

Paul Gauguin:  O eşi bulunmaz bir inci, ondan ancak son gömleğimi yitirdiğimde ayrılırım!   Fransız ressam Paul Cezanne, ömrünü resme adamıştı. Cezanne’ın banker babası, oğlunun sanata olan alâkasından tiksiniyor, onun bir ‘ucube’ olmasını istemiyordu. Ah, insanlar bazen tek bir fikre odaklanır ya... Bir kişinin başına bir şey gelir, sonra uzun uzun yürüyerek başına gelenlerin geçeceği fikrine kapılır yahut bir sigara içse kuş gibi hafifleyeceğini sanırsın. Cezanne, banker babası Auguste tarafından reddedilince, bataklıkta ölmek üzere olan bir adamın çırpınışlarını ruhunun dehlizlerinde hissetti, tutunacak tek bir şey buldu kendine, bu daha fazla çalışmaktı! Sanat da baskıdan doğmaz mı? Soğuk hava katmanıyla birleşen buhar tanecikleri, havadaki toz parçacıklarına tutunuyor ve damlacık kıvamına geliyor; sonra kara bulutlar tezahür ediveriyor. Yüz binlerce su damlacığı, bardaktan boşalırcasına yağıyor! Hayatının son dönemine kadar yaptığı resimler, sergi organizatörleri, sanat tenkitçileri tarafından kabul görmedi, bu durum ve babasının oğluna tavrı Cezanne’da buhar etkisi yaptı! Şimdi ise Paris’teki Lüksemburg Müzesi’nde, ressamın 75 eseri sergileniyor. Yağlıboyayla yaptığı ilk dönem resimlerinde siyah renk diğer renklere kıyasla çok daha fazla kullanılmıştır nedense. Mesela ‘Siyah Mermer Saat (1969-71)’ resmi buna misal gösterilebilir. Ondan sonraki eserlerinde ise: “Renk beynimizle kainatın buluştuğu yerdir”,diyerek siyahı diğerler sıcak renklerle buluşturdu. İntibaî Empresyonist usûlü temsil ediyordu. Filhakika, insanı dış görünümden ziyade, hal ve tavırlarıyla tartmak gerekmez mi? Her resim, şifreli bir şiir gibidir ve nasıl ki okuyucu şiirde anahtarı bulmaya çalışıyorsa, resimde de o şeyi aramalıdır! Bir gün Picasso’ya eserinin niçin tabiata benzemediğini soruyorlar. Picasso ise, “bunlar Hint Okyanusu’ndaki Emden Çukuru’nun 10552 metre derinliğinden çıkarılan bir yosunun ucundan alınan bir parçanın mikroskoptaki görünüşleridir!” diyor. Bu mikyastan “anahtar”ı nerede aramamamız gerektiğini ifade etmeye çalıştık...  Empresyonizm (İntibaiyye)’in aşılmasında, Cezanne’ın tesiri epey fazladır. Pablo Picasso Fransız ustadan etkilendi ve bu sayede Georges Braque ile Kübizm’in öncülerinden biri oldu. Cezanne’ın en fark edilir maharetlerinden birisi maddeye can vermeye çalışmasıydı; eserleri tıpkı ıslak frenküzümü gibi. Şu kokan meyveleri görüyor musunuz nasıl da dans ediyorlar; neredeyse ‘Kırmızı Yelekli Çocuk’ kadar canlılar. Baran Dergisi 599. sayı

Fuat Sezgin Hoca’nın Bize Mirası

Hayreddin Soykan’la her hafta yaklaşık 40 dakika kadar görüşebiliyoruz. Her görüşmemizde dil öğrenmenin özellikle kadîm dilleri öğrenmenin öneminden bahsedip kendi çalışmalarını anlatır. Geçtiğimiz pazartesi günü de rahmetli Fuat Sezgin Hoca hakkında sohbet ettik. Onun neredeyse kaybolmuş pek çok dili de bildiğinden bahsederek şu anekdotu aktardı: “Fuat Sezgin’in hocası ona şu suali sormuş: Kaç dil biliyorsun? Fuat Hoca, az bildiklerini de ekleyerek “11 dil biliyorum” demiş. “İlim adamı olmak için bu yeterli değil” demiş. Bunun üzerine kendini bir yıl bilmediği dilleri öğrenmeye vermiş ve onlarca dili daha hafızasına nakşetmiş.” Süryanice de dahil 27 dil bilen Fuat Sezgin’in hocası Helmutt Ritter 32 dil biliyordu. İspanyol oryantalist Nicel 54 dile hakimdi. Fuat Hoca’nın herhalde en önemli vasfı “çalışma disiplini” olsa gerek. Günde 14 saat çalıştığını söylemişti bir röportajında. Ve bunu da az bulduğunu, gençliğinde 17 saatten fazla çalışabildiğini...  Günde 17 saat çalışarak 6 ayda 30 ciltlik Taberi Tefsirini okuyarak Arapça öğrenmiş bir ilim adamından bahsediyoruz. Ansiklopedik çapta ortaya koyduğu İslâm Bilim Tarihi üzerine eserleri, (ki bir kısmı hâlen Türkçe’ye tercüme edilmeyi bekliyor) her ilim adamının elinin altında olması gereken çok önemli eserler. 18. cildi üzerinde çalışmaya devam ettiği “Arap-İslâm Bilim Tarihi” isimli eseri de alanındaki en ciddi çalışmalardan birisi. Coğrafya, tıp, matematik, astronomi, müzik, felsefe gibi orijinal eserlerin tıpkıbasımlarını ve bu konuda araştırmalar yapmış batılı bilim adamlarının çalışmalarının yeniden basımlarını içeren 1300 cilt civarındaki eser, Fuat Hoca’nın hayatını nasıl geçirdiğini anlamamıza yardımcı olur sanıyorum. Bunların dışında “Geschichte des Arabischen Schrittums (GAS)” adıyla dünyada tanınan 13 ciltlik eseri; Wissenschaft Und Technik im Islam (İslâm’da Bilim ve Teknik) adlı 5 ciltlik katalog çalışmasını da eklemek gerekiyor. Bu eserlerin onlarca dile çevrildiğini de kaydedelim. Ayrıca dil ile bu kadar meşgul bir insan olarak filoloji, iştikak ve ebced konularında da uzmanlığı olduğunu talebeleri anlatıyor. Mesela bir dönem talebesi olduğunu söyleyen Celal Şengör, “ebced hesabını” Fuat Hoca’dan öğrendiğini söylüyor. Kısaca Hayat Hikâyesi Fuat Sezgin 1924’te Bitlis’te dünyaya geldi. 1943’te İstanbul’a geldi. İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde alanında en tanınmış uzmanlardan Alman şarkiyatçı Helmut Ritter’in öğrencisi olan Sezgin, Ritter’in tavsiyesi üzerine İslâm bilimlerine yöneldi. Sezgin, 1951’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı. “Buhari’nin Kaynakları” konulu doktora tezini tamamlayan Sezgin, 1954’te doçent oldu. Sezgin, bu çalışmasıyla hadis kaynağı olarak önemli bir yere sahip olan Buhari’nin, sadece sözlü kaynaklara değil yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya attı.  Türkiye’de 1960’ta askeri darbenin iktidara getirdiği hükümet tarafından hazırlanan ve 147 akademisyenin üniversitelerden men edildiği listede kendi adının da bulunması üzerine Türkiye’den ayrılarak Frankfurt Üniversitesi’nde çalışmalarına devam etti. Cabir ibn Hayyan konusunda 1965’te yazdığı ikinci doktora tezini Frankfurt Üniversitesi “Institut für Geschichte der Naturwissenschaften”a sunan ve bir yıl sonra profesör unvanını kazanan Sezgin, aynı yıl kendisi gibi şarkiyatçı olan Ursula Sezgin ile evlendi. Sezgin’in kızı Hilal, 1970’te dünyaya geldi.  İnsanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar sahasında yazılan en kapsamlı eser olan Arap-İslâm Bilim Tarihi’nin ilk cildini, 1967’de tamamlayan Fuat Hoca, 17 ciltten oluşan eserin 18. cildini yazıyordu. Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dahil 27 dili çok iyi derecede biliyordu. İstanbul İslâm Bilim ve Teknoloji Müzesi’nin faaliyetlerini desteklemek amacıyla 2010’da “Prof. Dr. Fuat Sezgin İslâm Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı” kuruldu. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi bünyesinde kurulan Prof. Dr. Fuat Sezgin İslâm Bilim Tarihi Enstitüsü ise 2013 yılında faaliyetlerine başladı. Uluslararası çeşitli akademilerin üyesi de olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, yaşamı boyunca Kahire Arap Dili Akademisi, Şam Arap Dili Akademisi, Fas Rabat Kraliyet Akademisi, Bağdat Arap Dili Akademisi, Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyeliği de dahil olmak üzere çok sayıda önemli ödül ve nişana layık görüldü. Türkiye’de de pek çok üniversiteden ödüller almıştır.  Prof. Dr. Fuat Sezgin’in öncülüğünde kurulan İstanbul İslâm Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi de üstün nitelikli eser ve ortaya konan özgün çalışmalardan dolayı kurum statüsünde Kültür ve Turizm Bakanlığı 2016 Özel Ödülü’ne layık görüldü. Bu müze Gülhane Parkı içinde bulunmaktadır. Bilim Yobazlığı Sohbetlerinde dert yandığı en önemli konulardan biri “yobazlık”. Evet hem “din” hem de “bilim yobazlığı”ndan dert yanıyor Fuat Hoca. Ömrünü adadığı, Müslümanların Bilim çalışmalarını anlattığı eserleri, tüm dünyada onu saygın bir bilim adamı yapıyor fakat tesiri “Bilim Tarihi”nin dipnotlarında geçiyor ancak. Ortaya koyduğu ve Müslümanların yaptığını ispatladığı pek çok “keşif”, gazete sayfalarında “iddia” olarak yer alıyor. Oysa onlar iddia değil pozitif bilimin kabul ettiği yöntemlerle ispatlanmış bilgilerdir. Ülkemizde de Fuat Hoca’nın “Amerika’yı Müslümanlar keşfetti” şeklindeki sözleri çok gündem oldu ama her nedense hep bir alaycı üslupla karşılandı. Oysa karşılarında gerçek bir ilim adamı vardı ve bunu ispatlamıştı. Fuat Hoca’nın bir röportajında söylediği söz herhalde yeterlidir bu durumu açıklamaya: - “İslâm medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak Batılılara anlatmaktan daha zor.” Evet, 94 yaşında vefat eden, hayatını mevzuuna adamış, bir nevi dervişi olmuş böyle bir ilim adamı hâlâ bu “yobazlıklar”dan yakınıyor. Hala “ileri medeniyet” ve “geri medeniyet” hikayeleri ile doluyor ortalık. Bitlisli bir ilim adamı İslâm medeniyetinin buluşlarını bir takım “ilmi verilerle” ispatlasa bile, ruhunu Batı’ya ve Batılı değerlere satmışlar, hurafeleri “ilim” gibi değerlendirmeye devam ediyor. Bir Not: Çok ileri (!) medeniyet seviyesine ulaşmış bir dünyada (!), ilerlemenin teknik ve teknolojik bir takım ürünlere erişebilmek olmadığını anlatan güzel bir misal. Eğer bir sabit-değişmez-mutlak değeriniz yoksa, “ilerleme” ve “gerileme”nin “neye göre” suali ortada kalır. “Batıya göre” dediğiniz yerde, Batı’nın “mutlak” olduğunu kabul etmeniz gerekir. Çok basit bir muhakemedir bu... Batı’nın yazdığı bilim tarihini altüst eden Fuat Sezgin Hoca’nın başarısı da burada gizli olsa gerek. Bilindiği üzere Batılılar kendi düşünce formları üzerinde konuşurken, sanki mevzunun kendisi de onlara aitmiş gibi bir anlayış içinde olurlar. Bu mevzudan Salih Mirzabeyoğlu “Necip Fazıl’la Başbaşa” isimli eserinde bahsediyordu. Yani Batılılar bir mevzuda bir düşünce kalıbı veya düşünce üretince, o mevzuda sanki sadece kendileri konuşabilirmiş gibi davranıyorlar.  Bence Fuat Sezgin Hoca’nın en büyük başarısı, kendi mevzuunu, yani İslâm Bilim Tarihini, Batılıların ortaya koyduğu “Pozitif bilim” kuralları ile ispatlayarak eserlerini ortaya koymuş olmasıdır. Karınca gibi çalışarak devler gibi eser vermek; Fuat Hoca’nın bize bıraktığı en büyük miras bu olsa gerek... Baran Dergisi 599. Sayı

Mücerred Fikir Dehası Salih Mirzabeyoğlu

Önceki günlerde bir fikir mustaribi ve dava çilekeşi, gençliğe devasa bir külliyat ve hayat tecrübesi bırakarak perde ardına geçti. Çile şairinin taltifi ile çilekeş bir şair gibi yaşadı, şiir gibi öldü. “Mücerred Fikir istidadı tamam” demişti ilk eserini yazıp takdim ettiğinde. Bir başka eserini, İstikbal İslâmındır’ı, bilfiil Üstadın gözetiminde etüd etmişti. Yaşayan Necip Fazıl’dı O ve bu yüzden davası Yürüyen Büyük Doğu-İbda oldu. Üstad, çığlık çığlığa gençliğe “Zehirle pişmiş aşı yemeğe kimler gelir?” dediğinde o, sağına soluna bakmadan “Ben” demiş hayatını zehre çevirecek destansı bir mücadeleye atılmıştı. Destansı mücadele; 1970’li yıllardan 2018 Mayısı’na kadar her çeşit zulüm, suikast, işkence, mahkûmiyet, zulüm, baskı, haset vesair. Son olarak şehadet. Bütün bunlara rağmen o, engin tevazuu ile şöyle demişti: “Bana zehir yedirdiniz ben bunu bala çevirdim.” Bal; koca bir İbda Hikemiyatı. Mirzabeyoğlu’nun yazı hayatı lise yıllarında yazdığı deneme ve şiirlerin Babıali’de Sabah gazetesinde yayınlanmasıyla başladı (1965). O günler aynı zamanda Üstad’ı konferanslarından ve eserlerinden tanıdığı dönemlerdi. Ardından Gölge ve Akıncı Güç dergileri dönemi(1975-79). İslâmî kimlikli dergilerin çiçek böcek paylaşarak mücadele yaptığını iddia ettiği bir dönemde Anadolu insanının üstünde engizisyon gibi duran Menemen psikozunu altüst eden bir dil ve üslupla meydan yerine dikildi. İslâmî kesime Akıncı kavramını yenilenmiş anlayışla ikram etti ve gençliği Akıncılar diye teşkilatlandırdı. Yazılarında Mirzabeyoğlu soyadını kullanmaya başladı. Müjdelerin Müjdesi Gölge ve Akıncı Güç Dergileri’nin İslâmî dergiler tarihinde ehemmiyeti haiz bir yeri vardır. Gölge Dergisi, Müslümanların, bilhassa gençlerin üzerindeki ölü toprağını silkeleyip atmışken; Akıncı Güç, uğruna kavgası verilen Büyük Doğu davasının mimarının iltifatına mazhar olmuştur. Nihayetinde adı geçen dergiler baştan sona Büyük Doğu kokmakta, yazarları Büyük Doğu davasında fanileşmiş haldedirler. Necip Fazıl, dergi kadrosunu “Müjdelerin Müjdesi” diye karşılar ve Büyük Doğuların ardından çıkardığı Raporlar adlı eserinde “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” olarak takdim edip yazılarını yayınlar (1979-82). Mirzabeyoğlu’nun yazı hayatı artık yeni bir dönemdedir ve Büyük Doğu Davası onun sırtındadır. Fikirlerini İbda başlığı altında sistemleştirdiği ve yayın dünyasına çıkardığı 1984’e kadar Ortadoğu, Düşünce gibi yayın organlarında çeşitli yazılar yazar ve Gönüldaş yayınlarından kitap çalışmalarını yayımlar. Ardından İbda Yayınevi ve 70’e yakın eser. Mirzabeyoğlu’nun aslında tek bir eseri vardır: İbda fikriyatı. Külliyat boyunca varolan eserler İbda fikrinin farklı eşya ve hâdiselerde işlenişi ve görünüşüdür. O, varlığı bir bütün olarak ele alır ve bütüne bağlı bir “Kâinat muhasebesi” gerçekleştirir. Bunu yaparken neyi, “niçin ve nasıl” yaptığını izah etmekten de geri durmaz. Bir usûl ortaya koyar, kendi diyalektiğini geliştirir. Aristo’dan Hegel’e, Zenon’dan Marx’a kadar tüm diyalektik yapıların gözden geçirildiği, eksik taraflarının tespit edilerek işin aslının ve hakikatinin nerede olduğunun gösterildiği İbda diyalektiğini kurar. Bu diyalektik neticesi Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında imbikten geçirerek “iyi, doğru, güzel” ne varsa kendi bünyesine katar. Bu, aslında inanılmaz bir şeydir. İslam coğrafyasında yaşayan insanların, yüzyıllık emperyalist saldırılar neticesi nerdeyse okuduklarını anlamaktan aciz hale geldiği zaman diliminde o, bize ait olanı, gecesini gündüzüne katarak türlü işkence ve zulme rağmen Batı’dan devşirip İslâm’a Muhatap Anlayış çerçevesinde yeniden örgüleştirir. Rüyanın Açılımları Şiirden sanata, matematikten fiziğe, edebiyattan tarihe, felsefeden psikolojiye, biyolojiden tasavvufa vesair her alanda orijinal eserler veren Mirzabeyoğlu, aynı zamanda bir lügat tiryakisidir. Ancak onun tiryakiliği tutkudan ziyade bir milletin hafızasını yenileme faaliyetidir. Bir dil ve kültür inkılabıdır. Nitekim o diyor: “Lügat ilmi, asıl bilgisi olmanın da ötesinde ‘aslın aslı’ niteliğindedir.” Bu sebeple o, eşya ve hâdisenin yaşadığı değişimi etimolojik lügat bütünlüğü içerisinde nakış nakış işler. Rüya bahsini bütün açılımları ile işlediği Tilki Günlüğü eseri ise benzeri olmayan tam bir şaheserdir. Bu eserler, aktüel yahut popüler değildir. Hatta toplumun genel ilgisinin dışında, tamamen mücerred bahisler üzeredir. Ancak üslubu o kadar naiftir ki şiir gibi akar, fikir sırrîliğini muhafaza ederken yağmur gibi düşer yüreklere. Hegel’den, Kant’dan, Marks’tan hatta Lenin’den bile faydalı olanı devşirirken keskin bir bıçak sertliği hissedilir. Ancak birden İslâm Tasavvufunun yumuşak iklimi sarar okuru. Belli bir kültür seviyesine hitap eden bir yönü vardır, fikri ayağa düşürmez. Asgari bir seviye zarureti kendiliğinden hissedilir. Herkes kendi payınca nasiplenir. Hatırlatalım: Mirzabeyoğlu bugün Batılı bir yazar olsaydı, üzerine yüzlerce eser yazılır, üniversitelerde kürsüler kurulur ve fikirleri diğer ülkelere ihraç edilirdi. İlim namusu da bunu gerektirmez mi?   Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, İbda Yayınları Star Gazetesi/ Pazar Eki (14 Haziran 2018) Baran Dergisi 597. Sayı