Yazarlar
Tüm Yazarlar
Boş Çuval Dik Durmaz!

Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde, geçtiğimiz 25 Nisan tarihinde düzenlenecek bir merasim ile “Tarımda Millî Birlik Projesi”nin sunumu yapılacaktı. Fakat Dünya Gazetesi’nin sermaye tetikçisi yazarlarından Ali Ekber Yıldırım’ın bolca gariban edebiyatıyla süsleyerek idrakleri iğdiş adına yaptığı algı operasyonu eşliğinde çıkarılan gürültü perdesinin altında bastıran gıda lobileri sayesinde sunum ertelenmiş, Ekim ayında düzenleneceği duyurulan III. Tarım Şûrası’nda gerçekleştirileceği ifade edilmişti. Ekim ayına yetişmeyen şûra, nihayet geçtiğimiz hafta toplandı. 21 farklı çalışma grubu, 81 ilde bir araya gelinen 7 bin sektör paydaşı ve yapılan 200 toplantı neticesinde gerçekleşen III. Tarım Şûrası’nın sonuç bildirgesi geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından duyuruldu. Ali Ekber Çiçek Bir Yerine Kına Yaksın Nedense Cumhurbaşkanlığı Sistemine niçin geçildiğini unutuyoruz. Hatırlatacak olursak, Türkiye Cumhuriyeti’nin eski idare şeklinde devlet müesseseleri birbirine entegre ve ahenkli bir şekilde işletilemediği için bu yeni sisteme geçildi. Bir strateji belirlendiğinde, onunla alâkalı bütün devlet müesseseleri, tek bir besteyi ahenkli bir şekilde icra edebilsin diye. Bu yeni sisteme geçildiğinden beri, amaca uygun olduğu görülen ilk proje “Tarımda Millî Birlik Projesi” olmuştu. Hangi ekip tarafından hazırlandığını bilmediğimiz bu projenin bize göre öne plana çıkan hususiyeti; genişlik planında “bütün fikir” perspektifinden yaklaşılarak, üretimin girdilerinden başlayıp, tüketicinin önüne konan nihai ürüne kadar geçen sürece dahil olan bütün paydaşları, devletin bizzat müdahil olacağı bir şekilde organize etmeyi ve böylelikle maliyeti düşürmeyi, üretimi arttırmayı, tüketiciye kaliteli ve ucuz ürün sunmayı planlayan bir proje olmasıydı. Ne var ki Türkiye’de tarım sektörü ile alâkalı olarak faaliyet gösteren şirket lobilerinin fendi, milletin istikbâlini yendi. Tarımda Millî Birlik Projesi daha duyurulmadan önce hakkında karalama kampanyası başlatan ve yapılan çalışmayı saptırarak istikâmetinden bambaşka bir şekilde öne süren sermaye tetikçisi Dünya Gazetesi’nin tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım şimdilik muvaffak oldu.  Türkiye’nin bir soruna bütün fikir perspektifinden yanaşarak çözüm üretmek iddiası taşıyan ilk projesi çöpe atıldı ve onun yerine hiçbir çözüm iddiası olmayan, 60 küsur madde boyunca safsata yapan, istatistikleri istediği gibi evirip çevirip göz boyayan ve köylünün eline bir kez daha istismarcıları kalkındırması için tutuşturulan üç kuruşu büyük kahramanlık edebiyatıyla duyurarak sona eren bir şûra gerçekleşti. Bakanlığın ve İktidarın Şahsiyet Zaafiyeti Tarımda Millî Birlik Projesini kim hazırladı? Tabiî ki Tarım ve Orman Bakanlığı hazırladı. Peki, bu bakanlık, Tarım ve Orman Bakanı Ekrem Pakdemirli’den habersiz böyle bir proje hazırlamış olabilir mi? Projenin tanıtımını kendisi yaptığına göre pek de mümkün değil. Biraz empati yapalım... Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, memleketin en esaslı meselelerinden biri olan ziraat planında bütüncül perspektiften ilk defa ciddî bir proje hazırlasanız ve daha ilân edilmesine bile izin verilmeden, sermaye tetikçisi bir yazar ve lobilerin araya girmesiyle bu proje çöpe atılsa, siz olsanız ne yaparsınız? Bağlısı olduğunuz iktidardan destek göremez ve hatta bir de ortaya koymuş olduğunuz projenin maksadına zıt bir şekilde sermaye yardakçılığı ile suçlansanız ne yaparsınız? Herkes kendi meşrebince hareket eder ama asgarî şahsiyeti haiz hiç kimse projesinin ölü doğması için tetik çeken yazarı, projenin tam aksine hizmet edecek kararların alındığı şûradan sonra arayıp, ona bir de hesap vermeye kalkmaz değil mi?  Bekir Pakdemirli, Tarımda Millî Birlik Projesi’nin sonunda bu hâle getirilmesinden sonra eğer ki istifa etmiş olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti siyaseti tarihine adını yazdıracaktı. Yine yazdırdı, hem de en çirkin harflerle.  Başka bir empati daha yapalım. Varsayalım ki Cumhurbaşkanısınız ve kabinenizdeki bakan bir proje hazırlıyor, bu proje sermaye tetikçilerinin marifetiyle çöpe atılıyor ve o da sanki bu projeyi hazırlayan değil de başından beri karşısında duranmış gibi itiraz etmediği gibi hemen zıt kutbun yanına geçip yuhacılara katılıyor. Böyle birini kabinenizde ister misiniz? Hatta daha da ötesi, böylesi kimselerden kurulu bir bakanlar kurulu ihdas ettiğiniz için kendinizden rahatsızlık duymaz mısınız? Dünyanın En Ahlâksız Medyası Dünya Gazetesi sermaye sınıfının tetikçiliğini yapıyor diyoruz da, geri kalan diğer medya ne yapıyor? Memleketin tarım arazileri, köylüsü, mahsulü, ziraî üretimden elde edilen gelir ve tasarrufu ile tüm bunlardan önemlisi bir ülkenin en stratejik üretim unsuru olan gıdası, yani insan sağlığı lobilere peşkeş çekilirken, medyanın geri kalanı ne yapıyor? Erdoğan’ın açıklamalarını manşetlere çekip, hiçbir fikir hükmüne bağlamaksızın hoparlörlük yapmanın adı ne zaman gazetecilik oldu? İktidar ile olan irtibatı yahut mevcut düzenden nemalanan komprador patronunun menfaati için bugün yediği ekmeğe uzanan ele susanlar, yarın namuslarına el uzatıldığında da karşı çıkmak yerine el şaklatarak tempo tutarlar artık.  Muvazene Adalet ile Sağlanır ve Bunun Yolu Da Hukuktan Geçer Devletin 1990’lı yıllarda eşkıya ile mücadele için yöntem olarak eşkıya imâl etmeyi seçmesi ve bunun menfî sonuçları alenen ortadayken, aynı zihniyetin bir mahsulü olarak, urlaşmış sermaye ile mücadele etmek için kendisine yakın ellerde sermaye köpürtmek yoluna gitmek ne kadar sağlıklı? Diyalektik materyalizmin bakış açısına göre terazinin kefelerine aynı cinsten yükler yükleyerek denge sağlanır görünür. Yani kuzuyu kurttan koruyacak dengeyi tesis etmek için başına kurt dikmek gibi salakça bir yol… Oysa ki denge, unsurların birbiriyle boy ölçüşmesiyle değil, hukuk ile tesis edilir. Bunun yolu da hangi ferdin cemiyeti istismar edeceğine karar vermekten değil, fert ile cemiyet arasından muvazene kuracak hukukî düzeni inşâ etmek ve adaleti tesis etmekten geçer. Müntehasından Konuşalım Tarımda Millî Birlik Projesi, sermaye ve tetikçileri ile siyasî iktidara yakın lobiciler marifetiyle, bir de tam aksi şekilde sermayeye hizmet ettiği, Türkiye tarımını sermayeye peşkeş çektiği iddiasıyla çöpe atıldı. Peki, onun yerine III. Tarım Şûrasından ne sonuç çıktı? 60 maddelik safsata ve çiftçinin eline sermayenin onu söğüşlemesi için tutuşturulan 3-5 kuruş paradan başka ne çıktı? Bu hâle niçin kimsenin sesi çıkmıyor? Ne oldu Ali Ekber, tarım yerli ve millî mi oldu? *** Tarım arazisini, köylüsünü, çiftçisini, hâsılı yiyeceği ekmeği sermayeye peşkeş çeken, bunu bilip göz yuman kimse yerli ve millî olmaz. Yeni trend ya, memlekette herkes dik duruyor; kusura bakmayın ama boş çuval dik durmaz! Baran Dergisi 672. Sayı

Tarım Ülkesinde Tarım Faciası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 18-21 Ekim tarihleri arasında düzenlenen tarım şurasında çıkan sonuçları açıkladı. Konuşmasında; “Dünyamız iletişim ve ulaşım teknolojilerinde yaşanan ilerleme sonucunda çok büyük bir dönüşüm geçiriyor. Hayatımızın her alanında teknoloji devriminin olumlu veya olumsuz yansımalarına şahit oluyoruz. 15-20 yıl öncesine kadar üzerinde yeterince durmadığımız iklim değişikliği, obezite, göç, gelir adaletsizliği, kuraklık ve küresel ısınma gibi birçok mesele, bugün artık insanlığın ana gündem maddeleri haline geldi. Coğrafi konumu veya gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, dünyadaki tüm ülkelerin bir şekilde bu sorunlarla yüzleştiğini görüyoruz. İklim değişikliği sadece dünyayı en fazla kirleten gelişmiş devletleri değil, Afrika kıtasındaki fakir ülkeler başta olmak üzere tüm insanlığı etkiliyor. Biz de bu olumsuzluklardan etkilenen ülkeler arasındayız. Yüce Allah’ın tüm insanlığa emaneti olan tabiat, özellikle batılı büyük şirketler eliyle, tarihte belki de hiç olmadığı kadar hoyratça kullanılıyor, adeta talan ediliyor. Verimli tarım alanlarının azaldığı, su kaynaklarının giderek kıtlaştığı, denizlerin kirlendiği, iklimlerin değiştiği, hava olaylarının öngörülemez hale geldiği ürkütücü bir dönemin içindeyiz. Bu yeni dönemin alamet-i farikalarından biri de toprağın, suyun, tarım alanlarının stratejik öneminin ve rekabetin artmasıdır. Geçtiğimiz asırda yer altı kaynakları için yürütülen mücadelenin aynısı, bugün tarım alanlarının ve su kaynaklarının kontrolü için veriliyor. Gelişmiş ülkeler, gıda güvenliklerini ve geleceklerini garantiye almak için olağanüstü çaba harcıyor. Tarım arazisi ve su kaynakları bakımından zengin birçok Afrika ve Güney Amerika ülkesinin istikrarsızlıkla boğuşmasının sebeplerinden birisi budur. ‘Ambarın anahtarı kimin elindeyse, güç de onun elinde olur’ derler. Milletimizin gıda güvenliğini garanti altına almak, her ülke gibi Türkiye için de, bir milli güvenlik meselesi haline gelmiştir. Tarımsal üretimi ekonomik boyutunun çok ötesinde stratejik bir sektör olarak değerlendiriyoruz. Bundan sonra da aynı hassasiyetle yolumuza devam edeceğiz. Türk tarımını, küresel tarım ve gıda şirketlerinin güdümüne sokacak her türlü teşebbüsün karşısındayız. Tarım topraklarımızın miras yoluyla bölünmesini gelin birlikte engelleyelim. Bakın iktidara geldiğimizden bu yana hep bunun gayreti içerisindeyiz. Bunu engellemek istiyoruz. Çünkü özellikle tarımda bu parçalanmayı engelleyebildiğimiz zaman hep birlikte ailecek de, milletçe de güç kazanırız.  Çiftçimize her türlü araç-gereç, gübre, tohum desteği verelim. Ürünlerin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlayalım. Bu konuların hepsinin arkasındayız.” dedikten sonra bazı rakamsal verileri paylaştı ve önümüzdeki yıllardaki hedefleri kısaca şu şekilde belirtti; -İktidarları süresince 137,7 milyar lira destekleme ödendiği. -Tarımsal hasılanın 37 milyar liradan 213,3 milyar liraya çıktığı, ihracatın 3,7 milyar dolardan 17,7 milyar dolara çıktığı ve 4,8 milyar dolar tarımsal dış ticaret fazlamız olduğu.  -Ürün bazında dünyada 7 Avrupa da birinci sırada olduğumuzu.  -Meyve ve sebze üretiminde arzın talebi aştığını. -Buğday üretimimizde önemli bir yere gelindiği. -Tohum üretiminde ihtiyacın %80’inin yerli tohumdan karşılandığı, ata tohumlarının korunması için dünyanın 3. büyük gen bankasının oluşturulduğu. -Genç nüfusun köyde yatırım yapmasını ve tarımsal nüfusun gençleşmesini sağlamak için köye dönüş projesini başlatarak kişi başı 30 bin lira tutarında hibe desteği verildiği. -Orman alanlarının genişletilerek erozyon ile mücadelede önemli yol kat edildiği, mücadelenin artarak devam edeceği. -Tarımsal arazi kullanım planları hazırlanacağı. Atıl tarım arazilerinin üretime kazandırılması için arazi bankacılığı ve birlikte üretim gibi alternatif modellerin devreye alınacağı. Miras mevzuatını geliştirerek, tarım arazilerinin bölünmesi sorununa kalıcı çözüm getireceği.  -Gıda kaybı ve israfını önlemeye yönelik yeni tedbirleri getirileceği. -Orman köylülerine prefabrik evler yapılacağı ve 1000 köye tıbbi aromatik bitki projesi uygulanacağı. -Zorunlu olmadıkça ithalat yapılmayacağı, kırmızı ette yaşanan sorunların çözümü için küçükbaş hayvan yetiştiricilerine sürüye yeni katılan hayvan için 100 lira destek verilerek hayvan sayısının artırılacağı. -Damızlık tavuk yatırımı ile yılda 30 milyon civciv üretilerek tavukçuluğun garanti altına alındığı. -Sertifikalı tohum üretiminin arttırılarak 1,4 milyar dolar pazar hacmine ulaştırılacağı. -Organize sera ve balıkçılık bölgelerinin kurulacağı. *** Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasının ilk bölümünde, dünyadaki resmin doğru tasvir edilmesi ve bu resmin milli güvenliğimizi tehdit ettiğini söylemiştir. Bu söylemiyle, tarıma milli çerçeveden baktığını göstermesi takdire şayandır.  Ancak konuşmasının ikinci bölümünü oluşturan rakamsal veriler ve hedefleri için aynı şeyi söyleyemeyiz. Neden söyleyemeyeceğimizi belirtmeden önce tarımımıza kısaca göz atmamız ve bazı konuların net olarak anlaşılmasını sağlamamız gerekiyor. -Son yirmi yıl içerisinde kırsalda yaşayan üç kişiden ikisi şehirlere göç etti. -Tarım arazilerimizin halen  %70’i sulanmıyor. -Meralarımızın tamamına yakını kontrolsüz otlatma sebebiyle ya da yasadışı şekilde işgal edilip yağmalanarak çöle döndürülmüş durumdadır. -Orman ve mera alanlarının  planlaması rastgele yapılmış, planlamada hayvancılık ve gelir getirici ürünler (ceviz, badem, zeytin, kestane, çam fıstığı, mantar gibi) hesaba katılmamıştır. -Karadeniz bölgesi dışında kalan topraklarımızın tamamına yakınının organik maddesi %1 seviyesine düşmüş ve kimyasal atık çöplüğüne dönüşmüştür. -Gerekli donanıma sahip işletmeler AB standardında ürün ve verime ulaşırken, donanımı eksik işletmelerin ürünü kalitesiz ve verimi dünya ortalamasının çok çok altında. -Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz başta olmak üzere köylerimizin büyük bir çoğunluğunda dominant ailelerin baskısı ve etkinliği nedeniyle genç nüfusun köyünde iş kurmasını engelleyen, gücü olmayanı ötekileştirip yıldıran rant çeteleri tehdidi bulunmaktadır. -Kooperatifçilik ve üretici birlikleri felç edilmiş vaziyettedir. -Pazar tefecilerin eline geçmiş hâlde. -Mevzuatlar, yerel ürünleri öcüleştirip yasaklamış, sanayinin ürettiği katkılı, ambalajlı gıdaların emir eri olmuş durumdadır. Bu tespitler ışığında genel bir değerlendirme yapalım. İki binli yıllarda Hollanda, Fransa, Çek Cumhuriyeti ve Polonya civarında Avrupa’yı iki ay kadar tarım ve hayvancılık amaçlı gezme fırsatım olmuştu. Hollandalı büyük bir işletme sahibi; toprak, su ve insan kaynaklarının çözülebilir olduğu, tarım yapmak için olmazsa olmaz kaynağın güneş olduğunu söylemiş, güneşlerinin yeterli olmaması nedeni ile verimliliğin azaldığı, maliyetlerin yükseldiğinden bahsetmiş, bu konuda Türkiye’nin çok şanslı olduğunu belirtmişti. O güne kadar olaya toprak, su ve insan kaynağı olarak bakmış birisi olarak çok mahcup olmuştum. Zira bitkiyi besleyen ana kaynağın güneş olduğunu bilmeme rağmen, hesaba katmamış olmam, affedilir bir hata değildi. Almanya, Polonya ve Fransa’da dikkatimi çeken en önemli ayrıntı, toprağın besin ihtiyacının sunî yollardan değil, doğal kaynaklardan karşılanmasını temel prensip edinmiş olmalarıydı. Bataklıklardan çıkardıkları torf, hayvan gübresi ve denizlerden çıkarılan yosunlarla bitkilerini besliyorlardı. Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan’da ormanların tepelik yerlere belli bir disiplinle yerleştirilmiş olması ve tepeliklerin eteklerinde çayır ve meraların oluşturulması dikkatimi çekmişti. Nedenini sorduğumda “En büyük organik madde kaynağı ormanlardır. Ağaçlardan dökülen yaprak ve meyveler ağacın kendisini beslerken yağmur suları ve rüzgârla aşağıdaki düzlüklere inen organik maddeler çayır ve meraları besler.” cevabını almıştım. Hayvanlar yağışlı kış günleri dışında ömürlerinin tamamını merada geçiriyor, kışın ise yaz başlangıcında bu otlaklardan biçtikleri otlarla besleniyordu. Onlar da Hollandalı ile aynı şeyi söylediler: “Keşke sizin güneşiniz bizde olsaydı, dünyayı beslerdik.”  Gördüklerimi memlekete döndüğümde herkese anlatmaya çalıştım. Hemen herkesten aldığım cevap “Oralarda her gün yağmur yağıyor.” oldu.  Yağmurun aslında dezavantaj olduğunu kimseye anlatamadım.  Buradan Cumhurbaşkanımızın açıklamalarına dönelim. İktidarları süresince çiftçiye vermiş oldukları 137,7 milyar TL destek ile Fırat’ın üst kollarını Kızılırmak’a bağlayıp, Aksu ve Manavgat çaylarını Beyşehir gölüne akıtsaydık Türkiye’de sulanmayan alan kalmaz, arkadaşlarım da bana  “Oralarda her gün yağmur yağıyor.” diyemezdi. 2019-2023 stratejik planında konserve, salça, reçel yapımı gibi konuların köylülere öğretilmesi için bütçeye ödenek koyan televizyon ve internetten bihaber tarım bakanlığı bürokrasisi, Sayın Cumhurbaşkanının önüne bazı rakamlar koymuşlar o da okudu.  Bugün itibarı ile beş adet gebe düve alıp beraberinde arsa, ahır, ekipman, bir yıllık yem ve işletme sermayesi koyarak işe başlayacak genç için gerekli nakit sermaye 400 bin TL (ev hariç). Bu rakam sektörün ha deyince içine girilebilecek bir şey olmadığını, içine girecek olanın da hesabını iyi yapması gerektiğini göstermesi açısından önemli. Hallice bir yatırım, çarşıda köşe başı dükkan açmak gibi bir şey yani. Köylerde toprağı ele geçiren ağalar ile onları kredi batağına sokan şehirli tefeciler rantı o kadar yükselttiler ki garibin beş inek ya da kırk koyun alıp yuva kurma hayali çoktan suya düştü. Anlayacağınız şehirlere kaçmaya çok da hevesli değil garipler.  -Bugün Türkiye’de yılda 1 milyar 200 milyon adet tavuk kesiliyor. 30 milyon bu rakamın %2,5’u eder. %2,5 pay ile şirketin patronu olabilir misiniz? Kaldı ki tavuğun temel meselesi civciv değil yemdir. Tavuk yeminin hammaddeleri soya ve mısırdır. Bunların tamamına yakını maalesef dışarıdan gelmektedir. Tohum üretimimizin %80’i yerli deniyor. Ton bazında hesap yaparsan doğru. Ancak 100 gr domates tohumunun 1 ton buğday tohumundan pahalı olduğunu düşünürsek hesap alt üst oluyor. Mısır, ayçiçeği gibi stratejik ürünler ve çoğu sebze tohumu dışardan gelirken iç piyasada hububat ve bir kısım bakliyat tohumu yerli. Tohum yerli olmasına yerli de tüccarı yabancı. Mera meselesini çözemediğiniz, yem maliyetlerinin yuva yıktığı bir ortamda 100 TL vererek koyun çoğaltmaya çalışan salçacı bürokrasi meselenin 100 TL olmadığını benden iyi bilir. Lakin üretmeyi kolaylaştırmak, verimi arttırmak gibi zahmetlere girmektense “ver kurtul rahat et” yolunu seçerler. Elinde imkanı olan çiftçi Avrupalıdan daha kaliteli ürünü yetiştirirken, mağarada gübre yığını içinde hayvan besleyen Mehmet emmi düştüğü çukurdan kurtulsa beş yıldızlı ahırı yapıp hayvandan senede iki ton yerine on ton süt almayı bilir bilmesine de, belini doğrultamıyor garibim.  Anadolu’da şehirlerin en zenginleri yem, tohum, gübre, ilaç bayileri, celepler, zahireciler, hal komisyoncuları gibi adamlardır. Bunlar çiftçiden alır fabrikaya, fabrikadan alır çiftçiye satarlar. Çiftçiyi fabrikaya, fabrikayı çiftçiye doğrudan bağlayan bir sistem kurulamaz ne hikmetse.  Arazi toplulaştırma işlemlerinin yoğunlaşacağı miras hukuku meselesine el atılacağı söylenmektedir. Arazilerin bir arada olması yatırımların maliyetini azaltıp, cazibesini arttırması açısından önemlidir. Ancak teknolojik donanımı yetersiz, kârlılığı düşük köylünün kredi batağına saplanarak cazibesi artmış olan tarlasını elinden kaptırma riskini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle tarımda tekelleşen rantiyecilerin, destekten ziyade vergi ile budanması aile işletmelerinin sigortası olacaktır. Su ürünleri ve seracılık alanında planlanan organize bölgeler aile işletmeciliği çapında düşünülüyorsa ne ala, hızla çoğalsın ve hayvancılık alanında da yaygınlaşsın isteriz. Ancak şimdiye kadar yaşadık ve gördük ki böylesine devasa yatırımlar devlet eliyle yapılıp bir iki şirkete verilmekte, köylünün de orada amele olarak çalışması beklenmektedir. Bu yatırımlar son derece kârlı yatırımlardır. Devlet yapıp zengine verecekse yazık olur. Zengin kendi parasıyla yapıyorsa da ellerinden öperim. İşte böyle hakim bey nerden tutsam elimde kalıyor. Baran Dergisi 672. Sayı

Francis’in Japonya Ziyareti ve Nükleer Silahlar

Bu konuşmayı gerçekleştirdiğimiz sırada Katoliklerin lideri Papa Francis Japonya’da bulunuyor. Japonya nüfusunun sadece yüzde 1’i Hıristiyan ve bunların da büyük çoğunluğu Katolik. Bunlar da yüzlerce yıl evvel Portekizliler tarafından dinleri değiştirilen Japonlar. Japonya, dünyada atom bombası atılan ilk ve tek ülke.  Dolayısıyla, konuşmalarında sürekli nükleer silahların azaltılmasından bahseden Papa’nın Japonya ziyaretinin sembolik bir ehemmiyeti var. Nitekim atom bombası atılan şehirlerden biri olan Hiroşima’da bir konuşma da yapacak. Bununla neyi amaçlamakta? Elbette propaganda yapmayı amaçlıyor. Papa, nükleer silahların azaltılmasına yönelik söylemlerle bir propaganda faaliyeti yürütecek.  Siz de hatırlarsınız, Polonyalı Yahudi menşeli bir Papa vardı, Papa II. John Paul. Bu adam, nükleer silahları destekliyordu. Kendisi bir komünist düşmanıydı ve Polonya gizli servisinde iyi bağlantıları vardı. Her şeyde olduğu gibi, dünyada çok fazla bağlısı bulunan inançlardan biri olan Katolikliğin zirvesinde de bir takım fikir değişiklikleri yaşanıyor. Katolikler, “barış” söylemiyle diğer milletlere nüfuz etmeye ve kontrol altına almaya çalışıyorlar. Haksız yere insan öldürmek ve dolayısıyla nükleer silahlar Hıristiyanlıkça yasaklanmıştır. Tüm dinler tarafından yasaklanmıştır. Nitekim Yahudilik ve İslâm da, haksız yere öldürmeyi yasaklar. Dünyada en fazla mensubu bulunan inanç Hıristiyanlıktır ve Hıristiyanlık uygulamada öyle olmasa da inanç bakımından barışçıl bir dindir. Daha iyi bir dünya ortaya çıkarma iddiasındadır. İnancın özüne dönüş şeklinde algılanabilecek bu değişimin propagandasını ise nükleer silahlar üzerinden yapmaktalar.  Türkiye de nükleer silahlara sahip olan bir ülke; fakat nükleer bir güç değil. Çünkü Türkiye sınırları içerisinde bulunan nükleer silahlar Amerikan silahları. Bu silahlar Rusya’ya eski adı ile Sovyetlere karşı Türkiye’de konuşlandırılmıştı. Ümid ediyorum ki Cumhurbaşkanı Erdoğan bunları temizlemeyi başarır. Türkiye, asla Avrupa Birliği’nin bir üyesi olamayacaktır. Çünkü Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin bir parçası olması durumunda, Avrupa Birliği’nin en önemli gücü Türkiye olacaktır ve bunu asla istemezler. Bunun sebebi ırkçılıktan ziyade Avrupa’da yükselen İslâm düşmanlığıdır. Diğer bir sebep ise Türkiye’yi, bazı Arap devletlerini olduğu gibi münafıkların değil, gerçek Müslümanların yönetmesidir. Bu sebeple Avrupa’nın, Türkiye’yi istediği gibi yönlendirmesi zordur. Erdoğan onlar için son derece zor bir lider. Ne yazık ki, Türkiye asla Avrupa Birliği’nin bir parçası olmayacak. Türkiye, şu an için bu ölçü olmasa da senelerce emperyalistlerin arka bahçesi vaziyetindeydi. 1950’lerden beri NATO, Türkiye’nin talebi doğrultusunda ülkeye modern roketler konuşlandırdı. Bu Türkiye açısından son derece akıllı bir adımdı. Muhtemel bir Rus bombardımanına karşı sınırlarını bu şekilde muhafaza edebileceklerini düşünüyorlardı. Çünkü Rusya, Bolşevik devriminin ardından Türkiye için önemli bir tehditti. Türkiye, bu süreçte nükleer silah bulunan ülkelerden biri oldu. Bugün ise Türkiye, NATO roketlerinin yanı sıra sınırlarını muhafaza etmek adına Rusya’dan roketler almaya başladı.  Bugün Türkiye menfaatlerini muhafaza etmeye dönük bir politika seyrediyor. Konumu itibariyle barışın en fazla fayda sağlayacağı ülkelerden birisi Türkiye. Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Müslümanların, Hıristiyanların, hatta Yahudilerin ve hülâsa insanlığın düşmanı olan Siyonistler nükleer silahları bölgedeki barış ortamını ortadan kaldıran bir bahane olarak kullanıyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan evvel Ortadoğu’nun en popüler rejimine sahip olan Irak’ta nükleer silahları bahane olarak kullandılar. Saddam Hüseyin, Siyonistlere karşı ekonomik bir savaş açmıştı. Irak işgal edildi ve Saddam Hüseyin ihanete uğradı. Yakalandı, önce mahkûm edildi, ardından tiyatro kabilinde bir yargılama neticesinde asılarak şehid edildi.  Hülasa; Katolik Kilisesi’nin Japonya hamlesi siyasî bir hamledir. Ben 1975 yılında Müslüman oldum ve tüm Müslümanlar kelime-i şehadet getirerek, Allah’tan başka ilah olmadığını, Peygamber efendimizin onun kulu ve resûlü olduğunu kabul eder. Bugün diğer tüm inançlar Peygamber efendimize ve İslâm’a saldırıyorlar. Buna mukabil İslâm çok hızlı bir şekilde yayılmaya devam ediyor.  Elbette başka inançlara mensup olup da Müslümanlarla dost olanlar da yok değil. Mesela, Venezülla hükümeti, Müslüman dostu bir idaredir. Bu enteresan bir durum; fakat Bolivaryan bir hükümet Müslümanların dostu. Bu hükümetin kurucusu Komutan Hugo Chavez ve onun selefi Nicholas Maduro Müslüman dostu siyasetçilerdir. Bu doğru tarafta olmak ile alâkalı bir durum; Müslüman olmamalarına rağmen İslâm’ın düşmanlarına düşmanlar. Münafıklarla değil, gerçek Müslümanlarla aynı safta bulunuyorlar. Elbette Müslüman Türkiye halkı ve Türkiye’deki gönüldaşlarımla aynı safta bulunuyorlar. Türkiye’deki Nakşî gönüldaşlarım senelerdir cezaevinde olmama mukabil cesur bir şekilde benimle ve memleketim Venezüella ile dayanışma içindeler. Bu onurlu duruş, Siyonistlerden ve emperyalistlerde zerre korkmadığımızın göstergesidir!   Allahü Ekber! 24.11.2019 Baran Dergisi 672. Sayı

Atatürk’ü Sevmek

“Atatürk’ü seviyor musun sevmiyor musun?” Bir kısım insanlara göre seversen iyi, sevmezsen kötüsün. Diğer bir kısmına göre de, seversen kötü, sevmezsen iyisin! Vatanı kurtardığına inandığı için onu seven bir kimseye sevmediğini söylersen, onun nazarında vatanını sevmeyen bir hain olursun. Bu memlekette dinini sevdiği için Atatürk’ü sevenler bile var. Onlara sorsan “Atatürk gerici yobazların başını ezmiş/büzmüş, irticanın kökünü kazımış, gerçek din alimlerini korumuş. Din iyi anlaşılsın diye Elmalı’ya tefsir bile yaptırmış.” derler. Değil mi? Evet. Bu yılın on Kasım’ında bazı okullarda ona tapınma ayinleri düzenlendi. Bu rezalete Atatürkçü Düşünce Derneği bile karşı çıktı. Ama, kazın ayağı hiç de göründüğü gibi değil.  Aynı şeyler her zamanki kutlamalarda bizzat devlet ricali tarafından farklı versiyonları ile kesintisiz devam ettiriliyor! Bilhassa okullarda, resmi kurum ve kuruluşlarda, küçük büyük bütün beldelerde Atatürk heykelleri etrafına toplanan kalabalıklar -boynu bükük!-  sizce ne yapıyorlar? Ne yapacaklar? “Vatan kurtaran kahraman” Atatürk’ü selamlıyor, ona şeklen de olsa bir uluhiyet payesi yükleyip -çaktırmadan- tapıyorlar. Şimdi bu sözlerden hareketle, “yok canım ne alakası var?” diyebilecekler çıkabilir. O zaman biz de “Öyle değilse bu hal neyin nesi? İzahını yapabilen birileri varsa beri gelsin.” deriz. O heykeller boşuna mı yapıldı? İşte CHP’nin 6 oklu bayrağında da var olan ve halka dikte edilen Atatürk ilkeleri. 1-Cumhuriyetçilik. 2-Milliyetçilik. 3-Halkçılık. 4-Devletçilik. 5-Laiklik. 6-İnkılâpçılık.  Bütün bunlar Ziya Gökalp’in  kafasından çıkan hezeyanlardır. Sonradan Atatürk’e mal edilerek Amentü’nün esasları yerine ikâme edilmiştir! CHP Milletvekili KEMALETTİN KAMU Çankaya şiirinde: “Ebedi bir güneşle Burada doğdu Gazi, Yaprak yığını gibi Burada yandı mazi. Burada erdi Musa, Burada uçtu İsa; Bülbül burada varsa Hürriyet için öter. Ne örümcek ne yosun, Ne mucize ne füsun; Kabe Arap’ın olsun Çankaya bize yeter...” Demiştir.  Atatürk’e karşı olanların bazıları ile onu sevenlerin arasında görünmez bir bağ vardır. karşı olurken onu tersinden yaşatan bir bağ! Tamam, bir an için şöyle kabul edelim. Bütün Türkiye “Atatürk kötü” desin. Sonuçta ne olacak? Hiç bir şey! Sen nesin? Getirdiğin teklif ne? Birilerine kötü demek seni iyi yapar mı? Aynı şekilde bütün Türkiye “Atatürk iyi derse” iyi mi olacağız? Onların teklifi ne? Yukarıdaki ilkelerden başka bir şeyleri yok ki. O ilkelerin tatbikinden çıkan sonuçlar da ortada!  Tapınma ayinleri, putlaştırma seansları eşliğinde çağdaşlık masalları ile uyutulan bir toplum. İlköğretime yeni başlamış küçücük çocukların kafasına atılan kurtarıcı kemendi onun yakasını bir ömür boyu bırakmıyor. Ailesi evlatlarının istikbaline zarar gelsin istemedikleri için çocuklarına yapılan aşı ile teskin oluyor! Herkes gittiği her yerde Atatürk ile karşılaşıyor. Özellikle resmi kurumlarda, şehirlerin meydanlarında, tv ekranlarında... Şurada burada...  23 Nisan, 29 Ekim, 19 Mayıs ve 10 Kasımlarda devleti yönetmeye talip bütün siyasi partilerin ileri gelenleri, belediye başkanları, meclis üyeleri, teşkilat başkanları, şunlar bunlar, hepsi... Atatürk’ü övme yarışında baş çekiyorlar! Karşı olanların kötü demesi bir şeyi değiştirmiyor. İşler kötü/iyi tartışması ile düzelmiyor.  Kötü diyenler iyi’sini ortaya koyacak. Ama bir bakıyorsun onlardan bir kısmı daha da kötü. Üstad’ın deyimiyle “kaba softa, ham yobaz!” “Allah’tan korkmaz, ama Allah ile korkutan” cinsten! İyi diyenlerin hali zaten ortada. Bunlardan bir cacık olmaz! Vatanını, dinini, milletini sevdiği için Atatürk’ü sevenleri düşman kabul edip onlarla didişmek yanlış! Onlara hakikati anlatmak lâzım. Son söz yine her zaman olduğu gibi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun: “Cehennemin dibinde mekânı hazır olan “ahbes”e lânet!.. Bunu ezbere bir nefret içinde sürdürürken, tersinden onu yaşattığını anlamayanlara esef!..”*   *SALİH MİRZABEYOĞLU, Ak Doğuş Dergisi 2. sayı, Sayfa 1, 2 Atalık 1989 Baran Dergisi 671. Sayı

Yüksek İslâm Boykotlarının Önemi

İmânın tezahürü aksiyondur yani ameldir. İnsan bu dünyaya kendi aksiyonunu ifade ve icra etmeye geldi. Doğru fikre ve inanışa bağlananlar hak cephesini, yanlış fikre kapılanlar ise batıl cephesini temsil eder. Hayır-şer, iyi-kötü, doğru-yanlış savaşı da diyebiliriz buna. Yüksek İslâm Enstitüsü boykotlarını da iman ve aksiyon bahsi içinde değerlendirebiliriz. 1977-1978 yıllarını kapsayan Yüksek İslâm boykotları o dönemde uzun oluşu ve netice alışı itibariyle öncü ve ilk olmuştur. Birincisi 55 gün süren, ikincisi ise okulun kapanması ve tekrar açılmasına kadar altı aylık bir süreci kapsayan boykot ve diğer eylemlerden bahsediyorum. Yurt genelinde yedi Yüksek İslâm Enstitüsü’nde (İstanbul, Bursa, İzmir, Konya, Kayseri, Erzurum ve Samsun) boykot eylemine, Akıncılar, MTTB ve MSP’nin desteği söz konusu oldu. 55 gün süren birinci boykotlar, 29.03.1977 tarihinde başlayıp 23.05.1977 tarihinde son buldu. İkinci boykotlar ise Eylül 1977 ile Şubat 1978 arasında gerçekleşti. Hazırlık dönemi olarak öncesi ve iki boykot arasındaki gerginlikleri de hesap edersek boykot hareketliliğinin 1,5 yıl sürdüğünü ifade edebiliriz. Ve Sonrası da İslâmcı hareket için bereketli olmuştur. Pasifist bir çizgide ve reformistlerin kontrolünde seyreden Yüksek İslâmlardaki bu gidişe karşı gelen öğrencilerin boykotu, temelde mevcut düzene ve düzenbaz bazı idarecilere karşı bir isyan idi. Kendi mecrasını arayan ve öz yurdunda garip ve ikinci sınıf muamelesi gören mukaddesatçı gençliğin bu gidişi kabul etmeyip bileğinin ve yüreğinin hakkıyla meydan yerine çıkışı idi. Boykotların görünür sebebi, Yüksek İslâm Enstitülerinin akademi olma talebi olsa da bu istekte bile kabına sığmayan ve daha iyi şeylere layık olduğunu ve ülkemizde söz sahibi olmak istediğini haykıran bir gençlik vardı. Zaten bu kadar uzun sürmesi ve etrafında bir çok başka eylemleri doğurması, yurt çapında etkileşimi olması, içimizdeki hain ve işbirlikçileri ele vermesi, Üstad Necip Fazıl’ın ve Salih Mirzabeyoğlu’nun da mevzuya ilgi göstermesi başka ne ile izah edilebilirdi? Mesele, sadece akademi talebi değildi ki, ufukta bir fırtına kopuyordu.  O zaman ilk ihtilâlci ses olan GÖLGE dergisi akıncı hareketinin ateşleyicisi idi. “İnsanımızın ve inancımızın kavgası” mottosuyla yayınlanan, her sayısı bomba tesiri yapan, Akıncı ismini ilk kullanan ve yurt çapında teşkilâtlanan, 1975 yılında Salih Mirzabeyoğlu’nun yönetiminde çıkmaya başlayan Şanlı GÖLGE dergisinin aksiyoner çizgisinden bahsediyorum. GÖLGE kadrosu boykotlara tam destek verdiği gibi (sadece fikrî değil, fiili destekler, öyle ki burada ayrıntı veremeyeceğim), İstanbul Yüksek İslâm boykotlarının iki lideri de GÖLGE kadrosundandı. Tabiî ki mevzu isimler değil, aksiyon çizgisidir ve buna manivela olan örgütlenmedir. Zaten o dönem mukaddesatçı gençlik bir bütün hâlinde, komünist ve ırkçı yapılanmaların arasında kendi zuhurunu gerçekleştiriyordu. Y.İ.E. boykotları da bu gençliğin kendinden zuhuruna güzel bir misaldi. Öyle ki uzun ve sebatlı bir hareket oldu. Boykotlar vesilesi ile hain ve işbirlikçiler de ortaya çıktı. Dost kara günde belli olur hesabı, kavga meydanlarında risk alındığında sadıklar ve hainler ortaya çıkıyor, yürekliler-yüreksizler görülüyor. Çünkü tatlı sofralarda veya risksiz ibadet alanlarında adam tanınmaz. Kısaca, adam “sefer”de tanınır.  Yüksek İslâm boykotlarında gençlik ateş gibi idi ve birbirleriyle kenetlenmiş bir şekilde uzun müddet yürüdüler. Bu husus her övgünün üzerindedir. Öyle ki, ikinci boykotlar sınav dönemine denk gelmesine rağmen, hiç bir öğrenciye ceza verilmesin diye sınavlara girilmedi, sınıfta kalmak pahasına dayanışma sergilendi. Öğrenciler öyle kararlıydılar ki, kendilerine mani olmaya kalka “çevik kuvvet”le okul önünde başlayıp Bağlarbaşı’nın sokak aralarına kadar süren çatışmalar oldu. Neticesinde müdür makamında darp edildi ve okulu bir müddet kendileri tatil etmek zorunda kaldılar. Polisle olan çatışmalarda boykotları desteğe gelen Fatih Akıncılar Başkanı Şehid Metin Yüksel’den bahsedelim. Kendisi çatışmaların yoğun olduğu bir an polis tarafından yakalanmış ve polis otobüsünün içine alınmış ve öldüresiye darp ediliyordu. Peşpeşe gelen darbelere karşı gönüldaşımız Metin Yüksel Ayete’l-Kürsü’yü okumaya devam ediliyordu. Sonunda polislerden biri dayanamadı, “Yeter ulan!” diye isyan etti. Polisler birbirine silah çekti, Metin ise kargaşadan istifade ile aralarından çıktı ve bizim aramıza katıldı.  Öğrenciler boykotlarda birlik içinde yürürken bir yandan da Ankara sıkıştırılıyordu. O zaman Yüksek İslâmların bağlı olduğu Din Eğitim Genel Müdürü Tayyar Altıkulaç’tı. Onun ekibinden Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu ise okulda hoca olup öğrencilere ceza vermenin yollarını arıyordu. Birinci dönem boykotlar bitip öğrenciler okula döndüğünde yeni bir isyan dalgası başlamasından korktukları için ceza veremediler. Ancak yaz tatilinde beş öğrenciye ceza tebliğ ettiler. İki öğrenci okuldan ömür boyu, üç öğrenci ise bir yıl uzaklaştırılıyor, cezaların devam edeceği sinyali veriliyordu. Cezalar öğrencileri yıldıramadı, bilakis infiale yol açtı. İmtihan dönemi olmasına rağmen Eylül ayında ikinci boykotlar başlayıp daha şiddetli tepki ile karşılaştılar. Sonunda öğrenciler hem Danıştay’dan cezaları durdurma kararı aldılar, hem de meclisten çıkan öğrenci affı ile okula döndüler. Boykot karşıtı olan düzen işbirlikçisi ve de reformist tıynetteki idareci ve hocalar ise zulüm hevesleri kursaklarında kalarak kuyruklarını kıstırıp oturdukları yerde kala kaldılar. Zaman İslâmcı hareketin yükseliş zamanı idi. GÖLGE dergisinin motive edici sloganında olduğu gibi: “Savaş-sabır-zafer!” Bu yolda mağlup yoktur, ya şehid olursun, ya gazi!.. Boykotlara karşı çıkan reformist idarecilerden bahsettik. Onların öğrenciler içinde uzantıları azdı ve sesleri çıkmadı/çıkamadı. Ancak Fetullah Gülen hainine bağlı bir küçük öğrenci grubu vardı ve onlar boykot kırmaya da teşebbüs ettiler. Daha sonra öğreniyoruz, İstanbul’da Fetullah Gülen koruma grubuyla okul önüne gelmiş ve kendi taraftarı 40-50 kişilik öğrenci grubunun polis kordonuyla içeri girmesini sağlamıştı. Bu boykot kırma teşebbüsü pek başarılı olamadı. Zaten bin küsür kişilik öğrenci mevcudunda 40-50 kişi bir şey ifade etmiyordu. Amaçları moral bozmaya yönelik bir hareketti. Ancak bu da ters tepti, yurtlardan Fetöcü öğrenciler atıldı, bir kısmı darp edildi, kurşunlandı. İzmir’de ise biraz daha etkili oldular ancak orada da gönüldaşlar tarafından püskürtüldüler.  “Harekette bereket vardır.” derler. Şahsiyetli, dirayetli ve dik duran insanlar birbirini tanıyacağı gibi, her şeyden önce insan kendi imânını test eder ve imânının zevkine erer. Ayrıca davanın yürümesine de hizmet edilmiş olur. Şu hususu da ilâve edelim ki, boykot hareketliliğini yaşayan öğrencilerin daha sonraki hayatında daha kendine güvenli ve aktif olduğu gözlemlenen bir husustur. Bu da boykotların önemli bir kazanımıdır. O âna değil, istikbâle yönelik bir kârdır.  GÖLGE (1975) ve peşinden gelen AKINCI GÜÇ (1979), Akıncılar içinde aktif çizgiyi temsil etmesi yanında, 1983’de İBDA ismiyle son ve som hâlini almıştır. Bu ismin açılımında da akıncılar ismi muhafaza edilmiştir. İslâmcı hareketi sistemleştirmek ve fikir manzumesi (ideoloji) sunmak açısından da İBDA hareketi benzersizdir. BD-İBDA hareketi, kendi tarihini 1919 yılında başlayan Milli Mücadeleye dayandırarak, içimizdeki Batı kültürü ve siyasetinden kurtulmayı hedefleyen anti-emperyalist bir çizgidir. Akıncı Güç haricinde Akıncılar ismiyle samimî Müslüman hareketler de olmuştur. Onlardan da Allah razı olsun. Ancak BD-İBDA’nın İslâmcı harekete istikrar ve istikamet kazandıran ve diğerlerinden ayıran sistem ve metod getirme özelliğini belirtmekte fayda var.  İslâmcı hareketi o günden bugüne muhasebe etmek, doğru ve tutarlı çizgiyi bilmek, alınları ak olanlar ile yüzleri kara olanları tanımak için bu yazıyı yazdık; ve bu amaçla da o döneme ilişkin mülakatlara dergimiz sayfalarında yer verdik.  Yüksek İslâm Enstitüsü boykotları, hak arama mücadelesi bakımından Türkiye’de cumhuriyet sonrası dönemde Müslümanlar için bir ilktir ve uzun süreli olmuş ve amacına da ulaşmıştır. Örgütlenmenin doğru ve elle tutulur hedefler koyarak gerçekleştirileceğini Müslümanlara göstermiştir. Akabinde gelişen hadiselerde bu metod tatbik edilmiş ve netice alınmıştır. Hem İslâmcı harekete güç katmış, hem de öğrenciler fire vermeden güç birliği içinde okullarına dönmüşlerdir.  Bu mücadele, İslâmcı mücadelede bir kilometre taşını oluşturur. 75-80 arası hadiseler bir bütün olarak değerlendirildiğinde “Menemen sendromu”nu yıkan Gölge ve dolayısıyla İbda hamlesinin tüm Türkiye çapındaki örgütlenme kabiliyetini sergileyen bir aşamadır YİE boykotları...  Boykotlardan sonra Yüksek İslâm gençliği artık Akıncıların eylemlerine ve şehit cenazelerine katılıyor, aktif görevler alıyor, Amerikan karşıtı gösteriler organize ediyor ve sıkıyönetim döneminde de tutuklanıyor, askerî kışlalara hapsediliyor, baskılara karşı dik duruyorlardı. Pratik bir kazanım olarak da bu mücadele neticesinde Müslümanlar akademik camiada söz sahibi olmak hakkını elde etmiştir. Hangi şartlar altında olursa olsun, emperyalistler, AKINCI GÜÇ’ün, “İYİ-DOĞRU-GÜZEL” yolunda “YENİ NİZAM YENİ İNSAN” mücadelesini engelleyemeyecektir. Bu mücadele çizgisini her dem sürdürmek duâ ve temennisiyle kâim ve dâim kalın. Baran Dergisi 671. Sayı

Masum FETÖ’cü Yoktur, Fırsatını Bulamamış FETÖ’cü Vardır!

Şimdi bir kişi ya da grubu değerlendirme ölçümüz asgari İslam ölçüleri değil mi? En alt düzeyde kitap ve sünnet bilgisi olan kişi FETTOŞ gibi bir zındığa nasıl inanır?  Nasıl "Kandırıldım , ben İslam'a hizmet ediyordum." diyebilir? Bu adam tâ 80'li yılların başında: “Şimdi Resûlullah gelse 'Fethullah bunları yapma!' dese, ben gene yapardım. Siz devrinizde yapacaklarınızı yaptınız,  bu devir de benim devrim, ben bunları yaparım, derim ve bunları yapmaya devam ederim." dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 1987'de “Bütün insanlar Lailahe illallah deyip Muhammedun Resûlullah demese bile cennete girer.” dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 1996'da "Cibril-i Emin gelse, şu adama oy ver dese, ben o adama oy vermem." dedi. Cibril-i Emin, Allah'tan (cc) başkasından emir getirmez. O zaman bu söz de küfür mü? Elbette. 1999'da "Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili ayetler Hz. Peygamber'in dönemindeki Yahudi ve Hristiyanları hedef alıyor. Günümüz Yahudi ve Hristiyanlarını bağlamaz, o ayetler tarihi konjonktürü içinde kalmıştır." dedi. Bu söz küfür mü? Elbette. 28 Şubatçıların başörtülülere zulmünü meşrulaştıran, avanesine başını açtıran "Başörtüsü teferruattır." (daha sonra tepkiler üzerine "furuattır" dedim diye kıvırsa da) sözü ayetle emredileni ret olduğu için küfür mü? Elbette. Irak'ta yüz binlerce kadın-çocuk ABD ve diğer batılıların bombardımanıyla katledilirken Saddam'ın attığı iki füzenin İsrail'e düşmesi ile hemen "Gözümde o ağlayan masum Yahudi çocukları tüllendi." diye salya sümük ağladı. Mavi Marmara olayında İsrail'i otorite kabul edip "Otoriteden izin alınmadan yapılan bu hareket yanlıştır." Dedi. Bir tek açıkça "Ben papazım!" demediği kaldı. Bu Papaz'ın isteği ile başını açanlar neden apaçık ayetin emrini tutmak yerine bu Papaz'a uydular?  Bu adama devlete sızdı, siyasete karıştı vesaire demeden önce İslâm itikat ve anlayışını berhava ettiği için kızmak gerekiyordu. Bir tek biz İBDA mensupları bu adamı ifşa ederken kimse sesini çıkarmıyordu. Çünkü aileler için çocuklarının  Fettoş'un yanında olması iyi okullar kazanmaktı, iyi iş bulmaktı, hiçbir tehlikesi olmayan Müslümanlıktı! Kimse kusura bakmasın. Bu Papaz'ın İslam itikadını ifsat etmesi kimseyi ilgilendirmiyordu. Herkesin ilgilendiği çocuğunun iyi okuması, hiçbir bedel ödememesi, iyi memuriyetler elde etmesi idi. Şimdi de kimse sızlanmasın.  Biz bu Paralelle ve Müslüman'a zulmeden sistemle mücadele ettik. Hapislerde de yattık, işkence de gördük. En ağırını da merhum Kumandanımız Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu gördü. Hatta bize işkence eden polislerin birçoğu bu Papaz'ın çalıntı sorularla polis yaptığı tiplerdi. Papaz ise gidip ABD'nin kucağına, hem de CIA'nın çiftliğine oturdu. Hiç aldırış eden olmadı. "CIA'nın çiftliğinde semirtilen adamın İslâm ile ne alakâsı olur?"diyen bile olmadı.  15 Temmuz'da çocuklarını kaybeden annelere kim hesap verecek? O Adanalı ikiz kardeş polisin annesine -başka çocukları da yok- kim hesap verecek? Halil Kantarcı'nın üç yavrusuna, eşine kim hesap verecek? Ömer Halisdemir'in ailesine ne diyeceksiniz? Gölbaşı Özel Harekat Merkezi’ndeki 52 polisin katledilmesine; hatta oradaki caminin imamının sâlâ veriyor diye şehit edilmesine ne diyeceksiniz?  "Daire başkanı kadın temizlik yapıyor" diyen ağız ishaline tutulmuş Bülent Arınç Bey'e soruyorum: "Daire başkanı olacak kadar bilgili ve liyakat sahibiydi de bu FETTOŞ PAPAZ'ının yukarıda saydığım küfre götüren sözlerini neden görmedi, algılamadı, fark etmedi? Hayır derdi o değildi. Daire başkanı, genel müdür falan olmaktı. Oraya da hak ettiği için gelmedi. Bülent Bey, sizin  gibi tiplerin referansıyla geldi.  Bülent Bey, lütfen susun. Tepenize kadar FETÖ pisliğinin içindesiniz. Devlete giren FETÖ mensuplarının en az üçte birinin referansı sizsiniz. 15 Temmuz'da şehid olan 252 Müslümanın ve 3000'e yakın gazinin kanı var elinizde. "Suikast yapılacakmış, bunun planları ve evinizin krokisi çıkmış." kumpasıyla FETÖ’cü savcılar ve polislerin devletin KOZMİK ODASINA girmesine fırsat oluşturdunuz. Devletin tüm sırlarını, savunma planlarını CIA'ya servis ettirdiniz. PKK başta olmak üzere terör örgütlerine sızan devletin gizli görevlilerini FETÖ’cü polislerin öğrenmesine, bu görevlileri isim isim o örgütlere bildirmesine ve o örgütlerin bu görevlileri hunharca şehid etmesine yol açtınız. Siz en az general bozuntuları Akın Öztürk ve geberen Semih Terzi kadar katilsiniz. Utanmazlık ve sıkılmazlıkta, yüzsüzlükte sınır tanımıyorsunuz. Aklınıza estikçe konuşmanızdan, bu ağız ishalinizden midemiz bulanıyor artık. Millete bu işkenceyi yapmayın. MİDEMİZ KALDIRMIYOOORR. YETEERR!  Vicdansız FETÖ avanesine halkı acındırmaya çalışıp da Anadolu insanının vicdanını yaralamayın. Bir ayağınız çukurda ama siz hâlâ o PENSİLVANYA PAPAZI'nın yancılığını yapıyorsunuz. Başta damadınız ve çocuklarınız olmak üzere ruhunu, beynini o PAPAZ'a kiralamış tipleri masum göstermeye çalışıyorsunuz. Susun artık Bülent Bey, midemiz kaldırmıyor.   Susmazsanız Yüce Rabbim sizi Semih Terzi ile, PAPAZ FETTOŞ ile haşretsin. Son söz: MASUM FETÖCÜ YOKTUR, FIRSATINI BULAMAMIŞ FETÖCÜ VARDIR. Baran Dergisi 669. Sayı

Alman İdealizminin Tohumu: Emmanuel Kant

Büyük Şehid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Düşünce Tarihine Bakış” alt başlıklı “Büyük Muztaribler” isimli eserinden: “Felsefe tarihçileri, Kant’ın hayatı ve şahsiyeti ile felsefî başarısı arasında bir uyumsuzluk olduğu kanaatini belirtirler. Hayatı öylesine renksiz ve yeknesaktır ki, herhangi bir idealist pırıltıdan yoksun bu şahsiyette bir felsefe dehasının filizlenmesi şaşırtıcıdır. Kant’ın felsefe üzerinde yoğunlaşması öylesine yavaş ve geç olmuştur ki, astronomi, fizik, matematik gibi ilgilerle yoğrulmuş bir kafada gerçek bir teorik düşünce ruhunun nasıl mayalanmış olduğunu anlamak güçtür. Kant, ‘Saf Aklın Kritiği’ni yayınladığı zaman 57 yaşındaydı. 10 senelik bir kilitlenmenin ürünü olan eser, daha başlangıcından itibaren hep ‘3 ay içinde’ bitecek diye gelişmiştir; ve neticede düzensiz bir yapıda doğmuştur. Ama yine de, felsefe tarihinin en etkili eserlerinden biri olmuştur.” “Saf felsefede fasıllarımın hemen her zaman üçlü olması biraz tuhaf görünmüştür. Ama bu, meselenin tabiatına bağlıdır. Eğer bir bölme kablî olacaksa, ya çelişki ilkesine göre tahlilî olmalıdır ki, bu durumda her zaman ikili olacaktır veya terkibî; ve eğer ikinci durumda kablî kavramlardan türetilecekse, (matematikte olduğu gibi kavrama karşılık düşen kablî sezgiden değil), o zaman bölme terkibî bir birliğin gerektirdiği gibi zorunlu olarak bir üçlü olmalıdır. Şart, şartlı, şartlının şartı ile birliğinden doğan kavram.” Yukarıdaki alıntı üzerinden İBDA Mimarı sözlerine şu şekil devam eder: “Daha sonra Fichte’de işaret olarak kullanılmasına mukabil, Hegel’in büyük bir ihtimalle Kant’ın pek göze çarpmamış olan yukarıdaki satırlarından öğrenmiş olabileceği bu bilgi parçası, ‘teorik metodun’ saf bir formülasyonudur.”(1) Yukarıda İBDA Mimarı’nın Hegel ile ilişkilendirdiği mevzu, kuvvetle muhtemel, “son sistem kurucu irade” olarak beliren Hegel’in bütün sistemini üzerine bina ettiği “Tez, Antitez ve Sentez” üçlü döngüsü zorunluluğu ile doğrudan alâkalı olsa gerektir. Bunun niçininin izahı bütün yazı dizimiz boyunca yazdıklarımız üzerinden okunabilir. “Beşer aklı veya zekâsı” üzerinden “son sistem kurucu irade” sahibinin Hegel olduğu ön kabulünden hareketle şunları diyebiliriz: “Beşer aklı veya zekâsı” çerçevesinde “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”nı yine “Mutlak Fikrin Gerekliliği” üzerinden sistem çapında örgüleştiren ve bunun 21. yüzyıl dil ve diyalektiğini “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” şemsiyesi adı altında topyekûn dünyaya teklif eden İBDA Mimarı, aslında “son sistem kurucu irade”nin bizzat kendisi olduğunu ifade etmektedir.   Yukarıdaki bilgiyi şunun için aktarma ihtiyacı duyduk: Her şeyden evvel, yazı dizimiz boyunca, “Horoz Borcu” mevzuu üzerinden iddiamızı delillendiren bir noktada olduğundan dolayı ki bu mevzu, “beşer aklı veya zekâsı”nın “selim akıl” çerçevesinde anlam bütünlüğüne kavuşturulmasını gerektirmektedir. “Beşer aklı” çerçevesinde Sokrates’ten başlayan ve Eflâtun’un şahsında ete kemiğe bürünen ideal devlet “plan, program ve projesi” neredeyse 2000 yıl sonra Rene Descartes’ın Kartezyen Felsefesi ile yeni bir paradigmaya kavuşmuştur. Daha sonra bu paradigma, sonuçları itibariyle Amerikan Pragmatizmi, Rusya Materyalizmi ve Çin Sosyalizmi ile birlikte, “Yeni dünya düzeni kurucu iradesi” rolüne soyunan Kapitalizm ve Materyalizm veya Sosyalizm’in bulamacı halinde beliren vatansız Neo-Liberalizmi de bir kenara bırakacak olursak, kâh İngiliz Empiristlerinden J. Locke, G. Berkeley ve D. Hume üzerinden ve kâh Alman İdealistlerinden E. Kant başta olmak üzere, sırasıyla Nesnel, Öznel ve Mutlak İdealizmin kurucuları olarak beliren Fichte, Shelling ve Hegel üzerinden hep yeniden kritik edilerek insanlığın hizmetine sunulmak istenmiştir. Hegel’in şahsında bu mevzuyu düğümlemek istememizin temel sebebi, “Mutlak Fikir” ihtiyacının ilahî bir esasa dayanmadan, “beşer aklı” üzerinden son ciddi örgüleştirme teşebbüsünün Hegel’de vücud bulmasıdır. “Son sistem kurucu irade”nin Hegel olduğu tespitini de dikkate alarak bu şekilde bir değerlendirme yapmak, mevzumuz açısından hiç de saçma olmasa gerektir.    E. Kant, Alman aydınlanmasında esaslı bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Kant, felsefeyi Almanya’ya taşımakla kalmamış, çok kaba bir dil olduğu üzerinde spekülatif yorumlar yapılan Almancayı(2) felsefe dili haline getirmiştir. Tam da bu noktada, şu şekilde bir saptama yapmakta fayda vardır: İBDA Mimarı, bütün bir Batı felsefesinin menbaını, “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çeken” fikir adamı misyonuyla Türkiye’ye taşımakla kalmamış, özellikle Cumhuriyet sonrası metazori bir şekilde dayatılan ve “kurbağa dili” yakıştırması yapılan Türkçeyi 21. Yüzyıl dünyasına bir felsefe ve hikmet dili olarak hâkim dil / baba dil, diğer bir ifadeyle de “dölleyen” mânâsına “aydınlığı haber veren” ve dahi “namaza çağıran horoz” hâline getirmiştir. Bu arada şunu da söylemekte fayda vardır: Osmanlıca’da felsefî kaynaklara pek rastlanmamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde felsefe pek itibar görmemiştir. Felsefenin gayesinin ne olduğuna bakılınca bu vaziyet hiç de anlaşılmaz değildir. Felsefenin gayesi, “hikmet sevgisi” üzerinden “hakikat arayıcılığı” gibi bir mânâyı mündemiçtir. Osmanlı Devleti’nin üzerine bina edildiği içtimaî sistem veya dünya görüşü, diğer bir ifadeyle de sosyo-politik veya sosyo-ekonomik sistemin vazettiği temel değerler, devlet ve millet olarak zaten hakikati yaşayan ve yaşatan bir noktada olduğundan, nazarî bilgi çerçevesinde şekillenen felsefeye de pek itibar edilmemiştir. Bütün insanlığın yitik malını son din ve de hak din olarak kendinde toplayan İslâm ve onun uzayan gölgesi halinde tezahür eden bir hayatı baş tacı eden Osmanlı Devleti, ta ki tarih sahnesinden çekilene kadar, “Yaşayan İslâm”ın son kalesi olarak varlık göstermiştir. Tekrardan mevzuumuza geri dönecek olursak, aydınlanmanın paradigmasını kuran filozofların başında gelen Emmanuel Kant (1724-1804), her şeyden evvel Ortaçağ’ın dünya görüşünün son izlerini modern felsefeden silen ve mutlak bir hümanizmi tüm unsurlarıyla hayata geçiren bir filozof olarak bilinir. Kendisinden önceki iki büyük felsefe okulu olan Rasyonalizm ve Empirizmi tek bir noktada birleştiren Kant, hem bilim ve hem de ahlâk ilkelerini örgüleştiren bir model ortaya koymuştur.(3) Kant’ın bu çabası aslında, Sokrates’ten Eflâtun’a miras olarak bırakılan “horoz borcu”nu yerine getirme çabası olarak da okunabilir. Demişlerdir ki, insanın bilgi ve eylemini, yani teorik (imanî veya duygu ve düşünce) ve pratik (amelî veya iradî) faaliyetlerinin temel ilkelerini ilahî bir yardım almadan kendi başına keşfedebileceğinin ve hayatını bu ilkelere göre düzenleyebileceğinin dil ve diyalektiğini veya duygu ve düşünce sistematiğini örgüleştiren Kant, kendisinden sonra gelen tüm idealist filozoflara ilham kaynağı olmuştur.(4) Rasyonalizm ile Empirizmi tek bir noktada birleştirme cehdi üzerinden düşünüldüğünde, Kant’ın Aydınlanmanın en önemli filozofu olduğunu tam da bu noktada aramak lazım gelir diye düşünüyorum. Çünkü Aydınlanma denilen şey, bizzat Tanrının kendisini akıl mahkemesinin önünde hesaba çekmeyi amaçlamaktadır. İnsanî bilginin temel ilkelerinin yine insanın bizzat kendisinden hareketle oluşturulabileceği iddiasını gündeme getiren Kant, dünyayı fikirde, diğer bir ifadeyle de duygu veya düşüncede kuran bir varlık haline getirmek suretiyle, aslında Aydınlanmanın da nihaî noktasına işaret ediyordu. Değil mi ki Aydınlanma, “beşer aklı” üzerinden yeni bir dünyanın kurulması ve ilahî hiçbir yardıma muhtaç olmadan insanın bu dünyada yaşamasına imkân sağlanmasını hedefliyordu.(5) “Mutlak hümanizm” kavramı ile ifade edilmek istenen mânâ da bu olsa gerektir. Demek ki, Aydınlanmanın temel gayesi, Allah tarafından insanlara Peygamberler vasıtasıyla bir hediye olarak müjdelenen ve selim akla kaynaklık teşkil eden şer’î ölçüler veya şeriatın reddi ve “beşer aklı veya zekâsı” çerçevesinde hayatın tanzim edilmesini idealize eden bir mânâya denk geliyordu. Kısacası, Allah’ın verdiği akılla Allah’a karşı gelmenin, dahası Allah’ın verdiği aklı beğenmeyip Allah’a karşı akıl taslamanın adıdır Aydınlanma! En nihayet Aydınlanmanın mottosu olarak kullanılan ve E. Kant’ın meşhur “Aydınlanma Nedir?” isimli makalesinde işaret ettiği “Aklını kullanma cesareti göster.” (Sapere Aude) dediği akıl da bu akıl olsa gerektir! Sokrates ve onun talebesi Eflâtun’un açtığı yol üzerinden Rasyonalizmi kendi zamanına taşıyan Rene Descartes, Kartezyen Felsefe (Düalizm) çerçevesinde ruh ve beden tözlerini varlık alanına taşırken, mutlak töz olarak gördüğü Tanrıyı duygu ve düşünce dünyasının dışına itmek için özel bir gayret göstermiştir. Bunun ne büyük bir handikap olduğu o gün olduğu gibi, bugün de tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Tanrının varlığı kabul edilmesine rağmen varlıklar âlemi içerisinde Tanrıyı yok hükmünde değerlendirmek, akıl kârı değil! İşte tam da bu noktada Kant, “Sapere Aude” mottosuyla aklı tanrılaştırmanın kapısını ardına kadar açmıştır, denilebilir. Kant’ın açtığı bu kapıdan içeri giren Hegel, dışarı çıkarken bir Tanrı gibi davranmak zorunda kalmıştır. Hegel’in “Tez, Antitez ve Sentez” üçlü döngüsü çerçevesinde örgüleştirdiği Mutlak İdealizm, Kant’ın Mutlak Hümanizminden hareketle suret bulduğu pekalâ söylenebilir. Mutlak İdealizm, “beşer aklı veya zekâsı” üzerinden “Mutlak Fikir”in örgüleştirilebileceğine olan inancın beyhude bir davranışı veya çabası olarak da okunabilir. Bunun böyle olduğunu, “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”na “Mutlak Fikrin Gerekliliği” ile cevap veren İBDA Mimarı’nın, tam 2500 yıldır yerine getirilmeyi bekleyen “horoz borcu”nu, “500 yıldır beklenen mütefekkir” edasiyle, tam 1500 yıl aradan sonra yerine getiren İBDA fikriyatı veya külliyatından da anlamak mümkündür.   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, -“Düşünce Tarihine Bakış”-, İBDA Yayınları, İstanbul, 2004, c. 3., sh. 202-203. 2-Almanca, Hint-Avrupa dillerinin Cermen dilleri kolunda yer alan bir dildir. Almanca ilk kayıtlar m.s. 750 yılına dayanıyor. Başlangıcında standart bir dil olmayan ve kaba bir dil olduğu üzerinde durulan Almanca, modern kullanım dönemine 1500’lü yıllardan sonra kavuştu.   3-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Say Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2015, sh. 639. 4-Ahmet Cevizci, a.g.e., sh. 639. 5-Ahmet Cevizci, a.g.e., sh. 639. Baran Dergisi 668. Sayı

Haleluya Solistleri! 

Epey uzun zaman önce bir doktor arkadaşa, “Hakikaten her bir hastalığın sebebi sigara mı, tıbbî olarak kanıtlandı mı bu, yoksa günah keçisi mi?” diye sormuştum. “Bizi ilgilendirmez şefim!” dediydi. Kimi ilgilendirir diye sorduğumda da, “Kadınları!” dedi. “Bilimsel olarak sigara ‘aleyhine’ doğrulanan tek şey ‘erken doğuma’ sebeb olması, o kadar!” Sezeryanla doğuma sebeb oluyormuş yani.  Ağzından çıkanın ne anlama geldiğini duymayan, defalarca anlatılmasına rağmen dinlemeden papağan gibi aynı ukalalıkları tekrarlayan onca sıradan veya etkili, yetkili tipi görünce, annelerinin sigara tiryakisi olup bunları da erken doğumla dünyaya getirdiklerini düşünür durur oldum çay ve sigaralar eşliğinde yaptığımız konuşmada doktor arkadaşın bu lafından sonra.  Aynı konuşma esnasında arkadaşım, “Bu lafları çıkartıp milleti sigara karşıtı yapmaya çalışanların başında Fetullah şerefsizi olduğunu düşünüyorum” demişti. Sosyal medya kullandığından bunu da defalarca yazdı sonradan. “O şerefsiz ve ekibi içki içer, karıya sarkar, kumar oynar kendilerini gizlemek için, ama bak hepsine... Hiçbiri sigara içmez ve sigara düşmanı!” demişti.  *** 20 Ekim 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması basına düştü: “Benim hemşehrilerim aynı zamanda son derece zeki ve esprilidir. Rize günlerinin bu seneki temasında, Rize’nin o ince zekasına, pratikliğine bir kez daha şahit oluyoruz. ‘Bırakalım sigarayı, içelim Rize çayı.’ Ama bugün burada bir karar vermemiz lazım. Bu melaneti bırakalım, kendi kendimize zarar veriyoruz. Hem kasaya, hem keseye, hem de vücuda. Yazıktır, günahtır. Bu israf. Ben Cumhurbaşkanı olarak sevdiklerime diyorum ki; inanın bu haramdır. Diyanet İşleri Başkanımız da söyledi. ‘Haramdır.’ dedi. Niye kasaya, emanet-i İlâhî olan bu vücuda zararı var mı? Var. Doktorlar da burada. Öyleyse haram.” “Haramdır” lafını, aynı konuşmada söylediği “yazıktır günahtır” türü, ahali arasında dinî bir vurgu olmadan, boşa yapılan, gereksiz, lüzumsuz işlere yönelik olarak söylenen “darb-ı mesel” gibi söylediğini zannediyorum Tayyip Bey’in. Hristiyanlık üzerine tez ve kitapları olan, kiliselerde, hatta Vatikan’da “hoşgörü ve diyalog” yolunda koro ile “Haleluya” söyleyen zamane DİB komiseri zatın, üzerinde o cübbe ve sarığı olmasa “özgürlük kısıtlanması” diyerek rivayât muhtelif bir mevzuda “haramdır” fetvası verilmesine kendisinin bile karşı çıkacağı belli “ağzından öylesine çıkan” fetvasına (!) inandığını zannetmiyoruz. Tayyip Bey de bilir ki “haram ve helal” ancak “nass” iledir, kıyas kabul etmez. Zaten kendisi de “dinî hükümler” arasında kıyas yapmayarak ama “kasaya, keseye, vücuda zarar” diyerek “elini ayağını öpeyim içme şu mereti yaw, yazıktır, günahtır, haramdır qardaşım wala!” türü bir şey diyor ya!  Hoş, kim takar Diyanet İşleri Başkanı’nı?!  Hilafetin kaldırılmasına dair kanuna (aslında sadece Saltanatın kaldırılması için hazırlanmış kanuna son dakikada eklenen ve neredeyse büyük harbde ve  Millî Mücadelede cephede savaşmış gerçek askerlerin tamamına yakınının karşı çıktığı bir maddedir o) generallerin de o attıktan sonra imza attığı ilk DİB komiseri Rıfat Börekçi, “Attık bi’boktan Rıfat işte!” diyerek imzasının kıymetsizliğini ve kendisinin korkaklığını itiraf etmişti. DİB, hem komiser hem kurul üyesi hem de personel olarak “boktan Rıfat” gibi nicelerini gördük ve halen de görüyoruz. Şimdiki komiserinin “hoşgörü ve diyalog yolunda” adım adım ilerleyişi, Hristiyanları da “cennete koyma” iddiaları, pisliğin bugünkü temsilcisi Fetullah Gülen’e bağlılığı herkesin bildiği sır!  Tayyip Bey’in Refah Partisi’nden İstanbul Belediye Başkanlığını kazandığı dönemde hazırlattığı, İstanbul il teşkilatınca hazırlanıp yayınlanan “raporlar” ve “DİB kaldırılsın” tavsiyeleri malûmdur. DİB, kurum olaraktan Tayyip Bey tarafından da “böyle” görülürken, Tayyip Bey de “takmazken” Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, biz-millet niye “takalım”, değil mi?  Üstelik... Hâlihazırda “laik ve sosyal devlet” diye anayasasında tanımlanan TC’nin haddine mi düşmüş, helal, haram demesi? Buna DİB de dahil! DİB ve kurullarından çıkan “fetvaları” olduğu gibi, kurum olarak vücudu da “laik ve sosyal devletin” haddine mi düşmüş! DİB olarak bir kurumun olması dahi, “laik” olmanın, yani “din ve dünya işlerinin ayrılmasının” delili olduğu gibi, varlığı aynı zamanda “uyduruk laiklik” tezahürüdür! DİB ve komiseri Ali Erbaş, “ahkâma dair fetva” verebilir mi? Veremez! Şayet, DİB ve komiserleri sadece “iyi ve güzel ahlâk, ibadetlerin sıhhat derecesi vs.” ile alâkalı “fetvalar” vermeye “memur” ise, “din ve dünya işlerinin ayrılmasının canlı delili” ama aynı zamanda kurum olarak varlığıyla da “anti laik” değil, “uyduruk laiklik”in altı kaval üstü Şişhane temsilcisidirler o hâlde! Anayasasında vasıfları yazılan TC’nin başına geçti diye, tüm bunları unuttuğunu düşünmüyoruz Tayyip Bey’in. “70 milyon birlikte Büyük Doğu’yu kuracağız... İdeolocya Örgüsü başucu kitabımdır, siz de okuyun... İlk insan, ilk peygamberdir, medeniyetimizin kökü budur.” diyecek kadar mevzuların farkında olan Tayyip Bey, zannımızca kendine göre bir “Rıfat” bulmuş, işini idare ediyor.  “Sağlığa zararlı” herşeyi “kısıtlamasını”, buna uğraşmasını anlamak mümkün. Moda tabirle “aşırıya kaçmadan” yapmalı bunu ama. Doktor arkadaşımın söylediği üzere, “erken doğuma” sebeb olduğu bilimsel gerçek olan sigarayı, “Etme eyleme evladım, yazıktır günahtır sağlığına.” diyerek gençlerin almasının önüne “kısıtlama” getirmesine pek itiraz etmem mesela. Gençlerin önüne bir hedef (sağlıklı hayat?!) koyduktan, onları hedeften başka bir şey düşünemez hâle getirdikten sonra ama! Kendisi de “kültür politikamız yok, gençleri ihmal ettik” (mealinde) diye konuşuyorsa, önce bu eksikliği gidermenin yollarına baksın! “Sağlıklı, keyifli hayat” gibi “zevke dayalı hayat görüşü” üzerinde laflar ürettiğinin farkında olsun; sigara içmeyen bin sene mi yaşayacak!  15 Temmuz’da şehit olanların yaşları kaç mesela? 80’lik, 90’lık şehitler mi onlar!  *** Tayyip Bey “Rize Günleri”nde yaptığı konuşmada, “tek tip sigara paketi... Duman odaları... açık alanda içilmesine sınırlama” gibi “fevkalâde Avrupai” laflar da sarf etmiş. Üzerinde muhtelif rivayât bulunan sigara, “torbacı” kanun yapma kafasıyla, “farklı durumlarda ortaya çıkan farklı hükümler” kategorisinden çıkarılıp “tek tip” bir hükme bağlanmış mesela: “Haram!” “Duman odaları” gibi, işletmenin insafına kalacak bir uygulama ile o odada “aşırı sigara dumanı ve zehirli, kokuşmuş havaya maruz kalmaktan” kaç kişi boş yere hastalanacak, bu hangi suç kategorisine girer, “fevkalâde Avrupai zihniyet” sahipleri bunu da düşünmüştür herhalde! Hele açık alanlarda da sigara içimine sınırlama getirmek “muazzam” olmuş, kim düşünüp Tayyip Bey’in önüne getirdiyse, “gözlerinden öpecektir” bu millet!  *** Sigara meselesinde en pratik yolu yazalım. Sigara sağlığa zararlı ise, uyduruk tiplerin uyduruk fetvaları (!), komik tedbirler ve idarî para cezaları ile meşgul olunacağına TCK 188. madde kapsamına alın, ceza muhakemesine bağlayın! Buyrun! Sigara hususunda samimi iseniz, yapacağınız tek şey budur! Hem böylece milleti enayi olarak gören “devlet politikası”ndan da vazgeçilmiş olur: Öyle ya normal rakamının dört katı fiyata üzerine konulan vergiler ile satacaksınız, yanında da “kasaya keseye vücuda zarar” diyeceksiniz, milletle dalga geçmek değil de nedir bu? Üstelik anayasasında “sosyal, hukuk devleti” yazan bir ülkenin tezatına da böylece son vermiş olursunuz!  *** Zamane hocaları ile “Haleluya solistleri” sigara (tütün) hakkında kalitelerini (!) gösteren laflar sarf edebilir, yuhalarımız baki, biz-millet olarak, densizce vaazda sigarayı haram ilan eden camii imamının lafına, camiiden dışarı çıktıktan sonra “bir sigara içmek vacip oldu” diyen Hazret-i Şeyh, Allâme, Seyyid Fehim Arvâsî Hazretleri’nin yolundayız. Kahve ve sigara içen, “hâlâ gölgesi altında yaşadığımız” Seyyid Abdülhâkîm Arvâsî Hazretleri’nin yolundayız! O mübareğin “mürşit gibi müridi” olan, “leblebi yer gibi” sigara tüttüren rahmetli Üstadımızın yolundayız! Ve Şehid Mirzabeyoğlu’nun yolundayız!  Ya 188. maddeye bağlayın, komediye son verin ya “Haleluya solistleri” ile trajikomik halinize devam edin! Tercih sizin! Baran Dergisi 667. Sayı

Dil, Hukuk ve Hâline Şuuru Olmamak

Bir millete yapılabilecek en büyük kötülüklerin başında onun diliyle oynamak gelse gerek. Biz, böylesi bir kötülüğe maruz kalmış bir milletiz. Her ne kadar Kemalist devrim neticesinde İslâm harflerinin kaldırılıp, yerine Latin harflerinin ikame edilmesi üzerinde daha fazla durulsa da, asıl darbeyi “dil devrimi” adı verilen melanet ile yedik desek yanılmış olmayız. Geçtiğimiz hafta, 1932 yılında gerçekleştirilen dil devriminin, daha doğru bir ifadeyle “dil, diyalektik ve hafıza katliamı”nın seneyi devriyesiydi. Bu katliam, 1932 senesinde başlayıp serencamını tamamladığında, Üstad Necip Fazıl’ın “kurbağa dili” dediği manzarayı ortaya çıkardı ve dil devrimi hem geçmişimizi hem de geleceğimizi ilgilendiren yönüyle bizi içinden çıkılması son derece çetin problemlerle karşı karşıya bıraktı. Dil devrimi, Türkçe’nin yüzyıllar boyunca milletlerin birbirleriyle olan münasebeti sayesinde Arapça ve Farsça ile akrabalık ilişkisine girmesini yok sayarak, dilimizi, Arapça ve Farsça’dan devşirilmek suretiyle Türkçeleşen kelimelerden tecrid etmeyi ve böylece düşünce sistematiğimizi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir imha hareketidir. Salih Mirzabeyoğlu, “Bir toplumun hafızası lügatinde topludur.” der. Bir tecrit hareketi olmasının yanı sıra “dil devrimi” bu bakımdan da bir köksüzleştirme ve köklerini unutturma projesidir. Öte yandan; “İnsan kelimelerle düşünür.” doğrusuyla birlikte ele alındığında köksüz kelimelerin ve onlardan müteşekkil bir dilin, cemiyetin faydası nâmına bir düşünce biçimini doğurmayacağı ve belli bir mikyasta şuur seviyesi oluşturmayacağı ise aşikârdır; bu ise, “dil devrimi”nin âna ve geleceğe de taalluk eden yönünü gösterir. Buraya bir mim koyup George Orwell’in “1984” isimli kurgu romanında geçen ve “dil devrimi” bahsi açıldığında hatırıma gelen, sanki Kemalist “dil devrimi”nin icracılarından birisi konuşuyormuş hissi veren şu satırları iktibas edelim: “Dile son biçimini veriyoruz; başka bir dil konuşan hiç kimse kalmadığında alacağı biçimi. Sözlüğü tamamladığımızda, senin gibilerin dili yeni baştan öğrenmeleri gerekecek. Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz. On Birinci Baskı’da, 2050 yılından önce eskiyecek tek bir sözcük bile bulunmayacak.” (...) “Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyideğil’ dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü ‘İyideğil’ ‘iyi’nin tam karşıtı, ‘kötü’ ise tam karşıtı değil. Ya da ‘iyi’nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘mükemmel’ ve ‘fevkalade’ gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? ‘Artıiyi’ aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘çifteartıiyi’ diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak. Sonunda, iyilik ve kötülük kavramları yalnızca altı sözcükle karşılanıyor olacak; aslına bakarsan, tek bir sözcükle. Bilmem, işin güzelliğini görebiliyor musun, Winston?” (...) “Yenisöylem’in önemini kavradığını sanmıyorum, Winston,” dedi. “Yazarken bile Eskisöylem’de düşünüyorsun hâlâ. Zaman zaman Times’a yazdığın yazılardan bazılarını okudum. Hiç de fena sayılmazlar, ama hepsi çeviri. Tüm belirsizliğine, o gereksiz ince anlam ayrımlarına karşın Eskisöylem’den bir türlü kopamıyorsun. Sözcüklerin yok edilmesinin güzelliğini kavrayamıyorsun. Yenisöylem’in dünyada sözdağarcığı her yıl biraz daha küçülen tek dil olduğunu biliyor musun?” (...) “Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak. Gerek duyulabilecek her kavram, anlamı kesin olarak tanımlanmış, tüm yan anlamları yok edilmiş ve unutulmuş tek bir sözcükle dile getirilecek. On Birinci Baskı’da bu hedefe şimdiden yaklaştık sayılır. Ne ki, bu işlem bizler öldükten çok sonrada sürecek elbette. Sözcükler her yıl biraz daha azalacak, bilinç alanı her yıl biraz daha daralacak. Kuşkusuz, şu anda bile düşüncesuçu işlemenin bir nedeni ya da gerekçesi olamaz. Bu bir özdenetim, gerçeklik denetimi sorunu. Ama bir gün gelecek, buna da gerek kalmayacak. Dil yetkin bir duruma geldiğinde Devrim tamamlanmış olacak. Yenisöylem İngsos’tur, İngsos da Yenisöylem’dir,” diye ekledi gizemli bir hoşnutlukla. “En geç 2050 yılına kadar, şu andaki konuşmamızı anlayabilecek tek bir kişinin kalmayacağını hiç düşündün mü, Winston?” Bizim için, “1984” romanından yapılan bu iktibasın sonundaki soruya cevap vermek son derece basit; çünkü biz bunu doğrudan yaşadık-yaşıyoruz. Hâlihazırda eğitim-öğretimine devam eden bir üniversite talebesinin, henüz elli sene evvel, 60’larda öz dilimizde kaleme alınan yazıları anlamak için gayret sarf etmesi gerekiyor. Bunun da ötesinde, kimliğimize ve inancımıza nisbetle düşünme kabiliyetimizi de kaybetmiş bulunuyoruz. Çünkü, başlangıçta tıpkı “1984”ün “Yenisöylem”ine benzer bir hedefe sahip olan “Türk dil devrimi”nin, dilimizden bize ait olma vasfını kazanmış kelimeleri atmasının ardından doğan boşluk, Batılılaşmanın tesiriyle bize ait olmayan kelimeler ve kavramlar tarafından doldurulmuştur. Mim koyduğumuz yere geri dönersek; dilin-kelimelerin düşünmeyi sağlama ve ferdin şuurunu oluşturma vasfı dolayısıyla, dili “kurbağa dili”ne dönüştürülmüş cemiyetimiz, bırakın orijinal bir fikir ortaya koymayı, nerede nasıl davranacağının bilgisinden dahi mahrum kalmıştır. “Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğinin şuurunda olmamasıdır.” Hâline şuuru olmadan zarar veren insanın, şuurlu bir şekilde ihanet eden insandan daha tehlikeli olduğu ise başka bir bahis... Cemiyetimizin Aynası Hukuk Sistemi “Devlet hukuk demektir, hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.” İdarî yapının güçsüz olduğu devletlerde rüşvet ve haksız kazanç servet biriktirmenin en önemli yöntemlerinden biri hâlini alır. Yozlaşma, aksak yapının her köşesine sirayet eder. Nitekim, devlet mekanizmasının tasarımı da buna göre yapılmıştır. Bu devletlerin hukuk sistemi de rüşvetin en fazla rastlandığı sahalardan birisidir; çünkü insanlar özgürlüklerinin elinden alınmaması adına servetlerinden vazgeçmeye razı gelirler. Dolayısıyla çeteler ve çıkar amaçlı örgütler adaleti rehin alır. Esasında Türkiye’nin manzarası da bundan ibaret. Gerek 28 Şubat gibi olağanüstü dönemlerde, gerekse de olağan şartlar altında, bu vaziyet sebebiyle Türkiye’de bugüne kadar kaç masuma türlü işkenceler ve cezalar reva görüldü; kaç zanlı hakkında ya kovuşturmaya bile gerek duyulmadan dosyalar açılmadan kapatıldı ya açılan davalar düşürüldü yahut da kesilen cezalar uygulanmadı, haddi hesabı yoktur. Aktüel bir misal ile daha muhkem hâle getirelim söylediklerimizi; malûm, FETÖ konusunda yapılan yargılamalar çokça konuşuldu, bu yargılamalarda toptancı bir usûl ile suçsuz insanların da ceza aldığından bahsedildi. Şahsen bu konudaki şüphelerim ise FETÖ’ye karşı olduğunu bildiğim bir arkadaşımın anlattıklarıyla ortadan kalktı. Arkadaşımın FETÖ ile hiçbir bağlantısı olmadığını bildiğim TSK mensubu kardeşi bir gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınmıştı. FETÖ’cüler sebebiyle askerî okulu bile güçlükle bitiren kardeşinin masumiyetini ispatlamak için uğraşan arkadaşım ise bir kaç avukat ile görüşerek meseleyi anlatmış ve bunun neticesinde masum bir insanın hürriyetine kavuşmasının bedelinin, üzerine kayıtlı Bylock yoksa 500 bin, varsa 750 bin olduğunu öğrenmişti. İdarî makamlarda olan kelli-felli adamlar “adalet” ve “vicdan” kavramlarını sathî olarak bilmek yerine yaşamış olsalardı, bu kelimeleri sadece seslerden bir ses olmaktan ibaret görmeyip öz mânâsı ile yaşatsalardı, vaziyet böyle mi olurdu? *** Memleketimizin manzarasını gösteren başka bir hadise: Geçtiğimiz günlerde, vergi kaçırmaktan yargılanan oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ’un mahkeme salonunda bir “kadın hâkim” ile çektirdiği fotoğraf sosyal medyada çok konuşuldu. Bu fotoğraf, hâkimlik makamına gelmiş olan bu kadının içinde bulunduğu hâle şuurunun olmadığını da düşündürdü. “Yargılayan ve hüküm veren” konumundaki bir kadının, sırf çevresindekilere caka satmak için bir oyuncu ile fotoğraf çektirip bunu sosyal medyada paylaşmasının, bundan başka bir açıklaması olamaz. Çünkü şuur, karşılaştığı meseleyi, vaziyeti anlayıp, kavramaktır ve insan davranışlarını ona göre şekillendirir. “Her şeyi yerli yerine koymak” demek olan adaleti, davranışlarını yerli yerine oturtamayan insanlar nasıl tesis edecek? Yahut bu “kadın hâkim”, hâkimliği iaşesini temin edeceği bir iş olarak görmekten ziyade “hâkim” kelimesinin mânâsını bihakkın bilerek bulunduğu hâlin şuurunda olsaydı böyle mi davranırdı? Hülâsa; mevzu bahis “kadın hâkim” hakkında soruşturma başlatılmış; sanki mekanik şekilde hareket eden ve iyi-kötü bir anlayışa sahip olmayan bu insanları yetiştiren ve bu vazifeleri tevdi eden mevcut sistem değilmiş gibi... Soruşturma başlatanları kim soruşturacak, orası muamma... Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bizim de kendimizi dışında tutmadığımız cemiyetimizin ahvali her bakımdan vahim bir vaziyet arz ediyor. İçinde bulunduğumuz bu vahametin devlet politikasından ziyade sistem ve anlayışa, yani rejime tekabül eden bir yanı olduğu ise aşikâr. Dünyalık için değil, bir dünya görüşüne nisbetle düşünen ve yaşayan cemiyet inşası için tükettiğimiz her an, işimizi daha da zorlaştırırken, bir nesli daha kaçırmak intiharımız olur. Baran Dergisi 664. Sayı

Dünyayı Sömürgeleştirmenin Aracı Olarak Demokrasi

Kapitalist sistemlerde “serbest rekabetçi” dönem bir daha geri gelmemek üzere gömülmüştür. Kapitalizmin en ileri aşaması olan “demokrasi” ile birlikte sözde serbest piyasa ekonomisine geçilmiştir. Tüm emperyalist ülkeler ABD-AB başta olmak üzere “demokrasi” savunuculuğu yapmaktadırlar. Çünkü emperyalist egemen güçler için “demokrasi” dünyayı sömürgeleştirmenin en iyi aracıdır. Özelleştirme furyasında dönen dolapları, Çiller döneminde doruğa ulaşmış yolsuzlukları, “piyasayı pek serbestleştiren” mafya ve hükümetler ile iç içe çevrilen oyunları (Bankacı Korkmaz Yiğit-Mafya Alaattin Çakıcı-Başbakan Mesut Yılmaz görüşmeleri örneği) birlikte izledik. Şu sorunun cevabı yoktur; Nerede “serbest piyasa”? “Serbest Piyasa” tıpkı demokrasi türünden kocaman bir sahtekârlıktır. Küçük ve orta ölçekli mülk ve tasarruf sahiplerini düzene bağlamak ve kendilerini “demokrasi” kapsamında hissetmelerini sağlamak için uydurulmuş bir aldatmacadır. “Serbest piyasa” savunması, “ekonominin liberalleşmesi”, “ticaretin serbestleştirilmesi” biçiminde, “demokrasinin yerleşmesi” gibi kaygılarla değil; ama emperyalist baskı altındaki, uluslararası baskı altındaki ülkelerin, uluslararası tekellerin yağmasına bütünüyle açılması amacıyla gündeme sokulmuştur.  Muz, kürk ve kola savaşlarında görüldüğü gibi örneğin; ABD ve Almanya kendi piyasalarını serbestleştirmezken, uluslararası tekellerin, Türkiye gibi ülkeler gümrük duvarları, himayeci kanunlar vb. engellerden temizlenmiş, büyük çiftlik sahiplerinin çıkarları gözetilmiştir. Demokrasiyi bizim gibi ülkeleri daha kolay sömürebilmek için araç olarak kullanmaktadırlar. Uluslararası tekelci emperyalist diktanın tahkim edilmesi ve emperyalist çıkarlarına bağımlılığın geliştirilmesiyle ülkelerin önünü almanın aracı kılınmıştır. Dikta, baskı, denetim altına alma ve hükmetme, tekelci emperyalizmin temel karakteridir. Tekeller tüm ekonomik ilişkileri kendisine bağımlı kıldığı gibi, hükümetler ve bürokrasi ile kurduğu ilişkilerle içiçe geçer. Tekelin çıkarından üstün çıkar bırakmaz. Tekelci emperyalizm ne gerçek mânâda serbest ticaretten yanadır, ne serbest tartışmadan... Bugün dünyadaki temel soru şudur;  uluslararası tekellerin, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin talancı, kan dökücü egemenliği mi, yoksa İslâm’â geçiş adımı olarak İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun önerdiği “Yeni Dünya Düzeni”ne geçmek mi? İnsanları özgürleştiren, yaşanmaya değer bir hayat sunan, insanı kendisinin efendisi yapan sömürüsüz tek sistem İslâm’dadır. Onun tatbik anlayışı da BD-İBDA’nın önerdiği “Başyücelik Devleti” modelidir. Başta ABD ve AB gibi emperyalist ülkeler “demokrasiyi yerleştirme ve pekiştirme”yi kendilerine misyon seçmişlerdir. Dolayısıyla insanlığın kurtuluşu, emperyalistlerin tercih ettiği rejimlerle olamaz. Batı uygarlığının ortaya koyduğu bütün sistemler insanlığı köleleştirmenin aracıdır. İşbirlikçileri aracılığıyla ve doğrudan müdahalelerle emperyalistler ülkeleri denetimleri altında tutmaktadırlar. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, GATT, OECD, AB, NAFTA söz konusu müdahale ve denetim mekanizmasının özel kuruluşlarıdır. MAI, MIGA gibi uluslararası tahkim anlaşmaları aynı talanı meşrulaştırmak içindir. BM bu talanın zeminini hazırlayan kurumdur. Bu olağan kuruluşlarla denetim istenen ölçüde sağlanamaz olduğunda II. Dünya Savaşı’nın Nazi artıklarından oluşturulup kurulmuş ve her ülkede faşist kan dökücü saldırganlarla güçlendirilmiş, doğrudan devlet ve NATO kuruluşu Gladyo’ya (Kontrgerilla) “bizim oğlanlar”a (Amerikalılar 12 Eylül darbecilerine böyle diyordu) yaptırılan darbelere kalkışıyorlar yahut Somali, Afganistan, Irak örneklerinde olduğu gibi askerî müdahaleleri gündeme alıyorlar. Hatta bunları hiç gündemlerinden çıkarmıyorlar. Bunlar “global demokrasinin ayrılmaz parçaları”dır. Kumandanımız’ı şehid eden katiller de bu uluslararası emperyalizme hizmet eden kuruluşlardır.  Bilhassa NATO’ya bağlı Gladyo örgütü... Yıllar süren Telegram işkencesinden sonra, onun tansiyonuyla oynayarak şehid etmişlerdir. Kumandanımızın tansiyon sorunu hiç olmamıştır. Batı emperyalizminin nazarında, “göz hasmını tanır” hesabı en büyük tehlike Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu idi. Çünkü daha 25 yaşlarında Batı’nın sahtekârlığını, Batı uygarlığının tüm insanlığı mahvetme yolunda ilerlediğini ve insanlığın sadece İslâm’la özgürleşebileceğini, Batı uygarlığının “demokrasi” maskesiyle insanlığı köleleştirmeye çalıştığını keşfeden Kumandanımız, “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserini ortaya koymakla kalmamış, ne olması ve nasıl olması gerektiğini anlatan, son birkaç yüzyılın en önemli eserlerini yazmıştır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katillerinin yakalanması hususunda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Bu olay aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlaştırılması yolunda önemli bir adım olacaktır. Veya vatansever bir savcının yiğitlik gösterip soruşturma açması lazım. Zira Kumandanımızı haksız yere hapse atanlar, Türkiye’nin de düşmanı olan emperyalistler ve onların işbirlikçileriydi. 16 yıl hücre hapsinde tutanlar da onlardı. Telegram işkencesini en ağır biçimiyle yapanlar ve sessiz kalıp kılını kıpırdatmayanlar da o hainler ve korkaklardı. Kumandanımız ömrünü, Türkiye’nin ve tüm Müslümanların düşmanı olan Siyonist Batı emperyalizmiyle savaşarak geçirdi. Türkiye’nin, dünyanın en büyük gücü olması için, hem Türkiye’yi hem de bütün insanlığı kurtaracak yeni bir sistem önerdi; ortaya koyduğu “Yeni Dünya Düzeni” ve kendilerine yapılan “Telegram” işkencesi bütün delilleriyle ve şahitleriyle ortadadır. Hak ve hukuka inanan vatansever savcılarımıza kutsal ve büyük bir görev düşmektedir. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katilleri belli, size düşen onları yakalamaktır. Siyonist Batı emperyalizmi bütün Müslümanlara ve onların şahsında Türkiye’ye karşı birleşmiş ve bu şekilde hareket etmektedir. “Küfür tek millettir” hadisi şerifi gereğince bugün, bütün emperyalist güçler birleşmiş, Müslümanlara karşı savaş açmış vaziyetteler. Yakın tarihte Türkiye’yi zora sokmak için ABD uçakları düşman görünmelerine mukabil Rusya’ya ve Suriye’ye yardım olsun diye İdlib’i bombaladı. Bosna katliamında bütün emperyalist güçler yüzbinlerce Müslüman’a soykırım yapılmakta. Yıllardan beri Doğu Türkistan’da Çin rejimi Uygur Türklerini katlediyor. Bütün İslâm coğrafyasında Müslüman katliamı yapılmakta. Batılı sömürgecilerde insanî olan hiçbir şey yoktur veya insanları sömüre sömüre açlıktan öldürmüşler veya insanı başkalaştırıp aptallaştırarak robotlaştırmış, insan olmaktan çıkarmışlardır. Demokrasi tüm toplum üzerinde yaygınlaştırılan bir kitlesel aldatmacadır. En çok kitle iletişim araçlarıyla işletilen bir “kültür endüstrisi” aracılığıyla yaygınlaştırılmaktadır. “Demokrasi” toplumda var olan hegemonik egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizleyip maskelemektedir. Batılı emperyalistler “demokrasi” ihraç ettikleri ülkelerin insanlarını önce yabancılaştırıyor, sonra tarihsizleştiriyor. Daha sonra da dilsizleştiriyorlar. Devamında önümüze uydurma bir tarih, bizi dilsizleştiren bir “kitle kültürü” koyuyorlar. Sinsice “efendi” olup bizi köleleştiriyorlar. Dili, hayatı dönüşüme uğradıkça kendilerinin dili kılma imkânından mahrum bırakılmış sıradan insanlar, onları içine sürüklendikleri gerçekliğin sahih halini algılamaktan alıkoyan bir dile kapatmışlardır. Dil yeniden “efendi”nin dili olmuştur. Kölenin de dili kendi dili olarak kullanıyor gibi görünmesi bir yanılsamadır. Sadece “köle”nin kendisi için geliştireceği bir dil ortadan kalkmıştır. Ne konuşacağını, ne anlatacağını, neyi anlayabileceğini, neyi nasıl anlamlandıracağını belirleyen, “köle”nin önüne “efendi”si tarafından “ortak dil” diye koyulan köleleştirmenin dilidir. Sömürülen, baskı altında olan ve ömür boyu acı çeken, insan yerine konmayıp horlanan, emeğiyle geçinen geniş yığınların başlıca iki özlemi olagelmiştir. Geçim sıkıntısından kurtulmak ve baskıdan ve horlanmaktan kurtulup kendisinin, kendi kaderinin efendisi olmak. Yaşamaya değer bir hayat sürdürmek. İnsanlık binlerce yıl bu nedenle geçmişin “altın çağı”na özlem duymuş, bunun için egemenlere karşı sayısız başkaldırılarda kanını dökmüş ve eylemleriyle tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönüşünü sağlamışlardır. Batı uygarlığının, köleci Mezopotamya ve Eski Yunan’dan başlayarak geniş yığınların sömürülmesi üzerine kurulu olması gerçeği, sömürgeci egemenleri her zaman sömürülenler karşısında iki araç kullanmak zorunda bırakmıştır. Bunlardan birinci sömürülenleri sömürülmeye razı etmek üzere baskı ve zor kullanmadır. İkincisi ise, çok çeşitli biçimler altında, kimi zaman aldatmak, şapşallaştırmak, kimi zaman narkozlayıp uyutarak rızasını almak. “Devlet adamları”, bu araç ve yöntemlerden, ne zaman hangisini veya ne zaman ikisini birden kullanacağını bilirse, sömürünün dış koşullarını en iyi sağlayıcılar olarak gereken övgüyü almışlardır. “Akıllı devlet adamlığı”, demokrasilerde baskı ve zor araçlarını uygun biçimde kullanmanın yanında, sömürülen geniş yığınların çıkarlarının da temsilcisi gibi görünme ve onların özlemlerine yanıt arama çabası içinde olunduğu izlenimi vermeyi başarmak olmuştur. Batı uygarlığının temeli, bir veya birkaç sınıfın bir veya birkaç başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan bütün “gelişme”, sürekli çelişkiler yumağı içinde şekillenir. Üretimdeki her ilerleme, ezilen sınıfın rahatlaması anlamına gelmez; bazen tam tersine sömürenlerin durumu daha da iyileşirken, sömürülenler iyice kötüye gitmektedirler. Yoksullaşmada artış, sefilliğin büyümesi, işsizlik, yaşam enerjisinde azalma ve daha da beteri köleleşmedir. Bugün, modern toplumsal sistemlerin yaşanan realiteyi alternatifsiz bir gerçeklik olarak gösteren olumlamacı kültür ortamlarının, bu işte görevlendirilmesine kadar gelip dayanmıştır. Mevcut Batı’nın kurmuş olduğu sistem olan “demokrasi”yi meşrulaştırmak ve alternatifsiz göstermek için “bilinç endüstrileri” ve “kültür endüstrileri”ni bizzat kendileri işletmeye başlamışlardır. Sömürgeci barbar Batı’nın kurduğu bütün yönetim biçimleri derebeylikten, demokrasiye kadar hepsi baskıcı, sömürgeci, kendi halkını soyan barbar rejimlerdir. Eski Batı ile yeni Batı arasındaki fark şudur; eskiden kazın tüylerini yolarken bağırtarak yoluyordu, bugün ise önce kazı uyuşturup sonra bağırtmadan tüylerini yoluyor. Yani aradaki fark, bugün kazı bağırtmadan yolmanın usûlünü bulmuş olmalarıdır. Yoksa eskiden krallıklarda da insanları kaz gibi yoluyorlardı. Bugün “demokrasiler”de de insanları kaz gibi yoluyorlar. Tek fark, bugün popüler kültür vasıtasıyla insanları önce cahilleştirip sonra soyuyor olmalarıdır. Sömürgecilik ve emperyalizm Batı’nın yamyam uygarlığının eseridir. Modern “demokratikleştirilmiş” (yani köleleştirilmiş) toplumlarda işin benimsenmesi, işten alınan ücretin sağlayabileceği şeyler sayesinde olabilmektedir. Bu ise tüketim ideolojisinin, niçin yalnızca meta satmak için değil, metalaşmış insan ilişkilerini metalaşmış insanlara satabilmek için de temel bir zorunluluk haline geldiğini kavrayabilmemiz adına önem taşıyan yeni bir olgusudur. Kısacası insanın kendisi de alınıp satılan bir meta haline dönüştürülmüştür. Batılı barbarlar insanoğlunun meydana getirdiği bütün medeniyetleri etkisizleştirip insanı yok etmek için var gücüyle çalışmaktadır. İnsanları organik olmaktan çıkartıp sadece bir tüketim aracı gibi maymunlaştırmaya uğraşmaktadır. İnsan olmanın onur, haysiyet ve kişiliğini kaybetmemiş hiç kimsenin soygun, talan, sömürü üzerine kurulu olan mevcut emperyal dünya düzenini kabullenmesi düşünülemez.  İnsanı özgürleştirip, insanca yaşatan ve yaşamaya değer bir hayat sunan tek kurtarıcı sistem İslâm’dır.  Baran Dergisi 663. Sayı

Haberler
Tarım Aynı Zamanda Bir Silahtır! - Kemal...
Tarım Aynı Zamanda Bir Silahtır! - Kemal...
Gerçek Hayat Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Kemal Özer’le kapak mevzumuz üzerine yapmış olduğumuz mülakatta Özer, Batıcı zihniyetle üretilen projelerden Müslümanlara fayda gelmeyeceğine vurgu yapıyor ve lobiciliğin şeytanî bir alan olduğuna değinerek “Ahlâktan, haktan, hukuktan zerre nasip olmayan bir sektör bu. Şirketlerin çıkarı için bütün bir ülke veya insanlığın hakları gasp ediliyor. Lobiler aklınıza gelebilecek her sahada faaller ve usulleri de kendileri gibi gayri ahlakî…” diyor.
İnançsızlığın Neticesi: İntihar
İnançsızlığın Neticesi: İntihar
Siyanür vakaları başta olmak üzere son günlerde sıklıkla gündeme gelen intihar hadiselerinden mülhem, Melikşah Sezen ile bu hususta bir mülakat yaptık.