Yazarlar
Tüm Yazarlar
Eşref-i Devlet

Daire sırrı icabı her son, yeni bir başlangıca bitişik... Daire sırrının da ötesinde, her yeni başlangıç, yukarı yahut aşağı doğru iki seçeneği de peşinden getirir: Döne döne çıkılan ulvilerin ulvisinden, savrula savrula inilen süflilerin süflisine dek sonsuz helezon... Ferdî hürriyet alanı, nasıl ki insanın eşref-i mahlûkat seviyesine çıkmasına da, hayvandan aşağı seviyeye inmesine de müsaade ediyorsa; aynı şey, cemiyet ve devlet için de geçerli. Bir devlet de tıpkı “insan” gibi ister eşref-i devlet olur, ister kepaze-i devlet... *** Batı diye işaretlediğimiz küfrün, bir asrı aşkın süredir dışarıdan ve içeriden muhatabı olduğumuz kuşatması muvaffak olamadan kırıldı. Her türlü “enstrüman” ile üzerine çullandıkları İslâm akidesini tahrib etmeyi başaramadılar. Bu kavganın savunma döneminden Müslümanlar yara bere içinde çıkmışlarsa da, gönüllerdeki iman hisarıyla çevrilmiş Anadolu düşmedi. Düne nisbetle bugünün Batı’sı, niçin muvaffak olamadığının muhasebesini dahi yapmaktan aciz kadrolar tarafından sevk ve idare ediliyor. Zaten bütün üzerindeki hâkimiyeti kaybetmiş olan Batı’nın, bu muhasarayı planlayan kurmay kadroları da çoktan toprak tarafından yutulup, inanmadıkları âleme göçtüler; onlar yerine planı güncelleyecek yeni kadroyu yetiştiremediler.  Türkiye, bu sebeble bugünlerde bir yolun sonunda ve dolayısıyla yeni bir yolun başında. *** Batı, inandığı din icabı senelerdir bize taarruz ediyor zannediliyor; fakat onlar Hristiyanlık yahut Yahudilik dinine sımsıkı bağlı oldukları için değil, kafalarında kurmuş oldukları dünya nizamına İslâm’ı bir türlü entegre edemedikleri için bize saldırıyorlar. İslâm akidesi açık ve net bir şekilde ortada olduğundan tahrif edemiyor, dolaylı yollara tevessül edip şeriatın fer’î, yani esasa müteallik olmayan meselelerinden yola çıkıp, anlayışı tahrib ederek, Müslümanların itikadını bozmaya çalışıyorlar. *** Üstad Necib Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserinde, bugünün uydu haritalarını dahi kıskandıracak kesinlik ve keskinlikle işaretlediği doğru ve yanlış yollar... *** Yanlış yollar belli. Kur’an’dan başkasını bilmeyiz diye sünneti yok sayanlar… Lütfedip sünneti kabul eden, fakat sahabiler ile tâbiîni reddedenler… Haşa, Peygamberden bile üstün “masum” imamet müessesesi ihdas edip bütün dinî yapıyı onun üzerine kuranlar… Doğru yolun büyüklerinin kendi aralarındaki “büyük” ve “nazik” meselelere müdahil olup ahkâm kesen “küçük” ve “kaba”lar ile daha nicesiyle 72 fırka, kısım, bölük... *** Bu sayfalarda kaç kez yazdık bilmiyoruz; fakat biz yazmaktan usanmayacağız. Bunun İslâm’ı, şunun İslâm’ı, onun İslâm’ı elbette ki yok. Bütün mesele İslâm’a bakan gözde, idrak eden anlayışta. Eğer ki İslâm fert, cemiyet ve devlet hayatını düzenleyen bir din ise; ferdî ya da içtimaî, hayatın (ve topyekun varlığın) ufku Allah Resulü’nde, topluluk olarak cemiyet hayatının ufku bir bütün halinde Ashab-ı Kiram’da, devlet hayatının ufku da Allah’ın emrettiği ve Resulü’nün gösterdiği mutlak ölçüler çerçevesinde bilhassa Hazret-i Ömer zamanındaki İslâm devletinde. Ufku bu şekilde kabul eden, içinde bulunduğu zaman ve mekân şartlarına göre de istikâmetini bu ufka nisbetle tayin eden tek yol da Ehl-i Sünnet Vel Cemaat’tir. Ondan başka da bir İslâm yoktur. Ama yok, siz diyorsanız ki “İslâm yalnız fert yahut yalnız fert ile cemiyet hayatını düzenleyen bir dindir”, maalesef, o sizin bahsettiğiniz din İslâm değildir. Böyle diyenler kendilerine öyle bir din bulup inanmakta da hür... Not: Bilmiyoruz buradaki bir incelik alâkanızı celb etti mi? İslâm’ın ideal devleti, Resûlullah Efendimiz (SAV)’in koyduğu ölçülere sımsıkı bağlı olarak Hz. Ömer (RA) tarafından billurlaştırılmıştır. Yani devlet “şekil” olarak Peygamberimiz (SAV) devrinde değil de, yine O’ndan olmak üzere, Hz. Ömer (RA) devrinde idealini bulmuştur. Burada bir hikmet var kanaatimizce: Devlet reisinin Peygamber (SAV)’in aksine “masum” olmadığı, yani idare edenin mutlak hâkim olmadığı, idare edilenler gibi “sıradan” bir kul olduğu ideal devlet teşekkülü... Halifenin mescidinde hiçbir nefs kaygısı taşımadan “Allah’tan Kork Ey Ömer!” diye seslenen Müslüman, acaba Hazret-i Ömer’e mi bu şekilde hitab etmiştir, yoksa bugün bu levhadan ibret alması ve mutlak hâkimin yalnız Allah olduğunu idrak etmesi gereken, idare edeni ve edileniyle bize mi? *** Üstad Necib Fazıl’ın tarih muhasebemizi yaparken işaretlediği Kanunî devrinden beri yenileyemediğimiz anlayış bahsine gelelim. Devlet-i Aliyye her ne kadar Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat yolunun sancaktarı ve savunucusu olmuşsa da, aradan geçen zaman zarfında, çağların/değişen hal ve şartların icabları doğrultusunda bu yola bakan gözü, anlayışı yenileyemediği için tarih sahnesinden silinmek zorunda kalmıştır. Anadolu’da hayatta kalan bir avuç insana, hem anlayışı yenilemek ve hem de yeniden Anadolu’dan başlayarak cihana nizam vermek borcunu da miras bırakarak... Şuurunda olsak da olmasak da, Anadolu’da doğan her evlât bir asırdır boynunda bu borç yüküyle dünyaya geliyor. Bir yandan Batı’dan ve içimizdeki çeşit çeşit Batıcıdan gelen taarruza mukavemet etmek ve diğer yandan da yeni anlayışı örgüleştirerek, 21. yüzyıl insanlığının kanayan vicdan, ahlâk, adalet yaralarına derman olmak. *** İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun mümeyyiz vasfını bu vesileyle yeniden hatırlamakta fayda var... Üstad Necib Fazıl’ın “500 yıldır beklenen mütefekkir” şeklindeki iltifatı ve takdimi, bugün her türlü iltifatı ve hakareti de ayağa düşürmüş ayak takımının anlayacağı cinsten bir tanımlama değil, 500 yıldır yenilenememiş ve bu sebeble ümmetin de içten içe çürümesine vesile olanı yenileyecek, fikir ve aksiyon mimarının takdimidir. *** Niçin Japonya, Çin, Rusya, Hindistan, İran, Suudi Arabistan değil de Türkiye? Esasında cevabını vermiştik hatırlarsanız; çünkü İslâm’ı kurmak istedikleri global düzene bir türlü entegre edemiyorlar. Ve çünkü İslâm kula kulluğa, sömürüye, idare edenin şahsî hâkimiyetine müsaade etmiyor. Çünkü İslâm itikadının muhafızı Müslümanlar bu topraklarda, Türkiye’de yaşıyor. Bu sefer de, İslâm’ı ortadan kaldırmanın, o da olmazsa Müslümanları parçalayarak sorun çıkartmayacak noktada tutmanın hesabına giriştiler. Yine dediğimiz gibi İslâm’ı ortadan kaldıramadılar; bu sefer de Müslümanları parçalayıp tesirini ortadan kaldırmak ve bunu gerçekleştirebilmek için de İslâm ahkâmını tahrif etmenin peşine düştüler. Bu kertede Türkiye artık inandığı şeyin adını koymak zorunda. Adını koymadığı takdirde muhatab olduğu saldırıyı bertaraf edebileceğini sanıyorsa, yanılıyor. Bilhassa basında Türkiye’nin hedef alınmasına gerekçe olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dik başlılığı, Türkiye’yi bağımsızlaştırma niyeti, eskiden olduğu gibi boyun eğiyor olmayışımız gündeme getiriliyorsa da, aslında tüm bu saldırıların hedefinde Anadolu’da boğup öldüremedikleri İslâm’dır. İslâm’ı, imanın kalesi olan Anadolu’da boğamadılar, akidemizi bozamadılar. Sanki set üzerinden oynanan maçlarda olduğu gibi; şimdi “servis sırası” bizde! Burada açık konuşalım. Elimize geçen servisi doğru şekilde kullanamazsak bu seti kaybederiz ve onlara yeniden servis atma fırsatı vermiş oluruz ki, zaten daha yeni yeni doğrulmaya başlamış belimizi kırmak hususunda tereddüt dahi etmeyeceklerdir. Dolayısıyla korkacak bir şeyimiz yok. Senelerdir İslâm’dan uzak, ona yabancı kalarak hayatta kaldığımızı zannedenler de yanılıyorlar. Anadolu’da inanan bir ben yahut bir tek sen kalsan dahi, karşı taraf bizi tamamen ortadan kaldırana dek bu saldırılarını sürdürecek. Bunu anlamak gerekiyor ve bunun Anadolu’daki adını, ismini koymaktan çekinmemek... *** Bu saatten sonra, burada kurulacak sofra için kazanda kaynayacak olan zehirle pişmiş aş olacak. Burası dünya, her ne kadar karıştırıyorsak da cennet değil. Allah’ın rızasını kazanmanın ve böylelikle gerçek cennete kavuşmanın yolu çileden geçiyor. Türkiye, senelerdir adını koymaktan kaçtığı hâlde çektiği çilenin artık gereğini yapmak mecburiyetinde. *** Hukuk, iktisad, eğitim, estetik ve ahlâk... Tüm bunlar akidenin açık ve net bir şekilde ortaya konmasına ilişkin meselelerden. O olmadan, hiçbir şey olmaz. *** Muhatabı olduğumuz bir diğer saldırı da İslâm ahkâmına musallat oluşları; bilhassa, bizi bu hâlimizle boğamayacakları kesinleştikten sonra ortaya attıkları şeyler... Misâl vermek gerekirse; İslâm düzeni şart değil, “liberal” demokrasiyle de olur; faiz enflasyon ölçüsünce helâldir; tesettür şart değildir vs. gibi... İşte yeniden başa dönecek olursak, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaatin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. İslâm dini bütün hayata şamil bir dindir, aksini iddia edenler ise Müslüman değildir.  Burada herkese yer var; fakat herkesin yeri akidemize göre... Mesele kimin kime ve neye göre yer göstereceği meselesi. Biz kendi yerimizi sizin şahsî hâkimiyetinize göre değil, hem biz ve hem de siz mutlak otorite olan müteâl “Mutlak Fikir”e, İslâm’a göre bulacaksınız. *** Tarihin başından beri süren iyi ile kötünün savaşıdır bu. Her hâl ve kârda bu topraklarda inanan tek bir kul dahi kaldığı sürece, Türkiye adını koysa da koymasa da, sancaktarlığını üstlenmek istese de istemese de hedef alınmaya devam edilecektir. Öyleyse artık bu işin adını koyalım. Aksiyonda açık olmak icab eder. Öyle yaranmaya çalışan kuçu psikolojisiyle hayatta kalmanın mümkün olmadığı da bedahet. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe. O devlet ki, “Mutlak Hâkim”in hükmüyle hükmetmeye mecbur olan devlet... Yoksa yaranma psikolojisi içine düşüp zaten ele geçmiş olan şey devlet değil, leştir. Bize böylesi gerekmez.    Baran Dergisi 539. Sayı

Fransızların Seçimi… Suriye ve Irak’ta Durum…

Öncelikle, gelecek haftaki doğum günü münasebetiyle büyük liderimiz, örnek gönüldaşımız Salih Mirzabeyoğlu’nu buradan sımsıkı kucaklamak istiyorum şimdiden. Kendisini düşüneceğim ve kendisini düşünerek dua edeceğim o gün. Allah O’nu ve O’nu destekleyenleri korusun. Allahü Ekber. Hakkında konuşulacak çok şey var gerçi ama yarın Fransa’da ikinci turu gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle başlayalım. Bu seçimde iki aday var yarışacak: Bayan Marine Le Pen ve Bay Emmanuel Macron. Emmanuel Macron, Rotschild Bankası’nın eski bir çalışanı ve bundan beş-altı yıl önceki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde François Hollande’nin ekonomik vaatlerinin hazırlanmasından sorumlu kişi. Bundan dolayıdır ki, Başbakan Manuel Valls tarafından Ekonomi Bakanı yapıldı sonradan. Ne var ki bu adam, Fransa halkını değil, çıkarları her zaman Fransız halkının çıkarlarıyla örtüşmeyen başka bazı kesimlerin ekonomik çıkarlarını temsil ediyor. Her neyse, sır olan da şeyler söylemiyorum zaten, açıkça bilinen şeyler bunlar. Marine Le Pen’e gelince, o farklı bir mesele. Fırsatçı bir kadın en başta ve kendi öz babasına ihanet etmiş biri hattâ. Hasta ve bir takım adlî problemlerle karşı karşıya olan babası Jean-Marie Le Pen’den Fransız Ulusal Cebhe Partisi’nin liderliğini devralmış bir insan. Güçlü ve lider karakterli bir insan olan babası, partinin teklif ettiği ve bir Japonla evli, çok dürüst, çok yüksek seviyede entellektüel bir profesörün [Bruno Gollnisch] başkanlığı yerine, kızını başkan olarak Ulusal Cebhe’ye dayatmış, ama aynı kızı tarafından daha sonra ihanete uğramıştır. Milliyetçi, homofobik, antisiyonist Ulusal Cebhe’de, kendisinden daha genç yaştaki yahudi kökenli sağcı bir adamla birlikte yaşayan -açıktan homoseksüel- bir adam, şimdi partinin ikinci adamı olmuştur. Dolayısıyla, bugünkü Ulusal Cebhe’nin, tarihî Ulusal Cebhe’yle herhangi bir alâkası kalmamıştır. Buna rağmen, şu ân bir seçim var Fransa’da ve bu seçimde ya adaylara oy vereceksiniz ya programlara. Adaylar bakımından ifâde edersem, bunların hiçbiri “benim” adayım değil. Ne var ki, en iyisini olmasa bile diğerlerinden daha iyisini seçmek durumundasınız burada. Programlara gelince, iki ayrı program yarışıyor bu seçimde. Uluslararası politika bahsinde, Ulusal Cebhe’den Marine Le Pen’in dış politika programı iyi bir program bence. Dış müdahaleye taraftar olmayan, tüm Fransız askerlerinin ülkeye dönmesini ve NATO’dan çıkılmasını savunan bir program bu. NATO’ya üye olmak, saldırgan emperyalist güçlere, ABD emperyalizminin bir uşağı olarak âit olmak demektir zira. Gelmek istediğim nokta şu: Marine Le Pen’in dış politika bakımından programı, yâni Fransız ordusunun ülke dışına müdahalesinin sonlandırılıp askerlerin ülkeye geri döndürülmesini ve NATO’dan çıkmayı ihtiva etmesi; aynı şekilde, hem içinde bulunulan savaş ortamı ve hem de –illegal yollardan- Fransa’ya gelenlerin doğurduğu güvenlik problemi sebebiyle sınırların güçlendirilmesini savunması makûldür. Zira Türkiye’den, Bulgaristan’dan, Romanya’dan, Sırbistan’dan gelenler dürüst insanlar değiller çoğunlukla. Türk, Bulgar, Romen, Sırb halkının yüzde 99’u dürüst tabiî ama bu ülkelerden Avrupa’ya gelenlerin çoğu böyle değil. Bunlar, hırsızlık, kaçakçılık, fuhuş gibi binbir türlü problem çıkartıyorlar Avrupa’da. Bu bakımdan, en azından sınır kontrollerini güçlendirmeleri, tüm bunlara karşı yapabilecekleri asgari bir tedbir olacaktır ki, bu da iyidir kuşkusuz. Ben, yabancı bir mahpus olarak; emperyalizmin ve siyonizmin Fransa’da iktidarda olan ve Genereal de Gaulle’den bugüne Fransa’yı kontrol eden ajanlarının kurbanı olarak konuşuyorum bunları. Neyse, yarın neler olacak bekleyip görelim ama sanıyorum Emmanuel Macron olacaktır cumhurbaşkanı. Çünkü herkes, hattâ Komünist Parti bile destekliyor kendisini. Mélenchon dahi, sağ ve sol arasındaki o tarihî nefret yüzünden “Ulusal Cebhe için oy vermeliyiz” demeye cesaret edemiyor. Maalesef insanlar, ki güya marksist, leninist, komünist, troçkist vesair partilerdekiler de buna dahil, bir takım komplekslerin ve sınırlamaların üstesinden gelemiyorlar. Şöyle ki, bir yanda taktik kararlar, diğer yanda stratejik kararlar diye bir şey vardır. Böyle bakıldığında, Ulusal Cebhe ve Bayan Marine Le Pen için “taktik” bakımdan oy verebilir bence bir insan. Çünkü Fransa’nın ve Fransız halkının çıkarına olacaktır bu tavır. Ortadoğu ve Afrika’daki emperyalist saldırganlıkları desteklemek için her yıl milyarlarca dolar harcamanın ne gereği var bir hiç uğruna, değil mi? Evet, bekleyip görelim bakalım yarın neler olacak ama -az önce de söylediğim gibi- kazanan Macron olacaktır bence. Zira doğrudan veya dolaylı olarak Macron’u destekliyor herkes. Yine de normal vatandaşların ne yönde oy kullanacağını bilemeyiz şimdiden. Sürprizler her zaman olabilir ve umalım ki öyle olur.  Ben 22,5 yıldır Fransa’da hapiste bulunduğum için, önce buradan başladım ama Fransa’daki seçimlerden başka şeyler de oluyor dünyada. Bu aralar, Kazakistan’ın başşehri- Astana’da Türkiye, Rusya Federasyonu ve Suriye hükümeti arasında bazı görüşmeler gerçekleştiriliyor ve bu çerçevede, Suriye’nin belli bazı bölgelerinde çatışmasızlık mutabakatına varılmış bulunuyor. Bu yolla, isyancıların öbeklendiği söz konusu bölgelerde şiddetin olabildiğince durdurulması amaçlanıyor. Burada “İslâm Devleti”ni ilgilendiren bir karar yok tabiî, ona karşı yürütülen savaş aynen devam ediyor. Yeri gelmişken, hem dünyadaki –El Cezire gibi- uluslararası haber kanallarında ve hem de Fransa’dakilerde “Musul haberlerini” izliyorum: ABD emperyalizmiyle İsrail’in ajanı Irak ordusu Musul’a ilerliyormuş! Oysa bunların Musul’un içlerine girmeleri bir yıl veya daha fazla sürelerini alacak, üstelik bu da aralarından binlercesinin hayatına mâlolacaktır. Daha önce de ifâde ettiğim gibi, Musul’a başkası değil ABD ordusu saldırmalıdır. Bırakalım onlar saldırsın Musul’a! Ne Irak’ın güneyinden gelen Şii gerillalar ne de Irak’ın kuzeyindeki hükümette iktidarda olan sağcı veya solcu peşmergeler yâni milliyetçi Kürt savaşçılar yaklaşmalıdır Musul’a. Bırakalım emperyalistler ve ajanları ödesinler bunun bedelini. Tamam, Musul’u işgal edecekler, Musul’u ele geçirecekler, Musul’u tahrib edeceklerdir ama –dediğim gibi- bir yıl veya daha fazla vakitlerini alacaktır bu süreç. Üstelik saldırgan tarafta binlercesinin ölmesine sebeb olacaktır yine bu. Elbette, çoğu sivil olmak üzere bunun yüzlerce katı insan da, topraklarını yabancı müdahaleye karşı savunan Musullular ve İslâmcı vatanseverler safında hayatını kaybedecektir. Cihadçı tâbir edilen insanlardan biri değilim ben. Fakat şu da var ki, prensibleri uğruna kendilerini fedâ etmeye hazır olan, yâni başkaları gibi para için savaşmayan ve yabancı güçlerin ajanı olmayan bu insanlar, bizim tüm saygımızı hakediyorlar. “İslâm Devleti”ne muhalif olan insanların çoğu da kötü insanlar değildir ayrıca. Çoğunlukla Şii olmak üzere dinî farklılıkları da olan ama yabancıların ajanı olmayan bu insanlar, mevcud Irak hükümetini kontrol ediyor değillerdir aynı şekilde. Irak hükümetindeki bazı bakanlar ve milletvekilleri de, öyle fena insanlar değildir yine. Fakat rejimin kendisi emperyalizmin ajanıdır bizzat. İranlı kardeşlerimize gelince; bu müstesnâ İslâm cumhuriyeti, on yıllar boyunca en zor ekonomik, hattâ askerî saldırganlıklar altında bile kendisini korumayı ve her gün daha fazla geliştirmeyi başarmıştır. Bu süreçte güçlenmişler ama zayıflamamışlardır. İran hakkında her işittiğim veya okuduğum şeye katılmıyorum kuşkusuz. Eski cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ın yeniden aday olmasının yasaklanmış olmasını tasvib etmiyorum meselâ. Bunu anlayabilmem mümkün değil. Zira ülkenin sahib olduğu en iyi devlet başkanıydı kendisi. İyi safta yer alan iyi bir adamdı. Düşmanla iş tutmayan ve ihanet etmeyen bu adamın halk tarafından seçilmesini engellemek –ki İran’daki seçimler tüm bir Arab dünyasına örnektir ve başka hiçbir Arab ülkesinde böyle seçimler yoktur- doğru değil. Neyse, mesele değil. Başka birisi seçilecektir sonuçta ve inşallah en iyi aday olur o da. Gelmek istediğim nokta, İran ordusu unsurlarının da Musul savaşına dahil olmaması gereğidir. Musul’u almak için bırakalım ABD ordusuyla ajanları yapsın belki yarım milyon belki bir milyon insanın hayatını kaybedeceği o katliamı. Sonuç olarak, bizimle aynı idealleri taşısınlar taşımasınlar, bizimle aynı mezhebten olsunlar olmasın, dürüst müslümanlar asla bulaşmamalıdır bu işe. Bırakalım hainler savaşsın “İslâm Devleti” müslümanlarına karşı. Üç gün sonra doğum gününü idrâk edecek olan Kumandan Mirzabeyoğlu’na benden çok selâm söyleyin lütfen. O gün de tekrar aramaya çalışacağım inşallah. Allahü Ekber. 6 Mayıs 2017   Baran Dergisi 539. Sayı              

Okur Buluşması ve Fuardan Notlar

Uluslararası Dergi Fuarı’na katılan BARAN ve AYLIK dergilerinin okur buluşmasını, 6 Mayıs 2017 Cumartesi günü fuar mekânı olan Sirkeci Garı’nda gerçekleştirdik. 4-9 Mayıs tarihleri arasında da ziyaretçileri ağırlamaya devam ettik. Fuar yönetiminin tahsis ettiği salonda okurlarımızla topluca sohbet ettik. Sohbet öncesinde yaptığım konuşmamda İBDA hareketinden bahsettim. Dergi faaliyetlerinin bir fikre nisbetle yapılması hâlinde kalıcı olacağını, sistem ifadesi olan Tatbik Fikri olmadan tatbike dâir faaliyetlerin mihraksızlıktan kurtulamayacağını belirttim. Baran, Aylık ve benzeri dergilerin ancak bağlı olduğu fikre göre bir kıymeti olduğunu ve dostlar alışverişte görsün hesabı dergi çıkarmak gibi faaliyette bulunulamayacağını, bizim farkımızın bir cemiyet projesi ortaya koymamız olduğunu vurguladım. Anlattığım şu hususları burada kısaca vermek istiyorum: Üstad’ın ve Kumandan’ın çile ve emekleri, en son 15 Temmuz 2016 halk direnişinde karşılığını bulmuştur. Ekilen tohumlar gür filizler vermiştir. İBDA diyalektiğinin işaretlediği “halk ihtilâli” ve “kendinden zuhur”un ispatı olmuştur 15 Temmuz. O gece 40 milyon insan, Üstad’ın dediği gibi, kim var dendiğinde sağına soluna bakmadan meydan yerine çıkmıştır. Dilinin, dininin, ırzının, beyninin öcünü almıştır. İBDA’nın temel ilkelerinde işaretlenen “şehidlik şuuru” birbiriyle yarış edercesine şerbet gibi içilmiştir. “Savaşı dayanıklı asker kazanır” anlayışı içinde, istikamet çizgisi olan BD-İBDA İslâm’a Muhatap Anlayışı ile Batı ve içimizdeki Batıcılara karşı sistemli mücadele etmeliyiz. Şunu ayrıca ifade edeyim ki, söz konusu fikre mensup olunmasa bile, BD-İBDA fikir ve aksiyon ruhundan etkilenme ile işler yapılıyor. 1943’te Büyük Doğu’nun ve 1975’te GÖLGE’nin yaktığı meşale idi. Kendi tecrübemden bir misal verirsem: GÖLGE kadrosu eseri olan Yüksek İslâm boykot ve eylemlerine katılmayan öğrenciler bile, daha sonra öğretmenlik yaptıkları okullarda o militan havanın etkisiyle emsallerinden daha aktif olmuşlardır. Okur buluşması sonunda bir tanışma ve soru-cevap bölümü oldu. Küçükköy Anadolu İmam-Hatip lisesinden Ebubekir henüz 16 yaşında ve babasının tavsiyesi ile gelmiş. GÖLGE dergisinden Kaya Balaban’ın oğlu Kerem de 16 yaşında ve 15 Temmuz’da babası dâhil kimseden emir almadan ve beklemeden dışarı çıkmış ve önemli bir geçidi kendi gibi gençlerle tutmuş. Maraşlı Ali (İstanbul’da bir üniversitede çalışıyor) GÖLGE dergisindeki ortamı sordu. GÖLGE I. Dönemde bulunan Kaya Balaban’a soruyu yönlendirdim. Çünkü ben GÖLGE II. Dönemde bulunmuştum. Gönüldaş Balaban şunları söyledi: “Millî Nizam Partisi’nin Eskişehir’de kuruluş aşamasında (1969-1970) abim vasıtasıyla Salih Mirzabeyoğlu’nu tanıdım. MNP’ye gidiyordum onlar da sürekli oradaydı. Partiye gelenler takip ediliyor muyum diye arkalarını kontrol ederek, kelleyi koltuğa alarak geliyorlardı. Erbakan Hoca Eskişehir’e geldiğinde Kumandan’ın babası Muammer Amca, ayakkabıcı İhsan Özkeçeci onu gezdirirlerdi, rahmetli Cevat Ülger de onlarla beraberdi. 1968’de Gölge ile ilgili bildiriler dağıtıyorduk. Mahallelerde örgütlenmeden bahsediyorduk. O zamanlar sol her yerde örgütleniyordu. Eskişehir’de ilk duvar yazısını biz İslâmcılar yazdık. Gölge çıkmadan önce tanıtım afişlerini bastık. Gölge Üretmen Han’da (Cağaloğlu) çıktı. Gölge çok bereketliydi çok. Türkiye’nin her yerinden ses getirdi. Temsilci olmalar, bayilikler… Dergileri alıp meydanlarda satıyorlardı. Derginin mizanpajı orijinal ve farklıydı. O dönemin Kadir Mısıroğlu’nun çıkardığı Sebil dergisi mantığında allı güllü süslemeli dergilerinden çok farklı estetik ve militan bir dergi idi. Eline alan solcu dergi zannediyordu. Gölge çıkmadan bir yıl önce Kumandan’ın meşhur “çığlık içimde düğüm/çığlık gözümde yaş/bekle çocuğum/yeni bir dünya için/ verdiğim savaş” dizelerinin yazılı olduğu afişleri İstanbul’un her yerine dağıttık. Aziz Nesin, herhalde solcu zannederek almış, kitabına koymuş “ne güzel gençlik” gibi övgülerle bahsetmiş. Apartmanın kapısında Gölge afişini gören Çetin Altan da beğenmiş ve yazısına almıştı. Haberler Üretmen Han’ın altındaki Millî Gazete ve Yeni Devir’in ajanslarından geliyordu. Fakat onlar, Filistin, Türkistan, direniş, çatışma vesair haberleri değerlendirmiyordu, Gölge ise değerlendiriyordu. Arapçası olan bir arkadaş dış basını takip ediyordu. İngilizcesi iyi olan bir arkadaş da vardı. Önemli olan senin ideolojine göre ayıklaman ve manşete çıkarman. Beş-altı sayı sonra Filipinler’den savaşan gençler haber göndermeye başladılar. Türkistan’dan sürgüne gelenler ve Filistin’den ziyaretimize gelenler oluyordu. Ortalık Kumandan’dan geçilmiyor. Üstad 40 sene çırpındı, bir tek Kumandan çıktı ortaya. Sorsan hepsi Büyük Doğu’cu. Herkes Büyük Doğu’dan nemalanmış; ama Kumandan bir tane. Ben bu davanın hamallığını yaptım, fikrî bir katkım olmadı. Ama şimdi bizim de haddimizi bilmemiz gerekir. Kumandan’a yakınlığı bu mânâda anlamalı. Üstad’ın derdine Salih Mirzabeyoğlu derman oldu. Salih Mirzabeyoğlu’nun derdine kim derman olacak? Onun için Kumandan’dan bereketlen, nasiplen. Bu dava Allah’ın rızasını kazanma davası… Gaye Kumandan değil ki. En büyük misal ve vesile Kumandan, ‘Allah’ın rızası böyle kazanılır’ diyor. Kendi kendine gelin güvey olmaya gerek yok. Herkes Kumandanlığa soyunmuş, Allah sonumuzu hayır etsin. Üzerinde İBDA şahsiyeti olan ve kendisinden bu kimlik alınırsa adam yerine dahî konmayacak insanlar görüyoruz.” İslâmcı hareketin önemli kilometre taşlarından GÖLGE (1975-1978) ve AKINCI GÜÇ (1979) patlaması ve Üstadın Akıncı Güç’ü bağrına basışı, “Müjdelerin Müjdesi” ve “Işık” yazılarıyla karşılayışı, İdeolocya Örgüsü’ne ek olan “İslâmı yenilemek” bahsini Akıncı Güç kadrosuna ithaf edişi, Üstad ve Kumandan’ın beraberlikleri, Üstad’ın çıkardığı dergi-kitapçık olan Raporlarda “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” takdimiyle Salih Mirzabeyoğlu’nun zuhur etmesi ve Üstad’ın Kumandan’a “artık görünme vaktin geldi” işaretini verişi… Buluşmamıza içtenlikle katılan ve gözleri parıldayarak dinleyen gönüldaşlardaki bu hâl mensup olunan fikrin ve çekilen çilelerin lezzeti ile alâkalı olduğunu düşünüyorum. Sadece geçmişi anmak değil, ânı bu şuurla yaşama ve sürdürme lezzeti. Bu samimi havadan ve konuşmalardan etkilenip aramıza katılan fuar ziyaretçileri de oldu. Onlarla da tanıştık, dergilerimizde ve İBDA külliyatından kitaplar hediye ettik. Fuara katılan kardeş yayın organları Akademya ve Furkan standlarını da ziyaret ettim. Hayırlı olsun deyip muvaffakiyet dileklerimi ilettim. Onlar da Baran ve Aylık standını ziyarete geldiler. Gerekli yardımlaşmalar yapıldı. Antalya Aksu’dan Savaş gönüldaş geldi, Baran dergisine abone olmak istediğini söyledi. Kendisi Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okuyor. Eski ve eskimez gönüldaşlardan Kerim Bozdağ’ın yönlendirmesiyle bize uğramış. Bu tür faaliyetlere binaen “eskimez” dedim Kerim gönüldaşa. Yoksa hiçbir vasıf kimsenin tapulu malı değil. O arkadaş da bunun şuurundadır. Pörsüklerin ise sanal âlemde birbirlerine lüzumsuz mücahidlik yaptıklarını ve kendi gibi pörsükler tarafından takip edildiklerini ve esasen “İBDA harici İBDA’cılık” üzerinde olduklarını beyan ettim Savaş arkadaşa. O da bunun farkında. Kendisi bize merhum İsmail Çetin’in bir kitabını hediye etti. İsmail Çetin bir Nakşî Şeyhi, “Necip Fazıl bizim fikir önderimiz” demiş ve oğlu da Salih Mirzabeyoğlu’nun okunmasını söylemiş. Savaş, bizden gerekenleri de aldı. O sırada standımızda bulunan Ak Parti üniversiteler biriminde arkadaşla Antalyalı arkadaşı tanıştırdım. Yayın organının haberleşme, örgütlenme, şuurlanma ve istihbarat görevlerine matuf olarak ve mahzurlu olmayacak seviyede. Bu sene fuara yurtdışı katılım iyi idi. TİKA’nın aracılığıyla Müslüman ülkelerden Sünnî ve tasavvuf yoluna bağlı Müslümanlar gelmiş. Bizde ise bir yanda kaşar mezhepsizler, öbür yanda genç İmam-Hatiplilerin çıkardığı dergiler ve İBDA’cı dergiler Baran, Aylık, Furkan ve Akademya vardı. BARAN editoryasının hatırlatması ve gençlerden gelen talep üzerine onların standlarını da ziyaret ettim. Başarı dileklerimi ve sormaları üzerine tavsiyelerimi ilettim. Memnun oldular, abi pozisyonunda gördükleri Baran ve Aylık dergisi ekibiyle fotoğraf çektirdiler. Geçen senelere nazaran katılım azdı ama İBDA vesilesiyle standımıza ilgi, bilhassa fuara katılan genç dergiler tarafından daha candan idi. Her ne kadar bir kısmının yayını ilmihal bilgilerinin tekrarı sadedinde olsa bile, 15 Temmuz’un katkısı yayınlarda görülüyor. Mühim olan bu ruhu sürekli kılmak ve “ılıman İslâm”ın fabrika ayarlarına geri dönmemek. Çünkü Ak Partide, Bakanlıklarda ve Diyanet Teşkilatında bu zihniyette müptezel çok miktarda insan var. Belki de onun için FETÖ ile mücadele istenilen seviyede gitmiyor. Standımızı, Türdeb Başkanı Asım Beyle ziyarete gelen Talim Terbiye Kurulu Başkanı Alpaslan Bey ile eğitim mevzuunu konuştuk. Genel eleştirilerden ziyade somut teklifler üzerinde durdu. Mevcut öğretmen kadrosuyla ellerinden geleni yaptıklarını anlattı. İdeal ve aşkı kim verecek? Eğitim ile alakalı lise öğrencisi genç yazarımız Emrecan Çetin ve bazı yazarlarımızın eğitimle alakalı yazılarını Alpaslan Beye göndereceğiz. Neticede iş insan keyfiyetine geliyor. Sadece parti işi değil. Ak Partinin üniversite gençlik yapılanmasından gelenler oldu. 15 Temmuz’da Ak Parti teşkilatlarının halkın gerisinde kaldığını söyledim. Arkadaş, “Ak Parti kendi burjuvasını oluşturdu ama bunun çözüm olmadığını da anladı” dedi. Olumsuzluklardan şikâyet etseler de bizi görünce ümidle dinlediklerini ve konuştuklarını farkettim. Belki de ümidlerine karşılık arıyorlardı veya bana öyle geldi. İktisad okuyan üniversite öğrencisi başka bir Ak Partili gençle, gelir eşitsizliğinde Ak Parti iktidarının sorumluluğunu konuştuk. %1’lik düzelmenin yeterli olmadığını ve Ak Partiyi iktidarda tutanın kapitalist zümre değil, ortalama insanlar olduğunu söyledim. Bir Müslümanın altta kalanın canı çıksın anlayışında ve iktidar rahatlığı içinde olamayacağını belirttim. Bana yürekten katıldı. Doktor adayı hanımlar dergilerini bıraktılar. Dergilerinin ismi Panorama. İnceledim, fena değil. E, doktorlar ilmihal dergisi isteseler de çıkaramazlar, çünkü branşları var. Onları teşvik için “bizim de doktor yazarlara ihtiyacımız var” dedim. O esnada standımızı tetkik eden bir genç daha “tarih yazarına ihtiyacınız var mı?” diye kendini takdim etti. Onunla tarihin gailiğini, yakın tarih meselelerini vs. konuştuk. Bilimsellik kılıfı altında Batının kendi tarih anlayışını empoze ettiğini söyledim. Tarih mevzuunda da Mutlak Fikrin gerekliliği üzerinde durdum. Hz. Adem’in kemiklerinin bulunamamasını, Hz. Adem’i inkâr mânasına gelen “bilimcilik” anlayışını tabu olarak sunmaları; fakat başta Darvin olmak üzere teorilerinin tenakuzlarla dolu olduğundan bahsettim. Neticede iş Mutlak Fikrin kurulamazlığına ve bu da iman davasına geliyor; bâtıl da kendi davasını “iman”la temellendiriyor. Necip Fazıl’ın tarih muhasebesini okumamış, yakın zamanda bu eksikliğini gidereceğini söyledi. Tarih muhasebesinin de olduğu İbda Diyalektiği eseri elimizde kalmadığı için veremedim. Standımızı ziyaret eden Hukukçular Derneği Yönetim Kurulu’ndan olan genç avukatlara Baran Dergisi’nin 15 Temmuz sonrasında Amerikalı görevliler ve İncirlik Üssü hakkında suç duyurusunda bulunduğunu anlattım. Doktora yapan bir akademisyen geldi. 15 Temmuzla ilgili sayılarımızı satın aldı. Baran Dergisi yazarı Osman Temiz Hoca da standımızı ziyaret etti. Osman Hoca, Marksist düşünce adamlarının Mutlak Fikir zaruretine çattıklarını ve buna Hegel’i yorumlayarak çözüm aradıklarını, Kumandan’ın konferansta bu mevzuda söylediklerinin ehemmiyetini ifade etti, “onların donanımı var, onların eksiği bizde, bizim eksiğimiz onlarda” dedi. Fikre hizmet etmenin zevkini almış Baran ve Aylık çalışanları fuar boyunca hem ziyaretçilerle ilgilendiler hem diğer stantlarla olumlu diyaloglar kurdular. Vazife şuuruyla yapmış olmalarına rağmen ben isimlerini zikredeyim: Yazı İşleri Müdürü M. Taha İnci, editoryadan Ömer Emre Akcebe, Baran Demir, Oğuz Can Şahin. Yazarlarımızdan Ercan Çifci, Ankara’dan nöbet yerine gelen Tayyar Tercan, Aylık Dergisi yazı işleri eski müdürü Cem Yılmaz, Avukatım Hamza Uçan bir arkadaşıyla geldi. Geçen seneki fuarda Şehidimiz Halil Kantarcı ile nöbet yerinde beraber olduğumuzu onu rahmetle anmak sadedinde ifade edeyim. Baran Dergisi İdarî Müdürü Fatih Turplu ise babası vefat ettiği için memleketine gitmiş idi. Dergi çalışanları boş durmadılar, yurtdışından gelen misafirlerle mülâkatlar yaptılar. Zahmet edip gelen okurlarımıza bir şeyler sunmak için didinip durdular. Fakat bizden istenen ve İslâm âleminin beklediğinin yanında, yapılan çalışmalar karınca adımı mesabesinde kalmakta. Allah ihlas ve gayretimizi artırsın. Yakın zamanda tekrar buluşmak dileğiyle… Baran Dergisi 539. Sayı  

8. Uluslararası Dergi Fuarı’nın Ardından

Türkiye Dergiler Birliği’nin düzenlediği Uluslararası Dergi Fuarı’nın sekizincisi 4-9 Mayıs tarihleri arasında, İstanbul Sirkeci Tren Garı’nda gerçekleştirildi. Hindistan, Pakistan, Yunanistan, Makedonya, Filistin, Kosova, Bosna-Hersek, Karadağ, Avusturya, Almanya, Hollanda, Suudi Arabistan, Sudan, Cezayir, Mısır, Irak, İran ve Endonezya’nın da aralarında bulunduğu yirmi beş farklı ülkeden 400 dergi fuara katıldı.  Biz de geçen senelerde olduğu gibi, Baran ve Aylık Dergisi olarak fuara iştirak ettik. Standımıza gelen katılımcılarla muhabbet ettik. Okurlarımız ile bir araya gelip, yayınlarımız hakkındaki tenkitlerini dinledik. İlk defa Baran ve Aylık Dergisi ile tanışanlara dergilerimiz hakkında bilgi verdik. Fuar sekiz yıldır düzenleniyor ve dünyadaki ilk ve tek dergi fuarı olma özelliğini taşıyor. İlk gün biraz durağan geçti. Sonraki günlerde, ilk güne nispetle katılım arttı. Standımızı ziyaret edenlerden bazıları Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım 2014’te “Adalet Mutlak’a” isimli konferansına katıldıklarını belirtti. Kendilerinin hâl ve hatırını sordular; biz de “Ölüm Odası B-Yedi” eserinin her hafta dergimizde tefrika edildiğini, fikir damıtmaya devam ettiğini söyledik. Kendilerine iyi dileklerini ilettiler ve “Adalet Mutlak’a gibi bir konferans daha olsa ne güzel olur” diye ilave ettiler. Fikir namuskârlığı adına menfi tenkitlerden birini belirtelim; Baran Dergisi’nin sadece iki sayısını okuyan bir arkadaş ziyaretimize geldi ve tanışma faslından sonra “Ak Parti’yi biraz fazla desteklemiyor musunuz?” diye bir soru yöneltti. Biz de kendisine son haftalarda çıkmış dergilerimizden bir dizi takdim ettik. Ertesi gün standımızı yeniden ziyarete gelen arkadaşla; bütüne bakmadan parça üzerinden hareket etmenin yanlışlığı noktasında mutabık kaldık. Yine ziyaretimize gelenlerden birisi de Afganistan merkezli Eslah Milli Dergisi’nden Mehmet Ekber idi. Derginin ekibi Afganistan’da çalışmalarını devam ediyormuş. Onlar da bizim gibi Nakşîler. Türkiye ve Afganistan hakkında fikir mütalaasından bulunduk. Son derece verimli bir alışveriş oldu. Hemen yanı başımızda geçen yıldan göz aşinalığımız olan Köprü Dergisi vardı; onlar da Üsküp’ten katılıyorlar. Köprü’nün yazarlarından Mehmed Arif Bey ile kaynaştık ve hatta kendisiyle dergimiz için bir de röportaj yaptık. Makedonya’nın bir gözünün Türkiye’de olduğunu ifade etti. Baran Dergisi 530. sayısında “Arnavut Kahramanımız Şehid Adem Yaşari!” başlıklı bir yazı olduğunu belirtip, okuması için ona verdik. Onların dergisi de bizim gibi, on yılı aşkın süredir yayın hayatına devam ediyormuş. Mehmed, BD-İBDA hakkında mâlumatı olduğunu belirterek “Salih ağabeyin başına gelenleri takip etmiştik, kendisini çok seviyoruz” dedi. Baran Dergisi’nin 483. sayısında röportajını yayımladığımız Sosyolog Erol Erdoğan ile de rastlaştık; kendileri Baran ve Aylık ekibine selâm gönderdi. Toparlayacak olursak, Baran ve Aylık Dergisi’ni takip eden-etmeyen, ziyaretimize gelen herkesle usulünce münasebet kurmaya çalıştık. Bahse konu olanlar haricinde yine pek çok ziyaretçi ve katılımcı ile görüşme fırsatı yakaladık. Bunların büyük bir kısmı da son derece verimli geçti. Öte yandan Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi ve Yazarı Kâzım Albayrak da 6 Mayıs Cumartesi günü saat 14:30’da fuara katılarak Baran ve Aylık dergisi okurları ile buluştu; Kâzım Albayrak bu etkinlik kapsamında bir konuşma yaparak dergicilikten bahsetti... Geçtiğimiz senelerde gerçekleştirilen fuarlara nisbetle hem katılımcıların alâkası hem de dergilerin niteliği bakımından daha iyi bir görüntü arz eden fuar bizim açımızdan oldukça bereketli geçti. Buna rağmen organizasyonda ufak tefek aksaklıklar da gözlemledik ve yetkililere ilettik. Gelecek sene bu aksaklıkların giderilmesini ümit ederiz.  Baran Dergisi 539. Sayı

-Gudde-i Sanevberî XI- Kozalaksı Bez ve Nefs Terbiyesine Dair

Epifiz bezi üzerinden gündeme getirilen “üçüncü göz” ile “kalb gözü” arasında anlamlı bir ilişkinin varlığına daha evvel değinmiştik. “Kalb gözü” ile “kâmil nefs” arasında da anlamlı bir ilişkinin var olduğuna hiç şüphe yok... İslâm kültüründe, “nefs”in bedendeki yeri, daha evvel de söylendiği üzere, iki kaşın tam orta noktasında bir yerdir. İslâm tasavvufunda bu mevzu seyr-u sülük (1) çerçevesinde, erdirici bir keyfiyeti haiz rabıta ile doğrudan ilintilidir.  “Nefs tezkiyesinde, nefsin ruhî kanadının hakikatine yaklaştıkça istilâsına girdiği ruhun bütün nefsi kuşatıcılığı, bu mânâdan anlaşılmak üzere “Öldüren ruh”; “Ölmeden önce ölmek” tâbirinin hakikati bu ve kalb ehlinde.” (2) Bu çerçeveden olarak; “İnsanoğlu’nun müsbet ve hak mukabili menfi ve fesatçı tarafı… Böylece insan, biri ulvilerin ulvisine, öbürü de süflilerin süflisine namzet ve kalbin hakikatinde birleşik ve toplu iki zıt taraf hâlinde yaratıldı; ve Kur’ân hükmünce bu eşsiz kıvam içinde vücut bulduktan sonra kutublardan birinden birini gerçekleştirmek üzere “sefillerin en sefili” olan âleme indirildi ve ihtilâl zemini açılmış oldu.” (3) “İngilizce, Bodly- Bedene âit ve müteallik. “Kâinat, insan varlığında çevre”: 62: İhtilâl…” (4) “Bütün amellerin beden ve bedenle ilgili oluşu hatırda… Ve ihtilâl, kalb’te bitişik “ruh ve nefs” kutupları arasındaki zıtlıkta; her şeyin galibine tâbi olacağı hakikatiyle, hangisinin hangisine tâbi’ olacağında. Bu bir seçim yapabilme, “hürriyet” mevzuudur ve son tecridte mahlûk, istese de istemese de Galib Allah’ın kulu, zamanın sahibi Peygamber’in kadrosudur; Peygamberler Peygamberi de Allah’ın Sevgilisi!” (5) İhtilâl/kaostan inkılâb/kozmosa doğru yol almak insanî hakikatin bir gerekliliğidir. Bu gereklilik, ya hak yolda veyahut da batıl yolda kendisini gösteren bir mahiyettedir. Hak yolda olanların çabası, yani İslâm ihtilâl ve inkılâbı üzerinden hareket edenlerin çabası, yüzyılımızda, (21. yüzyıl), Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminde belirli bir anlam kazanmaktadır. Bunun bu şekilde itiraf edilmesi de bir gerekliliktir. Şaman kültüründe astral geçişler ve kendinde geçme hâlleri çoğu zaman bitkiler vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Bu mevzuda Carlos Castanada’nın “Don Juan’nın Öğretileri” isimli eser serisi önemli ipuçları vermektedir. Orada kullanılan bitkiler, meselâ bir tür kaktüs olan Meskalito aracılığıyla acayip hâllerin yaşanması ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Şekilden şekle geçildiği, hayvan sûretlerine, meselâ karga sûretine bürünüldüğü anlatılmaktadır. Kundalini Yoga uygulamalarında da benzer bitkiler kullanılmaktadır. Maksad metafizik düşünce yoğunluğuna erişmek ve olgunlaşmak ümidiyle çeşitli manevi haller devşirmektir. Veyahut da altına girdikleri yükün altında ezilmemek için bir nevi doping yoluyla epifiz bezindeki dimetiltriptamin hormonu salgılanması sağlanarak, aynı zamanda anestezi veya uyuşturucu yâni kafa yapıcı özelliğinden de yararlanarak uyuşturulmuş bir hâle kavuşmaktır. Kafa kıyak ve şuur bulanık olunca da ortaya çıkan görüntüler “astral seyahat” oluyor! Üstad Necip Fazıl’ın eserlerinden birinde fıkra mahiyetinde anlatıldığını düşündüğüm uyuşturucu müptelası portreleri hatırlamanın tam yeri, meâlen: Bir esrarkeş, bir kokainman ve bir de eroinman aynı nezarethaneyi paylaşıyorlar. Esrarkeş diyor ki: Demir kapıyı kırıp buradan çıkalım. Kokainman cevap veriyor: Boşverin dışarı çıkmayı burası güzel, vuralım kafayı yatalım. En sofistike cevap ise eroinmandan: Anahtar deliğinden süzülüp gidelim... Bu anlatım bize en keskin kafa yapıcı olan DMT kullananların gördüklerinden mütevellid, astral geçişlerin mahiyeti hakkında sağlam bir bilgi veriyor olsa gerek! Nefsanî, dolayısıyla da şeytanî olan uygulamalar, meselâ olağanüstü hâllere (istidraç) ulaşma arzusuna bağlı olarak gerçekleştirilen Şamanist ayinler, sunî yollarla epifiz bezine etki ederek DMT salgılanmasına vesile olan bitkisel çayların kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Bunun bir tür “doping” olduğu pekâlâ söylenebilir. Eğer ki DMT muhtevalı iksir veya çay veya benzeri uygulamalar devreye sokulmaz ise, büsbütün çıldırma durumları söz konusu olabilir. Normal şartlar altında epifiz bezinin melatonin ve DMT hormonu salgılaması daha ziyade gece karanlığında gerçekleşmektedir. Nasıl ki dünya gözüyle görmek ışık unsurunu vazgeçilmez kılmakta, aynı şekilde karanlık da epifiz bezi için o denli vazgeçilmezdir. Epifiz bezi özellikle gece 23:00- 05:00 arası aktif olmaktadır. Burada gece namazı veya teheccüd(6) namazının tavsiye edilmesine dikkat çekmek gerekir. Rabıtada gözlerin kapalı olması da ayrıca dikkat çekici bir durum. Gece namazına dikkatleri şu açıdan çekmek gerekir, sanırım. Gece Namazı, ilkin, Allah Resûlü’ne farz kılınan bir namazdır. Âyet meâli: “Gecenin bir kısmında da sadece sana mahsus bir nafile olmak üzere uykudan kalk, Kur’an ile teheccüd namazı kıl, Yakındır ki Rabbin seni bir makam-ı mahmuda eriştire.” (İsra/17, 79) Hadîs meâli: “Allah Azze ve Celle, ilk gecenin üçte birlik vakti geçene dek her gece dünya semasına iner ve: “Her şeyin hükümranı Benim”, “Her şeyin Hükümranı Benim” diye buyurur ve (de­vamla): “Kim Bana dua ederse, onun duasına icabet edeyim? Her kimde Benden isterse, ona vereyim? Ve kim de istiğfar istiyorsa onu da mağfiret edeyim?” diye buyurur. Bu durum sabahın aydınlanmasına kadar da devam eder.” (Müslim 169/758) Hadîs meâli: “Allah her peygamberde belirli bir şeye karşı aşırı bir istek yaratmıştır. Benim en çok hoşlandığım şey de gece ibadetidir.” Yine; Hadîs meâli: “Gecede bir saat vardır ki, bir Müslüman o saate rastlar da Cenâb-ı Allah’tan dünya ve âhiret işinden bir hayır isterse, Allah o kimsenin dileğini muhakkak verir. Bu her gece böyledir.” (Müslim, Müsâfirîn, 166, 167) Hadîs meâli: “Aman gece kalkmaya gayret edin! Çünkü o sizden önceki sâlih kimselerin âdeti ve Allah’a yakınlıktır. (Bu ibâdet) günahlardan alı kor, hatalara kefâret olur ve bedenden dertleri giderir.” (Tirmizî, De’avât, 101) Hadîs meâli: “Seher vakti Allahü teâlâ buyurur ki: İstiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim! İsteyen yok mu, istediğini vereyim, duasını kabul edeyim!” (Müslim) Hadîs meâli: “Yâ Ebû Hureyre! Eğer hayatta iken, ölünce, mezarda ve yeniden dirilince Allah'ın (cc) rahmetinin seninle birlikte olmasını istiyorsan, geceleyin Allah (cc) rızası için kalk, namaz kıl.” Hadîs meâli: “Ya Ebû Hureyre! Evinin köşelerinde namaz kılarsan evinin aydınlığı gökte takım yıldızları gibi ve dünya halkı için de yıldız gibi olur.” (İmâm-ı Gazâlî) Allah, gece dünya semasına iner ve kullarına yakınlaşır. Bu yakınlıktır ki, gece epifiz bezinden melatonin ve DMT salgılanması ziyadeleşir ve kulun dayanma gücü artar. Allahü âlem! Mitlerin Özellikleri isimli eserinde Mircea Eliade, “Mitler, kutsal bir zaman süresi boyunca (genellikle sonbaharlarda ya da kışın ve yalnızca geceleyin) ezberden okunmalıdır” der ve ekler: “Türk-Moğol kökenli halklarda ve Tibetliler’de, Gesar (7) çeviriminden olan destansı şiirler ancak geceleri ve kış boyunca okunabilir.” (8) Bu arada, Şeytanın dölü Satanistlerin, Şeytanı, karanlığın efendisi olarak gördüklerini de söyleyelim. Ölüm ve doğum hallerinde epifiz bezi çok yoğun olarak melatonin ve DMT salgılamaktadır. Hakeza uykuda, özellikle de rüya esnasında epifiz bezi yine çok yoğun olarak melatonin ve DMT salgılamaktadır. Uykunun hayat (doğum) ve ölüm ile ilişkilendirildiği hadîs ile sabit. Hadîs meâli: “Nas uykudadır, ölünce uyanırlar.” (9) Rüyanın “yerden biten ot” manası ve bunun da nebatat ile ilişkisi… İlahî ilimlerin hası olan Ledûn ilminin nebatat ilmi ile ilişkisi... Nebatatın yeşillik olması yanında İslâm’ın renginin yeşil olması… “Müminin miracının namaz” ve namazda Allah’a en yakın hâlin secde olarak belirmesi ve bunun da nebatın hareketi olan menkus-tersine hareket ile ilişkilendirilmesi ve en nihayet, Allah Resûlü’nün ruh ve beden olarak Mutlak Huzur’a varması ve orada Allah ile konuşması, yâni Mutlak Terbiye’nin gerçekleştiği Miraç mucizesi ile taçlandırılması… Bütün bunlar, epifiz bezi ile de ilişkilendirilebilir bir mahiyettedir. Kafatasında, bir bezelye büyüklüğünde, sağ ve sol beynin geometrik olarak tam orta noktasında yer alan epifiz bezi, şeklî yapısı itibariyle göze benzetildiğinden sembolik dilde “üçüncü göz” olarak adlandırılmıştır. Bunun nefs ile olan yakın ilişkisine gelince; “Nefsin başı, iki kaş arasındadır. Vücudu ise iki kemik arasında, kürek kemikleri arasında bulunur. Ayakları ise çoktur. İnsan vücudundaki letaifleri sarmıştır. Onun için, organlarımızla amel yaptığımızda nefis bundan pay alıyor. Ancak bir kâmil mürşid gözetiminde amel edilirse eğer, letaifler gerçek görevini üstlenir. “Kâmil mürşidin nazarı, nefsin gücünü azaltır. Nefsi felç eden tek şey nazardır. Onun nazarı (bakışı) ve terbiyesi sayesinde nefsin ayakları başta toplanır. “Letaifler nefsin elinden kurtulmaya başlayınca kuvvetlenir, artık nefsi dinlememeye başlar. Nefis letaiflere tabi olur. Letaifler asıl memleketi olan Emr Âlemi’ne yükselirler. Nefis de onları takip eder. Orada nefis, Allah’ın nazarına mazhar olur. Sıfatı değişir, böylece Nefs-i Mutmainne makamına ulaşır. Artık iyi ve güzel işleri emretmeye başlar. “İşte bu sebeple zikir şarttır. O da bir kâmil mürşidin terbiyesi altında yapılır. Bir mürşide teslim olmayan insan, yaptığı işlerde yalnız başına kalır.” (10) Mürid olmak isteyen Şeyh’e, murad olmak isteyen ise ruh ve fikre tâbi olsa yeridir. Zikir, tekrar tekrar harekete tekabül eden bir tür idmandır. İdmandan maksad beden, zikirden maksad ise nefs terbiyesidir. Beden terbiyesinden maksadın nefs terbiyesini de mündemiç İslâm Şeriati’ne tam uygunluk olduğunu bilmek gerekiyor. Mânâları arasında “meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket” mânâsı bulunan idmandan kasdın aslında “melekîleşmek” veya “ruhîleşmek” olduğu çok açıktır. Tedaisi, 16 yıl riyazet neticesinde ruhu bedenine galip gelen İdris Aleyhisselâm’ın güneş feleğine yükseltilmesi! Tedaisi, müminin miracının namaz olduğunu bildiren hadîs!.. Tedaisi, Son Şeriat sahibi Allah Resûlü’nün Mutlak Terbiye’ye ulaşmasının adı olan Miraç Mucizesi! “Nefs iki mânâda değerlendirilmiştir. Birincisi; insanda gadap ve şehvet kudretini toplayan şeydir. Tasavvuf âlimleri böyle dediler. Çünkü nefsi kötü sıfatları toplayan bir varlık kabul edip onu kırmayı kastetmişler. Hadîs meâli: “Senin en büyük düşmanın, iki yanın arasındaki (seni kuşatan) nefsindir.” İkincisi ise; nefis insanın hakikati ve kendisidir. Fakat nefis değişik halleriyle çeşitli isimler alır. Bunlar; 1. Nefs-i Emmâre, 2. Nefs-i Levvâme, 3. Nefs-i Mülheme, 4. Nefs-i Mutmeinne, 5. Nefs-i Raziye, 6. Nefs-i Merzıyye ve 7. Nefs-i Sâfiyedir. İBDA külliyatından öğrendiğimize göre, İmam-ı Rabbani Hazretleri, “Nefs kâfirdir” buyuruyorlar… İnsanoğlu, nefsi terbiye edip iman ve ahlâkı sağlam temellere oturtmadıkça çeşitli beşerî arzular sebebiyle sık sık sarsıntılar geçirmekten kurtulamaz. Zira nefs, yetmiş iki şeytan kuvvetinde, aklın önünde pusu kurmuş, her fırsatta sesini yükselten ve isteklerine son olmayan bir mahlûktur. Onun arzularında ölçü ve nihayet yoktur. Nefse dünyayı versen yine de teskin olmaz; çünkü o ilâh olmak ister.   Dipnotlar  (1)Tasavvufta seyir cehaletten ilme, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçip Hakk’ın varlığına doğru harekettir. Sülük ise, Hakk’a ermek için bir rehberin (Mürşid-i Kâmil) öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevî, kalbî, ruhî yolculuk ve ahlakî eğitimdir. (Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, 51; M.Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi, 105; Tehanevi, Keşşafu Istıhâtı’l-Fünûn, II, 686 (Sülük maddesi).) (http://www.mumsema.org/tasavvuf-terimleri-sozlugu-kavramlar/52482-seyr-u-suluk-nedir.html) (2)Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”, Baran Dergisi, 9-15 Şubat 2017, sayı: 526, sh. 18. (3)Salih Mirzabeyoğlu, Parakuta’, İBDA Yayınları, İstanbul, sh. 23. (4)Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”,  Baran Dergisi, 1- 7 Aralık 2016, sayı: 516,  sh: 16. (5)Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”,  Baran Dergisi, 1- 7 Aralık 2016, sayı: 516,  sh: 16. (6)Teheccüd sözlükte, uyumak ve uyanmak manasında olup, zıt anlamlı kelimelerdendir. Daha sonra gece uyanıp namaz kılan kimseye, bu kökten türetilmiş “hecûd” denilmiş ve böylece teheccüd, terim olarak namaz ve Allah’ı zikir için gece uyanmak manasında kullanılmıştır. Genellikle yatsı namazından sonra, daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınan namaza gece namazı (salatü’l-leyl) denir. Gece uykusu bölünerek kalkıp kılınan namazlara ise teheccüd namazı denir. Yatsı namazından sonra, daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra, kılınacak nafile namaza “gece namazı” denir. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa “Teheccüd” adını alır. Teheccüd namazı iki rekâttan on iki rekâta kadardır. İki rekâtta bir selam verilmesi daha faziletlidir. (Muhammed Bin Abdullah Hanî, Âdâb, s. 264) (7) “Kral Gesar Destanı”, eski çağlarda Çin’de yaşayan Tibet etnik grubuna bağlı kabileler arasındaki savaşları ve Tibet bölgesinin birleşme savaşını konu alır. “Kral Gesar Destanı”, Tibetlilerin kolektif zekâsıyla meydana getirilen bir şaheserdir. Uzun bir tarihe ve zengin içeriğe sahip olan “Kral Gesar Destanı”, bize ilkel toplum ile ilgili değerli ve zengin veriler sunduğu gibi, Tibet kültürünün eski çağlardaki başarılarını sergiliyor. Bu nedenle bu destan, Kırgızların “Manas Destanı” ve Moğolların “Kral Cangır Destanı” ile birlikte Çin’in en büyük üç destanından biri olarak kabul ediliyor. (8)Mircea Eliade, Mitlerin Özellikleri, (Çev: Sema Rifat), Alfa, İstanbul, 2014, sh. 22. (9)Münavi, Feyzul-Kadir, 4/258, 5/56; Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, 7/52. (10)Mustafa faruki El-Hüseyni El-Kadiri En-Nakşibendi; https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=254732347941032&id=311972742185301 Baran Dergisi 539. Sayı

Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun ‘Yağmurcu’ Eseri Vesilesiyle

Salih Mirzabeyoğlu’nun ilk baskısı 1996 yılında yayınlanan “Yağmurcu-Gerçekliğin Peşinde” isimli eserinin ikinci baskısı geçtiğimiz günlerde çıktı. Kitab, ismini, Carl Gustave Jung’un Çin’de yaşayan arkadaşından naklettiği bir “Yağmurcu” hadisesinden alıyor. Eserde, akıl ve mantıkla açıklanamayan ve Batılıların “Parapsikolojik” olarak adlandırdığı hadiseleri örneklendirerek, bunların İslâm tasavvufu ve tefekkürü zaviyesinden “hakikatini” ortaya koyuyor. Bu tür “mistik-sırra dair” hadiselerin (Batı’da bile çoktan aşılmış olan fakat bizdeki “kuru akılcı”ların hâlâ kumda oynadığı) olabilirliği üzerinden, hem insandaki “din ihtiyacının” merkezî rolünü, hem de insan ruhunun derinliklerinde olan bitenlerin hakikatini işaretliyor. Kuru akılcılığın, önünde apışıp kaldığı bu tür olağanüstülüklerin mânâsını, yine İslâm aklıyla-selim akılla ortaya koyuyor Mirzabeyoğlu. Böylece “ruhçuluğun hakikati”ni de… Akıl ve mantıkla açıklanamayan “olağanüstü hâller” deyince, elbette “keramet ve istidraç” bahislerini de davet ediyor bu mesele. Bilindiği üzere Allah dostlarından sadır olan olağanüstü hâllere “keramet” deniyor. Salih Mirzabeyoğlu, bu konuyu; “Velilerde tecelli eden kerâmetler, bağlı oldukları Nebilerin tasarrufundadır; bu yüzden iradesi Allah’ın iradesi olmuş velilerde tecelli eden kerametler, onların şahsî isteği ve ihtiyarı ile olmuş değildir… ” şeklinde açıklar. Malûm olduğu üzere Allah dostları “keramet”e değil istikamete kıymet verirler. İstidraç, “sahte keramet” olarak adlandırılır ki, Mirzabeyoğlu “keramet ve istidraç” arasındaki farkı da şu şekilde açıklar: “Biri Allah’a ve Allah’ta seyr istikametinde tecelli eden bir harika, diğeri tümevarımın zafiyeti ile malûl ve kendi kendinden ibaret hiçlik mesabesinde bir hüner…” İslâmcı geçinen “kuru akılcıların” İslâm Tasavvufu’nu reddindeki sahtelik de, “istidraç” nevinden bir olağanüstülük olsa gerek. Nitekim onlar, “olağanüstü” hâllere, hatta Resul’den sadır olan mucizelere burun kıvırıp, yan gözle bakarken, Batı’da veya Doğu’da “istidraç” nevinden meydana gelen olağanüstü hadiselere bir “Müslüman”(!) olarak yapacakları açıklama nedir? Öyle ya Müslüman çağından sorumludur, “halife”dir ya? Yukarıda bahsini ettiğimiz “Yağmurcu” hadisesi şöyle anlatılıyor eserde: - “Kiautschau bölgesinde korkunç bir kuraklık oluyor ve yöre halkı umutsuzluk içinde… Katolikler, Protestanlar, yağmur için dua ediyorlar, Çinliler kutsal ateş yakıyorlar… Fakat hiçbiri işe yaramıyor… O zaman “Yöre Konseyi”, iç bölgelerden, Schantung’dan bir uzman, bir YAĞMURCU getirtmeye karar veriyor… Kendisini şehir kapısında karşılamaya geliyorlar ve soruyorlar: - “Sizin için ne yapabiliriz? Arzunuz nedir?” - “Şehir dışında küçük bir ev verin ve beni rahatsız etmeyin!” Yağmurcu, küçük bir bahçeyle çevrili evine çekilip üç gün ortalıkta gözükmüyor… Dördüncü günün sabahı lâpa lâpa kar yağmaya başlıyor; bu mevsimde kar, en iyimser umutları bile aşan bir hâdise… Halk büyük bir coşku ile sokaklarda bağırıyor: - “Yağmurcunun işi bu, yamurcunun işi!” Şehirden geçen arkadaşım, bu adamı görmeye gidiyor ve kendisine bunu nasıl becerdiğini soruyor… Çinli, büyük bir tevazu içinde cevap veriyor: - “Oh! Bunu çok kolay açıklayabilirim. Ben Schantung’tan geliyorum; orada yağmur düzenli yağar, her şey düzenlidir, bu sebeple ben de düzen içindeydim. Kuraklığın hüküm sürdüğü Kiatschau’ya geldim, burada herşey düzensizdi, benim de düzenim bozuldu. Bu sebeple, sakin kalabileceğim ve DERİN DÜŞÜNCEYE DALABİLECEĞİM bir ev istedim. Üç gün-üç gece kendi kendime çalıştım ve eksik olan düzen yeniden kuruldu; kurulunca da yağmur yağmaya başladı!” İslâm’a, yani ruhçuluğun hakikatine karşı olanlar, misâl Batılı bir ilim adamından gelince hemen mayışıyorlar. “Ah ne harikulade!” “Allahsız ruhçuluk” onlara daha “hoş” geliyor. Çünkü “İslâm’ın tekliflerinden nefs hoşlanmaz”. Ancak İslâm’a değil de “ruhçuluğuna” karşı olanlar (nasıl oluyorsa), Batı’dan veya Doğu’dan bu tür olağanüstülükleri “kuru” akılları ile nasıl izah ediyorlar acaba? Öyle ya “miraç mucizesini” bile türlü çeşit açıklamalarla akla uygun hale getirmeye uğraşanların, ona nisbetle bu “alelâde” hadiseler karşısında söyleyecekleri ne var? Şöyle yazar Mirzabeyoğlu: - “Batı’da Psikolojinin üç büyüklerinden biri ve hattâ en büyüğü olarak karşılanan C.G. Jung, uzun süre Çin’de yaşamış bir arkadaşından naklen anlatıyor” kaydıyla, “Yağmurcu” vakıasını vermiştik… Kâfirin de zıddından ruhçuluğun hakikatine bağlılığını gösteren bu güzel misâl, aynı zamanda düpedüz basitliği temsil eden maddecilere karşı, her işin ruhta olup bittiğini göstermesi bakımından ne kadar mânâlı! Her şeyi bir iç âlem düzeni peşindeki tertip gayesine bağlı bilen ve bunun hakikatini temsil eden biz, kaba maddeciliğe karşı, zıddımızı temsil eden bir ruhçuluktan misâl veriyoruz ki, İslâm’a karşı olanların birbirlerini görebilmeleri için ayrıca mühim! Olur olmaz “gerçekçi, gerçekçi değil” klişesini geveleyen dört köşe kafalar, kendi anlayışları içinde de anlaşılabilecek gerçeklerin buudlarını anlasınlar: Söz konusu hâdise, belirli saatlerde belirli şeyler yapmaya, meselâ belli saatte saatin ziliyle uyanmaya alışmış bir adamın, zil çalmasa da o saatte uyanmasına benzer şekilde ruhî bir programlamanın eşyaya yöneltilmiş şeklidir. Efendim bu, Batı’nın, mevzuundaki en büyük bir ilim adamının tasdik ettiği bir hâdise, bir hakikattir!” Yağmurcu’da, tenasühten-reenkarnasyondan uzaylılara, aniden kaybolan insanlardan Bermuda şeytan üçgenine, zaman kaymasından kara deliklere ve simyaya kadar, pek çok “açıklanamayan” olağanüstülüklere dair, İslâm tefekkürünün getirdiği mânâlandırmaları okuyacaksınız. “Allahsız ruhçuluğun” sınırını, ilk insanın cennetten yeryüzüne gönderilen Hazreti Âdem olduğuna inanmayan ama “uzaydan gelen adamlara” inananları, “Miraç”ı yalanlayan ama kurgu filmlerinde Miraç hadisesini yağmalayanları, türlü çeşit temelsiz mistik görüşlere kapılan ama İslâm deyince, “akla mantığa aykırı” bulanları enselerinden yakalıyor İbda Mimarı bu eserinde. Böylece tâ 1996 yılında, bugün Kuantum vesilesiyle ayyuka çıkmış “Allahsız ruhçu” görüşleri nasıl değerlendireceğimizin ipuçlarına yer veriyor. Son olarak eserin “takdim”inden şu bölümü aktarmadan geçemeyeceğim: - “Her türlü başıboş arayış verimini ve tesbit olunmuş her hakikati yerli yerince koymak; bir nevi ruh kamaşması uyandıran ve küfre geçit veren harikalara dair hâdise nakillerindeki telkin gücünü, misliyle geri döndürecek gerçek imân ve din kutbundan pencere açmak… Bunu misâllendirdik; misâllendirmek istedik!..” Son bir not: “Yağmurcu-Gerçekliğin Peşinde”, İbda Yayınları’nın satış noktalarından, Fatih’teki Gölge kitabevinden temin edilebilir. (0212 511 00 65) Baran Dergisi 539. Sayı  

Türkiye'de Sıradan Bir Gün

Geçtiğimiz haftalarda referandum neticelendi ve doksan küsur yıllık parlamenter sistemin değişmesi kararı alındı. Kemalistler ve bilumum benzeri yapıdaki inkarcı taife her ne kadar mevzuyu tam mânâsıyla idrak edememişse de, maç bitmiş, mağlub olmuşlardır. Bunun yanında, her ne kadar bu müsabakanın galibi Ak Parti addedilse de, bilindiği üzere Ak Parti, 17-25 Aralık saldırıları sürecinde parti hüviyetinden ister istemez çıkmış ve Müslümanların, bu memleketin aslî yapısını oluşturan kitlenin “karşı tarafa” cevap verme usulüne dönmüştür. Böyle bakılırsa asıl galibiyeti sağlayanın bugüne kadar süren iğreti yapıdan en çok zulüm gören ve her dâim bedel ödeyen insanlar olduğunu söyleyebiliriz. Hatta, lafı gevelemeden şu suâli de şuraya seriverelim: Referandum neticesinde Evet-Hayır’ın arasındaki “az” farkın, bugüne kadar “az” görülen bu memleketin öz insanları tarafından verilen destekle alındığını bilmeyen, görmeyen kaldı mı acaba?.. Vaziyet böyle bir gerçekliğe sürüklenince, memleketimizin sunî gündemi yerini bir başka sunî meseleye bıraktı ve gazeteci Cem Küçük’ün “Mavi Marmara’daki manyaklar” ifadesi, bir sivilcenin karaciğerdeki cerahatten haber vermesi gibi bir hâdiseyi hortlatıverdi... Gerçekten Ak Partili olduğunu iddia edenlerle, “trol” olduğu iddia edilenler arasında bir kıyamettir kopuverdi... Tarafları, taraftarları, sempatizan ve sempatizanlıkta yenice çıraklık edenleri; muhalifleri, muhalif olduğu belli olup muhalif tarafta olmayanları; iki ayrı kategoride olamayıp da Facebook ve Twitter’da hayat sürmeyi gaye edinmiş, “ilk ben yetiştiririmci abiler” yani, hariçten gazel okuyarak ideolojik soslar eşliğinde içten içten yalaklanma işlerini yürütenler de işin içine katılınca Londra Filarmoni Orkestrası’na inat bir kakafoni manzarası belirdi!.. Fikrin; erdirici, kurtarıcı ve ufuklara nisbetle insan meselelerini kuşatan sahici fikrin “insan kafasını fare kafasından ayıran” (S. M) o hassanın yokluğunda bütün işlerin ne türlü bir hâle geldiğini ihtar eden ibretlik bir manzara! Ha, bir de, hakikate sağır olanla insanlığa nisbetle sığır pozisyonunda debelenenler de var... İşte, insanın neyi niçin, nasıl ve hangi sebeble yaptığını izah etmediği, böyle bir izahı bırakın etrafına, nefsine dahî sormadığı, böyle bir suâlle yüz yüze gelindiği andan itibaren karakterlerinin şahsiyetsizlik bulamacında yoğrulduğu ortaya çıkacakların hisseli harikalar yahut Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle “tersine harika”lar kumpanyası. Bu kumpanyanın hoy hoy ve goygoycu çığırtkanları da, her gece sokaklarda şu şekilde nârâlar atmaktadır: “Hoş geldiniz, hoş geldiniz, hoş geldiniz... tiyatrolar, kantolar, sopranolar, altolar, hepsi bizim çadırda efendim buyursunlar   bu çadırda doğduk biz çadır bizim evimiz sizleri eğlendirmek, güldürmek görevimiz!”   Ak Parti’nin En Büyük Problemi: AKP Referanduma iki hafta kala bir dostum, Ak Parti teşkilatlarının mühim bir kısmının kasıtlı olarak çalışmaları sekteye uğrattığını ve evet-hayır reylerinin başa baş bir hâlde seyrettiğini söylemişti. Bu işlerden ancak seçim sürecinde yaşadıklarını fark ettiğimiz araştırma şirketleri kadar anladığım için, bu sözlere inansam da gerçekliğini kavrayamamıştım. Ak Parti İstanbul Teşkilatı’nın en mühim isimlerinden birisi, gençlere misâl olması beklenen kişinin Ehl-i Sünnet hocalarınca sapık görüşleri olduğu söylenen bir “hoca”nın degajesi’ne dayanarak verdiği pozu hatırladım sonrasında... Öyle ya! Bütün sermayesi halk olan Sol ekolden gelip halkı küçümsemekten başka faaliyet bilmeyenlerin düştüğü hata gibi, kendini Ehli Sünnet ve’l-Cemaat ekolünden gelen halka nisbet edenin asıl nisbetinin sapık bir hoca bozuntusuna olduğunu görünce, en hafif tabirle, bizim insanımıza ikrah gelirdi, anlamadılar... Mevzuyu uzatmayalım, elbette bunlar Ak Parti’nin kendi içinde çözmesi gereken problemler... Yazının girişinde belirttiğimiz gibi, hâdise, kendi başına Ak Parti meselesi olmaktan çıktı; memleketin bekâsını zedeleyici bir merhaleye ulaşması noktasından konuşuyoruz. Mevzu bahis dostumla seçimden önce şöyle bir tespitte bulunmuştuk ki, bugün gelinen noktada herkesin mutabık olduğu bir husus: Ak Parti’nin en büyük problemi Ak Parti’dir; yani, kendini revize etmez ve bilerek bilmeyerek ulaştığı millîci (İslam’a nisbetle serdedilen bir dünya görüşünü kavrayıcı) pozisyonu tam ideâline sabitlemek adına içine sızmış kozmopolit unsurları budamaz ve yeni bir ufka doğru dümen kırmazsa AKP’liler Ak Parti’yi budamaktan çekinmeyecektir! Zımnen ismini aldığı, son düzlükte kavgasını tekraren ismini aldığı köklere doğru kaydırarak milletimizin teveccühünü kazandığı Ak Genç’in teşkilatlanırken belirttiği şu hususları Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun güdücülüğünü yaptığı Gölge Dergisi’nden aktaralım: “Bugüne kadar -çeşitli saptırmaca ve baskı yoluyla- taban ve tavan arasındaki işbölümü anlamında diyalog kurulamamış̧, her grup diğeri tamamlayıcı unsur olduğunu unutarak davayı kendi tekeline almaya ve böyle sunmaya çalışmıştır. (...) Değişik çevre insanının değişik müsbet yanlarını birbirine karşı koz olarak kullanarak bölünme, parçalanma ve bireye düşme yerine, herkes bu düzenin değişmesi gayesinde müşterek olarak ve bu uğurda kendi çapının azamisini vererek bir topluluk teşekkül edecektir. Nizam gelmeden olmaya imkân yoktur. Kolektivizmi sağlayan unsurlar ölçünün ışığında zamanla netleşecektir. AK-GENÇ olmuşların, olamamışlara yol göstermesi değil, kaybolan izleri arayan ve nizamını kurmak isteyen gençlerin mücadele ocağıdır. (...)” –  (1) “Bu muhabbet kuşu kaykay yapıyor!” Postmodernizmin yani “inançsızlık ve kuşku hâli”nin tavan yaptığı bir devirdeyiz. Bu hâli yansıtan insan tipine –ki günümüzde maalesef bu umûmiyeti kapsıyor- Hibrit Kimlik deniliyor. Seç ve karıştır kimlikler; parçalanmış, esnek... Bugün müzikte Arabesk, Pop ve Caz’ın birbirleri içerisine girmesi gibi; fakat, bazı müzik türlerinin git gide incelerek hepsinin sanatın tabiî gelişimi içerisinde bir yerde buluşması ile şahsiyetini kaybederek birbirlerini parçalaması, parçalandıkça dağıtması, dağıttıkça yeni isimlerle kavramlaştırılmaya çalışılarak kakafoninin dibini bulmasını karıştırmayalım! Bugün Batılı bazı yazarların Küresel Kimlik diye isimlendirdikleri husus! Küresel kimlik, aynı zamanda iş, ev ve sosyal medyada farklı kimlikler kullanan, durmadan bölünen, bölündükçe absürdleşen; tüm bunların arasında insan ruhunun sadece “uyum” diye tutuştuğu tabiî hâline zıtlığından ötürü meydana gelen bir kriz! Esaslı bir kültür dokusuna nisbetle ortaya çıkmadığı için “kriz entelektüel”in, varoluş gayesinin değil hastalığın belirtisi olan bir kriz! Bağlantısız, parçalı... Ve coşkulu yoğunlukla bezeli... Hedonizmin öne geçtiği, AVM’lerin sosyal mabetler olarak gayesizce ibadet edildiği, tüketimin üretimden daha fazla olduğu hâlde memnuniyetsizliğin de kendisinde had safhaya ulaştığı fertler... Modernizmde ihtiyaçlar öne çıkar ve bunu giderebilmek için iktisadını kuvvetlendirmek gayesiyle bir hırs oluşurken, bugün, ihtiyaç ve iktisat birbirlerinden kopmuş vaziyette, herkes canının istediğini almak için bir hırs beslemekte. Artık, ulaşmak istediğimiz ürün ihtiyacımızın ötesinde sadece ona ulaşmamız için var edilmiş olarak -tabirimi mazur görün- meşhur benzetmedeki eşeğin önündeki havucu andırmaktadır; tek farkla ki, artık havucun, midemizi doyurmak için değil sadece ona ulaşmış olmak için peşinden koşuyoruz! AVM’ler için yapılan sosyal mabet tanımı bu açıdan pek doğrudur... Kuşku ve inançsızlık, içtimaî tutarlılığını kaybetmiş memleketlerdeki fertlerin her birini sardığında bir yandan her istediğini her yerde yapmak isteyen fertleri, diğer yandan, içine kapanık, bencil, kendi hayat tarzını kendi aklıyla oluşturmaya çalışan, içe kapanıklığı ani patlamalara gebe bir yeni insan tipi oluşturdu. Giyim, kuşam, damak zevki, heyecan ve korkuları küresel standartlarla belirlenmiş, dünya görüşleri küresel bir üniforma içine hapsolmuş kendini hür zanneden, içinde bulunduğu zaman dilimini hiçbir hatıra ile tutma ihtiyacını hissetmez –ki zaten hissin yerini bir anda geçiveren ani haz patlamaları almıştır- fertler... Dünyanın ve kendi memleketinin içinde bulunduğu onca bunalıma mukâbil “bu muhabbet kuşu kaykay yapıyor” haberini yapabilen, hadi yaptın, yayımlayabilen; hadi yayımlandı, yayımlandığı andan itibaren binlerce ferdinin itiş kakış seyrettiği ve birbirine mukaddes bir emanet gibi taşıdığı bir ortamdan bahsediyoruz! Şimdi bu satırlarla başınıza niçin Baudrillard kesildik? Şu sebepten, sıradan bir gencinin böyle olduğu memleketin hesapta mürekkep yalamışları nasıl olur ona girizgâh yapıyoruz. “Ver Müzüğü” Tesadüf edenler var mıdır bilmem “Beyaz Futbol” diye bir program var. Türkiye’nin en çok seyredilen programlarından biridir ve içinde futbol en az bahsedilen husus olmak üzere siyaset, sanat, politika, arabesk, yemek, iddia ve daha ne kadar absürd mesele varsa hepsinin harmanlandığı bir şov programı. Bütün esprisi de şu; her bir programdaki her şamatayı tek bir programda harmanlayıp bütün seyirci kesimlerinden pay kapmak ki, başarılılar! Orada bir şamata, bir goygoy ve benzeri bir şey koptuğunda –ki an be an yaşanan bir şey- aralarından birisi “Ver Müzüğü!” diye bağırıyor... Fakat tuhaftır, en ciddi(!) haber programlarından daha oturaklı siyasî mülahazaları da yine bu programda bulabilirsiniz bazen! Kullandığımız ara başlığın, aşağıda anlatacaklarımıza nisbet edildiğinde, zannediyorum muvafık düştüğünü göreceksiniz!.. Ahmet Hakan Paradoksu Evvela, gazeteci-yazar sayın Ersoy Dede’nin 2015 senesinde Baran Dergisi’nin 434. sayısında yayımlanan bir röportajında sarf ettiği şu tesbiti, Baran Dergisi yazarı Ömer Emre Akcebe’nin suâl şeklinde yönelttiği cevabla birlikte belirtelim: Suâl: Neden millî bir kadro teşekkül ettiremiyoruz? Her sahada olduğu gibi medyada da aynı sıkıntı var. Bir kalite problemi var… Ertuğrul Özkök nasıl yaşıyorsa öyle yazıyor, nasıl yazıyorsa öyle yaşıyor. Bu camianın içindeki insanlar ise yaşadığı gibi yazmıyor, yazdığı gibi yaşamıyor. Cevab: “Bizim mahalle”de ciddi bir zenci kompleksi var. Bugün mangalda kül bırakmayan adamlar, yarın Ertuğrul Özkök içeriye girsin ayağa kalkıp önünü iliklerler. Arkasından sayıp söverken, yarın karşılaştıklarında ‘duayen gazeteci’ diye tanıtırlar.” Demek ki, Ersoy Dede’nin iki sene evvel söylediğinin bugün vakıâ hâline dönüşüyor olması mevzuları bilenlerce hiç de hayret verici değil! Kezâ, Baran Dergisi’nin defalarca bu mevzular etrafındaki ikazları da hak getire! Psikolocyaları “zenci kompleksi”nden oluşanlar ve o şekilde bir hayat tarzını tüttürenlerin, bugün gavurların cadı avlarına benzer bir haleti ruhiye içinde olmalarını da çok görecek değiliz aslında! Eh, bir Ahmet Hakan olamadığı için şimdilik bu tarafı sömürmeye bakanların, Bakanların değişmesiyle hükümetlerin politikalarının değişmesi gibi günün şafağına bakmaları, yatmaları, yaltaklanmaları, günü geldiğinde başka tarafların borazanlığını yapacak olmaları da tutarsızlık değil, tutarlılığın dibidir yâhu!.. Not: Her söylediğimizin altına üstüne “iyi ve doğru olanlar müstesna” demeye lüzum görmedik! “Herkes kendini bilir!” diye bir laf söyleyip geçiştirirler; eğer herkes kendini ve ne yaptığını bilip izâh etmeye kalksaydı işler çoğu zaman sarpa sarmazdı. Başka bir deyişle, Balzac’ın “herkes anladığı mevzu üzerine konuşsaydı dünya sessiz bir yer olurdu” dediği mesele! Ne yaptığına dâir fikri olmayanların insan ve toplum meseleleri etrafında beliren hâdiselerin neticesine bakıp da çıkaracağı ne olabilir ki? Fikir Olmayınca Manzara: Ver Müzüğü!.. Bir tarafından bakarsan çok karışık gibi; aslında ise hiç de karışık değil. Bütün bunları çözmenin formülü sadece beş dakika insan taklidi yapmak… İnsan olmanıza bile gerek yok! Ama gelin görün ki, Maymunlar Cehennemi’nde geçer akçe ancak ve ancak muzdur, irfan değil! Böyle olunca da, ne kadar insan evladı varsa, -insanın hayvanlara göstermesi gereken bir merhametin parçası olarak seyrettikleri manzaranın çirkefliğinden rahatsız olmalarına rağmen- edepsize “edepsiz!” demeyi bile galiz görüp ses etmiyor. Tabiî, “ses etmemek” demek, tüm bu hayvanlığı mazur görmek mânâsına da gelmez! Kurbağaları mazur görüyoruz; çünkü onlardan duyduğumuz seslerin esasının “sübhanel melikil kuddüs” olduğunu söyler büyükler; fakat bunlar insan değil, kurbağa değil, eşya değil! Bütün bu şakşakçılığın etrafındaki “milli irade gösteriyorum” sosunu alın ve yeni yetme ikbalcilerin ideolojik fikir beyan ediyorum kremasıyla kaplı dalkavukluğunu kaldırın; geriye ancak kenefe gönderilmesi gereken bir kazurat kalır! İkiye ayrılmış ve kendi içinde de yedi kollu şamdan gibi yedi kola intisab etmiş troller ve bunların da etrafında yeni yetme ikbalci trol adaylarının bütün çıkarttıkları sesin olanca mânâsı, onlardan terennüm eden iniltinin altında yatan hırsın güdücüsü sadece yaltaklanma hissidir. Argoda, ileri-geri boş atıp tutanlara dedikleri “safi rüzgâr” bile değiller... Osmanlı’nın din vecdini kaybettiği dönemlerde bozguncular kazan kaldırır “Şeriat isterük!” derlerdi; şimdiki hava da aynen öyle! Bunlar da kelle istiyorlar. Fakat taraflardan birinin istediği kelle kadar, rakiplerinden de aynı mukabele ile isteyenler var. Siz buna, ister “al birini vur ötekine” deyin, isterse al ötekini vur berikine, hiç fark etmez; çünkü memleket bağırsaklarını temizliyor ve maksat yapılması muhtemel temizliğin hedefi olmadan asalaklığa devam edebilmek. Efendim, taraflar da çok. Galatasaray Fenerbahçe mevzuu olsa iş kolay; GS’liler “7 kişi ile 7 sıfır kimi yendik?” diye sorar ve FB’liler de, “ahir ömrünüzde Saraçoğlu’nda galibiyet alamadınız!” derlerdi eskiden ve herkes evine dönerdi. Ama buradaki mevzu öyle eve dönerli değil, bildiğimiz hepi topu bir buçuk lira olan tavuk dönerli. Çünkü ortada bir tavuk döner var, sonra etrafında halka halka yanardönerliler var! Bunların birazcık daha dış cephelerine doğru baktığınızda yeni yeni palazlanan, etrafa kendilerini ideal fikre bağlanmış dâvâ adamı pozu takınan, yükselen trend Erdoğancılık’tan medet ummaya heveslenen ideoloji pezevenkleri de var. Gayeleri, dışarıdan bakıldığında her ne kadar halis gibi gözükse de, bu boştan hâdiseler etrafında döne döne dolab beygirine dönmüş tipler... Eh, tabii, sen artık Kâbe yerine bir buçuk liralık tavuk döner etrafında dönenlerin etrafında dönmeye başlarsan, ne olduğunu anlamadan hayata karşı bütün atraksiyonun Facebook’ta beğeni toplamaktan ibaret kalır! Yalnız bu son yeni yetme grup çok fena! Şöyle ki, dışarıdaki muhalif tarafın diğerlerini itham ettiği ifâdeyle “yandaş”ların yapamadığı övgünün on katını yapıyor, bin kat daha güçlü bağırıyor. Fakat ilâhi cilve, bütün çevreleri Facebook olduğundan ne işitiliyor ne de kaale alınıyorlar... Anlattıklarımdan ötürü abartma sanatından faydalandığımı zannedenler için, emin bir kaynaktan dinlediğim şu hâdiseye ne buyurulur: Seçim evvelinde gözünü Ankara’ya diken birisi etrafına bakmış, bakmış ve sonunda “Millet buysa, ancak benim gibi bir vekil yakışır!” demiş ve başlamış lobileri gezmeye, kulisleri dikizlemeye. Aracı koymuş, yandaş bulmuş, bağlantı sokmuş ve elinden ne geliyorsa hepsini katmış. Milletvekilli adayı olma yoluna “başını bir gayeye satmış kahraman” edasıyla ulvi zannettiği süfli nefs davasına baş koymuş! Kulis işleri az biraz meyve verince bizimkisi etrafına taltifler yağdırmaya başlamış. Milletin vekili olmayı bırak daha ortada adaylığı yok, bizimki elde ne kadar makam varsa bol keseden dağıtmaya başlamış. Sonra gel zaman git zaman seçim vakti yaklaşınca adaylığını ilân etmiş ve kulis işlerine son gaz imân kuvvetiyle abanmış. Tabiî çevre faktörü denilen bir şey de var; az biraz itibar görmeye başlayınca bizimkisi artık kendi kendine, kendini iyice olaya kaptırmış ve gece yatarken Meclis lokantasını hayâl etmeye, makam şoförünün tipini tahayyül etmeye çalışır olmuş... Seçim sathı mahalline ha girildi ha girilecek, bizimkinin nişan taktıklarından birinin partiye yolu düşmüş, birazcık sormuş soruşturmuş ve sonunda hakikati öğrenmiş. Meğer herifçioğlu adaylığını Facebook’tan ilan etmiş etmesine ama partinin haberi yok!.. İşte bu gerçek karikatürlük tip, Erdoğan adına yapılan fakat Erdoğan’ın haberinin olmadığı bütün bu avazı ve bütün bu avazın taraftarlarının numûnelik tipidir! Verdiğim bazı misalleri bayağı bulanlar olabilir. Doğrudur. Fakat iyi de efendim, bu kadar döner, şu kadar ikbâl hırsı, bir o kadar da yaltaklanma ihtirasını izâh için Nietzche’den Tragedya’nın Doğuşu’nu, Descartes’tan Ahlak Üzerine Mektupları mı deşeydik? Kimse kusura bakmasın, bu türlü hasislikler ve onun etrafında pirelenmeye çalışan tüm zevatın edebiyat âlemindeki karşılığı da ancak bu kadardır. Bütün bu gürültü, bir Rönesans’ın, millî, fikrî, vicdanî bir muhasebenin etrafında değil, “vîran olası hânede evlâd-ü iyâl var” tesellisine gark olmuş, idealleri kredi kartı, istikballeri yerine göre yan gelip yatacakları bir “kanepe”ye uzanmak sevdası, yerine göre ise de meze kabilinden bir yiyecek türünün peşinde kopuyor! Çin Malı Parsacılar Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ile getirdiği ve zamanın ruhunu yakalayıcı fikirler her ne kadar halk içinde büyük bir sevgiye mazhar olsa da, aynı durumu fikirlerine katılan yakın çevresi için söyleyemeyiz. Fikirlerinin tam mânâsı ile kavranamamış olmasının sebeblerinden birisi de baskıcı Kemalist Rejim’in ördüğü duvarların Büyük Doğu tarafından gedikler açılarak delinmesinde aranabilir; çünkü sonrasındaki serbestlik, fikrin kavranılması gereken yerde benliklerin köpürmesine ve bir nevî asi çocuk hesâbı babalarını reddedici bir psikolojiye dönüşmüştür. Kanatlarının güzelliğine bakan kimi kelebekler, güzelliğin asıl sahibinin kendileri olduğu vehmi ile kısa bir ömür sürmüşler, diğerleri ise tırtıl olmaktan öte bir keyfiyyet belirtememişlerdir. İsim, grup adı vermeden bütün bir şekilde ifade edersek; hiçbiri “karar alma mekanizmasını, yani iktidarı” hedef alıcı Büyük Doğu Fikri’ni özümseyememiş, haricen de bir metod geliştirme zahmetine girmeyip bir kaç kısık ses olarak tarihin tozlu sayfalarında kalmışlardır. Zaten Necip Fazıl da bu durumu “Büyük Doğu’nun düşük çocukları” diye niteler... İşte Salih Mirzabeyoğlu, bu psikolojik açıdan bunalımlı ortamın içinde sağlıklı bir şekilde Büyük Doğu’yu incelemiş, prensiplerini detaylandırmış ve üstüne de “İslâm’a Muhatab Anlayış”ın fikrini İBDA ile örgüleştirmeyi başarabilmiştir. Nitekim Necip Fazıl Kısakürek de kendisini “40 senedir bu mayayı elde etmek için uğraştım, şimdi ise sendeki mücerret fikir istidadından şikâyet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkid ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkid ediyorum. Bugüne kadar bunu (.....) dahil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar.” (2) diyerek Mirzabeyoğlu’nun kendisi için neyi ifade ettiğini belirtmiştir. Bu açıdan bakıldığında Mirzabeyoğlu’nun bugün onlarca eseri ve İslâmcı Mücadele’ye aşıladığı zihnî ve pratik katkılar ile “karar alma mekanizmasını, yani iktidarı” hedef alıcı çizgisini hiç değiştirmeden sürdürmesi onun ve hareketinin aslî rengidir. Mirzabeyoğlu’nun fikir ve çizgisinden taviz vermeyişi, kendi tabanının diğer hareketler gibi dönüştürülmesine müsaade etmeyişi dışarıdan bakıldığında pek katı bir durum gibi algılansa da, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ve kozmopolit ajanların her müesseseye sızışından yola çıkılarak, fikrî prensiplerinin bu türlü sızma girişimlerini spontane-kendiliğinden kusabilme yeteneğine sahip olabilmesi, donuk bir katılıktan ziyade esasında zamana yayılan geniş bir perspektife sahip olduğunu göstermektedir. İsteyen herkes onun adına onun fikrini serdedebilmeye, “yaşamayı fikir, fikri yaşamak” bilip o yolda hareket edebilme genişliğine sahipken; fikre yakınlığı ve bu yakınlıktan doğan çevre faktörünü parsa toplamak için kullanamaz. Çünkü Büyük Doğu-İbda’nın tabiî prensipleri, –eğer basit bir şekilde izâh etmemiz gerekirse-  fertlerde, dava ve nefs ilişkisi bakımından eşitliğiyle ele alınıyor ve her fert neyi, neden ve niçin yaptığını izah ettiği bir arenada, ortaya koyduğu verimlerin eşitliği ile kıymet kazanıyor. Böyle olunca da, öne çıkayım, arkada kalayım, parsa toplayayım, şunu çekiştireyim, ötekini iliştireyim yollu muhabbetlerin değil olması, mevzu bahis edilmesi bile mümkün olmuyor. Eğer bu türlü parsacılık ve itiş-kakış durumları oluyorsa da, orada olmayan şey zaten Büyük Doğu-İbda’nın kendisi oluyor! Geçtiğimiz hafta Ak Parti çevresindeki itiş-kakışa dolaylı yollardan da olsa Büyük Doğu-İbda’nın da dahil edilmeye çalışıldığına şahitlik ettik. Cereyan eden tartışmanın ideolojik bir tarafı olmadığı ve bunun yalnızca tarafların şahsî menfaatleri etrafında şekillendiğini göz önünde bulunduracak olursak, tam da yukarıda ifâde etmeye çalıştığımız gibi, böylesi kısır bir çekişme içinde Büyük Doğu-İbda değil, olsa olsa kendisini Büyük Doğu-İbda’ya nisbet ettiğini iddia eden; fakat fikriyatın prensiblerine yabancı tipler vardır. Bu durum sadece traji-komiktir; zira zamanında bu türlü ahmak avlama işlerini “kudretli” paşaların emriyle Türkiye’nin en çok satan –vatanlarını da satan- gazetelerine verdiler ve başaramadılar. Şimdiyse dünün kozmopolit ajanlarının tüm medya imkânlarını kullanarak muvaffak olamadığı şeye, bugünün ayak takımı kadrosuyla Twitter köşelerinde operasyon çekerek yapmaya çalışıyorsa, varın durumun onlar açısından vahametini siz düşünün. Uzun uzadıya ideolojik gerekçelendirme yapabiliyor olmak, nefsanî bir kavgayı ideolojik kılmaz. Bazı güdük, ham, olmamış ve olamamış tiplerin izlediği bu yolun sonu en çok Facebook’ta beğeni toplamak ve Twitter’da retweet kazanmak ve güdük şahsını sanal planda parlatarak şöhret bulmaktan öteye gitmez. Marifet buysa, bu gayenin mihmandarı da hepsinden daha samimi bir hâlde Aleyna Tilki’dir! Asıl marifet İbda Hikemiyatında geçtiği üzere şudur: “Dedi ki: - (Mihnetle hizmet eden çoktur. Hizmet ettiğini minnet bilenlerse az... Çalışın ki, hizmette bulunduğunuzu minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz!)” (3)   Dipnotlar (1) Gölge - Aylık Siyasi Dergi, 1 Nisan 1976 - Yıl:1 - Sayı:5. (2) Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilâl, İBDA Yayınları Beşinci Basım. Sh. 8. (3) Salih Mirzabeyoğlu, Kökler, İBDA Yayınları 2. Basım. Sh. 105. Baran Dergisi 538. Sayı  

Marks’ta Temel Fikir

İktisadda –ve elbette diğer her sahada- bir mihrak, muharrik fikir olması gerektiği meselesine geçen sayı değinmiştik. Bu sayı, bu hususla alakalı olarak Marks’tan bahsetmek istiyoruz. Aslında Marks’tan nisbeten bağımsız olarak Marksizm, sadece iktisadî bir görüş değil herkesin az çok bildiği üzere; iktisad dâhil cemiyetteki her sahaya kendi mantığı içerisinde düzen verme iddiasındaki toptancı içtimaî bir görüş… Ferdî ve içtimaî hayatı materyalist bir bakış açısıyla yeniden tanımlama teşebbüsü… Diğer materyalist mezheblerin aksine de devletleşme imkanı bulmuş ve, yanlış ya da doğru, pratiğe dökülüp sınanmış. Öte yandan, Popper’in dediğine bakarsak Marksizm’in iddialarının sınanması imkânsızdır, çünkü son haddine kadar karşı olduğunu söylediği metafizik sahanın içerisindedir. Hegel’in diyalektik idealizmine ve teleolojisine karşı çıkarken “sınıfsız toplum” gibi ondan daha tutarsız bir teleoloji ve ideale sahibtir. Batı insanının yaşadığı ve dünyanın geri kalanına yaşattığı sıkıntıları, Avrupalı düşünürlerin, iman mihrakı Mutlak Fikre sahib olmadıklarından “amorf” yapılar halinde patlatmalarına en güzel örnek Marksizm’dir diyebiliriz. Konumuz Marks’a daha yakından bakmak olduğu için, o günün koşullarına kısaca bir değinmenin lüzumuna inanıyoruz. Avrupa’da kapitalizm (ya da diğer bir deyişle piyasa rekabeti ve sermaye birikiminin önündeki engelleri sonuna kadar kaldırma) rejimi, 17. asır sonundan itibaren en makul model olarak benimsendi. Bu durumun önceye, 15. ve 16. asırlara dayanan muhtelif sebebleri var, ancak bunların ikisi önemlidir. Birincisi, sömürgecilik yarışına giren Batılı devletlerin, zapt ettikleri topraklardan vergi toplamak yerine hammadde sağlamanın ve manifaktür biçiminde de olsa sınaî üretimle bunları işleyip satmanın ülkeye büyük zenginlik kazandırdığına kanaat getirmeleridir. Toprak ve onun mahdud ziraî üretimi üzerinden değil de işlenmiş mamul mal üzerinden ülkenin zenginliğini artırma temayülü de diyebiliriz buna. Sömürgelerin bütün kaynakları (insan, sanayiye yönelik ziraî ürünler, altın, gümüş ve muhtelif madenler) ya doğrudan kendi ülkelerine ya da diğer sömürgelerindeki plantasyonlara taşındı. Bunların işlenmesiyle elde edilen artı değer, sömürgeci ülkeler için önceden benzeri görülmemiş bir zenginlik kaynağı oldu. Mesela şeker, Fransızlar ve İngilizlerin 17. Asırda Amerika’daki sömürgelerinde Afrikalı köleleri istihdam ederek üretip kendi ülkelerinde ve diğer memleketlerde sattıkları çok önemli bir mamuldü. Elbette bu ticareti yürüten birilerinin olması gerekiyordu. İlk büyük sermaye şirketlerinin, sömürgecilikle uğraşanlar olduğunu biliyoruz. Kapitalizmin ilk büyük sermaye kaynaklarından birisi bu insan ve hammadde ticaretidir. İkincisi görünüşte daha ziyade siyasîdir. Reform hareketleri esnasında Kilise mallarının müsadere edilmesi ile hem krallık hazineleri hem de toprak sahibi soyluların kesesi dolmuştu. Lakin krallık idareleri kendilerine siyasî sahada ortak istemediklerinden üretici ve tüccar burjuvayı toprak sahibi soylulara karşı desteklemeye başladılar. 16. ve 17. asırlar toprak sahibi soyluların ya mallarını kaybettiği ya da burjuvalaştığı bir dönemdir. Böylece 17. asır Avrupa’nın kuvvetli merkezi devletler döneminin başlangıcı kabul edilebilir. Krallar güçlenirken, toprak sahibi soylu kesimi zayıfladı. Burjuva kesimi ise sermayesini devlet desteğiyle sürekli büyüttü ve bunu ticaretten ziyade üretim kapasitesini artırarak yapmaya çalıştı. İşte bu, “ekonomi politik”in, yani “iktisad”ın doğduğu dönemdir. Bu mesleği icra eden ve eserler veren kişiler, neredeyse ortak bir sesle üretim artışının tek zenginlik kaynağı olduğunu, bunu da elinde sermaye olan kesimlerin yapabileceğini söylüyorlardı. Onları denetlemek gerekirdi, lakin esas denetleyici serbest piyasa idi. Yaşamak ve ellerindeki sermayeyi daha büyütmek için çok çalışmalı, akıllıca yatırımlar yapmalı, üretim için en makul çözümler bulmalı ve atılgan olmalıydılar. Onların bu vasıfları ülkeyi zenginleştirecekti. Eski lonca sistemi, ayak bağıydı. Üretimin önündeki tüm manialar kaldırılmalıydı. Ülkeyi ve devleti refaha kavuşturacak yeni modelin adı kapitalizm idi. Bu modelde, lonca devrinin kanuni kısıtlamaları kaldırılmış ve yeni icadlar neticesinde üretim haddi olağanüstü artmıştır. Üretim hızla makineleşmeye doğru evrilmiştir. Bu tarz üretim artışının dehşet bir işçi talebi doğurduğu, hırslı ve sürekli sermaye büyütme iştihası dolu sermayedarların işçilerin ücretlerini alabildiğine kısarak daha bir zenginleşme temayülünü taşıdığı bir hakikattir. Bu durum, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir devrin kapılarını açmıştır: Yalnız bu kapılar, mutlu bir devre ve dünyaya açılan kapılardan ziyade bir kâbusa açılan kapılara benzemekteydi. Ülkelerin zenginleşmesinin bedelini, başta kendi halkları olmak üzere bütün dünya ödemekteydi. Marks işte böyle bir dönemde doğup eserlerini vermiştir; eleştiri bombardımanına tuttukları da bu devrin haksızlıkları kadar, hatta ondan daha fazla bunları meşrulaştırmaya çalışan bilim adamlarıdır. Yukarıda sıraladığımız iki ana husus da onun teşrih masasının baş aktörleridir. Bu dönemde büyük bir içtimaî trajedi yaşandı ve bu halin vicdanlı insanların canını acıtmaması mümkün değil... Marks, geçen yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere hakkaniyet duygusu baskın bir insan ve kurduğu sistem esasında bu hissin aksülameli. Marks, Kapital’de 20 yaşında, çok zengin bir modacının yanında, havasız bir ortamda, yirmi kızla birlikte elbise dikerken aşırı çalışmaktan ölen Mary Ann Walkey’i anlattığı satırlarda, İngiliz madencilerin beş yaşındaki çocuklarının bile çalışmak zorunda bırakıldığını anlattığı bölümlerde ve daha nice yerde bu insanlık trajedisini çok güzel tasvir etmektedir. Cümleleri, Dickens veya Hugo’nun sefalet tasvirlerini aratmayacak bir canlılıktadır. Kısacası içinde bulunduğu haleti ruhiyenin tesiriyle, samimi bir şekilde mevcut cemiyetin durumuna dair analizler yaptığını söyleyebiliriz. Marks’ın derin bir analitik sezgisi olduğuna şüphe yok. Fakat analizin senteze döndüğü yerde mecburen tecritçi ve toptancı bir yaklaşıma girerek kendi ileri sürdüğü temel tezle mütenakız çözüm teklifleri getirmiştir. Ayrıca bu teklifler sarih değil, muğlaktır ve farklı devirlerde yazdığı kitap ve makalelerde tekliflerinin içeriği değişmektedir. Bu yüzden herkesin kendine göre bir Marks’ı vardır. Marks’ın entegre, külli, her sahaya el atan bütün bir ideoloji kurmadığını Marksistler de kabul etmektedir. Her ne kadar yazdığı her cümleye “kutsallık” atfetseler de, Marks’ın boş bıraktığı sahalar Marksizm açısından büyük tartışmaların doğmasına yol açmıştır. Mesela devletin Marksizm’de var olup olmadığı konusu, Marksistlerin gündemini uzun bir süre meşgul etmiştir. Biz aslen Marks’ın dünya görüşü ve bu görüşün merkezi hüviyetini teşkil eden iktisad sahasındaki fikirleri ile alakadar olduğumuzdan, umumi Marksist literatür şu an için konumuzun dışında kalıyor. Marks için maddenin ve bilginin kaynağının ne olduğu gibi felsefenin asıl ilgilendiği konular önemsizdir. Ona göre insanların hayatlarında tesir bırakmayan şeylerin ehemmiyeti de yoktur. Materyalizm onda bir akide değildir. Tarih boyunca sınıf mücadelesinden mülhem materyalist bir diyalektik tezi vardır, ama bunu materyalizmin isbatı maksadıyla felsefi bir temellendirme için kullanmaz. Gramsci’nin onun düşünceleri için kullandığı “praksis felsefe” tabiri çok yerindedir. O bir pratik adamıdır ve analizlerinden çok “sezgiye dayalı tecritle vardığı neticeler” bütün fikriyatının çerçevesini belirler. Şu ifade bunun tipik bir örneğidir: “Sorunun kendisi, çözümlemek için gereken maddi koşulların zaten var olduğu ya da en azından ortaya çıkmakta olduğu durumda belirir.” Bu, ancak şahsi tecrübenin sezgi yoluyla elde edebileceği bir bilgidir, terkibî bir hükümdür. Denis Collin’e göre Marks’ın görüşlerine “bilimsel sosyalizm” adını vermesi, analitik metodla bütün içtimaî sorunların künhüne vardığı kanaatine sahib olmasındandı, ancak ortaya koyduğu çözüm önerileri sırf soyutlama esaslıydı. Ona göre “tarihsel materyalizm”in kaçınılmaz neticesinin “sınıfsız toplum” olduğu tezi, onun soyutlamalarının en göze çarpan örneğidir. Marks’ın iktisad görüşlerinin temel fikri, içtimai refahın ortaklaşa bir üretim sistemiyle azami hadde çıkarılmasıdır. Sermayenin belli ellerde toplanması yerine, proletaryanın (mülksüz, ücretli işçilerin) denetiminde kamuya mal edilmesi gerektiğini söylemektedir. Sermaye, Smith’in tarifiyle kumanda gücü demekse, artık kumanda gücünün, doğrudan üretenlerin elinde olması gerekmektedir. Devrinde yaşamış diğer liberal iktisadçılar gibi, üretim ile içtimaî refah arasında bir bağ, refah ile üretim arasında bir paralellik görmektedir, ama farkı mülkiyettedir: “Herkesin kabiliyeti kadar üretmesi, herkesin ihtiyacı kadar tüketmesi”… Bu basit fakat bir o kadar tesirli ifadenin Marks tarafından özde kabul edildiğini söyleyebiliriz. Üretimin artırılması, hayatı kolaylaştıracak, insanların daha mutlu olmalarını sağlayacaktır. Klasik iktisadçılar gibi ona göre de tüm cemiyetle birlikte iktisadı yöneten ve insanlar üzerinde onların iradesinden bağımsız işini yürüten kanunlar vardır. Bu kanunlar, cemiyeti oluşturan tek tek ferdlerin iradesinden bağımsız ve onlara rağmen yürür. Diğer taraftan Marks, ferdlerin hayatları üzerinde tasarruf kuvvetlerinin olduğunu da savunmaktadır. İşin doğrusu bu mütenakız ifadeler, Marks’ın maddeye mündemiç diyalektik/birbirini sürekli çeken zıd taraflar düşüncesinden doğmaktadır. Diyalektik düşünce tarzının mistik bir mahiyet taşıdığı aşikârdır; lakin kapitalist sömürü düzenine getirdiği sert tenkidlerin mistik bir desteği olmasaydı bu kadar tesirli olamayacağı da muhakkaktır. Ondan sonra gelen Marksistlerin kafalarını karıştıran hususlardan biri de, Marks’ın kurguladığı ve her duruma göre farklı bir suret alabilen diyalektik anlayışın muhtelif revizyonist hareketlere zemin hazırlamasıdır. Gelecek sayı aynı bahse devam edeceğiz. Baran Dergisi 538. Sayı  

Arjantin Parana Nehri Su Yolları ve Köprüleri

Arjantinli kılavuz kaptanların nehirde kullandıkları GPS’ler bilgisayar ekranı ile geliştirilmiş cihazlardı. Bugün ECDIS adı verilen navigasyon cihazının benzeri bir cihazla gemimize gelmişlerdi. Yaptığımız seyir aynı zamanda bilgisayara kaydediliyordu, olur ya kaza olursa delil olarak sunulabilecek şekilde programlanmıştı. Parana Nehri bizim boğazlardan çok daha dar ve sığ. Bu sebeple GPS çok faydalı. Karşılıklı gemi geçişlerinde birbirimize çok yakın düştüğümüz için ister istemez insan heyecanlanıyor. İşte iki gün boyunca nehirde bu şekilde yol aldık. Bu arada bahriye hatıraları ister istemez gündeme geliyor. Benim gibi birçok kılavuz kaptan da asker kökenliydi. Haliyle askerî konular gündeme geldi. Arjantin Deniz Kuvvetlerinden emekli kaptanlarla “Falkland Savaşını” konuştuk. Onlar bu adalara “Malvinas” diyorlar. Arjantin Diktatörü General Galtieri’nin yanlışlarını ve 2500 kişinin öldüğü Amiral Belgrano Kruvazörü faciasını konuştuk. Gerçekten de Arjantinliler için çok kötü bir olay. İngiliz denizaltısı bu kruvazörü savaş sahası dışında torpido ile batırıyor ve Atlantik sularında tam 2500 deniz askeri ölüyor. Savaşın ve teknolojinin acımasızlığı çok açık bir biçimde belli olmuştu. Bu savaşta Arjantin uçakları da boş durmuyor ve dünyanın en gelişmiş fırkateynlerinden Sheffield ve Gazelle gemilerini batırıyor. Hem de İngiliz-Fransız ortak yapımı bir silâh ile. İngilizler az daha kendi ürettikleri bir silâh ile yenilgiye uğramak üzereydiler ki; ABD devreye girmiş ve İngilizler tarafında yerini alınca savaşın kaderi belli olmuştu. Zaten sınırlı sayıdaki Exocet füzeleri de bitmiş, Arjantin’in elinde güdümlü mermi kalmamıştı. Savaş sonunda İngiltere Malvinas Adalarını Arjantin’den geri almış binlerce Arjantinlinin ölümüyle sonuçlanan bu macera da sona ermişti. Arjantin’in tek kazancı bizdeki Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında Yunanistan’da olduğu gibi darbecilerden kurtularak demokratik bir yönetime kavuşmuş olmalarıydı. Yaklaşık 8 yıl önce Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleşmiş Yunanistan’daki “Albaylar Cuntası” bu savaşın ardından yıkılmıştı. Yani Yunanlılar da savaş sonunda darbeci askerlerden kurtulmuşlardı. Biz Türkler ise hâlâ askerî cuntalarla uğraşıyor, her on yılda bir askerî müdahale ile karşılaşıyorduk. Nitekim 15 Temmuz 2016 tarihinde büyük bir darbe halkımızın onurlu direnişi ile başarısızlığa uğramış Türkler bir kere daha tarih yazmışlardı. Zira bu olay darbe çağının artık sona erdiğini ve yeni çağın “özgürlükler çağı” olacağını müjdelemiştir. Arjantin-İngiliz Savaşı klâsik silâhlarda yeni bir dönemin başladığını gösteriyordu. Zira güdümlü mermiler bundan sonraki bütün savaşlarda en önemli silâh olduklarını ispatlamışlardı. Sadece denizde değil; karada ve havada da güdümlü mermiler çok can yakıyor, kendilerini yok etmek pahasına bütün düşmanlarını da ortadan kaldırıyordu. Bunlarda korku diye bir şey yoktu. İster gemi ister uçak veya tank olsun güdümlü mermilerden hiçbir askerî araç kurtulamıyordu. Bu gerçeği ilk olarak İsrailliler fark etmişler, Mısır’ın kullandığı bir mermi ile “Golyath” isimli muhriplerini kaybetmişlerdi. Derhal muhripleri bırakmışlar güdümlü mermilere karşı daha etkili olan hücumbotları kullanmaya başlamışlardı. Çünkü bu mermiler büyük hedefleri seviyorlardı ve küçük hedefleri yakalamakta güçlük çekiyorlardı. Yıllarca güdümlü mermi subaylığı yapmış biri olarak bahriyeli kılavuz kaptanlarla bu konuları konuşuruz. Bütün dünya, silâh teknolojisindeki yenilikleri anladı da bizimkiler hâlâ anlayamadı. Hâla eski kafayla “mükellef askerlik” sisteminin devamına çalışıyorlar. Dünya, Aya giderken biz hâlâ yaya yürüyoruz. Profesyonel askerlik konusunda maalesef bir adım atılmış bile değil. Güdümlü mermilerin konuşulduğu savaşlarda hâlâ zorunlu askerlik sevdasından kurtulabilmiş değiliz. Pilotlardan Arjantin’in en büyük sorununun gençlerde her geçen gün artan uyuşturucu belâsı olduğunu öğrendim. Aslında dünyanın da en ciddî tehlikelerinden biri olan uyuşturucu bağımlılığına karşı en güçlü tedbir din faktörü. Dünyanın neredeyse tamamı; Avrupa, Amerika, Asya ve Afrika uyuşturucu tacirlerinin tuzağına düşmüş durumda. Sonunda Parana Nehri’nin bizim gibi büyük gemilerin ulaşabildiği son noktası olan San Lorenzo Limanı’na kadar gittik. Bir müddet demirde kaldıktan sonra yanaştık ve aynı gün içinde kalkarak bu sefer Rosario Limanı’na hareket ettik. Burada demirde iki gün beklemek zorunda kaldık. Fakat yarım gün içinde yüklememizi yaparak dönüş yolculuğumuza başladık. Parana nehri gibi birçok kanala girmiş yük taşımıştım. Tuna nehrinden Sen nehrine kadar waterway adı verilen bu suyollarını her denizci defalarca kullanmıştır. Ne yazık ki ülkemizde suyolları yoktur. Kanal İstanbul gibi çok önemli bir proje dahi hayata geçirilememiştir. Halbuki Süveyş kanalı bir Osmanlı Projesidir ve yüzlerce yıl Tuna nehrini askeri ve ticari maksatlarla kullanmış bir denizci toplum özelliğimiz var. Hatta ecdadımız kimsenin aklına hayaline gelmemiş su köprüleri dahi planlamıştır. Günümüzde ülkemiz üç tarafından denizlere açılıyor lakin denizden yeterince yararlanamıyoruz. Fakat Almanya gibi sadece Kuzeyden Baltık ve Kuzey Denizine açılan bir devlet denizci olabiliyor. Ülkemizle mukayese edilemeyecek kadar küçük bir sahil şeridine sahip olduğu halde suyolları ve köprüleri ile insanların hayranlığını kazanacak eserlere sahipler. Denizcilikteki gayretlerinden dolayı dünya ekonomisinde önemli bir payları var. Denizcilik kültürü gelişmediği için Allah’ın bu coğrafyada bize sunmuş olduğu bu nimetin kıymetini bilemiyoruz. Hâlbuki denizlere açılmak her ülke için hayati derecede önemli bir konudur. Mesela Bosna Hersek Devleti Adriyatik Denizine açılan Neum kasabası sayesinde bir deniz devleti olmuştur. Bu ülke sadece bir iki millik deniz şeridi için Hırvatistan ile zorlu pazarlıklar yapmıştır. Çünkü denize kıyısı olmak ülkeleri bütün dünya ile komşu haline getirmektedir. Dünya deniz ticaret hacmi 2013 yılında 9 milyar tona ulaşmış ve her türlü ekonomik krize rağmen artmaya devam etmektedir. Hacim olarak dünya ticaretinin yüzde 75’i denizyoluyla, yüzde 16’sı demiryolu ve karayoluyla, yüzde 9’u boru hattı ve yüzde 0,3’ü havayoluyla yapılmakta ve denizciliğin önemi bütün toplumlar tarafından iyi bilinmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında orduyu demir yumrukla yöneten Mareşal Fevzi Çakmak’ın denizciliği anlayamaması nedeni ile deniz menfaatlerinden yeterince yararlanamadık. Osmanlı Devleti’nden kalan donanma dahi doğru dürüst kullanılamamış başta Ege adaları ve Kıbrıs olmak üzere ecdadımızın bize emanet ettiği misak-ı milli sınırları içindeki topraklarımız elimizden çıkmıştır. Yavuz-Havuz davaları ile Donanmamız yıpratılmış, güdük hale getirilmiştir. Denizcilikten anlamayan idareciler yüzünden ülkemiz ekonomik sıkıntılar içine düşerken bütün dünya dev adımlar atarak denizciliği büyütme gayreti içine girmiştir. Özellikle sahil şeridi kısa olmasına rağmen Almanya suyolları (waterway) sayesinde ticaretini güçlendirmektedir.  Baltık Denizi, Tuna yolu ile Karadeniz’e hatta suyolları ile Akdeniz’e açılabilmektedirler. Dünya üzerindeki meşhur bir örnekten yola çıkarak işin boyutlarını anlatmakta yarar var. Wasserstrassenkreuz Magdeburg (Magdeburg Su Yolu) Avrupa’nın en büyük su köprüsüdür. Elbe nehrinin üzerinden geçen köprünün üzerinden de ayrıca gemiler geçebilmektedir. Yanlış duymadınız bu köprü gemilerin geçişi için yapılmış olup “gemi köprüsü” de denilebilmektedir.  Bir köprü ne için yapılabilir ki? Araba, hayvan, yük taşımacılığı veya tren... Fakat bu yapı köprü hakkında insanın bütün bildiklerini unutturacak bir yapıdır.  Bir nehrin akışını sağlamak için yapılmış bu köprü, Elbe nehrinin geçtiği Magdeburg Su Köprüsü (Magdeburg Water Bridge) inşa edilmiştir. Almanya’nın Magdeburg kentinde 1997’de yapımına başlanmış 6 yıl sonra ise 2003 yılında hizmete açılmıştır. Önemli bir mühendislik çalışması olan bu köprü, Elbe nehrinin istenilen güzergâhta Mittelland Kanalı ile karışmaması ve üstüne üslük gemilerin üzerinden rahatça geçebileceği şekilde tasarlanmıştır. Köprünün tek taşıdığı ağırlık üzerinden akan suyun ağırlığıdır. Yani üzerinden geçen gemilerin ağırlığı önemsizdir. Zaten kaldırma gücü ile köprünün ayaklarına bindirdiği ağırlık sıfır olmaktadır. Almanlar Magdeburg Su Köprüsü ile denizcilik konusuna ne derece önem verdiklerini göstermişlerdir. Peki, sadece Almanlar mı? İngilizlerin de denizcilikte ileri olduğunu biliriz, peki ya Fransızlar? Onlarda bu konuda çok gayretli ve uyanık milletlerdendir. 300 yıl önce Paris’e elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi, seyahat notlarında Fransızların denizciliğe verdiği önemi de anlatmıştır. 1720 Yılında Güney Fransa’da bir suyolu olduğunu bu kitabından öğreniyoruz. Bordeaux şehrine bu suyolunu kullanarak gelen Yirmisekiz Mehmet Çelebi denizcilikte ne kadar geri kaldığımızı bu yolculuk ile ifade etmiştir. XV. Louis tarafından kabul edilişi, katıldığı askeri merasimler ve Paris’in ilgi çekici yerleri de konu edinmiştir. Eserin yazılması üzerinden neredeyse 2 asır geçtikten sonra bu sefer Abdülhamid Han Konya’ya bir suyolu yaptırmak için girişimlerde bulunmuştur. Öyle ki nehirlerin üzerinden köprüler ile suyolları yapılması planlanmıştır. Magdeburg Su Köprüsünden 100 yıl önce temelleri atılmış hatta önemli bir aşamaya dahi ulaşılmıştı. Beyşehir Gölü üzerinden gelen suyun Çarşamba Çayını su köprüsü ile aşması planlanmış, mühendislik çalışmaları da tamamlanmıştı. Bu konuda Ömer Faruk Yılmaz Bey’in “Osmanlı’nın Konya Ovası Sulama Projesi” isimli kitabı bu tarihlerde denizciliğe verilen önemi de anlatmaktadır. Öyle ki Abdülhamid Han, dünyada o güne kadar örneği bulunmayan su köprüsünü de planlamış nehir üstünden nehir akıtarak ticaretin gelişeceğini düşünmüştü. Daha sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında denizcilik adına taş taş üstüne konulmadı. Son 25-30 yılda bir şeyler yapılmaya başlandı lakin bu da çok yetersizdir. Fakat Osmanlı’dan 90 yıl sonra bunu Almanlar başarmıştır. İşte günümüzde suyun üstünden köprülerle gemi geçiriyorlar. Onlara bu ilhamı Türkler vermiş desek hiç de yanlış olmayacaktır. Beyşehir Gölü'nden gelen sular, Çarşamba Çayı üzerinden su köprüsü ile geçirilecekti. (#Osmanlı'nın #Konya Ovası Sulama Projesi/Çamlıca Yay)Beyşehir Gölü'nden gelen sular, Çarşamba Çayı üzerinden su köprüsü ile geçirilecekti. (#Osmanlı'nın #Konya Ovası Sulama Projesi/Çamlıca Yay) Beyşehir Gölü'nden gelen sular, Çarşamba Çayı üzerinden su köprüsü ile geçirilecekti. (#Osmanlı'nın #Konya Ovası Sulama Projesi/Çamlıca Yay) Şimdiki yöneticiler de ne yazık ki suyollarının önemini idrak edemiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kanal İstanbul” projesi aradan 10 yıl geçmiş olmasına rağmen hala temeli dahi atılamamıştır. Bu çok önemli proje “çılgın” damgasını yiyerek devamlı şekilde savsaklanmaktadır. Türklerin ve 2. Abdülhamid’in denizdeki ileri görüşlülüğü ve Kanal İstanbul’un önemini anlatmak için birçok yazı kaleme alınmıştır. Çünkü denizcilik sektörünün gelişmesi her ülke için hayati derecede önemlidir. Hatta Saroz körfezine çok daha kısa ve kolay bir kanal yapılması dahi anlatılmalı, projeleri çizilmelidir. Fakat bunları yapmak için denizcilik kültürünün gelişmesi gerekiyor. Dünyada ve ülkemizdeki ekonomik gelişmeler ve bu gelişmelerin deniz ticaretine etkileri Waterway gibi suyollarının inşası sayesinde olacaktır. Ülkemiz deniz ticaretinin son yıllardaki değişimi ve dünyadaki konumunu güçlendirmek için neler yapılması gerektiği sorusuna en güzel cevap “Kanal İstanbul” projesidir. Avrupa haritası incelendiğinde binlerce mil uzunluğunda suyolları göze batacaktır. Sadece Avrupa değil, Amerika, Asya kıtası dahi suyolları ile kaplanmış olup Türkiye ne yazık ki bu konuda çok geç kalmıştır. Kanal İstanbul aslında Bizans devrine kadar uzanan geçmişi olan bir yapıdır. İstanbul Boğazına alternatif suyolu projesinin tarihi Roma İmparatorluğuna kadar gider. Bitinya valisi Plinius ile İmparator Trajan arasındaki yazışmalarda, Sakarya Nehir Taşımacılığı Projesinden ilk defa bahsedilmiştir. Karadeniz ve Marmara’nın yapay bir boğazla birbirine bağlama fikri 16. yüzyıldan bu yana 6 kez gündeme gelmiştir Açıklamalara göre, resmî adıyla Kanal İstanbul, şehrin Avrupa Yakası‘nda büyük bir ihtimalle Küçükçekmece Gölü üzerinde hayata geçirilecek. Hâlihazırda Karadeniz ile Akdeniz arasında alternatifsiz bir geçit olan İstanbul Boğazı‘ndaki gemi trafiğini rahatlatmak adına Karadeniz ile Marmara Denizi arasında yapay bir suyolu açılacaktır. Kanalın Marmara Denizi ile birleştiği noktada 2023 yılına değin kurulması öngörülen iki yeni kentten biri kurulacak. Kanalın uzunluğu 40-45 km; genişliği yüzeyde 145-150 m, tabanda ise yaklaşık 125 m suyun derinliği 25 m. olacak. Bu kanalla birlikte İstanbul Boğazı tanker trafiğine tümüyle kapanacak, İstanbul’da iki yeni yarımada, yeni bir de ada oluşacaktır. 453 milyon metrekareye kurulması planlanan Yeni Şehir’in 30 milyon metrekaresini Kanal İstanbul oluşturmaktadır. Diğer alanlar 78 milyon metrekare ile havaalanı, 33 milyon metrekare ile Ispartakule ve Bahçeşehir, 108 milyon metrekare ile yollar, 167 milyon metrekare ile imar parselleri ve 37 milyon metrekaresi ise ortak yeşil alanlara ayrılmıştır. Projenin etüt çalışması iki yıl sürecek. Çıkartılan topraklar, büyük bir havalimanı ve liman yapımında kullanılacak, taşocaklarının ve kapatılan madenlerin doldurulması için yararlanılacaktır. Projenin maliyetinin 10 milyar doların üzerinde olabileceği belirtilmektedir. Projenin İstanbul Boğazı’na alternatif bir kanal olduğu ortaya çıkınca hukukçular arasında kanalın yasal statüsü hakkında tartışmalar vardır. Kanalın Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘ne aykırı bir durum yaratıp yaratmayacağı tartışılmaktadır. Montrö sözleşmesi ile savaş gemileri, Karadeniz’e ancak sınırlı tonajlarla, yüklerle, silahlarla ve sınırlı bir süreliğine girebiliyordu. Yapılması planlanan bu kanalın Montrö sözleşmesinden olumsuz olarak kaynaklanan Türkiye’nin egemenlik haklarını kullanması konusunda elini güçlendireceği açıktır. İstanbul’daki nüfus yoğunluğunu yüzünden kaynaklanan şehircilik problemlerine fayda sağlaması başta trafik sorunlarının çözülmesi olmak üzere yeşil alanların arttırılması bakımından çok büyük faydalar sağlayacaktır. Fakat çok daha önemli konu ise denizcilik kültürünün gelişmesi ve ülkemizin stratejik olarak coğrafyanın verdiği fırsatları değerlendirmesi konusundaki değeridir. Bu büyük projenin faydalarını anlamak için daha çok yazı yazmak gerekiyor. Lakin biz Parana nehrindeki yolculuğumuza geri dönelim ve yaşadığımız deniz hatıralarına devam edelim. Baran Dergisi 537. Sayı  

Şimdi Hesaplaşma Zamanı

Partili cumhurbaşkanlığını, yani bir çeşit başkanlık sistemini köhne rejimin çürümüş temelleri üzerine ikame edecek olan anayasa, referandumdan çıkan %51 küsurluk oyla kabul edildi, ama 16 Nisan akşamından itibaren görüldüğü gibi hiçbir şey bir anda değişmedi. Yalnızca referandum öncesi mevcut durum şimdi daha bir gergin, kasvetli, boğucu hale geldi. Şimdi mesele bu sıkıcı ahvali yırtarak önce kimin hamlede bulunacağında… Topyekûn Batılı ve Batıcı cephe, referandumun “EVET”le sonuçlanacağını gayet tabii biliyordu; bunu Tayyip Erdoğan’ı “demokrasi karşıtı" yani “diktatör” ilan etme çabalarından anlayabiliriz. Kendi topuyla, kendi sahasında, kendi kurduğu oyunda ta baştan yenileceğini anlayıp, mızıkçılık yaparak, gerekirse kaba kuvvete başvurarak sonucu kabullenmeyeceğini, topun santrada kıpırdadığı ilk andan itibaren kafasına koymuş çocuk gibi… Tayyip Erdoğan ise bunun farkına, ayağını sakatlamaya yönelik kasti hareketlerden geç de olsa vardı; şimdi Batı cephesi mızıkçılıkla maçı sabote etmeye çalışıyor! En geniş ovalardan, okyanusları da aşarak sokakların en dar dehlizlerine kadar sokulmuş ve ne olduğu tam kestirilememiş, ama meydana çıktığı medeniyetin temsilcilerinin ona adak olarak dünya milletlerinin kanlarını sunduğu, şöyle bir baktığımızda şeytaniliğini sezdiğimiz, suretten surete giren ve bizim gibi ülkeleri parya statüsünde tutmaya matuf bir “demokrasi” anlayışı ile selamete çıkamayacağımız anlaşılsın! “Bir trenin içinde, onun gidiş istikametine ters yönde yürümenin, trenin kendi istikametinde yol almasına bir zararı yoktur…” (1) Dolayısıyla tez vakitte Büyük Doğu-İBDA ideolocyası rehberliğinde,Türkiye’nin oligarşi eliyle idaresini “fizibl” kılan bu tarzdaki bir demokrasi çıkmazından kurtulmak da Tayyip Erdoğan’ın boynunun borcudur. Onun, Müslüman halkın temayüllerini yansıttığı haliyle demokrasiyi sahiplenmesi Batı nazarında hiçbir anlam ifade etmiyor. Onlar için Müslüman halka hizmet eden demokrasi, otokrasiden kötüdür. Tayyip Erdoğan demokrasi temayülünden vazgeçmezse Batı vazgeçirecek ve elbette ki bu çok kötü olacak… Bunun yolunu yaptıklarını da görebiliyoruz. Nitekim seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz AB’den gelen seçimin şaibeli olduğu yönünde açıklama ve ABD’nin sonuçlara karşı 24 saat süren suskunluğu ve şahıs şahıs Türkiye’deki seçim hakkında laf söylemeye cüret eden diğer gavurlar dediğimizi teyid eder. Elbette ki demokrasiye atıfta bulunmak bir yere kadar anlaşılabilir… Millet olarak biz, bu işin hayat memat meselesi olduğunu sezebiliyoruz, önemli olan bu sezgilerin CB tarafından icraata geçirilebilmesi… Ya tam olarak bağımsızlığımızın sahibi olacağız, ya tamamen yok olacağız! Net tavır almaya cesareti olmayanlar, yani münafıklar ise, buna da yaşamak denirse, en rezil hayatı yaşayacaklar… Bunlar Ak Parti içerisinde üst konumları tutan ve “AKP’liler” diye adlandırdığımız liberaller, demokratlar, müteşeyyiler ve mezhepsizlerdir. Seçim boyunca AKP’lilerin ne kadar emek verdiğini de gözü olan görüyor: Hiç! Diyelim ki referandumda en az %3 MHP’den geldiyse, tek başına %55’i geçebilen Recep Tayyip Erdoğan’ın “partisi” %48 almış oluyor. Ortaya da Şener Şen’in canlandırdığı Züğürt Ağa tiplemesinin meşhur repliğindeki gibi “bizim oylar nereye gitti?” sorusu dikiliyor. Özellikle biz Müslümanlar için manevi değeri büyük olan İstanbul’da “HAYIR” oranının “EVET”i geçmesinin sebebi Ak Parti İstanbul il teşkilatlarındaki liberal klik ve bunların ilçelerdeki uzantılarıdır. Bol keseden attığımızı zannedenler, İstanbul İl Gençlik Kolları Seçim İşleri Başkanı’nın “Pelikan Bildirisi”nde ismi zikredilen “Genç Siviller”in şeyhi cavlak Yıldıray Oğur’un müridi olduğunu görebilirler. Daha kim bilir kimler nerelerle ilintililer! İçimizdeki münafıklarla hesaplaşma vaktini kapamadan şu hatıramı da aktarayım: Yaklaşık iki sene önce Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanı bir ermeni ile dar bir çerçevede yapılan programda mahut şahıs kendisine sorulan o dönemde başkanlık sisteminin neden müşahhas verilerle konuşulmadığına dair bir soruya şöyle cevap vermişti “Cumhurbaşkanlığı ekibi başkanlık sistemi hakkında bir taslak hazırladı ve bunu partiye gönderdi, Ak Parti bile bunu reddetti. Dolayısıyla bir seçim olsa muhtemelen toplum da reddedecek…” Bir-iki sembol şahsın değişmesine rağmen o günkü Ak Parti, bugünkü Ak Parti’dir. “Demokrasi masallarına inananlar için şu tespiti de yapalım ki, işler demokrasi ile dönmüyor. Gücü eline alan darbesini yapar ve daha sonra istediği kadar demokrasi dağıtır. Demek ki halkın gönlünü almak yetmez, hakkın kılıcı olmak gerek. Çünkü gücü eline geçirenler zorla ve propaganda ile halkı sindirir. Böyle durumda ‘halk bizden yana’ edebiyatı bir mana ifade etmez. Çivi çiviyi söker hesabı çeteye karşı çete olmalı, operasyon yapanlara karşı operasyon yapmalı. Üstadın dediği gibi, ‘Hakkın şiddetine muhtacız!” (2) Batı cephesi ile ilk ciddi hesaplaşmamız olan 15 Temmuz Halk İhtilali’nde edindiğimiz mücadele azmini şiddetle sürdürmek gerekir. Batı’nın ajanlarıyla hiçbir ahlâkî değer etrafında tartışamayız, çünkü bunlar ahlak tanımayan bir grup yamyam. Görüldüğü gibi Batı’nın topraklarımızdaki borazanları meydanı her boş bulduklarında “kan dökülür”, “etraf alev alev yanar”, “oylar şaibelidir”, “seçim geçersiz”, “% 80’le bile geçse tanımayız” gibi tehditlerde bulunabiliyorsa, bunların anladığı dille konuşmak lazım. Öncelikle CHP isimli Kemalist rejimin köksüz küfür ocağını Müslüman topraklarından sürmek lazım ve onunla uzaktan yakından ilintili halk düşmanı her türlü vakıf, dernek, oluşum, aydın adı altında geçinen ahlak suikastçılarını da… Seçimden sonra CHP’nin çıfıt başkanı ve saz arkadaşlarının yaptığı muhtelif açıklamalarla beraber İstanbul’un belli semtlerinde ve İzmir’de ceddimizin denize dökmeyi atlamış olduğu gâvurların torunları birtakım protestolar düzenledi. Bu ilk protestolar biraz korkak bir havada, ama tepki görmezlerse cesaretlenecekleri aşikar… Anadolu insanına düşen, bu hain tayfaya meydanı boş bırakmamaktır. Yarı süper güç ABD’siyle, kendini gladyatör sanan ve birbirine kenetlenmiş birkaç felçliden müteşekkil AB’siyle, Ehl-i Sünnet’in burçlarından Şam’ın belediye başkanı Esed kâfiriyle ve bunların topraklarımızdaki izdüşümü binbir türlü hainiyle hesaplaşma zamanı! Her daim ihtar ettiğimizdir: Geç kalan ölür!   (1)-Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 6. DGM’de yaptığı Savunma’sından. (2)-Kazım Albay’ın Cemaat, AKP ve İslâmi Hareket başlıklı yazısından. Baran Dergisi 536. Sayı