Yazarlar
Tüm Yazarlar
Hak ve Halk Düşmanı CHP ve Zihniyeti

Anadolu’nun bağrında bir çıban var ki, o kurutulmadıkça bu millete huzur yok. Çok başlı bu çıban sıkılıp irini akıtılmadan ve özünü bulup gerekiyorsa cerrahî bir müdahale neticesinde bu topraklardan söküp atmadan, bize rahat yüzü yok. Bu çok başlı çıbanın ortasında CHP var ve onun etrafında da aynı kökten beslenen FETÖ, TÜSİAD, PKK, odalar, kimi sivil toplum kuruluşları ile çeşitli medya kuruluşları var. Bunlar, organize bir şekilde bizi yok etmek üzere kurgulanmış bir oyunda, kendi hisselerine düşen rolü oynayan bir iç ihanet şebekesinin türlü veçhelerini meydana getiriyorlar. 1999 senesinde, İhtilâlci Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dik durun, karşınızda leşler var!” diyerek işaret fişeğini ateşlediği ihtilâl süreci, 15 Temmuz gecesi tarihî bir zafer ile taçlanarak kutlu yürüyüşünü sürdürüyorsa da, diğer taraftan hain hainliğini, namerd namerdliğini ve düşman da düşmanlığını yapmaya devam ediyor. 15 Temmuz gecesi meydana gelen iklimi ve bu iklimin rüzgârını arkasına alarak iç ihanet şebekesinin tüm bu uzuvlarını bir bir kesmesi gereken iktidar ise, kendi içinde bir bütünlük arz edemiyor oluşu ve mütereddit zihniyeti dolayısıyla ne yazık ki zamanın hakkını bir türlü tam mânâsıyla veremiyor. Geçtiğimiz haftalarda türlü veçheleriyle ele aldığımız üzere içeriden ve dışarıdan çok yönlü bir çevreleme hareketiyle karşı karşıyayız. Yazar Kenan Durdu’nun ifâdesiyle; “koskoca Anadolu kıtası adeta iğne deliğinden geçiyor.” Dışarıda bir yandan bizi İslâm Âleminden tecrit ederek yalnızlaştırmaya çalışırlarken, diğer taraftan da kurmuş oldukları global çete düzeninin iç tüzüğü olan milletlerarası hukuku, millî cenahta yer alan siyasîlerimizin tepesinde “Demoklesin kılıcı” gibi sallandırarak alan daraltıyorlar. İçerideyse, belki bugün birçoklarının müşahhas bir şekilde birbiriyle alâkalandıramadığı; fakat hepsinin ortak bir amaca hizmet ettiği aşikâr olan saldırılar ile karşı karşıyayız. İşin belki de en kötü tarafı şu ki, Müslüman Milletimizden yana görünen birçokları da şuurlu yahut şuursuz bir şekilde bu saldırılarda yer almaktalar. İçteki manzara biraz boks maçlarını andırıyor sanki... Ardı ardına küçük küçük darbeler alıyoruz; belki bu darbelerin hiçbirisi tek başına bir anlam ifâde etmiyor fakat inen her yumruk bizi zayıflatarak nihai darbeyi aldığımızda yıkılmamız için enerjimizi, gücümüzü, moralimizi, motivasyonumuzu azaltıyor ve birliğimizi dağıtmayı hedefliyor. FETÖ davalarının FETÖ’cü panayırına dönmesi, damatların serbest bırakılması, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet” başlıklı yürüyüşü, kışlalarında zehirlenen askerler, bürokrasideki ahenksizlik, istatistikî verilere yaslanarak ekonomik buhran yokmuş gibi davranmak ve medyanın da yol açıcı bir misyon almak yerine ortalığı güllük gülistanlık göstermek suretiyle yaptığı yalakalık milletimizin birliğini ve bütünlüğünü hedef alan şuurlu ve şuursuz saldırılardan yalnız bir kaçı... Tüm bunlar bizi hedef alan küçük küçük yumruklardan ve belli ki bunların arkasından illâ ki daha şiddetli bir yumruk daha yiyeceğiz. Şu hususu hatırlatmakta da yarar var; biz bu yumruğu yedikten sonra da Allah’ın izniyle millet olarak ayakta kalır ve 15 Temmuz gecesi olduğu gibi yumruğun sahiblerine bunun bedelini ödetiriz ödetmesine de, o yumruğu yememiz şart mı? Aksiyonumuz illâ ki reaksiyon şeklinde olmak zorunda mı? Türkiye’nin artık gayesi, hedefi ve vasıtası belli aksiyoner bir siyaset izlemesi gerekmiyor mu? Başa dönecek olursak, iç ihanet şebekesinin merkezinde yar alan ve siyasî parti tabelası altında faaliyet göstermek suretiyle de kendisini koruma altına alan CHP’ye ve CHP’nin benimsediği altı temel prensibe gelelim... *** Cumhuriyet Halk Partisi 9 Eylül 1923 günü, milletimizi ruh kökü olan İslâm’dan ve şanlı tarihinden kopartarak kurutmak üzere kurulmuş siyasî teşekkülün adıdır. Bu siyasî partinin birinci vazifesi, Anadolu’dan Müslümanları silmektir. 1980’li yıllara kadar CHP bu gayeyi yerine getirmeyi beceremediği için FETÖ kurulmuş ve yok edilemeyen Müslümanların en azından itikadının yozlaştırılması hedeflenmiştir. Bu bakımdan FETÖ ile CHP zihniyeti müşterektir. Ve ne yazıktır ki, Ak Parti kadroları içinde FETÖ’nün nihaî gayesi olan “ılımlı İslâm” zihniyetini temsil ederek her iki iç ihanet şebekesiyle zihniyet bakımından müşterek olan pek çok isim vardır. Yazımızın başında çerçevelemeye çalıştığımız iç ihanet şebekesinin ortak düşmanı İslâm ve Müslümanlardır. *** Cumhuriyet Halk Partisi, kurulduğu günden bugüne dek Anadolu vatanına ihanetin remz şahsiyeti olagelmiştir. Devlet-i Aliyye’nin evvelâ Anadolu topraklarına kıstırılmasının ve ardından da yıkılarak onun yerine Cumhuriyet adı altında kimliksiz, şahsiyetsiz, köksüz, gayesiz bir devlet kurulmasının ve bu adi yapının muhafaza edilmesinin başlıca müsebbibi de yine CHP ve temsil ettiği zihniyettir. Bugün yeniden eski günlerde olduğu gibi hâkim olmak ve  efendilerinin bir asırdır emrettiği çerçeveye Türkiye’yi yeniden mahkûm etmek adına dış müdahaleye davet çıkaracak kadar alçalan bu zihniyetin Türkiye’de yeri olamaz. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisi karikatürize bir tip olması dolayısıyla her ne kadar ürkütücü değilse de, unutmamak gerekir ki; Sparta’nın Pers ordusuna karşı mağlub olmasına vesile olan hain de, tıpkı onun gibi silik bir şahsiyet olan Malisli Efialtes’di. *** CHP ve temsil ettiği zihniyet milletimize ait olan değerler kadar milletimizin kendisine de düşmandır. Onu alçak ve hakir görür. Kendileri birinci sınıf vatandaşken, milletimizi yeri geldiğinde insan yerine bile koymazlar. Her ne kadar siyasî konjonktür dolayısıyla varlıklarını idame ettirmek adına şu sıralar dillerinin altındaki baklayı saklıyorlarsa da, Müslüman Anadolu İnsanı onların nazarında göbeğini kaşıyan adamdır, bidon kafalıdır, cahildir, iğrençtir. Bu arada Müslüman Anadolu’nun ferdi olarak tüm bu lâfları da sahibine iade ederiz tabiî ki... *** Hatırlarsanız 15 Temmuz’dan sonra milletin yanında saf tutanların bir kısmının samimiyetsizliğini ihtar etmek adına kapağımızda; “Gönüldaş: Gaye İttihad ile İttifakı Karıştırma” demiştik. Zaman ne yazık bizi haklı çıkardı ve yılan yılanlığını yapmadan duramadı. 15 Temmuz gecesi yaşanan askerî darbe girişiminde Kemalist subayların dahlinin seviyesi henüz aydınlatılmamışken, “kontrollü darbe” açıklamalarıyla darbeciler, yine CHP’nin başı çektiği iç ihanet şebekesi tarafından aklanmaya çalışıldı. Unutmamak gerekir ki; 1908’den beri, yani 110 yıldır ülkemize egemen olan Batıcı kadroların tamamı darbecidir; o yüzden 15 Temmuz da dahil, yaşanan tüm askerî darbelere, önde başka “figürler” de olsa CHP ve CHP zihniyetinin katılmaması mümkün değildir. *** Devlet-i Aliyye’nin bakiyesi olan devletlerin neredeyse tamamında kurulan ve bir asra yakın zamandır iktidarda bulunan teşekküllerin neredeyse tamamının kuyrukçu düzenin bir parçası olduğu muhakkak. Türkiye son yıllarda maruz kaldığı tazyik dolayısıyla kendisini bu düzenden çıkartmaya çalışıyorsa da, görüyoruz ki iç ihanet şebekesi “kuyrukçu düzen”i sürdürmek adına seferber olmuş vaziyette. Kemal Kılıçdaroğlu elinde “Adalet” yazan pankart ile Hak için değil; 1923 senesinde kurulmuş olan çete rejiminin, ülkemizin üzerine karabasan gibi çökmüş olan 3000 aile ile CHP zihniyetine imtiyaz tanıyan kuyrukçu düzen elden gidiyor diye yürüyor. *** 15 Temmuz öncesinde “olağanüstü şartlar olağanüstü hukuk ve mücadele gerektirir” diye yazmaktan kalemimiz kurumuştu. Şimdi bir kez daha ikaz ediyoruz: Türkiye’yi ardı sıra hedef alan saldırılar, yeni bir büyük ve şeytanî planın küçük parçalarıdır. Bu parçalar muhakkak ki birleşecekler ve ilerleyen günlerde bize yeniden büyük sıkıntılar çıkaracaklar. Türkiye siyasîlerin altını çizerek söylediği gibi 15 Temmuz öncesi Türkiye değilse, zaten bizi istedikleri gibi bir kalıba sokmak üzere çalışan Batı’nın milletlerarası bilmem neleri de bir kenara bırakılarak, 90 küsur yıldır sırasını bekleyen büyük ve ulvî hesablaşmanın artık yapılması gerekmektedir. Türkiye ya 3000 aileye hizmet etmek üzere kurgulanmış yapısıyla çete rejiminin tasallutundaki bir ülke olarak tarihten silinip gidecek yahut Müslüman Anadolu’dan başlayarak İslâm Âlemi ve insanlığın içinde kıvrandığı buhrana deva olacak devlet müessesesi olacak. Bunun arası yok. Bizim tek derdimiz bu süreci en az zararla atlatmak. Yoksa Allah’ın izniyle zaferin mutlaka biz inananların olacağından da zerre şüphemiz yok!   Baran Dergisi 545. Sayı  

“Allah İnşallah Şehidlik Nasip Eder!”

İftar davetine babasını getiren Yakup Köse, otoparktan aşağı babasının koluna girmiş yürürken, “geçen sene BARAN’ın iftarında, yine böyle şehid Halil Kantarcı’nın koluna girmiş gidiyorduk” diye anılarını tazeler. 63 yaşında bir delikanlı olan Turan Abi ise oruçlu ağzıyla, “Allah, inşallah şehidlik nasip eder!” diyerek bu fırsatı kaçırmaz. Bunu da bana iftarda umumî sohbetten sonra baş başa kaldığımızda cezaevi ve ziyaret maceralarımızı tazelediğimiz bir esnada nakletti, sohbetin hoşluğuna binâen… Ben ise kapıda bizi bekleyen gençlere Turan Abi’nin bu anısını anlattım. Yolda bu hadiseyi anlattığım bir arkadaş şöyle dedi: “Şehidlik de Turan Abi’ye yakışır!” Şehidlik kime yakışmaz ki!.. BARAN dergisinin düzenlediği iftar ve ardından yapılan okur buluşması kardeşlik ve dayanışma içinde geçti. Bu sene gençler ağırlıkta idi. Davete icabet edenlerle Baran ve Aylık dergileri zevk ve şeref duyarken davetlilerimiz de ayrılırken bir lezzet (manevî tad) aldıklarını beyan ettiler. Bu sene Ramazan serin geçti, yaz mevsimi olmasına rağmen iftar günü de (17 Haziran 2017 – 22 Ramazan 1438) Kasımpaşa’da hava hafif yağmurlu idi. Derginin altındaki lokantanın sokağını değil kapalı alanını tercih ettik. Ama ara ara rahmetten de istifade ettik. Lokantanın önünde üstü saçaklı açık alanda Durdu kardeşlerle selamlaştım, yanımdaki Abdülmetin Torsun’a da candan hâl hatır sormalarına binaen onların masasına oturdum. İftar menüsü olarak önümüze yemekler gelip gidiyor idi ama bizler hasbihal içinde farkında değildik bile. Öyle ki lokantacı “yiyin” diye ısrar ediyordu. Biz de ortaya bir tabak alıp, müşterek yeme yolunu seçtik. Gönülden seven insanlar bir araya gelince, iftarın sadece yemek yemek olmadığını böylece hissetmiş olduk. Yemekten sonra topluca camiye gidip cemaatle akşam namazını eda ettik. Namazdan sonra derginin lokalinde okur buluşmasını gerçekleştirdik, çaylar sigaralar eşliğinde. Eski çalışanlarımızdan Ramazan sağ olsun çay kazanı getirerek çay servisini yaptı. Konuşmamın başında, kardeşlik ve dayanışma amacıyla bir araya geldiğimizi bu amacı gerçekleştirirsek BARAN olarak kendimizi mutlu hissedeceğimizi belirtip dört mevzuya kısaca temas ettim. Büyük İslâm stratejisi nerede, kimde? Davanın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini, dost ve düşman kutuplara işaretlendiren, hedeflendiren, istikametlendiren kim? Bunlar olmadı mı İslâm canlanmaz, ihya olmaz. İslâm cemiyeti de inşa olmaz. Ne kadar âlim, meşayih vs olsa bile bu konuların doldurulması lâzım. Adam fıkıhçı ama, yıllardır “en büyük sivil toplum örgütü Fetullah Gülen’dir” demiş. Şimdi de bunu itiraf ediyor. Düşman Batıcıdır ve Türkiye’de olan Batı-İslâm savaşıdır. Batı’ya karşı da ancak sistemli fikir ve aksiyonla başa çıkılabilir. Ne demek istediğimi anladınız… İkinci olarak: Herkes keyfine göre din, keyfine göre hoca buluyor. Keyfine göre İBDA anlayışı ve keyfine göre İBDA cephesi de olmaz. Kumandancılık oynayan pörsük İBDA’cılarla oyalanmayın. Çünkü böyleleri İBDA harici İBDA’cılığı temsil eder, her ne kadar ağzından İBDA’yı düşürmese bile. Üçüncü olarak: Kendi adacıklarında mutlu yaşamak, sanal ortamlarda birbirini pışpışlamak cemiyet davası değildir, İBDA kavgası değildir. Dördüncü olarak: Bizlerde yani Müslümanlarda ve İBDA’cılarda görülen kabalık fikir zaafından mı geliyor, incelik idraki eksikliğinden mi, ahlâk veya adabı muaşeret zafiyetinden mi geliyor, bunu da gidermeliyiz ve estetik idrakı en basit ilişkilerimize kadar başa almalıyız. Son olarak ise bir duyuru niteliğinde şunu söylemek istiyorum. Gençler dergiyi “yaz okulu” olarak değerlendirsin. Burada hem tatil yapsın, hem staj yapsın. Bir ay dahî olsa, gelip tashih yapsın, fikir ve aktüelite nasıl takip edilir ve yorumlanır görsün. Ebeveynler çocuklarını bu mektebe yollasın… Sırasıyla herkese söz verdim. Bütün davetliler kendini tanıtıp kısaca bir şeyler söylediler. Gençler bu Ramazan ağırlıkta idi dedim. İmam-Hatip öğrencisi bir arkadaş (Fatih Hanedar) soruyor: Aşk, ideal ve iman eksikliği diyorsunuz. Aşk ve imanın kimde olduğu belli olur mu? Cevap veriyorum: Kalbi yarıp içine bakamayız ama Üstad’ın dediği gibi “iman olsa tezahürü olur”. Bir misal vereyim. Mesela bir kızı seviyorsun ama kapısında soğukta sıcakta beklemiyorsun, hiçbir bedel ödemek istemiyorsun. Demek ki aşkın yok. Aşkın olsa kafana saksı düşse dahi beklemeye devam edersin. Aslında hayat tarzından aşk ve imanın varlığı anlaşılır. Aşkından uykuların mı kaçıyor, yoksa horul horul uyuyor musun? Bir başka genç arkadaş güzel bir soru soruyor: “Bugünün gençliği nasıl diye bize soruyorlar. 70-80’lerin gençliği nasıldı, onlarda özenti yok muydu? Bunu bilelim ki mukayese edelim.” (Arif Erdem Aktaş-Kadıköy İmam Hatip Lisesi) Özetle şöyle cevap veriliyor: “Cumhuriyet boyunca şensıpa ve eyyamcı nesil yetişmiştir. Tabiî ki bu 70-80’lerde de vardı. Fakat düşman algısı vardı ama yanlış ama doğru… Farklı olan muhafazakârlar veya dindar olanın farkını bilmemesi. Fikrin heyecanını bilmemesi, yapay heyecanlara düşülmesi… Fakat içinde cevher de taşıyor, belki şartlar daha çok hissettiriyor ama bunun açığa çıkarılması lâzım. Dergide eskiden çalışanlardan yani “virüs bulaşmış” olan arkadaşlardan Fatih Pınar şöyle der: “Dergiye geldiğimde bir şeyler bildiğimi sanıyordum. Dergiye geldiğimde ise hiçbir şey bilmediğimi anladım. Kazanımım bu oldu, fikri ve okumayı sevdim. Tüm genç arkadaşların derginin tozunu yutmasını tavsiye ederim.” Haziret Karagöz ise dergide çalışanların ve yazarlarınızın eline sağlık. Zevkle takip ediyoruz. Düşüncelerini açsınlar, geliştirsinler. Bu buluşmayı organize edenlere de çok çok teşekkür ederim” dedi. Bir çok okurun hissiyatını ifade etti. İki arkadaşıyla birlikte davetimize gelen avukat Hamza Uçan ise, “28 Şubat davalarına bakıyorum. Bir kısım İBDA’cılar hâlâ cezaevinde. Çalışmalarımız devam ediyor. Ayda bir kez Kandıra ve Bolu F-Tipi Cezaevlerine gönüldaşları ziyarete gidiyorum. 23 yıldır cezaevindeki gönüldaşların Kumandan’dan bahsedince gözleri parlıyor. Ama dışarıdaki bazı arkadaşlarda bunu göremiyorum.” Yaraya parmak basmak sadedinden (“her an deş tazelensin” esprisince) Abdülmetin Torsun’un sözlerini nakledeyim: “Heyecan duyulan mevzulardan şimdi neden heyecan duymuyoruz. Evvelden bir kelime bizi heyecanlandırıyordu”, Yahya Yıldırım bu mevzuun çözümünü hatırlatıyor, “kendi heyecanını kendin yenileyeceksin” diyerek. Üstad’ın Akıncı Güç kadrosuna ithaf ettiği İdeolocya Örgüsü’ne ek olan “İslâm’ı Yenilemek” başlıklı yazıda geçtiğine göre “İslâm yenilenmez anlayışı yenilemek gerek”… Ve İBDA’ya bakan gözümüzü de eşya ve hadiseler içinde her an yenilemek ve aşkımızın vecdimizin eksikliğini de bir hastalık ve arıza hisseder gibi hissetmeliyiz. Zaten bir araya gelmemizdeki amaç da budur, kahve, kahvehane bahane. Abdullah Kiracı’nın sözünü de burada nakledelim: “En büyük eylem kendini yetiştirmektir.” Kendi nefsini yenmekten ve kendini yetiştirmekten heyecan ve zevk duymalı, sadece toplumsal gelişmelerden ve siyasî haberlerden değil. Asıl heyecan ve asıl kurtuluş zaten iman huzuru ve kendimizi yetiştirmemizdir. Oluş ve gelişim içinde olmamızdır. İBDA Mimarının, “iman, olmuş bitmiş bir şey değil, her an oluş ve yenileniştir” tanımında olduğu gibi… Edebiyatçı Yazar ve Mütercim Kenan Durdu gönüldaşın tesbitleri ise şunlar: “Öğretmenim. 1987 yılından beri İBDA’ya bağlıyım. 28 Şubat’tan sonra demokratik adımlar atılınca Necip Fazıl spontane akla geldi. Üstad’ın Dersim ve Ermeni meselesinde görüşleri vesaire… 15 Temmuz sürecindeyiz. Türkiye bir iğne deliği içinden geçmektedir. İBDA’nın malûm kendinden zuhur diyalektiğine 15 Temmuz’da şahid olduk. 40 milyon sokağa çıktı, bu rakam çok büyük. Türkiye’de ana gövde bizi İslâm’ın geleceği hakkında ümidvar etti. 15 Temmuz’da A Haber’de Üstad’ın Gençliğe Hitabesi okunuyordu. İslâm siyaseti açısından tam yeriydi. İBDA’nın yolu açılıyor. Başkanlık sistemi vesaire… Sonrası Başyücelik’tir. Biz ise daha cesaretle İslâm siyaseti üzerine fikirler üretmeliyiz. Kâfir azdıkça-azmanlaştıkça bizdeki potansiyel ortaya çıkacak.” 15 Temmuz’dan sonra İBDA’nın tezleri (İdeolocya ve İhtilâl vs.) daha anlaşılır olmaya ve konuşulmaya başlandı, talep çok arttı. 250 şehid bereket getirdi, harekette bereket varmış. Bu gözlemi arkadaşlar paylaştı, çevresinden misaller getirerek. İftara izin alıp bir yere giden ve daha sonra bize katılan Yakup Köse gönüldaş Kumandan’ın dilinin, üslûbunun ve mizacının, hepsinin ayrı ayrı değerlendirildiği ve her yerde merak edilen ilgi odağı olduğunu ifade etti. “BARAN’ın sıkı okuyucusuyum. Düşmanımızın bizi uyandıracağını umuyorum” diye bu mevzuya daha önce temas etmişti Abbas Kiracı. Zeynel Abidin Danalıoğlu ise “Aylık dergisinde yazıyorum. Arkanızdaki panoda ‘Allah’ın eli topluluk üzerindedir’ yazıyor. Topluluk denince kalabalık akla gelmesin, dayanışma içinde olan müminlerdir. İnşallah böyle bir topluluk oluşur” dedi. Mevlüd Koç gönüldaşın yazılarında dikkat çektiği Batı muhasebesi, bizim eksikliklerimizin tesbiti ve bilinenleri tekrardan ziyade ufuk açıcı yeni şeyler söylemesi hususları üzerinde duruldu. Zevk ve ufuk kazandırdığı belirtildi. Aynı suçtan iki kere ceza aldırılan ve hukuk mücadelesi neticesinde yaklaşık iki sene önce dışarı çıkan Yahya Yıldırım da aramızdaydı, şunları söyledi: “İBDA’yı 93 yılında tanıdım. 15 yıl cezaevinde kaldım. Bu yılları kayıp olarak görmüyorum, kazanç olarak görüyorum. Gençlik yaş işi değil, ruh işidir. Kumandan ‘mektuplarınız bile kitabî olsun’ demiş idi bize cezaevinde. Şunu da hatırlatayım, cezaevindeki gönüldaşlara üşenmeyip mektup yazalım. Dergiden veya avukat Hamza’dan isimler alınsın.” Akademya’dan Mahmud E. Duru ismiyle tanıdığımız Erdal Durdu ise, “sadece İBDA gençliği değil, bütün gençliğe ulaşmanın yolları aransın. 15 Temmuz’da şehid olan bütün gençler bizdendir” dedi. Bir gönüldaş ise araya girerek öncü kadroya işaret eder ve “St. Petersburg devrimini milyonlar değil, 15 bin kişi yaptı” der. Ramazan Avşar ise, “Gazi Mahallesinde oturuyorum. İdeolocyamız mükemmel. Tesir sahamız çok yaygın. Ama biz bunun farkında değiliz. Geçenlerde üniversitede bir hoca öğrencilerini Kumandan’ın Hukuk Edebiyatı eserini tavsiye ediyordu.” Gençlik mevzuu konuşulurken, “Genç olan Kumandan” şeklinde işin mihrakını, nisbetini ve misalini ifade etti bir gönüldaş. Sormam üzerine bir genç, Dostoyevski’nin Budala romanını okuduğunu belirtti. BARAN yazarı Abdullah Kiracı gönüldaş ise toparlayıcı olarak şu hususları ifade etti: “Az-çok ve sürü davası güdülmesin. Herkes önemlidir. Karar verme noktasında herkes bir karar verir. Ülkemizde ateistimiz dahî Müslümandır, Müslümanca davranışlar sergiler. 15 Temmuz’da birçok kimse, Müslümanlıkla alakası olmayan birçok kimse sokağa çıktı, meyhanelerden çıkıldı. Yürüyen bir hareket var. Fikrî plânı yerleşmemiş olabilir. Nüfus arttı, üniversite sayısı arttı. Dejenerasyonun artması normaldir. Fakat affedersiniz kerhanede çalışan kadın bile İslâm’ı kabul eder. Adam gibi davamızı ortaya koyunca karşı koyan olmaz. İBDA mızrak ucudur, yolu açandır. O gece bir İBDA’cı (şu an aramızda) Kanal 7 önünde üç bin kişiyi organize etti. Bu husus Batılı düşünce kuruluşlarının ilgi ve araştırma alanında, düşmanlarını takip sadedinden. Halkla tam irtibat sağlanınca yıkıcı bir güçtür. İslâm’ın tesir gücü halkta yüksektir. Bu rezonansı bilelim. Kimseyi önemsiz görmeyelim. Bu davanın eteğine tutunan makbuldür. Artık bu rüzgâr durdurulamaz. Sosyolojik olarak durdurulamaz. Tayyip Erdoğan bile buradan geri dönemez. Bu rüzgâr karşısında duranları süpürür. Son olarak en büyük eylem kendimizi yetiştirmektir.” Baran ve Aylık çıkaranları (Fatih Turplu, Ömer Emre Akcebe, Faruk Hanedar, Taha İnci, Baran Demir, Oğuz Can Şahin) özveri ve heyecanla hizmet ettiler. Güzel organizasyon için de onlara teşekkür ederim. Taha İnci, Baran ve Aylık dergilerinin internet sitelerinin güncellendiğini ve hareketlendirmek amacıyla sosyal medyada paylaşılması gerektiğini söyledi. Ben de paylaşmanızı istiyorum. Şehidlerle başladık şehidlerle bitirelim. Cem Yılmaz kardeşimiz Türkmen Dağı’nda şehid olanlardan bahsetti bana. Biri İzmir, biri İstanbul’dan. Doğru dürüst yazılmadığı için bilmiyoruz. Arkadaş yazıp gönderecek. Son olarak şu inancımı da paylaşayım. Şehidlerin ölmediğini, onların ayrı bir hayatta yaşamaya devam ettiğini biliyoruz. Allah’ın izniyle cenklere vs. katılırlar. Şehid Halil gönüldaşın da tıpkı geçen seneki Ramazan’da olduğu aramızda olduğuna ve toplantımıza bereket kattığına inanıyor ve hissediyorum. Toplantımızın sonunda Kur’an’ın indiği Ramazan’a binâen Kur’an’dan kısa bir sure okuduk ve “Yaşasın Kumandan Mirzabeyoğlu” sloganı ve tekbirlerle vedalaştık.   Baran Dergisi 545. Sayı  

Trump’ın Küba Kararı

Bu hafta Donald Trump ve Küba meselesi üzerine konuşmak istiyorum. Amerikan Başkanı Donald Trump, selefi Obama’nın Küba’ya yaptırımları ve ambargoyu kaldıran kararlarına ilişkin, bu kararları durdurmak maksadıyla bilgi aldı. Akabinde de kararları askıya aldı. Peki, Trump bunu niçin yapıyor? Donald Trump’ın Küba’yı gözden çıkardığını düşünmüyorum. Biliyorsunuz, Küba önemli bir ülkedir. Trump zengin bir adam ve milyonlarca destekçisi var. Amerika’da da birçok Kübalı yaşamakta, bilhassa Teksas’daki Küba kökenlilerin sayısı çok fazla... Bu insanlar, Küba’nın iç şartlarından dolayı değişik umutlarla Amerika’ya göç ettiler. Amerika da, Küba devriminin gerçekleştirmesinden sonra aldığı kararla Kübalı mültecileri şartsız kabul ediyor. Onlar da Küba devriminin düşüşünü görmek için Amerika’ya katkı sağlıyorlar. Bu sebeple Trump’ın Küba hakkında almış olduğu kararın iç politika ile alakalı bir yönü var. Bir de bu daha çok Küba’yı baskı altına almak için atılmış bir adımdır. Hatırlayın, Küba içeride yaşadığı problemler sebebiyle menfaatlerini gözeterek Amerika’nın yakınlaşmasını kabul etti. Akabinde Obama ve Raul Castro bir araya geldiler. Obama Küba’ya uygulanan ambargonun gevşetilmesi yönünde kararlar aldı. Bir takım şirketler Küba’ya girmeye ve yatırımlar yapmaya başladılar. Esasında bu Küba devriminin bittiğini ihtar eden bir hadiseydi. Belki de politik olarak alınması gereken bir karardı. Amerikan şirketleri başta olmak üzere yabancı şirketler Küba’da yatırım yapmaya başlamıştı. Trump, bu şirketlerin yaptığı yatırımların Amerika’ya hiçbir katkısının olmadığını, sadece Küba rejimine katkı sağladığını söylüyor. Küba bugüne kadar uygulanan ambargolar sebebiyle çok acı çekti, şimdi yine o kötü günler geri mi dönecek göreceğiz. Küba ile normalleşme sürecinin başlaması bile Küba’ya bir sabotaj olabilirdi. Yozlaşma için zaten birçok sabotajda bulunmuşlardı; fakat Küba hâlâ ayakta… Eğer yeniden o zor şartlara dönerlerse daha ne kadar ayakta kalabilirler bilmiyorum. Trump sadece Küba konusunda değil, Suriye ve dünyanın geri kalanında da gayrı meşru kararlar alıyor. Bu kararlarda Pentagon’un etkisi var. Pentagon askerî ilişkilerle alakalı alacağı tüm kararlarda Trump ile mutabakat hâlinde çalışıyor. Bu enteresan bir durum ve Trump da orduyu destekliyor. Trump Pentagon’un desteğini seçimlerden evvel kazanmıştı. Ayrıca Amerika’da ne kadar ırkçı, İslâm düşmanı ve devrim düşmanı varsa tamamı Trump’ı destekliyor. Umarım bugüne kadar Trump hakkındaki düşüncelerimde yanılmıyorumdur. Her neyse Amerika, Suriye’deki isyancı güçleri yönetmek için her türlü fırsatı değerlendirmeye çalıştı. Suriye meselesine dâhil olmak için de… Fakat müdahale etmek için öne sürdüğü gerekçelerin tamamı saçmalıktan ibaret ve bugün bölgenin bu halde olmasının sebebi hem Irak’ta, hem de Suriye’de yaptıkları sebebiyle Amerika’dır. Başka bir enteresan mevzu ise bu hafta Filipinler bandıralı bir ticaret gemisinin, Tokyo Körfezi’nde bir Amerikan savaş gemisine çarpması… Filipinler Devlet Başkanı Duterte eğlenceli ve farklı bir adam. İster misiniz Amerika’ya bu şekilde saldırmış olsun. Filipinler’in güneyinde yaşanan çatışmaları da unutmayalım. Bilhassa Filipinler’in Moro İslâmî Kurtuluş Cephesi ile anlaşma sağlamasından sonra bunların yaşanması mevzuyu daha da enteresanlaştırıyor. Bu hadiselerin yaşanmasında, Suudi Arabistan’ın gücünü muhafaza etmek için desteklediği ve manipüle ettiği Vehhabîlerin etkisinin olduğunu düşünüyorum. Yozlaşmış rejim insanları fanatikleştiriyor. Bu da Amerika ve İsrail’in işine yarıyor. Katar ile de alakalı birkaç cümle söylemek istiyorum. Geçtiğimiz hafta Türk Dışişleri Bakanlığı yetkilileri Katar’ı ziyaret etti. Bu güzel bir gelişme. Suudi Arabistan ise Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’nın Katar’ı ziyaretinden rahatsız. Gönüldaş Erdoğan politik olarak bazı hatalar yapsa da Sünnî Müslümanlar açısından bu konuda doğru yerde duruyor. Bu gidiş inşallah bağımsızlık ile neticelenir.   Allahu Ekber… 17.06.2017 Tercüme: Faruk Hanedar   Baran Dergisi 545. Sayı  

“Acb-üz-Zeneb”in Peşinde- III

Etimolojik ve Epistemolojik Açıdan Kuyruk Sokumu Kemik: Anatomi ilminde, insanın ve omurgalı hayvanların çatısını oluşturan türlü biçimdeki sert organların genel adıdır. Kuyruk kemiği: Biyoloji ilminde, omurganın alt ucunda bulunan, kuyruk sokumu kemiği ile eklemlenen, önden arkaya doğru yassı ve üçgen biçimindeki kemiktir. Kuyruk sokumu kemiği: Anatomi ilminde, insanda omurganın alt ucunun bitim yeri kuyruk sokumu olarak isimlendirilmiştir. Omurganın bitiminde ve beş kuyruk omurunun kaynaşmasından oluşan üçgen biçimindeki kemik ise kuyruk sokumu kemiği olarak isimlendirilmiştir. Türkçe lûgatte, “kuyruk” veya “kuyruk sokumu” paldım veya pöçük, “kuyruk sokumu kemiği” ise pöç kelimeleriyle karşılanmıştır. Kıç kelimesi de yine Türkçe lûgatte, kuyruk sokumu bölgesi hakkında kullanılan bir kelimedir. Kıç: Kuyruk sokumu bölgesi, kaba et, popo, makat. Arka bölümde olan… Bacak, ayak. Kuyruk sokumu, Arapça lûgatte us’us ve acb kelimeleriyle karşılanmıştır. Kuyruk ise zeneb kelimesiyle. Us’us: (320): Kuyruk sokumu... Zeneb: (752): Kuyruk. Zenb: (752): Suç, günah, kabahat… Tedaisi, hatası sebebiyle dünyaya sürgün edilen insan! Acb: (75): Kuyruk sokumu. “Us’us” denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik… Acb-üz-zeneb diye Hadis i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik. Said-i Nursi Hazretleri: “Tahkike göre, nebatatın tohumları gibi, “Acb-üz-zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder.” Fâni hayatın son bulduğu yerden ebedî hayatın başlangıcına dair bir işaret! Acb-üz-zeneb: Ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde… Kuyruk sokumunda bulunan ve insanın tekrar yaratılışında çekirdek görevini görecek olan hücre; bir tür genetik şifre.(1) Âyet Meâli: “De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.” (Yasin Sûresi: 79) Âyet Meâli: “Önce yaratan, ölümünden sonra tekrar dirilten O’dur. Bu, O’nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde olan en üstün sıfatlar O’nundur. O, güçlüdür, Hakim’dir.” (Rum Sûresi: 27) Acb-üz-zeneb: Ucb-üz-zeneb… Ucb: (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek… Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli… Yabancı kadın taifesiyle oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan… Not: Ucb kelimesinin “yabancı kadın” mânâsı, kadının “fikir” olduğu ön kabulünden hareketle “yabancı fikir”, dolayısıyla da diyalektik olarak dışarıda bırakılması gereken bir fikir olarak okunması mümkündür. Bu da ucb, yani kibir, gurur ve kendini beğenmişlik gibi hallerin nefyedilmesi anlamına gelir. Bu arada şunu da söylemeyelim ki, Büyük Doğu-İBDA külliyatında diyalektik, meâlen, kendi zıddını dışarıda bırakmanın düzeni olarak tarif edilir. Yine Büyük Doğu-İBDA külliyatında kadın, fikir ile örtüşen bir mânâda kullanılmaktadır. Diğer taraftan, Eski Yunan’da Felsefe, evin hanımına, yani Penelope’ye benzetilmiştir.(2) Yine eski Yunan’da, Batı medeniyetinin fikir dünyasını oluşturan üç büyük kafa adamından biri olan Sokrates, “devlet ana” düşüncesinden mülhem olsa gerek, devletin sevk ve idaresini “ebelik sanatı” olarak değerlendirmiştir. Nitekim Eflatun’un Theaetetus adlı eserinde Sokrates, kendini, kafalardaki düşünceleri doğurtan bir tür “akıl ebesi” olarak resmeder.(3) Ucb’un acb ile örtüşen mânâsından hareketle, acb-üz-zeneb’in ikinci yaratılışa mevzu olması, diğer bir ifadeyle de, bir nevi “kendinden zuhur”a yataklık etmesi manidardır. “Kendi küllerinden doğmak” ve “Her ölüm aynı zamanda bir doğumdur” sözlerini hatırlatan durumlar. “Ol!” emrine muhataplık ve “kendinden zuhur” esprisi! Fikir, zikir, emir, doğum, yaratılış, oluş, hareket, inşa, başlangıç vs. hepsi bir arada! Not: Dünyada üç anneden bahsedilebilir. Çocuğunu dünyaya getiren anne, tabiat ana ve devlet ana! Hadîs meâli: “Cennet annelerin ayakları altındadır.” (Nesâî, Cihad, 6). Yukarıdaki hadîs-i şerif, hiç şüphe yok ki, çocuk sahibi anneler için söylenmiştir. “Tabiat ana” ve “devlet ana” mevzuunda, tedai babında söyleyeceklerimize gelince, o da şu: Dünya ile örtüşen bir mânâda kullanılan “tabiat ana” aslında insan tabiatı, dolayısıyla da insan fıtratı ile doğrudan ilişkilidir. “Her çocuk İslâm fıtratı üzere dünyaya gelir.” Buna göre, masum ve cennetlik olan bir çocuğun fıtraten cenneti örten bir noktada olduğu, büyüdükçe veya akıl baliğ oldukça, diğer bir ifadeyle de İslâm ile şereflendikçe ve hayatını da buna göre tanzim ettikçe, başlangıç noktasından uzaklaşmasına rağmen tekrardan cennetlik olmaya doğru yol alması… “Devlet ana” mevzuunda ise şu şekil bir kanaat dile getirilebilir. Muhakkak ki İslâm her şart altında yaşanabilir bir dindir. Fakat hangi şart altında nasıl yaşanacağı ölçülere tâbidir. Meselâ Dar’ül-İslâm’da İslâm’ın nasıl yaşanacağı ile Dar’ül-Harp’te nasıl yaşanacağı belli başlı ölçülere tâbidir. Aslolan Dar’ül-İslâm olduğuna göre, ortaya şu şekil bir manzara çıkar ki, o da şu: “İslâm devletsiz yaşanmaz!” Niçin ille de Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin çerçevesini çizdiği Başyücelik Devleti’nin hayata hâkim kılınması gerektiğini bir de bu çerçeveden süzünüz. Cenneti kazanmak isteyen önce kendisini hayata kavuşturan bir “devlet ana”ya sahib olur, ondan sonra da bu “devlet ana”nın bir dediğini iki etmez! Devlete tâbi olmak demek, Halife’ye tabi olmak mânâsını mündemiçtir. “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadîs-i şerifine kanaatimizce bir de böyle bir pencereden bakılması icâb eder. Acb kelimesi ile ucb kelimesi arasındaki yakın ilişkiye yukarıda değinildi. Burada ucb (ucub) kelimesinin “kibir, gurur”, “kendini beğenmişlik” ve “ameline, yaptıkları işe güvenmek” mânâlarına birazcık olsun dikkat çekmek istiyoruz. Daha doğrusu, söz konusu mânâlar üzerinden psiko-sosyal muhtevalı bir beden dili okuması yapmak istiyoruz. İlkin çağımızın yaygın hastalıklarından olan genelde bel ve kuyruk sokumu ağrıları, özelde ise bel fıtığı hastalığı üzerinden birkaç bir şey söylemek gerekir. Bilindiği üzere, bel fıtığı, çağımızın en müzmin hastalıklarındandır. Fıtık hastalığına yakalanmış olanlar, meselâ, bir siyasî parti kuracak olsa, kuvvetle muhtemel tek başına iktidar olabilecek bir oy potansiyeline sahibdirler. Bir tek sorunları olabilir, o da; kimin başkan olacağının bilinememesi. Çünkü en çok kimin bel ağrısı çektiği henüz tespit edilebilmiş değil… İşin esprisi bir yana, söz konusu hastalık bizce, ferd ve cemiyet planında, “ferde ve umuma gelen bela” çerçevesinde, Allah’tan uzak düşmenin bir tür belası olarak okunabilir. Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin, “Şeriat hükümlerinin alenen çiğnendiği yerde orada bulunan Müslümanlar, gücü nisbetince el, dil ve kalben buğz ölçülerine uygun hareket etmezlerse, Allah oraya seller, yangınlar, zelzeleler şeklinde türlü belalar yağdırır. Allah’ın şanındandır ki bela umuma gelir”, meâlindeki sözleri hatırımızda! Evet; söz konusu hastalık, yani fıtık hastalığı ruhu öteleyen ve aklı ise önceleyen, diğer bir ifadeyle de aklına, dolayısıyla da kendine veya ameline güvenen insanlar topluluğuna bir tür ilahî ihtar niteliğindedir. Diğer taraftan, söz konusu hastalık, derinden, en derinden, aklı ötelemek ve ruhu öncelemek isteyen, diğer bir ifadeyle de fıtrata uygun yaşamayı içten içe taleb eden bir duyuşun da “acı” bir habercisi/müjdecisi olabilir. Hasta-haste, lûgatte istemek demektir. Bu çerçeveden bakıldığında denilebilir ki, fıtık, hayatın gayesine ram olan ve varoluşun hakikatini yakalamak isteyen sahici insan soyunun duçar olduğu bir tür hastalıktır. Başka türlü söyleyelim, çağımızın hastalığı olarak temayüz eden fıtık, Allaha ulaştıracak bir sistem veya düzenin taleb edicisi veya müjdeleyicisi, daha doğru bir ifadeyle bunun gerekliliğini (Bütün Fikrin Gerekliliği) ihtar edici bir keyfiyeti haizdir. Başka açıdan bir okuma yapmak gerekirse, o da şu: Yukarıda ucb kelimesinin lûgat mânâlarını verdik. Bu çerçeveden olarak; Azamet, Arapça lûgatte büyüklük demektir. Istılahta ise; Allah’ın büyüklüğü ve kibirliliği mânâsınadır. Arapça lûgatte, kibriya: Azamet. Cenab-ı Allah’ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü. Hadîs-i kudsî, meâlen: “Kibriyâ, üstünlük ve azamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehennem’e atarım, hiç acımam.” (Berîka) “Kibriyâ sıfatı Allah’a mahsûstur. İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allah yanında kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allah katında kıymeti olmaz.” (Muhammed Hâdimî) Bir İslâm büyüğünün kendisine “çok kibirli” olduğu isnadı yapılıyor ve onun verdiği güzel cevap: “Bizimkisi kibir değil, kibriyadır.” Şah-ı Nakşibendî Hazretleri de buna benzer bir sözle, şahıslarında tecelli eden mânânın ve ondan sadır olan kibriyanın Allah’ın büyüklüğüne işaret ettiğini haber vermişlerdir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın dışa karşı, yani İslâm düşmanlarına karşı tavırlarını da buradan süzünüz. Bu çerçeveden olarak, ehl-i küfrün her daim hor görülmesi gerektiğini, yoldan gider iken dahi karşılaşılan bir kâfirin hemen yolun kenarına itilmesi gerektiğini, bundan maksadın da tez elden Müslüman olması ümidiyle yapılması gerektiğini ihtar eden İmam-ı Rabbani Hazretleri hatırda! Bilindiği üzere, ellerin arkadan veya önden kelepçelenmesi adlî ve hassaten siyasî suçlulara mahsus uygulanan bir tür cezalandırma şeklidir. Normal şartlarda ise, yani serbest bir şekilde, veyahut da keyfi olarak ellerin arkadan birleştirilmesi efeliğe, ağalığa, büyüklük veya kibirliliğe delalet eder iken, ellerin önden birleştirilmesi argoda pısırıklığa, normalde ise emir erliğe, el-pençe divan duruş veya boynu büküklüğe delalet eder. Namazda ise ellerin önde, göbek altında (berzah!) birleştirilmesi Allah’ın huzurunda oluşun bir ifadesi veya sembolü olmakla birlikte, bir yönüyle her işin başı olan Besmeleye, diğer bir yönüyle de nefsin kurban edilmesine işaret eder. Not: Göbek ve kuyruk sokumu arası karın bölgesi olup, berzaha remzdir… “Bağırsaklar, zararlıyı atıp, faydalıyı tutan”…  “Batn, mide- Bâtın, Berzah.”(4) Normal şartlar altında ellerin arkadan birleştirilmesinin görüntüsü bir hükümranlık veya kudretlilik ifadesi olarak devlet erkânı, hassaten askerî erkâna yakışan bir durumdur. Çünkü “devletin eli” mahiyetindeki askerî erkân, Şer’i ölçülerin tatbikinden mes’ul kimseler olarak, bâtında nefsin fedasına karşılık zâhirde bedenin fedasını önceleyen bir çerçevededir. Bu durumun isabetli ve de yakışıklı olmasının temel sebebi, mensubu olunan devletin, yani çekirdeğinde ferd (Halife-İnsan) olan toplumun en üst kuruluşu olması ve söz konusu kuruluşun başında ise, bütün bir toplumu temsil makamında olan Halife-İnsan, yani ferd-i asılın Hakikat-i Ferdiyye olan Allah Resûlü’ne varis olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da, Müslüman bir ferdin Allah’ın yeryüzündeki Halifesi olmasının bir ifadesi hâlinde, bâtında Allah’ın huzurunda el-pençe divan durulmasını gerektirirken (nefs terbiyesi), zahirde ise, serhad boylarında konuşlandırılan, diğer bir ifadeyle de küffar karşısında boy göstermesi gereken “devletin kudretli eli” olarak (beden terbiyesi) askerin ellerinin arkadan dolaştırılarak birleştirilmesini gerektirmektedir. Çükü, kâfire karşı Müslüman bir ferdin gösterdiği kibir, Allah rızası için verilmiş bir sadakadır. Aynı kibrin Müslüman bir ferde gösterilmesi ise mânâyı zedeler. Çünkü büyüğe büyüklük taslanmaz. Diğer bir ifadeyle de, bir Müslüman diğer bir Müslümanı hor ve hakir görmez, göremez çünkü her bir Müslüman potansiyel olarak Allah’ın yeryüzündeki Halifesi’dir. “Mümine karşı merhametli, kâfire karşı ise sert” olunması gerektiğine dair Mutlak Ölçü hatırlanmalı! İBDA Mimarı’nın, “Birbirinizi seviniz!” ihtarı veya tavsiyesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Acb: (75): Aceb. Aceb: (75): Taaccüb, şaşma, hayret… Garib, hoş, lâtif ve nadir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli. A’ceb: (76): Çok acâyib. Pek tuhaf olan. Acîb: (85): Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey. Acib: (76): Hayret veren. Şaşılacak şey. Acîbe: (90): Aşılmış surette olmayan. Çok harika. Acîb ve garib, hayret verici, şaşılacak şey. A’cube: (87): U’cube. Acm: (113): (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve… Kuyruk dibi… Isırmak. Acür: (279): Kuyruk. Acür: (273): Yoğunluk, semizlik, besililik… Yoğun… Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak. Acib : (76): Kûn… İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’ndan öğrendiğimize göre, “Allah, bir kelime olan “kün” emri ile ve her tür cismanîlikten münezzeh bir surette bütün mahlûkatı yoktan varlığa çıkarmıştır.”(4) “Boşnak dilinde, Korijen- Kök, menşe, asıl, başlangıç noktası. “Topyekün varlık, Allah Sevgilisi’nin yüzü suyu hürmetine yaratıldı; ve Adem Aleyhisselâm’dan başlayarak, bütün Peygamberler O’nun etrafında, O’na kadar O’nu müjdeleyen!”: 374: D’lo Busuro Madco- Süryanice, “Mutlak Fikir”. Bütün bir Peygamberler’de tecelli eden…”(5)   Dipnotlar 1)http://www.luggat.com/392/acb 2)Çiğdem Dürüşken, Antikçağ Felsefesi, Alfa, İstanbul, 2013, sh.63. 3)http://www.academia.edu/30833313/Sokrates’in Erilliği: Eril Felsefe-Dişil Ebelik 4)S.M., Ölüm Odası, Baran, 27 Ekim-2 Kasım 2016, sh. 18. 5)http://www.barandergisi.net/dil-ve-dunya-gorusu-makale,1648.html     Baran Dergisi 545. Sayı  

Ramazan Geldi Yavaşla –IV-

Ankara’nın Bahçelievler semtinde ilkokula başladım ve liseye kadar öğrenim sürecimi orada devam ettirdim. Annem ilkokul mezunu bile değil, okuma yazma bilmiyor. Babam ise zor güç ilkokulu bitirmiş. Devlette işçi olarak şoförlük yapıyor. Yaşadığım muhit Kemalist-laik sistemin askeri-sivil bürokrasisini oluşturan insanların bulunduğu bir yerdi. Türkiye şartlarında çok üst seviyede eğitimin yapıldığı ve başarının elde edildiği bir bölgeydi… Her neyse… İlkokuldayım; öğretmenimin şu sözleri daha dün gibi aklımda: “Arap harfleriyle okuma yazma çok zordu. Atatürk bunun yerine yeni Türk harflerini getirerek okuma yazmayı hızlandırdı. Artık millet olarak daha rahat okuyup yazabiliyoruz.” İnsan mütemadiyen eşya ve hadiseler tarafından tahrik olunan ve tahrik olduklarına karşı tavır sergileyen, kendini sorgulayan bir varlık. İnsan olmanın gereği bu. Bir de kendini sorgulamayanlar var ki deve kuşu misali, görmek istemeyenler. Allah o anlayış ve o anlayışta olanlardan bizi uzak tutsun. İlkokula başlayanlar bilir ki eylül ayında başlayan okuma yazma süreci ocak sonuna kadar sürer. Yani beş aylık bir süreç. Şahsen ben mart ayında okuduğumu hatırlıyorum. Öğretmenim beni arka sıraya atmış, hiç ilgilenmemişti. Oysa boyum hiç de uzun değildi. Okulu bitirir bitirmez hemen köye giderdim. Gökyüzüyle yeryüzünün visale erdiği yere. Dedemin ve ebemin kokusunu duyduğum diyara. Köyde Kur’an kursu vardı. Kurs haziran ayında başlardı .Köye gittiğimde benden zeki ve akıllı olmayan dayı kızı yaklaşık üç haftalık bir süreçte kuran okuyordu. Öğretmenimin yalanını ve gerçekleri yansıtmadığını böylelikle görmüştüm. Yine okulda öğretmenlerimden biri şunu söylemişti: “Mustafa Kemal Anadolu’da kurtuluş hareketini başlatmak için padişah ve işgal ordularından gizlice kırık dökük bandırma vapuruyla Samsun’a ayak bastı. Ve milli Mücadele başladı.” Daha sonra Nutuk kitabının başında “halifeliğin kurtulması için meclisi dualarla bir Cuma günü açtık” ifadesini görünce şaşırmıştım. Kendi kendime dedim ki, halife padişah. Mustafa Kemal, padişahtan gizli gitmişti. Yani ona muhalifti; o zaman niye onu kurtarsın ki? Demek ki öğretmenimin anlattığı tarih anlayışı sakat. Bakın ben o ana kadar ne Necip Fazıl’la tanışmışım, ne bir kitap okumuşum, ne de “öğretmenim şöyle böyle diyor, siz ne diyorsunuz” diye bir abiye sormuşum. Vicdanı açık bir insan da benim halime düşmez mi? Yaşanan vakıalar o kadar açık ki. İnsanın tezadlar içinde kıvranmaması mümkün değil. Bazen düşünürüm dünyada bu rejim kadar insanını yalan dolanla tezada düşürmüş bir idare var mıdır? Gerçek Merhamet Nerede? Geçen hafta dilenciler üzerinde durmuştuk. Kendi sistemimizde dilencileri asla sokakta yaşatmayacağımızı, herkesin onurlu, alın teriyle yaşaması gerektiğini ifade emiştik. Bakıyorum ki, İslamcı iddiasındaki kişilerin birçok yazısındaki mevzular “İslamofobiyi nasıl önleriz, yabancılara karşı gerçek İslâm’ı anlatmak için ne yapmamız gerekir.” gibi şeyler. Bütün telaşları bu. Tamam da kardeşim yaklaşık iki yüz yıldır dünyanın birçok yerinde insanları katleden, kültürleri yok eden, işgal ettiği yerleri sömüren kim? Onların işgal ettiği yerlerde ne işleri vardı? Beyefendiler bunları sorgulamaktan acizler. Kravatlı, modern kılıklı tiplerin bütün derdi “İslamofobi için neler yapmalıyız”dan ibaret. Batılılara gerçek İslâm’ı anlatırsak bu korkuyu önleriz. Yine ülkemizde İslâm’ı sadece şiddet yönüyle ele alan, İslâm’ı kötü ve insan dışı gösteren Kemalistinden solcusuna kadar bir sürü insan türü, yazar-çizer kadrosu. Şimdi sosyologların cirit attığı ve el üstünde tutulduğu bir devir. Kendimce dışarıdan gelen bir sosyolog olarak inceleme yaptığımı ve incelemelerimi İslâm dışı ve düşmanı biriyle paylaştığımı kurgulayayım... Siz İslâm’ı insan dışı bir sistem olarak gördüğünüzü ifade etmiştiniz. Sizce İslâm’da şiddet ve korkutma var. Sizce “İslâm” demek terör demek…Doğrusu sizin sözleriniz bana pek inandırıcı gelmiyor. İnsanlar kimden yardım dilenir? İnsanlık bulduğu yerde, merhametin tüttüğü mekânlarda… Sizin sisteminizin aylak bıraktığı dilencilerin hemen hemen tamamı camilerin önünde yardım dileniyor. Hemen hemen hepsinin dilinden Allah lafzı düşmüyor. Anıtkabir veya İslâm dışı örgütlerin olduğu yerlerde hiç dilenci yok. İnsanlar merhametli ve iyiliğe açık olan yerleri sömürme güdüsüyle hareket ederler. Anlayacağın cami ve Müslümanlar merhametli ki dilenciler buralarda cirit atıyor. Buradan çıkan insanlardan yardım talebine bulunuyorlar. Bunun dışındaki yerler sadece insanlık ve adaletten bahseden ama lafta kalan yerler ki, buralarda dolanmıyorlar. Eğer camiler ve camilerden çıkan insanlar olmasa sisteminizin aylak insanlarını kim sırtında taşır?  “Kırk Mektup” adlı mükemmel eserin birinci mektubunda Allah dostu Müslüman birinin kalbini eritmesi ve Müslümanlık bilincini artırması gereken şu cümleleri sarf eder: “O sizi sevmeseydi, siz onu sevmezdiniz. Çünkü manevî muhabbet hep yukarıdan aşağıya intikal eder” Allah bizi sevdi ki bizi Müslüman kıldı, en üstün ümmetin bir ferdi yaptı. Bu sevgiye layık olalım. Bu sevginin gereklerini yerine getirelim. Elbette sevgi delil ve gayret ister. Bunun için her yaptığımız ve yapacağımız amellerde neyi nasıl yapmamız gerektiğini iyi bilelim. Duygu ve düşünce dünyamızı ona göre hazırlayalım. Kalp tarlasını ona göre sürüp ekim yapalım.   Soruyorum: Fezaya gideceksin ve orada araştırmada bulunacaksın. Ne yaparsın? Mesela uzay elbiseni almazsan, oksijen tüpünü koymazsan, sana ne derler… Cevap veriyor: “Deli, manyak derler.” Niye? Zira orada yaşayabilmen, araştırmanı iyi yapabilmen için feza şartlarına göre donanımını sağlaman gerekir. Aksi takdirde hayatını tehlikeye atmış, hedefine ulaşamamış olursun. Bu durum hayatın her alanında böyle tezahür eder. Her ne iş üzerinde olursan ol, o işin senden istediği fizikî ve ruhî şartları yerine getirmen gerek. Aksi takdirde hayatını, işini, eşini kaybetme durumuyla karşı karşıya gelebilirsin. Ramazan geliyor, kucak açıyor. “Fırsatlar ayıyım” diyor. “Bu ayda bol bol tövbe istiğfarda bulunun” diyor. Maalesef hakkıyla yerine getiremiyoruz. Elde edilmesi gereken neticeleri elde edemiyoruz. Niye çünkü Rabbimizin bizden istediği şeyleri ifa etmiyoruz. Ramazanda bizim netice elde etmemiz, fayda devşirebilmemiz için yapmamız gerekenleri yapmaktan kaçınıyoruz. İnanın delilikten öte bir durum. Ramazan ayını sadece yememe, içmeme ve cinsel arzulardan uzak durma olarak algılıyoruz. Oysa öyle değil. O yüzden akşama kadar sadece aç kalmışlardan oluyoruz. Ramazan ayında salih kullardan isek, gözümüzü sağa sola bakmaktan alıkoymalıyız; kulağı bir haramı dinlemekten yahut yalan konuşan ve boş işlere dalanların sohbetinden uzak tutmalıyız; dili, kendisini ilgilendirmeyen şeylere dalmaktan muhafaza etmek, bir fayda vermeyecek konuşmalardan uzak tutmalıyız. Kalbi tamamen Allah’a bağlamalı, yapmaktan çekindiği işleri düşünmekten de uzak durmalı, kendisine fayda vermeyen şeyleri temenni etmeyi terk etmeliyiz. Eli haram bir işe yahut kötü bir fiile uzanmaktan uzak tutmalıyız. Ayağı, hayır işlerin dışında, emir ve teşvik edilmeyen işlere gitmekten alıkoymalıyız Her kim Allah için bu altı organı ile oruç tutar ve zamanı gelince orucunu açıp yer-içer ve cinsi yakınlıkta bulunursa, Allah katında fazilet sahibi oruçlulardan biri olur. Çünkü o, yakin iman sahiplerinden ve Allah-u Teala’nın koyduğu sınırları muhafaza eden kimselerden biridir. Kim bu altı organı yahut bir kısmını onlarla işlenen günahlardan uzak tutmadan sadece midesine ve fercine oruç tutturursa, onun zayi ettiği koruduğundan, kaybettiği kazandığından daha çoktur. Bu kimse, kendince oruç tutmuştur, fakat alimlere göre, diğer azaları ile işlediği kusurlarla orucunu zayi etmiştir. Allah için söyleyin; yukarıda Rabbimizin dediklerinden hangisini gerçekleştiriyoruz. Gerçekleştirmezsek, Ramazanın bizden layıkıyla arzu ettiği ruhî ve fizikî şartları yerine getirmezsek, gözümüzün önündeki fırsatlar elimizden kaçıyor. İnsan-insan, insan-kainat, insan-Allah arasındaki ilişkiler ağı bir türlü kurulamıyor. Hayatı huzursuz bir şekilde geçiriyoruz. Dostları ağlatıyor, düşmanları sevindiriyoruz. İslâm dünyası harap, Müslümanlar perişan… İzzet ve şerefli yaşamak varken, zillet içinde kıvranıp duruyoruz. Elin gavuru bu birlik ve dayanışma ruhundaki uzaklıktan dolayı bizimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Rabbim sen bize birlik ver, feraset ver… Mü’minin bürünmesi gereken madde ve mânâ şartlarına erdir. Bütün başarıların arkasında inanç, sabır ve gayret görürüz. Sabır imanın; oruçta sabrın yarısıdır. Buna göre oruç, imanın dörtte bir cüzidir. İşte bir Müslüman olarak hangi işte başarılı bulunacaksak, oruçla olan imtihanımız gayet güzel olmalı. Oruç yapacağımız bütün güzel işlere tohum olma kuvvesini bize bahşediyor. Evet, ne demiştik? Adap ve erkân yoksunuyuz, o yüzden amellerimizde istenen hedeflerden mahrum kalıyoruz. Laptopu açıp gazeteleri okurken Akit Gazetesi’nde gözüme çarpan iki reklam… Birisinde Ramazan Bayramı’nda iyi bir tatil fırsatı. Yine deniz kenarında bir otel ve İslâmî kurallara göre uygun fiyatlarla tatil imkânı… Diğer reklamda 57 liraya zengin iftar menüsü inanın en az 15 çeşit yiyecek. Sevgili Mustafa Karahasanoğlu ağabey! Yayın organlarımızla bayramların mânâ ve keyfiyetini artırmak görevimiz olmalı değil mi? Bayramlarda büyükler ziyaret edilmeli, onların duaları alınmalı, birlik ve beraberlik ruhu geliştirilmeli. Yazık ki yazık bayramları birer tatile dönüştürdük. Şehirlerden kaçma ve bencilce ailemizle geçirme fırsatı olarak görmeye başladık. Oysa oturduğumuz apartmanlardaki insanlarla tanışma, akrabalarla konuşup sarılma, büyüklerimizle buluşma fırsatları olarak görmeli ve buna göre hareket etmeliyiz. Bayramın içini bu hareketlerle doldurmalıyız. Maalesef denize gidip güneş altında yanmak daha cazip geliyor. Buna da İslâmî olduğunu iddiasında bulunan müessesiler vesile oluyor. Evet ramazana giriyor ve oruç tutuyoruz. Bu nasıl oruç tutmaksa birçoğumuz kilo alarak bu ayı tamamlıyoruz. Âdete daha çok yemek yemek için akşama kadar oruç tutuyoruz. Akit Gazetesi’ndeki zengin iftar menüsü kadar sofralarımızı donatıyoruz. Eşlerimiz donatmazsa onlara yüz çeviriyoruz. Kızıp küskün duruma düşüyoruz. Oysa tam bunun aksi bir durum olmalı. Ramazanın adaplarından birisi de iftar vakti daha az yemek olmalı. Bunu yapmadığımızdan ramazanın keyfiyetine nail olamıyoruz. Yazımıza İmam-ı Gazali Hazretleri’nin cümleleriyle son verelim: “İftar vakti, helal yemeğinden de tıka basa karnını doldurmayacak şekilde az yemektir, Allah katında kapların en kötüsü, helalden bile olsa tıka basa dolmuş olan midedir. Gündüz yemediğini, akşam bir oturuşta toplayıp yerse; şehvetini yenmek ve Allah-u Teala’nın düşmanı olan şeytanı kahretmek nasıl mümkün olur? Hâlbuki birçokları bunun aksine olarak, yiyeceklerini Ramazana ayırıp çeşitli, mütenevvi (türlü türlü) ve nefis yemeklerle akşam sofrasına oturup diğer aylarda yemediklerini bu ayda yemeği itiyad haline getirmişler. (Bu istenen neticeyi vermez) Malumdur ki, oruçtan maksad, takvaya ulaşmak için biraz acıkmak ve şehveti kırmaktır. Mideyi akşama kadar bekletip acıktırdıktan ve akşamüzeri bol ve nefis yemeklerle karşısına çıktıktan sonra kuvvetinin artıp şehvetini çoğalacağı ve eski hali ile bırakılsaydı, harekete geçmeyen şehvetlerinin bu suretle harekete geçmiş olacağı da meydandadır. Orucun ruhu ve sırrı, fenalığa başvurmakta şeytanın yolları olan kuvvetleri zayıflatmak ve yok etmektir. Bu da ancak az yemek ile mümkündür. Bunu için iftarda diğer akşamlardaki gibi yemelidir. Yiyeceği iki öğünlük yemeği akşamdan bir araya toplar, hepsini birden yerse bu oruçta bir kar (sevap) yoktur. Hatta açlığı tatması ve bedenin zayıfladığını duyması için gündüzleri fazla uyumamak da orucun adabındandır. İşte o vakit kalbi cilalanır, her gece biraz daha hafifleşir. Teheccüdünü, gece namazını ve evradını kolaylıkla yapar. Umulur ki bu sayede şeytan kalbine yaklaşamaz da melekut aleminin gizliliklerini görmüş olur. İşte kadir gecesi, melekût âleminin esrarından bazı sırların keşfolunduğu gecedir. Kalbi ile göğsü arasındaki yemek torbasını şişiren melekut aleminin esrarını müşahede etmekten men edilmiştir. Bununla beraber yalnız mideyi boşaltmak kafi değildir. Aradan perdenin kalkması için himmetini de Allah’tan gayrısından kesmesi lazımdır. Ahret yolcusunun maksadına ulaşabilmesi için en mühim nokta da budur. Bütün bunların başlangıcı da yemeği azaltmaktır.” Baran Dergisi 545. Sayı  

Ya Bir Güllabici Gerek Ya da...

Son günlerde yaşanan hâdiselere şöyle bir bakış attığımızda birbiriyle doğrudan ilintili olabilecek veya ayrı gözükseler de barındırdığı ibret ve hikmetten mülhem mutlaka aralarında görünmez bağlar olduğunu her tahassüs sahibi insana hissettirecek olanlarının dimağımızdaki yansımasının kalemimize iletilişi ve oradan da kâğıda dökülüşü şöyle: Türkiye’yle Mücadelede Son Durum: Yaşandığı üzere 15 Temmuz darbe girişimi, Anadolu evlatlarının gördüğü her Fetullahçı ve Kemalist haşereyi derdest etmesiyle 16 Temmuz sabahına kalmadan bastırılmıştı. Milletin gözünden ve elinden kaçan haşeratın da saklandıkları deliklerden yakalandıkları andaki hallerini televizyon ve gazetelerden zevkle seyretmiş ve görmüştük: Elbise dolabına saklananından, çeyiz sandığına girenine, karı kılığına bürünüp de kaçmaya çalışanından, iki büklüm sığındığı mağarada Hint fakiri gibi bekleyenine kadar türlü türlü görüntüler… Ama gel gör ki bu teröristler devletin eline geçince bir güzel tımar edilmişler, semirmişler; duruşmaya çıkarkenki giyim kuşamları yerinde, duruşmada hâkime ve şehid yakınlarına karşı dil pabuç kadar! Hadi bunlar şöyle böyle yargılanıyorlar da, ensesi kalın FETÖ’cüler niçin hâlâ serbest, rahat rahat işlerini yürütüyorlar? Ondan sonra da Fetullah’a tehdit dolu mesajlar, gözdağı vesaire… Gülen, bu yaşananlara bir tarafıyla gülmesin de ne yapsın? Her yere kendilerinin vasıtasıyla sızan FETÖ’nün sızamadığı bir Ak Parti mi kalmış? Hoş Ak Parti’de, haliyle devlette üst konumları tutan mezhepsiz, müteşeyyî, liberal münafıklar bol bulunduğu için ayrıca bir de FETÖ ismiyle sızmaya gerek görülmemiş olabilir. Yeri gelmişken bu mezhepsizlerin FETÖ davalarındaki menfî durumları veyahut menfi olmasa da öyle göstermeye çalıştıkları vaziyetleri kendi cürümlerine alet ederek “adalet, insaf!” diye bağrışmalarını duyar, FETÖ ile mücadeleye çomak sokmaya çalıştıklarını hisseder, yakın zamanda kendilerinin de kapasını çalacak olan “adalet ve insaf”tan tir tir titrediklerini görür gibiyiz... Meşhur damatlar serisinin ilki Ömer Faruk Kavurmacı’nın uykusuzluk probleminden ötürü salınışı malûm… E biz de milletçe bu yaşananlardan ötürü aylardır rahat uyuyamıyoruz, şuramıza kadar gelmiş, yarın öbür gün kaldığımız yerden temizliğe kendi bildiğimiz şekilde devam edince (hoş o zaman kendisi için de çok geç olacak) devlet bizim de uykusuzluğumuzu dikkate alacak mı? Görüldüğü gibi FETÖ’nün Türkiye’yle mücadelesi o zaviyeden gayet iyi geçiyor. Yaşatmak İçin Öldürmek: Ramazan ayı ile beraber, sözde DAİŞ’e karşı ABD öncülüğündeki ve aralarında DSG’nin de bulunduğu koalisyonun “Rakka’yı özgürleştirme operasyonu” başladı. Operasyon başlar başlamaz da “Koalisyon uçakları şu kadar sivili vurdu!” haberleri ajanslara sağanak gibi yağdı… Operasyonun başladığı günden şu satırların yazıldığı vakte dek Rakka operasyonundaki ürpertici sessizliğe bakacak olursak, orada bir vahşet yaşanıyor olduğu muhakkak… Operasyonun adı “Rakka’yı özgürleştirme” ama bombalanmaktan silüeti kraterle dolmuş bomboş Rakka’yı mı, yoksa DAİŞ zulmü altındaki Rakka halkını mı özgürleştirmek, sivillerin katledilmesinden anlayabilirsiniz… ABD’nin demokrasi ve “özgürlük” götüreceği her operasyonda aklıma dergimiz yazarı Gönüldaş Çakal Carlos’un şu tesbiti gelir: “İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmek için bazen onları öldürmek faydalı hatta yararlı olabiliyor. Bu konuda kimse ABD’nin eline su dökemez.” Kemalist Darbe Gerçekleşti de Haberimiz mi Yok: Evet, Kemalistler biz farkına varamadan darbe mi yaptı? Nâmı Lût kavmine kadar varmış bir Ahbes’e en ufak laf edene tutuklamalar, yağan cezalar; 28 Şubat’ta verilmiş kararları infaz etmeler, senelerdir suçsuz yere hapis yatan Müslümanların şu hükümette dahi hâlâ içeride olması… Demek ki sağa sola demokrasi havariliği yapanlar, demokrasi ve insan hakları laiklikle çatışınca laikliği kurtarma derdindeler. Demek ki Müslümanların makûs talihi için biçilen “1000 yıl”lık süre bazı Müslümanların(!) kafasında bitmemiş… İnşallah tez vakitte bu dediklerimiz hatalı çıkar da rahat bir nefes alırız… Yüz Kişiyi Havaya Uçuran Adamın Kimliği: Artık Paris’te, Londra’da ve Batı’nın muhtelif şehirlerinde rehin alma, bıçaklama, tarama, bombalama, kamyonla girme, uçakla dalma vesair eylemlerin yaygınlaşmakta olduğunu görüyoruz. Peki, Batı’nın o meşhur istihbarat servisleri ve güvenlik birimleri bu sırada ne yapıyor? İşte Nazileri ezen, Sovyetleri parça parça eden, düşmanın en gizli bilgilerini tereyağından kıl çeker gibi bulan, telefonların kameralarına kadar sızıp insanları takip eden, suçluyu bilmem kaç kilometre öteden gözbebeğini okuyarak tanıyan teknolojilere sahip ve daha bilmem ne meziyeti olan istihbarat birimlerinin bu eylemler karşısında yapabildiği tek şey yüz küsur kişinin havaya uçtuğu, 300’ünün de yaralandığı eylemden sonra saldırganın kimliğini tespit etmek, tabii onda da doğrularsa… Bu durumda bize sadece tebessüm etmek düşüyor. Şeytan’ın İşini Kolaylaştıranlar: Yine Türkiye Cumhuriyeti’nde bir Ramazan klasiği olarak boy boy ve soy soy sapıklar televizyonda, radyoda, internette, belediye programlarında şurada burada hâsılı her yerde mantar gibi bitmeye başladılar. Kimisi fecr vaktine itiraz ederek milletin orucuna göz diker, kimisi ateistlere karşı İslâmî bir evrim teorisini (!) savunur, kimisi camilerde meal mukabelesi (nasıl oluyorsa) okunması için yırtınır ve nihayet başarılı olur, kimisi ahireti reddeder, öteki bunu icad eder, beriki şunu fırtlatır; hâsılı hepsi birden hadisleri reddederek mezatı tamamlar. Elbette herkes Müslüman olacak diye bir kaide yok, biliyoruz ki kendini Müslüman zannedip cehennemde zebanilerin “cee!”siyle karşılaşacak olan mealciler/reformistler ister istemez bir yerlerden peyda olacak; ama derdimiz bunların kim(ler) tarafından parlatıldığı, medyaya çıkarıldığı ve neden yetkili makamlarca hala kafalarına balyoz inmediği! Acaba Diyanet İşleri Başkanlığı hadisleri elemekten, Hz. Mehdi’yi inkâr etmekten, Şia için ilmihâl hazırlamaktan, mezhepçiliği tel’in adı altında Ehli Sünnet’e çatmaktan vakit bulamadığı için mi bu sapıklıklara “dur!” diyemiyor? Hele Cumhurbaşkanı Recep Tayyib Erdoğan’ın son zamanlarda sık sık “Ehli Sünnet” vurgusu yaptığını göz önüne alırsak bu ne cür’et! Tarih kitaplarının “Gelmiş geçmiş en dehşetli Mu’tezilî zulüm dönemi” olarak yazacağı bu günlerde yaşadıklarımızın pek yakında kokusu açığa çıkacak. “Nerede o eski Ramazanlar” demeyeceğimiz günlerin tez vakitte gelmesi dileğiyle… Katar Mevzuu: Katar ile Vahhabî memleketlerinin, ABD’nin direktifiyle arasının bozulduğu, Katar’a şimdilik ucunda mermi olmayan silahlarla saldırıldığı malûm… ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un Müslümanlık iddiasındaki Vahhabîlere Ramazan’ı hatırlatarak, ambargoyu hafifletme yönünde çağrıda bulunduğu da malûm… Katar’da bulunan veya Katar’ın destek verdiği İhvan, Hamas gibi örgütler ve bunların üyeleriyle birkaç âlimin Suud liderliğindeki Araplarca terörist ilan edildiği de malûm… Birkaç ay evvel “Yaşasın Kral Selman” “Kral Selman’ın bir tarafı Türk’tür” “Kral Selman ikinci Faysal bin Abdülaziz’dir” diye bağıran, haysiyetli bir dünya görüşünden mahrum zevzek yazar ve analistlerin şimdi keskinlikte had tanımayarak Selman’ın bir münafıklığını bırakmadıkları da malûm… Elbette Beyaz Saray’daki kara mücrimlerin planlarını bir onlar bilir bir de Allah... Yine O’nun izniyle bazılarına ayan olup da bazılarına bir türlü malûm olamayan bir şey varsa, o da Katar’a çekilen bu operasyonun başyazarımızın haftalar öncesinden işaret ettiği gibi aslında doğrudan doğruya Türkiye’ye çekildiği… Ancak burada ince ve keskin bir nokta var ki onu anlayabilmiş değiliz; bu gerilimde gölgede kalan İran’ın parmağı ne? Suud önderliğindeki bazı Arap devletleri haricinde İran’ın, ülkemiz de dâhil olmak üzere Ortadoğu’da sızmadığı bir yer bilmiyoruz! Türkiye’deki İrancı çevrelerin de Katar mevzuunda organize bir şekilde Araplar aleyhinde şahlandığını görünce içimize bir şüphe düşmedi değil. Haydi bakalım hayırlısı… Ülke içi hadiselerle hiçbir zaman işi olmayan ve olmayacak olan, dolayısıyla Anadolu’nun ve Anadolu insanının mânâsını kavrayamamış, onun için de dışarıdan medet uman Müslüman görünümlü engelciler ise yaşanan her olayı ülke dışını koklayarak anlamaya çalışsın dursun. Dostun sevgi, düşmanın da buğz kutbu Anadolu’dur. Türkiye’nin bulunduğu topraklar merkezdir, dolayısıyla burada yetişen ilim adamı, mütefekkir, devlet adamı, mucid, icad, fikir, icraat vesaire ister Batı, ister Suud, ister İran için asıl ve öncelikli imha hedefidir. Harfler Kavga Etti! Geçtiğimiz aylarda mitoz bölünmeyle TKP’den ayrılan HTKP ile KP Ankara Kızılay’da bıçak, taş, sopa, soda şişesi ve sapan kullanarak birbirlerine girdi. Kavgada her iki gruptan 15 kişi yaralandı. NHKM ise çığlıklar içerisinde, yaşanan arbedede arada kaldı. Bu olay üzerine DİSK olayı yatıştırmaya çalışır, FKF kınarken, MK’nın ise bu duruma ağzı bir karış açık kaldı. Dallanıp budaklanan olay karşısında tüm kombinasyonlarıyla geriye kalan 19 harfin tepkisinin ne olacağı merak ediliyor. Bu İşte Bir Hikmet Var: Gülbeddin Hikmetyar nihayet sessizliğini bozdu, Afganistan’da asırlardır kesintisiz süren savaşın Afgan halkına büyük bir zarar verdiğini söyledi. Mevcut Afgan hükümeti ile Hizb-i İslâmî lideri Hikmetyar’ın anlaşmasının üzerinden yaklaşık 9 ay geçti; bu süreçte Hikmetyar ülkesine döndü ve şanlı örgütü Hizb-i İslâmî uluslararası kara listeden çıkarıldı, birçok Hizb-i İslâmî yöneticisi ve militanı tutsaklıktan kurtuldu vesaire… Sovyet ayısının postu üzerine kurulmuş, arka fonda kısılan “Varshavianka” doğan güneşi seyre dalan, tan yeli niyetine esen demokrasi rüzgârı ile mest olan bazı Afgan mücahidlerinin aksine Hikmetyar, ABD ve NATO işgaline direnen bir-iki liderden biridir. Her ne kadar Taliban içinde sesi çok çıkan bir grup bu anlaşmayı ABD ile işbirliği olarak değerlendirip Hikmetyar’ı ihanetle suçlasa da biz, Taliban içerisindeki salt şiddet yanlısı ve Afganistan gibi bir ülkede dahi DAİŞ’e yol veren Vahhabîleri göz önüne alarak, yaşlı mücahidin zamanında nice gruplarla ittifak kurduğunu ve her nasılsa hepsinden de kârlı çıktığını biliyoruz. Yahu hadi Taliban’ı anladık orada mücadele ediyor eleştirebilir; ya burada mücadeleden tek anladığı konsolosluk önlerine gidip pankart germek olanlara ne oluyor da Hikmetyar’a veya bir başkasına söz söyleyebiliyorlar? İleride Afganistan mevzuuna dair tafsilatlı bir yazı yayınlayacağımızı bildiriyor, şimdilik bu işte bir hikmet var deyip susuyoruz. Yakın zamanda yaşanan ülke çapında ve dışındaki hadiselere şöyle bir bakınca net biçimde görülüyor ki; her şey birbirinin içerisine girmiş, karman çorman olmuş, matruşka gibi bir olayın içinden zıddı bildiğimiz başka bir olay çıkıyor, onun içinden de her ikisine zıt başka bir olay… Bu vaziyette tüm dünya ya “Beklenen Mütefekkir”e tâbi olup, Mutlak Fikri kuşanıp kurtulacak ya da tüm bu insanlığın başına bir deli güllabicisi gerekecek!..   Baran Dergisi 544. Sayı  

Fevziye Nuroğlu Hanımefendiye Rahmet

İsmini, “ilk başörtülü eczacı” etiketiyle duymuştum. Hakkında çok şey duydum, pek çok şey okudum, ama hiç tanışamadım. Pek görünür bir “figür” değildi o. Ama herkes tanıyordu, biliyordu. Mutlaka aramızdaki on kişiden birinin hayatına dokunmuşluğu vardı. Buna rağmen bir fotoğrafını bulmak bile zordu. Hatta hakkında çok fazla bilgi olmadığı için vefatından sonra yazdığı yazıda Fatma Barbarosoğlu Yenişafak’taki makalesinde şöyle diyordu: “Cuma günü, sabahtan akşama kadar Cumhuriyet’in Dindar Kadınları’nda Fevziye Nuroğlu’nun olup olmadığını soran telefonlara muhatap oldum. Kitap açılacak, Fevziye Nuroğlu ile ilgili bahis okunup acelesinden bir gazete yazısı kotarılacaktı. Acelesinden diye sitem etmemin sebebi var. Gün boyunca merhume Fevziye Nuroğlu’nun adı Allah selamet versin Dr. Hümeyra Ökten’in fotoğrafının altına yazıldı. Hayattayken hizmeti ile ön planda, isim olarak daima geri planda olmayı tercih etmişti Fevziye Hanım. Tercihi, ölümü haber olduğunda bile devam etti adeta.” Fevziye Nuroğlu Kimdir? Fevziye Nuroğlu 1948 yılında Gaziantep’te doğdu. Gaziantep’te birinci sınıfı okuduktan sonra, babasının işi gereği ilkokul eğitimini İstanbul’da tamamladı. Ortaokulu Cibali Kız Lisesi orta bölümünde, liseyi Fatih Kız Lisesi’nde tamamladı. Üniversiteyi ise Nişantaşı Eczacılık Fakültesi’nde (bugünkü Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi) bitirdi. Lise yıllarında Yeşilay derneğine girip faaliyete başladı. Üniversitede Milli Türk Talebe Birliği “Türk Kızları İlim ve Kültür Kolu” başkanlığını yaptı. Türkiye’de başörtüsü mücadelesinin öncülerinden biriydi Fevziye Hanım. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin ilk başörtülü öğrencisiydi. Belki de başörtülü ilk eczacı. Fakat o zaman üniversitelerde başörtülü kız olmadığı için herhangi bir yasak da söz konusu değildi. Fakat bugün “mahalle baskısı” dediğimiz durum söz konusuydu. Onun başörtülü şekilde okula gelmesi öğrenciler tarafından alaylara maruz kalmasına, hocaların hışmına uğramasına sebeb oluyordu. “Öcü, irticacı” gibi yaftalarla karşılaşıyordu. Okulu Nişantaşı’ndaydı ve sokakta yürürken bile tesettürü sebebiyle aşağılayıcı bakışlara ve tacizlere uğruyordu. Fakat o, tüm bu baskılara direnerek okulunu başarıyla bitirmiş ve eczacı olarak mesleğini ifa edebilmişti. Şöyle anlatıyor: “Türkiye’de tesettürlü okuyan dört kişiydik o zaman... Tıp Fakültesinde doktor Gülsen Ataseven, Matematik Bölümünde Hayriye ve Nuriye Atlan, İstanbul kız Lisesi’nde Meral hanım ve Eczacılık’ta da ben. Nişantaşı hiç örtüye alışkın bir semt değil... Bir gün sandviç almak için bir yere gittim. Okulun kantinine hiç girmezdim. Bir büfeye gittim; görevli kız bana, “çok affedersiniz size bir soru sorabilir miyim?” dedi. “Sor dedim. “Kel misiniz?” dedi... Bir ara tüberküloz olmuş, bu yüzden okula iki sene ara vermiştim. Okula geri döndüğüm ilk gün bunlar merdiven başına dizildiler. Hep beraber başladılar: “Âmin diyelim, âmin; ilahiyatçı geliyor” diye tempo tuttular. Zannettiler ki ben onların protestosu ile geriye dönüp okulu terk edeceğim... Tabiî onlar bir avuç bilinçsiz, İslam’ı bilmeyen zavallılar. Ben geri dönmeyip vakarla, bir asker gibi tak, tak yürüdüm. Açılmak zorunda kaldılar. Yukarıya doğru çıktım. Arkamdan bağırmaya başladılar: “Gericiii, İrticacııı!” diye...” Fatih’teki “Tevhid Eczanesi”nin sahibesiydi. Daha sonra kurduğu Şefkat Vakfı ve ardından açtığı Şefkat okulları ile yetimlerin eğitim ve öğretimine adamıştı kendini. Bu vakıf dul ve yetimleri himaye ediyordu. Onlara maddî ve manevî yardımlar yapıyor, yetimleri iş sahibi yapıyor, evlendirene kadar takip ediyordu. Aynı zamanda dinî eğitim veren ilk anaokullarını açan da Fevziye Nuroğlu idi. Tuba Kız Kuran Kursu’nun da kurucularındandır. Kurs, Fatih’de bir apartman dairesinde faaliyete başlamış, 3 yıl sonra Süleymaniye Külliyesi’ndeki medreseye taşınmıştır. Kendisi hem burada hocalık yapar hem de Üsküdar’daki Fazilet Kuran Kursu’nda ders verirdi. Yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Yüzlerce yetimin umudu oldu. Bilhassa kadınların ve kız çocuklarının eğitimine adadı kendini. Okulu bitirmesinden yıllar sonra, Kenan Evren başörtüsünü yasakladığında İmam Hatip öğrencilerinden bir grup oluşturup önlerine geçti, gazeteleri tek tek gezerek mağduriyeti anlatıp seslerini duyurmaya çalıştı. Aynı anda üniversitelerden bir grup oluşturup Ankara’ya bakanlar ve milletvekilleriyle görüşmeye gönderdi. Bu dönemde başörtüsü sebebiyle okuldan atılan kızlara kol kanat gerdi, yol gösterdi. Mücadeleci ve tuttuğunu koparan cesur bir kadındı; arkasından söylenildiği gibi tam bir mücahideydi. Bu ruhu, çocukluğunda yaşadığı bir olayın beslediğini söyler: “Gaziantep’te bir yaşlı hoca hanım vardı. Chp’nin hocalara baskı yaptığı dönemdeki korkuyu hâlâ yaşıyordu... Beş yaşında idim o zaman... Bize diyordu ki: “Çocuğum sakın Kur’ân’ınızı açıkta getirmeyin, bohçaya sarın; sizi gören başka bir yere gittiğinizi zannetsin.” Biz de bohçaya sarardık Kur’ân’larımızı, öyle hocamızın evine gelirdik. Kapıyı çalardık. Hocamız korkuya kapılırdı. Çünkü o dönemde (“şeflik devri”nde) kadın hocalar bile falakaya yatırılmış... İşte, bende mücadele ruhunu uyandıran bu tür olaylardır... “Niçin saklıyoruz Kur’ân’larımızı?” diyerek, hocamızın bu korkusunun sebebini araştırıp çok üzülürdüm...” Gösterişsiz, alçak gönüllü, münzevi, sessiz sedasız, büyük bir mücadele verdi ömrü boyunca. Yetimlere ana, kimsesizlere dost ve hoca oldu. Gazeteler ardından “İlk başörtülü eczacı vefat etti” manşetleri attılar. Siyasîler hakkında taziyeler yayınladı. Tanıyanlar hakkında yazılar yazdı. Fakat en güzel veda, Fatih Camii’nde yüzlerce kadının onu ebedî yolculuğuna uğurlamasıydı. Vefatının ardından, Fatih Camii’nin avlusunu, hayatlarına dokunduğu yüzlerce kadın doldurmuştu. Kimi talebesiydi, kimi başını okşadığı yetimdi, kimi elinden tuttuğu bir duldu, kimi dostuydu, kiminin ablasıydı. Ana sevgisine muhtaç çocukları şefkatiyle saran kocaman bir “Ana” gibiydi.  Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun… Baran Dergisi 544. Sayı   

Akademik Ruhbanlık ve Kapitalizm

Hayat bir muamma… Bizim yaptığımız ise sürekli onu anlamaya ve böylece üzerinde tahakküm kurmaya gayret etmek. Çevremizi incelemek, olan bitenin ne olduğunu, nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışmak gayet insanî bir durum ve faydacılıkla izah edilemez. Kişinin bilgilenme arzusu, kökü faydada değil de daha derinlerde, niye ve nasıl var olduğunu, var olduğu ortamın mahiyetini ve diğer mahlûkatın mânâsını anlama iştiyakından gelir; bu bilgilenmeden maddî bir fayda devşirilir ama bu, bir çeşit yan üründür. Herkesin tecrübe ettiği bir hakikattir bu. Tüm kâinat “bilgi partikülleri”nden ibaret; elbette alabilecek aleti/melekesi olan için… İbda Mimarı’nın “bilgi, bilene vardır.” terkibî hükmünde işaret ettiği bu hakikatin hayatımıza yansıması, bilgilenme sürecinin daimi oluşudur. İnsanı diğer mahlûklardan ayıran en mümeyyiz farkı, onun her şeyi hasrı içine alma gayretindeki iradesi ile bu iradenin manivelası bilgi biriktirebilme ve üretebilme yeteneğidir. İrade, varlık mertebesinde bilginin üzerindedir ve sürekli var olma arzusu ile güdülenir; yani ölümsüzlük arzusu ile... Elbette iradenin, hemen yanı başında aklı/bilgi edinme ve kullanma melekesini bulması gerekir. Bunlar (irade ve akıl) içiçe geçerek bizi, karşılığımızın olmadığı, en yakın canlıyla aramızda aşılmaz bir uçurumun bulunduğu bir dünyada çabalatıp durmaktadır. İlahî rahmet olmasaydı şayet, insanın sonu derhal helak olurdu. Günümüzde insanlığın uğradığı felaketleri en iyi bilimin başına gelenlerden izleyebiliriz; dünyada yaşanan zihniyet travmasını anlamak açısından bu konu önemli. Son elli yıldır bilim alanında durdurulamaz bir parçalanmadan söz ediliyor; branşlaşma adı altında neredeyse sonsuza kadar bölünme istidadında bilim sahaları, bilimsel bütünlüğü bozmakla tehdid ediyor. Yani bilim, dünyayı bir bütün olarak ele alma kabiliyetini yitirmiş vaziyette... Bilimin Rönesans’taki çıkışı, Katolik ruhban sınıfının dayattığı dogmalardan arınmış bir halde, varlığın hakikatini anlamak iken, bu sürecin aklı “mutlak mihrak” kılan yönü, bu günlerin habercisiydi. Bilimsel metod, tüme dair bilgiyi, onu parçalarına ayırarak elde eder. Bu parçalamanın insan sayısı kadar artmasının önünde de bir mânia yoktur. Yani, aklın mutlak mihrak olduğu yerde, parçalanma mukadderdir. Sosyal bilimler sahasında, mesela iktisad ana başlığı altında, onlarca alt grup bulunuyor ve bu grupların iktisadî sürece bakışları daima kendi pencerelerinden… Bir süre sonra iktisadın burada bir “motif/arka fon” haline geleceği aşikârdır; tıpkı insanın tıb, kimya vb. bilimlerde başına geldiği gibi. Bu meselenin bir tarafı… Diğer yönü ise daha vahim: Marks, Kapital’de bilim adamlarını sanayi kapitalistlerine hizmet ederek kitlelerin ızdırabını kat be kat artıracak keşifler yapmakla suçluyor. Kapitalistlerin emekten tasarruf edip, nüfus artmasa bile emek arzı fazlası oluşturabilmelerini bilime borçlu olduğunu ve bu yüzden sömürücü kapitalistlerle bilim adamları arasında kötücül bir işbirliğinin mevcud bulunduğunu iddia ediyor. Marks’ın bu sözleri, tecrübeyle sabittir: Son bir asırdır yaşananlara baktığımızda ne kadar haklı olduğunu görüyoruz. Bilimin üzerine çökmüş olan ve akademisyen elitlerden müteşekkil yeni ruhban sınıfı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu, neyin bilimsel olup neyin olmadığını tayin etmenin yanı sıra bilimsel sahaların sınırlarını ve mahiyetini tesbit hakkını tekelinde tutmaktadır. Mutlak, yani bilim adına konuşma ve onun ne olup ne olmadığını belirleme yetkisi onlardadır. Bu yetkiyi, kirli bir ilişki içinde bulundukları, Batılı devletlerin çekirdeğini oluşturan “kapitalist oligarşi”nin tesis ettiği kurumlardan, üniversite ve bilim kuruluşlarından almaktadırlar. Onların bilimsel olarak vasıflandırmadıkları bir araştırmanın veya mütalaanın, akademik kariyerde dayanak teşkil etmesine müsaade edilmemektedir; bir kimsenin onların belirlediği şartların dışına çıkarak akademik bir unvan elde etmesi, bir düşman kalesini zapt etmek kadar zordur. İşin garibi bu rejim en sıkı üçüncü dünya ülkelerinde uygulanır. Çünkü egemen güçler, akademik ruhban sınıfını kullanarak ellerinde tuttukları “gerçeğin tarif tekeli” konusunda son derece kıskançtırlar. Bu hakkı kimseyle paylaşmak istememektedirler. Nefyetmek/dışarıda bırakmak, kaynağı ferdlerdeki tenkid şuuru olan usûlî bir meseledir ve bir ferdin kendisini “diğerlerinden” ayırması ile başlar. Herhangi bir sistemin kurulumu için zaruridir ve aslıyla iyi ya da kötü olmayan bir alet hükmündedir. Yalnız bu usulün elbette kendine göre bir mahiyeti ve bütün usuller gibi bir şekillendiricisi vardır. İnsanlık, özellikle son bir asırdır, hakikat bilgisinin kendisinde olduğunu iddia eden akademisyen sınıfının zihnî esareti altına girmiştir. Bu sınıf, akıl ve bilimi putlaştırdı; bir put konuşamayacağına göre de, onların sözcüsü sıfatıyla, onlar adına kural vazetme hakkına sahib oldu. Bu yüzden 19. Asırda nisbeten özgür olan Batılı fikir dünyası 20. Asrın ikinci yarısında özgürlüğünü kaybetti. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bütün “bilim” sahalarının çerçevesini çizip hakikat olup olmadıklarına karar vermek onların yetkisinde… Bu sınıf, “soft power-yumuşak güç” yapısıyla sömürgeci devletlerin ve onların içine yerleşmiş güç odaklarının siyasetinin nüfuz edemediği her yere girmeyi başarabilen bir tahakküm gücüne sahip. Akademik ruhban sınıfının nasıl oluştuğuna biraz daha yakından bakmak lazım… Doğu ile Batı arasındaki temel ayırım çizgisinin, günümüzde en çok bilimsel gerçekliği tayin hakkını elinde tutan akademi kadrolarının zihin dünyasında belirginleştiğini görüyoruz. Doğu ile Batı’nın hakikate bakışı başka başka: Bilhassa Müslümanlarda hakikat sadece kendi hatırı için aranır ve bu hal bütün ilimleri hasrı içine alırken, Batılılar için bilim, özellikle iki asırdır, hakikatin hatırı için değil menfaat temini maksadıyla peşinde koşulan bir şeydir. Doğuda akıl bir mutlak mihrak kabul edilmez ve sabitelerle vakıaların irtibatını kuran bir alet hükmündeyken, Batıda akıl –elbette işlerine öyle geldiği için- kendisi bir sabite pozisyonundadır. Batıda orta çağlardan itibaren hakikati çarpıtmak ve hakikati tayin hakkını bir zümrenin uhdesine bırakmak sanki bir gelenek halini almıştır. Elbette ideali uğruna kendini feda edip hakikatin peşinde sırf onun hatırı için koşturanlar olmuştur; lakin Batı’nın ana akımı bunun tam tersi istikamettedir. Bu niye böyledir? Cevablar muhtelif. Belki Roma düzenini yıkıp sonra da onun tahtına kurulan Avrupa milletlerinin kahir ekseriyetini oluşturan Cermenlerin “kabile” mizacından, belki sürekli rekabet halindeki ve tebaasını soyguncuların ve katillerin saldırılarından muhafazadan aciz, paramparça Avrupa siyasi yapısından dolayı böyle bir gelenek ve onun taşıyıcısı zümreler ortaya çıktı. Veya belki de daha en başından Hristiyanlığı tahakkümü altına alıp istediği gibi oynayan bir kesimin, Katolik ruhban sınıfının mevcudiyeti, Avrupa’nın üst ve orta sınıflarını ilk önce dinden, sonra da inançtan koparmış, kendilerine benzetmiştir. Avrupa ve daha sonra Amerika’ya yayılan gasp ruhu, her şeyi çıkar merkezli görme itiyadı, yukarıda saydığımız sebeblerin tek birinden değil de, şu veya bu dozda karışımından kaynaklanmış gibi duruyor. Kısacası Avrupalının dünyayı safi çıkar gözlüklerinin arkasından görmesinin sosyo-psikolojik bir zemini var. Yalnız problem, Avrupalının Avrupa’da kalmayıp tüm dünyayı pençesine almasından kaynaklanıyor. Onların dünyanın geri kalanından tamamen farklı geçmişi ve zihin dünyası, kötücüllükleri, dünyaya egemen olmalarının yolunu açtı; zihin dünyalarını da bu sayede bütün dünyaya taşıyıp dayattılar. Bize göre şeytanîliğin, kimilerine göre ise gayri insaniliğin, ama her hâlükârda kötücüllüğün zirve yaptığı “akademik” ruhban sınıfı, belirli çıkar gruplarının lehine olacak şekilde, gerçeği hiç korkmadan keyfe keder tanımlayıp çarpıtma “esnekliğini” haiz, gerçekler dünyasının kapısının anahtarının tek onların elinde olduğuna insanlığın inandırıldığı bir kesim… Son bir asırdır dünyayı yakıp yıkan kitle imha silahlarından, sayısı belirsiz ve artık herkesin mutfağına giren çeşit çeşit (gdo)lu bitkiye, laboratuvar icadı binlerce hastalığa kadar insan fıtratına aykırı ne varsa hepsinin mucidi olan bir kesimden bahsediyoruz. Yukarıda da dediğimiz gibi, bütün Batılı bilim insanlarını elbette aynı çuvalın içine sokmuyoruz; bu çok yanlış bir genelleme olur. Bir zihniyeti anlatıyoruz. Bütün bu çıkar zihniyetli medeniyet tahakkümüne karşı koyabilmiş fikir haysiyetine sahib insanların mevcud olduğu doğru, ama ana aksin hususiyetinin, çıkar düşüncesi ve paraya esaret olduğu da doğru… Tüm yapıp edilenlerin meşruiyet zeminini oluşturan tarih sahası, bu hadiseye güzel bir örnek teşkil etmektedir. Batılı tarihçiler, sadece Doğu tarihini değil, kendi tarihlerini de çarpıtmışlardır ve bütün bir tarih yazımı “güçlülerin haklı olduğu” bir tarih akışını yansıtır olmuştur. Öncekiler bir tarafa 19. Asır Avrupa tarih yazımı, Avrupalıların dünya egemenliğinin tabii hakları olduğunun ve dünyanın kendileri dışında kalan kısmına “parya” statüsü verilmesinin “bilimsel zeminini” oluşturmaya matuftu. Üstün olanın kullanmaya ve kendine mal etmeye hakkı vardı; bu mantığın kaçınılmaz neticesi, bir adım ötesi, “diğerlerinin” hiçbir hakkının olmadığıdır. Kapitalizm, liberalizm, aydınlanma vb. kavramların tarihini, işte bu bakış açısına sahib insanların kaleminden okuma durumundayız. Mevlüt Koç’un dediği gibi Batılı egemen güçler ilk önce tarihçileri buldular ve onlara tarihi yeniden yazdırdılar. İktisad sahası da, doğrudan menfaati ilgilendirdiğinden, menfaatin incelendiği ve daha da artırılmasının yolunun arandığı bilim sahası olarak görüldüğünden, malum zihniyetin en kesif bir şekilde kendini burada göstermesi mukadderdi; öyle de oldu. İnsanların iktisadî davranışlarını açıklamak ve buna dair şablonlar oluşturmak gayesiyle yaptıkları inceleme ve analizlerde bütün iktisadı izah eden bir kanun aradılar. Bu kanun, “herkes kendi çıkarını düşünür, aksi mümkün ve doğru değildir” kuralıdır. Bu kural, Batı ekonomik düşüncesinin temelidir. Hâlbuki “ekonomi” terimi bile, tarifi icabı bu mantığa aykırıdır; cemiyetin idamesi için ailenin geçimini temin ve herkesin adilane bir şekilde ortak kaynakları kullanması, ilk kullanan Yunanların bu terimden anladığıydı. Batılıların bugün anladığı mânâda ekonomiye ise krematistizm (servet yığma) ismini vermişlerdi. Krematistizm, Yunanlar tarafından son derece kerih görülürdü. Polanyi’ye göre 19. Asra kadar Avrupa’da da ekonomi bir geçim ve idare ilmiyken kapitalizmin İngiltere’de ortaya çıkışıyla beraber anlamı değişmiş ve servet büyütmeyi gaye edinen bir saha halini almıştır. Bize göre Avrupa’da bu anlayışın başlangıcı 17. Asra kadar uzanmaktadır. Batılı ana akıma zıd istikamettekilere iyi bir örnek olan Polanyi, kapitalist ekonominin insan fıtratına aykırı ve onu bozucu bir rejim olduğunu ifade etmektedir. Ona göre kapitalizm tarzında bir ekonomik düzen tarihte görülmemiştir. Yine ona göre Marksizm, her ne kadar kapitalizme karşı görünse de, aynı zihin yapısına dayanan ve geleceği olmayan bir ideolojidir. Öte yandan, Marks da Aristo’dan yaptığı iktibasta kremastik ve ekonomik ayrımına vurgu yapmakta ve ekonominin özü itibariyle sömürüden ziyade idareyi hedeflediğini söylemektedir. Servet büyütmedeki en önemli kaldıraç ise faizdir. Modern Batılı ekonomik anlayışa göre piyasa, herkesin kendi çıkarını düşündüğü ve onun için uğraştığı bir harb sahası ise, en maharetli olanların ayakta kalması, geri kalanların da onlara hizmet etmesinden daha tabii ne olabilir? Bu harbde, egemenlerin hemen yanı başında birbirlerinin karşılıklı haklılık zeminini oluşturdukları akademisyenler durmaktadır. Modern bilimin anladığı mânâda bilgi, artık insanların hizmetinde olan bildiğimiz bilgi değil; Hak ve hakikat düşmanı bir kesimin çıkarlarına istinaden tanımı sürekli değiştirilebilen bir silah… Baran Dergisi 544. Sayı  

Gazâ ve Rahmet İnsicâmı Ramazan

Ramazan “gazâ ve rahmet” olarak hatırlanır ve öyle söylenir. Buna mukâbil işin gazâ kısmından pek az yahut hiç bahsedilmez. “Rahmet” kavramı da kullanılır ve anlatılırken, diğer ulvî kavramlara yapılageldiği üzere, mânâsı kısır idraklerde daraltılır ve çoğu yerde nerdeyse “zoraki tebessüm” çapında izâh edilir. “Rahmet” kelimesinin kabaca anlamları olan “bolluk, bereket, ihsan”ın dahî kafalarda maddî karşılığa tekâbül ettirilerek telaffuz edilmesi büyük hatalardan... Bunun yanında, diğer tanımlamalarda ise aynı nitelemeye yakın kabalıklar... Mesela, Ramazan’ın rahmetinden dem vurulduğu anda dile gelen ilk hususlardan birisi de zaten Şeriat nazarında zengin olanların mükellef oldukları için vermeleri gereken zekâtlar, hayr ve hasenatlar oluyor. Bunlar da birer rahmet değil midir? Elbette öyledir de, iş, yani rahmetin tanımı ve onu anlama biçimi bugün maalesef belediyelerin yahut şahısların fakirlere yaptığı yardımlar derekesine indirilmiş. Yani, zengin için de, fakir için de “maddî” kıstaslar içine hapsedilmiş ve o tarzda zikredilir noktaya gelmiş... Bakış açımızı azıcık değiştirmek adına şöyle söyleyelim. Bir kere, evvelâ, bizim gibi sıradan insanlar için Allah’a imân etmekten, imân üzere olmaktan büyük rahmet mi var ki, sadece bazı maddî zahmetlerin izâle edilmesinden başka rahmet tanımı yapılamıyor? Allah’a kul olabilmekten başka heveslere kapılmaktan daha büyük ne zahmet olabilir ki, bu işin rahmeti bazı dünyalıkların elde edilmesinde aranıyor? Demek ki, başın başında bir Müslüman için neyin zahmet ve nelerin rahmet vesilesi olduklarını ayırt edici bir görüş edinilmesi gerekiyor. Böyle olunca da, İslâm’ı ve onun getirdiği kavramları, bırakın anlamak, evvelâ onlara nasıl yaklaşılması gerektiğinin fikrî prensiplerinin bilinmesi, sonrasında ise zevken idrâk edilmesi gerekiyor ki, işte bunun aletine “dünya görüşü” denilir... Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği Büyük Doğu-İBDA fikriyatının en başta ele aldığı hususlardan birisinin de temel esaslara yaklaşırken usullerin esasının ne olması ve nasıl olması gerektiği meselesidir. Mevzumuza binâen buraya not etmiş olalım... Mevzumuza, yani Ramazan’ın “Gazâ ve Rahmet” bahsine hiç olmazsa biraz evvel değindiğimiz noktadan bakmaya çalıştığımızda Gazâ’nın Rahmet, Rahmet’in ise işte bu Gazâ kavramı içerisinde olduğunu hemen sezebiliriz... Gazâ nasıl rahmet olmasın ki, bizzat kâinatın yaratıcısının kâinatı O’nun yüzü suyu hürmetine yarattığını söylediği Allah Resûlü’nün (Sallallahü Aleyhi Vesellem) kumandanlık ettiği ve İslâm’ın ilk harbi Bedir Ramazan’da vukû bulmuştur. Öyle bir savaş ki, İslâm’ın ya var kalacağı ya yok olacağı bir savaş!.. Allah Resûlü’nün mübarek vücutları bizzat bu âlemin varlığı için sebeb ise, bu sebepten ve bu sebeb’in katıldığı gazâdan daha büyük rahmet bir Müslüman için ne ola ki? Bu bakış açısıyla, Ramazan, Rahmet ve Gazâ kavramlarını bu yazımızda kısa kısa ele alacak ve İslam Ümmeti için Ramazan’ın nasıl bir rahmet olduğuna, rahmet mefhumunun asıl mahiyetinin gazâ mefhumuna bitişikliğine dikkatleri celbetmeye çalışacağız. Hakikatin örtücüsü küfrün şeytânî vazifesini iptal için yapılan ve sadece İslâm toplumları için değil tüm dünya insanlarının refahı uğruna girişilen gazâları rahmet gözüyle görememek, Batı’nın irfan-kültür dezenformasyonuna maruz kalmak demek değildir de nedir? Ramazan’daki Rahmet Gazâları: Bedir Bedir Muharebesi Ramazan’ın 17. günü (diğer bir rivayete göre ise 27) milâdî 13 Mart 624’te Hicretin ikinci senesi gerçekleşmiştir. “Büyük Bedir, Koca Bedir, Kanlı Bedir” diye de isimlendirilir. Üstad Necip Fazıl’ın Esselâm isimli eserindeki şu mısraları hatırlatalım: “İlk çekilen kılıç ki, pırıl pırıl merhamet; Bedrin kılıcındadır acıdaki keramet; Mağrur safları küfrün, Bedirde tuz-buz oldu. Bedir, küfrün başına inen ilk topuz oldu.” Bunun yanında Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Baran Dergisi’nde her hafta tefrika edilen Ölüm Odası B/Yedi isimli eserinin 282. bölümünde geçen şu bahsi de zevken idrake mevzu olarak not düşelim: “TAHA SÛRESİ’nin 102. ÂYETİ-Meâli: “O gün – Sur’a üflendiği gün – günahkârları korkudan dolayı gözleri gömgök olarak haşredeceğiz”. (İslâm’da DEVLET ve Adalet idealinin sembolü Hazret-i Ömer’in, Müslüman olmasına vesile olan Sûre, Taha Sûresi’dir... O, 40. Müslüman... Süryanice, Arbcinoyo-Kırk sayısı: 278: Arvasî... Büyük Doğu’nun 40. Senesi, 1983 ve Yevmiye: “40 senelik çalışmayı başlangıç kabul edebiliriz!”... Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 1983: İzzet Erdiş... (Nakşî azamet!): 3216: BEDRÎ-Bedre âit ve müteallik. (Taha Sûresi’nin bir tefsirinde Tı ve Ha harflerinin hesabının 14 olduğu, bunun “Bedr-Ay’ın Dolunay hâli”ne işaret ettiği ve kasdın Allah Sevgilisi olduğu belirtilmiştir... Bedr: Dolunay. Mekke ile Medine arasında bir yer. Bir şeyin tamam olması. Devr ve sürat etmek. Bir işin ansızın zâhir olması. Tam ve münasib olan âzâ. Dolu şey. İyi hizmet eden mutî... İslâm’ın var oluş savaşı olan Bedr Muharebesi: Yevm-ül Furkan, Büyük Bedir, Koca Bedir, Kanlı Bedir, 2. Bedr diye adlandırılır)... ARVASÎ: 1277: ARİĞ DAQNO-Süryanice, “Uzun sakallı”. (Üstadım ve Ben... Sakal, Hadîs’le belirtildiği üzere, fıtrata uygun, zâhir; fıtrata uygun devlet de, “İslâm devletle tamam olur!” anlayışının devleti; bütün Hadîslerin ihyasını tekeffül eden Devlet. Başyücelik Devleti)” İlk Fedâ Taarruzları Bilinmeyen ve pek konuşulmayan bir husus olarak Ramazan ve Bedir İslâm Tarihi’ndeki ilk fedâ eylemlerine de sahne olmuştur. Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle “sıyrılan İslâm kılıcı, havada ıslıklar çalarak ebedî hareket rüzgârına yol açmış” ve o gün bu gündür İslâm’ın rahmet kılıcı gazâ sünnetini terk etmeyenlerce devam ettirilmektedir. Hemen Bedir’in ardından, bizzat Allah Resûlü’nün emriyle Âmir isimli âmâ bir Sahabî, bütün gayreti İslâm ve Allah Resûlü’nü küçük düşürmeye çabalayan Esma Bint-i Mervan’ı öldürmekle görevlendirildi. Âmir Radiyallahü Anh Hazretleri kendi kabilesinden olan bu “cadaloz” kadının yanına hissettirmeden sokuldu ve kılıcını göğsüne dayayıp hamle ederek onu ebedî cehennem âlemine yolladı... Demek ki, fedâ eylemlerindeki baş remzlerimizden birisi de, gözleri bu dünyaya âmâ Âmir Hazretleridir ve onun bizzat Peygamber emriyle açmış bulunduğu yol, şartlar yerine hâiz olunca haktır... İkinci teşebbüs ise Selim oğulları üzerine oldu ve başlarında Hazreti Ali’nin bulunduğu akıncı Sahabîler işaret edilen sahada üç gün beklediler ve gelen-giden olmayınca geri göndüler... Üçüncüsü ise, Allah Resûlü aleyhine yapmadığını bırakmayan bir Yahudi’nin öldürülmesi için Salim Bin Âmir Hazretleri’nin fedâ eylemine yollanması... Salim Bin Âmir Hazretleri, başka Yahudilerle bir arada oturan bu Yahudi’yi, hepsinin gözü önünde kılıcını göğsüne dayayıp ciğerinden sokup kürek kemiğinden çıkartıverdi. İlâ cehenneme zümerâ... Uhud Uhud Harbi Ramazan içinde yapılmamıştır ama alâka çekici bir teferruat olarak Ramazan ile pek yakın bir irtibatı vardır. Uhud Harbi, Hicretin 3. Senesi, 7 Şevvâl, Milâdî 625 senesinde vukû bulmuş olmasına mukâbil, o senenin Ramazan’ı Uhud Harbi’nin hazırlıklarına yataklık etmiştir. Yani, Allah Resûlü ve Sahabîler o senenin Ramazan’ını bu harb ile alakalı hususlarla geçirmişlerdir. Resûlüllah Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz’in bizzat katıldığı, hatta yaralandığı savaşlardandır Uhud!.. Bilindiği üzere Şevval, Ramazan’dan hemen sonra gelir... Hendek Hendek gazvesi Uhud Muharebesi’nden iki yıl sonra, Hicret'in beşinci yılında Şevval’de (23 Şubat 627) Medine'nin kuzeyinde cereyan etmiştir. Uhud Harbi için söylediklerimiz Hendek Gazvesi için de geçerli; yani Ramazan’ın hemen ardından meydana gelmesi, o senenin Ramazan’ında ana mevzuun bir gazâ olması ve Allah Resûlü’nün bizzat katıldığı harblerden olması... Mekke’nin Fethi Hicrî 8. Sene 20 Ramazan (11 Ocak 630)... Yine, bizzat Allah Resûlü’nün kumandanlık ettiği İslâm Ordusu’nun Mekke’yi zaptedip putları bertaraf etmesi... Uzza Putu’nun Yıkılması Bu meşhur putun bulunduğu ev Mekke’nin Fethi’nde Allah Resûlü’nün emriyle, Ramazan’da Halid Bin Velid Hazretleri tarafından yıkılmıştır... Amr Bin As Seriyyesi Mekke Fethi’nin hemen akabinde, Ramazan... Mekke’den üç mil mesafede Hüzeyl taifesinin “Süva” isimli putun Amr Bin As tarafından yıkılması. Sâad Bin Zeyd Seriyyesi Mekke Fethi’nin hemen akabinde, Ramazan... Sâad Bin Zeyd ve yirmi atlı Evs ve Hazreç kabilelerinin “Menat” isimli putunu yıktı. Lât Putu’nun Yıkılması Hicrî dokuzuncu senede Tâif’li Sakifoğulları’ndan bir grup elçi Peygamberimize gelerek Müslüman olmak istediklerini söylemişler ve aynı senenin Ramazan’ında Sakifoğulları’nın ibadet ettiği Lât isimli put yıkılmıştır... İslâm’ın Yemen’de Yayılması Hicretin onuncu senesi, Ramazan... Bizzat Allah Resûlü’nün emriyle başlarında Hazreti Ali’nin bulunduğu 300 Sahabî’nin seriyyesi... Kadisiye Zaferi Hicrî 15. sene, Ramazan, 636... Halife Hazreti Ömer (r.a) devri, o zamanın “süper gücü” addedilen Sâsânî İmparatorluğu’na karşı İslâm Ordusu’nun başında Aşere-i Mübeşşere’den, yani dünyada iken cennetle müjdelenen on kişiden birisi olan Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a) Hazretleri... Kibriyle mağrur Sâsânî İmparatoru Rüstem mağlup ve İslâm Ordusu Bedir Gazisi Sahabî komutan eliyle galib... Büyük Zaferlerden... Amuriye Zaferi Abbâsî Halifesi Mu’tasım devri... Bizansa sefer eden İslâm Ordusu onların ikinci büyük şehri ve mühim kalesi Amorium’u kuşattı... 55 gün direnen kale sonunda zaptedildi; tarih, 23 Eylül 838... Hicri Takvime göre 29 Şevval 223; yani kuşatma Ramazan başında başlamıştı... Bir Hadîse nisbetle Amuriye şehri Konstantiniyye’nin “böbreği” olarak tarif edildiği ve böbreği ele geçemeden fetholunmayacağı da rivayet edilmiştir... Zelleka Savaşı Hicrî 479, 25. Ramazan’da (1086) Cuma sabahı Zelleka (Portekiz yakınlarında bir vadi) hâdisesi vukû bulmuştur; Yusuf Bin Taşfin kumandasındaki 30 bin kişilik ordu, Kastilya Kralı Alfons komutasındaki 60 bin kişilik düşman ordusunu yenmiştir... Endülüs’ün Fethi Hicrî 28 Ramazan 92’de (19 Temmuz 711) Tarık Bin Ziyad kumandanlığındaki Emevî Devleti’nin İslâm Ordusu, God komutanı Rodrik’i Buhayra’da mağlup etmiştir. Ve ardı sıra gelen savaşlarla beraber meşhur Endülüs Medeniyeti doğmuştur... Ayn-i Câlut Zaferi Hicrî 658, 15 Ramazan (1260) Cuma günü sabahı Mısır’ın Türk Sultanı Seyfeddin Kutuz Moğol ordusunu tarumar etmiştir. Neticesinde Mısır ile Şam birleşmiş, Anadolu’da başsız kalan Moğol boyları da İslâm’a tâbi olmuşlar, Haçlıları Filistin’den kovacak olan Memlûkler güç kazanmıştır. *** Bizim bir çırpıda derlediğimiz bu pek mühim hâdiseler, aynı gözle İslâm Tarihi’ne bakıldığında bu güne kadar dikkat etmediğimiz onlarca meseleyi de ortaya çıkaracaktır. Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, İslâm’a göre düşmanla harb meydanında savaşmaya “küçük”, kendi nefsi ile savaşmaya “büyük” cihad tarif edilmesinden yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Ramazan, rahmetten ibarettir; baştan başa gazâ ile hareket edilen ve bu gazâ vesilesiyle elde edilen rahmetten... Baran Dergisi 543. Sayı  

Otobüs, Ağlayan Bebek ve Händel

Yine bir çarşamba günü, mesai bitmiş. Otobüs ile evime gidiyordum. İstanbul’da yaşayanlar, saat 17-19 arası otobüslerin ne kadar dolu olduğunu bilirler... Trafik de otobüsün içerisi kadar yoğun idi. Hava kapalı, hafif rüzgârlı, yağmur da çiselemek ile çiselememek arasında kararsız. İnsanların yorgunluğu yüzlerinden belliydi. Dışarıda yolcu bırakmak istemeyen şoför, “arka tarafa doğru ilerleyelim” demekte... Ve sistem içerisinde gün geçtikçe emeğinin karşılığını alamayan, fakirleştikçe fakirleşen insanların o feryadı, “daha nereye gideceğiz, insanlar ile akraba mı olalım?”. Bir tarafta, mesaisi bitmiş insanları ailesiyle aynı sofraya oturtmak isteyen şoför, diğer tarafta yolcular... Tam o sırada, “kendimi orta kapının karşısındaki köşeye atmalıyım” diye düşündüm. Bir genç olarak, bizden yaşça büyük insanların olduğu yerde koltuk beklemek absürt olurdu doğrusu. Biraz sonra maksadıma ulaştım ve zorlu şartlar altında kendimi o köşeye attım, orta kapının hemen karşısına, sol tarafa... Aynalıkavak’ı geçip, Kırmızı Minare’ye varmıştık bile. Çantamdan kulaklığımı çıkarttım, sırtımı köşeye verdim ve Haliç’i seyretmeye koyuldum. O sırada bir kadın ve adam otobüsün orta kapısından bindiler, yanlarında bebek ve arabasıyla birlikte. Köşeden ileriye doğru birkaç adım attım ve bebekli arabanın oraya yanaşmasına müsaade ettim. Kırmızı Minare’den Halıcıoğlu’na kadar etrafımla bütün bağlarımı kestim, eve gittiğimde neler yapacağımı düşünerek, müzik dinliyordum. Tahminen aradan on beş dakika geçti. İnternetten “Best Of Handel” adı altında iki saatlik bir kolaj indirmiştim; Frideric Handel’e ait iki saatlik, eserlerin birleştiği bir çalışma. Tevafuk üzerine listemde bu eser çalıyordu. Handel’in hangi şarkısını dinlediğimi bile bilmiyorum, kolajın içerisinde 60’a yakın parça var. Bir müzikten diğer müziğe geçiş esnasında otobüse tekrar baktım, bebeğin hiç durmadan ağladığını, insanların da bıkmış vaziyette olduklarını gördüm. Sonra dışarıyı seyretmeye devam ettim, trafik ışıkları, karşıdan karşıya geçmek için sabırsızlanan insanlar, otobüsün içerisindeki itiş kakış... Birkaç dakika sonra tekrar etrafımı göz ucuyla dikizlediğimde herkesin rahatsızlığının bir kat daha arttığını gördüm. Bir bebeğe, bir de ailesine baktım. Bebeğin susması için hiçbir şey yapmıyorlardı. Belki de insanlar bu yüzden gergindi. Adam Suriyeliye benziyordu. Kulaklığımı çıkartıp, “Türkçe biliyor musunuz?” diye sordum. “Biraz” dedi. Kulaklığımı sol elime alarak, sağ elimle önce kulaklığı sonra da bebeği gösterdim, “müzik” diye ilave ettim. Adam biraz kararsız şekilde gülümsedi, “olur” dedi. Otobüsün orta kapısı ve çevresindeki bütün koltuklar bize odaklanmıştı. Zaten gözlerini ve kulaklarını oradan alamıyorlardı ya neyse... Telefondan müziğin sesini birkaç seviye kıstıktan sonra kulaklığı bebeğin kafasına geçirdim. Sudan çıkmış balık gibi çırpınan bebeğin buruşuk yüzünde, müsbet bir ifade belirdi. Bebek susmasın mı... Anne ve babasının suratındaki mahcubiyet, tebessüme dönüşmesin mi? Keza aynı hisler etraftaki dayı ve teyzeler için de geçerli. Hemen diğer ucumdaki bir dayı, “madem böyle bir olayın vardı, daha evvel niye yapmadın” minvalinde bir şey söyledi. Ben de, “belki de kulaklığın olayı budur, takılıyken olduğun yerden uzaklaşıyorsun ya, o yüzden iyi bir şeydir” dedim. Müzik... “Kâinatta her şeyin kendine göre ses çıkardığı, suyun şırıldadığı, kuşun öttüğü, koyunun melediği, telin inlediği ve göğün gürlediği bir âlemde, perde perde nispet helezonlariyle, mutlak hakikat arayıcılığından başka bir şey olmayan musikîyi, asliyle nasıl inkâr edebiliriz?..” diyor Üstad Necip Fazıl Kısakürek... (1) Ve Handel George Frideric Handel 1685’te Almanya Halle’de doğmuştur. Johann Sebastian Bach ile aynı yıl, Almanya’nın Halle kentinde (Bach’ın doğduğu Eisenach kentinden 80 km uzaklıkta) doğan Handel, bir cerrahın oğludur. Handel, tıpkı Mozart gibi çocuk yaşlarında keman, obua, org, klavsen çalmasını öğrendi. 17. yüzyılın başında önce İtalya daha sonra da 1710 Aralık’ta İngiltere’ye gitti. Sonra tekrar Almanya’ya dönse de, 1712’de tekrar İngiltere’ye gitti. Ve 47 sene burada yaşadı. “Water Music” isimli meşhur eserini de Büyük Britanya Kralı I. George’a atıfta bulunarak bestelemiştir. Bir Hâdise Sene 13 Nisan 1737 idi; Handel, Grosvenor Meydanı Brook Sokağı’nda zemin katta bir evde yaşıyordu. Handel, bir düşüş sürecinden sonra eskisi kadar meşhur değildi. Evinde çembalo (piyano tarzı, klavyeli enstrüman) çalarken bir anda odasında yere yığıldı. Uşağı Handel’in odasına girdiğinde onu iki seksen yerde görünce ne yapacağını bilemedi. Ve tam o anda asistanı Christoph Schmidt’in tevafuk şekilde eve geldiğini gördü. Schmidt, Handel’in doktoru Dr. Jenkins’i buldu. Handel son zamanlarında beste yapamıyor, borçları yüzünden muzdarib idi; son çare olarak 10 bin sterlinini bir tiyatroda orkestra kurmak için harcadı. Daha elli iki yaşındaydı. Doktorun eve varıp, müdahalesinden sonra Handel’in kolundaki damardan aniden kan geldi, bir damar patlamıştı; yapılan tedavi netice vermişti. Handel’in şuuru açıldı ve verdiği ilk tepki “her şey bitti, sonum geldi... Artık dayanacak gücüm kalmadı... Böyle yaşamak istemiyorum...” oldu. Handel vücudunun sağ tarafını komple kaybetmişti. Ve uşağının “iyileşecek mi” sorusuna, doktorunun cevabı “mucizeye bağlı” oldu. Handel tam dört yıl boyunca, sağ tarafı ölü bir şekilde hayatına devam etti, beste yapmaya çalıştı; ancak sağ elini milim bile hareket ettiremiyordu. Doktor bir süre sonra, tekrar muayene etmek üzere Handel’in yanına geldiğinde, ona Aachen’deki kas su kaplıcalarını tavsiye etti. Doktorun söylediğine göre o sıcak suda üç saatten fazla bir insanın durması intihar demekti. Handel bunu göze almıştı. Doktorun tavsiyesi üzerine kaplıcalara gitti ve müspet netice aldı... Sağ tarafı tamamen felç olan Handel, birkaç hafta sonra gitgide iyileşiyordu. Ama onca aradan sonra eskisi gibi olabilecek midir... Handel iyileşmeye başlasa da kasvetli bir süreçten geçiyordu. Borçlar birikmiş, özgüvenini kaybetmişti. Handel bir metin buldu, bu bir oratoryo idi. Kapağı açtı ve metnin ilk başlığı “Messiah” idi. İlk iki kelime şöyle: “Confort ye” yani “teselli bul” İşte o andan sonra ilham Handel’in elinden tuttu ve dosdoğru yeraltından yeryüzüne... Handel üç hafta odasından çıkmadı, sadece metni notaya döktü ve prova yaptı... Handel’in bir yıldız gibi parlaması için her şey tamamdı; tek bir şey hariç. “Messiah”ın son sözü. O dört yıl aradan sonra onu hayata bağlayan şeyin Yaradan tarafından geldiğine inanan bir kişi, ancak şunu söylerdi: “Âmin”... Bu Handel için hayatının en kritik dönemiydi belki de. Dostoyevski’nin, Beyaz Geceler’de dediği gibi: “Ulu tanrım! O ne mutlu andı. Böyle bir an insana hayat boyu yetmez mi” dediği anlardan bir tanesi. Bu eser İngiltere’de çabucak meşhur oldu. Kraliçe Handel’i çağırmıştı. Öte yandan “Messiah” için gelen tüm teklifler Handel tarafından kabul ediliyordu. Karşılığında ise mahpuslar ve hastalar için tedavi şartı koştu. Daha sonra kör oldu ama “Messiah”ın ateşi onu ölene kadar sardı; çalışmalarına ara vermedi. Gözleri görmeyen Handel, 6 Nisan 1759’da bir sahne aldı. Bunun veda sahnesi olduğu bütün İngiltere tarafından biliniyordu. Bestekârın rahatsızlıkları nüksetmeye başlamıştı. Handel cuma günü ölmek istediğini söylemiş ve 13 Nisan Cuma günü de hayatını kaybetmiştir. Bir tevafuk ise “Messiah”ın ilk sahnesi dört yıl önce 13 Nisan Cuma günü insanların karısına çıkmıştı...   (1) Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslâm Atlası, sh. 311   İstifade Edilen Kaynaklar Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar. Baran Dergisi 542. Sayı    

Haberler
SON DAKİKA
Fransa’da Altıncı OHAL!
Fransa’da Altıncı OHAL!
13 Kasım 2015’deki Paris saldırısının ardından başlatılan OHAL yine uzatıldı. Uygulamanın daha da uzatılması gündemde…
Görme Yeteneğimizi Kaybediyoruz...
Görme Yeteneğimizi Kaybediyoruz...
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte birçok işimizi bilgisayarlar, telefonlar ve tabletler yardımıyla yapıyoruz.
Ayasofya Camii Daha Neyi Bekliyor?
Ayasofya Camii Daha Neyi Bekliyor?
Ayasofya Camii'nin kapısına vurulan kilidi millet deryası ile beraber tekbirler ve gözyaşları eşliğinde koparıp atmak, artık siyasî iradenin bu millete olan borcudur.
“Ortadoğu'da İsrail Diye Bir Devlete...
“Ortadoğu'da İsrail Diye Bir Devlete...
Filistin topraklarını kan gölüne çeviren işgalci İsrail’in amacı tüm Ortadoğu’ya hakim olup dünya hakimiyetini kurmak. Bozgunculuk peşinde olan İsrail bugün de onlarca can aldı.
Batı Mamûlü Kemalizm, FETÖ ve Mezhepsizliğe...
Batı Mamûlü Kemalizm, FETÖ ve Mezhepsizliğe...
Kâzım Albay yazdı. Batı Mamûlü Kemalizm, FETÖ ve Mezhepsizliğe Dâir...
Erdoğan: ABD, Türkiye'yi Kandırdığını...
Erdoğan: ABD, Türkiye'yi Kandırdığını...
Ak Parti İl Teşkilatı’yla bayramlaşma toplantısında konuşan Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD hakkında sert açıklamalarda bulundu.
Ehli Sünnet Nedir, Ne Değildir?
Ehli Sünnet Nedir, Ne Değildir?
"Mezheplere gerek yok!” diyen de bir fikri savunmakta, bu da “mezhepsizlik mezhebi” olarak ayrı bir yol-mezhep olmaktadır. İslama en büyük düşmanlığı da bunlar yapmaktadır.