Yazarlar
Tüm Yazarlar
Milli Mücadele-Lozan-Cumhuriyet ve Tek Parti İktidarı -III-

A-LOZAN’IN MADDELERİNDE HUKUK REFORMLARI Lozan tartışmalarına baktığımızda Türk heyetinin ilk başlarda hukukî hükümranlık haklarını ve Mecelle’yi hararetle savunduklarını görürüz. Fakat sonra ne olduysa tam tersi dönüş oldu.(1)  Lozan’ın 42. Maddesine göre, gayrimüslim azınlıklar için, Türk hükümeti ile azınlıkların eşit temsilcileri düzenleme yapacak ve bu hususta milletler cemiyeti hâkim olacaktı. Fakat gayrimüslim bir ülke olan İsviçre’nin medenî hukuku aynen alınınca, her şey hallolmuş oldu. Yani onların dediği toptan yapılarak sorun çözüldü. Artık bizim ve onların hukuku ayrımı kalktı, sadece onların hukuku cari oldu.  Lozan’da varılan mutabakat üzerine hukuk reformları yapıldı. İlginçtir, Batılı galip devletler, işgalleri altındaki Müslüman ülkelerin hiçbirinde uygulamadıkları ve Türkiye’nin bir iç meselesi olması lazım gelen hukukî düzenlemelere müdahil oldular. Batılılar hep kapıyı “gayrimüslimlerin hukuku ne olacak?” sorusundan açmış, fakat bu sefer istediklerini, hem de Müslüman ahaliyi kapsayacak şekilde, yaptırmışlardır.  İyi bir şeymiş gibi söyleniyor ama resmin tamamına bakarsak şunu söylemek mümkün: Kapitülasyonlar kaldırıldı ama topyekûn hukukî bağımlılık doğdu. Yani topyekûn ülke kapitülasyona girdi diyebiliriz. Böylece gayrimüslimlere uygulayacağımız “ikili hukuk”tan tamamen onların hukukunu alarak tek hukuka (hukuk birliğine) geçtik. Buradaki hukuk birliği olumlu bir mânâ ifade etmemektedir. Asırlarca gayrimüslimlere kendi hukuklarını uyguluyorduk sorun olmuyordu. Çünkü biz düzenleyici mihraktık ve elbette güçlüydük. Şimdi ise biz düzenlenen, onlar düzenleyen oldu. Maalesef, şeklî bir bağımsızlık uğruna bin yıllık hukuk mirası reddedilmiştir. Dolayısıyla Türk hukuku da gelişememiştir. Çünkü kurucu temel olmadığı için hiçbir ilmî inkişaf olmamış, taklid ve kopya seviyesinde kalınmıştır. Ne kültür, ne sanat, ne estetik, ne mimarî, vs. gelişmiştir. Bize özgü bir sanat, estetik, ilmî anlayış doğmamıştır. Medeni Kanunu İsviçre’den, Ceza Kanunu İtalya’dan, Ticaret Kanunu Fransa’dan aynıyla tercüme ile alınmıştır. Sanki biz Fransız, İtalyan ve İsviçreliyiz! Şu ilginç sahneye dikkat edelim: İsviçre’den alınan Medeni Kanun’da sütanne ve kardeşler arasında evlilik yasaktı ve bu madde de aynen alındı. Fakat henüz yürürlüğe girmeden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt bunu fark ediyor ve Kur’an’da da sütkardeşle evlilik açıkça yasaklandığından (Nisa Suresi, 23) Kur’an’a muhalefet olsun diye sütkardeşle evliliği getiriyor, İsviçre Medeni hukukunda olmamasına rağmen.(2) Din karşıtlığı bu boyutlarda. Örnek alınan İsviçre Anayasasının 2. Maddesinde, “halkın inanç ve kültürüne aykırı kanun yapılamaz” denmesine rağmen bu madde de laiklik gerekçesiyle atlanmıştır. Türkiye’deki laikliğin Batıdaki anlamından farklı uygulandığını görmekteyiz. Türkiye’deki laiklik doğrudan İslâm karşıtlığıdır. Kemalist devrimbaz yobazların laiklik ve din karşıtlığı sadece İslâm’a yöneliktir, Hıristiyanlık ve Yahudilik’e karşı değildir. Yahudi ve Hıristiyanların dinî kuruluşlarına ve eğitimlerine karışılmamıştır. Zaten laik eğitim, onların istediği eğitimdir.  Medeni Kanun meclisten geçerken Mahmut Esat Bozkurt “bu kanun meclisten geçecek, çünkü Lozan’da söz verildi” der.(3) Hâlbuki daha önce Müslümana ve Türk’e göre hazırlanmış bir Aile Kanunu Tasarısı vardı. Fakat milliyetçiyim, Türkçüyüm diyen Kemalist rejim ne hikmetse İsviçrelinin Medeni Kanunu’nu Fransızcasından çevirip alıyordu.  Lozan’da verilen sözler gereği hukuk reformunu gözlemlemek için “Yabancı Adli Müşavir Heyet”i Türkiye’ye gelir. Lozan’dan sonra Türkiye’ye gelen hukukçular heyetinin rolü hakkında Kemalist tarihçi Şerafettin Turan şöyle der: “Antlaşmanın 28. Maddesi ile bunu imzalayan devletler, Türkiye’nin kapitülasyonları bütünüyle kaldırmasını kabul ediyorlardı. Ancak, yeni Türk adliyesini düzenlemek için, birkaç yabancı uzman ‘5’ yıl süreyle görev alacaklardı.”(4) Kapitülasyonlar ve bunların yabancılara tanıdığı adlî imtiyazlar Lozan’da uzun tartışmalara yol açmıştı. Neticesini hukukçu M. Akif Aydın’ın Diyanet İslam Ansiklopedisi Batılılaşma maddesindeki tesbit ve tahlillerinden aktaralım:  “Neticede uzun münakaşalardan sonra Amerikan delegesinin teklifi üzerine Türkiye Cumhuriyeti tarafından Batılı hukuk müşavirlerinden faydalanılması ve hazırlanacak kanun komisyonlarında ve adli yapının düzenlenmesinde bunların istihdam edilmesi karşılığında adli kapitülasyonların kaldırılması kabul edilmiştir. Türk murahhas heyeti de 24 Temmuz 1923 tarihinde imzaladığı “Yargı Yönetimine İlişkin Bildiri”de Türk hükümetinin uygarlıkta gelişmenin gerektirdiği bütün reformları yapmaya hazır olduğunu, bu sebeple 5 yıldan az olmayan bir süre için Avrupalı hukuk danışmanları almak niyetinde bulunduğunu, bu danışmanların hukuk reformlarını hazırlayacak komisyonlara katılacaklarını ve Türk mahkemelerinin işleyişini izlemekle ve Adalet Bakanına gerekli görecekleri bütün raporları göndermekle görevli bulunacaklarını beyan ve taahhüt etmiştir (Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar belgeler, II/2, s.105). Nitekim devrin Adliye Vekili Mahmut Esat [Bozkurt] medeni kanunun nasıl kabul edildiğini anlatan makalesinde kapitülasyonları kaldırırken, “Hukuk sistemi ile, kanunlarıyla, mahkemeleriyle yepyeni bir adalet organı yaratmayı da üzerimize almış bulunuyorduk…  Lozan Muahedesiyle yüklendiğimiz işi elden geldiği kadar çabuk başarmak lazımdı” (Bozkurt, s.8.) demektedir. Bütün bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki kapitülasyonların ve bu arada kapitülasyonlarla yabancılara verilen hukuki imtiyazların kaldırılması karşılığında yeni Türk hükümeti hukuki yapıyı tamamen Batı istekleri yönünde düzenleme taahhüdünde bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Lozan Muahedesinin imzalanmasından kısa bir süre sonra İhzar-ı Kavânîn komisyonlarının görevlerine son verilmiş ve bu komisyonlarca hazırlanan tasarılar dikkate alınmamıştır”.(5) Görüldüğü üzere, Batının Lozan’da şart koşması açık olduğu gibi Batı yanlısı idarecilerin tercihi de bu yönde olmuştur.   B-LOZAN’IN ÖZÜ HAKKINDA   Bir toplum kendi rejimini değiştirebilir ve bunun için iç çatışmalar da yaşayabilir. Fakat kendi iç meselemiz olan rejim, Lozan’da niye gündem oluyor ve bunlar bize dayatılıyor? Kendi içinde istediğin değişikliği yaparsın veya yapmazsın. Bunun tartışması fikirler kavgası olarak ayrıca yapılabilirdi. Fakat Lozan’da ulus devlet, hukuk reformları ve hilafeti etkileyecek kararlar alınıyor. Hilafetin kaldırılmasının Lozan süreciyle piştiği “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” şeklinde apaçıktır. Bu hususun, “Ben hilâfeti ve şeriatı kaldıracağım, sen de beni tanı” şeklinde yazılı ve imzalı belgesi olmaz. Ancak her şey ortadadır. Şu hususu da ifade edelim ki, Sevr üzerinden bazı şeyler konuşuluyor. Ancak Sevr resmileşmemiş, tasarı halinde bir projedir. Osmanlı Meclisi ve padişah onaylamamıştı. Sevr’i gösterip, Lozan’a razı etme taktiği dürüst değil. Atatürk’ün Nutuk’ta Lozan için “Osmanlı devrine ait tarihte benzeri olmayan bir siyasi zafer eseridir” sözleri ise Nutuk’un tarihe ışık tutmaktan uzak ve propaganda maksadı güden bir eser olduğunun delilidir. Mesela Sivas Kongresi’nin ana gündemi olan “Amerikan mandası mı, İngiliz mandası mı?” mevzuu ve M. Kemal’in orada ABD ve İngiliz yetkilileriyle görüşmesi Nutuk’ta kendine yer bulamaz. Dört milyon kilometre karenin tasfiyesi Lozan’da bir çırpıda yapıldı. Kültürel, dinî bütün bağlarımızı reddederek, hatta böylesi bağlar kurmayacağımızı resmen deklare ederek 780 bin kilometre karede Batı peyki bir ulus devlete razı olundu. Ve kurulan yeni rejim ile dünyada ne Türklere ne de Müslümanlara sahip çıkılmadı. Neden bu yapıldı?  “Emperyalist kuvvetlere karşı Millî Mücadele verdik” deniyor. Temelde bu doğrudur. Ancak Lozan, içerik itibariyle, verilen bu mücadelenin karşılığı gibi durmuyor; bilakis başta İngiltere olmak üzere emperyalistlerle bütünleşmek, entegre olmak amaçlanmıştır. Maddeleri okuduğunuzda bu durum açıkça görülüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere, savaştan sonra ise ABD’nin peyki olmuştur. Onun için resmi tarihte İngiltere’ye laf yoktur. Konferansın sadece resmi cephesi değil, perde arkasını, dönen pazarlıkları ve verilen tavizleri bilmek zorundayız. Bu açıdan Lozan Konferansı’nın tutanakları Lozan hakkında tam fikir veremez. Öyle ki, İsmet İnönü bile, Lozan sulhunun kesinlikle İngilizlerin elinde olduğunu belirtmiştir.  Lozan’ı değerlendirirken sadece toprak hesabı yapmak yanıltıcı olabilir. Muhakkak ki masada istediğin kadar toprak alamayabilirsin. Fakat işin kültür ve medeniyet değişimi yönüne dikkat çekmek istiyoruz. Yabancılara ayrıcalıklar tanıyan adlî kapitülasyonlar kaldırıldı ama ithal bir hukuk sistemine geçerek devlet ve millet bütün kurumlarıyla yabancılara ve onların kültürüne tâbi oldu. Adeta “ver kurtul” mantığı hayata geçirildi. Burada vermekten kastımız kültür emperyalizminin bünyemize sirayeti. Necip Fazıl’ın Cumhuriyet rejimi için söylediği “maddede kurtuluş karşılığı mânâda esaret” dediği hâl. Hâlen de Batının kültürel, siyasî ve iktisadî esaretinden kurtulmak için uğraş veriliyor. Tam bağımsızlıktan, yeniden istiklal mücadelesinden, millî seferberlikten bahsediliyor. Kanaatimizce bu mevzu, orayı almış, burayı alamamıştan çok daha mühim ve vahimdir. Mesele, bugüne kadar sarkan buhranımızın, askerî darbelerin ve siyasî, kültürel, dinî, ahlâkî, iktisadî sorunlarımızın temeli ile ilgilidir.  Üstad Necip Fazıl’ın Batı ile hesaplaşmamızı yapan bir tarih ve hal muhasebesi ortaya koyması, sistem çapında yani dünya görüşü ile zuhur etmesi bundan dolayıdır. Şunu kabul etmek lazım ki artık Osmanlı’nın geleneksel sistemi ile gidilemiyordu, yenisine ihtiyaç vardı. Fakat tarihini de inkâr etmeden, geleneği geleceğe bağlamak, çağın yeni meselelerini yakalayarak çözmek gerekiyordu. Üstad Necip Fazıl’ın “tarih muhasebesi” Kanunî’den bu yana her şeyi özetliyor aslında.(6) M. Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’ndan biraz bahsetmek lazım. “İlk insan Türktür ve bütün diller Türkçeden türemiştir” şeklinde gülünç iddialar ve sonradan vazgeçilen Güneş Dil Teorisi gibi saçmalıklar... İlk insanın kavmi olmaz, çünkü kavimler ondan türemiştir. İlk insan, ilk peygamberdir ve Hazret-i Âdem’dir. “İlk insan Türktür” tezine Darwin’e inanan CHP’lilerin niye itiraz etmediğini sormak lâzım.  Lozan’ın özünün şu olduğunu iddia ediyoruz: Lozan’da manevi esaret karşılığında bazı topraklar bize bırakılmıştır. Bu tezi aklî, naklî ve amelî delillerle ispatlayabiliriz. Avam Kamarası’nda Lord Curzon’a sorarlar, “Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?” diye. Kurt politikacı Curzon, “işte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski kuvvet ve güvenlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”(7) şeklinde cevap verir. O zamanın İngiliz gazetelerinde de bu haber yer almıştır. İslâm’ın ve Osmanlı’nın en büyük düşmanı İngilizler olduğunu ve Lloyd George’un Avam Kamarası’nda elinde göstererek “bu Kur’an’ı yeryüzünden kaldırmadan dünyada insanlığa rahat yoktur!” sözünü hatırlatalım. Ne tevafuktur ki yine “Kâzım Karabekir Anlatıyor”da geçtiği üzere Mustafa Kemal, Kur’an-ı Kerim için “Arapoğlu’nun yaveleri” diyor ve ibadet dilini Türkçe yaparak aklınca küçük düşürmek istiyor.(8) İngiliz lordla M. Kemal’in fikir ve gönül akrabalığını farkediyorsunuz. M. Kemal’e “İngilizci” derken iftira atmıyoruz, müşahhas vaka ve belgelerden yola çıkıyoruz. Şu belgeyi de paylaşalım: Türk Tarih Kurumunun yayımladığı belgeye göre, 1918 yılında M. Kemal, bir İngiliz gazeteci aracılığıyla İngilizlere Anadolu’da vali olarak hizmet edebileceğini bildirmiştir.(9) Lozan Mevzuunu özetlersek, Anadolu topraklarını İngilizlerin bize bırakmasının birkaç sebebi var:  I-Ulus devlet projesini hayata geçirmek. II-Hilafeti kaldırmak. III-Türklerin İslâm ile bağını kesip Batı’ya karşı tehdit olmaktan çıkarmak. IV-Türkiye’yi parçalamayıp Rusların gerek Batı’dan gerek Doğu’dan sıcak sulara inmesinin önünde bir set oluşturmak.   C-LOZAN VE HİLAFET MEVZUU Lozan Antlaşmasında hilafetle ilgili bir madde yok. Ama ulus devlet, hukuk reformları vs. konuşuluyor, laikliğe geçileceği ifade ediliyor iken hilafetin de dışlanmış olmaması akla uygun gelmiyor. Zaten İngilizlerin sömürgesi konumundaki Müslüman ülkelerden, bilhassa da Hint Müslümanlarından dolayı, İstanbul’un hilafetin merkezi kalmasını istemeyeceği malum. Ve masada en güçlü konumda da İngiltere var. Ülkelerin birbirleriyle yazılmayan bazı şartlar muvacehesinde antlaşmalar yaptıkları malumdur. Çünkü böyle şartlar diplomasiye ve ülkelerin prestijine uygun değildir. Her iki taraf aralarında sözlü olarak anlaşmışlardır, sen şu hususa göz yumarsan ben de anlaşmayı imzalarım gibi. Bir taraf sözlerine uymasa diğer taraf da antlaşma hükümlerini ağırdan alır veya uygulamaz. Lozan’dan yeni gelen bir fikir havasından şikâyet eden Kazım Karabekir, İsmet Paşa ile bunu tartışır. “İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hristiyan olduklarından bize istiklâl verilmemesi de İslâm olduğunuzdan ileri geldiğini, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklalimizin de daima tehlikede kalacağını… bana anlattı”.(10) Hilafetin kaldırılmasına karşı olan Kâzım Karabekir Paşa, “dinsiz ve ahlâksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor” diyerek, İsmet İnönü’nün yukarıdaki görüşlerini eleştirdikten sonra, “Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin!”(11) diye uyarıda bulunur. İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, K. Karabekir Paşaya akşam yemeğine gelirler. K. Karabekir anlatıyor: “Mustafa Kemal, Lozan’dan aldığı hızla, ‘hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız’ dedi. Bu üç şahsiyetin (M. Kemal, Fethi Bey, İsmet Paşa) üç maddelik programı kulaklarında tekrarlandı: 1- İslâmlık terakkiye manidir; 2- Arapoğlunun yavelerini Türklere öğretmeli. 3- Hocaları toptan kaldırmalı!.. ‘Peki, ama ne olmak istiyorsunuz?’ dedim. Hristiyan mı, dinsiz mi?(12) Lozan’la hilafetin ve rejimin niteliğinin konuşulmadığını, sanki gizli pazarlıklara vakıfmış gibi iddia eden tarihçiler var. Bir şeyin yazılı antlaşmada bulunmaması, olmadığı anlamına gelmez. Belge ve tanıklarıyla, sebep ve sonuçlarıyla bu tez desteklenirken, “Lozan’da böyle bir şey yazmıyor” demek hadiseleri her boyutuyla araştırma tavrıyla çelişir. Biz Lozan’ı hemen yeni meclisten geçiriyoruz. Millî Mücadele’yi yapan I. Meclis Lozan’ı onaylamayacak diye M. Kemal tarafından tasfiye edilmiştir. Fakat Lozan’ı İngilizler meclislerinden hemen geçirmediler. Lozan’da verilen gizli sözlerin yerine gelmesini beklediler. Ve 4 Mart 1924’te biz hilafeti kaldırınca Nisan ayında İngiltere kendi meclislerinden Lozan’ı geçirdi. Beş ay sonra Milletler Cemiyeti’nden geçti. Cumhuriyet kurulalı bir yıla yaklaşmış olmasına rağmen yeni rejimi tanıyan herhangi bir devlet yok. Fakat hilafet kaldırılınca resmen tanınmalar arka arkaya gelir. Bunlar tesadüf mü? Hilafet kaldırılarak İslâm birliğinin sembolü yıkıldı, ümmete darbe vuruldu. İngiliz medyası ise işi Selaniklilere atarak, İslâm dünyasından bilhassa Hindistan’da İngiliz işgali altında olan Müslümanların tepkilerinden emin olmak istediler. İngiltere, hâkimiyetindeki Hindistan Müslümanlarını kastederek, “en büyük İslâm devleti benim!”diyordu. Hilafet mevzu İngiltere için mühim bir konu idi. Lozan’da kararlaştırılan ve af harici bırakılan 150’likler ise Kemalist rejimin muhalifi olarak sürgüne gönderildi. Lozan’da Batılıların isteği doğrultusunda af çıkartılıyor ama M. Kemal’e muhaliflerini tasfiye için istisna tanınıyor. Bu listenin bir numarası ise son Osmanlı Şeyhülislâm’ı Mustafa Sabri Efendi’dir. Kırılma dönemi bir tarihe tanıklık etmiş bir isim olarak Mustafa Sabri Efendi’nin dediklerini dikkatle dinlemek zorundayız. Hilafetin kaldırılması hususunda emperyalist oyunlardan bahseden ve Lozan’da gizli pazarlıklar döndüğünü ifade eden Mustafa Sabri Efendi şunu sorar: “Mustafa Kemal Ordusunun Yunan Ordusunu Anadolu’da mağlup etmesi Kemalistlerce ne kadar büyütülse yine bu zaferin, “Lozan” kazancına nisbetle bacağı çok kısa kalıyor. Sakarya kenarından başlayıp İzmir sahilinde nihayet bulan bu muzafferiyetin tesirinin Atina üzerinde hissolunması bile çok uzak bir ihtimal iken bu zaferin İtalya’yı, Fransa’yı, Büyük Britanya adasından İngilizler’i korkutması, yumuşatması, Ankara kuvveti önünde baş eğdirmesi nasıl mümkün olmuştur?(13)   Dipnotlar 1-Mehmet Akif Aydın, İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz Yayınları, İstanbul, 1996, s. 310. 2- Mustafa Armağan, Cumhuriyet Efsaneleri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, s. 146. 3-İbrahim Arvas, Tarihi Hakikatler, Biyografi Net İletişim Yay, İstanbul, 2007, 4-Şerafettin Turan, Türk Devrimleri Tarihi, Cilt II, Bilgi Yayınları, Ankara, 1996, s. 289. 5-M. Akif Aydın, Batılılaşma Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 5, Ankara, 1992, s. 166.  6-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1997, s.145-157. 7-Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, İstanbul, 6 Ekim 1950, s. 3. 8-Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Tekin Yayınları, İstanbul, 1994, s. 94. 9-Price, Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar), Çeviri: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 98. 10-Mumcu, a.g.e., s. 95. 11-Mumcu, a.g.e., s. 96. 12-Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası-İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, İstanbul, 2000, s. 165. 13-Şeyhülislam Mustafa Sabri, Hilafet ve Kemalizm, Yayına Hazırlayan: Sadık Albayrak, Araştırma Yayınları, İstanbul, 1992, s. 86. Baran Dergisi 596. Sayı  

Sarhoş Buyruğunun Sonuna Doğru

Türkiye gibi “sokma” fikirlere dayanarak inşâ edilen bir rejim ve bu rejimin yürütme sisteminin, sarhoş buyrukları ve darağacı marifetiyle önce statüko ve akabinde de dokunulmaz birer tabu hâline getirildiği ülkelerde, meydana gelen ve gelmesi muhtemel her değişim, iyidir. Çünkü değişimin bizzat kendisi bile bir sonraki değişimi peşinden davet edecek fâil hüviyetine büründüğü için bir kıymeti hâizdir. Hem zaten dinamik bir form kazanmaya başlayan müesseselerin ister istemez bir tekâmül trendine girmesi de kaçınılmazdır. Yalnız bu açıdan bakıldığında bile Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçilmesi ve bugün geldiğimiz noktada sistemin başı olan Cumhurbaşkanının seçimi, kayıtsız kalamayacağımız derecede ehemmiyetlidir.  Bir diğer taraftan, bu yeni sistemle beraber artık Türkiye’de Allah’a ve İslâm’a ve ona sımsıkı bağlı olduğu için milletimize düşmanlık edenlerin hükmedemeyeceği bir düzene geçildiği de muhakkaktır. Bu yeni sistem artık birden fazla zihniyetin değil de, karşılıklı iki zıt kutbun yarışına dönmüştür ki; Türkiye’de kazanmak için %50’den fazla seçmenin desteğinin alınması gereken hiçbir seçimde, Kemalizm, Türk ve Kürt kafatasçılığı yapanlar ile bunlara yaranma psikolojine girmiş sümüklü ılık münafık tiplemesinin iktidara gelmesi mümkün değildir. Zaten CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin “Hacı Muharrem” oluvermesi bu sebebledir. Kemalistlerin daha dün 28 Şubat’ta suratına tükürdüğü Saadet Partisi’nin, içinde bulunduğu rezalete elhamdülillah demesi de bu sebebledir. Müslüman ve kafatasçı olmak üzere MHP içinden zuhur ettirilmeye çalışılan FETÖ soslu İyi Parti’nin zuhuru da bu sebebledir. Cumhuriyetin kuruluşundan beri sırf İslâm’dan taraf olduğu için Kürtlere etmediğini bırakmayan rejimin kurucu ve gardiyan partisi ile HDP’nin bir araya gelivermesi de bu sebebledir. Görüldüğü üzere Müslüman, Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi ve Ilıman sümüklü İslâmcısıyla beraber Kemalizmin her çeşidi bir lahzada birleşebiliyor ve bir de hepsi birden dünlerinden de utanmadan üzerlerine Müslüman kisvesi giyip, hâlâ milletimizi kandırabileceğini zannediyorlar. Yazık onlara... Bunları gelecek sayıda konuşmaya devam ederiz. Şimdi, kısaca yakın tarihe şöyle bir göz atalım ve buraya nereden geldiğimiz hatırlayalım... Rejim ve Bugüne Dek Ürettiği Hastalıklar İstiklâl Harbi, Anadolu İnsanı’nın elinde kalan son toprak parçasına Allah rızası için sıkı sıkıya tutunduğu ve düşmanının bu topraklarda kök salmasına müsaade etmemek iradesinin aksiyon planındaki deklarasyonuydu. Müslüman Anadolu İnsanı canını, evlâd ve ıyâlini, malını hesabsızca ortaya koydu ve bu mübarek toprakları, onu işgâle yeltenenlere mezar etmesini bildi. Fakat savaşın sonunda, bedeli ihanet oldu kanının. Düşmanı gibi yaşamak, düşmanı gibi giyinmek, düşmanı gibi yemek içmek arzusundaki bir takım zevat, -gibi, gibi- derken nihayetinde kendi milletine de düşmanlaşarak iktidarı ele geçirdi. Kalan gazilerimiz de bu süreçte dini, kılığı, kıyafeti, hayat tarzı ve hukukunu korumak isterken, İstiklâl Mahkemeleri marifetiyle darağaçlarında şehit edildi. Hemen sonra geçilen çok partili düzen ve milletin kendi içinden çıkan Adnan Menderes’in iktidarı... Üstad Necib Fazıl’ın “Ya ol, ya öl.” İhtarını lâyıkıyla kavrayamayan Adnan Menderes de aynı zihniyetin diğer bir yargılı infazında şehid edildi.  Arada çekilen çile, belli zümreler elinde devlet marifetiyle odaklanan servet ve her daim kendi öz vatanında parya muamelesi gören bu toprakların hakiki sahibi Müslüman Anadolu İnsanı.  Sonra bu topraklar üzerinde içerideki kuklaları vasıtasıyla hüküm sürenler arasında devir teslim töreni gerçekleşti. İngilizler, hükmü Amerikalılara devrederken, Müslüman Anadolu İnsanı, bunun bedelini de bir kaç askerî darbe, ruh köklerinden tamamen koparılma teşebbüsü, memleketi ele geçirmeye çalışan köksüz ideolojiler ve millet olma şuurundan kopartılmaya çalışıldığı hayatın her planında ödedi ve 1990’lara doğru gelindi.  Rejimin kuruluşunun 74. senesinde artık bu zihniyetin Müslüman Anadolu İnsanı’nı daha fazla zapturapt altında tutamayacağı anlaşılınca, Kemalizm yerine onun veled-i zinası hükmündeki Ilıman İslâm’ın önünü açmak için 28 Şubat Askerî darbesi yapılmak istendi. Ne var ki, aradan geçen zaman zarfında, bu toprakların yetiştirdiği fikir ve aksiyon planındaki iki kahramanın, yani Necib Fazıl’ın Büyük Doğu’su ile Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Yürüyen Büyük Doğu İbda’sının darbecilere karşı sergilediği beklenemedik duruş, bu askerî darbenin post modern bir darbe olarak kadük kalmasına vesile teşkil etti. Zaten o zamandan bu zamana kadar yapılanlar da, freni patlamış kamyonun, yokuş aşağı, plansız ve programsız inişine benzedi. Tabiî yokuş aşağı inen o kamyon önüne çıkan Müslümanları altına almak noktasında hiç tereddüt göstermedi.  Piyasa malı Kemalistler bu süreçte bertaraf edilirken, onlardan boşalan yerler Ilımanlar ile ikâme edilmeye çalışıldı. Devlet içi oluşumlar ile birlikte Türkiye üzerinde tahakküm kudreti olan yabancı servisler, bütün güçleriyle bu değişim sürecini gerçekleştirmek üzere faaliyet gösterdiler. Ergenekon ve Balyoz operasyonu adı altında bu değişime ayak direyen piyasa malı Kemalistler ayıklanırken, diğer taraftan bu sürece yol açmak için gerçekleştirilen provokatif eylemlerle yine Müslüman Anadolu İnsanı hedef alındı.  2009 senesinden itibaren ise Neo Kemalist Ilımanların direkt olarak siyasî iktidarı ve dolayısıyla yine Müslümanları hedef alan saldırılarına şahitlik ettik; Gezi Olayları, 17/25 Aralık Yargı Operasyonu, Mit Tırlarının Durdurulması, PKK-PYD’ye askerî destek, 6-8 Ekim Olayları... 2016 senesinin 15 Temmuz gecesine geldiğimizde ise, artık oldum zanneden sapkınların yeni bir askerî darbe girişimine daha şahitlik ettik. İstiklâl Mahkemelerinden beridir gerçekleşen her operasyonun hedef tahtasına yerleştirilen Müslüman Anadolu İnsanı, o gece “artık yeter” dedi ve hükümsüz zannedilen akıncı hüviyetini yıllanmış bohçalarının arasından çıkarıp kuşandı. Etten ve kemikten de olsa inananların nasıl ve niçin galib olduğunun bir kez daha bütün dünyaya ilânı olan destanlık direnişi ortaya koyarken, aynı zamanda dirildi de. Kazanacağından hiç şüphe duymayanlar, gafletlerinin bedelini bir asırdır uyuyan devi uyandırarak ödediler.  Başlayan hain avı ve ihanetten arındıkça serpilen, güçlenen, yeniden gözünü ufuklara diken, Afrin vesilesiyle yeniden filiz veren Anadolu!  24 Haziran İşte tüm bu yollardan geçtik ve 24 Haziran tarihindeki seçimlere doğru geldik. Şimdi Türkiye için değişim vakti. Geçtiğimiz sene gerçekleşen referandumda, milletin, verdiği kararın ardında durmasının; siyasî iktidarın ise milletine karşı artık namus borcu olan yerli ve millî rejim, nizam, hukuk ve bağımsızlığa doğru emin ve kararlı adımlarla Türkiye’yi yürütmek zorunda olmasının vesilesi olacak 24 Haziran seçimlerine. Nereden geldiğimizi unutmayalım ki, nereye gideceğimizi de şaşırmayalım.  Bu seçim, Anadolu tarihinde kara bir leke gibi duran Kemalizm ve ondan türeyen her türlü zihniyetin en azından devlet gücünden tecrit edileceği bir sürecin de işaret fişeği olacaktır. Büyüklerimizin iğneyle kazdıkları tünelin sonunda ışık görünmüştür. Bundan sonra hiç ama hiç kimse bu kutlu değişim, dönüşüm ve yürüyüşü durduramaz.  *** Bunun dışında, kendi getirdikleri demokrasi marifetiyle kazanamadıklarını sokaklarda arama niyetinde olanlar için de şimdiden söyleyelim; bu topraklarda yaşayan, Allah’a ve kendi milletine düşman tüm vatan hainlerini, şehirlerin meydan ve sokaklarında hazır ve nazır bekliyor olacağız. Biz suhuletten ve haddinizi bilip size gösterilen yerde fazla zıplamadan yaşayıp gitmenizden yanayız; fakat yine de tercih sizin! Baran Dergisi 596. Sayı  

Rezerv Para: Siyasi mi, İktisadi mi?

Dolar düzenini geçen sayımızda ana hatlarıyla anlattım. Yalnız şu hususu bilhassa vurgulamak istiyorum: Para, maden iken bile, bizatihi kendi yararından ziyade, haddizatında bir devletin, arkasında mevcud bir kefaletin neticesi olarak değerini muhafaza etmiştir. Elbette madenlere karşı insanlarda fıtrî bir temayülün olduğu aşikârdır, bu yüzden de altun ve gümüş, değerlerini kendileri korur paralar şeklinde görülmektedirler. Ne var ki, kendi zatlarıyla fayda vermeyen, ancak kendilerine atfedilen alaka ile değer kazanan bu tür nadir madenlerin kıymeti, ne olursa olsun, son tahlilde bir siyasî odağın kefaletine bağlıdır. Oturmuş kabullerden dolayı bu hal ilk başta gözükmese bile, vaziyet budur. Öte yandan kâğıt para söz konusu olduğunda ise durum tamamen bir devletin varlığını ilzam ettirir. Meselenin berraklığından uzun uzadıya izaha ihtiyaç yoksa da bazı karanlık köşelere ışık tutmak lazım. Her şeyden önce parayı basıp onun emniyetini temin edecek ve bastığı parayı geri getirene dengi metayı vermeyi kabullenecek bir devletin/silahlı siyasî yapının mevcudiyeti, kâğıt paranın makbuliyetinin ön koşuludur. Lakin insanlar alışkanlıklardan ibaret varlıklar ve alışkanlıklar kâğıt para kullanımında da kendini göstermektedir. Altun paradan kâğıt paraya ilk ciddi geçiş, 1. Dünya Savaşı’nda yaşanmıştı ve kâğıt para bizde aldığı “kaime” isminin de gösterdiği üzere hep geçici bir şey olarak telakki edilmişti. Ancak 1930’larda yaşanan ve daha ciddi bir hal alan ikinci safhada artık kâğıt para altun kadar kıymetli bir gerçek para muamelesi görmeye, hatta altunun yerini almaya başlamıştı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından ise artık kâğıt para (her ülkenin kendi para birimi olsa da dünya çapında dolar), asıl para halini almıştı ve altun da kâğıt paraya göre tanımlanmaktaydı. İşte bu, halen de içinde yaşadığımız en son “statüko”, tarih boyunca yaşanmamış yeni bir durumdur. Bugün insanlara daha 80-90 sene evvel altun para sistemi kullanılıyordu, kâğıt para sadece para nakillerinde ve büyük meblağlar halinde mevcuttu, fiilen süren gümüş kuruş ve bakır para düzeniydi deseniz herhalde çok garipserler. Kâğıt para kullanımına öylesine alıştık ki, sanki binlerce yıldır bu şekildeymiş gibi geliyor bize. Kapitalizmin sevk ettiği son 2 asrın penceresinden bakıldığında kâğıt (hatta elektronik) para, hem son derece makuldür hem de bir zarurettir. Tedavülünün fizikî zorlukları bir tarafa, üretiminin tabii hadlere bağımlı olması altunu, nüfusun çok arttığı, üretimin ondan da çabuk arttığı, mal deveranının bu kadar hızlandığı bir dönemde yetersiz hale sokacaktı. Hülasa bu zaviyeden bakınca kâğıt para bir mecburiyet gibi görünmektedir. Ancak buradaki açmaz, her bir milletin kendi içinde kabul görmüş paraların ortak bir para birimi veya miyar olmadığında anlamsızlaşmasıdır. Altunla görülen bu ihtiyacın yerine, artık devir kâğıt para devri olduğuna göre, bir kâğıt paranın konulması, bunun da dünyanın o an için dünyanın en güçlü –atom bombasına sahib ve bunu kullanmaktan çekinmeyen- ülkesinin parası olmasının tabiiliği ortadadır. Yani doların dünyanın rezerv parası olması, dünya düzeninin o haliyle, hem gerekli hem de kaçınılmazdı. Emisyon hacminde tedbir almak ve ABD’yi istediği kadar dolar basmaktan alıkoymak için 1/10 oranında her bir doların altun karşılığının (Basılan 100 dolara karşı ABD Hazinesi 10 dolarlık altunu elinde tutmak zorundaydı) diğer ülke idarecilerine (yani o an için İngiltere, Fransa ve Rusya’ya) bir güvence oluşturduğu da aşikârdır. Milletlerarası ticarette altundan boşaltılan mübadele ve rezerv parası koltuğu, kendi içinde mantıklı ve tutarlı bir şekilde böylece doldurulmuş oldu. 1970’de yaşananları son yazımızda aktarmıştım, o sebebten tekrarlamak istemiyorum. Bugün dünya paraları dolara göre tanımlanıyor. Euro, Yüen, Yen, Pound, TL, vs. tamamı dolara göre konumlandırılıyor ve o şekilde kıymet biçiliyor. Ülkelerin gayrisafi milli hasılaları, kendi dahilî ekonomik göstergeleri dolar üzerinden tutuluyor, o şekilde lanse ediliyor. Altun ve diğer değerli madenler milletlerarası piyasalarda dolara göre hesaplanıyor. Sadece dünya piyasalarına bağımlı altun vb. değerli madenler değil, ülke içinde çıkarılan ve imalatta kullanılan demir, bakır, alüminyum gibi madenlere de dolara göre değer biçiliyor. Ve hepsinden önemlisi, bu sistemin olmazsa olmazı, temel dayanağı petrolün tüm dünyada dolar ile alınıp satılmasını eklememiz lazım listeye. Tam burada İbda Fikriyatı’nın temel ilkelerinden birisi olan “her şey galibine tâbidir” hikmetini müşahede ediyoruz, hem de olanca berraklığıyla… “Her şey galibine tâbidir” ilkesi, hem ruhçuluğu hem de Allahçılığı her şart altında ispatlayan bir sabitedir. Her unsurun bütününe, onu bir arada tutan mihrakına dönme zorunluluğu hissetmesine, dünyanın şu anki ekonomik ve siyasî düzeninden daha güzel ne örnek olabilir? Hangi sahada geliştirilirse geliştirilsin bütün teoriler, “tevhid”in peşinde… Daha ileride açmak üzere bir ara not olarak şu hususa da dikkat çekmek istiyoruz: Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun müteaddit defalar şifahen söylediği ve yazdığı harf inkılabı meselesi… 1928 sayısı özelinde ve o sayının tedai ettirdikleri olarak harf inkılabının gayesinden uzun uzadıya bahseden İbda Mimarı, bu inkılabın yapılışındaki yegâne amacın Müslümanları özünden, dilinden koparmak suretiyle Batı’nın kullanışlı ve gönüllü kölesi kılmak olduğunu belirtmekteydi. Yani maksad Müslümanlara kötülük etmekti. Ancak kendi gerçekleştirdiği İbda hamlesinin harf inkılabından da istifade ettiğini, Batılıların kaleme aldığı eserlerin bu inkılâb sayesinde kolaylıkla erişimine açıldığını ve bu sayede “İslâm Tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekme” ve “Batı fikir yemişlerini İslâm tefekkür çarşafına silkeleme” sürecinde bu imkânı tepe tepe kullandığını ifade ederdi. Müslümanlara kötülük etmek maksadıyla gerçekleştirilen bir teşebbüsün, bir Müslümanın “kimseye bir şey borçlu olmadan” kazandığı “üstün bir diyalektikle” tersine çevrilmesine en güzel örnek, İbda’dır. Yine İbda’dan aldığımızla biz de diyoruz ki, dünyayı tasallut altında tutmak ve onun üzerinde “tanrıcılık” oynamak maksadıyla peyderpey geliştirilmiş rezerv para/dolar sistemini İslâm inkılabından sonra kendi adımıza ve bilakis sömürüye engel olmak gayesiyle niye biz sürdürmeyelim? Doların yerini bizim paramız almasın? Değeri ve geçerliği herkesçe kabul edilmiş, arkasında büyük bir silahlı siyasî güç bulunan bir para olmadığında milletlerarası ticaret sürdürülemez, kör topal bir alış veriş yapılır durur. Mantık dairesi tamamlanmış bir dünya ticareti için, mutlaka bir siyasî gücün parasının rezerv para olması lazımdır ve bunu tartışmak yersizdir. İşte bu paranın, istikbaldeki İslâm devletinin parası olması, listemizdeki yapılması zorunlu olanlar başlığında en tepeyi tutmaktadır. Şu sual sorulabilir: Hangi ekonomik güçle rezerv para olma hakkını kazanacaksın? Bu sualin cevabı, sualin hatalı olduğudur, zira dünyayı yöneten ekonomi değil, siyasettir (tabii çoklarının anladığı mânâda basit siyasi gelişmeler, Üstad’ın deyişiyle “itiş kakışlar” değil, devletlerin ve güç odaklarının belli hedeflere matuf, yani maksadlı ve programlı tutum ve davranışlarını kastediyoruz). Elbette iktisad ve siyasetin görünüşleri kimi zaman farklı farklı tezahür etse de siyaset ile iktisad arasında diyalektik bir münasebet vardır, birbirleriyle içiçe geçmişlerdir. İşin doğrusu hepsi ruha bağlı alt unsurlardır, çünkü hattızatında bu süreçleri asıl yöneten, insanların arzu ve hırslarıdır. Burada mevzuyu daha fazla uzatmadan, başka bir yazıda değinmek üzere diyoruz ki, Türkiye mevcut dünya para sistemini ekonomiyle değil, siyasetle yıkacak ve yerine kendi müstakbel parasını ikame edecektir. Gelecek yazımızda dolar düzeninin gerçek sahiblerinden, ABD dışındaki bileşenlerinden, bilhassa Çin’den bahsedeceğiz. Baran Dergisi 595. Sayı

İspanya’dan Ürdün’e Hadiselerin Muhasebesi

Yine bir çok hadisenin yaşandığı bir haftayı geride bıraktık. Global olarak tüm dünyayı alâkadar eden bir çok haber yayınlandı. İlk olarak İspanya’da neler yaşandığı ile alâkalı yorumlarda bulunacağım. Pedro Sanchez, İspanya Sosyalist İşçi Partisi lideri bu hafta İspanya’nın yeni başbakan oldu. İspanya’da CIA müdahalesinin ardından bir çok sosyalist, sosyal-demokrat olmuştur. Sanchez de bir sosyal demokrattır. Artık Eski İspanya Başbakanı diyebileceğimiz Mariano Rajoy, partisine yönelik yolsuzluk suçlaması sebebiyle parlamentoda yapılan oylama neticesinde güven oyu alamadı. Çoğunluğunu kaybederek koltuğunu da yitirdi. Rajoy İspanya’nın son yüzyıldır gördüğü en kötü idarecilerden biriydi, belki de en kötüsüydü. Bu hükümet döneminde İspanya yönetimindeki çürüme ve yolsuzluklar had safhaya ulaştı. Hemen hemen her sahada büyük problemler ortaya çıktı. Dolayısıyla İspanya adına pek iyi anılmayacağa benziyor. İspanya cezaevlerinde çok fazla sayıda siyasî mahkûm bulunmakta. Üstelik bu tutsaklar sadece Bask bölgesinden değil. İspanya’da cezaevi koşulları bir çok Avrupa ülkesine göre daha iyi durumda diyebiliriz. Buna rağmen bu hükümet döneminde cezaevleriyle alâkalı bir çok sorun yaşandı. Kirli bir insan olan Rajoy, bir Katolik. Oysa ki gerçek Katolikler iyidir. İnançları gereği, rüşvetçi, hırsız ve kriminal tipler olmamaları gerekir. Bu adamda ise bahsettiklerimin hepsi var. Sanchez, parlamentonun büyük çoğunluğunun desteğini alarak başbakan oldu. Merkez sağdan ve merkez soldan destek buldu. Bu onun ne kadar iktidarda kalmasını sağlar, bilmiyorum. Sanchez çok hızlı bir şekilde İspanya’nın problemlerine odaklanmalı ve her şeyden önce cezaevlerindeki tutsaklarla alâkalı problemleri bir an evvel çözmeli. Malûm eski hükümet Katalonya’ya karşı sert bir tutum içerisindeydi. Hatta Madrid hükümeti Katalonya’ya değişik şekillerde saldırılar yapıyordu. Madrid hükümetinin yaptıkları legal değildi. Katalonya insanı tabiî olarak haklarını müdafaa etmeye çalışıyor, bunu yaparken de illegal bir faaliyette bulunmuyor. Bağımsızlık onların tarihî ve kültürel bir hakkı. Daha önce niçin böyle düşündüğümden bahsetmiştim. Katalonyalılar vatanperver insanlardır. Bu da İspanya’nın önünde duran önemli problemlerden birisi. Pedro Sanchez’in çok uzun süre İspanya başbakanı olarak kalabileceğine inanmıyorum. Çünkü Madrid buna müsaade etmez. Madrid’de Amerikancı pro-Siyonist piçler kaynıyor. Buna rağmen Sanchez’in başbakan olması İspanya için daha iyi günlerin habercisi olabilir. *** Bir başka mesele de Amerikan Başkanı Donald Trump ile Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-un arasında yapılacak zirvenin tarihinin belirlenmesi. Esasında dünyanın bu kısmında yaşananlar tam bir komedi. Donald Trump bir patron olmasına rağmen medya ile arası pek iyi değil. Burada ise sürekli medya tarafından desteklenerek provoke ediliyor. Güney Kore bağımsız bir devlet değil. Buna karşın çok büyük bir ekonomik bir güç. Güney Kore’nin bir an önce bağımsızlığını elde etmesi ve Kuzey ile Güney arasındaki barışın temin edilmesi gerekiyor. Bu durumda Kore çok daha büyük bir güç hâline gelir. *** Ürdün’de hükümet ekonomik bir takım kararlar aldı. Ekonomiyle alakalı bu kararlar halk tarafından protesto ediliyor. Ekonomik olarak zor durumda olan halk protestolar düzenliyor. Kral Abdullah ise halkın taleplerinin haklı olduğunu dile getirdi. (Carlos bu konuşmayı yaptıktan sonra Ürdün’de hükümet istifa etti. Buna rağmen protestolar kesilmedi.) Ürdün niçin hedefte? Kral Abdullah, bir çok Arap liderine göre bizim açımızdan daha iyi bir pozisyonda diyebiliriz. Ürdün, Saddam Hüseyin’in emperyalist maşası hainler tarafından şehid edilmesinin ardından onun ailesine sahip çıktı. Bir çok Arap devletin yapamadıklarını yapmış olsa da, Ürdün de emperyalist manipülasyondan zaman zaman nasibini aldı. Arap bölgelerinde Amerika tarafından mukaddes topraklarımıza müdahale ediliyor, bu yönde planlar yapılıyor. Bir çok Arap hükümeti ihanet içerisinde. Bilhassa Suudi Arabistan’ın ihaneti herkes  tarafından biliniyor. Mukaddes şehirlerimiz Mekke ve Medine Suud vasıtasıyla Siyonist-emperyalist işgal altındadır. Mekke ve Medine’nin bu işgalden kurtarılması için bütün Müslümanlar seferber olmalıdır. Şam’ın ve Kudüs’ün de bugün ne halde olduğu herkesin malûmu... Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan düzgün bir adam. Bugün kapitalistler ve emperyalistler için bir tehlike arz ediyor. Kesinlikle bir ajan değil. Elbette bir çok hata yaptı. Bilhassa Suriye meselesinde telafisi zor hatalar yaptı; fakat inanıyorum ki bu adam Halep, Şam ve diğer İslâm beldeleri için bir çok şey yapabilir. Müslümanlara yardım edebilir. Mekke ve Medine’yi özgürlüğüne kavuşturmak için elinden geleni yapabilir. İdeolojisi ne olursa olsun İslâm âleminin Türkiye’nin etrafında kenetlenmesini sağlamak gerekiyor. Türkiye Osmanlı değil, Osmanlı geçmişte kaldı; fakat bu geçmiş sebebiyle Türkiye’ye saygı duyuluyor. Türkiye İslâm’ın müdafii. Türkiye vatansever Müslüman bir idareye sahip olmasına rağmen hâlâ işgalden tam olarak kurtulabilmiş, tam bağımsızlığına kavuşabilmiş değil. Dualarım gönüldaşlarımla...   Allahü Ekber! 02.06.2018 Baran Dergisi 595. Sayı

İbda’yı Çalışmak

Cins dergisinin Mayıs sayısının “Oturum” bölümünde Salih Mirzabeyoğlu ve İbda hakkında bir sohbete yer verilmiş. Bence şimdiye kadar sorulmamış, çok önemli bir soru sorulmuş orada: - “Böylece İBDA-C kliği şurada Akademya diye olağanüstü entelektüel bir dergi çıkarırken bir başka klik bir yere Molotof atıyordu. Yani enteresan bir örgütsel yapıydı. Tabii enteresan bir örgütsel yapı olduğundan Türkiye’de bunun doktorasını çalışan, tezini çalışan yüzlerce insan oldu değil mi? - Tabii binlerce… - Gülüşmeler, buraya gülüşmeler yaz Arda… - Kimse çalışmadı abi İBDA’yı…” “Kimse İBDA’yı çalışmadı”… Çok doğru bir tesbit veya itiraf… Bunu sadece “akademik kesim” için söylemek doğru değil. İslamcı dediğimiz bir kısım camia, “ademe mahkum etmeye çalıştığı” İBDA’yı bile isteye çalışmadı. Bazıları korktu, çekindi, sorumluluk almak istemedi. Ben o İslamcı camianın bilfiil içindeyim yıllardır, neyin ne olduğunu gayet net biliyorum. İbdacıları işe almayanından, İbdacı olduğunu sonradan öğrenince işten çıkarmaya kalkanına kadar neler gördüm. Bazı Büyük Doğucu “isimleri” Mirzabeyoğlu’nu örtmek için öne çıkardığını söyleyen kanaat önderi dinledim. Ama Salih Mirzabeyoğlu, Haliç Kongre Merkezi’nde “bu dünyaya birbirimizle didişmeye gelmedik” dedi, “hatasından dönene altundan köprüler kurulur” dedi. Bizim için o hesap kapandı. İBDA çalışılmadı ama İslamcı Dergiler, “İslam Düşüncesi” çok çalışıldı akademide. Bununla ilgili bir sürü tez filan yazıldı. Ama bu tezlerin içine hiçbir zaman İBDA dâhil edilmedi. Türkiye’deki İslamcı düşünceyi 1990’lardan itibaren dergilerden ve yayınlardan takip edecek olursak, (Büyük Doğu-İbdacı dergileri hariç tutarak) karşımıza şöyle bir manzara çıkar: İslam coğrafyasından farklı mezhep ve meşrepten tercümelerin bolca yer aldığı, yerli bir fikir hareketinden ziyade, ya İslam ya Batı coğrafyasından alınan fikirlerin “yerlileştirilmeye” çalışıldığı göze çarpar. Özellikle İran devriminden sonra ortaya çıkan “İrancılık” çok etkili görünmektedir. Diğer taraftan Seyyid Kutup gibi, Hasan El Benna gibi, Said Havva gibi, Mevdudi gibi, Abduh gibi, Teymiyye gibi isimlerin kitapları tercüme edilir ve neredeyse her eve Seyyid Kutup’un “Fizilal-il Kuran” isimli tefsiri girer. Dergilerde sıklıkla şu kelime ve kavramlar kullanılır: “Tevhid, şirk, hak, tağut, ümmet, devlet, hilafet, imamet, tebliğ, cihat, emperyalizm, kapitalizm, sosyalizm, siyonizm, adalet, işgal, sömürge/sömürgecilik, direniş, eylem…” Diğer taraftan, İslamcı dergiler gündemi belirlemek yerine, belirlenmiş gündem üzerine kendilerini eklemleme yolunu seçmişlerdir. Mesela İran Devrimi olunca İrancı, oradan Ali Şeriati’nin sosyalist düşünceye eklemlenme çabasına iştirak… Misal o devrin en popüler yazarlarından Ali Bulaç’a bakın. O zamanki düşüncelerinden bugün geldiği noktaya bakın. Bu isimleri çoğaltmak mümkün… Velhasıl Türkiye’de “İslam Düşüncesi” deyince ne anlaşılıyor ben çok emin değilim. Misal İslamcı bir fikir ve hareket olan Büyük Doğu’nun, Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu İBDA fikri ile devam ettiğini biz söylüyoruz. Çizgimizin sarsılmadan dosdoğru devam ettiğini de. Tarih muhasebesi ile, sanat, edebiyat, ilim, fen, tefekkür, hikmet, iktisat, siyaset ve aksiyon gibi insanı ilgilendiren her alana el atmış ve el atmakta olan “küll bir sistem”den bahsediyoruz. Ama mesela, başka? İslam düşüncesi deyince başka aklınıza ne geliyor? Böyle sarsılmaz bir çizgide devam eden ve Türkiye ve dünya siyasetine etki eden bir fikir ve aksiyon hareketi? Büyük Doğu-İbda fikir ve aksiyon çizgisi sarsılmadan bugüne geldi. Ve Cumhurbaşkanı kendini bu sarsılmaz çizgi ile, Büyük Doğu ile ifade etme ihtiyacı duyuyor. Tam da söylemeye çalıştığımız şey bu: Türkiye’de canlı, yaşayan, yerli bir fikir ve aksiyon hareketi var mı diye sorulduğu zaman vereceğiniz cevap nedir? Tüm kesimlerin bunun cevabını vermesini çok isterdim. Kumandan’ın son ânına kadar yazdığını biliyoruz. Üstad Necip Fazıl’ın da öyle… Eserlerinin çapını bilen biliyor. Onlar bir dünya görüşü inşa ettiler ve o fikir 1940’lardan beri sarsılmaz bir çizgide genişleyerek, büyüyerek, hep yeni, hep yenilenmiş olarak bugüne geldi. Geçenlerde okudum: İmam Gazali Hazretleri’nin bütün ömrü yazdıklarına bölününce günde 20 sayfa kaleme almış olduğu ortaya çıkıyor. 68 yaşında şehid edilen Salih Mirzabeyoğlu 60 telif eser verdi. Ömrünün son anına kadar yazmaya devam etti. Şimdi artık şiir veya kitap yazmayan mütefekkiri, şiiri bırakıp güya fikre yönelen, ama maalesef eline yüzüne bulaştıran şairi, bir şiir yazıp hala 80 yaşında ekmeğini yiyen şiir heveslisini, (liste uzar gider) gençlere “mütefekkir” diye sunarsanız, gençlerin elinizden kayıp gitmesine şaşmamanız gerekir. 21. Yüzyılın “teknik küfür”ü içinde kaybolmuş bir gençliğe yepyeni bir ruh ve anlayış aşılayacak fikirden uzak tutarsanız, onları “idealsizlik ideali” gibi bir şey olan “particilik” kavgaları içinde kaybedersiniz. Gençlere fikirle yürümek ve yürürken kendisiyle birlikte fikrini de yürütmek gibi bir mesuliyet vermezseniz, onları kaybedersiniz. Salih Mirzabeyoğlu’nun “yenilenme ve yenilik” hakkında söylediklerini, hatırlatmanın tam yeri: “Burada bütün hadise şundan ibarettir; Karşılaşmış olduğun şeylerde, böyle “çelişki” gibi görünen hususlarda, -“İslâm’da çelişki”ymiş gibi görünen meselelerde- aranması, bulunması gereken hikmetler vardır…  Çünkü, ancak böyle şeylerdir ki “yeni bilgiler” getirir… Anladın mı?... Teferruatla ilgili hususlarda söz konusu ise bu, ha, onlar da “Allah’ın rahmeti” cümlesindendir… Bak ne kadar önemli bir mevzu çıktı ortaya? Ancak bu tür şeylerdir ki, “yeni bilgiler” getirir, yeni bilgilerin ortaya çıkmasına vesile olur… Yoksa hayat statik kalırdı, anlatabiliyor muyum… Yani “hayat” olmazdı… Hayatın statikliği demek, “yeni” olan hiçbir şeyin olmaması, bir bakıma “akış”ın durması, o canlılığın, yeniliğin –olmaması-, katılaşması demek… Şimdi “İslâm’a Muhatap Anlayış” diyorsun, bu böyle hazır elbise değildir ki! Lak lak edeceğin ezber ve şablon değildir ki… İslâm’a muhatap anlayış, senin, bir günü –yani aslını söylüyorum ben, şimdi kim buna göre nedir, ne değildir onu söylemiyorum- şimdi, “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır” diyor Allah Resûlü değil mi? Ölçü bu değil mi?.. Şimdi, “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmış” olduğuna göre, senin bugünkü İslâm’a muhatap anlayışına göre, demek ki yarınki biraz daha tekâmüldür… Tekâmül etmiş olman gerekir… Durmak ve donmak yok! “Eş” geçti mi aldandın! Bu nereye kadar gider? Bu şimdi, sonsuzdur… Sonsuza kadar gider… Ve her ân yenilenme sırrı! Yoksa böyle kaz gibi hani İslâm’a muhatap anlayış filân olmaz! Ne demek istediğimi anladın değil mi?” Şimdi birileri İBDA’yı çalışır mı çalışmaz mı bilemiyorum. Ama Büyük Doğu-İBDA, yani Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu, bu ülkenin dününü anlamaya, bugününü şekillendirmeye ve yarınını inşa etmeye devam edecek. Bu arada Cins Dergi’ye selam olsun… Baran Dergisi 595. Sayı

Eflâtun-u İlâhi: Yağmurcu’nun Ardından

İBDA Mimarı, bütün bir İBDA fikriyatını “Ben Kimim?” istifhamı üzerine bina etmiştir, denilebilir. Hemen belirtmek gerekirse, “Ben Kimim?” istifhamı, ancak “ölüm”e, dolayısıyla da “ebedî hayat”a ram olmuş çileli bir hayata talib olanların kullanabileceği bir istifhamdır. Üstad Necip Fazıl’ın 1972 yılında yazmış olduğu “Zehirle Pişmiş Aş” isimli şiirinde, “Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir? Dilsizce, yalnız Allah demeye kimler gelir?” beytindeki mânâyı sezer gibi oluyoruz. Beytin lügat mânâsı üzerinden spekülatif bir okuma yapmak icab ederse, Necip Fazıl’ın evindeki zehirle pişmiş aşı yemeğe giden sadece ve sadece “Ben Kimim?” diyen İBDA Mimarı olmuştur. İBDA Mimarı’nın eserlerinde “Ben kimim? diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir!”(1) mottosuna niçin çok sıkça vurgu yapıldığını bu çerçevede değerlendirmek icab eder. “Her an ölümü yaşayan” bir kahraman olarak dünya hayatını tamamlayıp perde ardında konuşlanan İBDA Mimarı’nın Tilki Günlüğü’nden: “Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir... “Ben”... Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!.. “Ben kimim?” ve “ölüm nedir?” sorusunun bitişikliği üzerinde, nevî şahsıma mahsus bir nefs murakabesi... Hayat ve ölüm... Alındığı yere nisbetle, meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul... Bütün dava, hayatın gayesi, malûmu meçhullükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!..”(2) Bu mânâdan olarak, İBDA Mimarı, malûmu meçhullükten kurtaran bir kahraman olmanın yanı sıra, meçhulü malûm kılan bir kahraman olarak da tarihe geçmiştir. Anın ucunda yaşayan ve yine anın hakkını veren bir kahraman olarak bu dünyadan perdenin ardına göçmüştür. “İddet müddeti” tamama erdiğinde, (11 Eylül 2018), kendileri nasıl avdet(3) eder veya temessül(4) edecek onu doğrusu ben de bilemiyorum, ama “gözü arkada olan” biri olarak perde ardından istiklâl ve istikbâl kaygısı taşıyan her sağduyulu ve de anteni yüksek insana her daim nezaret edeceğini, -ettiğini!- şimdiden söyleyebilirim, Allah’ın izniyle! Doğru söylemek gerekirse, İBDA Mimarı’nın eserlerinde terennüm eden mânâ veya fikir, fikirle çizilmiş suretin de ta kendisidir, denilebilir. “Adam tanımak surat tanımak demek değildir”, diyen bir kahramandan söz ediyoruz çünkü. Onun sureti İBDA külliyatında mündemiçtir. Görmek isteyene kendisini gösteren bir suret! Fikirler ölmez, dolayısıyla da sureti de “su keyfiyetine malik olarak” bâki! “Su keyfiyeti” ile “fikir keyfiyeti” arasında nasıl bir ilişki kurulduğu hepimizin malumudur. Yerine göre buhar, yerine göre buz ve yerine göre ise akarsu keyfiyeti hafızalarda yer etmiş olmalı! Görebilene, daha doğrusu istidatlı olana aşk olsun! Bu arada şahsî bir tecrübemi de paylaşmak isterim. Yağmurcu’nun “Filistin ve İşkence” isimli video konferansını izledikten kısa bir zaman sonra, okuduğum her eserini kendi sesinden duyarak, -duyuyormuşum gibi!-, okudum! Ben okumuyordum da, yazılar sesleniyordu sanki! Şu temessül mevzuu üzerinde birazcık olsun durmak icab ediyor, sanırım. Temessül, lûgatta yansıma, görünme, bir varlığın kendi vücudunun aslını koruyarak başka bir şekilde ortaya çıkması veya görünmesi mânâsınadır. Hiç şüphesiz ki temessül, tenasuh değildir. Bilindiği üzere tenasuh, Hindulardan çıkmış bir inanıştır. Ölen insanların ruhunun bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi inancını ifade eder. Batı literatüründe bunun karşılığı, “Reincarnation (Reankarnasyon) ve Tranmigratıon”dur. Tenasuhe inanlara Tenasuhiyye denilir. Hulul prensibine dayanan bir inanıştır ki, batıldır, küfürdür. Bu iki kavramı birbirinden ayırma babında İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyorlar: “Tenasûh vardır diyen, İslâm dinine inanmamış olur. Yani Müslümanlıktan çıkar. Ruhların, cisim şekil alarak iş görmelerini, bazı kimseler tenasûh saymıştır. Hâşâ ve kellâ (asla), hiç tenasüh değildir. Yani ruhlar, başka bir bedene girmemiştir. Bu hâl, birçok cahillerin ayaklarının kaymasına sebeb olmuştur.”(5) Evet; temessül konusu hassas ve misâl âlemini de kapsadığından karışık gibi gözüken bir mevzudur. Rüya ve keşiflerin çoğunluğu misâl âlemi ile bağlantılı olduğundan temessülün sahası orayı da ilgilendirir. Temessülün varlığına ve mahiyetine dair uygulamalara en başta Melek, Cin ve Şeytan taifesinin uygulamaları misâl olarak verilebilir. Bu mevzuda Kur’ân ve hadîslerde pek çok delil mevcuttur. Meselâ, Meleklerle ilgili olarak; Kur’ân’da, Hazret-i Meryem’e Ruhun insan suretinde gelip Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın müjdesiyle ve Hazret-i Meryem’in ona hamile kalışıyla ilgili âyetler (Meryem, 17-21) ile Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm ve Hazret-i Lut Aleyhisselâm’a insan kılığında gelen Melekleri haber veren âyetler (Zariyat, 24-30; Hud, 69-78) temessüle birer örnek olarak verilebilir. Şeytan ve Cinlerin temessülüne ait delil de yine Kurân’dan, (ayet meâli): “Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal, 30). Bu âyetin tefsirinde, Ensar denilen Medine-i Münevvere ahalisinin İslâmı kabul etmesi üzerine telaşa düşen Kureyşli müşriklerin Allah Reûlü’ne tuzak kurmak için Darun Nedve’de toplanmaları esnasında İblis’in de Necit ahalisinden bir ihtiyar görüntüsünde toplantıya katılması ve toplantıda öne sürülen tüm görüşlere karşı çıkıp sadece Ebu Cehil’in Allah Resûlü’nün öldürülmesine dair görüşüne taraf olması ve akabinde, Allah’ın tuzakları boşa çıkaran olarak, Cibril Aleyhisselam’ın haber vermesiyle birlikte Mekke’den çıkıp Medine’ye hicret etmesi ile ilgili hadise, temessüle örnek olarak verilmiştir. Malum olduğu üzere, Allah Resulü bir gece yatağına Hazret-i Ali (R.A)’yi yatırarak Hazret-i Ebu Bekir (R.A) ile birlikte Mekke’den çıkmışlardır. (Ömer Nasuhi Bilmen). Temessül ile ilgili başka bir ayet meâli: “Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım”, demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.” (Enfal, 48). Bu ayetin tefsirinde ise lanetli İblis’in, Benî Kinane kabilesi eşrafından ve şairlerinden olan “Sürâka Bini Mâlik” adındaki şahsın şekline büründüğü ve Müslümanlarla savaşmak isteyen Mekkeli müşrikleri cesaretlendirdiğinden söz edilmektedir.(6) Hadîsler çerçevesinde, meselâ, Meleklerle alakalı olarak, Hazret-i Sad bin Vakkas (R.A) tarafından nakledilen bir hadîs meâli, temessüle örnek olarak verilebilir (meâlen): “Uhud günü Allah Resûlü’nün sağında ve solunda beyaz elbiseli iki kişi gördüm onun önünde ona yardımcı olarak çok şiddetli savaşıyorlardı. Bunları ne daha önce ne daha sonra gördüm (bu sözüyle Cebrail ve Mikail’i kast etmiştir) (Buhari, libas 24, Müslim, fezail 47). Başka bir örnek, Hazret-i Ömer (R.A) buyuruyorlar (meâlen): “Allah Resûlü’nün huzurunda oturuyorduk. Beyaz elbiseler içinde tanımadığımız bir yabancı geldi. Üzerinde yolculuk âlameti de yoktu. Efendimiz’den izin istedi. “Yaklaşabilir miyim Ya Resûlallah?” dedi. Ve bu ifadesini üç defa tekrar etti. Her izin alışta Allah Resûlü’ne biraz daha yaklaşıyordu. Sonra ellerini dizlerine koydu ve Efendimiz’e soru sormaya başladı: -İman nedir? Allah Resûlü cevab verdi: “İman, senin Allah’a, meleklere, kitablarına, peygamberlerine, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine ve ahiret gününe inanmandır.” -İslâm nedir? -Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet getirmen, namaz kılman, oruç tutman, zekat vermen ve hacca gitmen.. -İhsan nedir? -Senin Allah’ı görüyor gibi kulluk etmen. Sen O’nu görmesen de O, seni görmektedir. Allah Resûlü’nün verdiği her cevaptan sonra yabancı “Sadakte” diyor ve Allah Resûlü’nü tasdik ediyordu. Biz ise olanları hayret içinde seyrediyorduk. Ve içimizden, “hem soruyor hem de tasdik ediyor”, diye geçiriyorduk. Son olarak da kıyamet ile ilgili bir soru sordu: -Kıyamet ne zaman kopacak? dedi. Efendimiz bu soruya: “Şu anda kendisine soru sorulan, sorandan fazla bir şey bilmiyor” cevabını verdi. Ardından da kıyamete ait bazı alametleri saydı. Adam bunu da dinledikten sonra kalktı ve gitti. Birkaç kişi arkasından çıkıp baktı, fakat yolcu ortada görünmüyordu. Allah Resûlü bize, bu gelenin kim olduğunu bilip bilmediğimizi sordu. “Allah ve Resûlü bilir” diye cevap verdik. Ve şöyle buyurdu: “O Cibril’di. Size dininizi öğretmek için geldi.” (Buhari, İman 37, 34).(7) Hazret-i Aişe Validemiz buyuruyorlar (meâlen): “Hendek muharebesinden dönülmüştü. O esnada ben hücremde bulunuyordum. Dışarıda bir ses duydum. Allah Resûlü tam kapının önünde birisiyle konuşuyor ve eliyle karşısındaki şahsın üzerindeki tozu-toprağı siliyordu. Muhatabı, Allah Resûlü’ne: “Ya Resûlullah silahınızı bıraktınız mı? Ama biz melekler topluluğu henüz silahlarımızı bırakmadık. Allah (cc) Sana, Kurayzaoğulları üzerine yürümeni emir buyuruyor” dedi. Allah Resûlü içeriye girince sordum: “Ya Resûlullah kiminle konuşuyordun?” “Cibril’le” buyurdu. “Rabbimin emrini tebliğe gelmişti.” (Buhari, Meğazi 30; İbn Kesir, el-Bidaye, 3/ 134)(8) Sahabi öbek öbek Beni Kurayza’ya doğru giderken, yağız bir delikanlı görürler. O da atını mahmuzlamış ve Beni Kurayza’ya doğru gitmektedir. Başında beyaz bir sarık vardır. Görenler onu ilk önce Dıhye’ye (RA) benzetmiştir. Durumu Allah Resûlü’ne söylerler. Şöyle cevap verir (meâlen): “O Cibril’di. bizden önce gidip Beni Kurayza’nın kalbine korku ve panik saldı. Onların maneviyatlarını sarstı, ümitlerini bitirip tüketti…” (İbn Kesir, el Bidaye ve’n-Nihaye, 4/120)(9) Ayet meâli: “Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgâr verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim evimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır. (Sebe, 12-13). Ayrıca Neml suresi ayet 39’da geçen Belkıs’ın tahtının gelmesiyle ilgili ayetler de Cinlerin temessülü ile ilgilidir. Son bir örnek de Ebû Eyyûb el Ensarî Hazretleri (R.A) vesilesiyle olsun (meâlen): “Ebû Eyyûb el Ensarî’nin bir hurma deposu vardı. Cin veya şeytan türü birileri gelir ve o depodan hurma alırdı. Ebû Eyyûb durumu Allah Resûlü’ne şikayet etti. Allah Resûlü : “Git onu tekrar gördüğünde: “Bismillah peygambere icabet et” de buyurdular. Sonra Ebû Eyyûb onu yakaladı bir daha gelmeyeceğine söz verince serbest bıraktı. Sonra Allah Resûlü’ne gelince, Allah Resûlü, “Esirin ne yaptı” buyurdular. Ebû Eyyûb, “Bir daha dönmeyeceğine yemin etti” deyince, Allah Resûlü, “Yalan söyledi, O yalan söylemeye alışıktır”, buyurdu. Ebû Eyyûb o kişiyi bir daha yakaladı tekrar gelmeyeceğine yemin edince onu tekrar serbest bıraktı. Allah Resûlü tekrar sordu: “Esirin ne yaptı?” Ebû Eyyûb, “Bir daha dönmemeye  ikinci defa yemin etti” dedi. Allah Resûlü, “Yalan söyledi, O yalan söylemeye alışıktır” buyurdular. Üçüncü sefer yakalayınca; bu sefer seni Allah Resûlü’ne götürmeden bırakmayacağım, deyince, o kimse dedi ki: “Sana bir şey öğreteceğim. “Ayet-el Kürsî”yi evinde oku bunu oku ne şeytan ne de bir başkası sana yaklaşamaz. Ebû Eyyûb Allah Resûlü’ne geldi ve Allah Resûlü tekrar “Esirin ne yaptı?” diye sorunca, Ebû Eyyûb olan biten, haber verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “O doğru söylemiş, fakat kendisi yalancıdır”, buyurdular. (Müsned: 22488- Tirmizi 2880)(10) Not: Yukarıdaki hadîs Hazret-i Ebu Hureyre (R.A) tarafından da tecrübe edilmiş olarak anlatılmaktadır. (Sahîhu’l-Buharî, Kitabü’l-vekâle, Hd. 2311). Evet; cinler, insan suretinde temessül ettikleri gibi, diğer canlılar şeklinde de temessül etme kabiliyetine sahibtirler. Allah Resûlü’nün değişik hadîslerinde evlerde görülen yılanlara evvela: “Cin isen çık” demesini tavsiye etmesi, Medine’de iman eden cinlerin olduğunu söylemesi ve eğer çıkmazsa bunun üzerine öldürülmelerini buyurmaları, bu gerçeğe ışık tutan başka hadîslerdir. (Hadîsler için bkz. Müslim, Selâm, 139; İ’tisam, 33; Ebu Davud, Edeb, 174; Tirmizi, Ahkam, 2)(11) Kısa ve öz söylemek gerekirse, bu tür vakalar, Muaz b. Cebel, Ubeyy b. Kâ’b, Ebu Hureyre, Ebu Eyyûb el Ensarî Hazretleri gibi seçkin sahabîler tarafından da zaman zaman müşahade edilmiştir. Bu da cin veya şeytanların temessülünün tevatüre yakın bir keyfiyette nakledilmesi demektir ki, o da bu hususu şüphe vermeyecek şekilde gözler önüne sermektedir. Ayrıca, Şeytanın Hileleri isimli eserinde İbni Arabî Hazretleri, İbni Abbas ve Muaz bin Cebel (ra) şeytanın cemaat hâlinde Allah Resûlü ile Sahabîlerin oturduğu bir sırada şeytanın geldiği ve bazı bilgiler verdiği uzunca hadîste meşhurdur. Tenasuh ve temessül mevzuunda dünya görüşümüz çerçevesinde şüphesi olanların, Yağmurcu’nun Esatir ve Mitoloji “Güneş ve Ay” isimli eserinin 6. Bölümünde yer alan “İlyas Aleyhisselâm” bahsini sonuna kadar okumalarını salık veririrz.(12) İBDA Mimarı: “Biz, İslâm dışı çevrelerin eylemlerini bile destek niyetine kendi kâr hanesinde eriten bir hassaya mâlikiz… Tabuta da girsek, bu böyle; insan ölse de, keyfiyet, sahiblerinde eşya ve hadiseyi kendine delil kılarak yaşar… Eşya ve hadiselerin kendisini doğruladığı, “kurmay” mânâsına “marjinal” keyfiyet…Anlatabildim mi?..”(13) Temessül meselesinden sonra tekrardan mevzuya dönecek olursak. İBDA Mimarı’nın “Ben kimim?” istifhamı üzerinden bir “dipsiz mağara” teşbihi var ki, müthiş! Söz konusu teşbih, Eflâtun’un “Görünüşler Alemi” üzerinden “İdeler Alemi”ne yol veren Mağara alegorisini de hatırlatıyor gibidir. Yahya Kemâl’in “Ne harabî, ne harabatiyim / Kökü mazide olan atîyim!” mısralarını da hatırlatan durumlar… Meşhur söz: “Büyük istikballer büyük geçmişlere dayanır.” Nitekim istikbâl göklerde değil, köklerdedir! Çok uzak değil, çok yakın bir zamanda, uzaya gitmenin öyle sanıldığı kadar çok da büyük bir marifet olmadığı anlaşılır. Bununla beraber, cennetten getirilen Ud kokusunun (Heylele: La ilahe illahlah) bütün bir dünyaya yayılmasına şahidlik etmenin ise ne büyük bir nimet, marifet olduğu da tez zamanda anlaşılır! İBDA Mimarı, “Ben kimim?” istifhamını “sonsuz keşfe mevzu dipsiz mağara!”(14) teşbihi üzerinden vuzuha kavuşturmuştur, denilebilir. Sonsuz keşfe mevzu dipsiz mağara?.. Mağara teşbihi her ne kadar Eflâtun’un mağara alegorisini hatırlatıyor ise de, aslında, daha çok “Mağara dostluğu”nu hatırlatıyor gibidir. Allah’ta fani olmanın biricik yolunu aydınlatan yegâne sır, Sevr mağarasında ehline teslim edilmiştir. “Gizli zikir” talimi üzerinden ehline teslim edilen bu sırrın sahiblerine bugün Nakşibendi denilmektedir. İBDA Mimarı boş yere söylemiyor: “Nakşî sırrıdır kavgam!”(14) İBDA Mimarı, bütün bir İBDA fikriyatını “Ben Kimim?” sorusu üzerine bina ederken, aslında bir yönüyle “İBDA, beşer zekâsının sekreteridir” hakikatinin anlaşılmasını istiyor, diğer bir yönüyle de “Baş ve son”a taalluk eden veçhesiyle, “Ben beklenenim!” müjdesini de veriyor. Eserlerinde bu mevzuya sıkça vurgu yapmasının sebebini ise asaletine ve de asabiyetine bağlamak lazım gelir. Eserlerinin muhtevasında saklı olan mânâya vakıf olabilmek için bu şekil bir okuma yapmak bir zorunluluk olarak algılansa yeridir. “Peşin fikir hikmeti” denilen durum.   Dipnotlar 1-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-cizgi-347-h3134.html 2-Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, İBDA Yayınları, c. 1, sh. 18-19. 3-Avd: Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme… Avdet: Dönüş, geri gelme, dönme. Rucu’… Avdetî: Dönme. Aslına, Müslümanlığa dönen. 4-Temessül: Benzeşmek. Cisimlenmek. Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek. Bir kıssa veya atasözü söylemek. 5-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 6-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 7-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 8-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 9-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 10-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 11-http://www.hkerrar.com/temessul-nedir-melekler-seytan-ve-cinlerin-temessulle-iliskileri.html 12-Salih Mirzabeyoğlu, Esatir ve Mitoloji “Güneş ve Ay”, İBDA Yayınları, İstanbul, 2010, sh. 88-109. 13-Salih Mirzabeyoğlu, Adımlar, İBDA Yayınları, İstanbul, sh.103. 14-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 260. 15-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-ordu-32-h219.html Baran Dergisi 595. Sayı

Kadir Gecesi’nin Kadrini Bilmek

Kâinatın Halik’ı, İnsin ve Cinsin Rabbi olan Allah’ımıza bir kere daha hamdolsun ki, cennetin yolunu bilelim diye bin aydan daha hayırlı bir gece yaratmış: Kadir Gecesi. On haziran pazar gününü pazartesiye bağlayan gece o mübarek geceyi idrak etmeye çalışacağız... Rabb’imiz: ‘Biz Kur’anı Kadir gecesinde indirdik’ dedikten sonra Peygamberler Peygamberi’ne hitaben; ‘Sen bilir misin habibim bu Kadir Gecesi’nin ne olduğunu? Bilmiş ol ki, bu gece (içinde Kadir Gecesi olmayan) tam bin aydan daha hayırlıdır.” Yukarıda işaret ettiğimiz üzere, Allah bu gecede bizi cennetine koymak için, affeder, günahlarımızdan arındırır. Önümüzde bir Kadir Sûresi ve gecesi lütfedilmiştir ki, baldan tatlı, kaymaktan leziz... Hatta bazı Kur’an tefsircileri bu sûreyi şerh ederken şunu söyler; “Kur’an’ı Kerim Levh-i Mahfuzdan dünya göğüne toplu olarak bu gece indirilmiştir. Cebrail (a.s) vasıtasıyla ayet ayet 23 yıl içerisinde Efendimiz’e vahyedilmiştir.” Hatta Dehlevî bu meselede şöyle bir açıklama getirmiştir. “Kadir gecesi ikidir, ilki Duhan Sûresi’nde üçüncü ayetinde zikredilen ‘mübarek gece’ işte bu gecedir. Kur’an bir küll halinde inmiş olup sonra yılın içindeki gecelerde de Ramazan ayı içinde parça parça indirilmiştir.” (1) Sûrenin devamından bahsedecek olursak; “Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cibril), bu gecede yeryüzüne (her bir iş için) inerler. O tan yeri ağarıncaya kadar çok hoş bir esenliktedir.” buyrulur. Öyleyse biz buradan payımıza düşeni nasıl alacağız onu düşünmemiz gerekir. Önce orucumuzu tutmamız, namazımızı kılmamız gereken birisi olmamız lâzım gelir. ‘Uydum kalabalığa’ diye camiye koşmak yeterli olamaz. Camileri doldurmamız lâzım. Televizyonda mevlid ve ilahî seremonisine katılmak yerine, camileri doldurmak daha evladır. Bazı âlimler aslında Kadir Gecesi’nin, Ramazan’ın ilk on günü çıkmadan araştırılmasını ifade ederler. Kesin olarak da bu konularda hâdis-i şerif olduğunu söylerler. Ehl-i Sünnet toplumu ise en çok Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın yirmisinden sonraki tek gecelerde aramayı yeğlemişlerdir. Elbette bu da hadis-i şerife dayanıyor. Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde ittifak daha sağlamdır ve bu gece mutlaka kaza namazları kılınmalı, bol bol Kur’an okunmalı... Tesbih ve tevhid çekilmelidir... Bir hadis-i şerifte İbn-i Abbas’dan rivayetle Efendimiz’in şöyle buyurdukları beyan edilmiştir: “Her kim ki, Kadir Gecesi’nde iki rekât namaz kılar veu bu namazın her iki rekâtında da önce bir Fatiha sonra da yedi kere İhlas okur ve iki rekâtı bitirip selâm verdikten sonra yetmiş kere ‘Estağfirullahe ve etübü ileyh’ derse, o kişi daha yerinden kalkamadan hem kendisinin hem de anne ve babasının günahları affedilir.” Salih kişiler Ramazan’ın son on gecesi değil, tüm geceleri Kadir Gecesi kabul ederek, ibadet ederlerdi. Ebul-Leys (r.a) beyanına göre Kadir Gecesi namazının evveli iki rekât, ortası yüz rekât ve en yükseği ise bin rekâttır. Her bir rekâtta Fatiha’dan sonra, bir Kadir Sûresi, peşinden üç İhlâs Sûresi okuyup, her iki rekâtta selâm verildikten sonra Peygamber Efendimiz’e salat-u selâm getirilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Kadir Sûresi’nin mânâsından bahsedip, ashabına, bin ‘aydan daha hayırlı’ diyerek Kadir Gecesi’ni işaret edince, “Allah-u ekber” cevabını aldı. Ashab-ı Kiram sevinçten ağlamaklı oldu, birbirlerine sarıldılar... Bu geceyi lütfen oyunla, oynaşla, diziyle falan geçirmeyelim. Mümkünse bol bol kaza namazı kılalım, hatta kılabilenler tesbih namazını da kılsınlar. Efendimiz, Hz. Aişe annemize öğretip okumasını emrettiği şu duayı da en az 100 kere okursanız, Kadir Gecesi’ni güzel idrak edeceğinizi düşünüyorum: ‘Allahümme inneke afüvvün Kerimün tühıbbü’l-afve va’fü anni...’ Baran dergisi çalışanları ve okurlarının Kadir Gecesi’ni tebrik eder, bu mübarek gecenin hayırlara, güzelliklere vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederim. Bayramınız da mübarek ola... Baran Dergisi 595. Sayı

Baran Dergisi Geleneksel Okur Buluşması

Baran Dergisi’nin her sene Ramazan ayında yapmış olduğu okur buluşmalarına son 6 yıldır katılıyorum. Aynı zamanda Baran Dergisi ve ekibini 6 yıl önce tanıdım ve o günden beri okuyor, yazıyor ve istifade etmeye çalışıyorum.  Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Kazım Albayrak’ın konuşmasıyla başlayan ve dergimiz yazarlarından Abdullah Kiracı, Mevlüt Koç, Nazif Keskin ve Star Gazetesi Yazarı Yakup Köse’nin de konuşmalarıyla sohbet havasına bürünen okur buluşmasında dergiyi takip eden okurlar da kendilerini tanıttı. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 16 Mayıs 2018 tarihinde şehit olması hasebiyle kendisine yapılan Telegram işkencesi ve nihayet suikasti üzerine konuşuldu. Kumandan ile dünya gözüyle tanışıklığı olanlar, örnek teşkil etmesi açısından onun hayatından anekdotlar aktardı.  Daha önceki okur buluşmalarına nazaran gençlerin yoğunlukta olması beni ziyadesiyle sevindirdi. Vefatının da tesiriyle, gençlerin Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerine yönelmesi ve -onun mücadelesini sürdürmeye çalışan bir dergi olan- Baran Dergisi’ne alakayı çoğalttı diye düşünüyorum. Çünkü bir dergi olarak inkılab şuurunu daima diri tutmaya çalışıyor, Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle “örgütlenme, şuurlanma, haberleşme ve istihbarat yönünde bir tünel açıyor” ve yönlendirici oluyor. Bunun örneklerini Baran Dergisi’nin geçmişinde, manşet ve yazılarında da görebilmeniz mümkün.  Okur buluşması denildiğinde dergicilerin aklına gelen anlamı; ikramlar, çaylar, tanışma faslı ve havadan sudan konuşup ayrılmalar oluyor. Bundan önceki yıllarda birkaç edebiyat dergisinin okur buluşmasına katılmıştım ve sonuç bahsettiğim şekilden ibaretti. Yani “bir dergi niçin vardır” ve “bir dergi ne yapar” ve “bir dergi niçin okur buluşması yapar” şeklindeki soruların hiçbir cevabını alamadığım bu okur buluşmalarından sadece midem dolarak çıkmıştım. Hâlbuki eğer edebiyat dergisi ise günümüzde edebiyatın can çekişmesinden bahsedilip kültür ve ahlakın olmadığı yerde edebiyatın da olamayacağından yola çıkılarak meselelerin tek tek ele alınması ve alternatiflerin konuşulmaya başlanması gerekirdi. Fakat Salih Mirzabeyoğlu’nun da dediği gibi “Meselelerin çözümü bir yana, daha nelerin mesele olduğunu bile bilmeyen bir kültür vasatında” yapmış, anlamış gibi görünme derdine düşüyorlar. Dergi çıkaranlar neden, niçin ve neye nisbetle dergi çıkardıklarının şuurunda değil. Haliyle çıkan dergiler bir süre sonra kapanmaya mahkûm oluyor. Kapanan dergilerin geçmişine göz attığım zaman klasik edebiyattan ileri gidilemediğini ve bir fikre nisbetle hareket edilmediğini görüyorum. Bir nevi tekrarlar silsilesi kendini açmamaya ve geriye doğru gitmeye başlıyor.  “Neden dergi çıkarıyoruz?” sorusunun cevabı verilemediği için de muhtemelen iş ticari kaygıdan öteye gitmiyor. Fakat dergicilikte ticaretin de zor olduğu sert kayaya çarptıktan sonra anlaşılıyor. Uzun süre devam eden dergilerin ayakta kalma sebebi ise kemikleşmiş okuyucuları olması. Her ay dergiyi alan okuyucunun dergide okuduğu şiir, deneme, öykü vb. onun için bir şey ifade etmese de “anlamış gibi” yaparak hayatına devam ediyor. Anlamış gibi görünmenin adeta bir virüs gibi yayıldığı şu çağda, bu dergiler de iş yapıyor!  Dergi Niçin Çıkar?  Şu soruyu soralım: Dergi niçin çıkar? İdeolojik bir derginin, bir dava dergisinin çıkış gayesini Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “İdeolocya ve İhtilâl” isimli eserinin “Kesin Tavır Alma, Yayın Organı ve Lider” başlığı altında kaleme aldığı bölümden aktaralım: “Mensupları arasında maddî ve manevî teması sağlama, iç ve dışa doğru tebliğ, telkin ve tesir, iç ve dışla ilgili haberleşme ve istihbarat, mensuplar arası kafa ve ruh disiplinini sağlama, örgütlenme.” Aslında hangi alanda dergi çıkarılırsa çıkarılsın ideolojik olmak zorunda. Çünkü biz dergiyi gaye olarak değil vasıta olarak görüyoruz ve görmek zorundayız. Edebiyat dergisi de, ekonomi dergisi de içe ve dışa doğru tebliğ, telkin ve tesir ile hareket etmeli ve inandıkları ideoloji üzerinden dergi faaliyetlerini yürütmeli. Çünkü dergi, yol gösterici bir zemin, ufuk açıcı bir kitap ve fikrî ihtiyaçlarımıza cevap temin eden bir yapı olmak zorunda. “İnsan başı ile fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa”nın “fikir” olduğu göz önüne alındığında, buna nisbetle hareket eden dergilerin sayısı bir iki taneyi geçmiyor maalesef! Ayrıca dergi çıkaranlar ve okuyanlar şunu sormalı kendilerine: Bütün Fikir’e nisbetle bir hakikatin varsa, adı ve vasfı ne? Bunun sosyal, siyasî, iktisadî başta olmak üzere toplumumuza sunduğu çözüm teklifleri ne? Şimdi, bütün bunların olmadığı yerde çıkan dergilerin güttüğü dâvâ ne?.. Söyleyecek bir fikrin varsa hani nerede? Senin fikrin, “Varlığı zorunlu Mutlak Fikir’in beşerî olamayacağı”, bu yüzden ve mecburen buna muhatab bir “Bütün Fikir”in gerekli olduğu temel hakikatinin neresinde? Gelelim Baran Dergisi’ne… Büyük Doğu-İbda fikriyatına bağlı olarak 12 senedir yayın hayatına devam eden Baran Dergisi, birçok engellere rağmen çizgisinden en ufak taviz vermeden, her hafta olmak şartıyla tüm turkuvaz bayilerinde satılıyor.  2007 senesinden beri Kemalistler, Fetullah Gülen örgütü ve TÜSİAD’ın memlekete verdiği tahribatı neredeyse her sayısında dile getiren Baran Dergisi, eğitimden kültüre, devlet politikasından ekonomisine kadar her alanda da yönlendirici olmuş ve geleceğe dair ne yapılması gerektiğini de feraseti ve basiretiyle göstermiştir.  Baran Dergisi, BD-İbda’nın temsilcisi olmamakla birlikte o fikrin bağlısı ve ona nisbet eden bir yapıdır. Klasikleşmiş habercilikten ve yayıncılıktan uzak Büyük Doğu İbda ideolocyasına nisbetle haber yapmakta ve olaylara bu çerçeveden bakmanın şuuruyla hareket etmektedir. Derginin ekibi de, yayın organlarında en büyük telkine memur olduklarının şuuruyla hareket etmekte, Salih Mirzabeyoğlu’nun lif lif işlediği İbda’nın duyulması, yayılması ve anlaşılması için temsilciliğine ve muhabirliğine talip olarak hareket etmektedirler. Dergiyi gaye değil gayeye giden bir araç olarak görmektedir. Baran Dergisi, okuyucunun isteğine göre veya sistemin çarklarına göre değil, Büyük Doğu İbda’nın bizden istediğine göre şekillenmektedir ve bu doğrultuda yayın yapmaktadır. Mirzabeyoğlu’nun “Yayın organı düşünmenin organı olurken, yüksek sesle düşünmenin de örneği olmalı ve mensuplarına bu şuuru iletmelidir”* ölçülendirmesiyle hareket etmektedir. Baran Dergisi, her geçen gün yükselen trajı ve genişleyen kadrosuyla yoluna devam etmektedir. *İdeolocya ve İhtilal-Salih Mirzabeyoğlu. 2. Basım. sh.114 Baran Dergisi 595. Sayı  

Reaksiyondan Aksiyona

Toplum olarak bugün düştüğümüz en büyük hatalardan birisi, başkalarının yanlışlarını en yüksek perdeden dile getirirken, kendi yanlışlarımızı görmekten imtina etmemiz. Bunun akislerini, içinde bulunduğumuz siyasî, iktisadî ve içtimaî vaziyeti izah ederken de rahatlıkla görebiliyoruz. “Kötü” olduğunu bildiğimiz Batı medeniyetinin ağrazını dile getirirken kendimize hiç bakmıyor, bir istinad noktamız olmadığı için rüzgâra göre savruluyoruz. Elbette, bir istinad noktasına sahip olmamamızda, Batı’nın zihinlerimize ve idraklerimize yönelik gerçekleştirdiği taarruzun payını göz ardı etmek mümkün değil. Ve yine elbette düşmanımızın silahlarıyla silahlanma zarureti ve “küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz” hikmeti icabı Batı medeniyetini bilmek zorunda olduğumuzu inkâr edemeyiz. Batı medeniyetinin belki de en önemli hususiyeti enaniyet sahibi fertlerden müteşekkil toplumlar tarafından inşa edilmiş olmasıdır. Batı insanındaki hodbinlik fertlerin birbiriyle olan münasebetlerinden, dünyanın geri kalanıyla olan münasebetlerine kadar kendisini gösterir. Hudperestliğe varan bu anlayış, dünyada sadece kendileri yaşıyormuş ve kendilerinden başkası yaşama hakkına dahî sahip değilmiş gibi bir düşünceyi beraberinde getirir. Onların “öteki”leştirdiği herkesin fikri kıymetsizdir. Batı’da fert merkezli materyalist telakkilerin, her fikirden daha fazla itibar görmesinin ve de kendilerinden başka kimsenin problemlerini önemsememelerinin sebebi de bu olsa gerek. Nitekim Batı’nın tüm maddî sahalarda kurmuş olduğu üstünlük, onların kibrini daha fazla artırdı, bizim gibi toplumlarda ise reaksiyoner bir tavır ve söylemin gelişmesine vesile oldu. Bu reaksiyoner söylem, Batı tarafından oryantalize edilen bizim, kendimizi yeniden oryantalize etmemize sebeb oldu ki; “tepkisel bir anlatım, kendisini ‘öteki’ yapan bir üst-anlatımın dilini kullanır” (Sarıbay, 2000: 14) vaziyete gelip ona eklemlendi. Bu problemin ne seviyede olduğunu anlamanın en kestirme yolu ise akademik camiaya bir göz atmaktan geçiyor. Uluslararası ilişkiler disiplininde Batı-merkezci bir anlayışın hâkimiyeti, bu disiplinin ortaya çıktığı dönemden beri devam ediyor. İnsanlık tarihi boyunca var olan toplum ve devletler arası münasebetleri ele alan sahayı “uluslararası ilişkiler” olarak yaftaladıktan sonra, “bu alandaki çalışmalar I. Dünya Savaşı’nın ardından başlamıştır” diye etiketleyerek Batı’nın topyekûn hâkimiyetine atıf yapılınca, merkeze alınan sorunların da, Batılıların dış politikadaki önceliklerine göre yönlendirilmesi kaçınılmaz oluyor. Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Cemiyet-i Akvam, Batılı devletler arasındaki problemleri çözmek için “Savaş niçin başladı, savaştan ne dersler çıkarıldı, yeni uluslararası sistem hangi temeller üzerinde inşa edilmelidir?” (Burchill, Linklater, 2013: 22) sorularını merkeze almak suretiyle kurulmuşsa, II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen Birleşmiş Milletler de Batı’nın ihtiyaç ve menfaatleri doğrultusunda form almış bir müessesedir. Aynı şekilde uluslararası ilişkiler, Soğuk Savaş döneminde nükleer caydırıcılık ve silahsızlanma, Soğuk Savaş sonrası küreselleşme, 11 Eylül’ün ardından ise “terörizm” ve güvenlik konularına odaklanmıştır. Çünkü Batı’nın sorunları bunlardır. Batılı akademisyenler kendi problemlerinin çözümü için kafa patlatırken, kendi adına düşünebilme kabiliyeti elinden alınmış bizler de, onların “açtığı yolda, gösterdiği hedefe” koşar adım gitmeyi tercih ettik. Dünyanın en büyük problemi adaletsizlikmiş, post-kolonyal süreçte modern sömürgecilikmiş kime ne; nasılsa Batı’nın böyle bir problemi yok. Eee, kelli felli ve de dürüst bir profesörümüzün tabiriyle, ne de olsa “bizde akademi Batı’nın jurnalciliğini yapan müessese...” Dünyada, Batı’ya karşı olduğunu söyleyen ve Batı’nın habisliğini her fırsatta dile getiren bunca insan varken, kullanılan tepki dili sadece Batı’ya yaradı; fakat ne kadar ironiktir ki, tepkilere rağmen ayakta kalmayı başaran Batı medeniyeti, kendi sonunu elleriyle hazırladı. İnşa edilen akademik despotizm, uluslararası ilişkiler gibi insan faktörü göz ardı edilerek anlaşılması imkânsız bir sahayı dahî, bir takım denklemlere irca etmek suretiyle analiz etmeye çalıştı. İnsan ve toplum meselelerine Batının donuk zaviyesinden yaklaşılması, Doğu insanının ve bilhassa Müslümanların doğru anlaşılamamasına, Batı dışındaki coğrafyalarda yaşanan hadiselerin akademik çevrelerce analiz edilememesine sebeb oldu. Bazı akademisyenler; Batı’da tamamlanmış devlet inşa sürecinin Doğu’da henüz sürmesi sebebiyle, yani Doğu’nun Batı’yı tarihî olarak takip etmesi dolayısıyla Batı’nın bugününü temel alan teorilerin Doğu’yu açıklayamadığını (Rumelili, 2016: 208) iddia etmiştir. Oysaki Batı’nın Doğu’yu açıklayamamasının sebebi, Batı ile Doğu’nun insan ve toplum meselelerine bakışındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Zira iddia edildiği gibi Doğu, Batı’yı takip ediyor ve onların geçtiği süreçlerden geçiyor olsa idi, izah etmeleri daha kolay olmaz mıydı? En önemlisi ise; Batı medeniyeti kendisi dışında kalan dünyaya bir şey vazetmediği için çöküyor. Hâlâ bunu idrak edemedikleri için geçmişten kalma alışkanlıklarıyla çözüm arıyorlar. Bugün, karmaşık güç dengeleriyle malûl düzeni anlayamadıkları için yeniden Soğuk Savaş benzeri bir konjonktürün ortaya çıkması adına çaba sarfediyorlar. Zira, Akademik çevrelerin, uluslararası ilişkiler sahasındaki tutumunu, “Bir Amerikan Sosyal Bilimi: Ululsararası İlişkiler” diyerek tenkid eden Stanley Hoffman dahî Soğuş Savaş’ın stabil atmosferine saplanan Batı’nın çıkmazını “Soğuk Savaş sonrasında uluslararası politikanın nasıl işlediğine cevap bulamadığını” söyleyerek itiraf etmiştir. Fakat bu imkânsız! Artık ne İslâm dünyası, ne de Uzak Doğu, ABD ile Rusya arasındaki düelloda bir taraf seçmek için gönüllü; üçüncü dünya olarak vasıflandırdıkları halklar ise iki devin ağzından dökülecek kırıntılarla karnını doyurmaya razı olacak vaziyette hiç değil. Hülâsa, Batı medeniyeti çöküyor; çökerken de dünyayı toza dumana katıyor. Bu süreçte, uluslararası politika Batı-merkezcilikten ister istemez kurtuluyor. Uluslararası politikayı tekrar yerel coğrafyalara hapsetme hatasına da düşmemeliyiz. Bilakis bizler alemşümul bir davanın mefkure sahibi, kendimizden olmayanları dahî kurtarmanın hayalini gören fertleri olarak bu hataya düşme lüksüne sahip değiliz. Her şeyi yerli yerine koymakla mükellefiz. Dünyanın sorunları ile alakalanmak yerine kendi problemlerini çözme odaklı teoriler ortaya koyup, insanlığın problemlerine çare olamadığı gibi kendi problemlerine de reçete sunamayan Batı’nın çöküşü önümüzde ve akademimizi içine düştüğü buhrandan kurtarmak vazifesi üzerimizde... Akademimizi kendi toplumuyla barışık ve mükellefiyetinin farkında olan, üniversiteleri yan gelip yatma yeri olarak görmeyen, Mutlak Fikir’i hâkim kılmanın bizi kurtaracağı gibi tüm insanlığın kurtuluşuna da vesile olacağını idrak etmiş, dünyayı yangın yerine çeviren Batı insanına nazaran diğergamlığı şiar edinmiş idealist fertlerle doldurmak ise elimizde. Cihanşümul davamızın tüttüğü teorileri, ancak bunu gerçekleştirdiğimizde görebiliriz.   Kaynaklar -  Ali Yaşay Sarıbay, Yirmibirinci Yüzyıla Doğru Global Kapitalizm, Oryantalizm, Yerlicilik: Teorik Bir Çerçeve, Global Yerel Eksende Türkiye (1. Baskı), Ed: E. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay, Alfa Yayınları - Bahar Rumelili, Batı Merkezcilik ve Post Kolonyalizm, Küresel Siyasete Giriş-Uluslararası İlişkilerde Kavramlar, Teoriler, Süreçler (2. Baskı), Ed: Evren Balta, İletişim Yayınları - Scott Burchill, Andrew Linklater, Uluslararası İlişkiler Teorileri (2. Baskı), Küre Yayınları Baran Dergisi 594. Sayı

“Fikirleri İçin Ölmek”

Ölüm, akılla kavranabilmiş gerçeklerden olsaydı; onu sebepler zincirine katar, dünya saçmalıklarına karıştırırdık. Ölümle sebep-sonuca paydos diyoruz. Arsız aklımızın “niçin” sorusuyla asılıp durduğu, her şeyimizi kuşatan ölüm. Akıl, ölümü aklın erişemeyeceği sır kabul etmek durumunda. Bu yüzden ölüm, insanoğlu için apayrı bir “keşif ve tecrübe” oldu. Kişiye göre, yapayalnız ölümlere muhatap, sınırlı idrakimiz... Ya idrakin sınırlarını ölüm pahasına zorlayanlar? Geçtiğimiz Mayıs başında yeni çıkmış bir kitap edinmiştim; adı, “Fikirleri İçin Ölmek-Filozofların Tehlikeli Hayatları” Costica Bradatan’a ait kitabın 214. Sayfasında şöyle bir cümle geçiyordu: “Bir filozof için fikirler yalnızca vakit geçirilecek şeyler değil, aynı zamanda uğrunda ölünebilecek şeylerdir.” Bu cümleyi okur okumaz hayatını fikrine adamış, dünyayı kendine “ölüm odası” yapıp son eserine de bu adı vermiş fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu’nu hatırladım. Jacques-Louıs David’e ait, 1787 tarihli ABD Metropolitan Müzesi’nde bulunan “Socrates’in Ölümü” adlı meşhur tablosunu kitabının kapağında kullanan Bradatan, o tablo hakkında aynı sayfada şu düşünceleri paylaşıyor: “Entelektüel cesaret, özgüven, kişinin kendi fikirlerine duyduğu inanç, ölümden önceki dinginlik, vücudun kırılganlığına karşı ruhun üstünlüğü, geçici olana karşı sonsuzun üstünlüğü, insana dair her şeyin geçici doğası, erdemli hayatın tatminkârlığı, gerçek mutluluğun akıl yaşamıyla alakalı olması, inancın daha yüce bir varoluş biçimi olması, siyaset dünyasına karşı filozofun üstünlüğü, kalabalığa karşı istisnai bireyin üstünlüğü, insan adaletinin kusurluluğu, bir başkaldırı ve direniş eylemi olarak felsefe, aklın muhalifliğinin, otonomisinin ve bağımsızlığının önemi. Bir hapishane hücresinin daracık mekânı hiçbir zaman bu kadar çok şeyi aynı anda kapsamayı başaramadı.” Bu vesileyle, adı ve hayatı fikir ve aksiyonla iç içe geçmiş Mirzabeyoğlu’nu rahmetle anarken, ailesine, sevenlerine ve tüm gönüldaşlara sabr-ı cemil diliyorum.   Rahmetle BD-İbda çizgisinde yayınlanan Beklenen Nizam-Beklenen Yeni Nizam (2001-2004) dergilerinin basımında birlikte çalıştığımız Büyük Doğu emektarı ağabeyimiz Veli Avcı, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ailesine sabır, sevenlerine baş sağlığı diliyoruz. Baran Dergisi 594. Sayı

Haberler
Ramazan, Oruç, Bayram ve Sair Meseleler
Ramazan, Oruç, Bayram ve Sair Meseleler
Ramazan’dan önceki aylarda ve şimdi içinde bulunduğumuz zaman için genel bir eleştiri yapılırsa umumi olarak bütün toplumumuzu saran hastalığın, sebebi meçhul bir rehavet olduğunu söyleyebiliriz. Bu rehavetin oluşmasındaki en büyük amillerden birisi de ölümlü bir varlık olarak nasıl davranılması gerektiğini idrak edememesi. Bu durumu ortaya çıkaran temel sebep ise “bilgi çağı”nın bir hastalığı olarak bilgisizlik, yani cehalet...
Atilla Özdür ile Gazetecilik Üzerine…
Atilla Özdür ile Gazetecilik Üzerine…
Atilla ağabey Cağaloğlu’nun, eski adıyla “Babıali”nin son müdavimlerinden… Sevilen sayılan gazeteci-yazar büyüklerimizden… 1960’lı yılların ortasından bu yana yazıyor. Şimdiyse, sekseni aşan yaşıyla gördüğü gazetecilik âlemini “iğrendirici” buluyor. Doğrusu haksız değil. Atilla Özdür’le düşünce haysiyeti, gazetecilik ilkeleri üzerine kısa bir söyleşi yapma fırsatımız oldu.
Mütefekkir Mirzabeyoğlu'nun Ölüm...
Mütefekkir Mirzabeyoğlu'nun Ölüm...
Kumandan'ın Ölüm Odası B-Yedi eseri üzerine aldığı son notları paylaşıyoruz:
Baran Dergisi'nin 596. Sayısı Çıktı!
Baran Dergisi'nin 596. Sayısı Çıktı!
Baran Dergisi'nin 596. sayısında 24 Haziran seçimlerini işledik ve “Her Çeşidiyle Kemalizm Tarihin Çöplüğüne” manşetini attık.