Yazarlar
Tüm Yazarlar
Bir Ucuzcu ‘Tasarım’

 “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” isimli kitabı neredeyse tüm dünya dillerine tercüme edilen Yuval Noah Harari, isminden de anlaşılacağı üzere “İsrailli-Yahudi” bir dünya tarihçisi. 1976’da doğdu. 2002’de Oxford Üniversitesi’nde tarih doktorasını tamamladı. Kudüs İbrani Üniversitesi’nde “Dünya Tarihi” dersleri verirken yazdığı kitapla birden tüm dünyada tanınan bir yazar haline geldi. İkinci kitabı da, “Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi” adını taşıyor. Dünya tarihini ve günümüzü karşılaştırdığı ve bir gelecek tasavvur ettiği yazılarında, ekonominin “din” yerine geçtiğini, geleceğin dininin ise “teknik-teknoloji” olduğunu vurguluyor. Elbette bunları bir “bilim adamı soğukkanlılığı” ile anlatıyor, kendi düşüncesi nedir, onu pek anlamıyorsunuz (!). Evrimci bir bakış açısıyla yazdığı “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens”te şöyle yazıyor: - “Tamamen bilimsel bir bakış açısıyla bilebildiğimiz kadarıyla, insan yaşamının hiçbir anlamı yoktur. İnsanlar belirli bir amacı olmayan ve körlemesine ilerleyen evrimsel süreçlerin sonucudur ve faaliyetlerimiz ilahi bir kozmik planın parçası değildir. Dünya yarın patlayarak yok olsa, evrende hiçbir değişiklik olmazdı; tahmin edebileceğimiz kadarıyla insanların kendilerine dair anlam arayışı ve öznelliklerinin eksikliği de pek hissedilmezdi. Bu yüzden, insanların yaşamlarına atfettiği herhangi bir anlam sadece sanrıdan ibarettir.” (s. 382) “Homo Deus”ta bu temel düşüncesini açıyor: - “Serbest piyasa kapitalizmi, sebep olduğu kaygıları büyük ölçüde yatıştırma gücüne sahip olduğu için bu kadar yaygın bir ideoloji hâline geldi. Kapitalist düşünürler durmadan bize telkin etti: “Merak etmeyin her şey yoluna girecek. Ekonomi büyüdüğü sürece piyasanın görünmeyen eli her şeyin çaresine bakacak.” Böylece kimse ne olduğunu, nereye gittiğimizi anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar büyüyen, gözü doymayan bu kaotik sistem kutsandı. (…) Serbest piyasa kapitalizmine sövmek bugünlerde entelektüel çevrelerin gündeminde. Dünyamız kapitalizmin hakimiyeti altında olduğuna göre, gelecekte bir kıyamete yol açmadan eksiklikleri tespit etmeli ve anlamaya çalışmalıyız. Kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz. Gelecekte yaşanacak muhtemel ekolojik felaketi saymazsak ve ölçütümüz üretim ve büyümeyse kapitalizmin şu âna dek harikalar yarattığını kabul etmeliyiz. 2016’da stres dolu ve karmaşık bir dünyada yaşıyor olabiliriz, ancak yıkım ve şiddetle geleceği söylenen kıyamet alametleri henüz belirmedi. Daimi büyümenin ve küresel işbirliğinin abartılı vaatleriyse yerine getirilmiş durumda. Ara ara ekonomik krizler ve uluslararası savaşlar yaşasak da kapitalizm uzun vadede kıtlığı, salgınları ve savaşları engellemekle kalmadı, onları yenmeyi başardı. Binlerce yıl boyunca din adamları insanların bu illetleri kendi başlarına yenemeyeceklerini öne sürdüler. Yeni dönemin aktörleri bankacılar, yatırımcılar ve sanayicilerse iki yüzyıl içinde tümünün üstesinden gelmeyi başardılar. Sonuç olarak modern sözleşme eşi benzeri görülmemiş bir kudret vaadinde bulundu ve sözünü de tuttu. Peki bedeli ne oldu? Modern sözleşme güce karşılık anlamdan vazgeçmemizi istiyor. İnsanlar bu korkutucu taleple nasıl başa çıkabilir? Anlamdan vazgeçmek dünyayı ahlak, güzellik ve merhametten mahrum, karanlık bir yere dönüştürecektir şüphesiz. Ancak insan evladının bugün sadece hiç olmadığı kadar güçlü değil aynı zamanda bir o kadar da uyum ve işbirliği becerisine sahip olduğu gerçeği de ortada. İnsanlar bununla nasıl baş ediyor? Ahlak, güzellik, hatta merhamet; tanrıların, cennetin ve cehennemin olmadığı bir dünyada nasıl var olacak? Kapitalistler bu soruyu yanıtlarken, her zaman olduğu gibi, piyasanın görünmez elini övmekten geri kalmıyor. Ne var ki piyasanın eli sadece görünmez değil aynı zaman da kör de; bu yüzden insan toplumunu tek başına kurtarması mümkün değil. Tek bir ülke pazarı bile bir tür tanrı, kral ya da dini kurum olmadan kendini idame edemez. Mahkemeler ve polis dahil olmak üzere her şey satılığa çıktığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar. Peki modern toplumu çökmekten ne kurtardı? İnsanevladı aslında arz ve talep kanunu tarafından değil, devrimsel nitelikte yeni bir dinin yükselişiyle kurtuldu: Hümanizm. (…) Tarih boyunca peygamberler ve felsefeciler; büyük kozmik plana duyulan inanç olmazsa düzen ve birliğin yok olacağını iddia etmişlerdi. Bugünse kozmik bir tasarıya inanmaya devam edenler; küresel düzen karşısındaki en tehditkar unsurlardır. Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu.” (s. 347, 348, 349) Böylece bizdeki “din düşmanlarının” nerelerden beslendiğini de görmüş olduk. Şu argümanı bizim muhalif medyada çok görmüştük çünkü: “Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu.” Çok “akıllı bir tasarım” ile karşı karşıyayız. Ahlâk, din ve maneviyatın yerine “Kapitalizm” dininin koyduğu şey Hümanizm. Böyle diyor yazar. Tabiî bu bakış açısında, Yahudi kökenlerinin etkisini gayet rahat söyleyebiliriz. Çünkü, “Homo Deus” kitabı boyunca, Hristiyanlığı ve Müslümanlığı tenkit ederken Yahudilikten hiç bahsetmemesi de kendisini ele veriyor. Hümanizmini de şöyle açıklıyor: - “Anlamsız ve kanun tanımaz varlığımızın panzehri, dünyayı geçtiğimiz yüzyıllarda fethetmiş yeni bir devrimci öğreti olan hümanizmin ta kendisidir. Hümanizm dini insanlığa tapınarak, Budizm ve Taoizm’de doğa kanunlarının, Hıristiyanlık ve İslam’daysa Tanrı’nın oynadığı rolü insana devretmek istiyor. Büyük kozmik plan insanların hayatına bir anlam kazandırırken, hümanizm bu ilişkiyi tersine çevirerek insan deneyimlerinin kâinatı anlamlandırmasını bekliyor. Hümanizme göre insanlar kendi iç deneyimleri üzerinden sadece kendi yaşamlarının değil tüm evrenin anlamını devşirebilmelidir. Hümanizmin ilk emri de budur: Mânâdan yoksun dünyaya bir anlam kazandırınız.” (s. 358) Farkettiyseniz yine “Yahudilik” yok. Gerek kitabında, gerekse konuşmalarında öyle şeyler söylüyor ki, tüm felsefeyi, metafiziği, insanın varoluşuna dair “endişe”leri, ruha ve ruhiliğe dair her şeyi kökünden silip atıyor: “Yok öyle bir şey! Sen bu dünyada varken veya yokken, hiçbir şey değişmeyecek.” Sonra da insandaki bu “anlam arayışı” ihtiyacının varlığını kabul edip, nasıl tatmin edebileceğini izah ediyor. Bir yandan insanın “fert” olarak “anlamsız” olduğunu söylüyor, birlikte hareket etmenin, topluluğunun bir değer ürettiğini söylüyor, diğer yandan insanın teknik ve teknolojik gelişmelerle ulaşacağı yerin varlığının da anlamsızlaşması olacağı iddiasını savuruyor. Türkiye’de verdiği bir röportajda da şöyle diyor: - “Eski tanrıların ötesine geçeceğiz. İncil’deki tanrının yapabildiği tek şey organik canlılar. İnsanlar, 4 milyar yıllık evrimden sonra organik olmayan canlıları üretmeye, yaşam formlarını üretmeye çalışıyor. Bu artık bir metafor değil. Ama tanrısal yetenekler kazanıyorsanız tanrısal sorumluluklar da elde etmelisiniz.” Görüldüğü üzere, “akıllı bir tasarım” olarak pazarlanan, hatta “proje” olduğunu düşündürten bu Yahudi’nin düşüncesindeki “basit ve yüzeysel” çıkarımları okuyup hoşlanan çok insan var. Bu kadar popüler bir “bilim adamının”, “evrim teorisini” insanın kökenini açıklamada kullanması ve insanın “anlam arayışının anlamsızlığını” savunması, bir yandan “kapitalizmi” eleştirir gibi yaparken yüceltmesi, diğer yandan “insanın tanrılaşması”nı yererken idealleştirmesi, kitabını okuyan gençlerde bir “hayranlık” uyandırıyor. Gençlerin yoğunlukla takip ettiği blog ve sözlüklerde bunu müşahede etmek mümkün. Tüm dünyada milyonlarca satan kitaplar yazmasının altında da, “herkesin ağzına bal çalması” yatıyor. Tabii, kullandığı “dil”in basitliği de çok satmasında en büyük etken. Ucuzcu Yahudinin beş para etmez ve her biri diğeriyle çelişkili fikir çöplerinin bu kadar rağbet gördüğü bir memlekette biz de “Büyük Doğu-İBDA” gibi gerçekten pahalı ve nadide “bütün” bir fikri savunuyoruz. Deli miyiz, neyiz!..   Kaynak: Yuval Noah Hariri, Homo Deus - Yarının Kısa Bir Tarihi, Kollektif Kitap, İstanbul 2016 Baran Dergisi 526. Sayı  

Yeni Dünya Düzeni Bilmecesi

1991 senesinde SSCB’nin çöküşüyle beraber, Amerikalılar tarihin sonunun geldiğine inandılar. 20. yüzyıl boyunca iki dünya savaşı ve bir de Soğuk Savaş yaşamış dünyada, Amerikalılar nihayet tek güç olarak kalmalarını kutluyorlardı. Amerika’nın elindeki imkânlara ve dünyanın geri kalanının manzarasına maddî cihetten bakacak olursak, aslında pek de haksız sayılmazlardı. 21. yüzyılın başka bir Amerikan yüzyılı olacağı, emin bir dille ifâde edilmeye başlanmıştı bile. 20 Ocak 1997 tarihinde Bill Clinton başkanlık görevine başlarken yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu: - “20. yüzyılın bu son cumhurbaşkanlığı yemin töreninde, başımızı kaldırıp hep birlikte bizi bekleyen zorluklara bakalım... 21. yüzyılın şafağında... Amerika, dünyanın vazgeçilmez ulusu olarak tek başına durmaktadır.” Onun bu sözleri halefi Amerikan Başkanı George W. Bush tarafından 28 Ağustos 2000 tarihinde çok daha şaşalı bir şekilde tekrarlandı: - “Bizim milletimiz tanrı tarafından seçilmiş ve dünya için bir model olarak tarih tarafından görevlendirilmiştir.” Amerika Rüyası, Siyonizm’e hizmet etmeyi “Armageddon” dolayısıyla ibadet sayan “Evanjelik” George W. Bush’un döneminde sona erdi. Siyaset bilimciler, Amerika’nın zücaciye dükkânına girmiş fil gibi Ortadoğu’ya girmesinin gelecek açısından büyük maliyetler doğuracağına dikkat çekmişlerdi ama belli ki Siyonistler için Amerika’nın da bir önemi yoktu. Aynı sene içinde Afganistan ve hemen birkaç sene sonra Irak, Amerikan ordusu tarafından işgal edildi. Uzun yıllara yayılan ve mutlak bir zaferle neticelenemeyen bu savaşlar, Amerika’yı milletlerarası planda bir yandan küçük düşürürken, ekonomide de işler çok iyi gitmiyordu. Çin’in tam da bu dönemde etkileyici bir şekilde global hiyerarşinin üst sıralarına sıçrayışı, 1980’li yıllarda Japonya’nın muhteşem ekonomik yükselişinden beri atıl vaziyette duran korkuları dirilterek Amerika’nın ilerleyen yıllardaki ekonomik canlılığının daha ne kadar sürdürülebileceğiyle ilgili gittikçe artan bir belirsizliği doğurdu. 11 Eylül saldırısı sonrasında ortaya atılan son derece muğlak bir ifâde olan “terörle savaş” politikası ve Irak’a karşı başlatılan tek taraflı keyfî savaş, Amerika’nın kendi müttefikleri arasındaki itibarının dahi zedelenmesine sebeb oldu. 2008 senesinde yaşanan ekonomik krizin kaynağında da Amerika’daki açgözlü sermayedarlar bulunuyordu. Bugün hâlen dünyanın atlatamamış olduğu ekonomik kriz, elbette Amerikan ekonomisini de derinden sarstı. Siyasî idealizm ve ekonomik materyalizmi birleştirmekten doğan Amerikan imajı tamamen yıkılmasa da, 2000’lerin ilk 15 yılında, yıllar boyunca telafisi mümkün olmayan yaralar aldı. *** Monarşileri yıkmayı, millî devletleri tek bir şemsiye altında toplamayı, sınırları kaldırmayı, kültürleri yok etmeyi ve dinleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir düzendi “Yeni Dünya Düzeni”... Amerikan siyasetinin kurmay kadrosu, 1970’li yıllarda çöküşünü kestirdiği S.S.C.B. sonrası dünyanın hazırlığına da başlamıştı. Türkiye’den misâl verelim: Fettoş bu yıllarda Amerika’nın istasyon şefi Paul Henze tarafından istihdam edilmiş ve yıllar sonra kurulacak olan tek din, tek millet, tek kültürlü dünyaya Türkiye başta olmak üzere İslâm Âlemi ve Türkî Cumhuriyetleri entegre etmekle vazifelendirilmişti. Benzer şekilde Amerikan istihbaratının unsurları dünyanın dört bir yanında planlar yaptılar, uygulamaya koydular. *** Amerika 21. yüzyıla bu hayallerle girerken, işler pek de umduğu gibi gitmedi. S.S.C.B’nin yıkılması Amerika’yı dünyanın tek söz sahibi kılacakken, Irak’lı Şehid Saddam Hüseyin’in Amerika’ya rağmen Kuveyt’i işgâli ve pisliğin menbaı olan İsrail’e yönelik olarak gerçekleştirdiği saldırılar, Amerika’nın dünya hâkimiyeti önünde kalın bir sis perdesi meydana getirdi. *** Nihayet Körfez savaşı sona ermiş ve Amerika bir kez daha dünya hâkimiyetine hazırlanırken, bu kez diğer bir kahraman, Şehid Usame Bin Ladin’in mücahidlerinin İkiz Kuleleri hedef alan şehadet saldırıları gerçekleşti. Bu saldırı Amerikalıların kafa konforunu yerle bir ederken, aslında ne kadar da çaresiz olduklarını bütün dünyaya faş etti.   *** Şu siyasî idealizm ve ekonomik materyalizm terkibine bir göz atmakta yarar var. Amerika’nın dünya siyaset sahnesinde başrolü kapmasının da vesilesi olan İkinci Dünya Savaşı ve ardından Soğuk Savaş döneminde Faşist Almanya ve Komünist Rusya karşısında izlediği siyasetin idealist olduğundan bahsedilebilir; fakat ya sonra? Bugün Amerika’nın “siyasî idealizm” diye idealize ettiği siyaset nedir? Kendilerine sorulduğunda, büyük güçler arasında denge unsuru olarak bulunmak, ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin büyük devletler tarafından yutulmasına mani olmak gibi sebebler saydıklarını duyarsınız. İyi de, tüm bunları kendisi yapan bir devlet, diğerlerine yaptırmıyor olmayı nasıl idealize ediyor, asıl buna hayret. Ekonomik materyalizm bahsinde ise hakikaten de kimse eline su dökemez. Son derece başarılı olduklarını kendi ekonomilerini bile tahrib ediyor oluşlarına bakarak rahatlıkla görebiliriz. *** Hasılı kelâm, global sermayenin Londra’dan ayrılarak Amerika’da üslenmesiyle beraber ortaya konan “Yeni Dünya Düzeni” hedefi, bir asırlık ömrünü doldurmadan “Yeni Dünya Bilmecesine” dönüşmüş vaziyette. Bugün global anlamda güçler dengesi yeniden şekilleniyor ve Batı’nın kültürleri iğdiş etmek adına bir asırdır pompaladığı popüler kültür, popüler siyaset olarak yeni bir yüzünü bize göstermeye hazırlanıyor. Bu münasebetle, yeni dünya bilmecesinin unsurlarına şöyle bir göz atmakta fayda var. Almanya 17 veya 24 Eylül 2017 tarihlerinde Almanya’da genel seçimler gerçekleşecek. Hristiyan Birlik partilerinin ortak adayı yine Angela Merkel. Sosyal Demokrat Parti’nin başbakan adayı ise Türkiye’nin yakından tanıdığı bir diğer isim Martin Schulz. Dolayısıyla Alman siyaseti için bugünlerde birinci öncelikli gündem maddesi seçimler. Bununla beraber 2008 senesinde yaşanan global ekonomik krizden beri Almanya, yalnız kendi ekonomisini değil bütün Avrupa Birliği ekonomisini de sırtlamış vaziyette. Yine Arab Baharı ve ardından meydana gelen göç dalgası da Avrupa Birliği’nin sürdürülebilir olması için Almanya’nın önünde duran ehemmiyetli meselelerden. Almanya her ne kadar nüfusu ve ekonomisiyle beraber önemli bir güç unsuru olarak ön plana çıkıyorsa da, İkinci Dünya Savaşı’nı kaybettiğinden beri Amerika’nın Avrupa’daki uydusu pozisyonundan çıkabilmiş değil. Bu sebebden bağımsız bir Alman siyaseti değerlendirmesi mümkün görünmüyor. Bunun yerine Amerikan siyasetinde Almanya’ya düşen role bakmak daha akla yatkın. Alman milleti nezdinden Almanya’ya bakacak olursak... Avrupa’da yükselen yeni trend popülist faşizm olduğuna ve Alman milleti de bu trende son derece yatkın bulunduğuna göre Amerika’nın Almanya üzerindeki hegemonyasının orta ve uzun vadede sürdürülebilir olmaktan çıkacağını kestirebiliriz. Bugünün dünyasında her devlet kendisine yeni bir rol biçerken, eğer ki Alman devleti Amerika’nın uydusu konumunu sürdürmeyi seçecek olursa, ileride bunun bedelini mutlaka ödeyecektir. Bilhassa ekonomik veyahut demografik olarak Almanya’da gerçekleşmesi muhtemel bir krizin böyle bir değişimi körükleyeceği muhakkak. Fransa Seçimlerin yaklaştığı Avrupa ülkelerinden bir diğeri de Fransa. 27 Nisan ve 7 Mayıs tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığı ve 11-18 Haziran 2017 tarihleri arasında da milletvekili seçimleri yapılacak Fransa’da da öncelikli gündem maddesi yine seçimler. Almanya’ya nisbetle ekonomik krizden daha derin bir şekilde etkilenen Fransa’da sağ partilerin yükselişi devam ediyor. Özellikle son bir kaç senedir adını sıkça duyduğumuz Marine Le Pen, yapılan seçim anketlerinde ön plana çıkan isim. Yükselişte olan Le Pen’in seçim vaatlerine bakarak Fransa’nın içinde bulunduğu şartları daha iyi bir şekilde anlayabileceğimizi umuyoruz. Bu vaatlere bakacak olursak; Brexit’e benzer bir Frexit uygulanması, Schengen Bölgesinden ayrılma, millî para birimine geçilmesi, serbest ticaret anlaşmalarının feshi ve Fransız ordusunun çok büyük oranda güçlendirilmesi gibi vaatler ön plana çıkıyor. Tüm bunlara baktığımızda söyleyebileceğimiz Avrupa Birliği için sonun zannedilenden de yakın olduğuyla beraber, Fransa’nın yeni dünya bilmecesinde kendisine yeni bir rol ve ortak arayışında olacağıdır. Birleşik Krallık Geçtiğimiz aylarda yapılan referandum ile Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrıldı ve bugünlerde kendi rotasını arıyor. Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May, Brexit sonrası ülkesinin Avrupa Birliği dışında kalan ülkelerle ticarî bağların güçlendirileceğinin altını çizdi. Bu amaç ile de, serbest ticaret anlaşmaları yapılacak ülkeleri sıraladı; Hindistan, Çin, Avustralya, Yeni Zelanda, Singapur, Güney Kore ve Meksika. Bu sıralama Birleşik Krallık’ın ağırlığını hangi coğrafyaya koyacağını da açıkça göstermekte. Dikkat ediyorsanız bu ülkelerin bir çoğu Birleşik Krallık’ın eski sömürgeleridir aynı zamanda. Bununla beraber Amerika’da Donald Trump’ın Başkanlığa oturmasının hemen akabinde ilk ziyaretçisi Theresa May oldu. Theresa May’in Amerika’nın ardından hiçbir yere uğramadan doğrudan Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret ayrıca manidar. Diğer taraftan, dünya düzeninin hâlen maddî menfaate dayalı bir düzen olduğunu ve sermaye üzerindeki Yahudi hegemonyasının son iki durağından birinin Londra, diğerinin New York olduğunu da düşünecek olursak, yeni dünya bilmecesinde Birleşik Krallık, A.B.D. ve İsrail’in tabiî ortaklar olacakları muhtemel... İsrail 2010 senesinden beri cereyan eden isyanların ve iç savaşların ortasındaki İsrail’in dikkat ediyorsanız hiç ama hiç sesi soluğu çıkmıyor. Öyle zaman oluyor ki sükûnet, konuşmaktan çok daha açık bir şekilde kimi şeyleri ifâde ediyor.  Şöyle biraz geriden beri günümüze doğru İsrail’e ve Yahudilere kısaca bir bakalım. “ODET YİNON PLANI”, 1982’de, ISRAEL SHAKAK tarafından “KİVUNİM” isimli Dünya Siyonist dergisinde yayınlandı. Bu plan; Ortadoğu’nun silahsızlandırılması ve kontrolü amacı ile millî ve dinî ayrıştırma, bölgede kontrol dışı güç bırakılmamasını öngören bir plandır. 1980’li yıllarda yayımlanan bu plana göre; Türkiye, Irak, Suriye, Suudî Arabistan, Sudan, Afganistan, Ürdün, Fas, Cezayir ve Tunus, İsrail Devleti’nin varlığı önünde tehdittir. İç dinamiklerine göre bunları dağıtmak, bölmek, silahsızlandırmak ve yok etmek gerekir. Bunun için mezheb, ırk, din ve mahallî ihtilâflar kaşınmalıdır. Soğuk Savaş’ı fırsat bilip Komünizm tehlikesine karşı yahut Komünizm ile beraber sızdıkları Müslüman ülkelere, 1991 senesindeki Irak’ı işgâl teşebbüsünden beri fiilen saldırıyorlar. Maşa olarak kullanılan Batılıların idealsizlikleri dolayısıyla bu saldırılar her zaman beklenen neticeyi vermiyorsa da, arka planda Yahudi, tüm bu aksaklıkları da hesaba katarak planını ince ince işliyor. Odet Yinon planından bugüne kadar bahse konu olan memleketlerde yaşananlara bakacak olursak: Irak’ı işgâl etti ve iç savaşa sürüklediler. Afganistan’ı işgâl etti ve iç savaşa sürüklediler. Libya’yı işgâl etti ve iç savaşa sürüklediler. Sudan’ı ikiye böldüler. Mısır’da askerî darbe ile meşru iktidarı devirdiler, Müslümanları cezaevine attılar. Suriye’yi global güçlerin bilek güreşi sahası hâline getirdiler, iç savaş çıkardılar. 15 Temmuz, Anadolu’yu işgâl ve bölme teşebbüsü... Ve 15 Temmuz’dan beri Anadolu ihtilâlini pörsütmek üzere gerçekleşen saldırılar, bunlar hepsi aynı planın uygulamadaki adımlarıdır. Hâsılı kelâm, hasmımızı tanımamız gerekiyor. Düşmanını tanımayan, çözmeyen, maksadını anlamayan, kullandığı tarzı ve tekniği kestiremeyen, tarafları sağlıklı bir şekilde okuyamayan, buna göre taktik ittifaklar kuramayan bu savaşı kaybeder. Şimdi hemen kafanızda “komplo teorisi” damgaları da dolaşmasın. Üstad Necib Fazıl’ın şairliğinden çokça bahsedilir, hattâ fikir adamlığından da bahsedilir kimi zaman; fakat onun hasmını görür görmez tanıma ve ciğerine kadar deşifre etmedeki mahareti pek de konuşulmaz. Bizim bugün idrak ettiğimiz bu manzarayı, Üstad, 4 Ekim 1946 tarihli Büyük Doğu dergisinin 49. sayısından itibaren teferruatlı bir şekilde kaleme almıştır. Büyük Doğu Yayınlarının “Yahudilik-Dönmelik-Masonluk” adı altında topladığı bu makaleleri, şimdi bir de bu gözle okumakta fayda var. *** Her ne kadar Yahudi kafasının mahsulü olan “Yeni Dünya Düzeni” muvaffak olamamışsa da, yeni dünya bilmecesinin en büyük parçasının Yahudi olduğu ve olacağı unutulmamalı. Not: Doğu Akdeniz’de değeri yüz trilyon doları bulduğu iddia edilen bir doğalgaz rezervi de şu sıralarda İsrail tarafından çıkartılmaya ve satılmaya hazırlanıyor. Bu gelişme Mısır, Suriye, Kıbrıs, Türkiye ve hattâ Yunanistan’da cereyan eden hadiselerden ayrı olarak değerlendirilmeyecek kadar ehemmiyetli. Amerika Birleşik Devletleri Amerika “Yeni Dünya Düzeni” iddiasını isbat edemedi. Ekonomik, askerî, siyasî ve psikolojik olarak gücü böylesi bir düzen kurmaya muktedirse de, fikir olarak yeni bir sistem teklifinde bulunamadı. Hâl böyle olunca da bir müddet için yıldızı parlamış olsa da, neticesinde hâkimiyeti tesis edemedi. Sermayenin menfaati istikâmetinde politikalar üretir, savaşlara girerken kendi milletini geri plana attı. 20. Yüzyılın Amerikan Rüyası, 21. Yüzyılda kendi milletinin barınma, beslenme, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz bir ülke konumuna düştü. Sahib olduğu iddia edilen servet her ne kadar büyük olursa olsun, gelir dağılımındaki uçurum her geçen gün derinleşti ve sermaye odaklarının elindeki servet büyürken, Amerikan halkı her geçen gün daha da fakirleşti. Nihayetinde 2016 senesinin Kasım ayında Amerika’daki sosyal refahın ne derece bozulduğunun adeta isbatı olarak Başkanlık seçimlerini Donald Trump kazandı. Peki Trump ne vadediyor? Ekonomik olarak Amerika’da işsizliğin kaynağı olarak görülen yasadışı 11 milyon göçmeni sınırdışı etmeye hazırlanıyor. Ardından Amerika’nın en büyük tedarikçisi olan Çin ile mevcut ticaret anlaşmasını değiştirmek istiyor. Bununla beraber üreticileri gümrük vergisiyle korkutmak suretiyle Amerika’da üretim yapmaya zorluyor. Askerî olarak NATO’nun artık işlevini yitirdiğini ve Amerika’nın sırtında bir yük olduğu ile gelecekte ya NATO yapılanmasının değişeceğini yahut ortadan kalkacağının sinyallerini veriyor. Kırım’ı ilhakından beri Avrupa’yı bir arada tutmak için kullanılan Rus Öcüsü politikasından da vazgeçeceğini deklare ediyor. Siyasî olarak baktığımızda da, Amerika’nın diplomasi anlayışı dolayısıyla senelerdir vıcık vıcık bir hâl almış olan “diplomasi”yi yeniden eski ciddiyetine kavuşturacak gibi görünüyor. Anladığımız kadarıyla Amerika’nın ve oturduğu koltuğun hak ettiği saygı, Başkanlığı döneminde Trump’ın bir numaralı önceliği olacak. Bununla beraber sermaye odaklarının global tetikçisi hâline gelmiş basına karşı tepkisini de esirgemiyor. Bunlar şimdiye kadar gözlemlediklerimiz. Bundan sonrasında nasıl bir Trump görürüz, elbette ki meçhul. Fakat meçhul olmayan tek bir şey var ki, o da Amerikan haklının refah seviyesi yerlerde sürünüyor ve Amerikan devleti illâ ki bu meseleyi çözüme kavuşturmak zorunda. Rusya Ukrayna’daki iç savaş ve Kırım’ı ilhakının akabinde Batı tarafından uygulanan ambargodan sonra sıkıntılı günler geçiren Rusya, masadaki yerini Suriye’de fiilen sahaya inerek geri kazandı. Bununla beraber Astana’da yapılan barış görüşmelerinde elde edilen ateşkes ile çözüm merci olarak kendisini ortaya koymasını bildi. Bundan sonrasında eğer ki Suriye’de kalıcı bir barışın sağlanmasına da vesile olabilirse, dünyanın meselelerini derinleştiren Amerika yerine bir çözüm merci konumuna gelebilir. Çin Yeni Dünya Bilmecesi ciddiyeti yanı sıra birçok trajikomik vaziyeti de bünyesinde ihtiva ediyor. Globalizmin öncüsü Amerika bugünlerde kendi içine kapanmak için uğraşırken, Komünist Çin, global ekonominin devam edebilmesinin kavgasını veriyor. İster trajedi deyin, ister komedi... Üretimdeki uzmanlığı ve güçlü demografisiyle Çin ön plana çıkıyor olsa da, dünya dengeleri arasında hâlen belirleyici bir güç olmaktan uzak. Bununla beraber Birleşik Krallık ve Amerika’nın yüzünü Uzak Doğu’ya çevirdiği bugünlerde, bölge içinde büyük bir güç olarak bulunuyor. Türkiye Almanya ve Fransa’da gündemin öncelikli maddesi nasıl ki seçimlerse, Türkiye’nin de birinci öncelikli gündem maddesi Anayasa referandumu. Bilindiği üzere Türkiye’de yürütme sistemi değişiyor ve Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiliyor. Bilmecedeki Türkiye’nin yerine gelecek olursak... Türkiye, Almanya ve Fransa ile Avrupa Birliği için muhtemel mülteci krizi önündeki tek engel. Birleşik Krallık, Amerika ve Rusya ile İslâm âlemi arasında kilit. İsrail için hem tehdit ve hem de enerji nakil hattı için son derece ehemmiyetli bir köprü konumunda bulunuyor. Türkiye kendi gücü itibariyle olmasa bile bu bilmecenin içinden çıkabilecek tüm ittifak ve çatışmalar açısından anahtar bir konumda... Neticede Yazımızın başından beri ifâde ettiğimiz üzere saha ve zemin müsait olmasına rağmen Amerika “Yeni Dünya Düzeni” iddiasını isbat edemedi. Çünkü her ne kadar madde planına hakim olmuşsa da insanlığın meselelerine çözüm getiren yeni bir sistemi gaye ve vasıta olarak ne kendi ve ne de dünya insanlığına sunamadı. İnsanlığın içinde bulunduğu meselelere çözüm getirmek yerine, hakimiyetinin kaynağı olarak gördüğü global sermayenin meselelerine çözüm merci oldu. Bu işin sonunun nereye vardığı da bugün açıkça ortada. Türkiye kendi gücü itibariyle olmasa bile, bilmecenin içinden çıkabilecek ittifak ve ihtilâflar içindeki anahtar konumu dolayısıyla ehemmiyetli dedik. Bu doğru; fakat eksik bir teşhis. Bununla beraber Anadolu kendisinin, İslâm Âleminin ve global plandaki insanlığın meselelerine çözüm getirecek tek fikri, Büyük Doğu-İbda’yı ihtiva ediyor oluşu dolayısıyla tüm bu bilmecenin içinde yükselerek çıkmaya muktedir tek devlet. Diğer devletler de güçlenebilir, ittifaklar kurabilir, çatışabilir, birbirini yenebilir yahut yenilebilir; fakat bir tek Türkiye, yeni bir sistem vazederek hakikaten yeni bir dünya düzeninin vesilesi olabilir. Batı’nın, iki büyük dünya savaşı ve ardından Soğuk Savaş sona erdikten, yani silahlar sustuktan sonra konuşacak bir şeyi kalmadı. Batı o gün kaybetti. *** İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun da “Adalet Mutlak’a” başlıklı konferansında dediği gibi, biz de diyoruz ki: - “Yeni dünya düzeni kurulacaksa, buradan başlasın.” Milletimiz bu başlangıca şimdiden hazır ve nazır... Baran Dergisi 526. Sayı

Büyümek mi, Büyümemek mi: İşte Bütün Mesele

İhtiyaçlar bitmiyor. Buna gereksinim de diyorlar ama işin hakikatini keşfetmeye yanaşmıyorlar. “İhtiyaçlar mı aleti doğurdu, âlet mi ihtiyaçları doğurdu?” sorusunun cevabı aletin ihtiyaçları doğurduğudur. Ve ilk âlet dil, ruh ve fikirdir. İhtiyaçlar kapitalist tüketim toplumunun sandığı gibi değil; her şeyden önce ruhî... Öyle ki insanın canlılık irade ve isteği de ruhtadır ve yaşama arzusunu kaybeden insan, yemek yeme arzusunu da kaybeder ve ölümü tercih eder. İç âlem düzenini kuramayan, insanî ihtiyaçlarında da sınır tanımaz ve doyumsuzluk baş gösterir. Modern toplumlarda olduğu gibi. Şimdi tüketmeye aç ve birini tüketmeden öbürünü tüketme peşinde koşan bencil bir nesil var. Rıza ve kanaat unutulmuş, aç gözlülük ve huzursuzluk gelmiş. Bu hâl hatırıma Epiktetos’un “İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar” isimli bir solukta okunacak, hoş ve küçük kitabını getirdi. Uluslararası şirketlerin doymak bilmez iştihası vatandaşa nefes aldırmıyor. Zarurî ihtiyaçlarımız (yeme-içme-barınma vs.) istismar edilerek küresel sistemi beslememiz sağlanıyor. Emeğimizin karşılığı sömürülüyor. Şunu belirtelim ki yüksek büyüme her zaman iyi değil. Büyümekten kim kârlı çıkıyor? Çünkü küreselleşme, yüksek büyüme ile birlikte gelir dağılımı adaletsizliğini getiriyor. Var olan adaletsizliği büyütüyor. Büyüme istenir ama maalesef bu sistemde büyüme böyle oluyor. Millî gelirin artışı da her zaman refahın eşit artışı mânâsına gelmez, millî gelir artıyor ama topluma eşit mi dağılıyor? Belli bir zümreye 10 pul düşerken ortalama insana 1 pul düşüyor. Neden? Ülkesinin çilesini çeken ve düşünen ortalama insandır. Gerçi onu da bozmak için, tüketim metaı yapmak için her yol denendi ve neredeyse herkes çıkarını düşünen hayvana döndü-döndürüldü. Ekonomik birey oldu. Neden, niçin? Bunun hesabını yapıyor muyuz? Döviz yükselmesi ve neticesinde enflasyondan halk olarak, düşük gelirliler olarak korkuyoruz ama sisteme neşter vurulmasını ve sömürü çarkının kaynağına inilmesini düşünemiyoruz. Adaletsiz sistem içinde bir nebze iyileştirme, pansuman vs. peşinde koşuyoruz. Daha doğrusu bizi koşturuyorlar. Boğaz tokluğuna yaşayan köleler gibi veya evin eşyalarına, arabanın benzinine yönelik bir koşuşturma. Sizce bu hayat mı? Bunun neresi insanî? Dünyaya sadece karnımızı doyurmak için mi geldik, yoksa herkesin de karnı doyacağı insanî bir düzen kurmak, Allaha şahitlik ve kulluk etmek için mi geldik? İktisatta da psikolojik üstünlüğe ve insan davranışlarının önemine vurgu yapan Prof. Dr. Kerem Alkin’in Ticaret Gazetesi’nin 23 Ocak 2017 tarihli sayısındaki şu pasajı verelim: “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, döviz kurları üzerinden yürütülen ‘piyasa manipülasyonu’na yönelik olarak ‘psikolojik üstünlüğü’ ele almak üzere son 10 gündür önemli adımlar atıyor ve finansal sisteme yeni araçlar kazandırıyor. Geldiğimiz nokta, Türkiye’nin bekası için herkesin kendini sorgulaması gereken bir noktadır. Gözü dönmüş bir hırsla, piyasanın nefes almasını imkansız kılacak, piyasaların normalleşmesini engelleyecek bir nefretle gündeme getirilen ‘salvo’lara karşı, Bakanından bürokratına, köşe yazarından bankacıya, iş adamından profesyonele, net ve sert bir şekilde ‘yeter’ dememiz gerekiyor. Piyasaların normalleşmesi adına yürütülmesi gereken eşgüdümlü çalışmaları baltalayan bu hainliğe ‘yek vücut’ ‘dur’ demezsek, tarihi bir fırsatı tepmiş olacağız.” Bakanından bürokratına böyle bir ruh ve gayret taşıdığını zannetmiyorum. İktisadî hamlede bile psikolojik âmilin önemi görülüyor. “Her şeyden önce bu eksikliği tesbit edelim ve onu gidermenin yollarını arayalım” dersek, “şimdi işimiz var, önümüzdeki sorunlarla boğuşuyoruz” diye es geçiliyor ama problemler de devam ediyor. Baran Dergisi 526. Sayı  

Sokaktaki Polise Niçin Saldırılmaz?

Belli bazı şeyler hakkında konuşmak istiyorum bugün ama yine bir provokasyon yapılıp yeniden yargılanmamak için de dikkatli olmalıyım diğer yandan. Paris’e görünüşte turist olarak ama aslında ölmeye gelmiş Mısırlı bir genç, gidip bir pala satın alıyor ve Paris’in dünyaca meşhur Louvre Müzesi’nin girişindeki dört polis memuruna saldırıyor. Bu arada kendisi de vuruluyor ama şu ân hayatî tehlikeyi atlatmış olarak, polise ve savcılara konuşmamakta direniyor. (Carlos, 29 yaşındaki Abdallah el-Hamamî adlı Mısırlı bir gencin 3 Şubat 2017 günü gerçekleştirdiği saldırıya atıf yapıyor.) Neyse, gelmek istediğim nokta şudur: İyidir veya kötüdür şeklinde nitelemek bakımından değil de, sadece bu durumu tahlil etmeye yardımcı bir tecrübe verisi olarak ifâde edeceğim. Dünyayı yöneten sınıfların kelimeleriyle konuşmak gerekirse, “terörist bir saldırı” gerçekleştirmek isteyen insanların, bir saldırı bağlamı-çerçevesi, bir saldırı hedefi ve bu saldırının da devşirdiği bir netice olmalıdır. Diğer türlü, sokaktaki polislere sırf polis oldukları için, sokaktaki askerlere sırf asker oldukları için saldırmak, yanlıştır. İlle birine saldırmak istiyorsanız, gidin bir subaya, bir politikacıya, bir bakana saldırın, değil mi?.. Bunları söylerken objektif olmaya çalışıyorum, yoksa buna taraftar olduğumdan değil. Zira dünyada barışın taraftarıyım ben; iyi bir Müslüman olarak, selâmet dini, barış dini olan İslâm’ın tarafındayım. Şayet İslâm’a ve Müslümanlara saldırılırsa savaş vardır, Allah uğruna kendini savunmak ve savaşmak vardır çünkü bizde. Dolayısıyla, geçen gün Paris’te yaşanan hâdisede söz konusu olduğu gibi sokaktaki polislere veya askerlere saldırdığınızda, dünyanın çeşitli bölgelerinde çoğu Müslüman milyonlarca insana saldıran, katleden, kıyımlar gerçekleştiren ve hem Fransızları hem dünyanın başka milletlerini sömüren yönetici sınıfların çıkarına bir iş yapıyorsunuz demektir. Yâni akıllıca değildir böyle eylemler. Burada iyidir veya kötüdür tarzında ahlâkî bir meseleden söz etmiyorum. Bir eylemin sonuç alıcı olup olmamasından bahsediyorum ki, bu tür eylemler istenen sonucu getirici değildir. Zira sokaktaki polislerin saldırı hedefi yapılması değil, -kelimenin iyi anlamında kullanmak gerekirse- nötralize edilmesi, tarafsızlaştırılması gerekir. Biz bunu Fransa’da başardık meselâ. Kendi tecrübelerimden, kendi yoldaşlarımın tecrübelerinden, kendi şehidlerimizin tecrübelerinden hareketle konuşuyorum bu şekilde. Fransa’da, de Gaulle’in çizgisini takib eden ve onun yerine geçen milliyetçi Fransız Cumhurbaşkanı Pompidou döneminden itibaren, Filistin Direnişi olarak bizim –ki aralarında benim gibi yabancılar ve Arab olmayanlar da vardı- böyle bir mutabakatımız vardı Fransız polisiyle. Şöyle ki, Fransız polisi, bizim Mossad’la süren savaşımızda araya girip müdahil olmazdı. Bunu Fransa için söylüyorum ancak bugüne dek dünyanın başka yerlerinde de söz konusu olmuş veya olabilecek bir husustur bu. Diğer bir deyişle, biz Fransız polisine saldırmazdık, Fransız polisi de bizi rahatsız etmezdi. Fransız polisi, bizim Fransa içerisinde İsrail hedeflerine saldırmamızı istemezdi, biz de “tamam, mesele değil” derdik öncesinde. Ne var ki İsrail bize yönelik saldırılar başlatınca, biz de misilleme yapmaya başladık o vakitten itibaren. Şahsen -komandoların bir parçası olmaksızın- bildiğim ve umuma mâlolmuş üç örnek vermek istiyorum böyle. Gerçi benim de plânlayıcı olarak onların arkasında bulunduğumu söylüyorlar ama ben bilmem orasını; istiyorlarsa isbatlamak zorundalar bunu. Evet, Paris’in Orly Havaalanı’nda İsrail El Al Havayolları hedeflerine karşı üç ayrı eylem gerçekleştirilmişti. Bunların ikisi Ocak 1975’de gerçekleştirilmiş ve birincisinde de bir RPG-7 roketi kullanılmıştı. El Al uçağını roketle vurmak üzere bir yoldaş bulunuyor o gün orada. Derken, otomatik silâhlı bir güvenlik görevlisi, sanıyorum bir jandarma, arabayı süren tabancalı bir diğer Arabı görünce silâhını doğrultuyor ama o Arab “hayır, hayır, hayır!” diye işaret yapınca da silâhını indiriyor ve çekip gidiyor, yâni Arab olduğunu anlayınca müdahale etmiyor. Bunları yoldaşlardan işittim ben. Bundan üç beş gün sonra aynı havaalanında yine benzer bir hâdise yaşanıyor ve havaalanı terasından yine bir başka El Al uçağına saldırı düzenlenecekken bazı küçük hatalar yapılıyor, farkediliyorlar ve buna mukabil rehineler alınarak buradan kurtulma yoluna gidiyorlar. Aynı şekilde bu hâdisede de Fransız polisler geliyorlar, fakat onlar da eylemin İsraillilere karşı Arablarca gerçekleştirildiğini gördüklerinde müdahale etmeden çekip gidiyorlar. Bu polisler korkak falan olduklarından değil, Arab-İsrail savaşına karışmak istemedikleri için müdahale etmiyorlar. Sadece orada neler olup bittiğini kavrayamamış genç bir polis öylece bekliyor, onu da yoldaşlardan biri vurup yaralamak zorunda kalıyor, hepsi o kadar. Neticede, Fransa cumhurbaşkanı tarafından sağlanan bir uçakla havaalanından ayrılıp –sanıyorum Bağdad’a- gidiyor eylemci yoldaşlar ve bitiyor mesele. Benzer bir başka eylemde de aynı şey söz konusu oluyor. Sonuç olarak, Fransız polisi olay yerine vardığında bu eylemlere müdahale etmiyor, eylemcileri öldürebilecekken ateş etmiyor ve geri çekiliyorlar, çünkü meselenin kendileriyle ilgili olmadığını, bunun bir Arab-İsrail savaşı olduğunu anlıyorlar. Yoksa –dediğim gibi- korkak değildir hiç birisi, aksine her biri iyi eğitimli ve silâh bakımından da tam teçhizatlı polislerdir bunlar. Evet, Fransız polisine saldırmıyorduk biz. Böyle kabul edilirse şayet, ilk saldırıyı da 27 Haziran 1975’de ben gerçekleştirdim gerçi ama bu da Fransız polislerine karşı değil, İsrailliler tarafından kurgulanan bir tuzağa düşerek bana gönderilen Fransız iç istihbarat ajanlarına karşı gerçekleştirilmişti. Söz konusu Fransız ajanlarla beraber, çift taraflı çalışan bir muhbiri vurmak zorunda kalmıştım o gün orada. Buna rağmen, o günden sonra bile Fransız polisiyle aramızda olan bu karşılıklı anlayış ve saygı devam etmiş, onlar Arab fedaîlere saldırmamış, Arab fedaîler de Fransız polislerine saldırmamıştı. Bu bir “kuraldır” bizde. Açıklaması da şudur: Sokaktaki bir polise saldırdığınızda, tüm polisler sizin karşınıza geçecektir. Oysa bir hatadır bu ve asıl yapmanız gereken, -iyi anlamıyla- polisi nötralize edip tarafsızlaştırmaktır. Siz onlara saldırmazsanız, onlar da size saldırmazlar. Şimdi, “böyle yapılsın” diye değil de, “mantıklı” olmak bakımından bir örnek vermek gerekirse, ki olmamasını tercih ederim, zaten cezaevinde bir insanım, daha fazla problem de istemem: Vuracak hedef mi arıyorsunuz yahut bir kargaşa mı çıkartmak istiyorsunuz, gidin “tepedekileri” vurun; iyi korunan büyük bir bakanı vuramıyorsanız, daha az korunan düşük seviyeli bir başka bakanı vurun veya daha kolayı, gidin bir milletvekilini vurun, değil mi?.. Diyeceğim o ki, yurtdışından Fransa’ya kendini fedâ etmeye gelerek bu tür saldırılar gerçekleştiren bu insanlar, bu mücahidler, bu şerefli ve dürüst insanlar, yanlış yönlendiriliyorlar. Düşmanı zayıflatacak şeyler yapılması gerekirken, bu yaptıkları eylemlerle düşmanı güçlendiriyorlar. O düşman ki, İslâm’ın, Arabların, mücahidlerin düşmanı oldukları kadar, Fransa ve Fransız halkıyla beraber tüm dünyayı, tüm milletleri kontrol edip baskı altında tutuyorlar. Bu tuzağa düşmemek çok önemlidir. Polise saldırmayın; bunun yerine, çözüm üretici bir yolla tarafsızlaştırın onları. Biz onları vurmazsak, onlar da bizi vurmayacaklardır. Sadece Fransa’da değil, dünyanın her yerinde işe yarayacaktır bu. İlle de vuracak adam aranıyorsa, politik ve ekonomik sorumlular vurulabilir meselâ. Ben şiddete karşı ve barış taraftarı bir insanım ama “mantıklı” olmak bunu gerektirir. Allahu Ekber.   6 Şubat 2017 Baran Dergisi 526. Sayı  

Denizcinin Günlüğü -V-

Denizler, tefekkür için her türlü ihtişam ve güzelliğin bulunduğu mekânlardır. İşlerin yoğunluğundan, dünyevî meşgalelerden arada sırada kurtulup bize cennetin bir numunesi olarak gösterilen bu güzellikleri tefekkür etmek en akıllıca işlerin başında gelir. “Deniz kenarında yaşamadığım için böyle bir fırsatım yok” diyenlere, denizlere çoğu zaman rengini veren gökyüzüne bakmayı ve tefekkür etmeyi öneriyorum. Gece bir başka, gündüz bir başka güzel olan gökyüzü hiç de sahil kenarlarına gitmeyi gerektirmez. Başımızı bir parça kaldırsak bu eşsiz güzelliği fark edebiliriz. “Tefekkür etmesini bilmiyorum, bana bu konuda yardımcı olur musunuz?” diyenlere, bu yazı dizisi gibileri ve Bediüzzaman’ın adı gibi güzel olan kitaplarını öneriyorum. Tefekkürün birbirinden eşsiz binlerce yolunu bu kitaplar aracılığı ile bulabilirsiniz. Gemiye katılırken onlarca kitabı alarak okumaya çalışır, bazen bu güzel yazılardan tefekkür etme fırsatı yakalarım. Gerçi artık akıllı telefonlara yüklenmiş vaziyette. Lakin kitaptan okumayı sevenler için yolculukları esnasında bu kitaplardan hiç olmaz ise bir iki tane almayı ve okunmasını tavsiye ederim. Çünkü Risâle-i Nurları okuma fırsatı bulan her insan, kâinata bir başka güzel şekilde bakabilir. Bunun için birkaç dakika zaman ayırmak, düşünceye dalmak yeterlidir. Peygamber Efendimiz (asm), bir saat tefekkürün bir yıllık nafile ibadet etmekten daha üstün olduğunu söylemiştir. O halde durmamak lazım. Deniz kenarlarına eğer yoksa kırlara o da yoksa sakin bir yere koşmalı. Cenâb-ı Allah’ın bizlerin okuyup anlaması için göndermiş olduğu mektupları okumalıdır. Bunun bir parça tadını alabilirsek eğer, daha hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimizi düşünüyorum. Şimdi yeniden Kızıldeniz’deki yolculuğumuza geri dönelim. Dünyanın en nemli suyollarından biri Kızıldeniz’dir. Nemli bir denizde sıcaklık çok daha fazla hissedilir ve insanı bunaltmaya başlar. Gemimizin air condition sistemi gayet iyi çalışıyordu.  Bu nedenle güzel bir sefer oldu. Aynı zamanda gemimizin küçük havuzu da vardı. Bu sayede mesai saatlerinden sonra gemiciler serinleme fırsatı bulabiliyorlardı. Sonunda Kızıldeniz’i geçip Babülmendep boğazına varmıştık. Artık önümüzde neredeyse Karadeniz büyüklüğünde olan Aden Körfezi bulunuyordu. Korsanlar yüzünden bu bölge denizcilerin korkulu rüyası hâline gelmişti. Aden Körfezi’nin bulunduğu denizin bir başka ismi Arap Denizi’dir. Lâkin şu anda Arap yerine İran, ABD, Koalisyon Savaş Gemileri ve korsanlar bu denizde cirit atıyor. Yemen’de dehşetli bir savaş devam ediyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Osmanlı’nın adilane yönetimi ne yazık ki son bulmuş. Batı dünyasının ve İran’ın emperyalist emelleri çok sayıda Müslüman kanının akmasına yol açıyor… Arap Denizi’nin ve genelde de Hint Okyanusu’nun en önemli özelliklerinden bir tanesi de çok sık yakamoza rastlanmasıdır. Peki, aklınıza geldi mi, nedir bu yakamoz? Birçok insan ay ışığının denizde yansımasına “yakamoz” der. Fakat bu isimlendirme çok yanlıştır. Yakamoz ışık yansıması değildir. Yakamoz, hurdebini yani mikroskobik deniz canlılarının ısı kayıpları ile meydana gelen fosfor ışımasıdır. Yakamoz görmek istiyor isek mehtap ışığı veya herhangi bir ışığın olmadığı zamanları ve mekânları seçmeliyiz. Zira yakamoz, ışığı sevmez. Zifiri karanlıkta ve özellikle de Hint Okyanusu’nda, Arap Denizi açıklarında çok görülür. Yakamoz bazen o kadar yoğun bir şekilde meydana çıkar ki deniz adeta süt rengini alır. Bembeyaz ve fosfor renkli bir ışıltı her tarafı kaplar. Öyle olur ki gemilerde vardiya tutan denizciler korkudan içeriye yani dümen evine kaçarlar. Hint Okyanusu’nda ve Hürmüz Boğazı’nda seyir esnasında gemimizi kuşatan yakamoz ilginç bir görüntü vermişti. Yıllarca unutamadığım bu muhteşem bir ışık gösterisini paylaşayım:   İnsanlar dünya üzerinde meydana gelen muazzam olaylara sadece bir isim koyarak basitleştirmeye çalışırlar. Elektrik, yerçekimi, fotosentez gibi muazzam olaylar güya bir ad koyuvermekle adileşmiş ve mânâsı anlaşılmış olur. Hâlbuki kâinatta cereyan eden bütün olayların çok derin anlamları vardır. Adeta bütün hadiseler ve kanunlar Rabbimizden biz insanlara gönderilmiş bir mektuptur. Aklını doğru yönde kullanabilen insanlar için bu mektuplarda anlaşılması gereken birçok mesaj vardır. İnsanlar yanlışlıkla kâinatta cereyan eden bütün bu olaylara tabiat adını verir ve Yaratıcımızı görmezden gelmeye çalışırlar. Hâlbuki tabiat denilen şey Allah’ın emriyle meydana gelen hadiselerdir. Her birisinin mühim hikmetleri vardır. Ne mutlu o insana ki Rabbini tanır ve yaratılan her şeyin O’nun eseri olduğunu anlar. Ve yazıklar olsun o kimseye ki kâinatta meydana gelen bütün hadiseleri kör tabiata, tesadüfe ve hiçbir şeyi yapmaya gücü yetmeyen sebeplere verir dalâlete düşer. İşte bu yazıda insanların yaptığı hataya düşmemeye çalışarak yaşamış olduğum çok ilginç bir olayı anlatacağım. Zira bazı insanlar bu olaya basitçe bir isim takarak “İşte buna yakamoz denir” demesin. Hürmüz Boğazı, Umman Denizini Körfeze bağlayan stratejik önemi büyük bir yerdir. Kuzeyinde İran, Güneyinde ise Umman devletlerinin toprakları vardır. Bir Nisan akşamı yatsı namazını kıldıktan sonra namaz tesbihatını yapmak üzere kırlangıca çıktım. (Kırlangıç köprüüstünde sancak ve iskeleye doğru uzanan balkona benzeyen çıkıntılardır) Âyete’l Kürsiyi tam okumuştum ki gözlerime inanamadığım bir ışık gösterisi ile karşılaştım. Tekrar tekrar geminin bir sancağına bir iskelesine, bir ileri, bir geriye baktım; hayır yanılmıyordum. Muazzam bir ışık gösterisi ile karşı karşıya kalmıştım. Geminin her tarafında denizin üstünü bembeyaz bir ışık demeti kaplamıştı. Bu ışıklar sabit değil hareket ediyor polis ikaz ışıkları gibi bazen pervane gibi dönüyor bazen de bir tarafa doğru dalgalar şeklinde yayılıyordu. 30 yıllık deniz hayatımda ilk defa böyle bir yakamoz olayı ile karşılaşıyordum. Bir denizcilik dergisinde Umman Denizinde meydana gelen yakamoz olayından bahsedilmişti ve tam olarak ne dediğini anlamamıştım. İşte şimdi tam da keşfetme fırsatı doğmuştu. Dergide aynı zamanda kaptan olan yazar “yakamoz olayının Umman denizinde çok fazla görüldüğünü, denizin adeta bir süte benzediğini ve bazı gemicilerin bu olaydan korkarak dümen evine kaçtıklarından bahsediyordu. Evet, gerçekten de bu yazıyı okumamış olsam, cinlere perilere karıştığımı zannedip ben de köprüüstüne yani içeri kaçardım. Fakat bunun Cenâb-ı Allah’ın biz aciz insanlara gafletten uyanmamız için gönderilmiş bir mesaj olduğunu anladığım için ibretle bakmaya çalıştım. Deniz yüzeyini adeta bir şenlik havasına sokan bu ilginç yakamoz gösterisinin bir anlamı olmalıydı. Yakamoz denilen olay karanlık gecelerde tek hücreli canlıların (planktonların) su sıcaklık farklarından dolayı deniz yüzeyine salmış oldukları fosfor ışımasıdır. Yakamoz deyince çoğumuzun aklına ayın sudaki yansımaları gelse de, yakamozu meydana getiren aslında miniminnacık bir planktondur. (Lingulodinium polyedrum). Aslında ay ışığı, hareket ettiğinde ışık saçan bu küçük canlıların ışığını görmeyi engeller. Maldivler’de çekilen resimlerdeki görüntüler ise, yakamozun rüyadan farksız halini gösteriyor! Yanlış bilinen noktalardan birisidir yakamoz-mehtap ayrımı. Herkes denize vuran ay ışığına yakamoz der. Yakamoz aslında, Dinoflagellatlar olarak bilinen, “flagella” adı verilen uzantıları sayesinde hareket yeteneğine sahip tek hücreli canlılardır. Limunisans maddesini vücudunda barındıran bu canlıya dokunulduğunda veya akıntıya maruz kaldığında bir ışık saçar. Bunlardan milyonlarcası bir araya geldiğinde geceleri bir tekne geçerken veya bir balık sürüsü geçtiğinde bu canlılara çarparak bu floresan ışığına benzer görüntüye sebep olurlar, buna yakamoz denir. Aslında bu bir savunma sistemidir. Avcılar tarafından saldırıya uğrayan bu canlılar ışık saçarak daha büyük avcıları bölgeye yönlendirirler. Çıplak gözle görüldüğünde muhteşem bir sahnedir. Benzer durumları Gine Körfezi’nden Güney Afrika’ya giderken de görmek mümkündür. Fırtınada meydana gelir ve her dalga tepeciği ayrı ayrı insanları selamlar. Kelimelerle anlatamayacak kadar güzel bir görüntü sunarlar. Geminin dümen suyunu (pervanesinden gelen köpüklü su) izlemek ise apayrı bir zevktir. Porto Riko’da meşhur yakamoz koyları mevcuttur. Ziyaretçiler, La Parguera ve Vieques’te bulunan özel korumalı koylarda kürekli kayıklarla gezerek bu muhteşem görüntünün keyfini çıkarabilirler resimdeki gibi… İşte yakamoz denizlerin, aynen karalarda olduğu gibi canlı varlıklarla dolu olduğunun bir delilidir. “Ben gözümle görmediğime inanmam” diyen zavallılara gösterilecek güzel bir örnektir. Mikroskobik canlılar adeta “ey gafil insanlar aklınızı başınıza alın ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a itaat edin” dercesine konuştuğu muazzam bir olaydır. Dolunaylı gecelerde ve ışığın bol olduğu denizlerde görülmez. Yakamoz sadece karanlığı sever. Hürmüz Boğazındaki bu gösterinin yakamoz olup olmadığını anlamak için geminin projektörünü çalıştırdım. İskele tarafa çevirince birden deniz üzerindeki ışımalar kayboldu. Hâlbuki diğer tarafta yani sancak tarafta ışık gösterisi devam ediyordu. Gecenin bir yarısında cereyan eden bu olayı görsün diye 2. kaptanı köprüüstüne çağırdım. İlk önce gözlerine inanamadı. Gözlüklerini sildi ve bir daha baktı. Biraz ürpermişti böyle bir şeyi daha önce görüp görmediğini sordum. İlk defa görüyordu bana ne olduğunu sordu, kısaca anlatmaya çalıştım. Gecenin saat 10’undan 10.30’una kadar bu harika ışık gösterisi devam etti. Kutuplarda uzun kış geceleri meydana gelen ve “auora” adını verdikleri muazzam bir sinema gösterisine benzeyen ışık gösterisi nihayet sona ermişti. Bundan bir ay önce Pakistan’ın önemli bir limanı olan Karachi’ye giderken bu sefer yunuslar gemimizin baş tarafına geçmiş bir sağa bir sola giderek bize sanki “hoş geldiniz” mesajı veriyorlardı. Yirminin üzerinde yunus, yarım saat gemiyle birlikte yüzdü ve daha sonra bizden ayrıldılar. Evet, sadece denizde değil karada da böylesine güzel manzaralarla karşılaşmak mümkündür. Bunun için sadece gözlerimizi Rabbimizin çok hikmetlerle süsleyip bezendirdiği yeryüzüne ve kâinata bakmak yeterlidir. Bizleri adeta esir edercesine karşısında hapseden televizyon, internet ve günümüzün salgın hastalıklarından olan tiryakisi olduğumuz alışkanlıklarımızdan kurtulmaya çalışmamız gerekiyor. Bir parça gökyüzüne baksak benim görmüş olduğum ışık gösterisi kadar harika, muhteşem olayları gözlerimizle görebiliriz. Yaz tatili bitti. “Kışın şunu yapacağım” diyenler bu sözü bir dinlesinler. Her türlü ahlâksızlığın cirit attığı eğlence yerleri yerine bir de Rabbimizin bize gönderdiği muhteşem mektupları okumaya çalışsınlar. Bunun için para vermeye gerek yoktur, kâinata bakmak yeterlidir. “İyi de ben bu şekilde tefekkür edemiyorum” diyenleriniz varsa öncelikle Bediüzzaman’ın muhteşem eseri olan Risâle-i Nur’lara bakmak kâfidir.  Baran Dergisi 526. Sayı  

Epifiz Bezi veya Beyin Epifezi Çerçevesinde - Gudde-i Sanevberî (Pineal Gland veya Kozalaksı Bez) -I-

Kafatasında, bir bezelye veya kuru üzüm tanesi büyüklüğünde, beynin sağ ve sol yarılarının geometrik olarak tam orta noktasında, iki kaş arası hizasında yer alan bir organ… Bu organ, şeklî yapısı itibariyle göze benzetildiğinden ve de bilinmeyen ve görünmeyene kapı araladığı düşünüldüğünden sembolik dilde “üçüncü göz”, tıb literatüründe ise Epifiz bezi olarak adlandırılmıştır. Epifiz bezine “pineal gland / kozalaksı bez” veya “beyin epifizi” de denilmektedir. Osmanlıca lügatte ise “gudde-i sanevberî.” Epifiz bezine “kozalaksı bez” denilmesinin sebebi, görünüşünün çam kozalağına benzemesinden… Kalb için de aynı benzerlik söz konusudur. Omurgalı beynindeki küçük bir endokrin/iç salgı bezi olan epifiz hakkında söyleyeceklerimize geçmeden, salgı bezleri hakkında kısacık da olsa tıbbî bir bilgi verelim. Aynı embriyolojik süreçten geçen insanların ve hayvanların vücudunda kandan aldıkları ham maddelerle özel kimyevî salgılar üreten organlara “salgı bezi” denir. Salgıladıklarına ve fonksiyonlarına göre bezler; 1. İç salgı bezleri (endokrin / kapalı bez), 2. Dış salgı bezleri (ekzokrin / açık bez) ve 3. Karma bezler olmak üzere üç grupta incelenmektedir. İç ve dış salgı bezleri özelliği gösteren bezlere karma bezler denir. Meselâ pankreas, mide (gudde-i mi’deviyye), ince bağırsak, testisler ve yumurtalıklar (eşeysel bezler) birer karma bezdirler. Salgısını salgı kanallarıyla görev yerine ulaştıran bezlere dış salgı bezleri denir. Meselâ gözyaşı (gudde-i dem’iyye), tükürük (gudde-i luâbiyye), süt ve ter bezleri (gudde-i arakıye) bu gruba girer. Salgısını doğrudan kana veren bezlere ise iç salgı bezleri denir. Meselâ hipotalamus, hipofiz, tiroid, timüs, böbrek üstü bezler, pankreas, yumurtalık ve testisler birer iç salgı bezleridirler. İç salgı bezlerinin salgıladığı molekül veya hormonlar ise şunlardır: Hipofiz bezi endorfin ve seratonin, epifiz bezi melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin, tiroid bezi troksin, timüs bezi lenfosit, böbrek üstü bezler adrenalin, noadrenalin ve kortizol, pankreas bezi insülin, yumurtalık ve testis bezleri ise östrojen ve testosteron hormonları salgılamaktadır.   Not: Hint Mistisizmindeki “Kundalini Yoga”, iç salgı bezleri üzerinden kendi “iç oluş” sistemini oluşturmuştur. İç salgı bezlerinin Kundalini Yoga’daki karşılıkları şu şekildedir: Hipofiz, Tepe Çakrası’na (Sahasrara), epifiz Alın Çakrası’na (Ajna), tiroid Boğaz Çakrası’na (Vişudda), timüs Kalb Çakrası’na (Anahata), böbrek üstü bezler Güneş Çakrası’na (Manipura), pankreas Göbek Çakrası’na (Svadisthana) ve yumurtalık ve testisler ise Kök Çakrası’na (Mulahadra) karşılık gelmektedir. (1) Yazı başlığından da anlaşılacağı üzere mevzuumuz bir iç salgı bezi olan epifiz bezi ve onunla ilgili hemen her şey! Her ne kadar bir yazı dizisi boyunca işlemeyi düşünsek de, epifiz bezi hakkında önden bazı tıbbî bilgiler vermenin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Tıb literatüründe, Endokrinoloji alanının konusu olan epifiz bezi, salgıladığı hormonların vücuda yaptığı muazzam tesirler sebebi ile çok uzun zamandan beri dikkatleri üzerine çekmektedir. Özellikle son 30 yıldır çok yoğun bir şekilde araştırma konusu olmuştur. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, epifiz bezi, yaşlanma, kanser, bunama, stres ve hipertansiyon gibi hastalıklara karşı insanı daha dirençli kılmaktadır. Salgıladığı melatonin ve pinolin molekülleri sinir sisteminin düzenlenmesinde rol almaktadır. Antioksidan, antistres ve antikanser özelliklerle donatılan bu moleküller, kişinin kuvvet ve enerjisini yeniden toplamasına, tiroid hormonlarının salınması için uyarılmasına, yaşlanmanın geciktirilmesine, parkinson ve alzheimer hastalıklarından korunmada etkili nörohormonlardır. Salgılanan bir diğer hormon olan dimetiletriptamin yani DMT molekülünün, ruhanî âlemlerle irtibatın kurulmasında ve metafizik etkilerin bedende hissedilmesinde etkin olduğu düşünülmektedir. Gri ve kırmızımtırak bir renkte olan epifiz bezi, uyku ve uyanma modülasyon kalıpları, mevsimsel fonksiyonları etkileyen seratoninin türevi olan melatonin hormonu salgılamaktadır. Melatonin hormonu ise pineal bezde triptofan aminoasidinin serotonine, onun da melatonine dönüşmesiyle oluşmaktadır. Salgıladığı melatonin ile vücudun gece ve gündüz farklılıklarına uyum göstermesini sağlayan epifiz bezi, doku özellikleri itibariyle göz yapısına (kornea, retina) çok benzemektedir. Baş gözüyle epifiz bezi arasındaki en önemli fark, gözler ışığa duyarlıyken, yani göz organının fonksiyonları ışıklı ortamda devreye girerken, epifiz bezi ışık kesildiğinde, yani karanlık ortamda fonksiyonel olmaktadır. Epifiz bezi tam üç çeşit hormon salgılamaktadır. Bunlar; 1. Melatonin, 2. Pinolin ve 3. DMT (Di-Methyl-Tryptamine: Dimetiltriptamin)’dir. (2) Özellikle Dimetiltriptamin hormonu ve etkilerini incelememizde çokça ele alacağız. İç salgı bezleri tarafından kana salgılanan, kan yolu ile hücrelere dağılarak belirli hedef organlara giden ve düzenleyici görevleri olan kimyevî maddelere hormon denir. Salgı bezlerinin oluşturduğu sisteme ise hormonal sistem. Mahiyeti ile alakalı bu kısa bilgilerden sonra, epifiz bezinin konumlandığı mevkii olan beyinle ilgili bir miktar malumat vermek istiyoruz. Kemal Nuri Özerkan’ın “Spor Psikolojisine Giriş” isimli çalışmasından özetle; “Beyin, omurilik paralelinde merkezî sinir sistemi üzerinden fonksiyoneldir. Serebrum ve beyin kabuğu, limbik sistem, talamus ve hipotalamus denilen bölgeler ön beyinde; beyin sapı ile sonlanan beyincik, pons ve medulla denilen bölgeler ise orta ve arka beyinde yer almaktadır. “Beyin altı bölümden oluşmaktadır. Bunlar: Beyin (serebrum), beyincik (serebellum), diensefalon (talamus ve hipotalamus), mezensefalon (orta beyin), pons ve medula oblangata (bulbus)tur. “Beynin foksiyonları ile ilgili yapılan araştırmalar göstermiştir ki, her iki yarıküre düşünce ve algının ayırt edici biçimlerini organize etmektedir. Meselâ, sol beyin yarıküresi zamanı, sağ beyin yarıküresi ise mekânı algılamamıza yardımcı olur. Bütünün parçaları (ya da ayrıntıları) beynin sol yarıküresi, eşzamanlı olanlar ise sağ yarıküresi ile algılanır. Beynin sol yarıküresi sözel becerilerle, sağ yarıküresi ise görsel becerilerle ilgilidir. Mantıkî ve analitik algı beynin sol yarıküresi, sezgiye dair algı ise sağ yarıküre tarafından yönlendirilir. Sol yarıküre bedenin sağ yanını ve görmenin sağ alanını kontrol ederken, sağ yarıküre ise ters yönde kontrol etmektedir. “Beyin bir bütündür. Beynin bütün becerileri, birbirini tamamlar mahiyettedir. Meselâ sözel (teorik) beceriler egzersizi, analitik düşünme alışkanlığı kazandırmakta, pratik beceriler egzersizi, meselâ resim yapmak gibi beceriler de sezgilerimizi geliştirmektedir. Beynin en ilkel kısmı omuriliğin tepesini çevreleyen beyin sapıdır. Beyin sapı, nefes almak, vücudun diğer organlarının metabolik işleyişlerini ayarlamak, kalıplaşmış tepki ve hareketleri kontrol etmek gibi temel hayatî fonksiyonları düzenler. Önceden programlanmış bir düzenleyicidir. Beyin sapını çevreleyen limbik sistem, duygusal tepkilerimizi belirleyen bir merkezdir. Öğrenme ve hatırlama da limbik sistemin fonksiyonları arasındadır. Beyni omuriliğe bağlayan Beyin sapı, acıkmayı ve susamayı denetler. Denetlediği diğer etkinlikler arasında, solunum, vücut sıcaklığı, kan basıncı ve diğer temel vücut fonksiyonları da vardır. Beynin pek çok bölgesinin aksine, epifiz bezi kan-beyin bariyerinin dışında kalmaktadır. Pinealositler gözdeki foto-reseptörlerle büyük benzerlik gösterdiğinden, epifizle gözün ortak bir embriyolojik kökten geldiği düşünülmektedir. Epifiz bezi, beynin iki yarıküresinin tam orta noktasında tek parça ve bir bütün halinde bulunur. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, omurganın başlangıç noktası olan “koksiks” (cocyxs) de tek parça hâlinde ve bir bütün olarak bulunur. Bilindiği üzere omurga, omurlardan oluşmaktadır. Tıp literatüründe omur, yani vertebra, omurgayı oluşturan 33-34 kemikten her birine verilen addır. Kafatasının hemen altından başlayıp kuyruk sokumuna dek uzanırlar. İnsan omurgasında 7 adet boyun omuru (servikal vertebra ), 12 adet sırt omuru (torakal vertebra), 5 adet bel omuru (lomber vertebra), 5 sakral ve 4 de koksal vertebra bulunur. Bu 33 vertebranın ilk 24 tanesi birbirine eklemler aracılığıyla bağlanmıştır. Bunlara presakral vertebralar denilir. Kalan 9 vertebradan daha üstteki 5 tanesinin birleşmesinden “kuyruk sokumu kemiği” (sakrum) meydana gelmiştir. En altta bulunan küçük ve tam gelişmemiş 4 vertebranın birleşmesinden ise koksiks denilen kemik meydana gelmiştir. Bu kemik Hadîs ile bildirilen Acb’üz-zeneb veya Us’us denilen kemik olup, bir tür genetik şifre olarak da değerlendirilmektedir. İnsanın öldükten sonra tekrar yaratılış veya dirilişinde çekirdek görevini görecek bu kemiğin toprakta çürümediği rivayet edilmektedir. Not: Sakrum kemiği (kuyruk sokumu kemiği) çocukta beş ayrı omur biçimindedir. Ergenlik döneminde bu eklemler arasındaki fibroz doku kemikleştiği için erişkin kişilerde beş ayrı sakrum omuru değil, tek birleşmiş sakrum kemiği bulunur. Sakrum kemiğini kabaca tabanı yukarıda, ön yüzü içbükey, arka yüzü dışbükey ve yan yüzleri ise dar bir piramide benzetilmiştir. Bu piramidin üstte bulunan tabanı beşinci bel omuruyla eklemleşmiştir. Tepesi de “koksiks kemiği” (çocuklarda birinci koksiks omuru) ile eklemleşmiştir. Koksiks kemiği iki yanındaki birer sakrum kemiğiyle birleşerek leğen kemiğini (pelvis) kurar. Sakrumun yan yüzlerinde bulunan bu eklem yüzeyleri vücut ağırlığını leğen kemiğine iletirler. Sakrum tabanı yukarıda olup öne bakar. Tabanın ortasında büyük bir delik bulunur. Bu delik omurga kanalının uzantısı olan ve sakrum kemiğinin içinde orta hatta yukarıdan aşağıya uzanan sakrum kanalının giriş deliğidir. Bu deliğin her iki dış yanında “Eklem çıkıntıları” bulunur. Bu eklem çıkıntıları beşinci bel omurunun alt eklem çıkıntısıyla birleşirler. Sakrumun ön yüzünde orta hattın iki yanında toplam 8 delik vardır. Bu deliklere “foramina sakralis pelvina” denir. Bunlar birer tünel yardımıyla sakrum kanalı ile bağlantı kurmuşlardır. Bu deliklerden sakral sinirlerin ön dalları çıkar. Sakrumun arka yüzünde de aynı delikler görülür. Buradakilere “foramina sakralia dorsalia” denir. Bu delikler de sakrum kanalıyla bağlantı kurmuşlardır. Bu deliklerden sakral sinirlerin arka dalları çıkar. Sakrum tabanıyla beşinci bel omurunun birleşmesinden öne doğru bir çıkıntı oluşur. Bu çıkıntıya “promontorium” denir ve kadınlarda vaginal muayenede, muayene eden parmağın ucuyla hissedilebilir. Promontorium jinekolojik açıdan önemli bir çıkıntıdır. Bu çıkıntının yaptığı açı arkaya bakar ve kadınlarda 120 derece, erkeklerde 125 derecedir. Bu derece farkı kadının pelvisini yatıklaştırarak, doğuma daha uygun bir hale getirmektedir. Öte yandan kadınlara has kalça biçiminin oluşmasına katkıda bulunmaktadır. (3) Epifiz bezi, doğum esnasında kadınların çok ihtiyaç duyduğu bir iç salgı bezidir. Epifiz bezinden salgılanan dimetiltriptamin hormonu, ağrı ve acı hissinin hafifletilmesinde “tabiî anestezi” rolü görmektedir. Bu mevzua ileride daha ayrıntılı bir şekilde değineceğiz.   (1)http://ufukozcizme.com/2016/12/23/enbuyuk-ustu-ortulen-gercek-ucuncu-goz/ (2)http://ufukozcizme.com/2016/12/23/enbuyuk-ustu-ortulen-gercek-ucuncu-goz/ (3)http://www.saglik.im/sakrum-kemigi-kuyruk-sokumu-kemigi/ Baran Dergisi 526. Sayı  

Sermaye

Üretimin, hayatın idamesinde lüzumlu mallardan, kültürel tesir ve alışkanlıklar sebebiyle hoşa giden her tür malın teminine evrilmesinin ne kadar geriye gittiğine dair elimizde müşahhas bir delil yok; muhtemelen insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Zira en basit topluluklarda dahi, kültürel bir içtimaî şuur olmak zorunda... Kültürel şuur tabirini burada en basit ve temel ihtiyaçların üzerine çıkan her tezahürü ifade etmek maksadıyla kullanıyoruz. Din ve kendini mecburen ferddeki inanç hissine istinad eden ahlâk, kültürün merkezini oluşturmakta iken, alışkanlıklar ise, cemiyette sabit bir ihtiyaçlar grubunun teşekkülüne yol açmaktadır. İhtiyaç kategorisi altında tasnif olunan geri kalan tüm tezahürler de bunların etrafında bir sarmal gibi birikmektedir. Böyle bakıldığında, sürekli verdiğimiz bir örnek olarak, bir kabilenin “şuurlu” bir şekilde bir “mağara”da yaşamayı seçmesi bile kültürel bir tercihin sonucudur. Yani insanlar, en basit hallerinde bile belli bir kültür formunu haizdirler. Bu açıdan, önceki iki sayımızda ifade ettiğimiz gibi, beşerî ihtiyaçların kültür tarafından belirlenen kısmı, zaruri olanları bile kapsamı içine almakta ve insanların tüm ihtiyaç yelpazesi, zaruri ya da değil, kültür tarafından belirlenmektedir. Cemiyet içerisinde iş bölümü zorunluluğu, ferdlerin ihtiyaç hissettiği “şeylerin” teminini artık kendilerinin karşılayamayacağı noktada gündeme gelmektedir. İş bölümünün zorunlu olmadığı hallerin istisna arz ettiğini belirtmemiz lazım. Topluluğun çapı büyüdükçe, ihtiyaçlar hem ferdî hem de içtimaî bazda hızla arttığından, belli bir eşik değerin üzerindeki her cemiyette iş bölümü kaçınılmazdır. Topluluktan anladığımızın, birbirleriyle iletişim halindeki insan grupları olduğunu ifade edelim. Herhangi bir yerdeki çiftçinin, kullanacağı alet edevatı üretecek bir demirciye, ayakkabıcıya, evinde kullanacağı kap kacağı yapacak bir imalatçıya, elbisesini temin edeceği bir terziye, vs. ihtiyacı vardır. Bunu cemiyetin her bir üyesine teşmil edebiliriz. Yani ebadı ne kadar küçük olursa olsun, basit bir köy bile, iletişim halinde olduğu daha büyük bir topluluğun bir şubesidir. Cemaatler, cemiyetler veya milletler halinde bölünmüş olsalar da, aralarındaki iletişim, onların belli bir münasebet seviyesinde bulunmalarını ve dolayısıyla birbirlerini etkilemelerini sağlamaktadır. Bunun iktisadî sahadaki ehemmiyeti, mal ve hizmetlerin ve bunun neticesi olarak sermayenin dolaşımını temin etmesidir. Bu münasebet “savaş” biçiminde de tezahür etse –ki çoğunlukla öyledir-, iktisadî açıdan tesiri müsbettir. İş bölümünün devreye girdiği her yerde ya bir müessese eliyle ve idarî bir taksimat neticesinde ya da kendiliğinden bir piyasanın oluşması ise kaçınılmazdır. Piyasa tabiriyle, karşılıklı olarak mal ve hizmetlerin doğrudan ya da vasıtalı bir şekilde alınıp verilmesini ve bu esnada oluşan “değeri” kastetmekteyiz. Piyasa mikyasını belirleyenin umumiyetle mal ve hizmetleri ortaya çıkarmak için harcanan emek olduğu söylenmektedir, ama o mala ya da hizmete duyulan ihtiyacın değer tayininde en az emek kadar etkili olduğunu görmekteyiz. Ayrıca kişilerin şahsî kabiliyetlerinin de bu tayinde rolü büyüktür. Kısacası, her ne kadar kolaycı bir yöntemle herhangi bir üreticinin bir malın oluşumunda kullandığı emeği temel mikyas kabul etmek 19. ve 20. Asır iktisadçılarının işine gelmiş olmasına rağmen, hakikat malların piyasa değerinin genellikle onlara yönelik taleb tarafından belirlendiği istikametindedir. Bir şeyin değerini belirleyen, kişilerin o şeye yönelik isteğinin şiddetidir. Piyasa değerinin oluşumunda çeşitli amillerin yanında, üretim miktarının da tesiri bulunmaktadır. Arz-taleb dengesi şeklinde tabir edilen ve mal ve hizmetlerin değerinin teşekkülünde aslî unsur olan bu hadise, bütün iktisadî olguların en başında gelmektedir. Üretim ve tüketim münasebetlerinin “ağı” genişledikçe iş bölümü artmakta, bunun işlerde yol açtığı uzmanlaşma ise üretimde hızlı bir artışla neticelenmektedir. Tam bir denetimin zaten mümkün olamayacağı, çoğunlukla iklim şartlarına bağlı ziraî üretimin yanı sıra imalat işlerinde de, talebin düz bir çizgi izlememesinden dolayı, yedekte mal bulundurmak adına stoka çalışmak şeklinde isimlendirebileceğimiz bir vakıa mevcuttur. Yani umumiyetle üretim, mahiyeti icabı, çok kontrollü bir biçimde yürütülebilen ve malların temel baremi “arz-taleb” dengesini anı anına yakalayan bir süreç değildir. İşte tam bu noktada yeni bir dengeleyici unsur olarak sermaye boy göstermektedir. Geçen hafta sermayenin tariflerini vermiş ve özetle, bu tariflere göre, kişilerin elinin altındaki veya piyasa tedavülündeki mal stoku ile beraber üretimde kullanılan alet, makine, bina gibi bütün üst yapı unsurlarının sermayeyi oluşturduğunu söylemiştik. Üretilen ve saklanabilir malların bazılarının o an için piyasanın ihtiyacından fazla olması veya izafi olarak diğer mallar karşısında değerinin artması, sermaye adını verdiğimiz birikimin doğmasına yol açmaktadır. Burada bir noktaya temas etmek istiyoruz. Yazılarımızda iktisadî mefhumları muhtelif kategoriler ve tanımlamalar vasıtasıyla ele almaktayız. Bunların menşei ise umumiyetle Batılı ekonomistler. İktisad tabirinin tarihî serencamını aktardığımız makalemizde bu hususa değinmiştik. Bu yüzden kimi zaman bazı zorluklarla karşılaştığımızı itiraf etmeliyiz. Batılılar net sınırlar çizmek kaygısıyla gri bölgeleri ya oraya ya da buraya itelemişler ve bu yüzden, mesela tanımlamalarda, hakikatle, en azından Müslüman toplulukların yaşadığı coğrafyaların gerçekleriyle bağdaşmayan ifadeler kullanmışlar. Sermaye bizde kişinin toprak dahil sahibi bulunduğu “servet” olarak anlaşılırken, Batılılar, bunu işlenmiş mal, tohumluk zahire, alet, makine, bina ve para nevileri gibi toprak-hammadde ve emek dışında kalan eşyalara hasretmişler, mali sermayenin (finans kapital) ortaya çıkması sonrasında buna bir de müteşebbis unsurunu eklemişlerdir. Sermaye, emek ve toprak üçlüsünün karşılıklı münasebetlerini ve bunları çözümlemek suretiyle yeni olguları anlamak gibi bir faydası vardır bu yaklaşımın. Ama toprak ve hammadde, kimi zaman, sermaye içinde addedilen şeyler ile mukayese kabul etmeyecek bir zenginlik kaynağı olabilir; petrol gibi. Yani böylesi durumların sermaye “çözümlemeleriyle” anlaşılabilmesi ya da bu çözümlemelerde bir yere yerleştirilebilmesi mümkün değildir. Normalde, tarifi icabı, toprak ve emek gibi sabit olmayıp, kendi çapının üzerinde (bazen kat be kat üzerinde) bir doğurganlık ve biriktirilebilme özelliğine sahib sermaye ile toprak ve hammadde, böylesi durumlarda benzeşir hale gelmektedir. Ya da Steve Jobs gibi müthiş vizyonu olan bir zekanın, neticesi yüzlerce milyar dolar tutan ürünlerini sermayenin mi yoksa emeğin mi altında ele alacağız? O açıdan, yazılarımızda genel çerçeveye uysak da, bazen dışına çıkıp tarifleri farklılaştırma yöntemine başvurmaktayız. Yeni tariflerdeki ana referansımızın İbda Külliyatı olduğunu belirtmek isteriz. İktisad sahasında, bildiğimiz zamanlardaki üretimi teşkil eden unsurlardan sermaye, işin doğrusu tamamen işbölümü, dolayısıyla bir kültür neticesidir. Tek başına üretip tüketen küçük ve izole bir grupta sermaye birikimi anlamsızdır. Bu, ancak diğer topluluklarla irtibat içerisindeki ferd ya da gruplar açısından bir ehemmiyet taşıyabilir. İster mal (parayı da mal grubuna dâhil edebiliriz) isterse alet edevat biçiminde olsun, birikim sahibi olma arzusunun kaynağı, insanoğlunun fıtratında yatmaktadır. Sevdiğimiz ya da ihtiyaç duyacağımıza inandığımız malları biriktirme eğilimindeyiz. Bu masum bir istek; insanların kendilerinin ve ailelerinin istikballerine yönelik kaygılarının ve ileride yaşanması muhtemel sıkıntılara karşı tedbir alma düşüncesinin bu istekte hissesi büyüktür. Lakin mal biriktirme temayülünün diğer veçhesi o kadar masum değildir. Bu, kontrolü altında tuttuğu toprak, mal ve para mevcudu ile güç sahibi olma ve bunlar vasıtasıyla diğer insanlar üzerinde iktidar kurma arzusudur. Malı sadece tahakküm için biriktirme, Batı uygarlığının hikâyesidir. Sermayede sürekli büyüme arzusu, aslında onu elinde tutan insanın sürekli güçlenme arzusunun bir yansımasından başka bir şey değildir. İslâm’ın hem zekât emri hem de toprak mülkiyetine getirdiği tahdidler, sermayenin aşırı büyümesini önlerken, ahlâkî kaideleri, dünyayı mal biriktirip kâr etmeye gelinmiş bir yer değil, “Ahiretin tarlası” olarak gören bir anlayışı hâkim kılmaktadır. Sermaye konusuna gelecek sayımızda devam edeceğiz. Baran Dergisi 526. Sayı  

Halül Mü'minin -V-

Hazret-i Hasan’a (radıyallâhu anh) Şam ve Mısır vilayetleri hariç tüm vilayetler bey’at ettiler. Bunun üzerine Hz. Hasan Şam üzerine yürüdü. Hz. Muaviye ile Hz. Amr bin As, Hz. Hasan’a karşı koyma hususunda müşavere ederken Hz. Amr: “Ben, bizim karşımızda öyle ordu birlikleri görüyorum ki, onlar karşılarında sayıca kendilerine denk olan bir orduyu kesin olarak öldürmedikçe, geri dönmeye asla niyetleri bulunmamaktadır.” demiş, Hz. Muaviye ise fitneyi işaret ederek: “Ey Amr! Söyler misin bana! Eğer bu iki taraftan herhangi birisi yok olup giderse, bu takdirde yüce Allah’ın yerine getirilmesini emir buyurduğu hizmetleri kim yerine getirebilir? Onların dul kalacak olan eşlerinin, yetimlerinin bakımlarını banim adıma kim yapabilecek?” demiş ve Hz. Hasan’a bir elçi yollayarak sulh istemiştir. Hz. Hasan ile yaptıkları uzun görüşmelerden sonra ve Hz. Hasan hakkında Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.v.) buyurduğu “Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır.” Hadis-i şerifi mucibince sulh sağlandı. Hz. Muaviye Hz. Hasan’a altı imzalı boş bir kâğıt göndermiş ve “Buraya yazacağın her madde kabulümdür.” demiştir. Hz. Hasan ise sünnete ve hulefa-i raşidin’in hareketlerine uyulması, Hz. Ali zamanında olan çekişmeden ötürü intikam alınmaması ve daha nice maddeyi yazarak Hz. Muaviye’ye iletti ve ona bey’at ederek hilafeti teslim etmiş oldu. Hicri 41 olan bu yıla “Cemaat yılı” denildi. “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat”teki cemaat buraya atıftır. Ehl-i Sünnet ise, Hulefa-i Raşidin döneminde ortaya çıkan ve kendilerini İslam’a nispet eden bid’at ehlinden sakınmak için gerçek İslam’ın o olduğuna dair kullanılan bir kavramdır. İşin garip yanı şu dönemde de hala İslam demek olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’i veya Sünniliği hazmedemeyenler, isminden dahi korkup çekinenler vardır. Hz. Hasan ile Hz. Muaviye arasındaki hilafet teslimi meselesine daha fazla değinmeyi lüzumlu görmüyoruz, çünkü “Hz. Muaviye (r.a.) Ashabın Perdesidir!” isimli yazımızda bu hadiseyi detaylıca anlatmıştık, merak eden oraya müracaat edebilir. Hz. Muaviye’nin Ehl-i Beyt ile Münasebetine Örnekler Bir gün Allah’ın Resûlü, kendi vahiy kâtiplerinden Hazret-i Muaviye’ye dedi ki: “İleride senin çocukların en zâlim şekilde benim çocuklarımı öldürecek!” Hz. Muaviye titredi: yıldırımla vurulmuşa döndü ve dehşet içerisinde: “Ne diyorsun ey Allah’ın Resûlü; öyleyse vücuda geldikçe hepsini keseyim ve neslimi kurutayım!” “Hayır, Muaviye; buna kimsenin hakkı yoktur. Allah’ın takdiri neyse o tecelli edecektir!” Ve sükût ve tevekkül emrini alan Muaviye’nin ıstırap derecesi… Muaviye, oğlu Yezid’in ne yapacağını bilseydi, kahrından erir, giderdi. (1) Bu konuşma karşısında halen Ehl-i Beyt’i sevme ayağına bu sahabeye sövenler veya “ne söverim ne de severim” diyerek direnen varsa onların buz tutmuş kalbine artık tartışmanın sıcağı fayda etmez, başka şeyler lazım gelir. Hz. Muaviye vefatına yakın Mekke-i Mükerreme’ye giderken Vesata’l Erak isimli mevkide Hz. Hüseyin ile karşılaştı ve ona “Müslüman gençlerin efendisi, Resulullah’ın (s.a.v.) kızının oğlu merhabalar, hoş geldiniz.” dedi. Sonra Hz. Hüseyin’in binmesi için bir hayvan getirilmesini emretti, Hz. Hüseyin de bindi, yolda sohbet ederlerken birtakım muhterem sahabe ile daha karşılaştılar ve onları da yanlarına davet ederek gidecekleri yere varana kadar hilafet hususunda meşverette bulundular… Hz. Ali’nin kardeşi Hz. Akil’in oğlu Müslim bin Akil bir gün Şam’a gelir. Orada oldukça mahsül elde ettiği bir toprağı satın alır. Belli bir zaman sonra Hz. Muaviye ondan o toprağı satın almak ister ve Müslim de satmaya razı olur. Bu haber Hz. Hüseyin’in kulağına gider ve buna razı olmayarak Hz. Muaviye’ye bir mektup yazıp, arazinin geri verilmesini ister. Hz. Muaviye de bu mektubu emir bilerek araziyi, verdiği parayı almaksızın Müslim’e verir. Bunun üzerine Hz. Hüseyin şöyle demiştir: “Muaviye hilmi ve cömertliğiyle bizi geçti.” Hz. Muaviye bir gün Hz. Adiy bin Hatem ile şakalaşmış ve ona Hz.Ali ile olan dostluğu sebebiyle serzenişte bulunmuştu. Hz. Adiy “Ali hakkında kötü şeyler işitmektense boğazların kesilip göğüslerin can çekişircesine hırlaması, bize daha kolay gelir…” demiş, Hz. Muaviye ise kâtiplerine dönerek: “Bu sözler gerçektir, bunları yazınız!” diye emir vermiştir ve Hz. Adiy’e yönelerek iltifat etmiş, bir müddet daha konuşmaya devam etmişlerdir. Hz. Muaviye şöyle söylemiştir: “Ben Hazreti Hasan’ın dilini veya iki dudağını Resul-i Ekrem (s.a.v.) emer olduğunu gördüm; elbette Resulullah aleyhissalatü vessalamın öpüp emdiği bir dil veya iki dudak azap görmeyecektir.”   Dipnotlar 1-Sahâbîlerin Rolü ve Mânâsı -Peygamber Halkası-, Salih Mirzabeyoğlu, Sh. 56 İstifade Edilen Kaynaklar Sahâbîlerin Rolü ve Mânâsı -Peygamber Halkası-, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları Peygamber Halkası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Yayınları. Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Yayınları. Ashâb-ı Kirâm, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî, Büyük Doğu Yayınları. Emevîler Dönemi, Prof. Dr. Ali Muhammed Sallâbî , Ravza Yayıncılık. Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvasî’nin Külliyatı, Süleyman Kuku, Damra Yayınları. Mukaddime, İbn Haldun, Dergâh Yayınları. Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Ömer Nasuhi Bilmen, Hisar Yayınları. Yakıcı Yıldırımlar - Es-Savaiku’l Muhrika fi’r Reddi ala Ehli’l Bid’a ve’z Zandaka, İbni Hacer el-Heytemî, Bedir Yayınları. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa, Bedir Yayınları. İslâm Tarihi - El-Kâmil Fi’t Tarih Tercümesi, İbnü’l Esir, Bahar Yayınları. Baran Dergisi 525. Sayı

Çöken Batı, Yükselen Uzak Doğu ve Asyacılık

Büyük Doğu Mimarı’nın “Dünya Bir İnkılap Bekliyor!” tesbit ve teşhisinin kendisini çok çetin hissettirdiği bir dönemden geçiyoruz. Zira Batı adamı, hâkimiyet kurduğu insanlığı kendisiyle birlikte batağa çekiyor ve maddî-manevî tüm müesseselerde iflas ettiği için bu bataktan kurtuluşunun da çözümünü bilmiyor. İbda Hikemiyatı’ndan öğrendiğimiz “Kâinat boşluk kabul etmez” esprisinden hareketle, Batı’nın bu çöküşünü sahte ruhçu Uzak Doğu’yla telafi etme niyetinde “dünyanın efendileri”. Burada şu hususu da belirtmeden geçmeyelim: İnsanlığın aradığı deva, bugün Uzak Doğu’nun temsil ettiği Nihilizm-Taoculuk-Hiççilik gibi felsefe ve inanışlardan mülhem sahte ruhçu çözümler değil, İslâm ve ona muhatap anlayışın düzenidir. Yoksa bu felsefe ve inanışlar da insanlığı başka türlü bir buhrana sevk edecektir. Bahsettiğimiz Uzak Doğu’nun temsilcisi ise siyasî, iktisadî, müspet ilimler ve birçok sahada önde olan Çin… Teknolojideki gelişmeler ve politik konjonktür değişse de, Soğuk Savaş dönemindeki kadar olmamak kaydıyla, bugün halâ Uzay yarışları önemini korumakta. Çin bu alanda ABD’nin öncülüğünü sarsacak nitelikte, daha önce kimsenin ayak basmadığı Ay’ın karanlık yüzüne gitmek gibi bir dizi uzay programını başlatmış ve uzay teknolojilerinde büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Bu durumun Batı adamı için ne ifade ettiği Amerikalı bir düşünce kuruluşu yöneticisinin şu ifadesi açıklıyor: “Çin Ay’a bizden önce gidecek. Bir diğer gök cisminin üstünde yürüyen adamları olacak, bizimse olmayacak.” Çin sahip olduğu Uzay teknolojilerini yalnızca Uzay yarışları için değil, Venezuela, Pakistan gibi ülkelerle de paylaşarak kendisine siyasi anlamda hareket alanı açıyor. Son 30 yıl içerisinde 20 kat büyüyen Çin, bugün dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve 10-15 yıl gibi bir zaman diliminde ABD’yi eleyerek en büyük ekonomi olacağı tahmin ediliyor. Shangai (Şangay) beşlisine adını veren Shangai şehri ise birçok Batılı firmaya ve dünyanın farklı ülkelerinden insanlara yer vermesiyle hem iktisadi hem de kültürel zenginlik açısından parlayan bir yıldız konumunda ve dünyanın merkezi olmaya aday gösteriliyor. Bence Çin’i iktisadî olarak ön plana çıkaran husus, limitlerine dayanmış kapitalist sistemi onarabileceğinin düşünülmesidir. Bu yüzden Çin sistemi mercek altına alınmış durumda. Son zamanlarda Batılı ülkelerden, içinde sanatçısından aktörüne, siyasetçisinden iktisatçısına kadar birçok kişiden oluşan heyetler Çin’e bu minvalde seyahat ve geziler düzenliyorlar. Bu arada Batı boyunduruğundan kurtulmuş Hindistan’ı ve teknoloji devi Japonya gibi ülkelerin de Uzak Doğu’nun ön plana çıkışında pay sahibi olduğunu da belirtelim. Çin aynı zamanda bugün ABD’yle iktisadi olarak karşılıklı bağımlılığa dayanan diyalektik bir ilişki içerisinde… Bugün ABD döviz rezervlerinde Çin büyük bir paya sahib ve ABD bu sayede faiz oranlarını belli bir seviyede tutabiliyor. Aynı zamanda ABD Çin’in en büyük ithalatçısı… Yalnız burada Çin dalkavukluğu yapmıyoruz; bazı tesbitler yapmaya çalışıyoruz. Yoksa Çin zulmüne uğrayan Doğu Türkistanlı ve farklı coğrafyalardaki kardeşlerimizin kini taze ve küfre karşı intikam hissimiz daim! Uzak Doğu’yu ön plana çıkartan en önemli husus ise, Batının Rönesans ve Aydınlanma sonrası Seküler-Materyalist zemin üzerinde temellendirdiği müsbet ilimler ve makine inkişafından kaynaklı buhrana çare olarak görülmesidir. Müsbet ilimler ve makine alanındaki inkişafın sebeb olduğu surete ait “mânâ-ruh”un kaybı ve buna bağlı oluşan buhran artık gizlenemez raddededir. “Hiçlik menşeinden-hiçlik birliğinden(!) uzaklaşmadan hep Tao’yu, X’i düşünmek. Madde hâkimi Batı’ya ne bakımdan hitab ettiği meselesi de açık oldu sanırım: Maddeci mânâ(!)... (...)  Batı için ise, kendi mitolojilerine bakıştaki zevk gözü, büyüsü, en önemlisi de tasarrufuna alabilmesi bakımından ilginçtir!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Sefine, sh.119) Öyle ki, kendileri için devrimci bir hüviyete sahip, müsbet ve sosyal ilimlerde kaybedilen “bütünlüğün” sağlanması adına umut verici Hologram Teorisi, determinist paradigmayı yerle bir eden Kuantum Fiziği, Kaos, Sicim gibi fiziği metafiziğe doğru kaydıran teorilerin köken ve ipuçlarını Batılılar, Uzak Doğu mistisizminde bulduklarını zannetmiştir. Bu alanlarda çalışan önemli bilim adamları Uzak Doğu’ya gitmiş ve burada çalışmalarına katkı sağlaması için uzun süre kalarak Budizm, Hinduizm, Taoizm gibi dinleri incelemişlerdir. Parapsikoloji alanındaki şuur ve şuuraltına dair vakıaların bilimsel açıdan izahını yapamamış, nihayetinde bu vakıaları Uzak Doğu dinlerindeki birtakım istidraç uygulamalarına bağlayabilmişlerdir. Müsbet ilimler alanında bahsedilen bu durum aynı zamanda kabul edilen bu hiççi ve mistik inanış ve felsefelerin, peşin fikir olarak kabul edilip, bu peşin fikirden hareketle birtakım sonuçlara ulaşma veya bulunanın aranması şeklinde bu peşin fikrin ispatı için çalışmalar yürütülmesi demek oluyor. Bu ise menfi kutub eliyle Mutlak Fikrin Gerekliliği davasının isbat edilmesi demek! Netice olarak Uzak Doğu, Batıya gereken ruhu ona Büyük Doğu Mimarı’nın Asyacılık davasında tespit ettiği gibi veriyor. Aslında bizim yapmamız gerekeni sahte tarafından Uzak Doğu yapıyor. Bununla birlikte –yine asıl bizim yapmamız gereken- Batı karşısına Uzak Doğu olarak şahsiyet plânında çıkıyor. Oysa Asyacılık davamız gereği; Batının maddi keşifleri ile Doğu ruhunu Büyük Simyacının eliyle terkib etmeli, bunları İslâm’ın ana ölçülerinin süzgecinden geçirip, Büyük Doğu şahsiyetiyle Uzak Doğu’ya örneklik teşkil etmeliydik. Uzak Doğu’yu teşkilatlandırıp Batının karşısına dikilmesini sağlamalıydık. Anlaşılan yalnızca Türkiye ve İslâm âleminin şartları değil, Uzak Doğu’nun şartları da Türkiye’yi tarihi misyonunu üstlenmeye zorluyor! Baran Dergisi 525. Sayı

Batı’nın Savaş Korkusu...

Dünyanın yüksek tansiyonlu bir süreçten geçtiği son birkaç yıldır, epey meselede Batı ile Rusya’nın karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Ukrayna krizi ve Suriye meselesindeki uyuşmazlık ilk akla gelenler… Batı, bu uyuşmazlıkların faturasını Rusya’ya ekonomik ambargolarla ödetmeye çalışırken, her geçen gün daha da köşeye sıkışan Rusya ise tavrını sertleştiriyor. Yine Batı, Rusya’yı baskılamak için Doğu Avrupa ülkelerine askerî yığınak yapıyor, bu ülkelerde Amerikan askerlerini karşılama törenleri ve askerî tatbikatlar düzenleniyor. Tüm bu yaşananlarla mutabık bir şekilde, ABD ve Avrupa basınında Rusya’ya karşı savaş hazırlığında olunduğuna dair makaleler ve haberler servis ediliyor. Son olarak 14 Ocak tarihinde 4000 Amerikan askerinden oluşan bir birlik Polonya’ya konuşlandırıldı. Bu çerçevede bir tören düzenlendi ve törende Polonya Başbakanı Beata Szydlo “dünyanın en iyi ve muhteşem ordusunu Zagan’da karşıladığımız harika bir gün” derken, tabiî olarak Rusya bu hadiseyi kendi güvenliği açısından tehdit olarak algıladığını deklare etti. ABD, 2014 ve 2016 yılında gerçekleştirilen NATO zirvelerinde alınan kararlar istikametinde, son dokuz ay içerisinde yapılan sevkiyatlarla birlikte Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’a tanklar, zırhlı askerî araçlar ve askerler konuşlandırmış oldu. Bu bölgelerde savaş hazırlığı mahiyetinde tatbikatlarla hesapta Rusya’ya gözdağı verilmekte… Soru şu: Batı, Rusya ile bir savaşa girmeye cesaret eder mi?.. Yakın geçmişte yaşanan hâdiselere kısa bir göz attığımızda, Rusya’nın Osetya’ya müdahale ettiğini, Kırım’ı ilhak ettiğini ve Suriye krizinde doğrudan sahada yer aldığını görürüz. Her bir hâdisede ABD’nin ve dolayısıyla Batı blokunun muhalefetine mukabil bu adımlar atılmıştır. Bilhassa Ukrayna’da Batı’nın pastadaki payı elinden alınırken, Suriye’de ise Batı’nın pay almasının önüne geçilmek üzeredir. Yani 2008 senesinden beri gerginlik zaten devam etmekte, yaşanan tüm münakaşalara rağmen ne Batı, ne de Rusya birbirlerine karşı doğrudan askerî bir hamle yapabilme cesaretini gösterememektedir. Zira Batı ile Rusya arasında direkt bir savaş çok büyük yıkım getirecek bir kapışma olur ki, iki taraftan yana da tavır koyabilecek ülkelerin olduğu ve bunun hâlihazırda Suriye’de devam eden III. Dünya Savaşı’nı cihanşümul bir boyuta evireceği malûm… Bu boyutta bir savaşı bekliyoruz, fakat iddiamız, bu savaşın söylendiği gibi Batı ve Rusya merkezli olmayacağı. Buna mukabil, bu minvaldeki bir savaş durumunda Türkiye’nin kutuplaşmanın ortasında kalacağını bir not olarak ekleyelim. Batı ile uzaklaşmasına rağmen ilişkileri koparmayan, hâlâ NATO üyesi olan ve hâlâ Avrupa Birliği üyeliği için kapıda bekleyen Türkiye, bir yandan da Rusya ile yakın ilişkiler tesis etmeye çalışıyor. Bu hâliyle son ana kadar savaşın bir tarafında olmaması gereken Türkiye süreçten en kârlı (ya da yanlış yer tutarsa en zararlı) çıkabilme potansiyeline sahip ülke. Böyle bir yıkımı göz önünde bulundurduğumuzda, bunun bir savaş hazırlığı olmadığı ihtimali doğduğu için, “öyleyse Batı ne yapmaya çalışıyor?” sualine cevap aranması gerekiyor. Evvela şu ana kadar bahsettiğimiz mesele ekseninde, Çin ve İran gibi unsurları dışarıda bırakarak, sahadaki güçlere bir bakalım: ABD: Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle global hakimiyet devresinin açıldığını deklare eden ABD’nin dünyanın en büyük askerî gücüne sahip olmasına mukabil bunu kullanmada pek mahir olmadığı, yani esasında gücünün sadece psikolojik olduğu, Afganistan ve Irak savaşlarının yanı sıra kendisine karşı yapılan hamlelere karşılık verememesiyle fâş oldu. ABD, kendi oluşturduğu bataklıkta her geçen gün daha da batıyor, batarken de tüm dünyayı yanına çekmek gibi bir gaye güdüyor. Rusya: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana gücünü tekrar kazanmanın hayalini kuran Rusya, Putin ile beraber yükselişe geçerken, Batı bu yükselişin önünü alabilmek adına ülkeyi ekonomik olarak sarsıyor. Her saldırı sonrasında Rusya içeride daha da kenetleniyor. Köşeye sıkıştıkça kenetleniyor, kenetlendikçe de adımlarını büyütüyor. Avrupa Birliği: 2000’li yıllarla beraber krizler yumağında savrulan AB, anayasa krizi, ekonomik kriz, mülteci krizi, Brexit derken dağılmanın eşiğine gelmiş bir birlik hüviyetinde… ABD’nin vazgeçmek istemediği ve sürekli denetimi altında tuttuğu AB’nin dağılmanın eşiğine gelmesi Atlantik ötesini fazlasıyla rahatsız etmekte ve bunun önüne geçebilmek için bir takım adımlar atmayı zarurî görmekteler. Sanıyoruz ki, Doğu Avrupa ülkelerine yapılan askerî sevkiyatların doğrudan AB’nin içinde bulunduğu çıkmazla yakından bir münasebeti var. Belirttiğimiz üzere ABD, AB’nin dağılmasını istemiyor; mevcudiyetinin de kendi hâkimiyeti altında sürmesini arzuluyor. Dağılmanın önünü almanın en kolay yoluysa, müşterek bir dış tehdit oluşturmaktan geçiyor. Avrupa’yı korkutmak için en makul tehdit de Soğuk Savaş sürecinde oluşturulan algı hasebiyle, “siz birbirinize kenetlenmezseniz, Rusya Avrupa’yı çiğner” demektir. Herhangi bir ideali olmayan ve sadece maddî refah için yaşayan bir toplumun en çok korkacağı şey de budur.  ABD, nasıl ki 1945 sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu dünyada, Avrupa’yı Komünizm (Sovyet) tehdidine karşı bir güç hâline getirebilmek için kalkındırmıştı; bugün de geçmişte reel karşılığı olan tehdidin sunîsini oluşturmak kaydıyla Avrupa’yı bir arada tutmaya çalışmaktadır. Yoksa herhangi bir savaş durumunda birçok Avrupa devletinin kendisini geri çekmeye çalışacağı da aşikâr. Ayrıca askerî yığınağı eski Varşova Paktı üyesi ülkelere (muhtemelen de onların talebiyle) yapmasına dikkat etmek lazım. ABD, eski sınırlara kesinlikle dönülmeyeceğini, Rusya’nın denetiminden çıkarılanların geri verilmeyeceğini söylüyor bu yığınakla. ABD’nin ortamı germekteki bir diğer maksadı ise her geçen gün daha kaotik bir hâl alan uluslararası sisteme tek başına hâkim olma iddiasından vazgeçerek yeniden iki kutuplu bir dünya düzeni ve güç dengesi oluşturmak kaydıyla mevcut kudretini elinden geldiğince korumak… Lakin bu tren çoktan kaçtı. Böyle bir düzende Türkiye, Çin, İran ve Hindistan gibi ülkeleri nerede konumlandıracaksın? Hangisi Rusya’nın veya Amerika’nın arkasına takılmayı kabul eder? Artık Soğuk Savaş sürecinde olduğu gibi iki kutuplu bir dünyada, bir devletin kendisine liderlik etmesini bekleyecek devletler yok; en azından Doğu bilhassa İslâm toplumları için yok. Baran Dergisi 523. Sayı