Yazarlar
Tüm Yazarlar
Global Hafakanın Kaynağı

Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump hakkında başlatılan azil soruşturması, İngiltere’de Brexit’in çıkmaza girmesi, Yahudi Devleti’nin hükümet kuramıyor oluşu üzerinden bir değerlendirme yapacağız; fakat tüm bunlardan evvel geçtiğimiz hafta BM Genel Kurulu kürsüsünde Donald Trump’ın konuşmasında dikkatimizi çeken bir bölümle başlayalım. Genel Kurula hitaben yapmış olduğu konuşmasında, Donald Trump; “Sosyal medya platformları son derece büyük bir güce erişiyorlar. Sosyal medya ile halkın iradesi elinden alınmaya çalışılıyor. Medya ve sosyal medya geleneklerimizi, geleceğimizi baltalamaya çalışıyor. Sosyal medya devleri, insanların seslerini kesemez.” dedi. Evet, düne kadar toplumun çeşitli kesimlerinin yalnız ailesi, yakın çevresi ve hemen onun etrafında alâka duyduğu kesim toplamından meydana gelen farklı farklı ve zengin gerçeklik idraki, bugün sosyal medya marifetiyle siyah ve beyaz gibi iki farklı gerçekliğe irca edilmiş bulunuyor. Her ne kadar sosyal medyaya toplumun farklı kesimlerinin sesini duyurmasına imkân tanıyan bir iletişim vasıtası nazarıyla bakılıyorsa da, bu tip platformların popüler kültür balonunu şişirmekten başka bir işe yaramadığı açıktır. Bugün sosyal medya, şuur/gerçeklik seviyesi operatörü gibi çalışmakta, belli kesimlerin tesis ettiği “algı ofisleri” marifetiyle, onların kendi gündemlerini tek gerçeklik olarak kullanıcıların zihnilerine aşılamaktadır. Donald Trump, sosyal medya marifetiyle halkın iradesinin gönüllü bir şekilde gasb edilmesinden şikâyet ederken son derece doğru bir noktaya parmak basıyor; fakat meselenin künhünü kaçırıyor. Demokratik sistemlerde gazete, radyo, televizyon ve bugün son olarak sosyal medya ancak popülizmi köpürtüp, kemmiyete dayanan düzende, rol kapmak için muktedirlerin kullandığı birer vasıtadan ibarettir. Bu sebeble Donald Trump’ın şikâyetinin asıl hedefi sosyal medya değil, milletlerin gelenek ve geleceğini baltalayan, hiçbir ruh umdesine bağlanamadığı için insanlığı burnundan halkalayan, belli ellerde toplanmış “teknik güçtür.” Elbette bundan daha önemlisi, bu teknik güce dayanarak inşa edilen post modern devlet müessesesine yerleşmiş, iktidarını sürdürmek için kitleleri afyonlamada ve popülist demokrasiyi manipüle etmede marifetli egemen kesimlerdir. Daha dünkü çocuk Amerika, geleneklerinin altüst oluşundan şikâyet ederken, köklü olması icab eden devletlerin hâlini varın siz düşünün. Azil Soruşturması Geçtiğimiz hafta, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Başkan Donald Trump’ın görevinden azledilmesi için resmî girişimde bulunduklarını açıkladı. Pelosi, Temsilciler Meclisi’nin Demokrat vekilleri ile yaptığı görüşmenin ardından, gazetecilere konuştu. Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile temmuzda yaptığı görüşmede Demokrat Joe Biden’ın oğlunun soruşturulmasını istediğini itiraf ettiğini belirten Pelosi, “Trump’ın eylemleri ulusal güvenliğimizi baltalıyor.” dedi. Amerikan Wall Street Journal gazetesi, ABD Başkanı Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy ile temmuz ayında gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, bu ülkeden Biden’in oğlunu soruşturmalarını istediğini öne sürmüştü. Zelenskiy ise konu hakkında bir açıklama yapmayı reddedip “Biz bağımsız bir ülkeyiz. Her şeye de hazırız” demekle yetindi. Sosyal medya için popülizmi kendi çıkarı istikâmetinde köpürtüp, kemmiyete dayanan demokratik düzenlerde rol kapmak isteyenlerin kullandığı bir vasıta demiştik. Trump bundan şikâyet ediyordu. Şimdi bir kez daha bakalım. Joe Biden’ın oğlu hakkında Ukrayna’da soruşturma başlatılmasını isteyip, buradan gelecek haberlerle rakibinin siyasî itibarını sarsmak ve bu soruşturmayı köpürtüp, doğacak popülist tepkiler neticesinde kemmiyeti kendi tarafına çekmek isteyen Donald Trump… Dikkat ediyorsanız vasıtalar değişiklik arz etse de yol yine aynı yere çıktı: Demokrasiye. Trump sosyal medyadan şikâyet ederken sözlerinin muhatabının demokrasi olduğunun ne kadar farkındaydı bilemeyiz elbet; fakat görüldüğü üzere Amerika’nın muhalif kanadı da popülizm için kullanılan temel vasıtalardan biri olan karalama kampanyası dolayısıyla yine farkında olmadan demokrasiye karşı çıkıyor. Mevhum bir demokrasi tanımı yapıp ona tapınan, tabulaştıran demokrasi aşıkları, şimdi muhtemelen “ne alâkası var?” diyeceklerdir. Hemen alâkasını izah edelim. Demokratik sistemlerde iktidara, devlet yönetme liyakatini haiz, üzerine düşen vazifeleri en mükemmel şekilde yerine getiren değil, popüler olanlar gelir. Sosyal medya popülizmi, karalama kampanyaları, siyaseten söylenen yalanlar ve daha nice devlet idaresi ciddiyetiyle uyuşmayan absürtlüğün anası demokrasidir ve bu gayet tabiidir. Bunlar demokrasiye kutsiyet atfettikleri için onu her türlü tartışmanın dışında tutuyor ve vasıtalar üzerinden kavga ediyorlar. Oysa ki buradan bakıldığında sorunun bizzat kaynağının demokrasi olduğu o kadar açık ve net görülüyor ki… Brexit Çıkmazı Amerika Birleşik Devletleri, sermayenin, üretim tezgâhlarını toplayıp emeğin ucuz olduğu Çin’e yerleşmesinden beri başta işsizlik olmak üzere birçok ekonomik sorunla boğuşuyor. Bu sorunu aşabilmek için de gümrük sınırlarını yükseltmek ve üretimi ülkeye geri taşımak gibi içe doğru politikalar izliyor. İngiltere için ise bunun tam tersi bir vaziyet söz konusu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisini Avrupa ile merkeze konumlandıran, Amerika ile beraber hareket eden İngilizler, şimdilerde sermayenin kaydığı Çin’e yöneliyor ve bunun için AB’nin ayaklarına taktığı prangalardan kurtulmak için debeleniyorlar. Şimdiye kadar iki başbakan yiyen ve üçüncüsünü de hiç olmazsa Brexit kararının ardından yiyeceği muhakkak görünen süreç, her iki taraf da karşılıklı anlaşmalardan en az zararla çıkmak istediği için bir türlü neticeye bağlanamıyor. İngiliz parlamentosu geçtiğimiz günlerde Başbakanın anlaşmasız Brexit’i önleyen yasa tasarısı çıkarttı. Yasa, 19 Ekim’e kadar AB ile bir Brexit anlaşması üzerinde anlaşma sağlanamaması halinde Başbakan Johnson’un İngiltere’nin AB’den ayrılması için 3 aylık erteleme talep etmesini zorunlu kılıyor. Kraliçe’nin de onaylamasıyla bu yasa yürürlüğe girdi. Buna karşılık, parlamentonun faaliyetlerini askıya alarak, muhalefetin anlaşmasız Brexit’in engellenmesine yönelik girişimlerini önlemeyi hedefleyen Johnson’un stratejisi bu yasa ile sonuçsuz kaldı. Brexit’in ertelenmesini istemeyen Boris Johnson’un bu yasa nedeniyle AB’den zorunlu olarak erteleme talep etmek zorunda kalabileceği belirtiliyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri hiçbir “alternatifi” olmadığı şeklinde lanse edilen demokrasi, İngiltere’yi, Avrupa’nın geri kalanı nasıl istiyorsa o şekilde anlaşma yapmaya zorluyor. Bu süreç içinde de demokratik bir şekilde demokrasinin 40 türlü ırzına geçiliyor, parlamento karşı çıkmasın diye tatil ediliyor, yüksek yargı bu kararı iptal ediyor vesaire. Dün AB’nin yanında olmak için ayaklarına göstermelik olarak taktıkları prangaları bugün yeniden hareket kabiliyetine kavuşmak istediklerinde çıkartıp atamıyorlar. Konuya hâkim birinin devlet siyasetini belirleyip, ondan sonra da bu siyasete göre hareket etmesine hiçbir şekilde fırsat tanımıyor demokrasi. Harekete geçmek yerine koca koca ülkeleri sonu gelmez tartışmalara mahkûm ediyor. Brexit sürecinin neticesi her ne olursa olsun, demokrasinin bir devleti aksiyondan yana hadım edici fonksiyonu İngiltere özelinde ne kadar da açık ve net görülüyor değil mi? Gelelim Yahudilere İsrail’de geçtiğimiz aylarda gerçekleşen seçimlerden sonra hükümet kurulamadı ve erken seçime gidildi. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden önceki parlamenter sisteme benzer bir yönetim sistemiyle idare edilen İsrail’de, bu seçim sonuçlarına göre de tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde edebilen bir siyasî parti yok. Siyasî partilerin kampanya sürecinde popülizm adına karşılıklı olarak bulundukları suçlamalar ve hakaretlerin de Türkiye’deki süreçlerden pek bir farkı yok. Buna karşılık aynı masaya oturup bir koalisyon kurmak zorundalar. Birbirine bu kadar lâf ettikten sonra utanmadan, sıkılmadan aynı masaya oturup, koalisyon kurabilecek kadar düşük ahlâk sahibi insanların devlet idaresinde ne işi olduğu zaten başlı başına bir mesele. Yahudi Devleti özelindeki bir diğer mesele ise popüler kültürün orada da kökleşmeye başlamış olması. Yani, yeni neslin eski hatıralardan uzaklaştıkça aidiyet duygusunun körelmesi ile beraber ön plana çıkan konfor arzusunun Yahudi varlığını tehdit etmeye başlaması. Türkiye’de son yıllarda beyaz yakalı veled-i zinaların kendilerine şiâr edindiği “Türkiye’den s.ktir olup gitme” idealinin Yahudi gençliği arasında daha da şiddetle arzulandığından şüphe mi var? Onların zaviyesinden bakacak olursak, Holocaust’u yaşamamış nesil dünyayı hep bugünkü gibi idrak ediyor ve muhtemeldir ki ailesine, Avrupa’dan kalkıp da Filistin’e göç ettiği için küfür ediyor. Demokratik düzenin temel şartı olan popülizm, hafıza, idrak, şuur, gelenek, kültür ve aidiyet duygularıyla beraber en başta yürürlükte olduğu memleketin milletini ifsad ediyor. Yahudi’nin oradan oraya sürüldüğü hâlde asırlarca muhafaza ettiği şuur, 30-40 yıllık demokratik bir düzende harcanıp gidebiliyorsa, bunun ne kadar korkunç bir düzen çeşidi olduğunu varın siz hesab edin. *** Amerika, İngiltere ve Yahudi Devleti’nin meselelerine çözüm aramıyoruz elbet; Allah daha da beter etsin. Biz onların bugün içinde bulundukları vaziyetin kaynağını teşhise davranıyoruz ki, bugün burada liberalizm ve demokrasi diye, daha bunların ne olduğunu bize izah etmekten yana aciz tiplerin idealize ettikleri şeyin aslında ne olduğunu kaynağından işaretlemeye çalışıyoruz. Global mânâda dünyaya hafakanlar basmasına sebeb olan, gerçek egemenlerin elinde kullanışlı bir âlet işlevi gören “demokrasi belâsından” önce kendimizi, sonra da bütün dünyayı kurtarmak gibi bir memuriyetimiz var! Baran Dergisi 664. Sayı

Jacques Chirac’ın Ölümü Vesilesiyle

Fransa eski cumhurbaşkanı Jacques Chirac iki gün önce hayatını kaybetti. Onun hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. Chirac enteresan bir adamdı. Kimsenin ajanlığını yapmadı, Amerikan veya Siyonist ajanı değildi; bir Fransız vatanseveriydi. Paris Belediye Başkanı olarak seçildi ve çok uzun süre bu görevde kaldı. Daha sonra Fransa Cumhurbaşkanı oldu. Belediye başkanlığından önce de kurulan hükümetlerde farklı görevlerde bulundu. Bakanlıklar ve başbakanlık yaptı. Paris Belediye Başkanlığı döneminde kamu güvenini ihlâl etmek ve kamu kaynaklarını kötüye kullanmaktan hapis cezasına çarptırıldı; fakat mahkeme bu kararı askıya aldı. Söylediğim gibi o bir ajan değildi; Siyonistlerle ve Amerikalılarla bir çok sürtüşmesi oldu. Gençliğimde geçmişinden dolayı Chirac’ın nasıl birisi olduğunu merak ediyordum. 1974 senesinde Paris’e geldim. FKÖ’nün Avrupa’da yapacağı bazı operasyonlardan sorumluydum. 1975 senesinde bir hain sebebiyle başımdan kendimi korumamı gerektiren bazı hadiseler geçti. Paris’te Irak elçisine bir saldırı gerçekleştirildi. Kendisi önceden Irak hava kuvvetlilerinde resmî görevliydi. Bu hadiselerden yaklaşık iki yıl sonra eski bir komünist olan Chirac, Paris Belediye Başkanı seçildi. Bu dönemde politik olarak daha marjinal bir görüntü çizen Chirac, desteklenebilir bir politikacıydı. 1982 senesinde Fransa’da bir trene bombalı saldırı gerçekleştirildi. Benimle ilişkilendirilen bu saldırıda Chirac’ın hedef alındığı ortadaydı; çünkü bomba Chirac’ın her zaman oturduğu koltuğun arkasına konulmuştu. Fakat kendisi o gün trene binmediği için kurtuldu. Chirac, bu saldırıyla benim alâkam olmadığını, katıldığı bir televizyon programında üstü kapalı bir şekilde söylemişti. Daha sonra ise bunu dile getirmedi; çünkü saldırıyı benim yaptığım yalanının devlet tarafından sürdürülmesi gerekiyordu. Bu davadan delilsiz bir şekilde ceza aldım. Chirac’ın, Irak’ın şehid Devlet Başkanı Saddam Hüseyin ile yakın ilişkileri vardı. Bu ilişkiler 1970’li yıllara dayanıyordu. Chirac, başbakanlık yaptığı süreçte Bağdat’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Ardından 1975’te Saddam Hüseyin Fransa’ya geldi. Burada nükleer meseleler konuşuldu ve Fransa ile Irak arasında bir anlaşma imzalandı. 1981 yılında Mitterand, Fransa’da Sosyalist Parti’den seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Bir önceki seçimlerde, Mitterand’ın kuruluşunda yer aldığı Sosyalist Parti, Fransa’nın o döneme kadarki en büyük sol partisi olan Komünist Parti’yi geçmişti. Fransa solunu birleştirerek aday olan Mitterand, seçimleri kazandı. Sosyalist Parti’yi ülkenin en önemli partisi yaptı. Mitterand, Fransa’da çok önemli siyasî figürlerden biriydi ve en uzun süre cumhurbaşkanlığı yapan bir isim oldu. Sosyalist Parti’den seçilen Mitterand, ABD ile sıkı ilişkilere girdi. II. Dünya Savaşı’ndan itibaren sorunlu olan Fransa-Almanya ilişkilerini yumuşattı. Kendisi hakkında müsbet bir şeyler söyleyemeyiz. Bir çok defa ihanet etti. Geçmişinde komünist olan Chirac, bu dönemde sağın da en kuvvetli isimlerinden biriydi. Siyasî hayatının en büyük hatalarından birini de bu dönemde yapan Chirac, Mitterand’ın başbakanı oldu ve ikisi yönetimi paylaşıyordu. Mitterand esasında onu başbakan yapmak zorunda kaldı. Bir sonraki seçimlerde Chirac, Mitterand’a rakip oldu; fakat kaybetti. Mitterand’ın ikinci döneminde yaşanan Birinci Körfez Savaşı’nda Fransa, Irak ile olan ilişkilerine, Irak’ın ekonomik açıdan Fransa’ya faydası olmasına rağmen ABD’ye destek verdi. Nitekim işgal sonrasında uygulanan ambargo konusunda koalisyon arasında bir takım fikir ayrılıkları doğdu. Çünkü Fransa’nın Irak petrolleri üzerinde çıkarı vardı. Mitterand’ın ardından Chirac cumhurbaşkanlığına seçildi. Yine en uzun süre cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen ikinci kişi oldu. Halktan büyük destek gördü. Onun döneminde yaşanan İkinci Körfez Savaşı’nda ise Fransa, ABD ve İngiltere’ye destek vermedi, hatta bu müdahaleye karşı bir tutum sergiledi. Fransa’nın bu tavrı Chirac ile Saddam Hüseyin arasındaki yakın ilişkiye bağlandı. Chirac, Siyonizm’e karşı da mesafeliydi. Kudüs’e gittiğinde Siyonist askerlere, Filistinli Müslümanlara göstermiş olduğu muamele sebebiyle de tepki göstermişti. İsrail askerleri güvenlik gerekçesiyle Filistinlilerin Chirac’ın yanına yaklaşmasına müsaade etmeyince Chirac, askerleri sert bir şekilde uyarmış ve uçağa atlayıp Fransa’ya dönmekle tehdit etmişti. (Carlos bu bölümde kendisinin katıldığı operasyonlardan bahsederken bazılarından aldığı cezaları da dile getiriyor. Kendisinin bir Stalinist-komünist olduğunu söyleyen Carlos, hayatı boyunca Siyonizm’e karşı savaştığını ve asla ihanet etmediğini, asla istihbarat servisleri adına hususi çalışmadığını, bu sebepten dolayı yıllardır cezaevinde olduğunu belirtiyor. Son olarak Chirac ile Chavez’in kendisinin Venezüella’ya iadesi konusundaki münasebetlerinden bahsederken, Türkiye ve Venezüella’nın içinde bulundukları sıkıntılardan kurtulması temennisinde bulunuyor.)   Not: Telefon hatlarındaki problemden dolayı tercümenin tamamı yapılamamış, bazı bölümler anlaşıldığı kadarıyla özetlenmiştir.   28.09.2019 Baran Dergisi 664. Sayı

Dil, Hukuk ve Hâline Şuuru Olmamak

Bir millete yapılabilecek en büyük kötülüklerin başında onun diliyle oynamak gelse gerek. Biz, böylesi bir kötülüğe maruz kalmış bir milletiz. Her ne kadar Kemalist devrim neticesinde İslâm harflerinin kaldırılıp, yerine Latin harflerinin ikame edilmesi üzerinde daha fazla durulsa da, asıl darbeyi “dil devrimi” adı verilen melanet ile yedik desek yanılmış olmayız. Geçtiğimiz hafta, 1932 yılında gerçekleştirilen dil devriminin, daha doğru bir ifadeyle “dil, diyalektik ve hafıza katliamı”nın seneyi devriyesiydi. Bu katliam, 1932 senesinde başlayıp serencamını tamamladığında, Üstad Necip Fazıl’ın “kurbağa dili” dediği manzarayı ortaya çıkardı ve dil devrimi hem geçmişimizi hem de geleceğimizi ilgilendiren yönüyle bizi içinden çıkılması son derece çetin problemlerle karşı karşıya bıraktı. Dil devrimi, Türkçe’nin yüzyıllar boyunca milletlerin birbirleriyle olan münasebeti sayesinde Arapça ve Farsça ile akrabalık ilişkisine girmesini yok sayarak, dilimizi, Arapça ve Farsça’dan devşirilmek suretiyle Türkçeleşen kelimelerden tecrid etmeyi ve böylece düşünce sistematiğimizi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir imha hareketidir. Salih Mirzabeyoğlu, “Bir toplumun hafızası lügatinde topludur.” der. Bir tecrit hareketi olmasının yanı sıra “dil devrimi” bu bakımdan da bir köksüzleştirme ve köklerini unutturma projesidir. Öte yandan; “İnsan kelimelerle düşünür.” doğrusuyla birlikte ele alındığında köksüz kelimelerin ve onlardan müteşekkil bir dilin, cemiyetin faydası nâmına bir düşünce biçimini doğurmayacağı ve belli bir mikyasta şuur seviyesi oluşturmayacağı ise aşikârdır; bu ise, “dil devrimi”nin âna ve geleceğe de taalluk eden yönünü gösterir. Buraya bir mim koyup George Orwell’in “1984” isimli kurgu romanında geçen ve “dil devrimi” bahsi açıldığında hatırıma gelen, sanki Kemalist “dil devrimi”nin icracılarından birisi konuşuyormuş hissi veren şu satırları iktibas edelim: “Dile son biçimini veriyoruz; başka bir dil konuşan hiç kimse kalmadığında alacağı biçimi. Sözlüğü tamamladığımızda, senin gibilerin dili yeni baştan öğrenmeleri gerekecek. Bana öyle geliyor ki, sizler asıl işimizin yeni sözcükler icat etmek olduğunu sanıyorsunuz. Oysa ilgisi yok! Sözcükleri yok ediyoruz; her gün onlarcasını, yüzlercesini ortadan kaldırıyoruz. Dili en aza indiriyoruz. On Birinci Baskı’da, 2050 yılından önce eskiyecek tek bir sözcük bile bulunmayacak.” (...) “Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz, asıl fazlalık fiiller ve sıfatlarda, ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Yalnızca eşanlamlılar değil, karşıt anlamlılar da söz konusu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek var ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyideğil’ dersin, olur biter; hatta daha da iyi olur, çünkü ‘İyideğil’ ‘iyi’nin tam karşıtı, ‘kötü’ ise tam karşıtı değil. Ya da ‘iyi’nin yerine daha güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘mükemmel’ ve ‘fevkalade’ gibi belirsiz ve yararsız sözcük kullanmanın ne anlamı var? ‘Artıiyi’ aynı anlamı karşılıyor; ya da, daha da güçlü bir sözcük istiyorsan, ‘çifteartıiyi’ diyebilirsin. Kuşkusuz, bu sözcükleri daha şimdiden kullanıyoruz; ama Yenisöylem son biçimini aldığında bunlardan başka hiçbir sözcük kullanılmayacak. Sonunda, iyilik ve kötülük kavramları yalnızca altı sözcükle karşılanıyor olacak; aslına bakarsan, tek bir sözcükle. Bilmem, işin güzelliğini görebiliyor musun, Winston?” (...) “Yenisöylem’in önemini kavradığını sanmıyorum, Winston,” dedi. “Yazarken bile Eskisöylem’de düşünüyorsun hâlâ. Zaman zaman Times’a yazdığın yazılardan bazılarını okudum. Hiç de fena sayılmazlar, ama hepsi çeviri. Tüm belirsizliğine, o gereksiz ince anlam ayrımlarına karşın Eskisöylem’den bir türlü kopamıyorsun. Sözcüklerin yok edilmesinin güzelliğini kavrayamıyorsun. Yenisöylem’in dünyada sözdağarcığı her yıl biraz daha küçülen tek dil olduğunu biliyor musun?” (...) “Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak. Gerek duyulabilecek her kavram, anlamı kesin olarak tanımlanmış, tüm yan anlamları yok edilmiş ve unutulmuş tek bir sözcükle dile getirilecek. On Birinci Baskı’da bu hedefe şimdiden yaklaştık sayılır. Ne ki, bu işlem bizler öldükten çok sonrada sürecek elbette. Sözcükler her yıl biraz daha azalacak, bilinç alanı her yıl biraz daha daralacak. Kuşkusuz, şu anda bile düşüncesuçu işlemenin bir nedeni ya da gerekçesi olamaz. Bu bir özdenetim, gerçeklik denetimi sorunu. Ama bir gün gelecek, buna da gerek kalmayacak. Dil yetkin bir duruma geldiğinde Devrim tamamlanmış olacak. Yenisöylem İngsos’tur, İngsos da Yenisöylem’dir,” diye ekledi gizemli bir hoşnutlukla. “En geç 2050 yılına kadar, şu andaki konuşmamızı anlayabilecek tek bir kişinin kalmayacağını hiç düşündün mü, Winston?” Bizim için, “1984” romanından yapılan bu iktibasın sonundaki soruya cevap vermek son derece basit; çünkü biz bunu doğrudan yaşadık-yaşıyoruz. Hâlihazırda eğitim-öğretimine devam eden bir üniversite talebesinin, henüz elli sene evvel, 60’larda öz dilimizde kaleme alınan yazıları anlamak için gayret sarf etmesi gerekiyor. Bunun da ötesinde, kimliğimize ve inancımıza nisbetle düşünme kabiliyetimizi de kaybetmiş bulunuyoruz. Çünkü, başlangıçta tıpkı “1984”ün “Yenisöylem”ine benzer bir hedefe sahip olan “Türk dil devrimi”nin, dilimizden bize ait olma vasfını kazanmış kelimeleri atmasının ardından doğan boşluk, Batılılaşmanın tesiriyle bize ait olmayan kelimeler ve kavramlar tarafından doldurulmuştur. Mim koyduğumuz yere geri dönersek; dilin-kelimelerin düşünmeyi sağlama ve ferdin şuurunu oluşturma vasfı dolayısıyla, dili “kurbağa dili”ne dönüştürülmüş cemiyetimiz, bırakın orijinal bir fikir ortaya koymayı, nerede nasıl davranacağının bilgisinden dahi mahrum kalmıştır. “Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felâket, başına ne geldiğinin şuurunda olmamasıdır.” Hâline şuuru olmadan zarar veren insanın, şuurlu bir şekilde ihanet eden insandan daha tehlikeli olduğu ise başka bir bahis... Cemiyetimizin Aynası Hukuk Sistemi “Devlet hukuk demektir, hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.” İdarî yapının güçsüz olduğu devletlerde rüşvet ve haksız kazanç servet biriktirmenin en önemli yöntemlerinden biri hâlini alır. Yozlaşma, aksak yapının her köşesine sirayet eder. Nitekim, devlet mekanizmasının tasarımı da buna göre yapılmıştır. Bu devletlerin hukuk sistemi de rüşvetin en fazla rastlandığı sahalardan birisidir; çünkü insanlar özgürlüklerinin elinden alınmaması adına servetlerinden vazgeçmeye razı gelirler. Dolayısıyla çeteler ve çıkar amaçlı örgütler adaleti rehin alır. Esasında Türkiye’nin manzarası da bundan ibaret. Gerek 28 Şubat gibi olağanüstü dönemlerde, gerekse de olağan şartlar altında, bu vaziyet sebebiyle Türkiye’de bugüne kadar kaç masuma türlü işkenceler ve cezalar reva görüldü; kaç zanlı hakkında ya kovuşturmaya bile gerek duyulmadan dosyalar açılmadan kapatıldı ya açılan davalar düşürüldü yahut da kesilen cezalar uygulanmadı, haddi hesabı yoktur. Aktüel bir misal ile daha muhkem hâle getirelim söylediklerimizi; malûm, FETÖ konusunda yapılan yargılamalar çokça konuşuldu, bu yargılamalarda toptancı bir usûl ile suçsuz insanların da ceza aldığından bahsedildi. Şahsen bu konudaki şüphelerim ise FETÖ’ye karşı olduğunu bildiğim bir arkadaşımın anlattıklarıyla ortadan kalktı. Arkadaşımın FETÖ ile hiçbir bağlantısı olmadığını bildiğim TSK mensubu kardeşi bir gece yarısı operasyonuyla gözaltına alınmıştı. FETÖ’cüler sebebiyle askerî okulu bile güçlükle bitiren kardeşinin masumiyetini ispatlamak için uğraşan arkadaşım ise bir kaç avukat ile görüşerek meseleyi anlatmış ve bunun neticesinde masum bir insanın hürriyetine kavuşmasının bedelinin, üzerine kayıtlı Bylock yoksa 500 bin, varsa 750 bin olduğunu öğrenmişti. İdarî makamlarda olan kelli-felli adamlar “adalet” ve “vicdan” kavramlarını sathî olarak bilmek yerine yaşamış olsalardı, bu kelimeleri sadece seslerden bir ses olmaktan ibaret görmeyip öz mânâsı ile yaşatsalardı, vaziyet böyle mi olurdu? *** Memleketimizin manzarasını gösteren başka bir hadise: Geçtiğimiz günlerde, vergi kaçırmaktan yargılanan oyuncu Kıvanç Tatlıtuğ’un mahkeme salonunda bir “kadın hâkim” ile çektirdiği fotoğraf sosyal medyada çok konuşuldu. Bu fotoğraf, hâkimlik makamına gelmiş olan bu kadının içinde bulunduğu hâle şuurunun olmadığını da düşündürdü. “Yargılayan ve hüküm veren” konumundaki bir kadının, sırf çevresindekilere caka satmak için bir oyuncu ile fotoğraf çektirip bunu sosyal medyada paylaşmasının, bundan başka bir açıklaması olamaz. Çünkü şuur, karşılaştığı meseleyi, vaziyeti anlayıp, kavramaktır ve insan davranışlarını ona göre şekillendirir. “Her şeyi yerli yerine koymak” demek olan adaleti, davranışlarını yerli yerine oturtamayan insanlar nasıl tesis edecek? Yahut bu “kadın hâkim”, hâkimliği iaşesini temin edeceği bir iş olarak görmekten ziyade “hâkim” kelimesinin mânâsını bihakkın bilerek bulunduğu hâlin şuurunda olsaydı böyle mi davranırdı? Hülâsa; mevzu bahis “kadın hâkim” hakkında soruşturma başlatılmış; sanki mekanik şekilde hareket eden ve iyi-kötü bir anlayışa sahip olmayan bu insanları yetiştiren ve bu vazifeleri tevdi eden mevcut sistem değilmiş gibi... Soruşturma başlatanları kim soruşturacak, orası muamma... Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bizim de kendimizi dışında tutmadığımız cemiyetimizin ahvali her bakımdan vahim bir vaziyet arz ediyor. İçinde bulunduğumuz bu vahametin devlet politikasından ziyade sistem ve anlayışa, yani rejime tekabül eden bir yanı olduğu ise aşikâr. Dünyalık için değil, bir dünya görüşüne nisbetle düşünen ve yaşayan cemiyet inşası için tükettiğimiz her an, işimizi daha da zorlaştırırken, bir nesli daha kaçırmak intiharımız olur. Baran Dergisi 664. Sayı

Derviş Dedi ki!

Beni bugün bir yere götürdü. “Abi şöyle bir dolaşalım, ortalığı kolaçan edip gelelim!” dedi. Düştük yola! “Şu köy, bu ev...” derken bir evin eşiğine dayandık. Biz varır varmaz pencereden bir siluet belirdi. Sanki bizi bekliyormuş gibi: “Derviş sen misin?” “Benim.” “Yanındaki Kerim abi mi?” Sorduğu sorunun cevabını beklemeden “Gelin gelin!” dedi. İçeriye girdik! Muhlis kara, kuru, zayıf, çelimsiz birisi. “İnsanlar hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar, hiç yaşamamış gibi ölürler!” dedi. Bu sözler onun düşüncelerinin bir meyvesi miydi? Bunu bilmiyorum. Acaba bize karşı bir başkasının sözünü mü pazarlıyordu? Onu da bilmiyorum. Konuştuğu her kelimenin özel bir anlamı var gibi. Derviş ile öteden beri tanışıyorlar. Birinin anlattığı şeyin devamını diğeri tamamlıyor. Aynı anıları beraber yaşamışlar... Bir gün Derviş ile yola çıkmışlar. Bir yere gidecekler. Yanlarında Derviş’in 4-5 yaşlarındaki kızı da var. Çocukcağız arabanın içinde uyuya kalmış. Bunlar hızla giderken önlerine bir tavşan çıkmış, biraz ilerideki çalılıkların arasında kaybolmuş... Ama bu arada “Aaa Tavşan” deyişlerine kız uyanıvermiş. Basmış çığlığı. “O tavşanı bende görecektim, nereye gitti?” “Şuradan fırladı, şu tarafa gitti.” derken kızın feryatları hiç kesilmemiş. Derviş, kızı ve Muhlis orada öylece beklerken tavşan birden bire geri dönmüş. Onlara doğru yaklaşmış ve oturup kulaklarını gözlerinin önüne getirerek bir anlamda selam vermiş, el sallamış. Tekrar geriye dönüp gözden kaybolmuş. “Gördün mü kızım tavşanı?” “Gördüm babacığım.” Muhlis, “Biz buna şahit olduk ya!” derken sanki bambaşka bir insandı... Buna rağmen yanımdaki Derviş’e değil de bana değer veriyordu. “Bunu boşver...” deyişi bir yana, bana gösterdiği iltifat başkaydı. Sebebini düşündüm. Sonra buldum galiba. Onun yanında Derviş’in misafiriydim. Misafire iltifat ediyordu. Duvarda eski bir resim asılıydı. Muhlis’in kendisinden genç... İşaret ederek, “O kim?” dedim. Biraz düşündü, “Babam” dedi. Gittiği Adana-Antep taraflarında kaybolmuş. 30 -40 yıldır kendisinden haber alamamışlar... Sözü Derviş aldı. “Bir gün yola çıktım. Gidiyorum. İçimde bir sıkıntı var. Çatlayacağım. Ne yapsam boş. Bu hâli üzerimden atamıyorum. Bunun yanına geri döndüm. Şaşırdı kaldı.” Muhlis tamamladı. “Niye geri geldin dedim, sıkılmış.” “Şimdi başlarım senin sıkıntına. Çay vereyim. ‘Yok.’ Su vereyim. ‘Yok, bana bir gilik şeker ver arkadaş.’ dedi. Kalktım şeker kutusunu elime aldım. Yanına gelip kapağını açtım. İşte o anda şeker kutusunun içine hapsolmuş bir kelebek pır diyerek uçtu gitti.” Hayretle Derviş’e döndüm. “Senin içindeki sıkıntıya ne oldu?” “Şekeri yedim, geçti gitti.” dedi. Uzunca bir sohbetten sonra Muhlis’in yanından ayrıldık. O bizi kapıya kadar uğurladı eşiğine çöktü kaldı. Biz bir hayli yol gittik. Derviş, “Benim bizi böyle ağırladıktan sonra uğurlayan dostlarım var Kerim abi.” dedi. İşte o söz beni yedi bitirdi, aklımı yağmaladı gitti! Muhlis’in eşikteki hâli gözlerimin önüne geldi. Öylece kapıda kalakalmıştı. “Vesilelere yapışın, deniyor. Ölçü bu. Vesilelere yapışın, vesile vesile...” dedim. Derviş’in yüzüne baktım. Sanki dalıp gitmişti. O taraklarda bezi yok gibiydi. “Allah Allah!” dedim kendi kendime... O bana bir şey demedi. Hâl dili ile konuştu galiba. Acaba benim “vesile” sözlerimi duymuş muydu? Bunu bilmiyorum. Kendisine de sormadım. Daha doğrusu soramadım. ... “Bizim kapısında uğurlayan dostlarımız var!” Dönüşümüzü bekleyen! Çıktığımız seferden zafer uman dostlarımız! “Biz gayede de, hedefte de, sebepte de, neticede de, her şeyi kişinin kendi öz nefsiyle savaşında görürüz.” (1) “Sıkıntı ve derecesi ne?” “Ben de senin sıkıntından bittim!” “Bulunduğun her hâl bir imtihan!” -“Hâl dili ile ele!” “Sen bir bardak suya muhtaçsın, o senden dağın altındaki çağlayanı istiyor! Toprağı yardın, çağlayanı buldun. O zaman yardım yaparlar!” “Niye?” “Çünkü çağlayanı buldun ya ondan sonra hep kendilerine aksın isterler!” Mecburiyet dediğimiz şeyi kendimiz icat ediyoruz! Hakikatte hiç gereği olmayan şeyler -ihtiyaçlarımız- bize benimsetiliyor, ezberletiliyor! Ondan sonra bize ezberlettikleri şeyi elde etmek için elimizden gelen bütün gayreti gösteriyoruz. Bunun için harcadığımız emek ve zaman bizim lehimize değil, aleyhimize işliyor. “Niye?” “Sana, sen farkında olmadan dayatılan şeyin peşinden gidiyorsun bir müddet. Onu elde ettiğin an, onun seni tatmin etmediğini anlıyorsun. Bu sefer başka hedefler empoze ediliyor. Beynimize, ruhumuza, kalbimize başka çiviler çakılıyor. İlerde bir gün onları söküp atsak bile onların pası, kiri, bütün lekesi üzerimizde kalıyor. Bize istetilen şeyler yaratılış gayemize uygun değil. Yani bünye itibariyle bile kaldıramayacağımız şeyleri maddi olarak da yüklüyorlar. Bunlar, bana göre ev, sana göre başka bir şey, öbürüne göre para, pul, mal mülk.” “İşin özüne gel!” “Samimi değiliz! “Niyet ne?” “Laf olsun diye gayret ediyoruz.” “İstikamet doğruysa haz alırsın! Yanlışsa, haz aldığımızı sandığımız şeyler bizi oyalar.” “Mesela, bir hedefi istikameti yok ama, mutlu!” “Neden? Çünkü çalışıyor, yemek yiyor, su içiyor, insanları seviyor, ibadet ediyor vesaire... Bunları elde ederken yaşadığı hâl mutluluk veriyor.” “İstikamet yok!” “Ne olacak? Bulunduğu mekanda çürüyüp kalacak. Öldü diyelim mezara koydular. Beden olduğu gibi duruyor mu? Eriyip gidiyor, toprak oluyor.” “Ruh baki; ama onu neyle besledik? Beynimize, ruhumuza, kalbimize damıttığımız enerjiyi hangi istikamette sarf edeceğiz?” İstikâmet yok! Varmış gibi davranıyoruz! Her gün beş vakit kıbleye yöneliyoruz. Kıble istikamettir! Her zaman bizi istikamete davet var aslında! Ezanla var, Kur’an ile var ama, görene, duyana bilene! Namaz kılıyorsun “Allah’ım sana teslim oldum!” diyorsun. Allah senin içini dışını biliyor. Hissinin dışında bir şey varsa onu da biliyor. Neyi gizliyor, neyi saklıyorsun? “Sen bilmezsin ben bilirim.” dediğin an, kendi putunu yontmaya ve bir müddet sonra ona secde etmeye başlıyorsun.   İnsanlar sana baktığı zaman azametini seyretmeli, gücünü görmeli, hep senden konuşmalı... Paran pulun, malın mülkün, katın yatın, araban, şuyun, buyun ile varsan, insanlar sana bunun için değer veriyorlarsa, bu hâlden sen de pek memnunsan, içine bir şekilde nüfuz etmiş put, zırha bürünüyor demektir. Sonra hırsın büyüdükçe putun kendini daha da sağlama alacaktır. Sonra o içindeki asıl putu devirmek zor olur. Kendi putunu inşa eden adam, bir müddet sonra bakıyor ki dünya sandığı gibi değil. Zaman aleyhine işliyor. Benim öbür tarafı da kurtarmam gerek diyor. Müslüman olduğu gerçeği kafasına bir şekilde dank ediyor. Ölüm korkusu galip geliyor. Allah’ın insanların kalbine, kalıbına ve ruhuna nakşettiği “hakikati arama, doğruyu bulma” melekesi var. Akıl bunu bulmaya ayarlı yaratılmış. İşin doğrusu ne? Soracak. Sorduğu soru, kendisinin aklına getirdiği şey değil. Kendisi istemese dahi aklına getirilen şeyler... Bu soruların kafamızda uçuşmasını temin edecek bir sistem inşa edilmiş aklımıza... O sistem kendi kendine hep çalışır. O sistemin sorduğu sorulara kendince “ben bilirim!” havasında cevaplar veriyorsan... Yaptıkların seni kurtarmaz. Ne yaparsan yap! İstikametin yoksa batarsın. İçindeki putu bunlarla cilalamış olursun. Putunu cilalayan kimse gerçeğe teslim olsa ayıkacak! Bu sefer putlarını yıkmak zorunda kalacak... Eee, içindeki canavarı yenmek mümkün mü? O kadar emek sarf etmiş! İşte hakikati bulupta ona teslim olmama hâli budur. “İBDA’yı duydun mu?” “Duydum.” “Salih Mirzabeyoğlu’nu biliyor musun? Neden yönünü dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorsun? Bak, dinle, oku öğren istersen kabul etme. Söylediklerinin alternatifini bulduktan sonra karşı bile çık! Git başka yere! Bunları geç, bir de öcü gibi görme ve gösterme hali neyin eseri? Rahatını mı bozuyorlar? Böyle böyle yolun sonunu nasıl bulacağız?” “İBDA’dan başka doğru istikamet noktasında usûl beyan eden başka bir hareket yok.” dedi. Var mı? Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ben samimiyete aşığım ve onun hakikatine mensubum!” sözü içimde yankılanırken yanından ayrıldım.   1-Salih Mirzabeyoğlu/İbda Diyalektiği:189 Baran Dergisi 664. Sayı

Dünyayı Sömürgeleştirmenin Aracı Olarak Demokrasi

Kapitalist sistemlerde “serbest rekabetçi” dönem bir daha geri gelmemek üzere gömülmüştür. Kapitalizmin en ileri aşaması olan “demokrasi” ile birlikte sözde serbest piyasa ekonomisine geçilmiştir. Tüm emperyalist ülkeler ABD-AB başta olmak üzere “demokrasi” savunuculuğu yapmaktadırlar. Çünkü emperyalist egemen güçler için “demokrasi” dünyayı sömürgeleştirmenin en iyi aracıdır. Özelleştirme furyasında dönen dolapları, Çiller döneminde doruğa ulaşmış yolsuzlukları, “piyasayı pek serbestleştiren” mafya ve hükümetler ile iç içe çevrilen oyunları (Bankacı Korkmaz Yiğit-Mafya Alaattin Çakıcı-Başbakan Mesut Yılmaz görüşmeleri örneği) birlikte izledik. Şu sorunun cevabı yoktur; Nerede “serbest piyasa”? “Serbest Piyasa” tıpkı demokrasi türünden kocaman bir sahtekârlıktır. Küçük ve orta ölçekli mülk ve tasarruf sahiplerini düzene bağlamak ve kendilerini “demokrasi” kapsamında hissetmelerini sağlamak için uydurulmuş bir aldatmacadır. “Serbest piyasa” savunması, “ekonominin liberalleşmesi”, “ticaretin serbestleştirilmesi” biçiminde, “demokrasinin yerleşmesi” gibi kaygılarla değil; ama emperyalist baskı altındaki, uluslararası baskı altındaki ülkelerin, uluslararası tekellerin yağmasına bütünüyle açılması amacıyla gündeme sokulmuştur.  Muz, kürk ve kola savaşlarında görüldüğü gibi örneğin; ABD ve Almanya kendi piyasalarını serbestleştirmezken, uluslararası tekellerin, Türkiye gibi ülkeler gümrük duvarları, himayeci kanunlar vb. engellerden temizlenmiş, büyük çiftlik sahiplerinin çıkarları gözetilmiştir. Demokrasiyi bizim gibi ülkeleri daha kolay sömürebilmek için araç olarak kullanmaktadırlar. Uluslararası tekelci emperyalist diktanın tahkim edilmesi ve emperyalist çıkarlarına bağımlılığın geliştirilmesiyle ülkelerin önünü almanın aracı kılınmıştır. Dikta, baskı, denetim altına alma ve hükmetme, tekelci emperyalizmin temel karakteridir. Tekeller tüm ekonomik ilişkileri kendisine bağımlı kıldığı gibi, hükümetler ve bürokrasi ile kurduğu ilişkilerle içiçe geçer. Tekelin çıkarından üstün çıkar bırakmaz. Tekelci emperyalizm ne gerçek mânâda serbest ticaretten yanadır, ne serbest tartışmadan... Bugün dünyadaki temel soru şudur;  uluslararası tekellerin, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin talancı, kan dökücü egemenliği mi, yoksa İslâm’â geçiş adımı olarak İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun önerdiği “Yeni Dünya Düzeni”ne geçmek mi? İnsanları özgürleştiren, yaşanmaya değer bir hayat sunan, insanı kendisinin efendisi yapan sömürüsüz tek sistem İslâm’dadır. Onun tatbik anlayışı da BD-İBDA’nın önerdiği “Başyücelik Devleti” modelidir. Başta ABD ve AB gibi emperyalist ülkeler “demokrasiyi yerleştirme ve pekiştirme”yi kendilerine misyon seçmişlerdir. Dolayısıyla insanlığın kurtuluşu, emperyalistlerin tercih ettiği rejimlerle olamaz. Batı uygarlığının ortaya koyduğu bütün sistemler insanlığı köleleştirmenin aracıdır. İşbirlikçileri aracılığıyla ve doğrudan müdahalelerle emperyalistler ülkeleri denetimleri altında tutmaktadırlar. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, GATT, OECD, AB, NAFTA söz konusu müdahale ve denetim mekanizmasının özel kuruluşlarıdır. MAI, MIGA gibi uluslararası tahkim anlaşmaları aynı talanı meşrulaştırmak içindir. BM bu talanın zeminini hazırlayan kurumdur. Bu olağan kuruluşlarla denetim istenen ölçüde sağlanamaz olduğunda II. Dünya Savaşı’nın Nazi artıklarından oluşturulup kurulmuş ve her ülkede faşist kan dökücü saldırganlarla güçlendirilmiş, doğrudan devlet ve NATO kuruluşu Gladyo’ya (Kontrgerilla) “bizim oğlanlar”a (Amerikalılar 12 Eylül darbecilerine böyle diyordu) yaptırılan darbelere kalkışıyorlar yahut Somali, Afganistan, Irak örneklerinde olduğu gibi askerî müdahaleleri gündeme alıyorlar. Hatta bunları hiç gündemlerinden çıkarmıyorlar. Bunlar “global demokrasinin ayrılmaz parçaları”dır. Kumandanımız’ı şehid eden katiller de bu uluslararası emperyalizme hizmet eden kuruluşlardır.  Bilhassa NATO’ya bağlı Gladyo örgütü... Yıllar süren Telegram işkencesinden sonra, onun tansiyonuyla oynayarak şehid etmişlerdir. Kumandanımızın tansiyon sorunu hiç olmamıştır. Batı emperyalizminin nazarında, “göz hasmını tanır” hesabı en büyük tehlike Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu idi. Çünkü daha 25 yaşlarında Batı’nın sahtekârlığını, Batı uygarlığının tüm insanlığı mahvetme yolunda ilerlediğini ve insanlığın sadece İslâm’la özgürleşebileceğini, Batı uygarlığının “demokrasi” maskesiyle insanlığı köleleştirmeye çalıştığını keşfeden Kumandanımız, “Bütün Fikrin Gerekliliği” eserini ortaya koymakla kalmamış, ne olması ve nasıl olması gerektiğini anlatan, son birkaç yüzyılın en önemli eserlerini yazmıştır. Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katillerinin yakalanması hususunda gerekli hassasiyeti göstermelidir. Bu olay aynı zamanda Türkiye’nin bağımsızlaştırılması yolunda önemli bir adım olacaktır. Veya vatansever bir savcının yiğitlik gösterip soruşturma açması lazım. Zira Kumandanımızı haksız yere hapse atanlar, Türkiye’nin de düşmanı olan emperyalistler ve onların işbirlikçileriydi. 16 yıl hücre hapsinde tutanlar da onlardı. Telegram işkencesini en ağır biçimiyle yapanlar ve sessiz kalıp kılını kıpırdatmayanlar da o hainler ve korkaklardı. Kumandanımız ömrünü, Türkiye’nin ve tüm Müslümanların düşmanı olan Siyonist Batı emperyalizmiyle savaşarak geçirdi. Türkiye’nin, dünyanın en büyük gücü olması için, hem Türkiye’yi hem de bütün insanlığı kurtaracak yeni bir sistem önerdi; ortaya koyduğu “Yeni Dünya Düzeni” ve kendilerine yapılan “Telegram” işkencesi bütün delilleriyle ve şahitleriyle ortadadır. Hak ve hukuka inanan vatansever savcılarımıza kutsal ve büyük bir görev düşmektedir. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun katilleri belli, size düşen onları yakalamaktır. Siyonist Batı emperyalizmi bütün Müslümanlara ve onların şahsında Türkiye’ye karşı birleşmiş ve bu şekilde hareket etmektedir. “Küfür tek millettir” hadisi şerifi gereğince bugün, bütün emperyalist güçler birleşmiş, Müslümanlara karşı savaş açmış vaziyetteler. Yakın tarihte Türkiye’yi zora sokmak için ABD uçakları düşman görünmelerine mukabil Rusya’ya ve Suriye’ye yardım olsun diye İdlib’i bombaladı. Bosna katliamında bütün emperyalist güçler yüzbinlerce Müslüman’a soykırım yapılmakta. Yıllardan beri Doğu Türkistan’da Çin rejimi Uygur Türklerini katlediyor. Bütün İslâm coğrafyasında Müslüman katliamı yapılmakta. Batılı sömürgecilerde insanî olan hiçbir şey yoktur veya insanları sömüre sömüre açlıktan öldürmüşler veya insanı başkalaştırıp aptallaştırarak robotlaştırmış, insan olmaktan çıkarmışlardır. Demokrasi tüm toplum üzerinde yaygınlaştırılan bir kitlesel aldatmacadır. En çok kitle iletişim araçlarıyla işletilen bir “kültür endüstrisi” aracılığıyla yaygınlaştırılmaktadır. “Demokrasi” toplumda var olan hegemonik egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizleyip maskelemektedir. Batılı emperyalistler “demokrasi” ihraç ettikleri ülkelerin insanlarını önce yabancılaştırıyor, sonra tarihsizleştiriyor. Daha sonra da dilsizleştiriyorlar. Devamında önümüze uydurma bir tarih, bizi dilsizleştiren bir “kitle kültürü” koyuyorlar. Sinsice “efendi” olup bizi köleleştiriyorlar. Dili, hayatı dönüşüme uğradıkça kendilerinin dili kılma imkânından mahrum bırakılmış sıradan insanlar, onları içine sürüklendikleri gerçekliğin sahih halini algılamaktan alıkoyan bir dile kapatmışlardır. Dil yeniden “efendi”nin dili olmuştur. Kölenin de dili kendi dili olarak kullanıyor gibi görünmesi bir yanılsamadır. Sadece “köle”nin kendisi için geliştireceği bir dil ortadan kalkmıştır. Ne konuşacağını, ne anlatacağını, neyi anlayabileceğini, neyi nasıl anlamlandıracağını belirleyen, “köle”nin önüne “efendi”si tarafından “ortak dil” diye koyulan köleleştirmenin dilidir. Sömürülen, baskı altında olan ve ömür boyu acı çeken, insan yerine konmayıp horlanan, emeğiyle geçinen geniş yığınların başlıca iki özlemi olagelmiştir. Geçim sıkıntısından kurtulmak ve baskıdan ve horlanmaktan kurtulup kendisinin, kendi kaderinin efendisi olmak. Yaşamaya değer bir hayat sürdürmek. İnsanlık binlerce yıl bu nedenle geçmişin “altın çağı”na özlem duymuş, bunun için egemenlere karşı sayısız başkaldırılarda kanını dökmüş ve eylemleriyle tarihin tekerleğinin ileriye doğru dönüşünü sağlamışlardır. Batı uygarlığının, köleci Mezopotamya ve Eski Yunan’dan başlayarak geniş yığınların sömürülmesi üzerine kurulu olması gerçeği, sömürgeci egemenleri her zaman sömürülenler karşısında iki araç kullanmak zorunda bırakmıştır. Bunlardan birinci sömürülenleri sömürülmeye razı etmek üzere baskı ve zor kullanmadır. İkincisi ise, çok çeşitli biçimler altında, kimi zaman aldatmak, şapşallaştırmak, kimi zaman narkozlayıp uyutarak rızasını almak. “Devlet adamları”, bu araç ve yöntemlerden, ne zaman hangisini veya ne zaman ikisini birden kullanacağını bilirse, sömürünün dış koşullarını en iyi sağlayıcılar olarak gereken övgüyü almışlardır. “Akıllı devlet adamlığı”, demokrasilerde baskı ve zor araçlarını uygun biçimde kullanmanın yanında, sömürülen geniş yığınların çıkarlarının da temsilcisi gibi görünme ve onların özlemlerine yanıt arama çabası içinde olunduğu izlenimi vermeyi başarmak olmuştur. Batı uygarlığının temeli, bir veya birkaç sınıfın bir veya birkaç başka sınıf tarafından sömürülmesi olduğundan bütün “gelişme”, sürekli çelişkiler yumağı içinde şekillenir. Üretimdeki her ilerleme, ezilen sınıfın rahatlaması anlamına gelmez; bazen tam tersine sömürenlerin durumu daha da iyileşirken, sömürülenler iyice kötüye gitmektedirler. Yoksullaşmada artış, sefilliğin büyümesi, işsizlik, yaşam enerjisinde azalma ve daha da beteri köleleşmedir. Bugün, modern toplumsal sistemlerin yaşanan realiteyi alternatifsiz bir gerçeklik olarak gösteren olumlamacı kültür ortamlarının, bu işte görevlendirilmesine kadar gelip dayanmıştır. Mevcut Batı’nın kurmuş olduğu sistem olan “demokrasi”yi meşrulaştırmak ve alternatifsiz göstermek için “bilinç endüstrileri” ve “kültür endüstrileri”ni bizzat kendileri işletmeye başlamışlardır. Sömürgeci barbar Batı’nın kurduğu bütün yönetim biçimleri derebeylikten, demokrasiye kadar hepsi baskıcı, sömürgeci, kendi halkını soyan barbar rejimlerdir. Eski Batı ile yeni Batı arasındaki fark şudur; eskiden kazın tüylerini yolarken bağırtarak yoluyordu, bugün ise önce kazı uyuşturup sonra bağırtmadan tüylerini yoluyor. Yani aradaki fark, bugün kazı bağırtmadan yolmanın usûlünü bulmuş olmalarıdır. Yoksa eskiden krallıklarda da insanları kaz gibi yoluyorlardı. Bugün “demokrasiler”de de insanları kaz gibi yoluyorlar. Tek fark, bugün popüler kültür vasıtasıyla insanları önce cahilleştirip sonra soyuyor olmalarıdır. Sömürgecilik ve emperyalizm Batı’nın yamyam uygarlığının eseridir. Modern “demokratikleştirilmiş” (yani köleleştirilmiş) toplumlarda işin benimsenmesi, işten alınan ücretin sağlayabileceği şeyler sayesinde olabilmektedir. Bu ise tüketim ideolojisinin, niçin yalnızca meta satmak için değil, metalaşmış insan ilişkilerini metalaşmış insanlara satabilmek için de temel bir zorunluluk haline geldiğini kavrayabilmemiz adına önem taşıyan yeni bir olgusudur. Kısacası insanın kendisi de alınıp satılan bir meta haline dönüştürülmüştür. Batılı barbarlar insanoğlunun meydana getirdiği bütün medeniyetleri etkisizleştirip insanı yok etmek için var gücüyle çalışmaktadır. İnsanları organik olmaktan çıkartıp sadece bir tüketim aracı gibi maymunlaştırmaya uğraşmaktadır. İnsan olmanın onur, haysiyet ve kişiliğini kaybetmemiş hiç kimsenin soygun, talan, sömürü üzerine kurulu olan mevcut emperyal dünya düzenini kabullenmesi düşünülemez.  İnsanı özgürleştirip, insanca yaşatan ve yaşamaya değer bir hayat sunan tek kurtarıcı sistem İslâm’dır.  Baran Dergisi 663. Sayı

Bunlar Hep Laf!

Bilgisayar oyunlarının gölgesinde kurgu ile gerçek arasında kıvranan bir gençlik, hadsizliği idealleştiren düşük çocuklar... Çoğu bahtiyar; çünkü dünyadan bihaber... "Yeni neslin durumu çok vahim" diyenlere de soralım: Sizden ne haber önceki nesil? Rüya göremez olduk... Görüyorsak da küçük bir fantazyadan başka bir kifayeti yok... Ya yeniden uğruna hareket edeceğimiz bir rüya göreceğiz, yahut eskiden olduğu gibi heybetli zamanlarımıza geri döneceğiz. Kendini Beğenmeye Dair Hem kendisi hem de ötekiler tarafından, birazcık daha fazla beğenilmek adına tabiî görüntüsünü deforme ederek aşağılık bir hâle bürünen mahlûk sizce hangisidir? Kendini bir türlü beğenmeyip de külhânî hâllere bürünüp, kendisini "Tanrı" yerine koyan bu sefil varlıklara nasıl hitap edilir? Bir başına kalmaktan korktukları için toplumun değerlerine muhalif olan pespayelere şaşaalı bir cümle: "Hiç kimselerin olmadığı yerde kendin için âlem ol!" Gösteriş Meraklıları Herhangi bir laf arasında, belki ehemmiyetli ve belki de hava-civa bir diyalog ortasında sırf bir lâhza daha caka satabilmek için lafı ihsan mevzuuna getirip kendini öven gösteriş hokkabazlarına ne demeli? Kibarlık ederek kusurları görmezden gelirler hani; sineye çekmekte iyidirler, fırsat bulunca o kusuru bir başkasına çıtlatır ve kendinin ne kadar kusursuz olduğunu öne sürerler... Kendinden başka herkesi budala gören asıl budalalar! Fukara Züppeler Bu kimseler beylik sözler edip, gururlarını okşayanlar haricinde ötekilerle bir acayip muaşeret kurmaya yeltenirler. Efendi-köle ilişkisini hatrımıza getirip şu sahneyi canlandıralım: Şimdilerde kedi, köpek sevip onlara sahiplik etmek pek revaçta; fakat iş insan sevip, ihsan etmeye gelince bu biraz bayağılıkmış gibi gösteriliyor. Zihniyetini tarif ettiğimiz eblehlere bir mermi de Thomas Hobbes’dan: "Binini bir araya koyun; fena değil. Ama kafes gene şenlenmez." Sanatçının Zarif Bir Meziyeti Eser güzel ile taalluk ettiği nisbette şahlanır ve o nisbette hudutları aşar. Sanatın bir kabiliyeti de güzeli çirkinliklerin arasından tefrik etmesidir. Güzel bazen müphem bir hâldedir; sıradan, burkuk, çirkinliklerin arasında esrarengiz hâlde bekleyebilir. Hissettiği şeylerde "pitoreks" kokusu alan kimseler sanatla raks etmeye layıktır! "Kocaman bir mermer parçası buldum, içinde şu gördüğünüz heykel saklıymış; yaptığım bütün iş, içindeki heykelin görünmesine engel parçaları soymaktı. Elinden gelen insan için hiç de zor bir iş değil bu!"(Mikelanj) Gülme Üzerine Birkaç Söz Bilenler haklı, Henri Bergson’un eserine binaen cüretkârlık edip birkaç söz söyleyeceğiz. Filozoflardan bazıları insanı "gülmesini bilen bir hayvan" olarak tarif etmiştir. Buna ilave olarak Bergson "güldüren bir hayvan" denilebileceğini ifade ediyor. Herkesin ağladığı bir vaazda gülen bir adama niçin teessür halinde olmayıp da ağlamadığı sorulduktan sonra "Ben onların cemaatinden değilim ki!" cevabı alınmış. Bergson ise "Ağlama için söylenen bu söz gülme için söylenirse daha doğru olur. Gülme, ne kadar gönül alçaklığıyla oluyor sanılırsa sanılsın, diğer gülenlerle gerçek yahut tasarlanmış bir anlaşmayı, bir suç ortaklığını saklar. Nitekim tiyatrolardaki gülmeler seyircilerin çokluğu nispetinde yaygın oluyor. Yine kaç defa dikkat edilmiştir: komik şeylerin birçoğu bir dilden diğerine çevrilemiyor!" Komiğe tepki verebilmek için olmazsa olmaz ilk şey zekâ. Mesela yürümeye yeni başlamış al yanaklı, küçücük ayaklı, tombul bir oğlan düşünün bir anda zarifçe yere kapaklanması ve akabinde büzülen dudaklar, küçük gözyaşları. Biz bu vaka karşısında bittabiî gülebiliriz. Yahut da bir cemiyette külhânî edalarla absürt hareketler yapan kişinin tam sandalyeye oturacakken yeterince çeviklik gösteremeyip düşüvermesi... Ve yahut da bir kedinin o zâtın üstüne atlayıp kaçıvermesi... Gülme bulaşıcıdır, tiyatro kalabalığında kahkahaların dalga dalga arttığını duyabiliyor musunuz? Mukaddes mabetler, uğruna savaşların çıktığı canların verildiği, toplumunun ruhunu yansıtan mekânlar artık sadece turistik birer uğrak noktası; öyle ki ruhu satılmış, artık bir tabela kadar faydasız kişiler bile kural-değer tanımaksızın mevzubahis yerlere ücreti mukabilinde ahıra koşturan tosuncuklar gibi girebiliyor. İmanı para olanlar kazanmak için binbir türlü merhaleden geçip cebini yeteri kadar doldurduğunda "evrensel ilkeler" ve sözde kanunlardan daha üstün olabiliyor. Bu kutsal müesseselerin üzerinde irade sahibi olan mükellef kişiler ise vaziyetten razı, hatta zevkten sefahat duyuyorlar. Bir Paragraf da Tecrübeye Elmas, pırlanta filhakika zümrütten bile daha kıymetli şeyler var. Mesela zaman, sanıyorum ki hakkını vermiyoruz. Fakat bizim bahsetmek istediğimiz mefhum tecrübe... Kesin tecrübe, bilginin yaşanarak tahakkukudur. Gözlemleme, dokunma, dinleme, deneme ve yanılmayla birtakım tahliller yapılabilir, nihayetinde ise menfi-müsbet neticeye varılabilir. Tetkik aşamasında vuku bulan şeylerden ise istifade etmeye bakmalıyız. Baran Dergisi 663. Sayı

İbda’ya Muhatab Anlayış

İbda külliyatı içinde böyle bir tabir yok bildiğim kadarıyla. Kendi kendime İbda’ya bid’at karıştırmaya yeltenecek de değilim. Hissettiğim bir zarurete binaen böyle bir terkibi ortaya attım ve tartışılmak üzere takdim ediyorum. İbda, muhatabına fikri açıdan ihtiyacı olan her şeyi sunsa da, bunda sınırı belirleyen muhatabının idrak seviyesidir; doğru veya yanlış, az veya çok. İbda karşısında sahip olduğumuz muhatablık keyfiyeti ne seviyedeyse İbda’yı o kadar anlarız. Bu başka fenomenler için de geçerlidir. Her insan elde ettiği bilgi ve objeler karşısında kendi idrakine mahkûmdur. Haliyle tersi de doğrudur: O bilgi ve obje de o insanın idrakine mahkûmdur. Muhatabını bulamadığı ve bir aynada kendini göremediği zaman her güzellik ve kemal bilinmemek ızdırabının hedefi olur. Meşhur “marifet iltifata tâbidir” meselesi… “Yüzyıl İslam Diyalektiği” ve “kelam ve mânâ toplayıcısı” vasıflarını taşıyan İbda, kendisine muhatablığın keyfiyetini de bizlere sunmuş ve muhatablıktan beklenmesi gereken mesuliyeti de göstermiştir. İbda’nın temel ölçülerinden olan “kendinden zuhur” ilkesi, İbda’ya muhatab olacaklara bunun nasılını göstermektedir. Yani kısaca İbda’dan ne anladıysa onu kendi iş ve eseriyle ortaya koymak, yani İbda karşısında ayna olma ve onu berrak şekilde yansıtma çabası. Bunu “cebhe” esprisi adıyla takdim eden İbda Mimarı, işin teknik tarafını da hallederek muhatablarının işini kolaylaştırmıştır.  Peki, İbda’dan anladığımızı kendi iş ve eserimizde göstermek davası “ben yaptım oldu” derecesinde basit bir iş midir? İbda Mimarı’nın “bir şirkette iş bölümünü paylaşmak” teşbihiyle ifade ettiği “cebhe” esprisi, adı üzerinde iş bölümü yani herkesin belli mevzuları paylaşıp bunu kendine “meslek/gidilecek güzergâh” edindiği, bu mevzuları İbda fikriyatının sunduğu ölçüler çerçevesinde tafsil ettiği, İbda’nın bize verdiği reçeteleri kuvveden fiile çıkararak yani teoriden pratiğe doğru açıp fonksiyonel olarak istifademize sunduğu ve bu faaliyetlerin de yekûn olarak birbiriyle insicam ve ahenk belirttiği bir bünyeleşme olsa gerek. Maalesef İbda bağlıları olarak bu meselede çok zayıf kaldık ve aynada aksini görmek isteyen İbda Mimarı’na bu mutluluğu yaşatamadık. Esas olarak muhatablarının her bir sahada İbda’nın tesis ettiği hüküm ve terkibler doğrultusunda o sahanın hâkimi olması ve o saha üzerinden İbda’nın açılımını göstermesi gerekirken, sürekli ayet ve hadis tekerlemeciliği yapar gibi İbda’ya ait olan hükümlerin tekrarcılığı ve aktarıcılığından öteye gidemedik.Bir yerde Cem Eker’in “bizde müesseseleşme olmadı” mealinde bir sözüne denk gelmiştim. Zannederim o da bunu söylemek istiyordu. Allah’ın yardımı ve İbda Mimarı’nın ruhları zapteden cazibesiyle ortaya konmuş aksiyona paralel olarak fikrî sahada daha büyük fetihler gerçekleşmesi gerekirken maalesef İbda Mimarı’nın takdirini kazanmış az sayıda çalışmadan başka bir eser ortaya çıkmadı. İslâm inkılabının aydınlar aristokrasisi üzerine inşa edileceğini söyleyen İbda, muhatablarından çok derin ve kapsamlı eserler bekledi ama bunu göremedi. Samimiyeti nisbetinde yazıp çizmiş, uğraşmış gönüldaşların hakkını yemeye tevessül eder gibi olmaktan Allah’a sığınırım. Allah hepsinden razı olsun. Ama yıllardan beri manzaramız budur.  Tıp, sosyoloji, fizik, tarih, siyaset, iktisad, lügat, şiir, sinema, tiyatro, müzik ve daha neler neler… Bu sahalarda İbda Mimarı’nın şu veya bu şahane tesbitini, bu muazzam ölçülendirmesini, vesaire vesairesini aktarmakla, benzer görüşteki batılı fikir adamları ve sanatçılarla İbda Mimarı arasında paralellik kurmakla İbda tafsil ve tahkim edilmiş olmaz. Bu ancak İbda Mimarı’nın fikirde üstünlüğünü göstermekten ibaret kalır ve bilmeyenlere tanıtma ve propaganda işine hizmet edebilir. Mesele bu terkibî hükümleri açılamayacak ve diğerleriyle irtibatlandırılamayacak hale gelene kadar açıp irtibatlandırmaktır, ki bu ömür boyu sürecek bir iştir.  Belli bir sahayı, mesela sosyolojiyi, İbda şemsiyesi altında yeniden okumak ve gerekiyorsa yeniden inşa etmek, İbda’nın tezlerini görünür ve elle tutulur hale getirerek hem ispat etmek, böylece o sahayı İbda’ya irca etmek, hem de insan ve toplum meselelerini çözme iddiasına sahip olan İbda’nın haklılığını göstermek sonucunu getirir. Böylece İbda’ya muhatab ferd, o sahanın mesela örnek verdiğimiz gibi sosyoloji cebhesinin kurucusu, iş bölümünde sosyolog departmanının sorumlusu ve haliyle İbda’nın o aynada yansımasıdır.  Yıllarca yaptığımız bir yanlış olarak ülkemizdeki fikrî sığlık yahut çöl iklimi karşısında İbda’nın arkasına saklanarak kof muhatabları ezip geçme zevkini yaşamak, fikir düşmanlarının susturulmasını hariç tutmak kaydıyla sadece nefse hizmet eder. Üstelik bu kofların zayıflığı yüzünden terakki de zorlaşır ve İbda’ya muhatab ferdlerin gelişimini engeller. Ayrıca batılı eğitimden geçmiş ve global dünyaya uyum içinde hükmünü sürdürmekte olan fikirsizler karşısında hariçten gazel okuma seviyesine düşme riski de vardır. İbda’yı anlamayan yahut hasım olan tiplerin batıdan alıp hayata aplike ettikleri şeyler karşısında İbda’ya muhatab kişilerin İbda’yı hayata doğru açamamaları, İbda’nın ölçülerini tekrardan öteye gidemeyip, ütopya seviyesinde takdim etmeleri, belki buna hiç davranmasalardı bu kadar zararlı olmazdı dedirtecek cinsten yanlışlardır. Bunun yerine belli başlı ilmî ve fikrî sahalarda oturduğu koltuğa yakışan cebhelerin faaliyet ve eserlerinin mevcudiyeti şüphesiz daha faydalı ve cezbedici olur. İçinde husumet taşımayan ama fikrî açıdan yeterli seviyeye sahip olmayan samimi insanların fikirle bağı tesis edilebilir. Ama biz insanları Büyük Doğu ve İbda Mimarlarının eserlerini okumaya ve uygulamaya çağırdık. Doğru ama eksik hareket ettik. Belli sahalarda İbda adına fikri hâkimiyet kurarak o sahalar üzerinden İbda’yı hem tahkim hem de insanlara takdim bir arada olur ve şüphesiz daha faydalı ve kolay olurdu. Batılı eğitimden geçmiş fizikçiler, tarihçiler, iktisadçılar ve daha neler, kendi alanları üzerinden insanları bölüşüp etkilerken bunu batıcı diyalektikleri ve o doğrultuda verdikleri eserlerle başarıyorlar. Muhakkak ki kendileri için esas olan Locke, Rousseau, Marx, Einstein, vs. gibi fikir babalarına atıf yapıyorlar ama bundan ibaret kalmıyorlar. Bizler ise her bir cümlesi nükleer çekirdek değerinde olan İbda külliyatını patlatıp açamıyor, oradan oraya atıyoruz. Kıymeti bilinmiyor, verim de olması gerekenin yanında çok az kalıyor.  Farklı sahalarda iş bölümü derken bu sahalarda hâkimiyetle beraber aradaki uyum nasıl tesis edilecek? İbda Mimarı’nın “dayanışmalı fikir oluşumu” dediği nosyon burada noktayı koyacaktır. Samimi niyetle alanlarına el atmış gönüldaşlar muhakkak ki diğer sahaların hakimleriyle yardımlaşmaya mecburdur, çünkü hayat bu alanların bir tekiyle yürümez ve mühendisin ekmek yapan fırıncıya ihtiyacı gibi herkes yaptığı işle muhtaç olunan ama yapamadığı iş için muhtaç olan durumundadır. Üstelik İbda fikir mihrakına karşı ortak nisbet ve bağlılık, fikir zevki içinde mesele konuşmayı doğurur ve ferdleri kaynaştırır. Böylece birbirinden farklı alanlar ve ferdler üzerinde ortak akıl doğar. Yalnız başına elde edilemeyecek fayda ve keşiflerin ortaya çıkması sağlanır. Bu sayede hem ferdlerin ve cebhelerin gelişimi sağlanır, hem de uyum içinde toplu ve insicamlı bir bünye oluşur. Peki, bu o kadar kolay mı? Bunu da belirleyecek olan muhatabların keyfiyetidir. Eğer bunu yapacak çapta insanlar çıkmazsa İbda dünyanın kalbinde ukde olarak kalacaktır.  Son olarak, bunlar benim şahsî görüşlerimdir. Bunun üzerine konuşulmasının zarurî olduğunu düşünerek kaleme aldım, dürüstçe ve açıkça ifade ettim.  İbda bağlılarına selamlarımla… Baran Dergisi 662. Sayı

Kim Saldırdı -3- -Failden Delile Körleştirme -

15 Temmuz’da cumhurbaşkanına suikast yapılmasına dair dava hakkında yazdığımız makalelerin son kısmına geldik. Elbette daha da ayrıntılı bir şekilde tetkik edilmesi, darbenin seyrini değiştirebilecek bir teşebbüsün her safhasının büyük bir dikkatle ele alınıp, elde edilecek bilgilerle 15 Temmuz planını yapanlara “delilden faile usulü” ile kesin bir şekilde ulaşmak mümkün olacaktır. Önceki yazdığımız makalelerden anlaşılacağı üzere böyle bir usûl ile hareket edilmemiş, bir çok nokta şüpheli bir şekilde bırakılmış, sanıkların darbe emrini uyguladıklarını (işkenceli sorgularda alınan itiraflar haricinde) mahkeme safhasında açıkça kabul etmeleri ile yetinilip, “failden delile usulü” ile dosya kapatılmıştır.  Sanıkların liderleri, emri Semih Terzi’den aldıklarını beyan ettikten sonrasını araştırmaya lüzum görmemiş savcılık ve mahkeme. Rivayet üzerine kurulu ve ortada başkaca bir delili olmayan ama ismi meşhur “Yurtta Sulh Konseyi”nin suikast teşebbüsü içindeki yeri ve içinde de bulunduğu iddia edilen Tuğgeneral Gökhan Sönmezateş’in (kendisini “MİT Müsteşarı” olarak atayan) Konsey’e dair bilgisine başvurulmamıştır. Gerek Semih Terzi’nin gerek sanıkların “darbe emri uyguladıklarının” kabulü yeterli bulunmuştur. Cumhurbaşkanının yaverinin Erdoğan’ın yerini suikast timine verdiği isnadı da, vermiş olsa bile, olayların kronojik sıralaması ve Dalaman’daki tanık beyanları ile davanın çok daha karmaşık bir hale gelmiş olmasının farkına varılmamış, “delil ve suç”tan ziyade “fail tedariki” ile uğraşılmıştır. Koskoca suikast davası sadece budur işte: Darbeci olduklarını kabul eden ve “canlı olarak Akıncı Üssü’ne götürme emri” aldıklarını itiraf eden sanıklar ve pek çok şüpheli nokta! SETA tarafından çıkarılan “Kriter” dergisinde yazan Nazif Karaman suikast dosyasının Dalaman boyutunun “ihmal edildiğini” söyleyerek bu şüpheler üzerinde duruyor.  “- Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı İstanbul’a ulaştıran ATA uçağı İzmir Adnan Menderes’ten havalanmış ve Dalaman’a 00.40’da teker koymuş, Cumhurbaşkanı ve ailesini taşıyan helikopter ise 01.30’da Dalaman’a inmişti. 01.46’da da ATA uçağı Erdoğan ve beraberlerindekileri de almak suretiyle kalkmıştı. Dalaman Havalimanı Şube Müdürlüğünün hemen darbe girişimi sonrasında ATA uçağının Dalaman’a teker koyduğu anlarda yaşandığı iddia edilen bazı olaylara ilişkin bilgi almıştı. İfadelere yansıyan iddialara göre ATA uçağı boş olarak İzmir’den gelip Dalaman’a indiği sırada tanımsız ÜÇ HELİKOPTER ortaya çıkmış. Yine iddialara göre Cumhurbaşkanının uçağın içinde olduğunu zanneden bu helikopterdeki kimliği belirsiz kişiler uçağı kontrol ettikten sonra boş olduğunu anlayıp ortadan kaybolmuşlardı  Eğer Dalaman’da Erdoğan ve ailesini almaya gelen esrarengiz helikopterler görevlerini başarabilselerdi darbenin seyri değişecekti. Erdoğan ATV’deki canlı yayında şu ifadeleri kullanıyordu: “…Bizden önce Dalaman’a gelmişler bizim uçağı incelemişler. Fakat çok ilginç şeyler oluyor. Uçağa girmiş bakmış ve çıkmışlar. Bizim bunlardan haberimiz yok. Biz helikopterden inip uçağa geçtik. Daha sonradan öğreniyoruz uçağa baktıklarını. Onlar bakıp kimseyi göremeyince gidiyorlar, onların arkasından biz iniyoruz.”  Dalaman Havalimanı üzerinde uçan üç gizemli helikopterden kule görevlileri ve vatandaşlar da ifadelerinde söz ediyor. Bölgede oturan vatandaşlardan Bayram Koşar’ın 22 Temmuz 2016’daki ifadesi şöyle: “16.07.2016 günü saat 00.30 ile 00.45 saatleri arasında ikametimin balkonunda oturuyordum. O esnada önce bir helikopter sesi duydum, dönüp baktığımda deniz tarafından gelip ESKA Evleri üzerinden havalimanına doğru giden bir helikopter olduğunu, hiçbir ışığının yanmadığını ve alçak uçuş yaptığını gördüm.” Aynı şekilde havalimanı güvenlik kulelerinde çalışan çok sayıda güvenlik görevlisi de helikopterleri gördüğünü beyan ediyor. Bütün bu ifadeleri doğrulayan radar kayıtları da var. Dalaman Kule’de görevli hava kontrolörü Ender Namsal 5 Ağustos 2016’da saat 04.45’te polise verdiği ifadede 00.35-00.36 zaman diliminde Dalaman Havalimanı’nda İKİ HELİKOPTER gördüğünü teyit ediyor. Marmaris’ten helikopterle gelecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı alacak ATA uçağının alana inmesine beş dakika var.” (1) Aynı zamanda “Sabah” yazarı da olan Bay Karaman’ın Kriter’in 2018 Mayıs sayısında yazdığı bu makaleyi doğru kabul edersek, suikast davasında ceza alan sanıkların o saatlerde hala Çiğli havalimanında helikopterlerin içinde kendilerine gelecek kalkış emrini bekledikleri, ki aslında Erdoğan’ın yerinin tespiti ile gelecek bir emir bu, ancak 02:20 civarlarında kalktıkları da iddianame ile sabittir, sormak gerekiyor o halde, gelen bu ÜÇ HELİKOPTER kimin nesi?  Bay Karaman’ın yazısında ilginç bir yer var:  “- 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece 00.40’ta Dalaman Havalimanı’na Marmaris’ten helikopterle gelecek olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ailesini almak üzere İzmir Adnan Menderes Havalimanı’ndan kalkan ATA uçağının Dalaman Havalimanı’nda VIP uçaklar daima 24 numaralı perona yanaştırıldığı halde o gece neden 5 numaralı perona yanaştırıldığı da ciddi bir soru. Ne tesadüf ki ATA uçağının park edildiği 5 numaralı peronun kameralarının kasıtlı biçimde yere doğru çevrildiği belirlenmiş durumda. Bölgede çekim yapan dome kameranın da manuel olarak sabitlendiği ve uçağı görmesinin engellendiği iddialar arasında.”  Kör noktada tutulan ATA uçağının yanına defalarca kontrol için askeri araçların yanaştığı, içini kontrol ettikleri, ÜÇ HELİKOPTERİN uçağın üzerinde “ring attıkları” da sabit ve tabii ki tıpkı Marmaris’te otel çevresinde gerçekleşen vahşi saldırının HİÇBİR GÖRÜNTÜSÜNÜN OLMAMASI, otel kameralarının ya kapatılmış olması ya da üzerine çekim yapıldıktan sonra el konulması gerçeğini de ekleyin bu “kör nokta” veya “körleştirme” üzerine!  Bay Karaman şu tespiti yaparak yazısını bitiriyor:  “- Ankara Başsavcılığı 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra A Haber televizyonunda Dalaman’daki esrarengiz helikopterler ile ilgili bir yayına yayın yasağı getirmiş. Bu yasağın gerekçesinin de konunun derinlemesine araştırılması olduğunu iddia etmişti. Fakat anlaşılıyor ki bu araştırma özenle yapılmamış. İlgililerle görüşüldüğünde Muğla soruşturma konusunda topu Ankara’ya, Ankara da Muğla’ya atıyor. Sonuç olarak 17/25 darbe girişiminin ardından başarılı bir sınav verdiği düşünülen yargı Dalaman’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kaçırılması yönünde yapılan planlar ve özellikle üç helikopterle ayyuka çıkmış iddialar konusunda gerekli hassasiyeti göstermedi.” Dikkat ediniz, ÜÇ HELİKOPTER iddiasıyla alakalı olarak –hem de!- A Haber’in yaptığı yayına “yasak” konuluyor! Muğla savcılığının bu iddiayı ki iddia olmaktan çıkmış bir gerçektir, soruşturmaya başlaması, bunun üzerine devreye Ankara savcılığının girmesi, dosyayı ısrarla talep edip alması, bu safhada yayın yasağı getirmesi ve ardından da dosyanın “uyutulması!”  Suikast timinin liderleri Sönmezateş ve Seymen’in “toplama tim kurma” hakkında verdikleri bilgiler malum, timin kaç kişiden oluştuğu da, iddianamenin de bu yönde tespiti mevcut, o halde ÜÇ HELİKOPTERDE KİMLER VARDI? Darbeci, Fetocu olup olmadığı mühim değil, cumhurbaşkanı yaverini bile Dalaman’daki üsse geldi diye “suikast timi” içine alan mahkeme heyetinin gözünden bu “üç helikopter” niye kaçmış veya daha doğrusu mahkeme heyeti de “köreltilerek” niye kaçırılmıştır?  Suikast timi Çiğli 2. Ana Jet Üssü’nde, helikopterlerin içinde tam teçhizat oturmuş beklerken, “görev için hazır olun” emrini saat 22:00’de sanık albaydan aldığını ifade eden üste görevli Kara Pilot Yarbay Bahattin Akgül neredeyse saat başı “MİT’deki bağlantısı/arkadaşı” ile görüşüp suikast timinin araçlarına “sabotaj” yapar ve cumhurbaşkanının peşinde olduklarını söylerken, niye baskın ile suikast timi orada ele geçirilmemiş, Erdoğan’ı taşıyan ATA uçağı İstanbul semalarında “ring atarken” saat 02:20 civarında Marmaris’e kalk emri gelmiş ve “boş yere” suikast yapmaya gitmelerine izin verilmiştir?  Vahim mi, komik mi, üzerinde durduğumuz mevzunun çok daha dikkale ele alınmasını gerektiren hadise mi siz karar verin:  Dalaman’da “kör noktaya” çekilen ve Erdoğan’ı İstanbul’a getirecek olan ATA uçağının pilotu Barış Yurtseven hakkında da FETÖ soruşturması açılmıştır! Bay Yurtseven, iş için müracaat ettiği firmanın “sicil kaydı” istemesi üzerine savcılığa başvuruyor ve “Bankasya kaydı, Bylock kaydı, örgütün pilot imanları sık sık görüşme kaydı” bulunduğu ortaya çıkıyor. İstanbul savcılığının 2017/104356 numaralı soruşturması 2018/8115 numaralı olarak iddianameye dönüştürülüyor ve TCK 314/2’den cezalandırılması talep ediliyor.  Ne var bunda demeyin, şu var: Suikast timi “FETÖ’cü”, üstelik Çiğli’de durdukları yerde an ve an yarbay Bahattin Akgül tarafından “MİT’e rapor ediliyor”, Dalaman’a inip Erdoğan’ı İstanbul’a getiren ATA uçağının üzerinde “üç helikopter ring atıyor”, askeri araçlar gelip gidiyor, içeriyi kontrol de ediyorlar, uçağın pilotu da “Fetocu”, ATA kalkıyor İstanbul’a yaklaşıyor, etrafında “Fetocu darbecilerin” elindeki F-16’lar cirit atıyor, Kule bunu söylüyor, pilot “ineceğiz” diyor, durumu Erdoğan’a söylüyor, “ışıklar kapatılsa da inebilir misin?” diyor, “inerim efendim” diyor, unutmadan, Erdoğan uçağa bindikten sonra kalkmadan pilotlarla konuşuyor, “doğru konuşun kimden yanasınız?” diyor, bu pilot “sizden efendim!” diyor ve uçak İstanbul’a iniyor! İndikten SONRA da F-16’lar havalimanı üzerinde ses üstüne çıkıp camların kırılmasına sebeb oluyor!  Tüm bu gariplikler içinde de “adalet yerini buldu!” oluyor, öyle mi?  Erdoğan’ı Marmaris’te otelde koruyan koruma ekibi “FETÖ’cü” çıkıyor, tutuklanıyorlar, Dalaman’a getiren helikopter pilotu “Bylock’cu” çıkıyor, (sonradan “Mor Beyin” denilerek aklanıyor), bindiği uçağın pilotu “FETÖ’cü” çıkıyor, bunlar varken Çiğli Askeri Üssü’nde bekleyen suikast timi “FETÖ’cü” çıkıyor, “üç helikopter” hakkındaki soruşturma kapatılıyor ve 15 Temmuz da “FETÖ’cü oluyor!!!  Muğla ağır ceza mahkemesinde cezalandırma ile biten cumhurbaşkanına suikast davası, işte böyle gariplikler içerisinde bir dosyaya sahip. Sadece bu dosya içerisindeki gariplikler ve “körleştirilen” hususlar üzerinde durulsa, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün tüm içyüzü ortaya çıkar, kanaatindeyiz. “Delilden faile” usulü takip edilmedikçe, deliller ve failler hatalı yorumlanabilir, sadece “itiraf edenler” ile kalınır. Bu ise hem millet hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan için risktir!      Notlar: 1) Kriter Mayıs 2018 / Yıl 2, Sayı 24 https://kriterdergi.com/yazar/nazif-karaman/dalamanda-sinifta-kalan-yargi   Baran Dergisi 662. Sayı

Dava Taşıyıcısı Gençlik

Anadolu ve gençlik… Gençlik ve Anadolu… Bu toprakların kokusuna aşina olan insanların yüreklerinde yer eden iki tabir. Anadolu nasırlı ellerle, kınalı saçlı ninelerin diyarı. Anadolu; alınları fikir çizgili, yürekleri derin ezgili dedelerin duasına mazhar yeri. Anadolu medeniyetler ocağı veliler bucağı. Anadolu Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Asya’ya geçit yeri. Bu yer olmadan bu yere sahip çıkılmadan, ne Batı Doğu’yu ne de Doğu Batı’yı fethedebilir. Anadolu Haçlıların kutsal toprakları Kudüs’ü elde etmek için nal seslerinin uğultularında yol aldığı mekân. Anadolu aleme nizam vermek cehdiyle yanıp tutuşan mücahitlerin Batı’yı fethetmek ve dize getirmek için yurt edindikleri ocak. Gençlik ve Anadolu… Anadolu ve gençlik… Gençlik çocuğun geleceği, ihtiyarın geçmişi. Gençlik çocuk ile ihtiyar arasında tıpkı Anadolu gibi bir geçit yeri. Geçit yerlerinin yükü ağır olur. Rabbim kimseye kaldıramayacağı yükü vermez. Vermişse kaldırmalı ve varlık keşfinde meçhul alemi malum kılmalısın. Genç çocuğa tecrübe ve bilgisini aktarırken ihtiyarın tecrübe ve bilgilerinden faydalanmalı, çocuk genç ve ihtiyar arasında ideal birlik ve anlayışı sağlamalı. Aksi takdirde zincirin halkası kopar, tespih taneleri dağılır gider. Gençlik hazine. Hazineler kıymetli olur, kıymetler doğru yerlere harcanmalı.  Bir mütefekkir “Eğlence ve sefahata dalmış bir millet ihtiyarlamıştır.” der. Buradan mülhem eğlence ve sefahata dalmış birine genç denir mi? Asla. Eser ve çile ile yanıp tutuşan ihtiyara genç denmez mi? Elbette denir. Demek ki dikkat edeceğimiz husus gençlik yaşla sınırlı bir şey değil. Gençlik her şeyden ruhî bir durum. Kalıp edasını aşan bir anlayış.  Bütün dava adamlarının arzusu ve hayali davalarına bağlı ve sadık gençleri peşlerine takmak olmuştur. Davalarını layıkıyla anlayan gençleri gördüklerinde misyonlarını gerçekleştirdikleri inancını taşımışlardır. Dava gençlerle yürür ve büyür, dava gençlerle heyecan kazanır ve zafer edasına bürünür. O halde her hal ve şartta genç olmalı, yaramızı her an deşmeli ve tazelenmeliyiz. Allah Resûlü’nün çevresini saran sahabe kadrosunun hepsi bir gençtir. Bir büyüğün ifadesiyle biz onları görseydik bunlar deli mi, onlar bizi görselerdi bunlar Müslüman mı derlerdi. Siz bu deliyi kara sevdalıya çevirebilirsiniz.  Fikirden mahrum yumruk ehli olursan yıkarsın, yapmaya çare bulamazsın; yumruktan mahrum fikir ehli olursan çaresiz kalır, eşya ve hadiselere fikrini nakşedemezsin. Maddî ve manevî medeniyetini ortaya koyamazsın. Evet, genç olarak yumruk ve fikir arasında ilahi meşrepli nikahı kıymalı her ikisini bünyene sindirmelisin. Burada kiminde yumruk ağırlıklı fikir, kiminde fikir ağırlıklı yumruk olarak gözükmek ilahi takdir icabı. O yüzden genç su gibi bir keyfiyete sahip olmalı. An gelir buz kesilmeli, an gelir buhar olup uçmalı, an gelir sıvı gibi berrak akmalı. Yani kısacası gerektiği yerde gerekeni yapmalı. “Fikirse fikir, kavgaysa kavga!” demekten kaçınmadan meydan yerine dikilmeli. Vatanın iç ve dış düşmanlarla olabildiğince kuşatıldığı tarihin en hassas ve girift bir döneminde bunu yapmaya memuruz, buna mecburuz. Genç kardeşim! Motor gürültüleri, savaşlar, esrar ve eroin dalgaları, fuhuş ve sapıklık, iyi ve kötü değer yargılarının ismiyle unutulmaya başlandığı bir zaman diliminde “fikrin beş para etmez” bir değer hükmüne indirildiği dünya çapı mekanda, yeni bir fikir çağı doğurmaya gebe olmalısın. Gerçek milliyetçiliği, milletin fikirde zaafını görmekle başlayacağı bir dava olarak ele almak ve milliyetçilik adına kabuk ve posa enaniyetinden vazgeçmek ve kavim sevgisini “İslam olduktan sonra” şartıyla düsturlaştırmak; ilimde, fikirde, sanatta her şeyde peygamber ne dediyse gerçeğin ve toplamın onda olduğunu göstererek bu dallarda en üstünler arasında eser ve çilenle yer almalısın. Mademki varım o halde davam da vardır, anlayışı içerisinde yapman gerekenleri en hassas ve en dakik ölçülerle yapıp meydan yerinde izzet ve şerefle dikileceksin. Allah için buğz, Allah için aşk ölçüsüne uygun şekilde baş nefret kutbu ile baş muhabbet kutbunu tayin etmiş olarak tarihi lif lif ayıklayarak gerçek ve sahte kahramanları ortaya sereceksin. Hafızasını kaybetmiş bir insan nasıl gelecek karşısında çaresiz kalır, dost ve düşmanını tanıyamazsa tarihi hafızası düzelmeyen bir millet de istikbale dair ümitleri yeşertemez. Sağlam ve emin adımlarla ileriye dönük hamle gücünü gösteremez. Tarihini en doğru şekilde bilip öğrenmek, en büyük görev aşkın olmalı. Genç kardeşim! Yüce peygamber diyor ki: “Zaman kısalacak. Bir sene bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün gibi geçecek; bir günün geçmesi ise bir yaprağın yanması kadar çabuklaşacak, hiçbir şeyde bereket kalmayacak.”   Ahir zaman peygamberinin ahir zaman hadislerinden. Zamanın temposu öyle hızlı ki duygu, düşünce ve irademizin elimizden alındığı anlar silsilesini yaşıyoruz, sele kapılan bir saman çöpü gibi hissediyoruz kendimizi. Değerler geliyor, daha ısınamadan yepyeni değerlerle kuşatılıyoruz önceki değerleri yıkan. Neye inanacağımızı şaşırdık. Tüketecek ve öyle yaşayacaksın. Var olma sürecin ünlülerin rol aldığı reklamlardaki imaja göre belirleniyor.  İnsanın başlıca üç cihazı var; hazmi (yeme-içme) yani mideye bağlı, tenasül (cinsellik) cihazı karşı cinse meyil olma, dimağ (fikretme) cihazı ilim ve eser doğurma. Tarihin başlangıcından itibaren insan iki yol üzere hayatına yön verir, yaşar. Hazcılık ve fazilet. Hazcı öteleri kurcalamaktan vazgeçmiş bütün hesaplarını bu dünyada yapan, cinsî ve mide cihazını olanca cehdiyle çalıştırmaya çalışan sureten bir insan konumunda. Hazcının hedefinde dimağ cihazı mide ve cinsî cihazın çalışması için görev görür. Çağındaşları ve kapitalistler tarafından oluşturulan bu sistemde, yani hazcı anlayışta dimağ cihazı nohut tanesi kadar küçülmüş, mide ve cinsî cihaz olabildiğince azmanlaştırılmıştır. Hazcı olasın ki fikretmeyesin, her gelen düşünceyi sorgulamadan alasın. Hazcı olacaksın ki tüketim zincirine tamamen eklemlenebilesin, “ben, yalnız ben” derken fert ve cemiyet arasındaki dengeyi kaybedip koyun sürüsü gibi güdülebilesin.  Biz amenna Müslümanız, fazilete göre yaşamalı, her gelen fikir ve anlayışı dünya görüşümüze göre değerlendirmeliyiz. Biz gücümüz yettiğince sağdan, soldan önden ve arkadan şu kadar evden mesulüz. Hastaysa ziyaret etmeli, iyi temennide bulunmalı, komşumuza duamızla şifa olmaya gayret etmeliyiz. Yaptığımız bir yemeğin kokusunu komşumuz duyarsa onla paylaşmayı bilmeliyiz. Biz aynı yerde oturup yıllarca birbirinden habersiz insanlar yumağı olamamalıyız. Biz komşumuzla selamlaşmalı, gidip gelmeliyiz. Biz komşumuzun öldüğünü apartmanda ceset kokusu her tarafı sardığında öğrenmemeliyiz. Biz fazilete göre yaşayacağız. Hazmi cihazı vücudumuzun diri olması için, cinsi cihazımızı aşkımızın meyvesi yeni nesillere gebe olması için elbette çalıştıracağız. İslam fıtrat dini, bunu inkâr etmez. Bunlar insanın hayatına güzellik katan şeyler, zevkler. Lakin ölçüler var; seni sana bırakmayan, senle yaradan arasındaki perdeleri yırtıp atan, senle yaradanı birbirine yakınlaştıran. Ölçümüz gereği hazmî ve cinsî cihazımız dimağ cihazımızın emri altında olacak. Bu iki cihaz dimağ cihazına teslim olacak ve her dediğini uygulayacak. Az uyu, az ye, az konuş düsturuyla hareket edecek. İnsanı insan yapan hayvandan ayıran unsur akletmesi, fikretmesi ve ahlâkî bir varlık olması. O yüzden dimağ cihazı aziz ve önde tutulmalı. Eğer mide cihazı hedef olsaydı, inek benden çok yiyor diye inek olmak daha iyi olurdu. Eğer cinsi cihazın çalışması gaye yapılsaydı falan filan şu hayvan olmak daha çok çarpıcı gelirdi. Dikkat kesilin hazcılıkta hayvanlaşma meyli artar, duygular kabalaşırken, fazilette insanî hakikate doğru yelken açıp hislerimizi latifleştirip kanatlandırıyoruz. Genç kardeşim! Yüce peygamber ahir zamana dair şöyle diyor: “Her tarafta şarkıcı ve çalgıcı kadınlar zuhur edecek”, “Erkekler kendilerini kadınlara, kadınlar da erkeklere benzetecekler.” Kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, varlığın tacı peygamberimiz otururken bir genç gelir ve zina yapmak için izin ister. Etrafında dostları, sahabe (örnek nesil) celallenip genci hedef almaktalar. Allah’ın Resûlü gayet sakin, tebessüm eden nurlu yüzüyle gençle konuşmaya başlar. Sahabeye de duygularını yatıştırmak, olacakları izlemek ve hikmet kapılarını ardına kadar açmak kalır. Peygamberimiz gence ablan, annen, halan, teyzen var mı minvalinde sorular sorar ve hepsinden de müsbet cevaplar alır. Güzeller güzeli gaye insan onların zina yapmasını ister miydin sorusuna “hayır” cevabını alır. Gence zina yapacağın kadın birinin annesi, ablası, halası, teyzesi olmaz mı karşılığını verir. Genç sükutun ırmağına kapılmış hakikate yıldırımvari çarpılmıştır. Ve oradan alması gerekeni almış, tövbe kapılarına dayanmış yoluna huzurla koyulur. Sahabe ve genç hikmet diyarında yeni hikmetlere kavuşmuştur. İlahi ferman kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma demektedir. Sadece bu ölçü göklerde mahyalaştırılsa kalplere kazınsa münasebetlerimizde sorun kalır mı? İnsanlar arasında kavga sürer ve nefret duygularının esamesi okunur mu? Tesettürlü, tesettürsüz, Müslüman, Müslüman olmayan insanların çok rahat el ele tutuştuklarına, ilahi ölçülere aykırı hareket ettiklerine tanık oluyoruz. Parklarda, otobüslerde, sokaklarda caddelerde olabildiğince insan hedeflerinin yoğun olduğu her yerde iki cinsin uygunsuz hareketleri. Yüzlerinde hiçbir utanma yüz kızarmaya dair belirti yok. Günahlarında nedamet (pişmanlık) unsuru yok. Emin ve ukalalar, özgürlüklerine sonuna kadar sadıklar. Hangi özgürlükse… Birbirlerine olan tutkularını insanların gözleri önünde olabildiğince yaşama arzusundalar. Hâlbuki sevgi ne kadar mahrem planda olursa o kadar değerli ve güçlü olur. Başkalarına yaşam tarzlarını gösterme bir manevi hastalık. Farkında mısınız ne kadar çabuk ayrılıyor, yaralanmış bir kalbe sahip olmadan ne çabuk sevgili değiştiriyorsunuz. Sizinki hayvan özgürlüğü. Bizce hürriyet hakikate esirlik olmalı. Hakikate esir olamazsan azgın nefsinin emrinde günah çukurunda debelenirsin. Tesettürlü kızlarımızı Faruki mizaçlı Hazreti Ömer efendimiz görseydi nasıl celallenirdi. Beynine kan damlayarak bütün öfkesiyle ya bu örtünün hakkını ver yahut bunu çıkar derdi. Bütün mesele neysen ne olmak istiyorsan onun hakkını vermek değil mi? Ehliyetin yoksa araba kullanamazsın tıpa dair eğitimin yoksa tabiplik edemezsin. Yaparsan hem kendine hem de başkalarına zarar verirsin. Tesettür İslâm’ın şiarı. Kadını hakikate esir edip nefsini ruhun emrinde köle haline getiren bir sembol. Tesettür kadın için hürriyetin remzi. O halde bunu ayaklar altına alıcı nasıl hareket eder, zina halde cemiyet planında günahı alenileştirirsin. İslam’ın izzet ve şerefini korumaz kendi şahsında maskara haline getirirsin. Yazık ki yazık kendine gel güzel kızım. Tesettür seni örter, perdeler. Örtü ve perde ile sır dairesine girer, erkek tarafında efsunlu gözükür ve cazibeli olursun. Örtü kadını erkek gözünde kıymetlendirir, hor ve hakir bakışlardan muhafaza eder. Cemiyette gördüğün binlerce hadise bu tanıklığı sana her gün fazlasıyla yaşatmıyor mu? Hangi kadınlar değersiz, erkeklerin lafına ve kötü bakışlarına maruz kalıyor. Tesettür kadında erkek tarafından haşyet ve hürmet ifadesi belirtir. Erkek düğmelerini ilikler ve kendine çeki düzen verir. Nihaî manada tesettür içinde kadın şahsiyeti ve duruşuyla belirleyici.  Sevgide seven seveni kıskanmalı. Seven sevilenin gözlerinde billurlaşmalı. Sevgide her iki taraf da avcı ve avlanan olmalı. Kim avcı kim avlanan sorgulanmamalı. Her iki halden de mesut olunmalı. Sevgi ölçülerle yaşanmalı, göz planına dikilmemeli. Göz planına dikilirse başkalarını tahrik etmez misin? Onların kötü niyet ve hedeflerine maruz kalmaz mısın? Sevgide kadın sarılan, erkek saran olmalı. Erkek eksiğini giderip kadın gurbet hayatını sona erdirmeli. Biri maviliklerde yüzerken diğeri sabah vaktinde güneşin sıcaklığını duymalı. Erkek koşmalı, kadın koşturmalı. Erkek bulmalı, kadın buldurmalı. Velhasıl biri Mecnun diğeri Leyla olmalı. Leyla olmadan Mecnun’u beklememeli, Mecnun olmadan çöllere düşmemeli. Mecnun ve Leyla oldun mu bak o zaman visal olmak neymiş görürsün ve tüm geçmiş yaşantına yanarsın.  Öyle bir devirdeyiz ki kızların erkeksi, erkeklerin kızvari görünüşlerine tanıklık ediyoruz. Erkekte olması gereken gösterişten uzak sade ve güzel, lisanı ve yiğitliğiyle cezbedici olması. Artık erkekler ayna karşısında kadından daha çok vakit ayırır hale geldi. Bu tipler yok metroseksüel, şu bu diye isimlendiriliyor. Gerçekte erkekten ve kadından başka her şeye benziyorlar. Kimliksizleştiklerinin ve yozlaştıklarının farkında değiller. Süslenmesi gereken kadın, sade olması gereken erkek. Her ikisi de ancak böyle güzel oluyor. Her iki cinsin bütün ukdesi dışa dönük bedeni hedef alıcı faaliyetler. İçine bakan, kalbini tezkiye eden ve çeki düzen veren yok. Halbuki bedenle ne kadar meşgul olsan sonunda zamana yenilip solacak ve pörsüyecek. Gençliğinden ve diriliğinden eser kalmayacak. Kalp öyle mi? Rabbimizin nihaî mânâda nazarına hedef. Her şey kalbimizdeki niyete göre değerleniyor. Kalbi güzel olanlar seviliyor. Kalbi güzel olanlar dost bulup dost oluyorlar. Kalbi güzel olanlar bir yastıkta kocayıp her gün birbirine güzel ve içli duygularla bakıyorlar. Kalbi güzel olanlar sessizlikte zaman ve mekân ötesinin dilini konuşabiliyorlar. Genç kardeşim! Yaşı ellilere gelmiş biri olarak buradan bütün yüreğimle size hitap etme telaşındayım. Kim bilir, belki de sizin anneniz ve babanız yaşındayım. Evet, biz sizden önceki nesiller olarak televizyon denilen sihirli bir kutu ile tanıştık. Bu sihirli kutuyu evimizin baş köşesine oturttuk. Yemek yerken, misafir ağırlarken her daim gözlerimiz ve kulaklarımız ona kapılarak muhatap olduk. İzleye izleye günah dediklerimizi kanıksayarak alışkanlık haline getirdik. Boşanmış ve ahlâkî bir erdemi olmayan sanatçı müsveddelerinin evlilik programlarında evliliğe dair akıl aldık. Kıçı başı açık kadınların programlarında “Hocam İslâm’da bu var mı, İslâm bu husus üzerine ne diyor” diye soruların karşısında dine dair fetva ve anlatımlarda bulunan hoca kılıklı tiplerle dinimizi öğrendik. Ardımıza baktığımızda bütün değerleri yitirdiğimizi gördük, yine de tedbir alamadık.  Şimdi seninle birlikte televizyondan beter cep telefonu ve bilgisayarla muhatabız. Annemiz kaybolsa, evladımız yitse cep telefonu kaybolmuş kadar çırpınmayız. Herkes odasına kapılmış sabaha dek bütün dikkatiyle usanmadan bu aletin başında vakit tükettiğinin farkında değil. Ne aile kaldı, ne sohbet, ne de yediklerimizde bir tat… Haddini aşan her şey zıddına inkılap eder. Yani size vermek istediklerinin tersine bir durum oluşturur.  Parkta yürüyorum, gençler yıldızların ürpertici görüntüsünden habersiz, rüzgarın saçlarını okşamasından ve tenini öpmesinden yoksun, cep telefonu başında ona bağlı vakit geçiriyorlar. Birbiriyle sohbet etmiyorlar, her ikisini de birbirine bağlayan cep telefonu. İnsan eserinin mahkûmu. İnsan eserini putlaştırmış, kendinde ve kainatta olan birçok şeyin mucizeliğinin farkında olmadan cep telefonu hayranı. Gözü kulağı yeni model çıksa da alsam ve hava atsam sanal dünyada yaşamımı sürdürsem. En büyük davamız makineleşme-teknoloji davasını halletmek olmalı. Teknolojiye esir olmadan onu mahkum edici imanî müeyyideye kavuşmayı gerçekleştirmeliyiz. Peki o imanı müeyyide ne? Elbette ötelere de göz dikici bu dünyanın da hakkını verici İslâm. Son ve kamil din. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, hemen ölecekmiş gibi öteki dünya için çalış diyen İslâm. Burası yalan dünya, fani yer. Asıl vatan olarak ahireti gösteren, burada ne yaparsan yap doymak yok, her şey eksik ve kesik diyen İslâm. Gelin her şeyi yeniden keşfedercesine, baştan öğreniyormuşçasına hazinemize eğilmeye.  Allah’ın selâmı üzerinize olsun…    Baran Dergisi 661. Sayı

İngiliz Aydınlanmasının Ana Karakteri Empirizm / Tecrübecilik Üzerine- III

Empirizmin en önemli kavramlarından biri, hatta başlıcası olan “tabula rasa”, Latince’de “boş, üzerine hiç bir şey yazılmamış levha” mânâsınadır.“Deneyci bilgi kuramı ile psikolojide, duyuların dış nesnelere tepki göstermesi sonucunda ‘idea’ların ortaya çıkmasından önce zihnin durumu”nu ifade eden “tabula rasa”, “insan beyni veya zihninin deney veya tecrübeden önce, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir levhadan farksız olduğunu belirtmek için deneyci filozoflar tarafından sıkça kullanılmaktadır. Bilindiği üzere, deneyci ve duyumcu öğretilerde, bilen öznede doğuştan kavramlar ve önsel (1) denilen “temel kabul”e taalluk eden bilgiler yoktur; her bilgi yalnızca dıştan gelen duyu izlenimlerinden meydana gelir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, aslında “tabula rasa”, her türlü deney veya tecrübeden evvel ruhun bedenle buluşması anını veya durumunu yani bizzat nefse taalluk eden durumu ifade eden bir kavram olarak da okunabilir, anlamlandırılabilir. Not:Zihnin boş bir levha (tabula rasa) olduğu üzerinden topyekûn dünyaya dayatılan Empirizm, günümüz teknik ve teknolojinin emrinde homongolosa çevrilen insanoğluna ne tür bir katkı sunmuştur acaba? İBDA Mimarı tarafından “asrın istihbaratı” şeklinde ifşa edilen telegram özelinde söylersek, meselâ zihin kontrolü veya yönlendirmesi istikametinde şekillendirilmek istenen insanoğluna ne tür bir kazanım sağlamıştır? Doğru söylemek gerekirse, Empirizmin insanlığa kazandırdığı(!) kaybettirdiklerinin yanında devede kulak bile değildir. Sırf telegram çerçevesinde bir değerlendirme yapmak icab ettiğinde dahi, insanoğlunu ne büyük bir tehlikenin beklediği çok açıktır. İnsan türünün tehlikede olduğuna dair spekülatif değerlendirmelerin gerçek olup olmaması bir yana, bunun mevzusu dahi ürkütücü! Milenyum’un başlangıcından bu yana, yani 2000’li yılların başlangıcından bu yana bizzat kendisine tatbik edilmesi hasebiyle, Telegramın Şaman kültürü ile doğrudan ilişkisine dikkat çeken İBDA Mimarı, “Telegram” isimli bir eser kaleme almış olup, tüm insanlığa böyle bir tehlikeden nasıl korunabileceğinin yol ve yöntemini göstermekle kalmamış, kurtuluşun açık adresini de topyekûn insanlığa teklif etmiştir. Robot yerine insanın robotlaştırılması mevzuuna dikkat çeken İBDA Mimarı, meselâ insanın robotlaştırılması veya mankurtlaştırılması her ne kadar zihnin “tabula rasa” ön kabulü üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutulmamış ise de, zihnin boş bir levha hâline getirilmek istenmesi, yani mevcut bilgilerin sıfırlanmasının ardından istenilen bilgilerin boş levhaya yerleştirilmek istenmesi çabası, ne demek istediğimizi daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. İster zihnî bilgilerin boşaltılarak yeni bilgilerin yüklenilmesi şeklinde olsun, isterse zihnin boş bir levha olarak değerlendirilmesi neticesinde tecrübe ile yeni ve taze bilgilerle donatılması şeklinde olsun, fark etmez, aslında bütün mesele, kanaatimce, zihne yüklenilmesi gereken bilgi veya bilgilerin ne olduğu veya ne olması gerektiği meselesidir. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, İBDA Diyalektiği’nin temel argümanlarından biri olan “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” terkibi hükmünden hareketle denilebilir ki, tecrübe ile elde edilen bilgi veya bilgilerin doğruluğunun test edilebilmesi dahi, boş olan zihnin ne tür bir bilgiyle doldurulması gerektiğine dair bir bilgiyi de zorunlu kılar, ayrı mesele!.   Notun notu:Birinci Dünya Savaşı şartlarında Yahudi-İngiliz ve İkinci Dünya Savaşı şartlarında ise Yahudi-Amerikan ortaklığı-taşeronluğu üzerinden dünyanın köküne kibrit suyu dökenler bugün, Üçüncü Dünya Savaşı şartlarında Yahudi-Çin ortaklığı üzerinden yine dünyanın köküne kibrit suyu dökmeye hazırlanıyorlar. Kim ki bu oyunu görmez ve şartların getirdikleriyle birlikte buna teşne olur ve insanlığı direnişe davet etmez, cümle alemin köküne kibrit suyu dökmek bütün bir insanlığa vacib olur. Gerek Rusya, gerek Amerika ve gerekse Asya ve Kıta Avrupası ülkeleri bu tehlikeyi tez zamanda görmeli ve bunun çaresini “İstikbâl İslamındır” müjdesinde aramalıdır. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın varlığından dolayı, sırf böyle bir müjdeye yataklık ettiği için Türkiye en önemli ülkedir. “Put Adam”, nam-ı diğer “Ahbes-i Lain”in baştacı edildiği bir ülke olarak değil, mânâya yataklık eden, yani Anadolu topraklarında konuşlanmış olduğundan dolayıdır ki, tarih sahnesinde “Devlet-i Ebed Müddet” mânâsı çerçevesinde “Başyücelik Devleti”ne evrilmiş yeni bir ülke olarak Türkiye, dünyanın horozu veya istinad noktası olarak kabul edilebilir, edilmelidir. Bu yeni ve benzersiz duruma Osmanlı Hanedanlığının fedakârlığı üzerinden Allah’ın bir bahşişi mi dersiniz, yoksa ayağını bastığı yere “dünyanın merkezi” yakıştırması yapan Nasreddin Hoca’nın bir kerameti mi dersiniz, yoksa “yiğit düştüğü yerden kalkar” diyen Üstad Necip Fazıl’ın bir kerameti mi dersiniz, onu bilemem, amma velâkin ortada bir keramet olduğu çok açıktır ve bu kerametin mahiyeti at gözlüğünden değil, atın (Burak!) mânâsını temsil eden İBDA gözlüğünden bakmayı gerektirmektedir. Daha ne söyleyelim, sokağa çıkıp ey millet hepiniz illetsiniz, size İBDA reçetesini kullanmanızı salık veriyorum, aksi takdirde hepiniz gidicisiniz mi dememiz lazım? Gerekirse bunu da deriz. 17. ve 18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce olarak felsefe tarihinde kendisine yer edinen Empirizmin ana vatanı İngiltere’dir. İngiliz filozoflarından John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753), David Hume (1711-1776), Stuart Mill (1806-1873) ve Herbert Spencer (1820-1904) gibi isimler Empirizmin başlıca aktörlerindendir. Fransa’da E. Condillac (1715-1780) ise daha çok “duyumculuk” üzerine yoğunlaşmıştır. Not:Empirist anlayışı duyumculuğa (sensualizm) indirgeyen ve Locke’un bilgi anlayışındaki dış deneyi bilgilerin tek ve mutlak kaynağı haline getiren Condillac, bütün insan düşüncesini duyumla temellendirmeye çalışmıştır. (Görüşlerini mermer bir heykel örneği ile açıklamaya çalışmıştır.)H. Spencer ise, deneyci anlayışı evrimcilikle birleştirmeye çalışmıştır. Spencer’e göre insan, tüm hayatı boyunca yaptığı deneylerle kazandığı deneyimleri, kalıtım yoluyla kazandıklarıyla birleştirerek gelecek nesillere aktarır. Spencer, empirizmi, türlerin yapmış olduğu deneyler toplamı olarak da yorumlamıştır. Yukarıda ismi zikredilen filozoflardan sadece üçü üzerinde yoğunlaşmayı yeğliyoruz: Locke, Hume ve Berkeley. Çünkü dünden bugüne Empirizm bu üç isim üzerinden şekillendirilmiştir.  Daha evvel söylendiği üzere, J. Locke’a göre, insan zihninde bulunan tüm düşüncelerin kaynağı deney veya tecrübedir. Hayat içinde gözlemler ve deneylerle kazanılan bilgiler zihni doldurur. Locke’a göre deney iki aşamalı olarak gerçekleşmektedir.Bunlardan biri, dış deneye tekabül eden düşünme veya duyumlama, diğeri ise duyu organları yoluyla edinilen izlenimlerdir.Yani, düşünme üzerinden duyu verileri işlenerek yargılar biçiminde bilgiye dönüştürülmektedir. D. Hume’a göre, insan zihninde önce duyumlama yoluyla oluşan “izlenimler” vardır. İzlenimlerden de düşünceler oluşur. İzlenimler, duyumlarla oluştuğu için canlı ve dinamik tasarımlardır. Düşünceler ise izlenimlere dayanır. İzlenimler, severken, nefret ederken algılanan canlı duyumlardır. Düşünceler ise bu canlı duyumların canlılığını kaybetmiş kopyalarıdır. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, Hume nedensellik (2) ilkesini kabul etmez. Ona göre doğadaki hiçbir olayda nedensellik ilişkisi yoktur. Olaylar kendi başına oluşur. Hiçbir şeyin başka bir şeyle ilişkisi olamaz. Biz, olayları ardarda gördüğümüz için onlar arasında nedensellik olduğunu, birinin neden, diğerinin ise sonuç, olduğunu belirtmekteyiz.Hume’un bu yorumu “nedensellik ilkesi” üzerine bir kuşkunun doğmasına yol açmıştır. Eleştirici felsefenin kurucu iradesi olarak beliren Alman düşünür İmmanuel Kant ise Hume’un bu görüşünden etkilenerek “Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı” demiştir. İngiliz Empirizminin hemen ardından Kant merkezli Alman İdealizmi üzerinde yoğunlaşacağımızdan bu mevzuya burada nokta koyalım. Not:Empirizm her ne kadar John Locke ve diğer İngiliz filozoflar üzerinden şekillendirilmiş ise de, ilk empiristlerin bunlar olduğu söylenemez. Çünkü bilinen mânâda ilk empiristler eski Yunan’da varlık göstermişlerdir. Meselâ Eski Yunan felsefesinde duyularımızın bildirdiği duyumları esas alan ve bunları “gerçek bilgiler” olarak kabul eden Protagoras ve Demokritos, ilk empiristlerden kabul edilir. Bu düşünürlere göre bizim için var olan ancak duyduğumuz şeylerdir, duymadığımız şeyler ise bizim için yok hükmündedir. Her kişinin bilebileceği kendi duyumu olduğuna göre ne kadar insan varsa o kadar da gerçek var demektir. Tedaisi, “Herkesin hakikati kendine”... Yine bu düşünürlere göre, duyularımız dışında başka bilgi edinemeyeceğimiz için ilk nedenleri araştırmak boşunadır.  Evet; “Herkesin hakikati kendine!”; peki, “Hakikatin hakikati kimde?” sorusuna verilecek cevab nerede? Bu sorunun cevabı, “tabula rasa: boş levha” mevzuunda ziyadesiyle önemli bir soru olsa gerektir. İnsan zihni bilgi çöplüğü olarak değerlendirilmeyecekse eğer, “tabula rasa” muhakkak ki belirli bir ruh ve fikir çerçevesinde ele alınıp değerlendirilmelidir.     Empirizmin en büyük özelliği, kurgulardan kaçınması ve deney veya tecrübe ile kendisini sınırlamasıdır. Daha evvel söylendiği üzere empiristler, sezgiye dayanan bilgiyi reddetmiş, bilginin deney ve tecrübelere dayandığını savunmuşlardır. Sezgiye dayanan bilgiyi reddeden empiristler ne ilginçtir ki içgüdüye dayanan bilgileri aynı kararlılıkla reddetmemişlerdir. Yani, içimizde doğuştan var olan duygu, düşünce ve iradî harekete taalluk eden birtakım eğilimlerin varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.   Dipnotlar  1-(Bilginin kaynağı meselesinde) Akılda tecrübe öncesi, doğuştan ve kendiliğinden var olup doğruluğu apaçık olan, apriori. 2-Sebebi neticesine, illet (neden)i illetten doğan şeye bağlayan nisbet ve bağ. Bu ilkeye göre her olgu ve hadise bir illet veya sebepten doğar, sebebsiz hiçbir şey meydana gelmez, aynı şartlar altında aynı sebebler aynı neticeleri doğurur. Baran Dergisi 661. Sayı

Haberler
Güvenlik-Savunma Uzmanı Yusuf Alabarda:...
Güvenlik-Savunma Uzmanı Yusuf Alabarda:...
Stratejist Yusuf Alabarda ile Trump’ın azil sürecini ve bu hafta başlayan BMGK’yı konuştuk.
TAVAK Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen: Avusturya’da...
TAVAK Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen: Avusturya’da...
Dergimiz sayfalarında Prof. Dr. Faruk Şen ile Avusturya’da yapılan seçimler, İngiltere ve Avrupa birliğinin hâlihazırdaki durumu üzerine yapmış olduğumuz bir söyleşimiz de bulunuyor.
Anadolu Ajansı Kudüs Muhabiri Esat Fırat:...
Anadolu Ajansı Kudüs Muhabiri Esat Fırat:...
Anadolu Ajansı Kudüs muhabiri Esat Fırat ile İsrail’in içerisinde bulunduğu siyasî istikrarsızlığı ve Yahudi devletinin dünya politikasındaki konumunu konuştuk. Büyük bir alâka ile okuyacağınızı düşündüğümüz röportajda, çok söz edilmesine rağmen hakkında pek sağlıklı bilginin olmadığı İsrail iç politikasıyla alakalı ehemmiyetli malûmatlara ulaşabileceksiniz. Ayrıca İngiltere ve ABD’nin İsrail’e bakışı ile son BMGK’da İsrail’e karşı yapılan konuşmaların ne anlam ifade ettiğine de… Fırat, “Artık İsrail’e karşı inisiyatif alma zamanı geldi!” diyerek, tepkilerin lafta kalmaması gerektiğini de belirtiyor.
Mimar Serkan Akın: Kentleşme Politikaları...
Mimar Serkan Akın: Kentleşme Politikaları...
Mimar Serkan Akın’la İstanbul’da yaşanan deprem vesilesiyle, “kentleşme politikaları, betonarme ve deprem” üzerine bir söyleşi yaptık. Akın’ın “kentleşme politikalarının millî güvenlik sorunu” olduğunu ifade ettiği mülakatı da alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.