Yazarlar
Tüm Yazarlar
Düşman Baltasını Bilemek!

Tanzimat devrinin ünlü sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa’nın Paris’te katıldığı bir toplantıda: “Yüzyıllardan beri biz içeriden, siz dışarıdan yıkmaya çalıştığımız halde hala yerinde duruyor.” dediği Osmanlı Devleti I. Cihan Harbi’nin sonunda yıkılmıştır. Devlet-i Aliye-i Osmaniye’yi yıkanlar, geçmiş değerlerimize ait ne varsa hepsini yerle yeksan etmiş, kendilerince, onuncu yıl marşında söyledikleri gibi, “on yılda her yaştan on beş milyon genç (haşa) yaratmışlardır.” Yarattıklarını iddia ettikleri yeni neslin hangi potada eritilerek yok edileceğini önceden belirlemişler ve sonunda kafalarındaki kalıba uygun bir sistem inşa etmişlerdir. Bu yüzden “Tanzimat hareketi, bir türlü manası kavranamayan Batı dünyasına karşı bizim kaybolmuş veya kaybettirilmiş mânâlarımızın nereye gittiğini gizlemeğe memur o cereyanın ismidir ki, cellâdımızın evine ve merhametine sığınıp ve kendi öz elimizle onun baltasını bileyip, nefsimize hayat hakkı arayışımızı, böylece en feci iflâsımızı ihtar ve ilân eder. Hiçbir mütefekkir ve büyük sanatkâra malik olmayan bu devir, basit ve sığ ve sadece ahmakvârî hayran politika adamlarının elinde, kuru bir bayrak muhafaza edip garba ruh sancağımızı teslim edişimizi çerçeveler. Bu devrin Mahmud-u Adli, Abdülmecit, Abdülaziz gibi sultanları birer zarif ve safdil kukla; Reşit Paşa, Ali Paşa, Mithat Paşa, Şinasi, Namık Kemâl gibi siyasî edebî şahsiyetleri de, adamına göre bir enayi veya hain oyuncaktır. Ayrıca hiçbir müspet zekâ ve eser sahibi olmayan bu şahsiyetlerin hemen hepsi “mason”dur ve Kapitalizm-Emperyalizm şebekesinin memuriyetlerini bilen veya bilmeyen “piyon”larıdır”. (1) *** Son zamanlarda, “Celladımızın evine ve merhametine sığınıp ve kendi öz elimizle onun baltasını” bileyenler sınıfına dâhil olan isimleri şimdi gözlerinizin önüne getirin! İstanbul seçimleri üzerine oynanan oyunlar ayyuka çıkmış, hırsızlık, Yüksek Seçim Kurulu kararıyla tescillenmiş! Batı ve hempaları bu karar üzerine her yerde “asarız keseriz” sopası sallıyor, bizim içimizden bazıları nedense kuyruğuna basılmış tazı misali veryansın etmeye başlıyorlar! Bunlardan en meşhuru Abdullah Gül: “Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılındaki haksız ‘367 Kararı’ karşısında ne hissettiysem, başka bir yüksek mahkeme olan Yüksek Seçim Kurulu’nun dün aldığı kararı duyunca aynı duyguları yaşadım. Yazık, bir arpa boyu yol alamamışız.” (2) diyor. Ahmet Davutoğlu; “Siyasî geleneğimizin en temel değeri de, son sözün sandıkta tecelli eden millet iradesine ait olmasıdır. Mazereti ve gerekçesi ne olursa olsun 31 Mart seçimleri sonrasında yaşananlar ve YSK’nın iptal kararı bu temel değerlerimizin zedelenmesine yol açmıştır.” (3) Ali Babacan; “Dünya’nın hiç bir yerinde ülkenin Cumhurbaşkanı, bir Belediye Başkan Adayı için miting düzenlemez. Ülkemiz ekonomik anlamda zor günler geçirirken, insanlar mutsuz iken İstanbul’da 39 ilçede miting yapmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’nı komik duruma düşürür.” Haşim Kılıç; “YSK İstanbul seçimini iptal etmekle Anayasa’nın 79. Maddesinin kendisine verdiği ‘hakemlik’ görevini yerine getirmemiştir. Verdiği kararın gerekçesi kamu vicdanını sükûnete kavuşturmamıştır.” Temel Karamollaoğlu ve avanelerinin, Yeni Asya grubu ve güya Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine bağlılık iddiasındaki kimi şaklabanların tutumu da malum! Cellatlarımızın baltasını bileyenler böyle yaparak kime ve neye hizmet ediyor, niçin böyle yapıyorlar? Daha düne kadar “Stratejik Derinlik” konularında eser ve söz sahibi olarak gördüğümüz Davutoğlu’na ne oldu? Profesörümüz ve diğerleri niçin ısrarla baltayı taşa vuruyor? “Gerekçesi ne olursa olsun haksız” dediği YSK kararı, onu niye rahatsız ediyor? Abdullah Gül, ‘367 Sabih Kanadoğlu’ kararıyla bu durumu hangi vicdan muhasebesine göre kıyaslayıp aynı görüyor? Birçok soru art arda sıralanabilir! Ana muhalefet partisinin bu güne kadar yapmış olduğu siyasî çıkışların merkezinde yatan acı gerçek şudur: Onlarda, “Tayyip Erdoğan gitsin de ne olursa olsun” mantığı hâkim. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı istemiyorlar! “Muhalefettir ne yapsalar yeridir” der geçeriz. Ama, sağ gösterip sol vuranlara ne oluyor? Sayın Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu gibilerinin Türkiye’nin selameti açısından hükümetin yanlışları üzerine “yol gösterici” iyi niyetli uyarılarına şahit olan var mı? Yok! S-400 konusunda bunların Amerika’ya ve Batı toplumlarına söyleyecek bir sözleri yok mu? Birisi Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık, bir diğeri aynı güzergâhlardan geçti ve Cumhurbaşkanlığı yaptı. Bunlar hükümetin uygulamadaki yanlışlarını bir bir ifşa edip doğru yolu göstereceklerine, diğerleri ile birlikte Cumhurbaşkanına çelme takmanın peşindeler! Ve hep birlikte cellatlarımızın baltasını bileme ameliyesine soyundular? Niçin? Cevabı çok basit: Çünkü onları bağlayan bir fikrî dokuları, bir diyalektikleri yok! *** Üstad Necip Fazıl’ı sever görünürsün ama, onun İdeolocya Örgüsü’nü görmezden gelirsin! Onun sevdiklerini sevmezsin! Kendinde olmayan fikrin cakasını satar, “kurtarıcı” rolünde “gazel” okursun! Okuduğun gazeller, kurulduğu günden bu güne “engizisyon” niyetine işletilen HUK’a payanda olur! Böylece: “..Güyâ fikircisi, uyduruk ulema ve parti güdücüleri, bunların peşine takılanlar ve seyirciler, hepsi, bu başıboşluğa bayılırlar: Çünkü burası, rastgeleciliğin ve ahmaklığın zeminidir. Birinin “neye göre, nasıl, niçin?” tasası ve inzibatı; Öbürünün “kurtuluş yolunda mıyım” kaygısı; sonuncunun ise, esasen İslâm’a saygısı yoktur. Evet burası, hakikat kaygısıyla çırpınmanın değil, oyununu hakikate teslim edemeyen köpekçe hasedin; hakikat sevgisine dayanmayan sahte dostlukların; “o da iyi bu da iyi; oh oh! O da çalışıyor, bu da çalışıyor, şu da!” cinsinden zift vicdanı yellemeye mahsus Şeytanî tesellilerin zeminidir. Yobaz da, sapık da, nemelâzımcı da, işte bu iklimi sever… Büyük veli ne güzel söylemiş: -“Allah herkese tesellisini başka türlü verir!” Kâfir de kendi tesellisi içinde… Demek ki iş tesellide, hele kabak çekirdeği keyfiyetiyle doyan tesellide hiç değil. Nerede olduğu şu ölçüde: -“Ölmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz!” Fikir pazarında “mevcut olmayan cevherini” satanı ve alanı, piyangodan bilet alır gibi rastgele şuna veya buna bağlananı ve her türlü vasıf dışı başıboş olanı bir yana, her şeyden önce “Mutlak Fikrin Gerekliliği” hakikatine çatan “ben doğru olduğumu nereden bileyim” idrakinin muhasebe ve murakabe çilesi adresinden pay almak lâzım!...” (4) Bu adres yürüyen Büyük Doğu: İBDA’dır. Ancak ondan pay alanlar yanlış yapmazlar!   (1)Salih Mirzabeyoğlu İbda Diyalektiği Sh.43-44 (2)Abdullah Gül, 18:10 - 7 May 2019 (3)Ahmet Davutoğlu 9:03 PM - May 7, 2019 (4)Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği, Sh. 119 Baran Dergisi 644. Sayı

Selefîlik, Oryantalizm ve Modernizmin Ortak Noktası

Selefîlik, oryantalizm ve modernizm birbirinin zıddı gibi görülseler de iki noktada birleşirler. Bu üçlü arasındaki ortak nokta, her üçünün de İslâm geleneğini reddedip ilk kaynaktan dem vurmalarıdır. Ve ayrıca kafalarına göre yeni bir İslâm inşa etmek, yeni bir din ortaya koymak gayreti güderler. Bu ortak noktaları onları İslâm’ın omurgası olan Ehl-i Sünnet’e karşı olmada da birleştirir.   Yahudilerin yoğunlukta olduğu oryantalizmin amacı Batı’nın sömürge plânlarına lojistik destek vermektir. İçlerinde istisna kabilinden insaflılarının olması bu hükmü değiştirmez. Çünkü istisna kaideyi bozmaz. Edward Said Şarkiyatçılık kitabında onlara, “sömürgeciliğin keşif kolu” diyor. Oryantalistler dinin temel kaynaklarını yozlaştırmak ve oradan kendilerine uygun yeni bir din icad etmek isterler. Veyahut Müslümanların inancını zayıflatıp, onları içerden bölmeyi amaçlarlar. Bu husus bilinen ve Batı’dan beklenendir. Modernist ve Selefîler ise ilk bakışta oryantalistlerden ayrı olarak görülürler. Ancak birleştikleri ve ortak hareket ettikleri temel noktalar var. Yukarıda ifade ettik. Modernizmden kastedilen reformcu hareketler olup bunlar da İslâm’ı yenilemeyi, modern (Batı) anlayışına uygun revize etmeyi ve çağdaş yaşama uydurmayı amaçlarlar. Selefîlerde ise Batı karşıtlığı vardır ancak gelenek düşmanlığında modernistlerle birleşirler. Mütefekkir ve aksiyon adamı olduğu için Batı’yı ve reformcuları gayet iyi tahlil eden Üstad Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü eserinde onları “İslâm’ı harap bir bina farz edip onu dışından payandalamak” şeklinde “fikir haini ve iman yoksunu” olarak niteler.  Modernistler (reformistler) İslâm’a tam inanamayan, küfür ile iman arasında bir yol tutturan zavallılar olup Batıcı ve akliyeci temeldeki mevcut rejim onları besler ve palazlandırır. Onun için ortaklık modernistlerin din tahripçiliğinden geçilmez olur. Kimi imanın şartlarını değiştirir. Kimi Kur’an’ın icazını inkâr eder, kimi namazı üç vakte indirir. Modernist zihniyette kurulan Kemalist devlet temelde dine düşman olmasına rağmen “eğer din olacaksa modernist bir din olsun!” zihniyetiyle bu din tahripçisi reformistleri destekler ve Diyanet ile İlahiyat kadroları da bunlara peşkeş çekilir. Muhafazakâr hükümetlerin ise devrimci (inkılapçı) karakterde olamadıkları için bu reformcuları desteklemek işlerine gelir. Bundan dolayı muhafazakâr hükümetler devrinde din tahripçiliğinde artış olur. Seküler-Batıcı devlet destekli reformcular tarafından milletin geleneklerine saldırılar olup halk arasında kalan sahih itikadlar da eleştiri konusu yapılır. Üçlü çete diyebileceğimiz Selefîlik, oryantalizm ve modernizm gelenek düşmanlığında birleşirler. “İslâm modernistleri”nin bütün çabaları oryantalistlerin çalışmalarını tercüme etmek ve onları “uyarlamak”tan ibarettir diyebiliriz. Mesela, oryantalistlerden Schacht, İslâm’ın temel kaynağı olan sünnete yönelik bir fitne projesi geliştirir, bizdeki Ankara Okulu hemen bu eseri tercüme eder. Bu, ilim-fikir vs. ile ilgili değil, taşeronluk ve “acentalık”la ilgilidir. Bizdeki modernistler âdeta “yerli müsteşrikler” gibi çalışmaktadır. Kendi aralarında bir uyumdan da bahsedilemez, çünkü tutarlı bir teklifleri yoktur. Kur’an’dan bahsederler ancak Kur’an’ın doğru anlaşılması için bir yöntem de geliştirememişlerdir. Öyle ki Kur’an meali okuyan insan sayısınca mezhep oluşması gibi garipliklere yol açarlar. Selefîler ise selefe dönmekten bahsederler. Oryantalistler dahi, “İlk dönem dinamik idi, sonra statikleşti. Hadisler de aslında gelenektir. İlk döneme ait kaynak değildir.” derler. Mesela, İmam Şâfiî’yi, “din usulünü döndürdü” diye suçlarlar. Hâlbuki İmam Şafiî, usul kurarak, dini, sahih gelenekle bize ulaştırmıştır. Selefiler, modernistler ve oryantalistler, İslâm’a köprü vazifesi gören ulemayı sevmezler. Mesela Selefîlerin piri olan İbn Teymiyye’nin “indirilen din-uydurulan din” söylemi, kendisinin de üzerinde yükseldiği (Hanbelî ulemadan bilinir) geleneği ve usulü inkâr demektir. İbn Teymiyye, sanki din yeniden inmiş ve kendine vahyolunmuş gibi böyle vahim bir iddiada bulunur. Kendisine yani Hicrî 7. asra kadar din uydurulmuş ve kendisi indirilen dini yeniden keşfetmiş, ortaya çıkarmış gibi edepsizce iddialarda bulunur. Ancak Selefîler şu sorunun cevabını veremezler veya hile ile geçiştirirler; “Madem kaynağa gidiyor ve tüm aracıları reddediyorlar, o zaman İbn Teymiyye neden vazgeçilmez “üstad” ve kaynak oluyor?” Selefî zihniyette sünnet ve sahabîler vurgusu vardır, ancak onların anlayışına uygun olduğu kadarıyla… Tüm hadisler selefi süzgeçten geçer ve lafızcı-literal mantıklarına uymayan hadisler ya görmezden gelinir ya da tevile karşı olmalarına rağmen hemen tevil edilir. Bu kadar da akıllarını beğenmiş ve kördürler. Ancak, “Allah’ın Eli”, “Allah’ın Yüzü” gibi ilahî ifadeleri de tevile yanaşmazlar ve orada da teşbihe düşerler. “İbn Teymiyye ne dediyse doğru olan odur ve onun çelişkileri de kabul olunmalıdır” şeklinde bir taassub sahibidirler. Sorsan bunu da kabul etmezler ama düşünce yapıları böyle çalışır. Geleneğe karşılar ama Hicrî 7. Asırda yaşayan İbn Teymiyye de bir gelenektir. Ona karşı değillerdir. Yani İslâm’ın ilk üç asrı olan selef-i salihin değildirler.  Tarihselci Fazlurrahman’ın “yaşayan sünnet” kavramı oryantalistlerden Schacth’ın “sünnetin dinamizmi” teorisi ile örtüşür. Bu teori, hadislerin Hz. Peygamber ile ilgisi olmadığı saçmalığıdır. Böylece hadisleri ve sünneti dinin temel kaynağı olmaktan çıkarıp Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlamak isterler. Oryantalistler, hadis ve sünnet yerine “gelenek-tradition” tabirini kullanmak suretiyle bunların Hz. Peygamber ile bir ilişkisinin bulunmadığını iddia ederler. Oryantalistler “early Islam” derler. Selefîler de güya İslâm’ın ilk asrına giderler. Bu üçlü böylece ittifak ederler. İbn Teymiyye’nin görüşlerini hayata geçiren ve Suud rejiminin temellerini atan M. bin Abdülvehhab’ı ise İngilizler destekler. Abdülvehhab oğlundaki İslâm’a fitne eken anlayışı keşfeden İngilizler, bu fikri işleyerek günümüze getirirler. Malûm Suud rejimi İngilizlerin kurduğu bir rejimdir.  Selefî-Vehhabîler Kur’an ve sünneti zahirî yani lafızcı-literal yorumlarlar. Selefîlerin yorumu ile sadece lafza bağlı kuru bir din anlayışı ortaya çıkar. Zahirci-lafızcı-şekilci Selefîlik anlayışı, ruhu ve ruhaniyeti inkâra vardığı için mezarlara karşı olmuşlar, tevessüle ve tasavvufa şirk gözüyle bakmışlardır. Selefî-Vehhabîler ruhsuz bir Müslümanlık anlayışında olduklarından Necip Fazıl onlar hakkında “İslâm materyalisti” yakıştırmasında bulunmuştur. O kadar zahirci-lafızcıdırlar ki, bu anlayışlarını itikad esaslarına sokup ameli eksik olanları küfürle itham etmişlerdir. Selefîler “akl-ı selime ve şer’i şerife uygunluk”tan uzaklaşmış olup Üstad’ın “akıl hezeyanı” tesbitini hak etmişlerdir. Çünkü onlara zahirî bir delil getirilse dahi kabul etmemekte yahut zahirî delili teville reddetmektedirler. Ancak, ifade ettiğimiz gibi, tevile karşıyız derler. Selefîler birçok yerde Haricî mantığı ile uyuşmaktadırlar. Bir misal: Buhari’de geçtiği üzere Hz. Ömer, kıtlığa maruz kalındığında, “Allah’ım Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver.” demiştir. Sahabî de bu duaya katılmıştır. Kendi dar kafalarına uymadığı için zahiren de açık olan bir delili İbn Teymiyye ve günümüz Selefî hadisçisi Elbânî kabul etmez. Onların hadis çalışmalarında da bazen teşehhüd, bazen de tesahüle düştükleri görülür. İfrad ve tefrid arasında dolaşırlar, sistemli bir tutarlılıkları yoktur. Zâhirci (lafızcı-şekilci-literal) yaklaşım dinin mânâ ve maksadından uzaklaşarak tâlî ve şeklî konulara dalmak ve bunları esas yerine koymak gibi temel hatalara yol açar. Selefîliği, şekilde takılıp kalan, dinin özünü ve maksadını kaybeden sapkın bir anlayış olarak hülasa edebiliriz. Bu kafa yapısına saplanıp kalındı mı, aslı kaybettiği için, kendini doğrulamak uğruna çelişkilere düşer. Kur’an ve sünneti de sığ kafasına göre eğip büker. Amelî ve itikadî meselelerde mezhep şart olup, ideolojik ve siyasî şuur için sistemli anlayış (İslâm’a muhatap anlayış) gerekir.  Selefîlerin “Hanbelîyiz!” demeleri ise bizdeki reformistlerin ibadet ederken başka seçenekleri olmadığı için “Hanefîyiz!” demelerine benzer. Hâlbuki Hanbelîlik ile Selefîlik uzlaşamaz. Biri gelenek ve usulden beslenir. Öbürü geleneği reddeder. Zaten Hanbelî âlimlerin bir metod-usule bağlı oldukları mezhep tanımında açıktır. Ancak Selefîler ise mezhepleri aradan çıkarırlar. Bugün Batı’da hemen her ülkede önemli miktarda Selefîlik uzmanları vardır. Batı’nın bu çalışmaları 2-3 asırlıktır. Bir yandan Şiîliğin önü açılırken öte yandan Selefîlik el altından büyütülmektedir. Avrupa’da Selefî camiler ve faaliyetleri el altından himaye edilmekte, Körfez ülkelerinden para akışlarına ses çıkarılmamaktadır. Selefîliğin bir medeniyet ufku yoktur ve Avrupa için tehdit değildir. Bilakis İslâm’ı bozucu bir anlayış olarak Batı’nın emellerine hizmet eder. Neo-oryantalist proje olarak Neo-selefîlik desteklenmektedir. DAEŞ örneği buna misaldir. Bunlara bâtınî devşirme hareket olarak FETÖ’yü de ekleyebiliriz. FETÖ de mezheplerüstü bir anlayışta öbürleriyle uzlaşır.  Söz konusu üçlünün ortak noktalarının tabiî sonucu olarak ortak düşmanları da vardır. Selefîlik-oryantalizm ve modernizmin ortak düşmanı Sünnet ve Cemaat Ehli anlayışı olup bu hususta da birbirlerine yakındırlar, aralarında organik bağ olmasa da birbirlerini lojistik olarak desteklerler. Ehl-i Sünnet karşıtı olma noktasında Şiîliğin de bunlarla uzlaşır yönleri vardır. Dünyada Şiîlerin devleti vardır (İran), Selefîlerin devleti vardır (Suudî Arabistan), ancak Müslümanların kahir ekseriyetini ve sahih İslâm anlayışını temsil eden Ehl-i Sünnet’in devleti maalesef yoktur. Bu üçlü (Şiîlikle birlikte dörtlü) Ehl-i Sünnet bir devlet olan Osmanlı’yı da sevmezler ve düşmandırlar. Ehl-i Sünnet’in devletleşmesi olarak bir model getiren BD-İBDA dünya görüşü de bu üçlü şer cephesinin en büyük ve affedilmez düşmanıdır. Şiîlerin de düşmanıdır. Onların en büyük düşmanı olan İBDA’nın Türkiye’de yolunu kesmek için her yola da başvururlar. Batı’nın Türkiye’den korkusu İBDA’nın öncülüğündeki İslâm inkılabı olup, Selefî ve modernistler de bu hususta ortak duyguları paylaşırlar. Ancak zamanı gelmiş fikri önleyecek hiç bir güç yoktur. Üstad’ın ifade ettiği gibi, “Dünya bir inkılâp bekliyor!” Batı’dan saldırılar sistemli olarak gelirken onlara karşı koymak ancak sistemli bir dünya görüşünü ve bunun sistemli mücadele yöntemini icab ettirir. Bu açıdan da BD-İBDA dünya görüşünün ıslahatçı ve muvazaacı olmayıp inkılâpçı oluşunun ehemmiyeti derinden idrak edilmelidir. Aksi halde Batı’ya karşı hep savunmada kalınır, onların içimizde çeşitli entrikalar çevirmesine ancak tepki seviyesinde karşılık verilir. Devamlı savunmada kalmak ise bir türlü zaferin gelmemesi demektir. Baran Dergisi 644. Sayı

Modernizm, Çağdaşlık ve Demokrasi

Çağdaşlığı ve modernizmi kendisinin temsil ettiğini söyleyen “Batı”nın iddiası şu; “Eğer ben doğruyu biliyorsam ve sen cahilsen senin düşüncelerinin yolunu değiştirmek benim ahlâkî görevimdir. Böyle yapmaktan geri durmak zulüm ve bencillik olur.” Batılı emperyalistlerin sömürgeciliklerini anlaşılır kılmak, haklı çıkarmak için, sömürgeleştirdikleri “ötekileri” aslında adam ettiklerini, uygarlaştırdıklarını, kalkındırdıklarını, tarihin rayına oturttuklarını savunurken başvurdukları “beyaz adamın yükümlülükleri” açıklaması bunun bir örneğidir.Aynı şekilde ABD’yi kuran beyaz adamın Kızılderili “ötekileri” yok sayarak ve yok ederek batıya doğru ilerleyişini, “kaderin kendi omuzlarına yüklediği bir görev” olarak açıklamaları da bir başka örnek. Kendi kendilerine böyle bir görev atfetmeleri onları, tarihin-aklın öznesi olarak, yani hükümran özne olarak kurguladıklarının bir başka göstergesi. Modernist bir perspektiften bakıldığında farklı olanların, başkalarının “şimdi” de çağdaş olan mekânda bir yerleri yok. Onlar “çağdaş” olan yere ait değiller. Batı’ya göre kendileri çağdaş, kendilerinden olmayanlar çağdışı. Bu bakımdan modernin hiçbir radikal farklılığı barındıracak bir toleransı yok.Ancak kendisinden icazetli, kendisinin otoritesine bağlı kılınıp, kendisinden izin belgesi almış olan ya da kendi nüfusuna kaydedilmiş “ötekilere” hoşgörülü olabiliyor. Üstelik farklı ötekilere karşı hoşgörüsüzlük onun için ahlâkî bir sorumluluktur. Sonuç olarak modernizmin özünde, farklı olana hoşgörülü olmak, “ötekini” kendi haline bırakmak, kendini ötekine-ötekiliğe açmak diye bir şey yok.Ötekini asimile etmek, evcilleştirmek, öteki olarak dışlamak, yok etmek var. Onun için modern olmak demek, “sömürgeleştirmeye ayarlanmış” olmak demekle aynı şeydir. Bu bakımdan modernleşme tarihinin aynı zamanda bir emperyalizm ve sömürgecilik tarihi olmasında hiçbir şaşırtıcı taraf yoktur. Zaten Batı tarihinde insanî olanın mantıkî ve pragmatik bir yeri yoktur. Afrika’yı yakıp yıkıp insanlarını katlederek sömürgeleştirmelerini, “oraya biz uygarlık götürdük” diyerek gerekçelendirmişlerdir. Eşkıyalık üzerine kurulan ABD, Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya işgale giderken “biz oralara demokrasi götürüyoruz” diyerek milyonlarca insanı acımasızca katletmiş, milyonlarca insanı aç ve yetim bırakmış, milyonlarca kadına tecavüz etmiştir. Batı’nın “eski”ye tepki olarak icad ettiği modernizm, öteki ve ötekilik üzerinde uygulanan bir zorbalıkla temelleniyor. Ötekiyle olan ilişkinin tek kültürlü bir dokusu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.Modern yani “çağdaş” olan kendileri, “çağdışı” olan ötekiler yani şimdiye ait olanın gerisinde kalmış olanlar.Buradan hareketle kendilerini modern olarak tanımlayanlar, kendilerini, adam yani tarihin ve aklın öznesi olarak kuruyorlar. Yukarıda bundan bahsetmiştik. Hegel tarih tezinde, doğrusal giden tarihin Almanya ve Batı’da en mükemmel seviyesini bulduğunu söyler. Bize göre ise tarih doğrusal değil, daireseldir. Kendi içlerindekileri ayrı değerlendirir ve demokrasiyi işletmeden başkalarının kendilerinden farklılıklarını, ancak tek taraflı faşist bir mantıkla hiyerarşik bir düzene koyarak anlayabiliyorlar. Örneğin “vahşiler” ve “barbarlar” zorla kendilerine baş eğdirilmesi gereken ötekiler olarak görülüyor.Modernistler kendilerini uygar ve çağdaş olarak, ötekileri de çağdışı ve barbar olarak gördüğü için, kendilerinde daima başkalarına müdahale etme hakkını buluyorlar. Batı emperyalizminin ötekini sömürgeleştirerek kavradığını, zaten bilinene indirgenerek evcilleştirildiğini, tanınır kıldığını görüyoruz. “Modernist-çağdaş” anlayışta, öteki “evcil bir öteki” olarak temsil ediliyor. Ve bu sahnelenme biçimiyle ötekiliği kalmıyor.Bizim ötekilikten arınmış olduğunu düşündüğümüz kendiliğimizin kâr hanesine yazılan bir yardımcı mevcudiyete bürünüyor.Bu anlayış Batı merkezli olup, Batılıyı hükümran özne kılmaktadır.Şimdilerde ise batı ya da kuzey merkezli, hatta giderek uluslararası şirketler merkezli bakıp, baktırdığını, bildiğini yargıladığını değerlendirdiğini tesbit etmekteyiz. Barbarlaşmış Batılı emperyalistler, kendilerini “uygar” olarak kurgulayarak, “barbar” olarak yansıttıklarına “sen benim geçmişimdesin, ben senin geleceğinim” diye hitap edebilmektedir. Onlara kendi konumlarına ulaşmalarını hedefleyen, “adam etme, uygarlaştırma, gelişme, küreselleşme” reçeteleri sunabilmekteler. Ötekinin bilinmesi onun bu çeşit bir şiddet uygulanarak bilinene uydurulması, “kuşa benzetilmesi” ya da “adam edilmesi” yoluyla oluyor. Artık ötekiliğin olması, farklılığı egemenin gelişme hedefine uyarlanarak, modernizmin evrensellik iddiasına da dayanak oluşturuyor. Ayrıca “bütünsel bir birlik” içinde kurgulanan bu “çağdaşlık” anlayışı karşıtını da sömürgeleştirip, kendisine uydurduğundan bir karşıtlık içinde Batı’ya karşı çıkmak da imkânsız hale geliyor. Batı uygarlığı dediğimiz aslında bir zorbalık ve yamyamlık uygarlığıdır. Esas amacı kendini var etmek, güçlü kılmak için tüm insanlığı ve tabiatı yok etmektir. Öyle ki insan kendi hayatında bile özne olmaktan çıkmış, bir nesneye dönüşmüştür. O artık yalnızca bir tüketim aracıdır sistemin gözünde. En katı diktatörlükler de insanın kendi iradesiyle karar verme özgürlüğü var; fakat “demokrasilerde” böyle bir hakkı yok çünkü onun iradesine hükmeden egemenlerdir. Çok eski çağlardan beri Batı’da “efendi-köle” düzeni vardır. Eskiden köleyi prangalara vurarak zorla “efendisi” için çalıştırıyorlardı. Bugün de kitle ve popüler kültürle önce cahilleştirip sonra da kitle iletişim vasıtalarıyla şapşallaştırıp iradesine hükmederek sadece tüketen bir köle haline getiriyorlar. Batı’da eskiden zorla sürdürdükleri bir köle düzeni vardı. Bugün o kölelik düzenini, çağdaş modern kölelik düzenine çevirdiler. İsmine de “demokrasi” dediler. Kendilerinden olmayan herkesi köleleştirmeye çalıştılar. Dünyanın bütün kaynaklarını kullanmaya başladılar. Kendilerini modern-çağdaş gördüler, ötekileri de çağdışı, ilkel ve barbar… Önce sömürgecilik, daha sonra da emperyalist faaliyetlerine başladılar. Dünyadaki bu eşkıyalık düzenini ilk gören ve deşifre eden Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu, bunu “Bütün Fikrin Gerekliliği” eseriyle ortaya koyup, nasıl olması gerektiğini de o eserde anlatmıştır. “İlk önce bilinmesi gereken; Mutlak Fikri hayata geçirmekten bahsedildiğinde, önce insan ve toplum meselelerini Mutlak Fikir’den hareketle sonuçlandırmış bir ‘vasıta sistem’in gerekliliği… Sonra; hedef karar alma mekanizmasını (iktidarı) ele geçirme oldu mu, mevzuun ‘ihtilalin oluş tekniği’ olduğu ve bu çerçevedeki meselelerin halli gerektiğinin şuuru.” (Bütün Fikrin Gerekliliği, İbda Yay., 2. Basım, s.16.) Batı’nın anlayışında kendisine benzemeyen, kendisinden olmayan herkes “öteki”dir. Ötekine kesinlikle hiçbir tolerans tanımazlar. Örneğin; Türkiye elli yıldır Avrupa Birliği’ne gireceğim umuduyla beklerken, Avrupa hiçbir tolerans göstermiyor. Batılılar sadece kendilerinden olmadığı halde evcilleştirip, kendilerine uyruk yaptıklarına tolerans gösteriyor.Batılılar dün derebeylik ve krallıkla yönetilirken ne ise bugün demokrasi yönetimlerinde de aynılar. O dönemdeki eşkıyalık, hırsızlık, soygunculuk ne varsa bugün de aynısı var. Eskiden kamuflaj yapmadan açıktan yapıyorlardı. Bugün demokrasi kamuflajıyla yapıyorlar. “Müslüman olmuş bir Amerikalı hanım bilgin, bunu fevkalade bir biçimde ifade eder: -‘Batı medeniyetinin kötülüğü tesadüfi değildir, yahut ASIL PRENSİPLERİNE göre yaşamakta kusur eden, sırf BEŞER ZAAFINDAN DA ileri gelmiş değildir. Eksik olan, bizzat ASIL PRENSİPLERİDİR, Batı medeniyeti, teoride de pratikte de kötüdür.” (Bütün Fikrin Gerekliliği, İbda Yay., 2. Basım, s. 27.) Baran Dergisi 644. Sayı

Ahit Sandığı veya Tabut-u Sekîne

Ümit ve Korku Ekseninde Berzahtan Taşan Mânâ:  Ahit Sandığı veya Tabut-u Sekîne Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın ikinci bir adı veya lakabı İsrail’dir. Yakub Aleyhisselâm’ın on iki oğlundan türeyen Yahudilere Beni İsrail, yani İsrailoğulları denilmiştir.  Hazret-i Musa Aleyhisselâm, Tur Dağı’na gidince, geride kalan İsrailoğulları buzağıya tapmaya başladılar ve dinden çıktılar. Daha sonra yaptıklarından pişman oldular. Pişmanlık neticesinde, “doğru yolu bulucu” mânâsına kendilerine Yahudi denildi. Ama Yahudiler, hiçbir zaman “doğru yolu bulucu” olmadılar, olamadılar. Çünkü onlar, her defasında Allah’ın emirlerine karşı geldiler ve en nihayetinde Allah’ın gazabına, daha doğru bir ifadeyle lanetine uğradılar. Hadîs ile sabit olduğu üzere, kıyamet öncesi Müslümanlarla Yahudiler arasında büyük bir savaş (“Melheme-i Kübra-Kanlı Savaş”) yaşanacak ve bu savaşta Müslümanlar galib gelip Yuda nesebinin nefesini kesecektir; çok azı müstesna hepsi gebertilecektir.  Yahudiler, vakti zamanında peygamberleri olan Hazret-i Musa Aleyhisselâm’a çok eziyet ettiler. Sonrasında pek çok peygamberi de katlettiler. Babasız hak peygamber olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ı reddetmekle kalmadılar, onu çarmıha gerdirmek üzere Romalılara gammazladılar. Çarmıha gerdirme kararı çıkınca da, Allah onu ahir zamanda tekrardan yeryüzüne indirmek üzere gökyüzüne, güneş feleğine ref etti.  Yahudiler, tarihleri boyunca şirretliklerine hep devam ettiler. En büyük lanetliklerini Fahr-i Kâinat ve Ufuk Peygamber olan Allah Resûlü’nün canına kastetmekle yaptılar. Bilindiği üzere Allah Resûlü, bir Yahudi’nin zehirlemesiyle şehid edildi. Daha sonra, Hazret-i Osman (R.A)’ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne-fucür işlerine tevessül ettiler. Takiyye üzere yaşayan Müslüman görünümlü Yahudi İbni Sebe’nin Hazret-i Ali (K.V.) üzerinden nasıl bir cinayete vesile olduğuna tarih şahittir. İzleri bugünlere kadar gelmiştir. Meselâ Şia İsnaaşeriyye’nin mayası İbni Sebe tarafından yoğrulmuştur. Bugün İran’ın İsrail karşıtlığına hiç kimse bakıp da aldanmasın. Şia beslemelerinden hiçbir zaman Yahudilere bir zarar gelmemiştir. Bundan sonra da gelmesi muhaldir. Hem sonra, 1979 İran Devrimi küffara karşı yapılmış bir devrim de değildir. Ehl-i Sünnet Müslümanların anayurdu olan Anadolu topraklarından dünya Müslümanlarını harekete geçirecek bir devrim zuhur etmesin diye yapılmış veya yaptırılmıştır. Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın “Müjde” isimli şiirinde altını çizdiği çok önemli bir husus hâlinde, “Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;/ Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek./ Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek./ Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.” sözlerinin mânâsının önüne geçmek için İngiliz aklı ve Yahudi sermayesi tarafından yaptırılmıştır.  Tarih boyunca Yahudi, her nerede konuşlandıysa orada fitne-fucür için kendisine her daim bir zemin bulmuştur. Nice kültür ve medeniyet, Yahudi’nin ayak oyunlarına kurban gitmiştir. En son kurban, Osmanlı İmparatorluğu’dur. Cennet Mekân 2. Abdülhamîd Han Hazretleri’ne yapılanlar hafızalarda hala tazeliğini korumaktadır. Osmanlı sonrası kurulan veya kurdurulan Cumhuriyet üzerinden İslâm dünyasının içine düşürüldüğü acınacak hâl, yine Yahudi ayak oyunlarına bağlanabilir. En son olarak, Üstad Necip Fazıl tarafından “500 yıldır beklenen bir mütefekkir” edasıyla karşılanan Büyük Şahid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram İşkencesi” -ki bu, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’a yapılmak istenen ile, yani çarmıha gerdirme işlemi ile de örtüşen bir mânâdadır; nitekim İBDA Mimarı, “Ölüm Odası” isimli eserinde, Telegram ile Çarmıh arasındaki ebced tevafuklarına imadan öte bir vurgu yapar-,  neticesinde şehid edilmesinin arka planında da yine Yahudi olduğu çok açıktır. Bunun en temel sebebi, hiç şüphesiz ki, İBDA Mimarı’nın son dönem dile getirdiği, “Ortadoğu’da İsrail diye bir devlete yer yoktur!” sözünden tüten mânâdır. Bu arada şunu da söyleyelim ki, “Deccal İsrail”dir sözü de yine İBDA Mimarı’nın şifahen söylediği bir sözdür. İBDA Mimarı’nın şehid edilmesinin temelinde de yine bu sözlerin istikbâle sarkan belirgin mânâsı vardır.   Bir önceki yazımızda şu şekil bir bilgiye yer vermiştik: “Tevrat’a göre İsrail’in oğulları Ruben, Şimeon, Levi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Yûsuf, Benyamin (Binyamîn), Dan, Naftali, Gad ve Aşer adlarını taşımakta, bunlardan her biri aynı addaki kabilenin atası sayılmakta ve böylece İsrailoğulları on iki kabileden oluşmaktadır. Ancak Yûsuf’un iki oğlu Efraim ve Menasseh’nin soyu iki ayrı kabile olarak kabul edilmekte, Levi ise özel statüsü sebebiyle on ikinin dışında tutulmaktadır.”(1) Yine aynı yazıda, “özel statüsü nedeniyle on ikinin dışında tutulan Levi kabilesini özel kılan şey nedir?” diye bir soru sormuş ve ardından da, söz konusu olan bu özel mânâ veya statünün, “Sanduka’nın koruyucuları Levililer”(2) bilgisi ile izah edilebileceğine dair bir imada bulunmuştuk. Evet; “Ahit Sandığı” olarak da bilinen, “Sandukanın koruyucuları Levililer” üzerinden ne / neler söylenebilir? Leviathan ile de ilişkili olarak bu sorunun cevabı üzerinde biraz duralım.  Âyet meâli: “Peygamberleri onlara “O’nun hükümdarlığının alâmeti, içinde rabbinizden bir sekînet, Musa ve Harun ailelerinin bıraktıklarından bir bakiye bulunan ve meleklerin taşıdığı tabutun (sandığın) size gelmesidir” dedi. Gerçekten inanıyorsanız bilin ki, bunda sizin için büyük bir işaret vardır.” (Bakara Sûresi 248)  Tefsir ilmi zaviyesinden bakıldığında, “Âyet metnindeki tabut, Hazret-i Musa’nın emri üzerine marangoz tarafından ahşaptan yapılmış, içi ve dışı altın levha ile kaplanmış sandıktır. Yahudi literatüründe bu sandığa ahid sandığı denilmektedir. 2,5x 1,5 arşın ebadında (1 arşın=68 cm.), yüksekliği de bir arşın kadar olan ahid sandığının dört tarafında altın halka ve taşımak için bunlara geçirilmiş iki sopa vardı. Tabutun içinde Tevrat’ın sayfaları yazılı malzeme, Hazret-i Musa ile kardeşi Harun’dan kalan elbise, baston (asâ), sancak gibi bir kısım eşya (bakiye) bulunuyordu.”(3) Âyette geçen “tabutu (sandığı) meleklerin taşıması”ndan maksat, meleklerin rehberlik etmesidir(4)… Tedaisi, İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “Süryanice, Süruş-Melek. Cebrail: 566: Maunet- Allah’ın Salih kullarına imdadı, inayeti… Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 566: Şalituto Tabco-Süryanice, Hükümdarlık Mührü.”(5)  Yukarıdaki “âyet metnindeki tabut, Hazret-i Musa’nın emri üzerine marangoz tarafından ahşaptan yapılmış, içi ve dışı altın levha ile kaplanmış sandıktır” ibaresi bize, Cennet Mekân Sultan 2. Abdülhamîd Han Hazretleri’nin marangozluk mesleğini tedai ettirdi. Tabut-u sekîne’nin ifade ettiği mânânın üzerine Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın, “Abdülhamîd’i anlamak her şeyi anlamaktır” tesbitini eklediğimizde ve Yahudi’nin Sultan 2. Abdülhamîd Han Hazretleri’nden nasıl korktuğu dikkate alındığında, makul bir değerlendirme yaptığımız kolayca anlaşılacaktır. Ahid sandığı veya Sekîne-i tabût… Takib edelim: “Sekînet İslâmî kaynaklarda, “sükûnet, gönül huzuru, yüksek moral” mânâlarında kullanılan Arapça bir kelime olarak düşünülmüştür. Buna göre ahid sandığının yanlarında bulunması İsrailoğullarına moral veriyor, bunu uğur sayıyorlar, savaşta cesaretleri ve zafer ümitleri artıyor, ahid sandığı yanlarında oldukça kendilerini güven içinde hissediyorlardı. Ancak İbranice’de -Arapçadaki sekîne gibi- yine sözlükte “oturma, rahatlama” anlamına gelen “şekine” kelimesi dinî bir terim olarak kullanılmaktadır. Bu bilgiler ışığında, ayette geçen sekînet kelimesini Yahudi kültüründeki “şekine” teriminin özellikle yukarıda işaret edilen ilk anlamıyla ilişkilendirmek mümkündür. Buna göre İsrailoğulları ahid sandığının bir tür ilâhî zuhur ve tecelliyi yansıttığına inanıyorlar; bu inanç onlara güven veriyor, morallerini yükseltiyordu.”(6) “Yahudi kaynaklarına göre Filistîler İsrailoğulları’nı mağlûp ettiklerinde, içinde Tevrat’ın bulunduğu ve ahid sandığı denilen kutsal sandığı da onlardan almış; gövdesi balık, kafası insan şeklinde olan ilâhları Dagon’un bulunduğu mâbede götürmüşlerdi. Ahid sandığı burada yedi ay kaldı. Bu esnada Filistîler’in başına birçok belâ ve felâket geldi. Bunları ahid sandığını alıkoymalarına bağladıkları için bir araba hazırladılar, önüne iki sağılan inek koştular. Ahid sandığını bu arabaya yüklediler ve inekleri kendi başlarına bıraktılar. İnekler arabayı İsrailoğulları’nın memleketine getirdi. Onlar da büyük bir sevinç içinde onu bir eve koydular, oraya bir görevli tayin ettiler. (I. Samuel, 5/1-7/2) Not: Kur’ân’dan anlaşılan tabutun (sandığın), Talût’tan sonra gelmesi, peygamberin de bunu, onun hükümdarlığının bir işareti olarak değerlendirmesidir. Yukarıda özetlenen Tevrat rivayetine göre ise tabut (ahid sandığı), İsrailoğulları’na, Talût’un kral olarak tayininden önce gelmiştir. İbn Âşûr’un yorumuna göre Tevrat rivayeti –birçok yerinde olduğu gibi– hadiselerin tarihi sırasına uygun değildir. Doğrusu Kur’ân’da olandır. Buna göre Filistîler, İsrailoğulları’nın bir kral yönetiminde birleştiklerini görünce kendilerinden intikam alacaklarını, bunun baş sebebinin de tabut (sandık) olduğunu düşünmüş, ilişkileri yumuşatmak için tabutu (sandığı) geri göndermişlerdir (II, 492). (Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 388-389)(7) Evet; Ahd-i atik sandukası veya Tabut-u sekine, Allah’ın Kur’ân’da bildirdiği ve içinde Hz. Musa ve Hz. Harun’dan eşyalar olan değerli bir sandıktır. Rivayet o dur ki, sandukada Hz. Musa’dan kalan taş levhalar ve Hz. Harun’dan kalan eşyalar bulunmaktadır. İslâm âlimlerine göre, sandukanın en önemli özelliği ise MÖ. 587 yılından beri kaybolması ve ahir zamanda çıkacak olan Hz. Mehdi Aleyhisselâm tarafından bulunacağının kabul edilmesidir.(8) Not: Tarihi kaynaklara göre; Ahd-i atik sandukası, Hz. Harun döneminden sonra Hz. Davud döneminde şehrin Birleşik Yahudi Krallığı’nın başkenti ilan edilmesiyle Kudüs’e taşındı. Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mabede konulan sanduka, MÖ. 587 yılına kadar Beytülmakdis’te kaldı. Aynı yıl içinde Babil İmparatoru Buhtunnesar -Babil’in Asma Bahçeleri’ni yaptıran kral- Kudüs’ü işgal etti ve o tarihten sonra yaklaşık 500 yıl ortadan kaybolan sandukanın, tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından mabedin altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında ise Roma valisi Titus’un Beytülmakdis’i yıktırdıktan sonra bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandukayı da Roma’ya götürdüğü varsayılmaktadır.(9) “Ahd-i atik sandukası, M.Ö. 587 yılından bu yana bulunamamıştır. Bununla beraber, Yahudiler sandukanın ancak Mesih’in gelişinden sonra ortaya çıkacağına inandıklarından, tarih boyunca sandukayı arayanlar genellikle Yahudiler değil Hıristiyanlar olmuştur. Mabed Tepesi’nde yapılan ve kaydedilmiş ilk “sanduka kazıları”nı 12. yüzyılda Haçlılar döneminde Mabed Şövalyeleri yapmıştır.(10)  “Kudüs şehri, Hz. Süleyman’ın yaptırmış olduğu mâbed ve “Ahid sandığı” ile anılan bir tarihe sahiptir. M.S. 70 yılında Kudüs’teki tapınağın tahrip edilip yakıldığı ve kutsal eşyaların Roma’ya götürüldüğü, en yaygın olan görüştür. Ancak öne çıkan diğer bir görüş ise, M.Ö. 587 yılından itibaren kayıp olan sandığın Kudüs’te saklandığı ve Romalı veya başka kavimler tarafından tahrip edilmesin diye muhafaza edilmek üzere -Kudüs güvenli görülmeyip- daha kuzeye, yani Şam yakınlarındaki Taberiye’ye, Hatay’a, Mekke’ye götürülmüş olabileceği yönündedir.(11) Günümüz dünyasında, sandukanın en ateşli arayıcılarından biri, hatta başlıcası “Kristal Krallık” hayâli peşinde koşan “küresel Sermaye” sahibleridir. Diğer bir ifadeyle de Şeytanın Dölü Satanist-Paganist Deccal Komitesi’ne tetikçilik yapan Yuda Nesebidir. Dünden bugüne pek çok arkeolojik kazı çalışmalarında sponsorluk görevi yapan taife, Yuda nesebinden başkası değildir. Meselâ modern dünyanın en nefret ettiği iki büyük aile olarak da tarihe geçen Rockefeller ve Rothschild’ler, dünyanın muhtelif yerlerinde, ama özellikle de İslâm coğrafyasında yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında mutlaka isimleri zikredilen lanetlilerdendir. Üzerinde yaşadığımız Türkiye topraklarında, meselâ Tarsus ve Göbeklitepe’deki kazılarda bu lanetli isimlere isabet etmek mümkündür. Diğer taraftan, özellikle de İstanbul’un pek çok tarihi mekânında, meselâ restorasyon adı altında yapılan operasyonel çalışmalarda sandukanın arandığını söylemek için arif olmaya gerek yoktur. Ama ne yapılırsa yapılsın, aranılan şey aramakla bulunamayacak bir şeydir. Nasıl ki nasipsiz bir kefere, Allah Resûlü’nün peygamber olduğunu görüyor, ama inanmamakta direniyorsa, aynı şekilde, bulamayacağı bir şeyi aramaktan da geri durmuyor. Kefere işte! Vakti zamanında, “Kâfir iken Yahudi oldu!” sözü meşhurdur.   Dipnotlar 1-https://islamansiklopedisi.org.tr/israil-beni-israil 2-http://blog.milliyet.com.tr/iste-gercekler---kutsal-ahit-sandigi/Blog/?BlogNo=511528 3-https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/255/248-ayet-tefsiri 4-https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/255/248-ayet-tefsiri 5-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-derya-ya-karsi-abdulhakim-koltugu-403-h4154.html 6-https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/255/248-ayet-tefsiri 7-https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/255/248-ayet-tefsiri 8-https://www.harunyahya.web.tr/tr/Makaleler/3305/tabut-u-sekine-hz-musanin 9-https://www.harunyahya.web.tr/tr/Makaleler/3305/tabut-u-sekine-hz-musanin 10-https://www.harunyahya.web.tr/tr/Makaleler/3305/tabut-u-sekine-hz-musanin 11-https://www.harunyahya.web.tr/tr/Makaleler/3305/tabut-u-sekine-hz-musanin Baran Dergşisi 644. Sayı

Bir Aksiyon Devi: Kumandan

CHP zihniyeti, yedi iklimi dalları altında gölgelendiren devletimizi, âlimlerimizi, büyüklerimizi, hüviyetimizi, topraklarımızı, irfanımızı, dilimizi, ahlâkımızı, örf ve âdetimizi, emeğimizi, birikimimizi, adaletimizi, bağımsızlığımızı, bağımsızlığımızın sembolü Ayasofya’yı, tarihimizi, istikbâlimizi ve dahi hepsinden önemlisi şeriatı ÇALDI da asrımızın İslâmî anlayış mihrakı/odağı Büyük Doğu-İbda’dan ve onun “ruhunu” taşıyanlardan başka kimsenin sesi çıkmadı. Ve yine tüm bunlardan önemlisi; hırsızlık üzerine kurgulanmış bu düzenin yerine bal tutanın parmağını yalayamayacağı bir nizamı kimse teklif etmedi. Tüm bunlara kıyasla belki de en ucuzu, İBB seçimlerinde sandığa atılan oyu da çalmış CHP. Çalar tabiî, şüpheniz mi var? Çalınan bunca maddî ve manevî değerin peşine düşmez, seyirci kalır, davacı olmazsan; arsızlaşarak, yüzsüzleşerek, pervasız bir şekilde pek tabiî ki çalmaya devam eder. Dil ve Aksiyon Mahalle kavgası ile ideolojik kavga arasında bir fark varsa, o da kavganın muhtevasını yansıtan “dil”dir. Taraflar kimi zaman eylem ve çatışma ile kendilerini ifâde etseler de tefrik edici, taraftarları birleştirici, bütünleştirici, moral duygusunu güçlendirici, motivasyonu arttırıcı, zafer iştiyakını yükseltici olan her hâl ve kârda kullanılan dildir. Büyük Doğu-İbda’nın üst dilini kullanarak, en basit bir belediye seçim meselesinin bile hangi seviyede ele alınması gerektiğini gösterecek bir misâldi bu. Türkiye’de ise lise sıralarındaki talebeleri bile utandıracak seviyesizlikte lâf sokmalar ve bu küçük zafer(!)lerle olabilecek en büyük tatmini yaşamaktan ibaret bir mahalle kavgası seviyesizliği hâkim. Ak Parti’nin 17 senelik hükümeti döneminde hâlen iktidar ve muktedir olamayışının sırrı aslında burada gizli; kendisine ait ve bütün ülkeyi peşinden sürükleyici bir üst dil geliştiremiyor. Dönem dönem yaşanan hadiselerde günü kurtarana kadar Büyük Doğu-İbda’nın dil dairesi çevresinden apardıklarını saymazsak, açık bir hedefi yok. Bu hedef bahsi zaten ateşlenmeyen topların birinci sebebi olarak Napolyon’a bildirilen “barut yokluğu” kadar ehemmiyetli bir vaziyet. Hedef olmadıktan sonra geri kalan sebeblerin bir önemi yok, çünkü herşeyi kıymetlendiren, kendisine göre verimli kılan şeyin kendisi hedef. Bununla beraber hedefe vardıracak olan fikir sistemi ve onun dili. Dediğimiz gibi, kendini ifâde etmek için tek âlet yazmak ve konuşmak değil; eylem ve çatışma da yerine göre bir lisandır. Eylem ve çatışmanın aradığı ucuz lâf cambazlığından öte gözükara aksiyoner bir kimliktir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, aksiyonu, fikrin emrindeki yumruk hâline getirebilmiş nadide aksiyonerlerden biridir. Kumandan’ın Anadolu’nun aslî kimliği olan Akıncı hüviyetini ona iade etmesinden başlayarak kullandığı ve inşa ettiği üst dil onun aksiyonunun temel taşı hüviyetinde olduğu için böyle bir girizgâh yaptık. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun çok yönlü kişiliğini bir bütün hâlinde tek bir yazıya sığdırmak mümkün olmadığından, biz, onu aksiyoner kimliği bakımından kısaca da olsa ele almak niyetindeyiz. Yerimizin darlığı dolayısıyla bu aksiyonların belki çok teferruatına girmeyeceğiz; fakat ana hatlarıyla hele ki şu içinde bulunduğumuz günlerde yeniden hatırlanmasını elzem görüyoruz. Cuma Eylemleri Türkiye’nin bugün İslâm Âlemi’nin liderliği potansiyelini hâlen muhafaza ediyor olması, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafında Körfez Savaşı’na girmemiş olması dolayısıyladır ki, böyle bir cinayete mâni olan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’dur. Nasıl ki Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye’ye bir rol layık görülmüşse, o dönemde Türkiye’deki basın eliyle en yüksek perdeden propagandası yapılan “Zalim Saddam”a karşı Türkiye’nin Amerika ile beraber Irak’a saldırması ve bunun karşılığı olarak da İleri Uç Sömürge Valiliği gibi bir rol kapması gündemdeydi. Kumandan’ın kaleminden hadiseye bakacak olursak: “Vâridat: Şanlı Cuma. (…)25 Ocak 1991… İslâmcı mücadele tarihinde İBDA-C ile açılan şanlı bir sayfa…(…) (…) Körfez Savaşı… Turgut Özal eliyle Kemalist devlet de Irak’a saldırma bahanesi aramakta… İslâmcı kesimin Cuma namazı gösterileri, göstermelik nümayişler diye bu niyet için bir tehlike kabul edilmezken, sol örgütlerin silâhlı ve bombalı eylemleri de ferdî ve kitleye sirayeti olmayan bir sırada sayılmakta…Öyle ya; ortada muazzam bir savaş varken, patlayan üç-beş bombanın kamuoyu için de bir mühimliği ve tesiri olamaz…Öyleyse?... Körfez Savaşı başlamadan önce, basın yayın organlarının muazzam bir propagandası neticesinde ‘zalim Saddam’ edebiyatıyla Amerikan yanlısı bir hava estirilmiş, Müslüman kesim de bundan payını almış olarak tam bir kararsızlığa düşmüştü… Cuma dergisinde yayınlanan –ünlü desem yeri- röportajımdan sonra ise, bu kararsızlık Amerikan aleyhtarlığına dönüştü… Ve bu ortamda, Müslümanların Cuma gösterileri ile solun ferdî eylemleri… Ama Kemalizm’in köpekleri, bunda bir kıymeti harbiye görmüyorlardı… Öyleyse? Ne yapmalı? Yapılması gereken şey, ferdî eylemin kitleyi beslemesi ve kitle kalkışmasının ferdî eylemi yüreklendirmesi… Kemalist rejim köpeklerini, ‘dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak’ hesabına getirmek… Bunun için de, son derece cüretkâr bir eylem… Polis nezaretinde orta oyunu gibi göstermelik gösteri değil… Tıpkı, muhaliflerin ‘bunlar Müslümanları kırdırmak istiyorlar’ numarasıyla önce sıvışma mazereti içinde pislik yaparken, sonradan hareketin tutmasıyla parsa için dörtnala iştirak ettikleri şanlı Türban kavgası gibi, kitleyi sıçratıcı bir hareket… Dediğim şu: -‘Eğer cami avlusunda kendi kendine bağırılacak ve Şiilerin palavradan Cihad yemini maskaralığı ile bitecek bir hareket olursa katılmayın!’ Yapılması gereken şey… Meydana çıkmak… Yeri gelince büyük harflerle!.. Ertesi gün Milliyet gazetesi, ön sayfadan resimle birlikte verdiği haberi, iç sayfada büyük manşetle veriyor: ‘Saddam’a destek gösterileri’… Ve büyük bir resim: İbda’nın el işareti olan, “Saddam, sen oradan, biz buradan” yazılı pankartı açmış kalabalık…(…) (…) ‘İstanbul’da Cuma namazından çıkan göstericiler ABD ve İsrail bayraklarını yaktılar. Güvenlik güçleri havaya ateş açtı, gözyaşartıcı bomba attı. Beyazıt’ta kalabalığın içinden bir kişi tabancasını ateşledi’… Bu manşet altı spottan sonra, onun yanında şu: -‘Yurdun çeşitli yerlerinde namaz sonrası savaşa protesto gösterisi yapan halk ile polisler arasında zaman zaman olaylar çıktı. Tatvan’da iki kişi, Batman’da ise 10 kişi çeşitli yerlerinden yaralandı.’(…)” “Saddam, Sen Oradan, Biz Buradan” pankartı ve sloganları eşliğinde “Şanlı Cuma”, Türkiye’nin Irak’a saldırmasına, Amerika ve İsrail’in emriyle Müslüman kanına girmesine mâni oldu. Bugün siyasîler Türkiye için Anadolu’dan öte bir misyondan bahsedebiliyorlarsa, bunu Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA’ya borçludurlar. Şu hususa da dikkat çekmek isterim: Kumandan yalnız fikir üreten değil, aynı zamanda fikir üretmek niyetinde olanlar için bu işin metodunu da gösterendir. Yukarıdaki varidatı iktibas etmiş olmamızın tek sebebi tarihe düşülen kayıt olması değil, onun izlediği metodu da muhatabıyla paylaşan bir mütefekkir olduğunun anlaşılması içindir. Amerikan Rüyasının Kâbusu Cereyan eden hadiselerin bizzat içinde bulunmanın dezavantajları var. Ânın heyecanı ve hadiselerin cereyan edişindeki sürat içinde çoğu kere “olan”a odaklanılırken, “olmakta olan” gözden kaçırılır. Türkiye’nin Körfez Savaşı’na dâhil olup, Amerika ile beraber Irak’a saldırmamış/saldıramamış olmasının tek sonucu Türkiye’nin İslâm Âlemi nezdindeki itibarının muhafazası olmamıştır. Aynı hadiseye bir de başka türlü bakalım: Anadolu’dan herhangi bir ses yükselmemiş olsa ve Türkiye mayın eşeği olarak Irak işgaline o dönem katılmış olsaydı, Amerika daha o günden dünya çapındaki hükümranlığını kabul ettirmiş ve Türkiye’yi mandasına aldığı bir ileri uç sömürge karakolu yapmıştı bile. Amerika’nın tekerine çomak sokan olarak Şehid Saddam Hüseyin’in hakkını veriyoruz ama Kumandan’ın rolünü de unutmamak gerek. Yeşil Kuşak Projesi 1970’li yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Danışmanları, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılacağını hesab etmişlerdi ve bundan sonraki dünyada Amerika’nın çıkarlarını tehdit edecek bir İslâm tehlikesine karşı tedbir alıyorlardı. Komünizm tehlikesi, Amerika’nın İslâm ülkeleriyle kurmuş olduğu münasebetlerin “meşruiyetinin kaynağını” teşkil ediyordu. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla beraber İslâm ülkelerinde kurulan rejimler savrulma yaşamışlarsa da, milletler nezdinde İslâm, meşruiyetin alenen ya da zımnen yegâne kaynağı olmayı sürdürmüştü. Türkiye özelinde meseleye bakacak olursak, kurulan Lâik Kemalist rejim, İstiklâl Mahkemeleri’nden başlayarak büyük bir kin ve nefretle Müslümanları Anadolu’dan silmek için davranmışsa da bunun bir netice vermediği, meşru olmayan hiçbir anlayışın uzun vadede yerini koruyamayacağı belki de en iyi şekilde kendisini bu topraklarda göstermişti. İslâm, kuyrukçu iktidarlara rağmen Müslüman ülkelerin milletleri nezdinde meşruiyetin bir numaralı kaynağı olmayı sürdürüyordu. Bunu gören Amerika, zıt kutubda yer alıp, kaybetmesi mukadder bir kavgaya girmek yerine, Müslüman ülkelerden devşirdiği tiplerle, meşruiyet dairesinin içinde kalmak suretiyle Müslüman ülkeleri teslim almak yolunu benimsedi. Bunun için de Yeşil Kuşak Projesini ortaya koydular. Yeşil Kuşak Projesi’nde Türkiye anahtar ülke konumundaydı. Çünkü İslâm âlemi öyle yahut böyle Anadolu’nun hinterlandı konumundaydı ve akla gelen Suudî Arabistan, Mısır, Libya gibi ülkelerin böylesi bir tarihî derinliği yoktu. Bütün mesele, İslâm ahkâmını ortadan kaldırıp, modern dünyaya göre onu güncelleyip, Müslümanları, Batı’nın kayıtsız şartsız emir eri hâline getirmek ve böylelikle sisteme entegre edebilmekti. Ilımlı İslâm’ın baş temsilcisi FETÖ’yü zaten biliyoruz da, onunla aynı örgüt içinde olmasa bile aynı zihniyeti paylaşanlar. İslâmcılar arasındaki reformistlerden tutun da Ak Parti, MHP ve ilk bakışta tezat arz ediyor görünse de CHP ve HDP kadroları içinde yer alıp, İslâmî söylem benimseyip, FETÖ ile aynı Ilımlı zihniyeti paylaşıp, seküler dünyaya entegre olabilmek için can atanları unutuyoruz. İbda’nın 1990’ların başında cemiyet meydanına dikilmesi ve yaptığı son derece keskin yayınlarla Müslüman görünümlü hain işbirlikçilerin gerçek yüzünü deşifre etmiş olması da Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun diğer bir aksiyonu olarak ayrıca değerlendirilmelidir. Bilhassa 1990 ve 2000’li yıllar boyunca herkesin sesini soluğunu kestiği dönemlerde, Fetullah Gülen başta olmak üzere isim isim ve bundan da öte bir zihniyetin deşifre edilmiş olması, Yeşil Kuşak Projesi’nin maksadına ulaşmasını engellemiş ve Müslüman Anadolu’nun, köklerinden gelen kadim İslâm’a Muhatab Anlayış ile irtibatının muhafaza edilmesine vesile olmuştur. 28 Şubat 28 Şubat, Kemalistler eliyle, Yeşil Kuşak Projesi’nin uygulamaya konması, proje aparatlarının önünün açılması ve devlet kadrolarında devir teslimin gerçekleşmesi için Türkiye’deki Büyük Doğu-İbda gibi samimi Müslümanların ordu, emniyet ve yargı üçlüsü kullanılmak suretiyle ortadan kaldırılmasını amaçlayan post-modern bir darbe girişimidir. Biraz evvel demiştik ya FETÖ ve bu örgüte bağlı olmasa bile aynı zihniyeti paylaşanlar diye. O dönem Terörle Mücadele işkencehânelerinin ve DGM’lerin adeta silahlı bir çete gibi Müslümanlara karşı nasıl işletildiğine hep beraber şahitlik etmiştik. Bugün siyaset, medya ve bürokraside kendisine yer verilmiş pek çok kimse o günlerde hiçbir takibata uğramaz ve hatta önleri açılırken, Anadolu’nun samimi Müslümanlarına cezaevinde kıstırıldıkları hücrelerde bile rahat verilmiyor, operasyon adı altında saldırı üstüne saldırı gerçekleştiriliyor ve inşa edilen korku imparatorluğu, Müslüman halkı, uyuz köpek karakterli Ilıman çizgiye itmeye gayret ediyordu. Onlar bu girişimlerinde de muvaffak olamadılar. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dik Durun Karşınızda Leşler Var” ve “1999 Kurtuluş Yılı” çıkışları ve Müslümanların Anadolu’nun dört bir bucağından bu çağrıya gelen aksi seda, bu hesabı da altüst etti. 15 Temmuz Karşı tarafın bunca başarısızlığı ve girişiminin ardından 15 Temmuz “tiyatro” değil, kamikaze saldırısıydı. Bakın bir de şöyle düşünelim: 28 Şubat sürecinde muvaffak olmuş olsalardı, 15 Temmuz Türkiye’deki Müslümanların Kemalist rejime karşı gerçekleştirdiği bir askerî darbe şeklinde idrak edilecek ve Fetullah Gülen denen murdar da Anadolu ve hinterlandındaki Müslümanların önderi, lideri sıfatıyla Anadolu’ya geri getirilecekti. Hani yukarıda ifâde etmiştik ya, Kumandan ortaya koymuş olduğu eylem birikiminin yanı sıra 1990’lı yılların başından itibaren bunların aynı zamanda zihniyetini deşifre etti diye, aslında bu Anadolu’ya yapılan bir nev’i aşıydı. Kumandan, bu tipleri deşifre ederek onların meşruiyetlerini ellerinden aldı ve Ilımlı İslâm mikrobu, Anadolu bünyesi onu bu deşifreler sayesinde tanıdığı ve bağışıklık kazandığı için 15 Temmuz’da muvaffak olamadı. Bu sebeble de son saldırısını adeta bir kamikaze tadında gerçekleştirdi ve kaybetti. Bugün FETÖ ile aynı zihniyeti paylaşan siyasîler, şunlar, bunlar ne kadar atraksiyona girerlerse girsinler, zaman zaman kimi muharebeleri kazansalar bile harbi kaybetmeye işte bu sebeble mahkûmlar. Telegram Yaptığımız ikili ve diğer görüşmelerde bize en çok yöneltilen, “Madem ki böyle bir teknoloji var, o zaman niçin bir başkasını değil de Salih Mirzabeyoğlu’nu hedef aldı?” sorusu oldu. Aslına bu yazıyla beraber bu suâle de bir nev’i cevab verebildiğimiz kanaatindeyim. Yukarıdan aşağıya doğru yaşanmış şu hayata tekrar bir bakın ve sonra da o başkalarının hayatına bakın bakalım, Telegram acaba niçin Mirzabeyoğlu’nu hedef almış, ona karşı kullanılmış? Hicrî 1440 Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “yaşarsak görürüz” dediği Hicrî 1440 senesinin Ramazan ayını idrak etmekteyiz. Biliyoruz ki bugün de birileri “O çok bahsettiğiniz 1440 geldi de geçiyor, ne oldu ki?” diyor. Tıpkı “1999 Kurtuluş Yılı” çıkışından sonra “Ne oldu ki?” deyip, o günden bugüne gelinen şartlar arasındaki farkı idrak edemeyenler gibi... Hicrî 1400, İslâm büyüklerinin kronolojik sıralama içinde dikkat çektiği bir milattır. 1440 ise Kumandan’ın 40 yıllık gerginlikten sonra Hicrî 1400’ün kemâli olarak işaretlediği senedir. Bu senenin neyin miladı olduğu bu tarafta pek anlaşılamasa da karşı taraf buna tam mânâsıyla vâkıf olmuş olacak ki, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na suikast düzenledi ve onu şehid etti. Muharebeler ve Harb Dünyası küçük, ufku dar insanlar kaybedilen irili ufaklı muharebelerden son derece müteessir olabilirler. Olsunlar da. Hedefi, ideali, bu ideale vardıracak fikir sistemi ve dünya gerçeklerini önündeki masaya bir harita gibi sermiş olanlar için ise tüm bunlar büyük harbin, büyük bir zaferle neticelenmesi için olsa olsa yakıttır. *** Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun, Üstad Necib Fazıl’ın, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri’nin ve ondan geriye doğru silsile hâlinde Allah Resulüne dek uzanan yolun kutlu davası mutlaka muzaffer olacak. Ve Kumandan’ı şehid ederek bu davanın önünü alabileceğini ve kazanabileceğini zannedenler, mutlaka ama mutlaka kaybedecekler! Bu dünyada ve ötesinde… Baran Dergisi 644. Sayı

Venezüella’da Amerikan Destekli Darbe Teşebbüsü

Geçtiğimiz günlerde, Venezüella’da bir darbe teşebbüsü yaşandı. Bu darbe girişiminde Karakas’taki Carlotta hava üssünde bulunan isyancı askerler baş rol oynadı. Esasında Carlotta sivil ve askerî unsurların bulunduğu küçük bir hava alanı. Venezüella’da siyasî uyuşmazlığın yanı sıra sivil bir uyuşmazlık da yaşanıyor. Daha önceki konuşmalarımda bir çok kez haberleri analiz ederken Venezüella’nın içinde bulunduğu durumdan bahsettim. Siyasî ve sivil olan bu uyuşmazlığı bir askerî uyuşmazlığa da çevirmek istediler. Darbe teşebbüsü bu maksada matuf bir şekilde gerçekleştirildi; fakat başarılı olamadı. İsyancı askerler kaçtı. Görünürde hükümete karşı olmayan, isyancıların içinde bulunmayan bazı askerler de kaçarak yabancı konsolosluklara sığındı. Bunların da daha önce Amerikan konsolosluğundan yüklü miktarda para aldığı iddia ediliyor. ABD, Venezüella’da tüm isyancı grupları destekliyor. Bu darbe teşebbüsünde de onların bir kısmını kullandılar. Venezüella’nın geçmişte olduğu gibi milliyetçi vatansever silahlı güçlerden oluşan bir orduya sahip olması gerekiyor. Darbe teşebbüsü ile alakalı enteresan bir bilgi ise, ordunun Carlotta’da bir kalkışma yaşanacağını önceden biliyor olmasına rağmen müdahale etmemesi, isyancıların adım atmasına izin vermesi. Venezüella devleti, darbeye teşebbüs edilmesine, kontrol kendisinde olacak şekilde müsaade etti. Ordunun buna izin vermesinin sebebi, bu darbe teşebbüsünün bir propaganda unsuru olarak kullanılmasını istemek ve hainlerin darbeye katılarak ifşa olmasını beklemektir. Gördüğüm kadarıyla Venezüella ordusu dışarıdan yönetilen operasyonlara hazırlıklı ve şimdi üst seviyede askerî bir dış müdahaleye karşı hazırlıklarını sürdürüyor. Demek ki böyle bir müdahale bekleniyor. ABD’nin böyle bir askerî operasyona girişeceğini düşünmüyorum, fakat ne olacağını kim bilebilir? CIA tarafından Nikaragua’ya gönderilmiş olan öncü kuvvetler senelerce Nikaragua’da Amerikan emperyalizmi için çalışmalar yaptı. Şu an Venezüella’dakine benzer şeyler Nikaragua’da da yakın bir zamanda yaşandı. ABD, Sandinistalara karşı desteklediği kontraları güçlendirdi. Vatansever güçlerin direnişine rağmen zor günler yaşandı. Venezüella meselesinde Rusya’nın desteğini görüyoruz. Rusya ile ABD’nin Latin Amerika’daki en önemli gerilim sahası önceden Küba idi. Rusya gemilerle taşıdığı atom bombalarını Küba’ya konuşlandırıyor, ABD ile bunun üzerinden soğuk savaş yaşıyordu. Burada ABD’ye çok yakın bir bölge iken Rusya’nın binlerce kilometre öteden gelerek ABD’yi tehdit etmesi tepki çekiyordu. Sınırları içerisinde nükleer başlıklı Sovyet roketleri olmasına rağmen 1960’larda ABD Küba’ya saldırmaya cesaret edemedi. Küba’nın o zamanki durumu ile Venezüella’nın bugünkü hâli farklı olsa da ABD doğrudan bir müdahalede bulunamaz. Ayrıca geçmişte Küba’ya olduğu gibi bugün de Venezüella’ya Rusya’nın yardımı devam ediyor. Vladimir Putin yeni Rusya için çok önemli bir devlet başkanı. İdeolojik bir takım düşüncelerle hareket ediyor. Erdoğan’la birlikte Türkiye’nin de dahil olduğu bir eksen kurdular. Rusya’da Putin’in vaziyeti ile Türkiye’de Erdoğan’ın vaziyeti birbirine benziyor. Müşterek paydalar ve taktik çıkarlar etrafında bir müttefiklik ilişkisi yürütüyorlar. Venezüella ordusu, Küba ordusu ile birlikte Latin Amerika’nın en önemli ordusu. Son derece modern silahlarla donatılmış bir ordu. Rusya ve Çin ile askerî bir takım anlaşmaları var. Venezüella ordusunun hep birlikte bir ihanet içerisine girmesi imkânsızdır. Dışarıdan gelecek müdahalelere karşı direnç gösterebilecek bir ordudur. Buna mukabil Bolivarcı rejimin içeride yaşadığı problemler bir çok müesseseyi olduğu gibi orduyu da yıpratmaktadır. Sürekli söylediğim gibi bu problemler Chavez döneminde de olan sorunlardı. Chavez, bazılarının Venezüella’ya karşı menfi davranışlarda bulunmasına müsaade etti. Çürüme aldı başını gitti ve bu da ilerleyen süreçte ekonomik bir buhranı beraberinde getirdi. Mesela, ABD ile uyumu olmadığı zannedilen, kirli işlerle uğraşan bir general uyuşturucu işini idare ediyordu. Avrupa ve ABD’ye uyuşturucu pazarlıyordu. Uyuşturucu hususunda Kolombiya ile Venezüella’yı birbirinden ayırmak zordur. ABD bölgeyi dokuz askerî üs ile kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Venezüella’da Kolombiya uyuşturucu kartelleri adına iş yapanlar da var. Bahsettiğim resmî bir Venezüella personeli olan General de bunlardan biriydi. Venezüella’da bir taraftan vatanperverler devrimi müdafaa etmek için her şeyi yaparken bir taraftan da böyle çürümüş tipler Venezüella’ya zarar veriyor. Her zaman söylediğim gibi ben de bu sebeple Fransa’da hukuksuz bir şekilde tutuluyorum. Dünyanın en zengin ülkesi bir çok problemle boğuşuyor. Başkan Maduro elinden geleni yapıyor; fakat bazı noktalarda yetersiz kalıyor ve emperyalist kuşatmasını bir türlü bertaraf edemiyor.     4 Mayıs 2019 Baran Dergisi 643. Sayı

Cumhurbaşkanı, Ekonomiyi Nasıl Kurtarabilir?

Ahmet Davutoğlu, on beş sayfalık bir metin açıklaması yaparak, Ak Parti’yi çok kapsamlı bir eleştiriye tâbi tutuyor. Demokrasi, özgürlükçü gibi temel kavramların gölgesinde; liberal bir söylemi öne çıkartıyor. Ak Parti için bir savrulmadan bahsediyor. Coğrafi bir alana Ak Parti’nin sıkışmaya başladığını ifade ediyor. Ak Parti’nin beka sorunu anlayışına eleştiri getirip, son seçim stratejisini ağır biçimde eleştiriyor. “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesinden yana tavır alıyor. FETÖ ile mücadeleyi eksik bularak, bazı kişilerin kayrıldığını söylüyor. Basının tek elden yönetilen bir propaganda aracı haline geldiğini, partili cumhurbaşkanı olabilir ama cumhurbaşkanı aynı zamanda parti başkanı olmamalı diyor.  Üç Y (yasaklar, yolsuzluk, yoksulluk) ile mücadele, bugün bu üç hedef konusunda samimi bir muhasebe yapmalıyız diyor. Ekonomideki durumu bir ekonomik kriz olarak tanımlıyor. Bunun böyle tanımlanması gerektiğini, yaşadığımız ekonomik krizin temelinde yönetim sorunu olduğunu söylüyor. Güven konusunda ciddi sorun olduğunu ifade ederek, piyasaya baskı olduğunu ima ediyor. Ahmet Davutoğlu adeta bir ana muhalefet gibi kendi partisine eleştiriler getiriyor. Bu ifadeler direkt cumhurbaşkanını hedef almıyor. Ama dolaylı olarak hedef Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Kutsal değerlerimizin siyasî çıkarlar uğruna hoyratça kullanılması ifadesi; dinin siyasete alet edilmesi tanımlamasının, dinî bir jargonla ifade edilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Vefa duygusunun olmadığı, kişisel itibarların sosyal medyada saldırı altında olduğu, Milliyetçi Hareket Partisi ile İttifakın Ak Parti’nin aleyhinde olduğu, bu ittifakın Anadolu’da MHP’nin işine yaradığı, direk Erdoğan’ı karşısına almadan parti içinde paralel bir zemin oluştuğuna gönderme yapıyor. Partinin çok kötü bir durumda olduğu bunun tekrar ilk baştaki ilkelere dönülmesi gerektiğini söylüyor. Evet, seçim sonrası parti kurma çalışmaları için resmi açıklamaya iyi bir gerekçe gerekiyordu. Bu gerekçe, muhtemel partiden ayrılmadan sonra, hazır hale gelmiş oldu. Ahmet Davutoğlu’nun bu eleştirdiği şeylerde kendisinin de payı yok mudur? Bir zamanlar Ak Parti hükümetinde etkin rol oynayarak, dışişleri bakanlığı yapacaksın, ABD’nin bugünkü çıkarlarına zemin hazırlayan Suriye politikalarında aktif rol alacaksın, bu partide başbakanlık yapacaksın, faizli kredileri daha çok verebildik diye, Allah’a hamd ettiğinde alkışlanacaksın, kötü gittiğini söylediğin işlerle ilgili hiçbir sorumluluğun yokmuş gibi bir manifesto yayınlayacaksın… Olumsuz gidişat ile ilgili aktif rol oynayan ve Recep Tayyip Erdoğan sayesinde cumhurbaşkanı olan Sayın Abdullah Gül, Sayın Ali Babacan sütten çıkmış ak kaşık mı? Bu ülkede Ali Babacan, ekonomi bakanlığında görev almadı mı? Siz daha iyisini yaptınız da Erdoğan mı engel oldu? Abdullah Gül’ün perde arkasından yeni parti kurma söylemlerini, Ali Babacan üzerinden kamuoyuna yayılması, Ahmet Davutoğlu’nun yeni parti hazırlıklarına göz kırpar gibi bir manifesto niteliğinde metin açıklaması birbirinden bağımsız hareketler değildir. Bu Ak Parti’den iki büyük parça koparma stratejisidir. Davutoğlu’nun eleştirileri içerisinde doğruluk paylarının olmadığını söylemek mümkün değil... Ama biz bu mücadeleyi, bu eleştirileri klasik parti içi eski-yeni, küskün-gözde olanlar ilişkisi düzeyinde değerlendiriyoruz. Ak Parti’nin karşısında yeni bir parti kurulacaksa kesinlikle faizci ekonomi düzenini değiştirecek net söylemde bir parti olmalıdır.   Cumhurbaşkanı için çıkış yolu? Başkan Recep Tayyip Erdoğan; Allah’a ve emirlerine karşı gelen, milletin hakkını devlet eliyle bir avuç faizciye taşıyan bu sistemi imha etmek zorundadır. Artık “zamanı değil” sözleri geçerliliğini yitirmiştir. Zaman, bu zamandır! Doğu Akdeniz’deki operasyonlar derinleştikçe daha evvel de ifade ettiğimiz bekâ problemi daha iyi anlaşılmıştır kanaatindeyiz. Şartlar daha da kötüleşmeden derhal kendi ekonomimizi yeniden yapılandırmamız lâzım. Geç kalmış değiliz, küresel finans, yeni 11 Eylül kulelerini yıkacaktır. Bu kulelerden hızlı bir biçimde çıkmamız şarttır. Baran Dergisi 642. Sayı

Beceriksizlikle İhanet Arasındaki Çizgi

Bir cemiyet plânına ve ideallere sahip olan her fert ve zümrenin, davasının dost ve düşman kutuplarını belirlemesi zaruridir. Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle düşman bizim “ifademiz ve hızımızdır.” Uzun yıllar boyunca İslâm davasının sancaktarlığını yapmış bir milletin mensupları ve klişe tabirle “bütün dünyanın gözünün olduğu” bir coğrafyanın insanları olarak düşmanımız çok... Hem de öylesine çok ki, matruşka bebekler gibi açtıkça başka bir düşman ortaya çıkıyor. Dış düşmanlar... Daha tehlikelisi onların kuyrukçuluğunu yapan hainler... Daha da tehlikelisi “bizden” gibi görünüp düşmana çalışan münafık tıynetliler... Tüm bunları bir kenara bırakırsak en tehlikeli olan ise zarar verip bunun idrakinde dahi olmayan “bizimkiler”; bu milletin ve memleketin en büyük düşmanı “bizden”... Emperyalistler ve kuyrukçuları tarafından müstemleke hâline getirilen Anadolu toprakları ve Müslüman Anadolu halkı, yüzyıllık bu mezalimden kurtulmanın ümidiyle yaşar, belini doğrultmaya çalışırken, hesapları bozan yine “bizimkiler”... “Bizimkiler” diyoruz; çünkü Müslüman Anadolu halkı teveccüh gösteriyor, Müslümanlık müşterek paydası altında kendisinden görüyor yahut görüyordu, hâlâ öyle mi bilemiyoruz... Malûm, seçim süreci boyunca Cumhur İttifakı’nın propagandası “beka meselesi” söylemi üzerine kuruluydu. Hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hem de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dev ekranlardan CHP’nin ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Siyonist-emperyalistler tarafından emellerini gerçekleştirilebilmek için bir manivela olarak kullanılan PKK’ya nasıl arka çıktığını gösteren videoları miting meydanlarında halka seyrettirip durdular. “Zillet İttifakı”na niçin oy verilmemesi gerektiğini vurguladılar. Seçimlerin ardından bu hafta sonu Ankara Çubuk’ta yaşanan hadise, bırakın halka anlatmayı, beka meselesinin içeridekilere dahî anlatılamadığını gösterdi. Elbette meselenin menfi tarafından daha ehemmiyetli bir de müsbet tarafı var ondan da bahsedeceğiz. 15 Temmuz ve sonrasında, düşman içerideki kuyrukçularıyla beraber var gücüyle Müslüman Anadolu halkının üzerine çöreklenmek için fırsat kolluyor. Türkiye, geçmişte de bu gibi durumlara sıklıkla düştü; daha muharebeye başlamadan kaybetti. Çünkü bu şartlar altında yapılacak tek şey taarruz etmek iken, taarruz bir kenara müdafaa yapmayı bile beceremeyenler yahut da doğrudan hainler tarafından yönetilip durduk. Bugün ise zemin son derece müsaitken mücadelede taviz ve tereddüt gösterilmesi ne ile izah edilebilir bilemiyoruz. Korkaklık mı, basiretsizlik mi, şahsiyetsizlik mi yahut başka bir şey mi, siz karar verin... Kılıçdaroğlu’na halk tarafından tepki gösterilmesinin ardından geçmiş olsun dileklerinde bulunma, Müslüman Anadolu halkını kınama yarışı aldı başını gitti. Kılıçdaroğlu’na attığı yumrukla Müslüman Anadolu’nun hissiyatını aksiyona döken Osman Sarıgün amca “kelepçelenerek” gözaltına alındı. Kendisi bir Ak Parti üyesi imiş; AKP tarafından ihraç talebiyle disipline sevk edildi... Halk kim, halkın hissi ne; kime ne? Halk sadece seçim dönemlerinde lâzım... Yetti mi? Tabiî ki hayır... Yetkili bir hanım, CHP’nin grup başkanvekili bir herifi arayıp “geçmiş olsun, çok üzgünüz” deme ezikliğini göstermiş, CHP’li vekil de küfür edip rahatlamak için bu telefonu bekliyormuş... Falan ve filan, bunlar gibi nicesi... İşin müsbet tarafı ise şu; seçim dönemi boyunca halka “terörist seviciliği” anlatılan Kılıçdaroğlu’nu ve CHP heyetini gören halk, hainlere nasıl muamele göstereceğini bir kez daha sergiledi. CHP’nin Müslüman Anadolu için düşman kutbu olduğunu müteaddit defa olduğu gibi yine işaretledi. Yetmedi, kendinden olup da düşmana taviz verenlere de cevap verdi. Tıpkı, “Gün ayrışma günü değil, teröre karşı birlik olma günüdür.” diyerek Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun diyen kelli felli bir abiye, “eee tamam işte, biz de teröriste karşı birlik oluyoruz.” diyerek yaptığı gibi... Mânâsı mı? Basit: Beceriksizlikle ihanet arasında ipince bir çizgi vardır ve bu millet mukadder hesaplaşmanın önünde set olmaya çalışanları da tepeler... Baran Dergisi 641. Sayı

Bir Acayip Mahlûk

Bir aslan kadar cevval, krallara yaraşacak kadar ihtiraslı, bir ân sonra hubrisliğin nişanesi ve bir sineğin kanat çırpma isteğinin ardından bunu başarabildiği o âna denk, o kısacık anda sevgiye muhtaç bir hâl. Günah yahut sevap bilmeyen yırtıcı bir panterin avcı kabiliyeti onun vücudunda gezinen her kan damlasında mevcut. Şefkat isteyen içgüdüleri meçhul bir şekilde tetiklendiği zaman ise yeni doğmuş bir bebe gibi masum... Bazı işveli kadınlar ve yahut da küçük bir nazar ettiğinde bu kadınlara sempatik gelen o adamları tarif etmek için “şeytan tüylü” derler hani, işte öyle bir niteliği var bahsettiğimiz yırtıcının. Ser verip sır vermez bir ifade, bu kıvrak mahlûkat herkesin gözü önünde olmasına mukabil birçok özelliği hâlâ kestirilememiştir.  Doğaçlama bir hayatı yaşamak belki de en çok ona yakışıyor, bu hâl onun özünde parıldayan bir elmas gibi. Şayet bir emeli var ise ve buna ulaşamamışsa hiç mühim değil. İstediği şeyi yapacağı vakit gelene kadar tüm zevk-i sefasından vazgeçse dahi, kısa süre sonra başıbozuk bir serseri gibi kendi isteği üzerine yoğunlaşacağını göreceksiniz. Maksadı uğruna saklanacak tesir etmedi mi? Çareyi küsmekte bulacaktır. Mamafih yine mi olmadı? Bağırış çağırışlar da mı sökmedi yoksa? Dermanını kendini sevdirmekte bulacaktır! Tam olarak hangi varlıktan bahsettiğimizi Çorumlular anladı bile...  İçgüdüleri ona bir miras, suyu içişinde bile bir orijinalite var. Kafasını hafifçe öne eğip ileriyi görebilecek bir duruşta dilinin üst kısmını suya batırıp çıkarması kâfidir. Arada yorulan çenesini dinlendirmek için biriktirdiği yudumları midesine indirmek için yutkunurlar. Dilinin üst kısmıyla burun deliklerini yalayan bu küçük etçil, bir ressam edasıyla burnuna rötuşlar yaparak koku reseptörlerini tazeler. Midelerini temizlemek, iç parazitlerden kurtulmak için çim yer. Yeşillik türlerinde folik asit denilen B Vitamininin mevcut olduğu ifade edilir. Mevzubahis vitaminin az olduğu takdirde kalp ritminin bozulduğu söyleniyor. Yaşamak için öldürmek zorunda kalan vahşi bir kedinin ehemmiyetli bir öğünüdür yeşillik. Gece görüşüne sahiptirler, bu sebeple dünyayı yeşil-gri tonlarında görürler. Kedilerin dikey gözbebekleri vardır. Göz kapakları tıpkı bir şemsiye gibi çalışır. Kapaklar dörtte üç şekilde kapalı olsa dahi, hedef ve tehditleri rahatlıkla kestirebilirler. Zifiri karanlıkta yürüyebilmeleri için bıyıklarından yardım alırlar. Fakat bu aslanlarda böyle değildir, onların göz bebekleri yuvarlaktır. Rivayet odur ki, kedilerin iki gözünün arasındaki “M” harfi, Peygamberler Peygamberi’nin şefkatli dokunuşunu simgeler. O’nun Müezza isimli bir kedisinin olduğu mâlum.  Sahabilerden biri bir gün Efendimiz’e, Ebu Hureyre’yi (r.a) kastederek “Pis kedileri toplayıp kulübesinde bakıyor!” demiş. Peygamber o sıra bir şey söylememiş. Ebu Hureyre’yi daha sonra sokakta görmüş, aynı zamanda muhaddis olan sahabî efendimiz bir kedi yavrusu bulmuş. Peygamber Efendimiz’in kızacağını düşünüp kediyi hemen hırkasının içine saklamış. Resûlullah, kendisine, “hırkanın altında ne sakladın?” demiş. Hırka açılınca yavruyu seven Kâinatın Efendisi, “Ebu Hureyre utanma, öğün. Sen kedi babasısın” demiş. O günden sonra Abdurrahman bin Sahr’a artık Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in hitap ettiği gibi “Ebu Hureyre (Kedi Babası)” diye hitap edilir oldu. (Buhari: 5, 811). Resûller Resûlü bir gün namaz kılarken bir yılan sinsice yaklaşıp saldırmaya çalışmış, tam o esnada bir kedi yılanın üzerine atlayıvermiş ve onu oracıkta boğmuş. Akabinde kediyi seven Efendimiz, kedinin sırtını okşamış; o günden beridir ki kediler sırt üstü düşmezmiş. Şimdi soruyorum kendime, kedi mi bizim, yoksa biz mi onun sahibiyiz? Baran Dergisi 641. Sayı

Sadece Fürû’ Fıkıh Yeter Mi?

Kanunî devrinin sonlarından itibaren ulemamızın “efradını ve ağyarını” kavrayış ve tasnif cehdi, İslâm topraklarından göğe yükselmiş ve geriye iskelet nev’inden bir şey bırakmıştır. Üzerine eğildiği her meselede o meselenin hakkını verici derin bir anlayış kazanma cehdi. Lugatte anlayışın karşılıklarından biri olarak “fıkıh” tabirini görüyoruz. İmam-ı Gazalî Hazretleri fıkhın ilk yüzyıllarda anlayış olduğunu, sonradan fürû’ fıkıh meselelerine indirgendiğini söyler; yani zamanla, akıl atının koşturulacağı alan daraltılmış ve şeriatla zamana köprü olması gereken Fukaha, bu niteliğini topluluk bazında yitirmeye başlamıştır. Daha İmam-ı Gazalî devrindeki manzaradır bu.  Allah’ın kanunu icabı zaman ruhlarda ve dolayısıyla kültürlerde değişimlere yol açar; ama az, ama çok. Şeriatte bir eksiklik düşünülemez ve şeriatın hâkim olduğu bir ülkede içtimaî yapıda husûle gelen/gelebilecek olan her türden olumsuzluğun kaynağı, şeriatı tatbikle mükellef kadro ve kurumların zaafiyetidir. Sorumlulukları da işgal ettikleri mevkiye göre sıralanır.  Tatbik anlayışındaki en büyük zaafiyet, cemiyeti tepeden tırnağa esir alan cehdsizlik, alışkanlık ve şekilcilik diye de tabir edebileceğimiz yobazlık ve sathi softalıktır. Yani bir İslâm ülkesinde zaafiyet görülüyorsa, eksikliği olsa olsa bu yobaz ve softaların tahtalarında aramak icap eder. Tahta eksik olunca da edep anlayışında sıkıntılar doğuyor ve hâllerine bakmadan içtihada yeltenerek güya ümmeti düştüğü açmazdan kurtarmaya çalışıyorlar. Bir kısmı ise “fürû’ fıkh”ı kastederek kurtuluşumuzun ona uymakta olduğunu söylüyor ki şuurlu bir Müslümana bunu söylemek büyük bir hamakat örneğidir; zira Sünnet ve Cemaat Ehli’ne tâbi olduğunu söyleyen biri fıkhî kaidelere tâbiyetini peşinen kabul etmiştir ve “Bir günü bir gününe eş geçen hüsrandadır” ölçüsünün dışına düşmemekle mükelleftir zaten… İşin başı, “nasıl-niçin”dir ki bu da “fıkıh-fehm” dediğimiz “İslâma Muhatap Anlayış”tır. Din, ahlâk, hukuk silsilesi de dahil tüm beşerî teşekkül şubelerini yerli yerine koyan “teorik dil alanı” bilgisine sahib olduğumuz sürece akvaryumun dışından bakan biz oluruz, içinde dolanan ise şuursuz Allah düşmanları… Teşbihte hata olmaz; bir diferansiyel denklemi çözebilmek için çözülmesi gerekene nazaran bir metod üretirsin ve bu metodu uygularken kullandığın işlemler her zaman kabul gören, sabit işlemlerdir. Fakat bu işlemleri bir metod ile kullanmadığında, zaten kendisi ile çözüleceğini peşinen kabul ettiğin işlemler, denklemi daha da içinden çıkılmaz bir hâle sokabilir. Hâlbuki toplama, bölme, integral, türev vesair kurallar yerinde duruyor fakat bunları denkleme tatbik edecek bir diyalektik-metod yoksa problem de yerinde durur. İşte bu metod, İslâma Muhatap Anlayış olan “Büyük Doğu-İBDA” ideolocyası; işte işlemler, fürû’ fıkıh kaideleri… Bu iş sadece bu kaideleri bilme ile olsaydı ortaya Musa Kâzım Efendi ve Ebusûud Efendi gibi iki ayrı tip çıkmazdı; ikisi de “Şeyhü’l İslâm” payesine ermiş fakat biri o ilimle küfre çakılırken öteki gökteki yıldızlar misali parlamış ve bize de izzet vermiştir. Demek ki arada “anlayış” farkı var… Kendilerinde İslâm (!) adına konuşma hakkını vehmedip, mücerret mefhum hâlinde “ideolojiyi” İslâm dışı göstermeye yeltenenlerin düştüğü en büyük şuursuzluk örneği, İslâm’ın vazettiği kanunların, herhangi bir ideolojinin kanunlarından muayyen bir alanda daha üstün olduğunu söylemeleri ve hatta zanlarını isbata yeltenmeleridir. “İslâm ideolojilerin seviyesine indirilemez!” doğrusuna sarılan bu yanlış zevat, acaba İslâm’ı muhtelif ideolojilerle kıyaslarken işledikleri cinayetin farkına varamayacak derecede mi taş kafalıdırlar? İdeolocya vasıta sistemdir ve neye vasıtalık ettiğine göre makbul veya merduddur. Ve “İslâm ideolojilerin seviyesine indirilemez” deyip her tür rezilliği halk avcılığı siyasetiyle halka yutturma hakkını “peşinen” kazanan hain tiplere bakıp denmesi gereken şudur: Evet İslâm mukayese edilmez, ama sen İslâm’ın kendisi değilsin ve gayet güzel mukayese edip ahmaklığını sergileyebilirim. Esasında “Büyük Doğu-İBDA” İslâm’ın emir subaylığıdır!”dan başka laf etmek zulümdür. Ezcümle, fıkıh adına Büyük Doğu-İBDA fikriyatına ağız bükmek haşa şeriatle şeriate karşı çıkmak gibidir. Ünlü Hanefî âlimi Kâfiyeci’nin dediği gibi “adalete bundan daha çok benzeyen bir zulüm görmedik.” Baran Dergisi 640. Sayı