Yazarlar
Tüm Yazarlar
Faşizm: Demokrasinin Kemâli

Demokrasi, liberalizm, sekülerizm ve globalizm... Bunlar, bugünün Batı âleminin kendisini üzerine bina ettiği temelin ana sütunları. Ve dikkat ediyorsanız bu mefhumların hepsinin tarifi muğlak, görüntüsü müphem… Hatta esası olmayan usuller de diyebiliriz. Yani bir doğrusu yahut yanlışı yok. Dolayısıyla bu mefhumlar idealize edilebilecek “şey”ler olmamakla beraber, inandığı diniyle birlikte tüm ideallerini tüketmiş Batı âleminin, dışa doğru devletlerarası, içe doğru ise devlet, cemiyet ve fert üçlüsü arasındaki münasebetlerini düzenlenmesini sağlayan teamüllerdir. Ve yine dikkat ediyorsanız, şekil verici değil de, içine konulduğu kabın şeklini alıcı teamüllerdir bunlar. Hollanda’ya dönelim... Demokrasi, liberalizm ve sekülerizmin dünyada atan kalbi olarak tanımlayabileceğimiz Hollanda’da geçtiğimiz hafta sonu yaşanan hadiselere sebeb olan neydi peki? Pek çoklarının aklına yukarıda saydığımız mefhum/usullerin Hollanda’da yozlaşmış olduğu geliyordur muhtemelen; fakat gerçek böyle değil. Hollanda başta olmak üzere Avrupa kıtasında faşizm ve popülizmin yükselmesinin ardında yatan saik, Batı’nın kendisini üzerine bina ettiği teamüllerde meydana gelen yozlaşma değildir. Tam aksine, bu saydığımız teamüllerin kemâl devrinde bulunuyor oluşlarıdır. Bahse konu olan mefhumların birbiriyle olan münasebetini kabaca izah edecek olursak: Herkes kendine göre tarif etse de, bugün Batı’daki en muteber tarife göre demokrasi, siyasî denetimin doğrudan doğruya halkın temsilcilerinin elinde olduğu yönetim şeklidir. Halkın iradesinin tecelli edecek olmasındaki riskleri Roma’dan beri bilen Batılı, herkesin bir şekilde içine dâhil olduğu demokrasiyi bir yönetim şekli olarak değil, tiyatro olarak oynadı ve oynattı senelerce. Seçmen siyaseti temsilcileri yoluyla denetledi güya; fakat siyasetçi, arka planda bürokrasi denen dişlilerle çalışan son derece katı ve soğuk bir makinenin başındaki bekçi olmaktan öteye gidemedi. Heyecan ve coşku, belli aralıklarla düzenlenen “seçim festivali”nden ibaret kaldı. Makineleşmeye benzer bu müesseseleşme, evvelâ “lider” şartını ortadan kaldırdı. Ardından da “ruh” diyebileceğimiz liderle beraber aşk, samimiyet, hayal, ulvî gaye ve tüm bunların tahrik kuvveti olan ahlâk ortadan kalktı. Batı’nın Çöküşü adlı eserin müellifi Oswald Spengler, “demokrasi”den bahsederken, seçilenlerin finansmanı bahsini ön plana alır. Adaylar seçilmek için para harcamak zorundadır ve bu harcamaların illâ ki servet sahibleri tarafından karşılığı ödenmek kaydıyla finanse edilmesi gerekir. Roma’da Sezar döneminde de bu böyleydi, İkinci Dünya Savaşı sırasında, sonrasında ve bugün de. Tarifimizden de anlaşılacağı üzere demokrasi ile liberalizm arasında simbiyotik bir münasebet söz konusudur. Hangisinin bir diğerini doğurduğu meselesi ise “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar” paradoksuna değin uzanır gider. Bu açıdan devam edecek olursak... Bundan bir asır evvel demokrasi ile beraber yükselen “hürriyet” feryadının arkasında da benzer bir münasebet söz konusudur. Servet sahibleri, seçileni babalarının hayrına finanse etmiyorlar elbette. Bunun karşılığı olarak devlet, cemiyetçi anlayışı terk edip ferdiyetçiliği benimserken, elini kamudan çekip, tek tek birbirinden kopartılmış ferdi sermayenin kasaplarına teslim etti. Bunun adı da liberalizmdi. Bugün, Hollanda başta olmak üzere Avrupa’nın tamamında yaygın olan homoseksüellikten tutunda doğurganlığın azalmasına dek renk renk pek çok felâketin de başlıca müsebbibini buralarda aramak gerek... *** Geçtiğimiz hafta sonunda Hollanda’da cereyan eden hadiseleri de bize kalırsa bu gözle okumak iktiza eder. Her ne kadar bizim siyasetçi ve gazetecilerimiz “bu nasıl ifâde hürriyeti?”, “hani demokrasi?”, “nerede insan hakları?” gibi serzenişte bulunuyorsa da, bilmeleri gerekir ki; bahse konu olan tüm bu kavramların yokluğu yahut dejenere olması değildir Hollanda’da söz konusu olan, kemâlidir. İbda Hikemiyâtı’ndan: “Bir ilmin butlanı, müntehasında belli olur.” Bugün Hollanda özelinde ve Avrupa genelinde veba gibi yayılan kokuşmuş popülizm, faşizm ve insanlık düşmanlığı da biraz evvel belirttiğimiz gibi demokrasinin dejenerasyonu değil, bilakis kemâli, nihaî ufkudur... Avrupa’nın İstikbali Nüfusun yaşlanması ve göçmenlerin artması Avrupalı devletleri artık tehdit eder hâle geldi. Avrupa’nın yaş ortalaması çoktan 40’ın üzerine çıkmış vaziyette. Her ne kadar Dördüncü Sanayi Devrimi ile üretimi makinelere aktarmak suretiyle ayakta kalmaya çalışıyorlarsa da, uzun vadede yok olmak, tarih sahnesinden silinip gitmek şeklinde bir kaçınılmaz son ile yüzleşmiş bulunuyorlar. Ekonomiye dayanarak kurgulanmış olan sosyal refahın da son dönemde yaşanan krizler ile beraber sekteye uğraması neticesinde Avrupalı devletleri kendi içinde tutan tek bir ortak değer kaldı ki, o da ırk. Bugün Avrupalı siyasîlerin histeri krizlerini andıran hâlleri de içine düştükleri devasız bu illetten kaynaklanmakta. Neticesinde Avrupa’da faşizm gittikçe yaygınlaşacak ve güçlenecektir. Türkiye’nin bundan sonrası için pek çok eylem planını bir kenarda hazır bekletmesi, o topraklarda yaşayan kardeşlerimiz için hayatiyet arz ediyor artık. Modernizm, insan hakları ve demokrasinin benimsenmiş olması, Avrupalının İkinci Dünya Savaşından evvel Yahudi’ye yönelen zulmün arkasındaki zalim karakterini törpülemediği gibi, ihtimaldir ki, bileyerek keskinleştirmiş ve bugün gözünü kan bürümüş “modern” Avrupalının nefret okları, tümüyle Müslümanlara, özellikle de Türklere yöneltilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, orada yaşayan vatandaşlarımızın ve aynı zamanda tarihî misyonu gereği diğer Müslümanların da can, ırz ve mal güvenliğinin başlıca mesulüdür. Alacakaranlık Alacakaranlık... Kimine şafak, kimine kerâhat vakti... “Tarihin maddî pratiği ortaya çıktıktan sonra Minerva’nın baykuşu kanatlarını açar ve uçmaya hazırlanır.” der Hegel.  Hatırlatacak olursak, bu metaforu Hukuk Felsefesi adlı eserine yazdığı önsözde şu şekilde belirtir: - “Dünyanın nasıl olması gerektiğini öğrenmek iddiası üzerine bir söz daha söyleyelim: felsefe bu konuda daima geç kalır. Dünyanın düşüncesi olarak felsefe, ancak realite oluşum sürecini işleyip bitirmiş olduğu zaman ortaya çıkar. Kavramın öğrettiğini tarih aynı zorunlulukla gösterir; fakat varlıkların olgunluk çağındadır ki, ideal reel’in karşısında boy gösterir ve aynı dünyayı cevheri içinde kavradıktan sonra, onu bir fikirler âlemi şeklinde yeniden inşa eder. Felsefenin soluk rengi solgun zemine vurduğu zaman, hayatın tezahürü ihtiyarlık günlerini tamamlıyor demektir. Felsefenin soluk rengiyle o gençleştirilemez, sadece bilenebilir. Minerva’nın baykuşu, ancak gün batarken uçmaya başlar.” Hikmet işte tam da burada felsefeden ayrılır. Hakîm’in kulu, hikmet ile beraber “zaman”ın da sahibidir. Dolayısıyla o, içimizdeki batıcı “ilericiler” gibi “Minerva’nın baykuşu”nun havalanmasını beklemez. Bu sebeble çokları daha düne bile erişemezken, hikmet sahibi içinde bulunduğu günü de bilir, güneşin batacağını da kestirir. Bir de bu gözle bakınca, “Nakşî Sırrı”nın ehemmiyeti, Anadolu’ya taşınmasındaki hikmet, Abdulhakîm Arvasî Hazretlerinden sonra Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu ile beraber Büyük Doğu-İbda Hikemiyâtı’nın hayatiyeti daha net bir şekilde hissettiriyor kendisini. Şimdi dönelim kendimize... Biz, bugün daha piliç sayılacak demokrasimizle ya Avrupa’nın kemâle ermiş demokrasinin nihai ufkuna, “demokrasi, liberalizm ve hürriyet” diye ne idiğü belirsiz tenkitler getirmeye devam edecek ve onların ayak izlerini takib etmek suretiyle aynı neticeye varacağız veya geç de olsa ibret alıp, baykuşun havalanmasını beklemeden, bilge hakîmlerimizin “Mutlak Fikir” ölçüleri çerçevesinde örgüleştirdikleri dev idealimizi kayıtsız şartsız benimseyip, onların köhnemiş, kokuşmuş cüce ve sefil realitesi karşına dikileceğiz. Hangisi? Bu soruya cevab vermeden geçen her gün zarardır. *** NATO ve Gümrük Birliği üyeliği ile Avrupa Birliği üyelik sürecinin bir parçası olarak Avrupa’ya irca edilmiş bir Türkiye... Demokrasi, hürriyet, liberalizm, lâiklik ve daha ne kadar Batı tekerlemesi varsa, biz bunları tekrarlasak da tekrarlamasak da yakın bir vadede mutlaka ama mutlaka faşist Avrupa ile toslaşmak zorunda kalacağımız bedahet. Referandum, hadi tamam; fakat sonrasında bizim kaybedilecek tek bir ânımızın dahi olmadığı şuuruyla hareket etmek durumundayız. Senelerce, iki boyutlu bir şekilde okumaya alışılmış olan dünya yok artık karşımızda. Derinliğine ve genişliğine üç boyutlu bir dünya ile karşı karşıyayız ve “Minerva’nın Baykuşu”nu beklemek şöyle dursun, Zümrüd-ü Anka gibi küllerimizden doğmaya memuruz. Buna mecburuz! Baran Dergisi 531. Sayı  

Türkiye-Hollanda Krizi Vesilesiyle

Sizi daha önce de telefonla arayıp bilgilendirdiğim gibi, geçen gün (9 Mart 2017) üç Fransız gardiyan tarafından saldırıya uğradım; beni nasıl rahatsız edeceklerini şaşırmış vaziyetteler, ufak tefek eşyalarımı bile çalıyor veya bozuyorlar. Fransa böyle bir yer ve böylesi kirli insanlar her tarafa sızıp işte bu tarz problemler çıkartıyorlar. Neyse, şimdi bu provokasyonları bırakıp, Pazartesi günü (20 Mart 2017) görülmeye başlayacak mahkememe odaklanmalıyım. (Carlos, 9 Mart 2017 Perşembe günü öğleden sonra Türkiye’deki avukatlarını arayıp, aynı gün üç gardiyan tarafından saldırıya uğradığını; telefonla konuşmaya hazırlanırken –sebebini bilemediği şekilde- söz konusu gardiyanlar tarafından önce zemine, sonra da hücresine fırlatılıp atıldığını; bu kişilerin normal gardiyanlar değil, polis tarafından korunan ve Müslümanlardan nefret eden aşırı sağcı faşist gardiyanlar olduğunu; kendisinin ise bu saldırı sırasında herhangi bir mukabelede bulunmadığını söylüyor.) Başka şeyler hakkında konuşalım bugün. Gönüldaş Erdoğan’ın Hollanda’yla yaşanan ve Türkiye Dışişleri Bakanı’nın uçağının Hollanda’ya inmesine izin verilmemesi dolayısıyla çıkan problem hakkında yaptığı konuşmayı dinledim. Türkiye Dışişleri Bakanı (Mevlüt Çavuşoğlu), Hollanda’ya gidecek ve Türkiye’de mevcut parlamenter sistem yerine başkanlık sistemi getirecek anayasanın oylanacağı referandum öncesinde oradaki Türk nüfusunun katılacağı bir toplantıda konuşacaktı. Benim bu konudaki değerlendirmem şu şekilde: Milletlerarası Hukuk’un bir gereği olarak, ki ülkem Venezüella için de durum budur, kendi ülkenizdeki bir seçim dolayısıyla yabancı bir ülkede oy kullanamazsınız. Tek yapabileceğiniz şey, ülkenizin o yabancı ülkedeki büyükelçiliğinde veya konsolosluğunda gidip oy kullanmaktır. Kendi millî sınırlarınız dışında olmasına rağmen yine kendi topraklarınız statüsünde sayıldıkları için, sadece bu yerlerde oy kullanmanıza müsaade edilir zira. Ne var ki, bu yerlerde oy kullanırken bile şayet yüzlerce binlerce insan seçim kuyruğu oluşturursa, oranın mahallî polisi gider ve oy kullanılan yerde bir intizâm sağlar. Normaldir yâni bu. Fakat bunu büyükelçilik veya konsolosluk dışında yapmanıza müsaade edilmez yine. Şimdi, Batı Avrupa’da yaşayan ve çalışan milyonlarca Türk var. Dolayısıyla, Türkiye’nin hükümet temsilcilerinin, referandum öncesi bu insanlarla, yâni çoğunluğu Türk hükümetine sempati duyan bu insanlarla kanunî çerçevede buluşma talebinde bulunması tabiî ve bunda anormal herhangi bir şey yok. Ancak, halka açık yerlerde yapamazsınız bunu. Bir örnek vermek bakımından söylersem, Türkiye hükümetinin, bir gün için, bir akşam için, kapalı bir stadyumu kiralama ve insanları buraya davet etme imkânı vardır meselâ. Burası “özel” ve “halka kapalı” bir yer olacağı için, teorik olarak buraya insanların gelmesinin bir mahzuru olmasa gerek. Böyle bir yerde Türk veya yabancı vatandaşlara Türkiye’deki anayasa değişikliği ve siyaset çerçevesinde “özel” olarak hitab edilmesi mümkün olabilir. Küçük bir örnektir bu belirttiğim, yâni bunun için kimseyle çatışmaya gerek yok bence. Zira kazanan Türkiye hükümeti olmayacaktır bu şekilde. Unutmayın ki Müslüman bir devlet başkanımız ve günden güne artan biçimde İslâmî nitelik kazanmaya başlayan bir ülkemiz var. Avrupa’da iktidarda olanların çoğu ise İslâm karşıtı ve Müslüman da değil. Gerçi Fransa’daki gibi birkaç “Müslüman” da var hükümet katlarında ama bunlar haindir çoğunlukla ve İslâm’la falan bir alâkaları da yoktur. Avrupa’daki söz konusu İslâm karşıtlığı çok üzücüdür ve bunun sonu çok daha üzücü, çok daha kötü olacak; bu karşıtlık Avrupa’ya şiddet ve ölüm getirecektir. Şiddet öyle bir noktaya ulaşacaktır ki, nükleer tesislere yönelik cihadçı saldırıların yol açtığı radyasyon sebebiyle, yüzde 99’u masum olmak üzere yüz binlerce Avrupalı ölecektir. Üstelik sadece nükleer tesislere değil, zehirli kimyevî maddeler üreten sanayi tesislerine yönelik olarak da gerçekleştirilebilir söz konusu saldırılar. Kısacası, hükümetlerin yaptığı yanlışlar yüzünden, bir felâket olacaktır bu gidişin sonu. Hollanda enteresan bir ülke ve Gönüldaş Erdoğan şimdi “Neonazi” olmakla suçluyor Hollanda hükümetini. Bu ithamlar tam olarak gerçek değil tabiî ve sadece birer sözden ibaret. Buna rağmen, Hollanda’nın ırkçı ve özellikle İslâm karşıtı bir tutumu olduğu da ortada. Almanya da Hollanda’dan farklı değil. Almanya başbakanı (Angela Merkel), çok zeki bir kadın. Aynı politik kampa dâhil değiliz kuşkusuz, Hristiyan demokrat bir kişi sonuçta. Buna rağmen, İslâm ve Müslüman düşmanı birisi de değil. Kendisinin gerçek bir Hristiyan olması bakımından, bu da çok ilginç doğrusu. Fanatik olmayan tüm hakiki inananlar, inanan diğer herkese de açık insanlardır gerçi. Dolayısıyla, Almanya’da çıkan problemleri, Almanya’nın tam bir “federasyon” olmasında, yâni mahallî yetkililerin sahib olduğu yetkilerde aramak da mümkündür. AK Parti’nin toplantılarına bir yerde izin verilirken, başka bir yerde izin verilmeyebilir. Bir deyişle, federal hükümetin hatası değil bu bence. Kimin düşmanımız olduğu noktasında yanlış yapmamalıyız ezcümle. Meselâ, Müslümanlara karşı olan öyle insanlar vardır ki, ille de emperyalist veya ırkçı olmaları gerekmiyor bunların. Müslümanları kötü gösterip insan haklarından dem vuran ancak seyreltilmiş uranyumlu bombalarıyla son 25 yıldır milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan o ırkçı, emperyalist, sömürgeci, neo-kolonyalist, üstelik demokrasi ve insan haklarıyla kendilerinin hiç bir alâkası olmayan Batı ülkelerinin düşmanca medya propagandasından etkilendikleri için böyleler onlar. Bu bakımdan, herkesi aynı kefeye koymaya çalışmamalıyız bence. Bazı insanlar kötü değil, yanlış tesirler altında kalmışlardır sadece. Fark etmemiz gereken “gerçeklik” budur. Bu vesileyle, Türk hükümeti de “gerçekliğe” kendisini adapte etmelidir yine. Boyun eğmek ve o ırkçı piçlere sessiz kalmak zorunda değiller elbette ama diplomatik, münasib ve çatışmasız bir yol bulmayı da bilmelidirler. Erdoğan da bir aptal değil kuşkusuz. Tüm bu gürültüyü çıkarırken, AK Parti taraftarı olmayan fakat Batı ülkelerinin ırkçı ve Türk düşmanı tutumlarına öfkelenen gerçek kemalistleri bile kendisi için harekete geçirecektir. Belki demagojik bir yolla ama tüm bu yaşananlardan istifâde etmek isteyecektir. Son olarak, daha önce de birçok defa belirttiğim bir şeyi tekrar edeceğim: Türkiye, bağımsız kalmalı ve Avrupa Birliği’ne katılmamalı; Rusya’yla ve komşuları başta olmak üzere Arab rejimleriyle dost olarak, tarihî temeline dayanan bir bölge gücü olmalıdır. Türkiye’deki durumun daha da iyiye gitmesini diliyor, Kumandan Mirzabeyoğlu’na çok selâm söylüyorum. İzzet İbrahim ed-Durî’nin de dünyanın o kısmında belli bir rol oynayabilmesini dileyelim yine hep birlikte. Mahkemem için Paris’e gelecek Av. Güven Yılmaz ve Av. Ahmed Arslan ile 27 Mart’ta buluşmak üzere… Allahü Ekber.   11 Mart 2017 Baran Dergisi 531. Sayı

Boynumuzdaki Batı Prangası Kemalizm

Bizde Batılılaşma yani yabancılaşma Tanzimat’la beraber başlar. Daha önce III. Selim ve II. Mahmud devirlerinde Batıdan etkilenme var idi ama bunları körü körüne taklid ve yabancılaşma olarak değerlendirmiyorum, her ne kadar tenkid edilecek yönleri olsa bile. Yenileşmeye ihtiyaç vardı, fakat sorunların kaynağına inerek ve yine kendi kaynaklarından zuhur ederek olmalı idi. Düşmanı taklid ederek ve onun istediği ıslahat veya devrimleri yaparak değil. Düşmandan alınacak gerekli şeyler ise, “Hikmet müminin yitik malıdır” hadisince sahiplenilir. Tanzimat’tan beri Batı yanlısı ve çoğu da Batının zorlamasıyla olan değişimlerin bize fayda getirmediğini söyleyebiliriz. Bilakis bünyemizi bozdu, iman ve ideal birlikteliğimize zarar verdi ve ortaya ne Batıyı ne Doğuyu anlayan bir nesil çıktı. Cumhuriyet sonrasının kavruk nesilleri buna misaldir. Ne ilimde, ne fikirde, ne teknikte, ne sanatta hiçbir gelişme gösterilemediği gibi Batı taklitçiliği, kültürümüzü de budadı. Hele Cumhuriyet rejimi ile Batı yanlısı entegrasyona-asimilasyona girildi. Hukukundan, kıyafetine, eğitiminden, ekonomisine kadar Batının sömürgesi olduk. Güya muasır medeniyet seviyesine çıkılacaktı; kimliksiz ve şahsiyetsizlik seviyesinde kalındı. İlim ve fende, hukuk ve idarede, sanat ve estetikte dibe vuruldu. Kemalist döneme ait bir tane eser üretilemedi, bir estetik algısı oluşturulamadı, bir mimarisi bile olmadı. Put adam-tek adam ile ve “ne mutlu Türküm diyene” masalları ile yetişen küspe nesiller. Günümüzde artık bu nesiller yok, fakat idrakleri karışık bir nesil var. Kemalizmi ve Batıyı sevmiyorlar ama ne yapacağını da tam bilemiyorlar. Düzenin verdiği eğitim sonucu ister istemez Kemalist şuur seviyesine sahipler, Batı modernizmine alternatif dünya görüşünü bilemedikleri için teslimiyete düşmüşler. Buna muhafazakâr ve birçok İslâmcısı da dâhil. İslâma muhatap anlayış davasına sahip olmayan Müslümanlar da Kemalizme karşı olsalar bile bu tuzağa düşmekteler. “Batı düşüncesi ile yetişenler Batıya karşı özgürlük mücadelesi veremezler” Malik bin Nebi’nin bu sözünü hatırlatalım. Batı emperyalizminin zincirlerini kırmak için Türkiye büyük mücadele veriyor. Hatta İslâm âleminin gözü de bu mücadelede. En son 15 Temmuz’da Batı ile savaşta büyük bir zafer kazandı milletimiz. Batılılaşma-yabancılaşmaya karşı milletimiz Millî Mücadelede (İstiklal Harbi) direndi. Fakat kontrolü ele alan M. Kemal ve ekibi bir darbe ile, bir oldu bitti ile halkın değil, Batının istediği bir Cumhuriyet rejimi kurdu. Ve her şey Batıya bağlandı. Millet bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Her fırsatta muhalefet etti. M. Kemal’e karşı Kazım Karabekir’in partisini destekledi, sonra Serbest Fırkayı destekledi. İnönü’ye karşı Menderesi iktidara getirdi. Menderesi şehit verdi. Sonra Özal, Erbakan ve en son Tayyip Erdoğan’ın şahsında milletin aradığı Batıya karşı dik duruş ve İslâmî değerlerdir. Kısaca bir milletin hafızası, ruhu, şahsiyeti ve kimliği idi. Bunun için Batıcı çizgideki Kemalizm’e her fırsatta muhalefet etti. Ve askerî darbelerle karşılaştı. 1960-1971-1980-1997. Baran dergisinin 529. sayısının kapağında ifade ettiği gibi “Darbelerin Anası Kemalizmdir”   Kemal Tahir’in Yol Ayrımı romanında kahramanına söylettiğini mealen verelim: “Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı daha on yıl olmadan yenik düşmüştür. Yenilginin, yorgunluğun, düşüşün asıl sebebi, rejim değiştirme gücünün tarih değiştirme hakkına dönüştürülmek istenmesidir. Oysa hiçbir nesil, bir milletin tarihsel haklarından vazgeçme hakkına sahip değildir!” “Batıcı devrimler niye başarılamadı, Osmanlı ve İslâm sevgisi niye yükseldi?” diye dövünen varsa, Kemal Tahir’in tesbitlerine baksın. Netice olarak şunları söylemek istiyoruz: Batının prangalarını eğitimden hukuka, düşünceden sanata, ilimden iktisada kadar söküp atmadan bize kurtuluş yoktur. Biz onları defetmezsek ve alternatif fikir sanat ve aksiyon sistemimizi (İslâmî temelde) kurmazsak, sadece muhalefetle onlardan kurtulamayız. Batıyı söylemde kötülemekle onların saldırılarından ve bozgunculuklarından kurtulamayız. Öte yandan iktisadî olarak da bir kıskaç altına girdik. Şu soruları kendimize ve yöneticilerimize sormalıyız: Acaba işçi alnının terinin, çalışan emeğinin karşılığını alabiliyor mu? Dayanışma ve paylaşma sistemimi var yoksa acımasız rekabet ve birbirinin gözünü çıkarma mı var? Uluslararası sermaye ile işbirliği yaparak ülkemizi ekonomik prangada tutan TÜSİAD gibi kuruluşlar ne kadar yerli ve milli? Kapitalist “üretim-tüketim-değişim-bölüşüm” ilişkilerini reddedip, alternatifini teklif etmenin zamanı gelmedi mi? Türkiye’de Batı karşıtı bir hükümet ve lider (Tayyip Erdoğan) var diye Batı ve ABD bize operasyon çekerken, Fetö hainini aleni darbeciliğine rağmen desteklerken bizim Kemalizmle tamamen hesaplaşmaktan başka bir çaremiz yoktur, bütün kurum ve kuruluşlarıyla. Batı zehrini buradan aldık ve panzehirini de buralarda aramak lazım. Onun için Necip Fazıl’ın yakın tarihi de kapsayan “Tarih Muhasebesi” önemli, Türkün, Osmanlının muhasebesini yaparak yerli-millî ve İslâmî temelde bir nizam (Başyücelik Devleti) teklifi ile model/rejim/sistem arayışlarına da çözüm olarak... Batıya karşı savunmadan çıkıp onları kum torbasına döndürmenin dili ve diyalektiğine ermemiz gerekiyor. Bu bize uzak görünse bile aslında çok yakınımızda. Öncelikle Batının içimizdeki devşirmelerinin etkilerini kırmamız gerekiyor. Şikâyet ve sahte dertlenmeyi bırakıp, gerçek fikrin emrinde gerçek sistem şuuruyla Batı ve içimizdeki Batıcılarla baş ederiz. Öyle ki iş bir müddet sonra antrenmana döner. Geçmiş birikim üzerinden yükselmeyen hiçbir hareket yoktur, hatta hiçbir devrim yoktur. Her devrim eskiyi de içinde sentezleyerek kendine has yeni bir yol getirmiştir. Mesela, Batı medeniyeti Yunan aklı, Roma nizamı ve Hristiyan ahlâkının bir sentezidir. Dünyada kökünü, tarihini, kültürünü tamamen kurutarak veya inkâr ederek bir devrim garabetine kalkışan M. Kemal ve yandaşlarından başka kimse yoktur ve bu yıkıcı devrim ülkede samyeli estirmiştir. Köksüz kültür olamayacağından, kültür ortamını kuruttuğu gibi idrakleri de iğdiş etmiştir. Laiklik tam bir Kemalist jakobenlik aracı olarak uygulandı. Laiklik, Türkiye’de İslâmı tüm kurum ve kuruluşlarıyla tasfiye edebilmenin, modernleşme ve ulus devlet tasmasının aracı olmuştur. Hem de kendini bir din yerine koyarak. Zaten Atatürk de ilah olarak görülüyor Kemalistlerce. Şeyhlere, dervişlere karşılar ama onların şeyhi, hatta tapındıkları ilahı Atatürk; kendileri de daha çok Atatürk’ün kulu mesabesindeler. “O olmasaydı var olamazdık” diye varlık sebebi olarak görüyorlar ve kutsal mekânları-kıbleleri de “Anıtkabir”leri. Maneviyata, tevessüle, rabıtaya karşılar ama Atanın manevi huzurunda eğiliyorlar. Dinî naslara karşılar ama Kemalizm ve modernizm ilkelerine nass olarak inanıyorlar. Biz ise kulla kulluğa karşı Allah’a kulluğa inanıyoruz. Bizde kâmil şeyh, Allah’a kulluk ettiği ölçüde rabıtaya mevzu; elbette şeriat ölçülerine tam mutabık olarak… Ulus devlet ve modernleşme adı altında Batı bize Lozan’da Kemalizm denen deli gömleğini giydirdi. Bu işin baş mimarı ise İslâm’ın en büyük düşmanı İngilizlerdir. Her ne kadar paslanmış ve hükmü kalmamış olsa bile, dünyada emsali olmayan 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu hâlâ var. Laik-Atatürkçüler eğer kendilerine güveniyor olsalar, “Atatürk’ü Koruma Kanunu’na gerek yok, kalksın” demeliler. Gerçi bunun bizim için fazla ehemmiyeti yok. Çünkü İBDA mensupları gerektiği yerde gerekeni söylemekten çekinmezler; konuşmak ve çözümleri tartışmaktır amacımız… Aslında Batı sihrini yitireli çok oldu. Batı kendi iç sorunlarıyla ve AB ise parçalanma ile meşgul. Kelin merhemi olsa kendi başına sürerdi. Fakat bizdeki Batı devşirmeleri 5. sınıf taklitçi oldukları ve geriden geldikleri için bunun farkında değiller. Ayrıca tutkun oldukları Batıcı hayattan (içki, kumar, fuhuş) dolayı Batıya sevdalılar. Yoksa bir fikir, ahlak, sistem dertleri yok. Kemalizm’in şuur altlarına zerk ettiği İslâm düşmanlığı temelinde ırkçısı (Türkçü veya Kürtçü olsun), sosyalisti, Liberali, bir kısım Marksisti ve bilumum pembe örgütleri (çağdaş yaşam, gay, lezbiyen vs.) ile bir çatı oluşturmuşlar. Kısaca Türkiye’de kavga, Batı-İslâm kavgasıdır. Ya Batı emperyalizminin çatısı altına ya da her daim antiemperyalist fikrin yer bulacağı İslâm şemsiyesi altına. Batıcı çizgideki İslâmî renkteki örgütlenmeleri işbirlikçi görürken, samimi bir şekilde antiemperyalist fikirlere sahib kurum ve örgütleri ise müttefik gördüğümüzü ifade edelim.  Baran Dergisi 531. Sayı  

Rasyonalizm ve İktisad

“Matematiğin apaçık ve tümüyle güvenilir kesinlikleri Descartes’i heyecanlandırmaktaydı. Böylece, matematiğe kesinliğini veren şeyin, bilginin öteki alanlarına uygulanıp uygulanamayacağını düşünmeye başladı. Eğer bu mümkün olabilirse, hiçbir şeyin kesin olarak bilinemeyeceğini savunan ‘Septikleri’ kolayca yanlışlayabilecek bir şey olacaktı elimizde. Fakat bundan da önemlisi, modern anlamıyla bilimin üzerinde inşa edilebileceği dünya hakkında kesin bilgi elde etmenin bir yöntemine kavuşabilecektik. Descartes, matematiğin, kesinliğini şu bir dizi nedene borçlu olduğu sonucuna vardı. Matematik isbatlar, son derece basit az sayıda öncülden başlamaktaydı; bu basitlik, (iki nokta arasındaki en kısa mesafe düz bir çizgidir önermesinde olduğu gibi) o denli temel ve apaçıktı ki, onlardan şüphe etmek olanaksızdı. Daha sonra, her seferinde mantıkî bir adım atılarak bu isbatlardan tümdengelim metoduyla ilerlenebilirdi. Her adım, nefyedilemez, çok basit ve yine kesin olurdu. Daha sonra, ki bu matematiğin büyüsüne kapılmış herkesi kendinden geçiren bir şeydir, her biri basit ve apaçık olan öncüllerden yine her biri basit ve apaçık olan mantıkî adımlarla ilerlerken, ne basit ne de apaçık olan sonuçlara vardığınızı fark edersiniz: Önünüzde öngörülmemiş buluşlarla dolu bir dünya açılmaya başlar. Bu buluşların çoğu şaşırtıcıdır ve uygulamada büyük yararları vardır; ayrıca hepsinin doğruluğuna güvenilebilir. İnsana, keşfedilmeyi bekleyen bu dünyanın bir sonu yokmuş gibi gelir. Şimdi, bu metodu matematikî olmayan bilgilere tastamam uygulamak mümkün müdür, diye sorar Descartes. Matematiğin dışında doğruluğundan şüphe edilemez önermeler bulabilirsek, onları, tümdengelim metodu kullanılarak yapılan isbatlarda öncül olarak kullanabiliriz; bu durumda, onlardan mantıkî olarak çıkardığımız her şey doğru olmak zorundadır. Bu bize, bilgi yolunda buluşlarına yüzde yüz güvenebileceğimiz metodik bir temel sağlayacaktır.” (Bryan Magee’nin “Felsefe’nin Öyküsü”nden) Bu iktibası, Ricardo ve çağdaşı iktisadçıların (buna Marks da dâhildir) dünya tasavvurlarının, ferd ve cemiyete bakış açılarının özünü yansıttığından yaptık. Bu bakış açısı, Aydınlanma Çağı felsefecilerinin çoğuna ve bilim adamlarının neredeyse tamamına hâkimdi. Descartes’deki şüpheci ancak mahiyet olarak idealist/gâî rasyonalizm, yanına Galile ve Kopernik’i alan Bacon’da pragmatik ve empirik rasyonalizme dönüşür; Newton’un mekanik dünyası ile de ilk büyük zaferini elde eder. “Her maddî tesirin kendine ‘mutlak muadil’ bir maddî tepkisi vardır” şeklinde özetleyebileceğimiz anlayışın Newton mekaniğinde aradığı kalıbı bulması, Batı düşüncesindeki kırılma anlarından biridir. Akla güveni zirveye taşıyan Newton’un aslında Tanrı’nın kâinatı nasıl yarattığını anlamaya çalışan bir simyacı olması ironiktir. Her şeyin maddî olduğu ve dolayısıyla bir izahının bulunduğu “inancı” diyebileceğimiz maddeci rasyonalizmin altın çağında, varlığın “niye” var olduğu gibi gereksiz (!) tartışmalarla uğraşılmamış, varlık artık bir “veri” kabul edilmiştir. Dünyanın bizim için olduğu gibi bu insanlar için de bir anlamı vardı; aksini düşünmek zor... Mesela bu zihniyetin ana damarlarından birini oluşturan Bacon, eserlerinde, farklı bilim dallarının tümevarım metoduyla geliştirilmesi gerektiği, bilimin zaman içinde her şeyi yerli yerine oturtacağını iddia ederken, bu iddialarının anlamsız kalmaması için merkeze insanı yerleştirmektedir. Zira o da bilmektedir ki, ilmî çalışma bir kılavuz olmadan istikametini kaybeder; ona istikametini verecek olan ise insan aklıdır. İnsanî hakikati kendi aklına göre “aşkın” hale getirip “mistikleştiren/sırlaştıran” Bacon, insanın onu kuşatan tabiattan üstün olduğunu, dolayısıyla onun üzerinde sınırlarını ancak aklın çizebileceği sonsuz tasarruf hakkına sahib bulunduğunu söylemektedir. Bu durumda çevrelerindeki her “şey” –buna az gelişmiş ve insan olduğu şüpheli, kendilerinden olmayan insanlar da girmektedir- istedikleri her şeyi yapabilecekleri “malları” haline gelmektedir. İslâm’daki “emanet” mefhumuyla Batılıların “sahiblik” saplantısı arasındaki fark, her iki medeniyetin istikametindeki ayrımın ana amilidir. Elbette bilimin kılavuzu felsefenin gerektiği konuma gelebilmesi ve insanın bilim ışığı altında yükselebilmesi için, Bacon’a göre zihnin “putları” yıkılmalıdır. “Put” ile Bacon’ın kastı, gerçeklerin yerine konulmuş, yanlış ve hatalı, “akıl-dışı” metod ve düşüncelerdir. Bu yanlış metod ve düşünceler, sadece yeni yanlışlıkların doğmasına yol açar, böylece bilimin gerçek yolunun ve gerçeklerin üstünü örter. Görünebilen/tecrübe edilebilenin ötesinde kalan ve aklın ancak sınırlarında dolanabildiği metafizik de bu yanlış düşüncelerden biridir. Böylece cemiyeti yönetecek kuralları “bazı insanların” koyma hakkına sahib olduğu gün gibi aşikâr hale gelmektedir. Şu veya bu şekliyle kamu otoritesini kurup kullanmaya da bu durumda o “bazı insanların” hakkı olduğu anlaşılmıştır herhalde. Sadece iktisad değil, onunla bağlantılı sosyoloji ve psikoloji de sonraki asırlarda fizikî kuralların insanda aranmasına sahne oldu. Tanrı’nın olmadığı ya da varsa bile insanları yaratıp kendi haline bıraktığı bir âlemde, her fizikî hadiseyi açıklayan kanunlar olduğu gibi, insanların teker teker ya da toplu davranışlarını izah eden kurallar da olmalıydı. Başka türlüsü düşünülemezdi. Burada bir parantez açıp tabiatı ve cemiyeti yöneten benzer kuralları aramakta haksızlar mıydı sorusunu soralım. Bir Müslüman olarak cevabımız esasta, yani aramakta haksız olmadıkları, hatalarının usûlde meydana geldiğidir. Bu arayışı tamamen şahsî, pragmatik ve nefsanî sâiklerle yapmakta, yani üstün bir mihraka bağlı yapmamakta haksızlardı. Son iki asırdır bir dünya dolusu insan, onların haksızlıklarının sonuçlarını yakinen yaşıyor ve tesirlerinden ölümüne mustarib bir halde. Zira cemiyeti yöneten bu kuralları arayıp dururlarken, tabiatıyla ya devlet gücüne talib oldular ya da ellerindeki devlet gücünü kullandılar. Sermayeye dair görüşleri bağlamında diğer iktisadî telakkilerine de göz attığımız iktisadçıların, devirlerinin meselelerine getirdikleri çözüm metodları, günümüzde makroekonomi diye tabir edilen ilmî branşın uhdesindeki toptancı yaklaşımlardı. Zaten “ekonomi politik” terimiyle kast edilen de buydu: Her ne kadar liberal ya da devlet karşıtı çözümlemeler getirseler veyahut da devlet bu çözümlemelerde kendine öyle iri kıyım bir yer bulamasa da, aslında bütün söylemlerin nihaî muhatabı oydu. Cemiyet düzeninin, ahlâkî bir ideal ve onun etrafında şekillendirilecek bir iktisad anlayışına göre değil de, yukarıda Bacon vesilesiyle işaret ettiğimiz “rasyonel” aklın ürünü mekanik buluşların getirdiği hızlı üretimden kaynaklanmış gelir artışının paylaşımına göre tanzimini hedefleyen görüşlerdi bunlar. Sürekli büyümeyi önceleyen, onu iktisad anlayışının “sabiti” kılan bu kişilerin ateşli sermaye taraftarı olduklarını görüyoruz; 17. Asrın ortalarından itibaren, ziraatta olsun imalatta olsun sermaye yoğunlaşmasının gerekliliği, tartışılmaz bir hakikat kabul edilmekteydi. Onlara göre piyasa, kesimler arası gelir tahsisini teminde en adil hakemdi. Bu yaklaşım iki noktayı ıskalamakta idi: Birincisi, mekanizasyonun hem ziraat hem de imalatta sermaye ve arazi sahipleri lehine hızlı bir gelir artışı sağlayacağını, ikincisi ise bu artışla güçlenen sermayedarların piyasayı denetlemek adına devleti “başıboş” bırakmayacağını… Sermayenin aslında tabii bir tedbir alma ve/veya biriktirme sürecinin neticesinde ortaya çıkan, cemiyetin geneline şamil, gayet insanî bir husus olduğunu belirtmiştik. Lakin biriktirme sürecinin belli bir safhasından sonra paralı ya da parasız mübadele yoluyla cemiyete yaygın vaziyette bulunan sermaye stokunun belli kesimlerde odaklanmaya başlaması kaçınılmaz gibidir. BD-İbda’nın sermayeye bakışı ile sermaye konusunda ifrat ve tefrit arasında gezinen diğer görüşler arasındaki fark, bu kaçınılmazlık noktasında kendini göstermektedir. Bizde özel mülkiyet ve bunun üretime dönük ciheti olarak görülen sermaye fıtrî bir haktır; ancak bunun hududunu, kamu yararı tesbit eder. Sermaye kamu menfaatine değil de aleyhine çalışmaya başladığı zaman veya başka bir deyişle kontrolsüz bir büyüme istidadı gösterdiği anda, derhal müdahaleye tâbidir. Devlet gücü, sermayedarlara teslim edilemez. Bizdeki murakabe sistemi bir sermaye odağının aşırı büyümesine izin vermeyecektir; ancak başka bir yerde oluşmuş çok büyük bir birikimin İslâm topraklarına elini uzattığı anda ilk mukabeleyi verecek olan da piyasa değil, devlettir. Kısacası sermayenin hem kaynağı sorgulamaya açıktır hem de, makbul yoldan elde edilmişse bile, büyümesine bir sınır konmaktadır. Kişilerde birikmiş sermayenin, büyüme maksadıyla yatırım yapması ve istihdam temini arzulanırken, bunun diğer kesimlerin aleyhine olmasına izin verilmez. Marksizm’de olduğu gibi, içtimaî sermayeyi halk adına bir oldubittiyle yine bir kesimin eline vermek de çözüm değildir. Bu tarz bir çözüm hem ferdler açsısından bakıldığında adil değildir hem de iktisadî gelişmeyi yakıtsız bırakır. Mesele şahsî mülkiyetin müsbet bir istikamette şahsî sermayeye dönüştürülmesini ve içtimaî refah için çalışmasını temindir; azmanlaşmış hali zararlı diye itidalde faydalı bir hususiyeti kökten iptal teşebbüsüne girmek aşırı kolaycılığa gider. Hiçbir kolaycı çözümün de içtimaî meselelere deva olduğu görülmemiştir. Bahsimize vesile olan Ricardo ile devam edelim… Ricardo, rasyonalizmin kendi devrinde aldığı hal olan “tabii düzen” anlayışına sahibti. (Aslında bu anlayış bile tek başına rasyonalizmi gömmeye yetse de, insanlar istediklerini görme temayülündeler.) Ona göre piyasa, kendi haline bırakılırsa, cemiyetin yararına sonuçlar doğuracak, içtimaî kalkınmayı sağlayacak, aklın icabı bir sistemdir. Ancak gözlemleri yoğunlaştıkça, bu sistemin işleyişinin bütün içtimaî sınıflar lehine sonuçlar doğurmadığını da fark etmiştir. “Ekonomi Politiğin İlkeleri”nin 1817 yılında yayınlanan ilk baskısında, 18. yüzyıl politik ekonomistlerinin iyimserliğini sürdürerek, makinalaşmanın fiyatları düşürerek emekçiler yararına sonuçlar doğuracağını savunan Ricardo, eserin 1821 yılında yayınlanan üçüncü baskısına eklediği bir bölümde, bu konuda yanıldığını itiraf etmiştir: “Makinalaşma ile emeğe olan talepte değişme olmayacağını, ücretlerin de eskisinden daha düşük olamayacağını düşündüğüm için, makine kullanımı sayesinde metaların fiyatında genel bir ucuzlama olduğunda, bunun getireceği avantajlardan, emekçi sınıfın da, diğer sınıflar kadar yararlanacağını düşünmüştüm. Bu görüşlerim, toprak sahipleri ile kapitalistler açısında değişmiş değil, ancak insan emeğinin makine ile ikame edilmesinin emekçi sınıfının çıkarına çok zararlı olduğuna ikna oldum.” Ricardo, aslında bu sözleriyle, makinalaşmanın cemiyette yol açmaya başladığı buhranı ve cemiyetin kahir ekseriyetini oluşturan ücrete bağımlı çalışan kesimde bu sürecin yol açtığı sefaleti haber vermekteydi. Ve elbette yaklaşan Marksizm’i… Ricardo, kendi tasavvur sisteminde iktisadî büyümenin temel kaynağı olan “artık değer”in mahiyetini ve nasıl büyütüleceği meselesini halletmek için, ücret, kâr ve rant arasındaki ilişkilerin analizini temel eksen olarak belirlemişti. Klasik siyasî iktisada “artık değer” yaklaşımını ilmî olarak ilk kez Fizyokratlar getirmişti. 18. yüzyıl Fransa’sının reformcu düşünürleri olan Fizyokratlar, iktisadî artığın kaynağını tarım sektörü ile sınırlamalarına mukabil, getirdikleri açıklama ile klasik siyasî iktisadın en önemli meselelerinden birisine çözüm bulmuşlardı. Fizyokratların ardından Adam Smith, bu okulun tarım sektörünü tek üretken sektör olarak görmesini eleştirmiş ve sanayi sektörünün de bir artık değer yaratacağını ortaya koymuştu. Ricardo, Smith’in bütün sektörler için genelleştirdiği artık değer yaklaşımını temel alarak, sanayideki sermaye birikiminin, emeğin katkısının üzerinde ve ötesinde kalan fazlaya bağlı olduğunu göstermiştir. Başka bir deyişle, Ricardo, Fizyokratların tarım sektörü için geliştirdiği net ürün kavramını, sanayiye tatbik etmiştir. Bu çerçevede, sermaye birikimi, kapitalistin kârına bağımlı olduğundan, üretimde emeğin bedeli ödendikten sonra kalan fazlanın kâr ve rant arasında paylaşılmasını ya da daha genel olarak toplam ürünün kâr, rant ve ücret arasında bölünmesini tayin eden kuralların tesbiti, onun siyasî iktisad görüşünün ana gayesi olarak ortaya çıkmaktadır. Önceki sayımızda da zikrettiğimiz üzere, Ricardo’nun paylaşım meselesine yaklaşımının anahtarını rantiye tahlili oluşturmaktadır. Buna göre, iktisadî büyüme sürecinde, bir yandan sermaye birikimi sağlanırken, diğer yandan yeni fabrikalar açılması ya da mevcut fabrikaların kapasitesinin artması, işgücüne olan talebi yükseltmektedir. İşgücü talebinin artmasının tabii neticesi, ücretlerdeki artıştır. Lakin ona göre bu artış geçicidir. Zira artan ücretler, çalışanları, aile başına toplam geliri yükseltmek için, nüfuslarını artırmaya sevk etmekte, bu da işgücü arzını artırarak, ücretlerin tekrar eski seviyesine inmesine yol açmaktadır. Sonuçta, ülkede beslenecek daha fazla nüfus ortaya çıktığı için, tahıla olan taleb de artmaktadır. Ricardo’ya göre nüfus, işlenebilir topraklardan daha hızlı arttığı için, artan tahıl talebini karşılamak için, ziraî üretim giderek daha az verimli topraklara uzanmaktadır. Tahılın değeri ise, en az verime sahip olan marjinal toprağın ekiminde harcanan emek miktarı tarafından belirlenmektedir. Tahılın piyasa fiyatı, en düşük verime sahip toprakta üretilen buğdayın maliyetine eşit olduğundan, daha verimli topraklardan elde edilen tahıl daha ucuza mal edilmekte, böylece daha verimli topraklardan elde edilen buğday lehine bir fazlalık ortaya çıkmaktadır. Bu da rantiyeyi büyütmekte, imalatçı sermaye stokunu zorlamaktadır. Bu noktada imalatçı sermayedarların, çözüm olarak, işçi yerine makineleri ikame etmesi, emeğe taleb düşürmekte ve dolayısıyla da ücretli kesimin gerçek geliri sürekli negatif yönlü bir eğri çizmektedir. Buna bir çözüm sadedinde devletin rantiyeyi vergilendirerek imalatçıları rahatlatması gerektiğine dair fikirlerinden önceden bahsetmiştik; böylece işçi sınıfının durumunu düzeltecek mevzuat değişiklikleri, onları diğer ülkelerin imalatçılarıyla rekabet edebilir pozisyondan çıkarmayacaktı. Ricardo, sermayenin hudutsuz büyüme şehvetinin ve makinalaşmanın getireceği sıkıntıları ilk gören siyasî iktisatçılardandır. Baran Dergisi 531.  Sayı  

Pakistan Seyahati

Denizler, Allah’ın bize verdiği büyük nimetlerdendir. Dünya ticaretinin yüzde 75’i hâlâ denizler aracılığı ile yapılıyor. Rızkın yüzde 90’ı da ticarette olduğuna göre denizlerin önemi daha bariz biçimde ortaya çıkmaktadır. Yüzbinlerce tonluk gemiler deniz üzerinde yüzmekte ve küçük bir parmak hareketi ile yol almaktadırlar. Bu kadar büyük kütlelerin nizam ve intizam altında hareket etmesi ancak Cenab-ı Allah’ın takdiri ve yardımı iledir. Cenab-ı Allah, Rahman Suresinde “Denizlerde dağlar gibi kurulmuş akıp giden gemiler Onun varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eder. Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz” buyurmaktadır. Gerçekten de insan düşünüp tefekkür ettiğinde, insanlara verilen nimetlerin ne kadar çok olduğunu anlıyor. Pusula ve cayro gibi cihazlar insanların yarattığı değil; keşfettiği cihazlardır. Allah dünyayı, elektrik ve atomları bu keyfiyette yaratmasa idi mümkün değil bu cihazlar çalışmazdı. Nasıl ki dünya hareket ettikçe manyetik alan meydana geliyor ve pusulamız manyetik kutup noktasını gösteriyor, aynı şekilde elektrik enerjisi de cayroyu hakiki kutup noktasında sabit tutmaktadır. İnsanlar, hatalı bir yolu seçerek sadece bir isim takmakla yetinmektedirler. Bu da, bu nimetleri adileştirip basitleştiriyor. Sanki bütün bunlar kendi kendine oluyor. Aden Körfezi’ndeki maceralı yolculuğumuzdan sonra Hint Okyanusunda sakin bir seyirle Pakistan’ın Gwadar Limanı’na geldik. Bu liman Hint Okyanusu’nun rüzgârlarından ve azgın dalgalarından tabiî bir biçimde korunmuştur. Allah’ın Pakistanlılara bir hediyesi gibidir. “T” şeklindeki yüksek tepeler ile korunan bu yerde, çok az bir masrafla koca bir liman inşa etmişler. Gwadar limanı, Orta Asya petrollerinin Hint Okyanusu’na ulaşılıp buradan Çin ve Hindistan gibi geleceğin dev ülkelerine sevk edilebilmesi için inşa edilmiş. Fakat limanda sadece dökme yük gemileri vardı ve bir tane bile petrol tankeri bulunmuyordu. Çünkü bu çok önemli proje başta Amerikalılar olmak üzere dev petrol üreticileri tarafından sabote edilmiş ve uygulanamamıştı. Afganistan ve Pakistan üzerinden boru hatları ile Hint Okyanusu’na ulaştırılacak petrol, hem Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’ne hem de Afganistan ve Pakistan gibi geçiş ülkelerine yarayabilirdi. Bu gün sadece Rusya üzerinden petrol satabilen Kazakistan, Türkmenistan gibi dev petrol ve doğal gaz rezervlerine sahip ülkeler, Afganistan ve Pakistan’daki iç karışıklıklar ve terör sebebiyle bu önemli projeyi hayata geçiremediler. Zira Amerikalılar petrol işini asla şansa bırakmak istememekte, daima kontrol altında tutabilmek için her türlü kirli oyunu icat ederek uygulama imkânı bulmaktadır. Petrol hâlâ dünyanın en önemli enerji kaynağıdır. Yeni enerji kaynakları bulunsa bile en az 30 yıl daha önemini sürdürecektir. Bu arada daha önce kullanılmayan ve yakılarak göğe savrulan doğal gaz gittikçe önem kazanan bir enerji kaynağı haline gelmiştir. Hatta en önemli doğal gaz üreticilerinden olan Rusya, bu kaynağını siyasî bir koz olarak kullanmakta kendi siyasetlerine aykırı davranan ülkeleri doğal gaz kozunu kullanarak dize getirmektedir. Ukrayna ve Doğu Avrupa ülkelerinin yaşanan soğuk kış şartları ve ekonomik krizler nedeni ile Rus gazının parasını ödemeyince Kırım işgal edilmişti. Şimdi ise “Türk akımı” projesi ile Ukrayna by-pass edilmeye çalışılmaktadır. İşte Rusya’nın da pek sıcak bakmadığı bölgedeki bu petrol ve doğal gaz projesi Afganistan ve Pakistan’ın başına büyük bir gaile açmıştır. Zamanında Rusya’ya karşı Amerika’ya destek olan yerel halk, bu sefer Pakistan ve Afganistan’ı vurmaya başladılar. Bu ülkeye Pakistan’ın Swat Vadisi’ndeki terör kamplarını vurması esnasında gittiğimiz için Gwadar şehrini gezmeye imkân bulamadık. Çünkü limandan dışarıya çıkış izni verilmiyordu. Bu sebeple sadece liman içindeki camiye gitme şansımız oldu. Ayrıca gemimizden tahliye yapan kamyonların birbirinden ilginç görüntülerini çekme fırsatımız oldu. Pakistan 160 milyon civarındaki nüfusu ile dünyanın en büyük Müslüman ülkelerinden biri. Nüfusun hızlı artmasının bir sebebi de Hindistan’dan gelen Müslümanlar. Yoksa doğumlar sebebiyle bu kadar yüksek bir hızla nüfus artışı olması imkânsız gibi. Gwadar şehri, güneybatı Pakistan’da yer alıyor ve İran’a çok yakın. Kuzeyi çöl. Bu bölgede çok fazla insan yaşamıyor. Konuştuğum insanlardan edindiğim bilgilere göre bölge halkı çöl ikliminin de tesiri ile oldukça tembel. Buna mukabil Hindistan’dan özellikle de Mumbai (Bombay) şehrinden gelen Müslümanlar, bölgeye bir canlılık katıyorlar. Ekonomi neredeyse tamamen Hindistan göçmenlerinin elinde… Limanın çok güzel bir camisi var. Temiz ve bakımlı. Burada yukarıda değindiğim gibi Cuma namazı kılma fırsatı bulduk. Hindistan camileri gibi aynı özellikler taşıyan bu yerde hutbe okunan minber yok. Vaaz kürsüsü aynı zamanda minber olarak kullanılıyor. Cuma hutbesinde İmamın elinde asası var. En önemli farkımız bu. Pakistanlılar da çoğunlukla İmamı Azam Ebu Hanife’nin mezhebinden. Yani namaz kılmaları ve sünnetler aynen bize benziyor. Buradaki Müslümanlar aynen Hindistan’da olduğu gibi oturarak namaz kılmayı çok seviyor. Hani bazı yaşlı ninelerimizin yaptığı gibi. Burada farklı olan yaşlı-genç birçok kişi sünnet namazları oturarak kılmaya alışmış. Hâlbuki bunların sağlık sorunu görünmüyor. Nasıl gelmiş ise böyle garip bir adetleri var. İmam Efendi, hutbeyi Arapça okuyor. Arapça hutbeyi dinlemek, kendi lisanımızla da dâhil olmak üzere mahallî diller ile dinlenmesinden kat kat güzel. Dünyanın birçok ülkesinde hutbe dinledim. Üç lisanla hutbe okuyan imamlar gördüm. Lâkin Arapça okunan her hutbe diğerlerinden daha fazla huşu veriyor. Zira insanlara delilden ziyade Kuran kaynaklı mesajlar ve kutsiyet; itaat şevki verir. Yani insanların dinî kurallara uyması daha kolaylıkla olur. Zira mahallî lisanlar o ulviyeti verememektedir. Pakistan’ın en ilginç özelliklerinden birisi de araçlara işlenen rengârenk desenler ve resimler. Bir zamanlar bizim minibüslerde de olan ama belki yüz kat daha fazla olan bu san’at eserlerinin bol bol fotoğrafını çektim. Bunların bir kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum. Gwadar Limanı’nda dışarıya personel çıkamadığı için diş rahatsızlığı dolayısıyla diş doktorunu gemiye getirdik. Oğlu ile birlikte gelen diş doktoru üç gemicinin dişini tedavi etti ve gerekli ilâçları almamızı sağladı. Fakat kalkacağımız gün makine lostromosu çalışırken elini sıkıştırmıştı. Parmağının kırılması endişesi ile hastaneye göndermemiz gerekti. Nitekim dışarıya çıkış yasak olduğu halde bu personelimizi nezaretçi ile birlikte hastaneye gönderdik. Çok şükür herhangi bir kırık çıkık olmadan personelimiz gemiye döndü. Pakistan tahliyemiz bir bakıma çok ilginç olmuştu. Üç büyük dökme yük gemisi arka arkaya dizilmiş üçümüz de buğday tahliye ediyorduk. Elektrik süpürgesine benzeyen motorlu cihazlarla (elevator) gemi ambarlarından alınan buğday, çuvallama makinelerinin bulunduğu kulelere dökülüyor, burada paketlendikten sonra kamyonlara yükleniyordu. Yaklaşık bir hafta süren çalışma sonunda tahliyemizi bitirdik ve yeni seferimiz için limandan ayrıldık.  Baran Dergisi 531. Sayı  

-Gudde-i Sanevberî VI- Kozalaksı Bez ve Dolmabahçe Sarayı

Demişlerdir ki, “Eğer bu dünyayı yöneten bir alt güç var ise, sembolü kozalaktır.” Dünden bugüne birçok kadim kültürde “kozalak”, muamma bir sembol olarak kendine ciddi yer bulmuştur. Günümüzün “new age” felsefî veya mistik akımlarının pek çoğunda kullanılmaktadır bu sembol... “Çam kozalağı” sembolü eski kültürlerin çoğunda, Sümer, Asur, Babil, eski Mısır, eski Çin ve Hint, eski Yunan ve Roma’da, daha yakın bir zaman dilimi olarak Ortaçağ Avrupası’nda şu veya bu şekilde görülmektedir. Sümer’in tanrı heykellerindeki taçlardan Asur Kralı Sargon’un heykelinin avucuna, Yunan Tanrısı Dionysos’un asasından Mısır’ın Ölüm Tanrısı Osiris’in asasına, Buda büstlerinin saç motiflerinden Hint Tanrıçası Shiva’nın saçına, Vatikan Sarayı’nda bir meydana da adını veren çeşmeden Papa’nın asasına, Mason Localarının tavanlarını süsleyen kabartmalardan Nazilerin kartal amblemine ve Osmanlı Devleti’nin Batı’ya açılan penceresi Dolmabahçe Sarayı’nın(1) dış duvarlarını süsleyen heykelciklere kadar pek çok yer ve eserde çam kozalağı sembolüne rastlanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin son döneminden itibaren Doğu ile Batı arasında çok önemli ve sembolik bir mekân olan Dolmabahçe Sarayı üzerinde biraz durmak istiyoruz. Dolmabahçe Sarayı’nın dikkatimizi çeken yönü ise şu: Epifiz bezi mevzuunun ana temasını oluşturan “kozalak” motifinin bu sarayda çokça kullanılmış olmasının sebebi nedir? Kanaatimizce, Batı merkezli “dünya düzeni” kuruculuğuna soyunanların, “ava giden avlanır” hakikatine nasıl da çarptıklarını göstermesi açısından çok önemli bir mekân Dolmabahçe Sarayı... Kim bilir, belki de söz konusu “kozalak” sembolleri istikbâli kollayan ve de koklayan “velî” mizaçlı bir yönetim anlayışının mekr-i ilâhiye kapı aralayan bir nişânesi olarak Dolmabahçe Sarayı’nın duvarlarına yerleştirilmiştir; “Kim” bilir… Takib edelim: “Dolmabahçe Sarayı: 1412: Toğo- Yakut dilinde, “Niçin? Niye?”… Gaybet- Bir şeyin başka bir şey içinde gaib olması: 1412: Tabco- Süryanice, “Mühür. Pul”. Köprü; bulunan ve 2014 senesinin son gecesinde fark edilen mühür… Süryanice, Oto- İşaret. Sembol; zıddında kendi davasını ıspatlayan, elini küfre değdirse Şeriat doğuran: 412: Caput- Lâtince, “Kafa”; İslâm tasavvufu ile BATI tefekkürü arasında kanatlarını açan Büyük Doğu-İBDA…”(2) Not: İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun şahsında tecelli eden mânâ çerçevesinde, Baran Dergisi’nde tefrika edilen “hayat odası” mânâsını mündemiç “Ölüm Odası” isimli kitabının yazı dizisinde, “Malik Makamı (Dolmabahçe Sarayı)” üst başlığı altında söyledikleri yukarıda “Gaybet” kelimesi mânâsı üzerinden söylenen, “Bir şeyin başka bir şey içinde gaib olması” mânâsının “Mühür. Pul” mânâsı ile örtüştürülmesi ve aynı zamanda, epifiz bezi ile ilişkilendirilebileceğini düşündüğümüz, Süryanice, “Oto” ile Latince, Caput kelimelerinin “işaret”, “sembol” ve “kafa” mânâlarının yanında, “İslâm tasavvufu ile BATI tefekkürü arasında kanatlarını açan Büyük Doğu-İBDA” ve “zıddında kendi davasını ispatlayan, elini küfre değdirse Şeriat doğuran” mânâları ile örtüştürüldüğü dikkate alındığında, aslında ne kadar hassas bir dönemden geçtiğimiz anlaşılmaktadır. Bu hassas dönemi daha da hassaslaştıran ifadeler, Baran Dergisi’nin 529. sayısındaki tefrikadan: “VAHİDÜTTİN, (…): 1518: DERVİŞ MUHAMMED SEMERKANDÎ-442 mührü… SULTAN VAHDETTİN,- Vahidüddin- vesilesiyle, Dolmabahçe’nin, niçin Malik hikmetinin orada bulunduğu tamı tamına pekişmiş oldu: Bâtını ve zâhiri ile, Hilafet meselesi de. Zirve, mekân hususiyetiyle de, yıkıldığı yerden yükselecektir… 17 Kasım 1922’de Sultan Vahdettin’in İngiliz zırhlısıyla Dolmabahçe’den alınıp, vatandan uzaklaştırılması… Sonra maket Hilafet’in 3 Mart 1924’te kaldırılması… SEYYİD Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin sözü: Biz Sultan Azîz’in ahını çekiyoruz, Sultan Hamîd’in ahına daha sıra gelmedi. Biz bu Hanedan’a yapılan zulme kayıtsızlığımızın cezasını çekiyoruz. Hanedan bedduası müthiştir. Bizim ecdadımız, Hanedan bedduasından korkardı. Çünkü onların emirlikleri –ve Hilâfetleri-, Allah’ın tensibi, takdiri ve kendi bileklerinin hakkıydı. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi kimse onları Milleti’nin başına memur olarak koymamıştır.”(3) Yazının devamında, zamanımızla, gerçekle mezc olunmuş hakikatleri veya hikmetleri merak edenler, Baran Dergisi’nde tefrika edilen “Ölüm Odası”nı takib edebilirler. Bu arada şunu da söyleyelim ki, aslında Osmanlı Hanedanlığı’nın büyüklüğü layıkı veçhile henüz kelâma gelmiş değildir. Hanedanlığın büyüklüğüne bir işaret olarak söyleyelim ki, “gaybı hissedilebilir hâle getiren Velî” mizaçlı olmaları ve hâliyle de, mukadderata olan nüfuziyetleri itibariyle, sırf “İstikbâl İslâmındır” mânâsına olan bağlılıklarından ötürü, dile kolay, tam 600 yıllık birikimlerini sırf İslâm için bir çırpıda feda etmişlerdir. Allah cümlesinden razı olsun! Güncel not: TRT-1’de Cuma akşamları “Payitaht-Abdülhamid” dizisi yayımlanıyor. Maksadımız dizinin muhtevası hakkında bir değerlendirme yapmak değil, lakin dizide 2. Abdülhamid’e söylettirilen bir söz çok dikkat çekici. Sözün gerçekte 2. Abdülhamid’e ait olup olmadığını bilmiyorum. Ancak, bir tarih muhasebesi eşliğinde hâlin izahını yapan, daha doğrusu sahici bir durum tesbiti yapan bir sözün, aynı zamanda istikbâlin okunabilmesine de yataklık ettiğini görmek gerekiyor. Mühim bir tesbit ve ileriye doğru zuhur ettirilebilecek bir kelam keyfiyetini haiz, 2. Abdülhamid’e söylettirilen söz şu: “Paşalarım! Dünyayı zaman zaman din adamları, bazen asker, bazen tüccar idare etti. Haçlılar döneminde Papalık hüküm sürdü. Onların saltanatını büyük bir asker olan dedem Fatih Sultan Mehmet bitirdi. Osmanlı dört asır dünyaya hükmetti. Filhakika; o dönemler artık geride kaldı. Bundan sonra dünyayı, tüccar yönetecek. O sebeble bu demiryolu meselesi mühim!” 2. Abdülhamid’e, Hicaz Demiryolu projesi üzerinden söylettirilen bu sözler biter bitmez, hemen bir sonraki sahnede 2. Abdülhamid’in, Saray içerisindeki nöbetçilere, 30 dakikada bir tekrarlattığı söze yer veriliyor: “Kim var orda!” Anlayanına güzel bir espri! Bu espriyi, İBDA Mimarı’nın, Nakşi Şeyhi Mahmud Efendi Hazretleri’ni ziyaretlerinde, Mahmud Efendi Hazretleri’nin tek cümlelik, “Kim geldi? Kim geldi?” sözüyle beraber düşününüz. Ve bir de bunu, “Sultan Vahidüddin Han’ın Hırka-i Şerif’in bulunduğu odayı ziyaret için Efendi Hazretleri’ni de saraya davet etmesi ve akabinde, diğer ileri gelenlerle beraber Sultan’ın, Hırka-i Saadet’in kapısının önünde “Ahdülhakîm Efendi nerededir?” diye sormasıyla beraber düşünün. Ve de orada bulunan kalabalığın, “O kim?” anlamında birbirlerine bakarak ettikleri mukabeleyle… Buna bağlı olarak söyleyeceklerimize gelince, o da şu: Evet; yaşanılan zaman 2. Abdülhamid’i haklı çıkarıyor ve onun dediği gibi de oluyor. Üstad Necip Fazıl’ın, “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” cümlesini bir de bu çerçevede mütalaa etmek lazım. Yani, o gün bugündür dünyayı tüccarlar idare ediyor. Ama ne yazık ki bahis konusu dönemin tüccarları Müslümanlar değil, lanetli Yahudi aileleri oldu! Tedaisi, İBDA Mimarı’nın veciz sözü: “Aksiyonlarını bizden alıyorlar!” 2. Abdülhamîd’in azlettirilmesi ve onun gördüğü mânâya çöreklenilmesini anlamakta zorlanmıyoruz. Bugün Fettoş üzerinden Büyük Doğu-İBDA’nın hasrında “İstikbâl İslamındır” mânâsına yine bir el çabukluğuyla konmaya çalışılmasını da anlamakta zorlanmıyoruz. Büyük Doğu-İBDA, bütün hakikatleri aydınlatan büyük bir projektör misali, insanlığın üzerinde asılı durmaktadır. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın ortaya koyduğu hakikatleri kim ki kendisine maletmeye kalkışacak olursa, onun akıbeti, ateşi tutan yanar ya da ateş değdiği her şeyi kendisine döndürür hesabı bir neticeyle karşılaşacaktır. Filhakika; bugün gelinen noktada tüccarlar da dünyayı yönetemez oldular. Peki, şimdi ne olacak? Durun ben söyleyeyim: Bundan böyle dünyayı fikir adamları yönetecek! “Hangi fikrin adamları?” sorusunun cevabını da, mukadderata işaret eden bir söz hâlinde, “zamanı gelmiş bir fikri durdurabilecek hiçbir güç yoktur” çerçevesinde verelim: Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemine sımsıkı bağlı fikir adamları! İBDA Mimarı’nın Türkiye’deki aydınlara hitaben söylediği, meâlen, “Ya İBDA’nın eri olursunuz veyahut da hizmetçisi!” sözünü bütün bir dünya aydınlarına söylenmiş olarak kabul edebiliriz. Bu mevzuun en güncel esprisinin ne olduğuna gelince, o da şu: “Gongu çal” diyen Âdem, aslında bizzat gongu çalanın Kim olduğuna işaret! Âdem Kim?  “Ben Kimim?” diyen! Bilindiği üzere, dinden ve imandan arındırılmış günümüz seküler dünyasının yeni yıl başlangıcı Noel Kutlamaları eşliğinde gerçekleştirilmektedir. Yılbaşı, dolayısıyla da Noel kutlamalarının en belirgin sembolü Noel Baba ve çam ağacıdır. Çam ağacı, kozalak meyvesi veren bir ağaç türüdür. Burada çam kozalağına bir atıf yapıldığına hiç şüphe yok! Seküler dünyanın muktedirleri tarafından böyle bir tercihin yapılmış olması kuvvetle muhtemel. Bunun tercih edilmesi “başlangıç” veya “yaradılış” ile ne derece ilişkilendirilebilir bilemiyorum ama seküler dünyanın kimler tarafından şekillendirildiği malum olduğuna göre, mevzuun ilahî bir yönünün olmadığı da çok bariz... Belki de ilahî olana bir karşı duruş söz konusu... Ve bu duruş, dünya hâkimiyetlerini gösteren bir sembol olarak kullanılmaktadır. İslâm’a karşı Deccal taifesinin en müşahhas ve en baş sembollerinden biri olan Noel kutlamaları ve bu kutlamalarda bir sembol olarak kullanılan çam ağacı, aslında bir iç salgı bezi olan kozalaksı beze, yani epifiz bezine bir işaret olmakta ve bu aynı zamanda, nefs denilen mefhumun bulunduğu noktaya da bir atıftır. Not: Gerek 28 Şubat darbecileri tarafından İstanbul-Metris’te (25 Ocak 2000) İBDA Mimarı’na karşı gerçekleştirilen Noel Baba Operasyonu ve gerekse 28 Şubat darbecilerinin efendileri tarafından, yine İBDA Mimarı’nın önünü kesmeye yönelik “Yurtta Sulh Konseyi”ne havale edilen 15 Temmuz darbesinin temel esprisi, eski dünya düzeni muktedirlerinin iktidarlarına son verilmesinden duydukları hazımsızlıktır. Diğer bir ifadeyle de, boğazı kesilen kurban (nefsin) nafile çırpınışlarıdır. Kısacası, kalbin akis yeri olan dimağ veya beyin, aksiyonunu veya hareket kabiliyetini aldığı merkeze karşı beyhude bir hamle yapmış, fakat kendini besleyen kalbin intikamı çok acı olmuştur. Bir tür harakiri yapan topyekûn Batı, bitkisel hayata girmiş bulunmaktadır. Geçmiş olsun! Başta beklenen ve özlenen büyük Kumandan ve askerlerinin, daha sonra da büyük nasipli Müslümanların gazası mübarek olsun! (Âmin) 1- Dolmabahçe Sarayı, otuz birinci Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid (1839-1861) tarafından yaptırılmıştır. İnşasına 13 Haziran 1843 tarihinde başlanan Saray, çevre duvarlarının tamamlanması ile birlikte 7 Haziran 1856 tarihinde kullanıma açılmıştır… Dolmabahçe Sarayı, hizmete açıldığı 1856 yılından, halifeliğin kaldırıldığı 1924’e kadar aralıklarla 6 padişaha ve son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’ye ev sahipliği yapmıştır. 1927- 1949 yılları arasında Saray, Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullanılmıştır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Mustafa Kemal, 1927-1938 yılları arasında İstanbul’daki çalışmalarında Dolmabahçe Sarayı’nı kullanmış ve burada ölmüştür. 1926-1984 yılları arasında protokol ve ziyarete kısmen açık olan Saray, 1984 yılından itibaren “müze- saray” olarak geziye açılmıştır.Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”, Baran Dergisi, sayı: 526, 9-15 Şubat 2017, sh: 16. 2- Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”, Baran Dergisi, sayı: 526, 9-15 Şubat 2017, sh: 16. 3-Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”, Baran Dergisi, sayı: 529, 2-8 Mart 2017, sh: 117-18. Baran Dergisi 531. Sayı  

Anadilden Yabancı Dillere Dil Problemimiz

Türkiye’de dil meselesi sancılı bir meseledir. Cumhuriyetin ilanından sonra Osmanlı Türkçesinin alfabesinin değişmesi, dildeki “yabancı” kelimelerin atılması, dilde “özleştirme”ye gidilmesi, hâlihazırda hesaplaşılan bir meseledir. Nitekim, ne dildeki “yabancı” denilen Arapça ve Farsça kökenli kelimeler atılabilmiş, ne de “özleştirme” denilen uydurukça kelimeler dilimize yerleşmiştir. Çünkü dil, bir organizma gibidir; ondan herhangi bir şeyi kesip atmaya kalktığınızda kötürüm kalır, düşüncede sureti olmayan hiçbir “uydurma” kelime, dilin içinde yerleşip hayat bulamaz. Ben yaptım oldu diyerek, dil ancak katledilir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “dil mesele konuşarak yaşar” tesbitinde en özlü ifâdesini bulduğu üzere, düşünce ile yan yanadır dil. “Fikrin neyse, zikrin odur” şeklinde halk arasında kullanılan deyiş, herhalde bunun en basit ifadesidir. Bizde dil ile oynanmasının esas sebeblerinden biri de, dili katlederek, Anadolu insanının hem kendi kökleriyle hem kardeş Müslüman kavimlerle olan fikrî, ilmî, edebî, harsî her türlü bağını koparmaktı şüphesiz. Bundan 80-90 yıl önce yazılmış metinleri elimizde lügat olmadan okuyamıyor oluşumuz da bunun en açık örneği. Bugün gayet rahat bir şekilde, uydurma dil heveslilerinin önünü Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu-İbda tefekkürü ile kesmiştir diyebiliriz. Büyük Doğu-İbda külliyatı, meseleler içinde dil nasıl geliştirilir ve zenginleştirilir, bir dünya görüşünün dili nasıl kurulur, o dille meselelere nasıl sarkılır göstermiş ve göstermektedirler. Bu anlamda “yaşayan” dilin, Büyük Doğu-İbda dili olduğu da ortadadır. Anadilimizi dölleyen “fikir dili” de diyebiliriz buna. Özellikle, Salih Mirzabeyoğlu’nun hâlihazırda kaleme aldığı ve henüz üç cildi yayınlanmış “Ölüm Odası B-Yedi” isimli şaheser, İslâm Hikemiyatı’nın hangi seviyelere kadar yükselebildiğinin ve dilin nasıl fikirle “döllendiğinin” en muhteşem örneği olsa gerek. Türkiye’de anadil meselesi bu kadar karmaşık bir hâlde iken, bir de yabancı dilleri “öğrenememe” problemi yaşanıyor. İlkokuldan itibaren öğretilen “İngilizce”, üniversiteden mezun olunduğunda bile öğrenilmemiş olarak yerinde sayıyor. İlave kurslar ve hocalardan ders almadan İngilizce öğrenmek mümkün olmuyor. İmam Hatiplerde öğretilen Arapça için de aynı durum geçerli. İlahiyat mezunları bile “Arapça” konuşamıyor. Üniversitelerde belli başlı bütün dünya dilleri ile alâkalı bölümler olmasına rağmen, mezun olanların pek çoğu bu dili hakkıyla okuyup yazamıyor. Bu konuda çözüm teklif edici araştırmaların her biri ise farklı noktalara dikkat çekiyor. O dili konuşan yabancı hocalardan ders almak ise hemen hepsinin ortak noktası. Bunun yanında, o dilde kitaplar okumak, film izlemek ve günlük hayatta konuşmak, diğer çözüm teklifleri. Bana soracak olursanız, eğer gençlere bir “mesele” vermezseniz, yahut o gencin bir “meselesi” olması için yönlendirmezseniz, yani kendini adayacağı, “o yolun dervişi” olacağı bir mesele sahibi olmasına imkan vermezseniz, ne kendi diline ne yabancı bir dile alâka doğuramazsınız. Yani, “bir meslek sahibi olsun, iyi para kazansın” demek, çocuğa bir ideal vermek değildir. Bunu eğitim sisteminin güdücülerinin anlaması gerekiyor her şeyden evvel. O gencin bir meselesi, bir ideali, bir derdi varsa, zaten, kendi sahasında en iyi olabilmek için her şeyi yapar, dil öğrenmek de dâhildir buna. Diğer yandan, henüz öğrendiği ilmin dilini kendi anadilinde ifade etme imkânlarından mahrumken, nasıl “yabancı verime tahakküm” kurabilsin? Dolayısıyla, ilim öğrenen, gerçekten ilim sahibi olmak isteyen gençlerin hiç vakit kaybetmeden Büyük Doğu-İbda ile tanıştırılmaları elzem görünüyor. Kendi diliyle, kendi idealiyle, yani “kendisiyle” buluşması için başka çare görünmüyor çünkü. Bu bakımdan, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dil ve Anlayış - Dil ve Diyalektik” isimli eserinden şu bölüm: - “Ne doğru söylemiş, anadilini sevenlerin ve sevmeyenlerin piri Herder: “Ben, öbür dilleri kendi dilimi unutmak için öğrenmem, eğitimimden edindiğim töreleri değiştirmek için yabancı milletler arasında dolaşmam; ben vatanımın yurttaşlık hakkını yitirmek için başka uyruğa geçen bir yabancı olurum o zaman; kazanmaktan çok yitiririm. Tam tersine, yabancı bahçelerden, kendi dilime, düşünce biçiminin bir nişanlısı gibi, çiçekler dermek için geçerim.” Öyleyse tekrar edelim: İlim öğrenen, gerçekten ilim sahibi olmak isteyen gençlerin hiç vakit kaybetmeden Büyük Doğu-İbda ile tanıştırılmaları elzem. Kendi diliyle, kendi idealiyle, yani “kendisiyle” buluşması için başka çaresi yok çünkü. Bu vesileyle bahsedeyim: Akademya Kültür Evi’nde yeni ve büyük bir proje hayata geçiyor ve Akademya organizasyonuyla pek çok dünya dili üzerine kurslar verilmeye başlanıyor. Hemen tamamı yabancı ancak hepsi Türkçe bilen üniversite öğrencilerinin kendi dilleri üzerine vereceği kurslar, şu ân için Arapça, İngilizce, Rusça, Farsça, Fransızca, Almanca, Arnavutça, Endonezce, Urduca, Kazakca, Türkmence, Tacikce, Azerice, Burkina Fasoca gibi dillerden oluşuyor; daha pek çok dünya dili üzerine kurslar verilmesi hazırlıkları da sürüyor. Bunun yanında, Matematik Felsefesi, Moda Tasarımı ve Gitar kursları kayıtları da başlamış bulunuyor. Ücretsiz ve sınırlı kontenjanla açılan kurslar ön kayıt almaya devam ediyor. (0554) 534 59 67-(0553) 356 66 66 telefon numaralarından geniş bilgi alınabilir diyor, hayırlara vesile olmasını diliyoruz. Baran Dergisi 531. Sayı  

Hal'ül Mü'minin -VI-

Hazret-i Muaviye’nin (r.a.) Hilafeti Dönemi Hal’ül Mü’minin Hicri 41. senesinde hilafet makamına geçti. Böylece raşit halifeler dönemi kapanmış oldu. İslâm İmparatorluğu’nun okyanusa at süren kumandanlara sahib olduğu bir dönemdi bu. “İslâm (aksiyon)u, kökte eskisinden daha az kuvvetli, fakat dallarda çok daha zengin olarak, kıymetli yemişlerini Muaviye devrinde vermiştir. İslâmı denizlere çıkaran ve onun muazzam devlet çatısını kuran odur.” (1) Fitne zamanından nasıl muvaffak olarak çıkıp hilafete geldiği sorulduğunda Hz. Muaviye şöyle söylemiştir: “Ben acele etmeyip fırsat gözlemede birinci idim. Amr ansızın karar vermede birinci idi. Ziyad bin Ebih büyük küçük herkesle baş etmede birinci, Muğire ise büyük işleri halletmede birinci idi.” Hilafetteki hakkı için sahabilerin ileri gelenleri şöyle söylemişlerdir: Abdullah b. Ez-Zübeyr (r.a.): “Vallahi Hind’in oğlu diğerlerinde bulunmayan hilelere ve çıkış yollarına sahip oldukça iktidardan uzak olmayacak. Vallahi biz onu biliyoruz, pençelerini açmış savaşa hazırlanan arslan dahi ondan cesur değildir, bizi darmadağın eder! Ona hile yapmaya kalksak, yeryüzündeki hiçbir gece çocuğu (savaşta baskın veren kimseler için kullanılır) ondan daha kurnaz değildir! Vallahi şu Ebu Kubeys dağında taşlar var oldukça ondan faydalanmak isterdim. Hiçbir akıl onunla başa çıkamıyor, hiçbir güç onu akamete uğratamıyor!” İbn Abbas (r.a.): “Muaviye’den başka meliklik için yaratılmış kimse görmedim. Eğer insanlar ondan geniş vadiler alsalar, eli sıkı cimriler gibi öfkelenmez.” İbn Ömer (r.a.) ise: “Resulullah’tan (s.a.v.) sonra Muaviye gibi lider şahsiyetli birini görmedim.” Yanındakiler de sormuşlar “O Ebubekir’den daha mı lider şahsiyetli idi?” Cevap: “Ebubekir ondan üstün idi ama Muaviye lider şahsiyetli idi.” Tekrar sordular: “O halde o Osman’dan da lider şahsiyetli idi.” Cevap: “Allah rahmet eylesin, Osman ondan üstün idi. Ama o, Osman’dan da lider şahsiyetli idi.” Hz. Kaabü’l Ahbar (r.a.): “Muaviye’nin hükümdarlığı gibi bu ümmetten hiçbir kimse, hükümdarlık edemez.” Hz. Kaab, Hz. Muaviye halife olmadan çok önce vefat etmiştir ve bu rivayetinde haklı çıkmıştır. Âlimler bu sözü, Hz. Kaab’ın semavi kitaplarda âlim olması hasebiyle, Hz. Muaviye’nin hilafeti hakkında semavi kitaplarda işaret bulunduğuna hamletmişlerdir. Kabisa bin Cabir isimli bir sahabi de: “Sultan olmadığı halde Talha bin Ubeydullah’tan daha çok malını ikram eden başka bir insan görmedim! Muaviye’den daha tedbirli ve yavaş davranan birini de görmedim. Toplanıp bir araya geldiklerinde insanlarla baş etmesini bilen onları çekip çevirmede usta olan Amr bin As’tan daha uyanığını görmedim…” Hilafete geldiğinde ümmetin ileri gelenleriyle her daim istişarede bulunarak hareket etmiştir. Mesela; Hz. Aişe (r.anha) anamıza şöyle bir mektup yazar: “Bana çok kısa bir mektup yaz. Hiç uzatmadan en iyi öğütleri ver.” Hz. Aişe’nin cevabı: “Selam olsun. İmdi ben Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle dediğini işittim. ‘Kim Allah’ın gazabına karşılık insanın rızasını istiyor, insanın rızasını tercih ediyorsa Allah onu insanlarla başbaşa bırakır.’ Vesselam.” Hz. Muaviye, hilafetinin ilk zamanlarında, Hz. Hasan’dan kalma civar vilayetlerin valilerinin kendine bey’at etmesiyle uğraştı. Sadece Fâris emiri Ziyad bin Ebih (ki kendisi de Dühât-ı Erbaa’dan sayılır) belli bir süre bey’atten imtina etse de, neticede ondan da bey’at alarak Hz. Muaviye devletin kadrolarının bir mihrak etrafında toplanmasını sağlamış oldu. Ziyad’ı Irak’a vali tayin ederken ona şu nasihatte bulunmuştur: “Ey Ziyad! Sevgin de öfken de orta derecede olsun. Çünkü insanın ayağının kayması aniden ve gizlice olur. Kalbinde bir miktar vazgeçiş ve karşı çıkış olsun. Bir şeye düşkün ve ısrarcı olmanın darbesinden sakın. Çünkü heveslere düşkünlük helake götürür.” Bu esnada Şia güruhu şakiler, İslâm Devleti’nin zayıf anını kollarken; diğeri, kılıç artığı Havaric taifesi ise yer yer, zaman zaman huruç etmekte ve Hazret-i Muaviye’yi çokça meşgul etmekte, ona suikaste kadar davranmakta ve her defasında eğri Emevi kılıcının soğukluğunu boyunlarında hissetmekteler… İslâmiyet saflarındaki ihtilafın bertaraf olmasıyla mücahidler, dört bir cihetten fetihlere başladı; önce Dağıstan’a, oradan Sind’e uğradılar, sonra da Afrika topraklarında göründüler, hatta bir ara Büsr ibni Ertat komutasındaki bir ordu Kostantiniyye’ye kadar varmış lakin kuşatma olmamıştır. Kırk dört senesinde Kabil fethedilmiş ve Hindistan bölgesinden belli başlı topraklar İslâm Devleti’ne katılmıştır. 49 senesinde (kimi tarihçilere göre 50 senesinde) Kostantiniyye’ye başlarında Süfyan bin Avf bulunan büyük bir ordu göndermiş, oğlu Yezid’i de bu orduya katmak istemiş lakin Yezid işi ağırdan alıp türlü mazeretler öne sürmüş ve böylelikle onu orduya almamıştır. Süfyan bin Avf’ın komutasındaki mücahidler epey bir açlık çekmiş ve türlü hastalıklara tutulmuşlardır, bunun üzerine Yezid bu durum ile kendi vaziyetini kıyaslayan alaycı bir şiir söylemiş ve bu şiir Hz. Muaviye’nin kulağına gidince genellikle okudukları şu beyit mucibince, Yezid’e bir fermanla sefere çıkmasını emretmiştir: “Heva ve zevkin tellalleri bize meylettiğinde, Birileri sesini kesip konuşana kulak verdiğinde, İnsanlar kalpleriyle toplandıklarında, O zaman adil, hakkı batıldan ayıran bir ferman buyururuz’ Ümit ve rüyalarınızın bozulmasından korkarak, Zorluğa katlananla beraber biz de zamanı taşırız!” Yezid’in maiyetindeki orduda İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr ve Eyüb el-Ensari de yer almaktaydılar ve Hz. Eyüb el-Ensari bu kuşatmada şehid düşmüştür, aleyhimürrıdvan… 53 senesinde ise Rodos feth olunmuştur. 54 yılında tekrar Kostantiniyye surlarını toslayış… 56 senesinde Semerkand’a varış ve Tirmiz’in fethi… Ve daha nice fütühat… İslâm Devleti artık bir kartal gibi; bir kanadını şimali Afrika’ya, diğer kanadını Horasan’a açmış, pençesiyle Arap yarımadasını sımsıkı tutarken, gagasıyla da sürekli Bizans’ı didiklemektedir. Hz. Muaviye devrinde istihbarat, suikast, sabotaj yöntemleri de oldukça ilerlemiştir. Bu hususta şu fevkalade müthiş olaya değinmeden geçemeyiz: Bizans ile savaşan mücahidlerden bir grup, kâfirlere esir düşer, kâfirler sürüsünün ruhani lideri olan bir papaz Müslüman esirleri görmek ister ve onlara oldukça kötü muamelede bulunur. Hatta birini elleri bağlı olduğu halde döver, bunun üzerine o aciz Müslüman “Vah benim Müslümanlığım! Ey Muaviye, sen şu anda neredesin, niye yanımızda değilsin!” diye haykırır. Bu vakıa, halifenin gözü-kulağı olan ajanlar vasıtasıyla Şam’a ulaşır. Hz. Muaviye bu olaydan fevkalade müteessir olur ve derhal o esirlerin arasına başka ajanlar yollayarak esir Müslümanlarla beraber o kuduz papazı da Şam’a getirtir. Papazın dövdüğü Müslüman’a kısas uygulamasını söyler ve o Müslüman da papazı aynı şekilde döver. Bunun gibi daha nice vakalar vardır, kaldı ki fethettiği yerlerde zımmi halkın Bizans veya başka kâfir devletlerle olan ilişkilerini casuslar yardımıyla her an haber aldığını evvelki bölümlerde aktarmıştık. İslâm Devleti’nde Mühür divanı teşkilatını kuran da yine Hz. Muaviye… Divanın kurulma sebebi de şudur: Hz. Muaviye, ashabdan ve tabiinden önde gelenlere, ehli beyte sürekli yardımda ve ihsanda bulunurdu. Bir gün kendi ashabından birisine yüz bin dirhem verilmesini emreder ve bunun için Ziyad’a yazılı emir gönderir… Fakat yardım edeceği kişi mektubu açıp ve “yüz” yazan kısmı silip yerine “iki yüz” yazarak mektubu Ziyad’a bu şekilde iletir… Ziyad da mektupta yazdığı gibi parayı verir ve mali işlerle ilgili halifeye sunduğu raporda, verilen yardım miktarının değiştiğini fark eden Hz. Muaviye yardım için verilen paranın hesabı tutmadığını söyler ve yardım ettiği kişiden parayı geri ister… Velhasıl bir şekilde olay çözülür… Bu olay üzerine Hz. Muaviye, Mühür Divanı’nı ve mektupların bağlanarak kapatılmasını ihdas etmiştir. Bundan evvel mektupların kapatılmadığını da belirtelim… 1-Necip Fazıl Kısakürek - İman ve Aksiyon sh. 38 Baran Dergisi 531. Sayı  

Ne Yediğimizden Haberiniz Var mı?

Tüketim çılgınlığını oluşturan en büyük faktör, üretim çılgınlığı… Büyük ve derin bir döngü bu sektör. Ürettikçe tükettiriyor, tükettirdikçe üretiyor. Her geçen gün de bu vahşi üretim örgütleri büyüyor. Fert olmaktan öte tüketici haline getirilen insan, midesini düşünmekten ve ona zaman ayırmaktan başka bir iş yapmıyor neredeyse. Etrafımıza baktığımız zaman neden ve nasıl soruları hep yemek üzerine kurulmuş; “Nasıl yiyebilirim, nereden alabilirim, ne giyerim” gibi. Yaşamak için yemek yerine yemek için yaşayan insanlar olarak sabah kalktığımızda rızkımızın peşine düşüyoruz. Fakat artık bize verilenin bir rızık olduğunu unutmuş olacağız ki, daha çok, daha fazla kazanabilmek için bu sefer yarışa giriyoruz. Kısaca kendisine yani ruhuna değil de midesine ayırmış olduğu 24 saat dolmuş oluyor. İnsanı sabahtan akşama kadar çalıştıran kapitalist sistem zaten sizden bu saatleri çalıyor. Bir de kendimize ayırmadığımız zamandan dolayı iyice felakete sürüklenmiş oluyoruz. Bu felaketlerden biri de yeme felaketi. Ne yiyoruz, nasıl yiyoruz ve niçin yiyoruz? Sormadan, bakmadan, öğrenmeden, araştırmadan yiyoruz. Çünkü tüketici haline getirilen insan, her şeye rahatlıkla ulaşabiliyor. Her şeye rahatlıkla ulaşabildiğini sanan insan da önüne getirilen yiyeceğin nasıl geldiğine bakmıyor. Çünkü Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na güveniyoruz, çünkü aldığımız ürünlerin arkasındaki içindekiler kısmında yazanlara güveniyoruz. Fakat küçük bir araştırma yaptığınızda hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz. Bir markete girdiğinizde; binlerce vahşi sektörün ürettikleri zehirlerle dünyayı bir virüs yuvası haline getirdiklerini görebilmeniz mümkün. Raflarda gördüğünüz çeşitlilik sizleri de şaşırtmıyor mu? Benzer ürünlerden onlarca var. Ve bu ürünler güya denetlenmiş. Güya domuz yağı katkısı yok, güya trans yağ kullanılmamış. Gıda sektörleri senin ne yiyeceğini, ne içeceğini, ne giyeceğini ve ne süreceğini belirliyor. Bir portakallı meyve suyuna içinde bir gram portakal koymadan önüne nasıl portakallı meyve suyu koyacağını da başarmış. Üretilen gıdalar daha sonra işleniyor, çoğaltılması için katkı maddeleri katılıyor ardından renklendirici, parlatıcı ve tatlandırıcı katılarak cazip hale getiriliyor. Bir gıdayı sana tek başına sunmamak için her türlü ilaveyle kendilerine de dev cirolarla kazanç sağlıyorlar. Ürün olduğu gibi gelmiyor raflara; paketin içindeki gıda nasıl ki birçok badirelerden geçiyorsa, paket de bir o kadar badirelerden geçiyor. Zehir saçan kazanlar, radyasyon veren cihazlar, mikrobu görünmez hale getiren makineler vs. Bir meyvenin yahut sebzenin uzun süre paketlerde yahut raflarda kalabilmesi için çeşitli ilaçlar katılıyor. Hem parlak olması hem de uzun süre kalabilmesi için koruyucu parafin (E905) ve polietilen mum (914) katılıyor. Parafin ki birçok ülkelerde yasaklanmış bir çeşit yağ. Petrol ve linyit hidrokarbonlarının sentetik karışımı olan bu yağ; sakızlar, meyveler, kozmetik ürünler ve ilaçlarda kapsayıcı, yağlayıcı, köpük engelleyici olarak kullanılır. Şekerleme ürünlerinde yani hazır kahve, limonata ve dondurmalarda kullanılır. Meyveleri parlatmak ve bozulmayı geciktirmesi için de elma, armut, kavun, karpuz, limon gibi meyvelere sıkılıyor. Bu parafinin zararı ise; karaciğer hastalığına, kansere, ishale, hamile ve bebeklerde iç kanamalara yol açması. Bahsettiğim parafin, yüzlerce katkı maddesinden sadece bir tanesi. Karoten (E160), turuncu sarı gıda renklendirici. GDO’lu bitkisel bir ürün. Margarin yağlar, peynirler, sirke, salamura sebzeler, tahıllar, reçeller, sosis, salam, şekerlemeler, içecekler, alkollü içkiler, çerezler, unlu mamuller, ilaç ve kozmetik ürünlerde kullanılıyor. Sağlığa zararı ise; deride sararma, cildde tahribat... Birçok ülkede yasaklanmıştır. Buna benzer sarı kırmızı ve çeşitli renklerde GDO’lu renklendirici ürün; E100 ile E181’e kadar olan tüm kodlarda yer alıyor. Bu ürünler gıda, ilaç, kozmetik, oyuncak, ambalaj, boya gibi çeşitli maddeler için kullanılıyor. (E kodlara bir başka yazıda değineceğiz) Trans yağ; doymamış yağ demek. İşlenmiş yiyeceklerde, hazır gıdalarda, margarinlerde sıkça kullanılır ve bu yağ vücutta birikir. Bunlar tamamen sentetik ve yapay yağlardır. Bitki yağlarının hidrojen ile ısıtılması sonucu elde edilir. Dışarıda yediğiniz birçok lokanta yemeği, fastfood ürünler, patates, tavuk, et vb. kızartmalar defalarca ısıtılıp tekrar tekrar önümüze sunuluyor. Cipsler, krakerler, gofretler, bisküviler, unlu mamuller, kurabiyeler ve buna benzer birçok üründe hidrojenize edilmiş trans yağ kullanılıyor. Trans yağ kullanılmasının sebebi ise bu ürünlerin raflarda daha uzun süre kalabilmesi. Ürünlerde her ne kadar “trans yağ yoktur” ibaresi yazıyor olsa da onun yerine “hidrojenize yağ” ibaresi bulunur. Yahut “trans yağ yoktur” ibaresini pakete koyduktan sonra hemen altta yer alan gramaj tablosunda ne kadar trans yağ kattıklarının bilgisi veriliyor. Bugün yediğiniz hamburger, masada aylarca durduğu halde çürümüyor. Bunun en büyük sebebi ise içerdiği trans yağ ve diğer bazı katkı maddeleridir. Her geçen gün tüketim salgınının büyüdüğü ve karşılığında da tüketiciyi devamlı bu zehir kuyusuna çeken sektörler olduğu müddetçe bu gibi gıdalar ve farkında olmadan yediğimiz binlerce yiyecek bizim hasta olmamıza, felçli kalmamıza veya ölmemize yol açacak. Trans yağın insana yaptığı zararlardan birkaçı ise şunlar; kolesterolü artırarak kalp krizine yol açar, hafıza kaybına ve unutkanlığa yol açarak Alzheimera kadar götürür. Diyabet, obezite, depresyon gibi hastalıkların yanı sıra kısırlığa da sebeb olur. Yediklerimizden çok da etkilenmiyoruz sanki. O kadar alışmışız ki yapay gıdalara, içten içe zarara uğradığımızı anlayamıyoruz. 2 gün glikoz almayan birinin vücudu devamlı şeker ister. Ne kadar uzaklaştırırsanız o kadar vücut kendine gelir. Hiçbir şekilde bu gıdaları yemeyen birinin vücudu artık bu gıdalardan birini aldığında ifraz etmeye başlar. Çünkü vücut artık temiz ve katkısız gıdayı fark edecektir. Kendi ektiğini yiyip içen Anadolu insanının ömrü uzun oluyor. Çünkü toprağından çıkan sebze, ağacında büyüyen meyve ve hayvanından sağdığı sütle besleniyor. Elmayı daha çok parlatıp renklendireyim ve uzun ömürlü olsun diye her hangi bir katkı maddesi sıkmıyor. Gıdalarda bulunan gerçek koruyucular yerine şimdi sentetik koruyucular üretildi. Meyve sebzede bulunan tabii koruyucular insanı birçok hastalıktan korurken, sentetik koruyucular yüzünden yediğimiz elma bile zararlı hale getirilmiş durumda. Genetiği değiştirilmiş milyonlarca yiyecek bize “zararsız” diye yutturuluyor. Ardından hastane kapılarında sürünüp duruyoruz ki ilaç sektörü de para kazansın… Baran Dergisi 530. Sayı  

Arnavut Kahramanımız Şehid Adem Yaşari!

Özgürlük yolunda “savaşılabileceğini” gösteren insan… Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesinin akabinde yıllar boyunca devam edecek bir katliam ve soykırım dönemine girilmişti. Bu katliamın hedefinde ise Müslümanlar vardı. Arnavutlar, Boşnaklar, Türkler, Torbeşler, Müslüman Çingeneler… En fazla zulme maruz kalanlar ise Arnavutlar ve Boşnaklar oldu. Çünkü Balkanlarda hakimiyet sağlamanın yolu özellikle Arnavutları ve Boşnakları kontrol altında tutmaktan geçiyordu. Yıllarca süren baskı, asimilasyon ve zulüm… Bu şartlarda ortaya çıkan bir kahraman olan Adem Yaşari, 17 Şubat 2008 yılında bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın bağımsızlık ateşini ilk tutuşturanlardan biriydi. Ümmetin esaret altındaki topraklarından yalnızca biri olan Kosova’da, Sırp baskıları karşısında herkesin sindiği, korktuğu ve adeta esaretten kurtuluşun olmadığını düşündüğü bir zamanda, bir grup arkadaşıyla gerilla savaşı başlatan Adem Yaşari, geceleri bölgede zalimliğiyle nam salmış Sırp Asker ve polislerine operasyon yaparken gündüzleri normal yaşantısına devam ediyordu. En mühimi, şuurlara alternatif verebilmek… Savaşılabileceğini, zalime karşı direnişi ve onlara karşı zafer kazanılabileceğini göstermekti Müslüman Arnavut halka. Adem Yaşari ve arkadaşları  bunu gösterdi. İlk eylemlerini yaptıkları dönemde, “UÇK Kosova Kurtuluş Ordusu” adını verdikleri küçük gerilla grubunun gerçekleştirdiği eylemleri, halk, çoğunlukla “bu Sırpların bir oyunudur. Nasıl olur da Sırplara karşı böyle eylemler yapılır” şeklinde tepkilerle karşılıyordu. O dönemi bizzat yaşayan ve UÇK saflarına katılıp Kosova’nın bağımsızlığı için savaşan yiğitlerle yaptığımız sohbetlerde, “Sırplar çok zalimlik yapıyor ve halka zulmediyordu. Bu zulümler öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, iki Sırp polisi yüzlerce Arnavut’un içinden istediğini alıp götürüyor, dayak atıyor, işkence yapıyor, hakaret ediyor ama kimse sesini çıkartamıyordu. Sonra ara ara UÇK diye bir grubun Sırplara karşı eylem yaptığını duymaya başladık. Millet buna inanmadı önceleri. ‘Olur mu öyle şey, bize baskıyı artırmak için bu da Sırpların bir oyunudur’ şeklinde konuşmalar geçiyordu. Hatta Arnavut siyasetçiler ve ileri gelen bazı kişilerden de aynı tepki alınıyordu.” İşte böyle hadiselerin yaşandığı bir dönemde UÇK diye bir grup fısıltılarda konuşulmaya başlandı. Zalimliği ayyuka çıkmış bazı işkenceci polisler gece vakitlerinde saldırıya uğruyor, polis otoları taranıyor ve kimin yaptığı bilinmiyordu. Adem Yaşari ve arkadaşları belirledikleri zamanda eylemlerini yapıyor ve ortadan kayboluyorlardı. Gecenin karanlığında maskeli olarak zalim işkencecilerden hesap soruyor gündüz, normal hayatlarına devam ediyorlardı. UÇK Kosova Kurtuluş Ordusu bu şartlar altında Adem Yaşari, Zahir Pajaziti  ve arkadaşları tarafından kuruldu.  İlk liderlerden Adem Yaşari, destanlık çapta eylemlerle Sırplara korku salmaya başladı. Eylemlerin ortaya çıkardığı ruh ile bir gün başkent Priştina meydanında toplanan onbinlerce insan bağımsızlık diye haykırmaya başladı. O kalabalığın önünde arkasında içinde UÇK savaşçıları vardı ve halkın yüreğine cesaret aşılayarak direnişi tüm Kosova’ya yaydılar. Bu direniş Kosovalıların bağımsızlık ateşini yakarken direniş olarak tarihe geçti ve neticesinde Kosova Devlet’i kuruldu. Sırplar UÇK lideri Adem Yaşari’den o kadar korkuyorlardı ki, neredeyse bir orduyla geldiler köyüne. Ramazan ayında, sahura kalkmış olan Adem Yaşari, ailesi ve misafirlerinin olduğu evi kuşatıp saldırmaya başladılar. Adem Yaşari, yanındakilerle beraber teslim olmayı kabul etmeyip kuşatmaya üç gün direndi. Kendisine yardıma gelmek isteyen UÇK savaşçılarına telsizden söylediği son sözler şunlar olmuştu: “Direnin ve  savaşı devam ettirin. Korkmayın! Bugün benim öleceğim gün değil, bugün benim doğacağım gündür!"  Saldırı sonunda, kendi ailesinden kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere 52 kişiyle beraber şehid oldu. Şehid olana dek mücadelesini de sürdürdü. Onun yaktığı direniş ateşi Kosova’nın özgürlüğünü getirdi. Bağımsızlık için kurulan küçük gerilla birliği orduya dönüştü ve Sırplara karşı topyekun mücadele etti. Halkın ilk zamanlar UÇK’ya provokasyon ve Sırpların oyunu olarak bakması, Sırplara karşı bir direnişin olabileceğine inanmamasındandı. Zamanla gördüler ve sahiplendiler UÇK’yı. Adem Yaşari’nin hayatı ve direnerek şehid oluşu özgürlüğe giden yolu açtı adeta. Bugün Rusya başta olmak üzere Balkanlarda hâkimiyet kurmak isteyen emperyalist güçler bölgedeki faaliyetlerine hızla devam ediyor. Sırpların ise Büyük Sırbistan hayalini sürdürüyor olduğu herkesin bildiği bir şey. Bu hayali, gerçeğe çevirmek için attıkları adımlar ve bölge üzerinde politik hesapları olan büyük devletlerin işe müdahil olmaları Balkanlarda bitmek bilmez gerginliğe yol açmakta. Bize düşen, Adem Yaşari’nin ruhunu bütün Balkan topraklarında hakim kılmak ve gelecek günlerde doğacak zorlukları bu ruhla göğüslemektir. Rabbim onun ve yiğit Arnavut savaşçılarının mekânını cennet eylesin. Baran Dergisi 530. Sayı