Yazarlar
Tüm Yazarlar
Mayınlı Arazileri, Mayın Eşeklerine Tahsis Etmiyorlar

Kaderin cilvesine bakın ki, ABD, Afganistan, Irak ve Suriye’de Ehl-i Sünnet Müslümanlara karşı senelerdir işbirliği yaptığı, çetelerinin operasyonlarına hava desteği sağladığı İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kâsım Süleymanî’yi düzenlediği bir hava saldırısı ile infaz etti. Pek çokları, Amerika’nın nasıl da istediğini istediği yerde infaz edebildiğinden, gözünü budaktan sakınmadığından, çok güçlü olduğundan falan bahsediyor. Peki, gerçekten de öyle mi? Amerika Birleşik Devletleri’nin İranlı General Süleymanî’yi infazı, onun gücünün mü, yoksa güçsüzlüğünün mü alâmeti? İster örgüt isterse devlet olsun, ilk çıkış/yükseliş dönemlerinde sansasyonel eylemler gerçekleştirmesi ve böylelikle “bakın ben varım” ve “bakın benim dikenlerim de var” deme ihtiyacı hissetmesi, hayatın tabiî akışı gereği… Zirveye yahut ileriye doğru giden yolun açılması ve bu yolda kazanılmış ivmenin sürdürülebilir kılınması için bu tip aksiyonlara girişilmesi son derece anlaşılabilir. Anlaşılamayan, daha doğru bir ifâde ile dünya çapında cereyan eden hadiseleri takib edenlerin anlamadığı şey ise kendisini zirveye konumlandırmış bir devletin, sansasyonel eylemlere sarılmak zorunda kalması, herkesin iddia ve iman ettiğinin aksine onun daha yukarılara doğru yükseldiğinin değil, bilakis irtifa kaybettiğinin belirtisidir. Bir kabadayı düşünün, denklerini ve mahallenin zararlılarını(!) pataklaya pataklaya bezdirmiş, bundan dolayı bir itibar edinmiş, duracağı yeri ve konumunun ağırlığını bildiği için mahallelinin hürmetini kazanmış… Sonra bir gün, mahallenin sümüklü yalancısına lâfını geçiremediği için onunla sille tokat dövüştüğünü görmüş millet. Sümüklü temiz bir sopa yemiş ama bu esnada kabadayıya ettiği küfürler de milletin kulağına işlemiş… Amerika’nın vaziyeti de bu hesap; düne kadar Afganistan, Irak ve Suriye’de Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat Müslümanlara karşı mayın eşeği olarak kullandığı Şiîler, bugün onu gözlerine kestiriyor, ABD takatten düştüğü için elçilik binaları hedef oluyor, fâili meçhul saldırılarla zayiat veriyor ve tüm bunlara misilleme yapıp, yerini yeniden sağlama almak için sansasyonel eylemlere imza atmak zorunda kalıyor. Bunun adı herkesin üzerinde günlerdir konuştuğu gibi “hâkimiyet” değil, acziyettir!  Hadisenin hangi bakımdan değerlendirilmesi gerektiği hususunun altını çizdiğimize göre, şimdi meselenin içinden konuşmaya başlayabiliriz.  Kâsım Süleymanî Nerede doğduğu, hayatının ilk yıllarında inşaat işçisi olduğu, sonra generalliğe kadar yükseldiği zaten günlerdir üzerinde bol bol konuşulan hususlardan… Dolayısıyla bunları tekrar etmeye lüzum yok.  Kâsım Süleymanî, İran’ın yurtdışındaki operasyonlarında kullandığı çetelerin teşkili ve sevkinde önemli rol sahibi bir kurmay. Teşkilâtçılık noktasında hakkını vermekten geri durmayacağımız Kâsım Süleymanî’nin askerî başarılarına baktığımızdaysa, Afganistan ve Irak’ta Amerika, Suriye’de Rusya’nın askerî desteği sayesinde, her iki ülkenin Müslüman sivillerine karşı kurmuş olduğu Şiî çeteler marifetiyle büyük zaferler(!) kazandığını görüyoruz… Bu bakımdan, sivillere karşı girişmiş olduğu her savaşı kazanmış bir general de diyebiliriz kendisine! 11 Eylül’den beri Afganistan’ın işgâli sürecinde Taliban’a, Irak’ın işgâlinde Saddam Hüseyin’e karşı Amerika ile beraber savaşan, Irak’ın düşmesinden sonra Müslümanların yaşadığı şehir ve kasabalarda yarı resmî çeteleriyle büyük katliamlar gerçekleştiren, Suriye’de IŞİD’le mücadele adı altında yine Müslümanlara karşı bu sefer hem Amerika ve hem de Rusya tarafından desteklenerek savaşan Süleymanî…  Kudüs Gücü’nün muzaffer(!) komutanı; fakat bir eksiği var ki İsrail’e karşı sıktığı tek bir kurşun bile yok! Sivillerle savaşmaktaki mahareti, teşkilatçılığı, istihbaratçı kıvraklığındaki zekâsı öve öve bitirilemeyen Süleymanî, İran’dan başlayıp, Irak ve Suriye üzerinden Akdeniz’e dek uzanacak bir koridoru mükâfat olarak kendisine tahsis edeceklerini düşünüyordu. Üzerinden geçilen mayınlı arazilerin “mayın eşeklerine” tahsis edildiğini sanan, hatta sanmakla kalmayıp kendisinden emin bir şekilde mayınlı arazinin malikiymiş gibi hareket etmeye kalkan bir figürdü. Misyonu bitip kenara çekilmesi gerektiğini anlamayan eşeğin işini sahibi bitirdi. Ha, keşke kanını döktüğü Müslümanlar eliyle hesabı görülseydi, ama takdir-i ilahi; yapacak bir şey yok…  Amerika Birleşik Devletleri’nin Acziyeti Süleymanî’nin infaz edilmesi hasebiyle hadise yalnız Amerika ile İran arasında değerlendiriliyor; fakat bilmiyorum dikkat ediyor musunuz, uzunca bir zamandır kimse Amerika Birleşik Devletleri’ni kaale almıyor. İsrail bile gidiyor Çin, Rusya ve Avrupa’da yükselen sağ kesimle iş tutuyor. Suudî Arabistan Çin’le ticarî ilişkilerini geliştirmek için fırsat kolluyor, Ruslara göz kırpıyor. Katar’da iktidarı Suudî Arabistan B.A.E üzerinden devirmeye kalkıyor, Türkiye mani oluyor. Suriye’de Esad’ı al aşağı edecek planı yapıyor, eline yüzüne bulaştırıyor. Türkiye gidiyor S-400 alıyor, Çin’le yol ve kuşak projesi işletiyor, Libya’ya asker gönderiyor... Amerika’nın bu vaziyetinden cesaret bulan Mısır’ın başına atadığı tip bile Doğu Akdeniz’den çıkan gazı Çin’e ulaştıracak düzeneği kurmaya kalkıyor.  Tüm bu tablonun en köşe kenarında, Amerika’nın, senelerdir kullandığı İranlı mayın eşeğini vurması mı onu güçlü kılıyor? Hadi canım, sen de. Osmanlı tarihini anlatırken kullandıkları kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş dönemleri diye bir tasnif vardır. Bizim bu içinde bulunduğumuz dönem, ne bakımdan ele alırsak alalım göstermektedir ki, Amerika Birleşik Devletleri’nin gerileme dönemi sürmekte ve bu süreç eski devletlerin aksine büyük bir süratle çöküş dönemine doğru kıvrılmaktadır. Sen süper güç olduğunu iddia edeceksin ve sonra da lâfını geçiremediğin kiralık katilinin kafasına bomba yağdırmak zorunda kalacaksın. Senelerce sattıkları Amerikan Rüyası vardı ya, he işte şimdi bu da Amerikan trajedisi.  Türkiye’ye Doğan Fırsat Pazartesi günü star.com.tr adresinde yayımlanan yazısında Ardan Zentürk diyor ki; “Ne Amerika, ne Rusya ne de bir başkası, binlerce kilometre uzaklardan gelip bu bölgede onu bunu öldüremez, bugün sevmediğimiz biri öldürüldüğünde zil takıp oynarsak, yarın ağlamaya hakkımız olmaz…” Ardan Bey bu tesbitinde yerden göğe kadar haklı. Yalnız bununla beraber aslında Amerika’nın araladığı kapı Türkiye için fırsatlarla dolu. Biraz evvel demiştik ya hani, çıkış yapan bir ülkenin sansasyonel eylemler gerçekleştirmesi ne kadar olağan ise kendisini tepeye konumlandıran ülkenin böyle şeyler yapması o kadar abes diye, işte, Türkiye çıkış yapmakta olan bir ülke olduğuna göre, Amerika’nın açtığı bu kapıyı sonuna kadar istismar etmek durumundadır. Amerika ne yaptı? İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilân etti ve sonrasında kendisinin olmayan topraklarda, kendi misyonlarına karşı tehdit doğduğu gerekçesiyle Devrim Muhafızları’nın başındaki ismi infaz etti. Türkiye, kendisine karşı cihat ilân eden General Hafter’i terör listesine alsa, PKK’lı Ferhat Abdi Şahin zaten listede, bunları yarın SİHA’lar ile vursa, kim ne diyebilir? Amerika kendisi açısından saçma sapan bir işe imza atarak konumunu küçülttüğü gibi aynı zamanda nasıl bir sürece kapı araladığının da şuurunda değil.  PKK/PYD’nin Çıkarması Gereken Ders İran senelerdir Amerika ve Rusya şemsiyesi altında bu bölgede Müslümanlara karşı işlemedik suç bırakmadı. Bunun karşılığı olarak da İran’dan Akdeniz’e doğru uzanan bir koridorun hâkimi olmak istiyordu. Bu meseleyi dergimizin kapağına da taşımış ve “Akdeniz Derindir, İran’ın boyunu aşar” manşetini atmıştık. Öyle de oldu. Şimdi PKK/PYD’nin bu işten ders çıkarması gerek. Ya onların sonu da Süleymanî gibi olacak ya da Türkiye ile oturup anlaşacaklar. Bunun artık üçüncü bir seçeneği yok. Tabiî bu arada az evvel ifâde ettiğimiz gibi Türkiye’nin sansasyonel eylemlerine konu olup arada kaynayıp gitme ihtimalleri olduğunu da unutmasınlar! Irak Meclisi’nin Kararının Olası Neticeleri ABD’nin Kâsım Süleymanî’yi infaz etmesinin ardından Irak meclisi Kürtler ve Sünnîlerin katılmadığı bir toplantıda Amerikan güçlerinin Irak’tan çıkarılmasına karar verdi. Kürtler ve Sünnîler Irak’ta Şiîlerle başbaşa kalmak istemiyorlar; fakat böyle bir durum söz konusu olduğunda ne olduğunu da geçen senelerden biliyoruz. Hatırlarsanız, IŞİD henüz yabancı istihbaratların aparatı, manivelası hâline dönüşmemiş, Saddam Hüseyin’in kurmayları tarafından sevk ve idare edildiği zamanlarda Irak şehirlerini domino taşları gibi bir bir devirip Bağdat’ın kapısına dayanmıştı. Amerika ile onun güdümündeki Kâsım Süleymanî’nin yönettiği Şiî çeteler tarafından seneler sonra ancak geri alınabilmişti.  Bir diğer taraftan, Amerika Irak’tan çekilecek olursa, Suriye’deki PKK/PYD’ye sağlanan lojistiğin kesileceğini de unutmamak gerek.  Meclisin aldığı kararın yürütmesini yapacak bir hükümetin bile olmadığı Irak’ta Amerika Kuzey’deki Kürt bölgesine doğru mu çekilir, hiç istifini bozmaz mı, yoksa tası tarağı toplayıp ülkeden çeker gider mi, göreceğiz. Amerikalılar gibi Şiîlerin de istenmediği Irak topraklarının yeniden huzur ve sükûna kavuşması için atılması gereken adım, Irak meclisinin Türk askerini Bağdat’a davet etmesi olmalıdır. Türkiye’nin bugüne kadar üstlendiği benzer görevlerin tamamında muvaffak olduğunu, girdiği bölgelerde hızlı bir şekilde düzeni de tesis etme kabiliyetinin bulunduğunu ve bunu yaparken kendisini davet eden ev sahibini soyup soğana çevirmeye kalkmadığını biliyoruz. Iraklı yetkililer çok parçalı demografik yapıyı bir arada tutmak istiyorlarsa, oturup ciddi ciddi bunu bir düşünsünler deriz.  İran Gelelim İran’a… Kâsım Süleymanî’nin Amerika tarafından infaz edilmesine karşılık olarak İran’ın Amerika ve hempası İsrail’i hedef alacak her türlü misillemesini sonuna kadar samimiyetle desteklediğimizi de buradan açıkça ifâde edelim. Senelerdir Amerika ve Rusya şemsiyesi altında Müslümanlarla savaşan İran’ın gerçekten bir güç olup olmadığını maruz kaldığı saldırıya karşı göstereceği reaksiyonun çapı nisbetinde göreceğiz. Amerikan üsleri olur, onunla iş tutan Suudîler ve Birleşik Arab Emirlikleri olur, Yahudi devleti olur… İran’ın önünde seçenek çok... Göreceğiz bakalım.  Mayın Eşekliğinin Lüzumu Yok Mayın eşeklerine mayınlı araziyi tahsis işini İngilizler gerçekten de yapabiliyorlardı. Osmanlı’yı yıkarken ondan boşalan sahalarda kendilerine mayın eşekliği yapanlara karşı son derece bonkör davrandılar; fakat bugünün dünyasında işbirlikçi enflasyonu yaşanıyor ve bu sebeble de mükâfatlar küçük oluyor. Dolayısıyla artık Batı yardakçılığı yapmak sayesinde Ortadoğu’da kimsenin nemalanamayacağının idrak edilmesi gerekiyor. He yok ben aynı kafada devam ederim diyenler, Süleymanî’nin sonuna baksın, ibret alsın, sonra ağlamasınlar! İslâm Ülkeleri Askerî Birliği Büyük güçlerin trajedisine şahitlik ettiğimiz bugünlerde, nizâm kelimesinin kendisi bile yeryüzünden gökyüzüne kaldırılmışken, Müslümanların artık gerçek bir birlik tesis edip, yabancılar ile boy ölçüşebilecek bir güç odağı hâline gelmeleri ihtiyacı her geçen gün kendisini dayatmaktadır.  Suudi Arabistan’ın ekonomik gücünden istifade etmek suretiyle Türkiye’nin böylesi bir girişimine mâni olabilmek için şimdiden Kızıldeniz çevresi gibi anlaşma üstüne anlaşma yapılsa da, şartlar gitgide zorlaştıkça tek başına bu finansman desteğinin anlamını yitirdiği güne çıkılacağından hiç kuşku yok. Türkiye o güne dek tesis etmiş olduğu mevcut birlik ve destekleri müesseseleştirmek yoluna gitmeli ki, genel görelilik kuramında olduğu gibi özgül ağırlığı dolayısıyla çevresindekilerin de bu birliğe doğru çekiminin şartlarını tesis edebilsin. Baran Dergisi 678. Sayı  

Homeland, Kasım Süleymani ve Şii Hilâli

Sekiz sezondur yayınlanan ve önümüzdeki günlerde final yapması beklenen “Homeland” isimli Amerikan yapımı bir dizi var. Ana teması yurtiçi ve yurtdışında yaptıkları operasyonlarla birlikte Amerikan istihbarat elemanlarının kahramanlıkları... Maksat ise dünyanın neresinde ve hangi millete mensup olursa olsun, insanları, bu kahramanlıkları anlatmak suretiyle ABD’nin ne kadar büyük bir güç olduğuna, dünyanın barışı için ne büyük çabalar sarf ettiğine inandırmak. Zira bir arkadaşın bu diziyi seyrederken “Bir ara CIA’nın yaptığı operasyonda başarılı olmasını istediğimi fark ettim.” demesi, bunda ne kadar başarılı olduklarının da bir ifadesiydi.  *** Geçtiğimiz Cuma günü, İran’ın kamu diplomasisinde önemli bir yere sahip olan Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD tarafından düzenlenen bir operasyon neticesinde öldürüldüğü haberi ajanslara düştü. Haberlerde Süleymani’nin, Bağdat’ta Haşdi Şabi Komutanı Ebu Mehdi el Mühendis ile birlikte öldürüldüğü belirtildi. Süleymani suikastinin mevzu bahis Amerikan dizisini hatırıma getirme sebebi, dizinin 3. sezonunda, İran Devrim Muhafızları komutanının bir suikast ile öldürülüp, çeşitli komplolarla yuları ele alınmış birinin Amerikan menfaatlerine hizmet maksadıyla onun yerine getirilmesiydi. Elbette Süleymani operasyonunun arkasında böyle bir plân olduğunu imâ etmiyorum; fakat bunu iddia eden makul teoriler veya komplo-teorileri de ortaya atılmaya başlandı, daha da atılacaktır. Lakin, böyle komplike plânlar yapıp bunu icra edebilen bir akıl ve güç var olsa idi, dünya bu derece kaotik bir yer mi yoksa o aklın-gücün hegemonyasında bir yer mi olurdu diye sormadan da edemiyor insan. Tarafların ABD ve İran olduğunu görünce bir mizansen olabilir mi diye düşünmeden de... İran Düşerse Türkiye Düşmez! Kudüs Gücü Komutanı’nın öldürülmesinin ardından tüm dünya ABD-İran arasındaki gerginliğin nereye evrileceğini tartışırken, Türkiye’nin bu tartışmanın dışında kalması düşünülemezdi. Kimilerinin şuuraltındaki İrancılık hortladı. Bundan 15-20 yıl önce “Tür-ki-ye İ-ran Ol-ma-ya-cak” diye slogan atanlar da dönemin İrancıları ile birlik olup İran güzellemesi yapar ve Müslüman katili Süleymani’ye şehit derken; “Nasıl dinsizin hakkından imansız gelir ise imansızın hakkından da dinsiz gelir.” diyen Müslüman Anadolu halkını da Amerikancılık ile itham etmekten geri durmadılar. Şuurları “Bir şey o değil ise budur.” gibi genellemeler üzerine bina edilmiş olduğu ve hiçbir zaman kendileri olamayıp ömürleri birilerine “yancılık” yapmakla geçtiği için hadiseye böyle yaklaşmaları, “ne o, ne de bu” diyen Müslümanları anlamamaları son derece normal. Müslümanların karşısında duracağım diye Şii İran ve Süleymani güzellemesi yapanların yanında “İran düşerse Türkiye düşer”cilerin piyasaya çıkması da fazla sürmedi. Cevabını peşinen verelim: İran düşerse Türkiye düşmez! Bilakis, İran rejiminin alacağı her yara Türkiye’nin fayda devşireceği bir iklimin doğmasına vesile teşkil eder. Küfrün bir anlamı da “örtme ve gizleme”dir. Ehl-i Sünnet’in itidal yolu olma vasfına mukabil ifrat ve tefrit buudlarını temsil eden Şia ve Vehhabilik hakikati örten konumundadır. Bu iki sapkın inancın hamileri Suudi Arabistan ve İran ise birbirleriyle olan kavgaları bir yana, Ehl-i Sünnet düşmanlığı müşterek paydasında buluşurlar. Dolayısıyla sahte İslâm’ın temsilcisi olan bu iki devletin göreceği zarar, Türkiye’nin İslâm dünyasındaki ağırlığını artıracaktır. Bunu söylerken İran’ın ABD tarafından işgal edilmesi gerektiğini imâ etmiyoruz; İran rejiminin ortadan kalkması ve ülkede yeni bir rejim kurulması gerektiğini söylüyoruz. Hatta İran’ın ABD’ye yapacağı her türlü misillemeyi de sonuna kadar destekliyoruz. ABD ve İran’ın yanında bir de Suudi Arabistan bu denkleme dahil edilirse Türkiye’nin önü daha da açılır ve Türkiye, Müslümanların etrafında kenetleneceği tek devlet olarak öne çıkar.  Türkiye’nin bölgede attığı her adımın karşısına dikilen ilk devletlerin Suudi Arabistan ve İran olduğu Suriye, Irak, Mısır, Filistin, Libya ve daha nice alanda sağlaması yapılmış bir gerçekliktir. Mevzumuzu dağıtmadan çeşitli meseleleri ele alarak söylediklerimizi tahkim edelim. “Biz Arap Değiliz!”  İnsanlar bazı şeyleri açıktan söyleyemediğinden farklı mimik veya kelimelerle onu ima ederler. Mesela, bugün Türkiye’de “Biz Arap değiliz” veya “Yallah Arabistan’a” gibi ifadelerin zihinlerdeki karşılığı İslam düşmanlığına tekabül etmektedir. Buna mukabil düşüncelerini milliyetçilik temeline oturttukları iddiasındadırlar. Herkes için olmasa bile bu ifadeleri kullananların ekserisi için durum böyle. İşte Farslıların Şiiliği tercih edişi de aynı psikolojiye bağlı bir sebebe dayanıyor.  Fars milletinin Şiiliği benimsemesi dinî ve akidevî olmaktan ziyade siyasî bir tercihtir. Hz. Ömer döneminde yapılan Kadisiye (636), Celûla (637) ve Nihavend (642) savaşlarının ardından yenilgiye uğrayan Sasanî İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Fars coğrafyasında Müslümanların hâkimiyet dönemi başlamıştır. Millî şuuru yüksek olan Fars toplumu, bu savaşların tesirini üzerinden hiçbir zaman atamamış ve Araplara karşı olan tepkileri sebebiyle İslâmiyet’i kabul etmeleri kolay olmamıştır. Emevî hanedanı döneminde de muhalif bir tavır takınmışlardır. Hicrî birinci yüzyıl civarında ortaya çıkıp önce Irak coğrafyasında konumlanan ardından da Fars coğrafyasına intikal eden Şiilik, Ehl-i Sünnet omurgaya karşı muhaliflik paydasında Farslılarla buluşmuş ve bu topraklarda daha rahat bir şekilde yayılma imkânı yakalamıştır. Farslıların Şiiliği kabul edip benimsemesi noktasında, başka sebepler de sayabiliriz. Bunların başında Şiilik ile Fars kültür ve inancını harmanlayan İranlıların, mezheplerinin kökenini Hz. Peygamber’e bağlamak suretiyle meşruiyet kazanma imkânına sahip olması gelebilir. Hilâfet meselesinde Hz. Ali’nin ilk destekçilerinden olan Hz. Selman (Farisî), bu açıdan önemli bir isimdir. Fars milletine mensup olan Hz. Selman, Hz. Peygamber tarafından “Selman Ehli Beyt’imdendir” şeklinde taltif edilmiştir. Şiilerin, mezhebin kökenini Hz. Peygamber’e dayandırmak için önem atfettiği sahabîlerden olan Hz. Selman’ın Fars milletine mensup olması, Farslılar ile Şia arasındaki müşterek zeminin bir ayağını oluşturur. Öte yandan, bazı müellifler, Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin'in eşi Şehribanu Sultan’ın Sasanî hanedanı Yezdigird'in kızı olduğunu söyler. Bu sebeple Farslılar Hz. Hüseyin'in soyunu Aryan ırkının devamı olarak görmüştür. Bu da Farslıların İslâm'ın merkezindeki Ehl-i Sünnet gövdenin içerisinde kalmayıp Şiîliğe yönelmesinde gözden kaçırılmaması gereken önemli bir etkendir. Öte yandan Farslılar ile Şiiler arasındaki ilişkinin hem Farslılara, hem Şiilere bir takım getirileri olmuştur. Şiiler karmaşık öğretilerini Fars kültürü ile harmanlayarak Farslılar arasında gelişip yayılma imkânı bulurken, Farslılar da Arap kültürüne karşı Şiiliği benimseyerek Fars kültürünü koruma imkânına kavuşmuştur. Kim Mezhepçi? Türkiye’de genel bir hastalıktır; İran’a karşı iki kelâm edeni “Mezhepçilik yapma!” diye paylamaya kalkarlar. Bunu söyleyenler, İran Anayasası’nın 12. maddesinde “İran’ın resmi dini, İslâm ve On İki İmamcı Caferiliktir. Bu ilke sonsuza dek değiştirilemez.” yazdığından ve dolayısıyla İran’ın mezhepçi bir devlet olduğundan hiç bahsetmezler. Dolayısıyla Fars-Arap mücadelesinin tarihî arka planı sebebiyle, Farsî devlet kimliğiyle Orta Doğu’ya nüfuz edemeyecek olan İran’ın dış politikada dini emperyal şekilde bir yayılma unsuru olarak kullandığını da göremezler. İran bir din-ü devlet değil, “dini kullanan bir devlettir.” Bu bakımdan da “mezhepçi” tanımı üzerine çok yakışmaktadır. Bu hususta bir misal verelim; Orta Doğu’da Şii kimliğini kullanan İran’ın, Dağlık Karabağ meselesinde nüfusunun büyük çoğunluğu Şii olan Azerbaycan yerine Ermenistan’ı desteklemesi... Çünkü İran’da hatırı sayılır bir Azerî nüfus vardır ve güçlü bir Azerbaycan İran’ın iç işlerinde işine gelmez. Bu sebeple Şii Azerbaycan’a karşı “kâfir” Ermenistan’ı desteklemekten imtina etmezler. Rejim İhracı, Şii Yayılmacılığı ve Şii Hilâli İran’ın bölgesel dış politikasının merkezindeki kavram “devrim-rejim ihracı”dır. Devrim-rejim ihracı stratejisinin temelinde Şii yayılmacılığı fikri yatar. Şiiliği diğer ülkelerde yaymak suretiyle bölge halklarının İran’ı otorite olarak kabul etmesini sağlayıp İran’ın nüfuz alanını genişletmek maksadı taşıyan bu politika, İran’a savunma hattını kendi sınırları dışında kurma imkânı tanımıştır. Ayrıca bu politika İran devletine dikkatleri dış politikaya yönelterek içeride millî birliği sağlayıp problemler doğmasını engelleme noktasında da katkı sağlamaktadır. İran, Şii jeopolitiğini, devrim ihracı politikası ve Şii yayılmacılığı ilkesi çerçevesinde kendi çıkarları doğrultusunda kullanırken bunu sağlayacak iki ehemmiyetli müessese inşa etmiştir. Bunlar Kum Medreseleri ve Devrim Muhafızları’dır. İran, Kum Medreselerinde verdiği din eğitimini yumuşak güç unsuru olarak kullanırken Devrim Muhafızları üzerinden askeri gücünü hissettirir. Şii jeopolitiği üzerindeki ülkelerde Devrim Muhafızları’nı aktif bir şekilde kullanarak Şii gruplar ile bir patronaj ilişkisi geliştirmiştir. Kasım Süleymani de bu noktada devreye girmektedir. Kudüs Gücü’nü, Devrim Muhafızları’nın dış operasyonlar birimi olarak nitelendirebiliriz. Bu birimin komutanı olan Kasım Süleymani, on yıllardır İran için devşirilen milisleri askerî olarak eğiten, konsolide eden ve hedeflerini belirleyen kişidir; özetle İran dış politikasının iki ayağından birisidir. Yemen’de Husilerin Kudüs gücü, dolayısıyla da İran ile ilişkisini bilmeyen yok. Irak’ta Haşdi Şabî’nin Müslümanların cesetlerini parçalayıp iç organlarını boşalttığını ve yediğini, diri diri yaktığını gösteren videolar kinimizi diri tutmak adına hâlâ hatırımızda. Suriye’de bulunan yaklaşık 15 milis grubun Kasım Süleymani tarafından koordine ve organize bir hale getirilip Müslümanların üzerine salınması neticesinde yapılan katliamlar da ortada...  Süleymani’nin ehemmiyetini anlamak açısından şunu da paylaşalım: İran 2015’e kadar Rusya’nın Suriye savaşına müdahil olmasını istemezken 2015’in yaz aylarında rejimin düşme tehlikesi yaşaması üzerine Rusya’nın savaşa müdahale etmesine razı olmuştur. Reuters’in 6 Haziran 2015 tarihli haberine göre; İran lideri Hamaney’in Putin’i arayıp rejimin düşeceğini söylemesi üzerine Putin’in “Müdahalede bulunacağız Kasım Süleymani’yi Moskova’ya gönder.” dediği iddia edilmiş, Rusya-İran-Esad konsorsiyumunun operasyonunu tasarlayan kişinin Süleymani olduğu söylenmiştir. Hülasası Suriye’de Türkiye’nin menfaatlerinin önünü kesen adam Süleymani’dir; bunun da ötesinde bu adam elinden Müslümanların kanı sızan azılı bir katildir.  Türkiye uzun zaman boyunca güney sınırlarında oluşturulmak istenen Kürt koridorunu parçalama gayesiyle hareket ederken, İran’ın Şii yayılmacılığı politikasıyla oluşturduğu “Şii hilâli/ekseni”nin dış kavisinin Türkiye’nin güneyini kuşatmış vaziyette olduğunu hatırlatalım. Batı için Şii hilâli projesinin işlerliği Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ı rayına soktuktan sonra ortadan kalktı ve bunun parçalanması için düğmeye basıldı. ABD’nin Süleymani suikasti Şii hilâlinin parçalanmasının nişanesi ve bir dönemin sonudur. Eğer öyle olmasa idi bu ekseni parçalama işi Türkiye’ye düşecekti. Dolayısıyla Şii hilâlinin muhafazası için çalışan bir katil, hatta bu projenin en önemli figürlerinden birisi olmak vasfını haiz bir düşman öldürülmüşken Amerika’ya karşı olmak adına İran yandaşlığı yapmak en hafif tabirle şuursuzluktur. Tıpkı İran karşıtlığı yapmak adına Amerikancılığa düşmek gibi... İran’ın ABD ve İsrail Düşmanlığı İran rejimin kuruluşundan itibaren dayanak noktalarının başında ABD ve İsrail karşıtlığı gelmektedir. Bu politikadan vazgeçilmesi meşruiyet zemininin zedelenmesi anlamına gelir, ki bu da zaten reform taleplerinin hızlı bir şekilde yükselerek zaman zaman kitlesel protestolara dönüştüğü ülkede rejimin yara almasına sebep olacaktır. Dolayısıyla İran, ABD ve İsrail karşıtlığı politikasından vazgeçmemekle birlikte zaman zaman ABD ile ilişkilerini yumuşatma seçeneğini tercih etmektedir. Kuruluşunda Batı bloku tarafından desteklenip desteklenmediği yönünde tartışmaların hep diri kaldığı İran rejimi, tüm bu sebeplerden ötürü ABD ve İsrail ile olan ilişkilerini kapalı bir şekilde yürütmeye çalışmıştır. Kurulduğu ilk anda ABD ile rehine krizi yaşamış olan İran, İsrail ile ilişkilerini devrim sonrasında kesmiş ve İsrailli diplomatları sınır dışı etmiştir. Bunun yanı sıra FKÖ ile yakın ilişkiler geliştirmiş, Yaser Arafat İran’ı ziyaret eden ilk önemli isimlerden biri olmuştur. İran’ın Filistin davasını sahiplenmesi, İslâm dünyasındaki kabul edilirliğini de artıran bir unsur olmuştur. (Türkiye’deki İslâmcıların uzaktan uzaktan Kudüs sloganları atması da bundan kaynaklıdır.) İran’ın ABD ve İsrail ile bazı konularda işbirliği yaptığı da zaman zaman gün yüzüne çıkmıştır. Bu duruma örnek olarak 1986 senesinde yaşanan ve literatüre “İrangate skandalı” olarak geçen, ABD ve İsrail’in İran’a dolaylı yoldan silah satışı hadisesi gösterilebilir. Makyavel “Hükümdar” isimli eserinde, “Romalılar, koloniler kurdu, fazla güçlenmesine meydan vermeden zayıfları tuttular, büyükleri ise alçalttılar.” der. Batı’nın ve hususiyetle ABD’nin Sünnî dünyanın içindeki azınlık olan İran’a yaklaşımı da bu şekildedir. Şii İran’ın Sünnîlere karşı hâkimiyeti ele geçiremeyecek kadar güçlendirilmesi ve bu sayede İslâm coğrafyası içerisinden küresel bir gücün ortaya çıkmasının engellenmesi, bilhassa Türkiye’ye karşı İran’ın yedekte tutulması ve Türkiye’nin doğal hinterlandı olan Orta Doğu coğrafyasına açılamaması amaçlanmıştır. Nitekim İran’ın en büyük düşmanlarından Taliban’ın Afganistan’da ABD tarafından iktidardan indirilmesi ve yine İran’ın en büyük düşmanı olan Saddam Hüseyin’in de ABD eliyle devrilerek Irak’ın İran’a altın tepside sunulması, İran’ın güçlenmesine ve bugünlerine gelmesine misaldir. Süleymani’nin ABD tarafından bir suikast neticesinde öldürülmesi, ABD’nin beslediği ve büyüttüğü İran’a “buraya kadar” mesajı olarak okunabilir ve İran’ın dış politikasında yeri doldurulması zor bir figürün ortadan kalktığı söylenebilir; fakat bu operasyonun kendi kendine bırakılsa dağılması kaçınılmaz olan İran rejimini içeride kurtaran bir yönü olduğunu da unutmamak lâzım gelir. Son Söz Bir küresel (ABD), bir de bölgesel (İran) emperyalistin yaşadığı münakaşadan doğan gerilimin ortasındayız. “Tarafımız ne şu, ne de bu. Sadece İslâm!” Dolayısıyla İran’ın ABD’ye, ABD’nin ise İran’a vereceği zarar bizim işimize gelir. Belli noktalarda İran’ı, belli noktalarda ise ABD’yi politik olarak desteklemekte de bir beis yoktur; ama neticesinde İslâm coğrafyasının başta ABD olmak üzere tüm emperyalistlerden arındırılması gerekmektedir. Yazımızı, “Homeland”da Müslüman bir “terörist”i canlandıran Ebu Nazir karakteri tarafından esir aldığı CIA ajanı Carry Mathison’a söylenen sözlerle bitirelim: “Hayal bile edemiyorsun değil mi? Senden daha büyük ve daha önemli bir şeye inanmayı? Savaştayız ve ben bir askerim. Karınla ve çocuğunla akşam yemeğine oturduğunu hayal et. Sanki kızgın bir tanrı tarafından fırlatılmış gibi insansız uçakların bombaları bir anda her şeyi yok ediyorlar. Şimdi terörist kim? Bu nesil ve sonraki nesil acı çekip ölmeli. Biz buna hazırlandık. Siz hazır mısınız? Emeklilik plânlarınız, organik meyveleriniz, plaj evleriniz ve spor kulüplerinizle hazır mısınız? Azminiz, sabrınız, inancınız var mı? Bizim var. Bizi bombalayabilir, aç bırakabilir, mukaddes topraklarımızı işgal edebilirsiniz; ama inancımızı asla alamazsınız. Biz Allah’ı kalbimizde, ruhumuzda taşırız ve bizim için ölmek ona kavuşmak demektir. Bir, iki, hatta üç yüzyıl dahi sürebilir bu mücadele; ama sonunda kökünüzü kazıyacağız!” Gavur, olayı iyi anlamış… Baran Dergisi 678. Sayı  

Kasım Süleymani Suikastı Vesilesiyle

ABD’nin hava saldırısı neticesinde Kasım Süleymani öldürüldü. Bunun İsrail’in tavsiyesi olduğunu düşünüyorum. ABD, bunun bedelini ağır bir şekilde ödeyecektir. Sadece ABD’de değil, her yerde vurulacaklar. Aptalca... Bunu İsrailliler istedi ve arkasında onlar var bence. İnfazı Amerikalılar gerçekleştirdi; fakat Amerikan ordusu bu kadar aptalca bir harekette bulunmaz. Bunu yapmak menfaatlerine ters. Irak’ta baskı altında kalacaklar. Bölgenin önemli gücü Türkiye, bu konudaki pozisyonunu gözden geçirecektir. Çünkü Erdoğan son derece akıllı ve iyi bir politikacı olarak İran ile başta ekonomik olmak üzere iyi ilişkilere sahip. Her neyse, ne olursa olsun en iyisi ümit etmeli, en kötüsü için hazır olmalıyız. ABD’nin İran’a doğrudan saldırabileceğini veya savaş ilan edeceğini düşünmüyorum. Çünkü Amerikan Kongresi bunu desteklemeyecektir. Bir kaç gün önce Rusya ve Çin, İran ile birlikte Basra Körfezi’nde bazı önlemler aldılar. Bu sebeple ABD, İran’a saldırmak konusunda son derece dikkatli olacaktır. ABD’nin herhangi bir hamlesi Suudi Arabistan’ın tamamen ortadan silinmesine sebep olur. Ne söylediğimi çok iyi biliyorum; Suudi Arabistan yok edilir. Açıkçası bu benim uzun yıllardır beklediğim şey... Belki de Humeyni İran’a dönüp Şii devrimini gerçekleştirmeden önce dahi Siyonist destekçisi Suud’un hakettiğini bulmasını bekliyorum. Suudi Arabistan yöneticileri Siyonist hainlerdir. İkiyüzlü münafıklardır. Müslüman gibi davranmaktadırlar. Suudi Arabistan hükümetinin en iyi müttefiki İsrail’dir. Mekke, Medine ve tüm Arap Yarımadası’nı mutlaka özgürleştirmeliyiz.  Saddam Hüseyin iyi bir adamdı. Şii Farslılardan nefret ederek hata ettiği düşünüyorum. İran’a ilk kez 1975’in Temmuz ayının başlarında Irak’tan geçtim. Bu tarihlerde Irak nüfusunun resmî olarak yüzde 70’i Sünni’ydi. Zannediyorum Arap nüfusun yüzde 60’ı ise Şii’ydi. Ülkede azımsanmayacak bir Kürt nüfus ile bölgeye Müslümanlardan da önce gelmiş azınlık Hıristiyanlar da yaşıyordu.  Şiiler, Hz. Ali’nin Şiilerin ilk imamı olduğundan bahsederler. Bu bariz bir hatadır. Hz. Ali, henüz Şiilik bir inanç olarak ortaya çıkmadan önce bir Haricî tarafından suikast ile şehid edilmiştir. Ne yazık ki bugün iktidarda olan Sünnî hükümetlerin bir çoğu hain. Buna mukabil, inanç bakımından problemleri olan İran ve Irak’taki Şiiler ile nüfusunun büyük çoğunluğu Şii olan Lübnan’daki Hizbullah vatanperver ve devrimci. Tarihî düşmanlıklara ve itikadî farklılıklara rağmen, emperyalizm ve Siyonizmle mücadele bakımdan Şiileri bir çok Sünnî organizasyona tercih edebileceğimizi düşünüyorum. Savaş her geçen gün daha kötü bir hal alacak. Farklılıklara rağmen ABD ve Siyonist İsrail’e karşı tüm Müslümanların bir arada durması ve konumlanması gereken bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. Prensipleri için ölmekten korkmayan insanlara ihtiyaç var. Siyonistler sadece öldürmek için değil, katliam yapmak için geliyorlar.  Bugüne kadar bir çok Amerikan askeri öldürüldü. ABD’de de saldırılar gerçekleşip insanlar ölecektir. Maalesef bu insanlar arasında masumlar da olabilir. Bundan yıllar önce, ilk seçildiği zaman, hatta aday olduğu zaman, Trump’ın tarihin en iyi Amerikan başkanı olacağını söylemiştim. Evet, o seçilmiş en iyi Amerikan başkanıdır. Amerikan halkı çalışkan ve saygıdeğer bir toplumdur; fakat Amerikan hükümeti kendi halkını ve dünyanın geri kalanını sömürür. Trump, Amerikan emperyalizminin ne olduğunu açıktan göstermesi bakımından en iyi Amerikan başkanıdır. Doları rezerv para haline getirip dünyayı bunu kullanmaya zorlarken özel bankacılık sistemi ile de bunu legal olarak kontrol altında tutmakta ve insanları tuzağa çekmekteler.  Mevzumuza dönecek olursak; Süleymani’nin öldürülmesi hem bölge, hem de dünya için büyük bir hata. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin M. Kemal’den sonraki en büyük lideri. Atatürk, farmason olmasına ve garip bir özel hayatı olmasına rağmen Türkiye’nin kurucusu. Şuraya geleceğim; Erdoğan çok önemli bir karar aşamasında. İran ile savaşmak Türkiye’nin çıkarına değil. Türkiye ve İran yüzyıllar önce çizilmiş sınırlara sahip iki ülke. Büyük Türk imparatorluğu, sınırları içerisinde bulunan tüm azınlıklara saygı gösteren bir devletti. Politik olarak önemli bir cendereden geçen Türkiye’de Erdoğan’ın çok önemli kararlar alacağı bir dönem yaşanıyor. Bu kararlarda Türkler ile Kürtleri birlikte düşünmesi gerekiyor. Kürtler başta Türkiye olmak üzere, İran, Irak ve Suriye’de önemli bir nüfusa sahipler. Hak olarak bu devletlerden toprak alarak bağımsız bir devlet kurma iddiasındalar. Bazıları Siyonist ve emperyalistlerle işbirliği içerisinde olsa da tümünün öyle olduğunu söyleyemeyiz. Kürtler Irak’ta resmî bir siyasî yapıya sahipler. Dürüst ve onurlu bir adam olan Saddam Hüseyin Kürtlere karşı politikası bakımından eleştirilebilir; fakat ben kendisine saygı duyuyorum. Zira benimle hep dayanışma içerisindeydi. Yaptığı politik bir hata onun hayatına mâl oldu. İsrail’e füze saldırısı gerçekleştirmiş bir liderdi ve bunu hayatıyla ödettiler. Kendisi Arap milletinin menfaatlerini önceliyordu. Araplar bölgenin en eskileri. Irak’ın işgalinin ardından bölgede derin acılar yaşıyorlar. Siyonistler, onlar gibi nükleer silahlara sahip olmamasına rağmen Müslümanlardan korkuyorlar. Cezaevinde olmama rağmen benden dahi çok korkuyorlar; fakat bizim bir korkumuz yok. Suriye’de binlerce insan hayatını kaybetti, göç etmek zorunda kaldı. Siyonistlerin de bir takım emellerinin olduğu bu bölgede Rusya, Esad ile iyi ilişki içerisinde olup bazı şehirleri bombaladı ve bombalamaya devam ediyor. Rus devleti Suriye’de İsrail ile aynı noktada bulunmuyor ve hatta burada zaman zaman karşı karşıya geliyorken iki devletin (Rusya-İsrail) son derece iyi ilişkilere sahip olması da garip. Savaş tüm bu gariplikler ve karışıklıklar içerisinde devam ederken ümidimiz ve beklentimiz zaferin bizim olması yönünde!   Allahü Ekber! 04.01.2019 Baran Dergisi 678. Sayı  

Suriye Üzerinden Dünyayı Okumak

Doksanlı yılların başındayız. Üstad Necip Fazıl’ın “O ve Ben” isimli muhteşem eserini okumuş, Allah dostlarıyla olmayı ve onların sohbetlerinde bulunmayı bir sevdalı edasıyla arzu etmiştim. Rabbim bu duamı kabul etti. Hacı Bayram Camii’nin yanında mekânı bulunan Doktor Emin Acar’la tanıştım. Bayramî meşrepli bir Allah dostu olan Dr. Emin Acar DPT’de çalışmış, MSP milletvekili olmuş; ancak rahmetli Erbakan’ın CHP ile koalisyon kurmasına karşı gelerek partiden istifa etmiş, güzeller güzeli bir insandı. Bütün gayreti ve ideali gençlerin okumaları, devletin bir kademesine yerleşmeleri, vatana ve millete hayırlı insanlar olmalarıydı... Devletin başında Müslümanlar olmalıydı. Kapısına gelenlerin hiçbirine kimse tarafından “Gel Emin Acar’a bağlan.” denmiyordu. Herkese kapısı açık, herkesin dertleriyle hemhâl olunan bir ortam vardı... Emin Acar, gençlerle konuşmaya bayılıyor ve onların yüksek lisans yapmaları gerektiğini söylüyordu. Ne zaman Ankara’nın kasvetli havası üzerimize sinse, ne zaman nefsimizin oyuncağı olup insanlıktan uzaklaşsak hemen hocamızın kapısına gider ve ruhumuzu arındırma bahtiyarlığına ererdik. Devlette çalışan insanların 63 yaşından önce emekli olmalarına karşı geliyor, emekli olanların da hayatlarında arzuladıkları hedeflere ulaşamadıklarını sık sık dile getiriyordu. Ona göre Varlığın Tacı, Kâinatın Efendisi’nin, Hz. Hatice Annemiz ile evlendiği yaş, aklın kemale erdiği yaştı… Efendimiz’e Peygamberlik Makamı’nın verildiği 40 yaşı ise ruhun kemale erdiği yaştı. Peygamberimiz altmış üç yaşında vefat etmişse, son nefesine kadar İslâm davası için çırpınmışsa, Müslüman olan herkes bu güzide hayatı kendine örnek almalıydı. Hülasa Resûlü Ekrem’in, Gaye İnsan’ın hayat boyu yaşadığı her çizgiye hikmet gözüyle bakılmalı idi… Mesela Emin Acar Hoca bir gün birisine yaşını sormuş, aldığı cevap “Yetmiş bir!” olmuştu. Buna karşılık, “Hiç yetmiş bir olur mu? Sen sekiz yaşındasın.” demiş, tebessüm etmişti… Peygamber Efendimiz’in vefat ettiği yaştan sonraki seneleri hediye sayardı… Gelelim Irak’a Doksanlı yılların başı… Saddam Hüseyin, Kuveyt’e girmiş ve bütün dünya ayağa kalkmıştı. Herkesin dikkati Ortadoğu’da idi. Saddam Hüseyin Kuveyt’ten çıkacaktı, çoğu gazeteci ve akıldaneler tarafından öyle deniliyordu. Akıl onu gerektiriyordu. Hocamız savaşın çıkacağını ısrarla söylüyordu, daha önce de Rusya dağılmadan evvel “Rusya’nın dağılacağını” söylemişti. Hocamızın yanı başında Ramuz’ül e-Hadis isimli kitab vardı. Bu hadis kitabındaki ahir zamanla alâkalı hadislere bakarak, duygu ve görüşlerini pekiştiriyor, anlatıyordu.  Bir zaman sonra hocanın da ifade ettiği gibi savaş çıkmış ve hadiseler zinciri savaş zemininde devam etmişti. O zamanki başbakana, Turgut Özal’a gönderdiği mektubu zaman zaman dile getirirdi. Turgut Özal, o zaman Amerika ile birlikte hareket edip bir koyup üç alma telaşında, savaşa girme derdindeydi. Hocamız mektubunda büyük devletlerle aynı yatağa girilmemesi gerektiğini söylemiş ve başbakanı uzun zamana dayanan tanışıklığına istinaden uyarmıştı. Allah şu veya bu vesile ile Irak topraklarına girmekten ordumuzu uzak tutmuştu. Yoksa ne acı olurdu emperyalizmin baş gücü ile İslâm diyarının topraklarında kan dökmek... İmam-ı Azâm Efendimiz’in kabrinin bulunduğu, binlerce ezanın okunduğu şehirleri bombalamak…  Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu ne demişti? “Saddam Hüseyin emperyalizmin tekerine çomak sokmuştur!” Gençlerin fitneden korunması için evlenmelerini sık sık tembihleyen Hoca Emin Acar “Evlenin de size ‘evli ya’ desinler!” diye mizahî bir eda ile konuşurdu. Hocamızın mekânında kimlere tanık olmadım ki… Oktay Sinanoğlu henüz hiçbir kitabı çıkmamışken, Muhsin Başkan parti kurmadan evvel, nice akademisyen ve hocalar… Emin Hoca, “III. Dünya Savaşı Suriye’den çıkacak.” derdi. Nihayet hoca vefat etmeden evvel Lazkiye’de yapılan bir açıklamadan yola çıkarak III. Dünya Savaşı’nın başladığını söylemişti. Bu savaşın sonucunda çok kan akacağını, her taraftan binlerce askerin katılacağını da ifade etmişti. Galip gelen tarafın Müslümanlar olacağını söylemişti… Son demlerinde Amerika’nın “Tavrı ne olur?” diye sual edince oldukça mülayim hocam, öfkeyle “Amerika’ya ne oluyor? Allah var Allah!” diye korkuya gerek olmadığını dile getirmişti. Savaşın 7-8 yıl sürebileceğini de ima etmişti. Şimdi o sürecin içindeyiz. Emekleri ve yaptıkları için Allah hocamdan razı olsun.        Her Şey İfşa Oldu İslâm’a zarar veren tehlikeli üç cenahı sayalım: Kâfir, münafık ve ahmak... Bunlar içinde en az zararlısı kâfirdir. Niye? Çünkü, zâhirî olarak senden olmadığını bilirsin ve ona göre tedbirini alırsın, karşındadır… En zararlıları senden gözüken ahmaktır, senin mânâ dilini bozar, düşmana karşı gücünü azaltır. Şahsında yüce davanın seviyesini indirir. Münafık ise senden gözükür, seni arkandan vurmaya çalışır. Suriye olayı öyle bir anahtar ki herkesi ifşa etti. Allah dostlarının hakikatleri ayan beyan ortaya serildi. Antiemperyalist ve halkçı geçinen Marksist örgütlerin İslâm düşmanı oldukları bir kez daha ortaya çıktı. Kapitalist dünyanın sömürücüleriyle işbirliğine gitmekten kaçınmadıklarına şahit olduk. Batı tandanslı birbirine zıt gibi gözüken görüşlerin, İslâm söz konusu olunca yekvücut oldukları gözüktü... Başta A. Öcalan olmak üzere Mihraç Ural gibi hak ve halk düşmanı tiplerin besleyicisi Nusayrilerin neler yaptığını gördük! Ve bu zalimleri besleyen sözde antiemperyalist hareketler; hareketinizin yüzüne tüküreyim!  Anadolu’nun has evlatları, her gün öyle hâdiselere şahitlik ediyorlar… Bir girdaba kapılmış gibiyiz… Evet, Üstad Necip Fazıl tarih muhasebesini yaparken madem bayrak burada düştü, her yer altüst oldu, bayrak burada kalkarsa her şey düzelecek, demiş. Şimdi bu tesbitin gerçekleştiği şartların hasrı içindeyiz. Batı değerlerini üstümüze akıtan, kendi mirasını yok sayanların düzeni yıkılıyor… Müslüman Anadolu’nun hafızası geri geliyor… Anadolu kokulu askerler bir yerlere gelmeye başladı… Fetih duası dillerde, insanımızın zaferleri geliyor. “Ordu, milleti terbiye eder!” değil; “Ordu-millet el ele!” anlayışı ile hareket ediliyor. Bu da ulusalcıları korkutuyor. Her gün sosyal medyadan kudurduklarına şahitlik ediyoruz. Birbirlerini görseler boğmaları gereken bazı güruhlar, İslâm düşmanlığında birleşiyor… O yüzden şaşmayın CHP ve HDP işbirliğine. Biri Kürt’ün, diğeri ise Türk’ün İslâm’la yoğrulmuş mayasına zehir katıyor... Her ikisi de mânâ planında aynı! Her ikisi de hak ve halk düşmanı! Türkü ve Kürdü İslâm’dan uzaklaştıran fırkalar. Yahudi Sebatayistlerin partisi ne demişti: “Suriye’de çözüm olmalı!” Neymiş? “Suriye Millî Ordusu kaldırılsın, Esed’le görüşülsün.” Bunu kim demişti, biliyoruz değil mi? Ne muazzam bir çözüm…  Allah nurunu tamamlayacak, kafirler istese de istemese de! Ok yaydan zaten çıkmıştı! Bütün hainler ifşa oluyor. Anadolu’da Ehl-i Sünnet merkezli hareket aheste aheste yapılanıyor. Takiyyeciliği şiar edinmiş, Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ebubekir (r.a.) efendilerimize lanetler yağdıran, ağıza alınmayacak şeyleri söyleyen Şiî sapıkların sonu yaklaşıyor! İngiliz desteğiyle kurulup, Osmanlı Devleti’ni arkadan hançerleyen Vahhabilerin de içyüzü ortaya çıktı! Batı’nın piyonları sizi! Petrole tapan mahlûklar!..  Binlerce kilometre uzaktan gelmiş katil kâfirlerin karşısında Doğu halkının iradesi yekvücut olacaktır. “Ümmet kardeşliği”nde bir olacak Türk’ün, Kürt’ün ve Arap’ın iradesi… Bu iradeye komuta edecek şey de Müslüman Anadolu olacaktır. Bayrak buradan düştü, buradan kalkıyor! Bayrak kalktığı vakit, “Yeni dünya düzeni işte buradan kuruldu!” diyeceğiz. Bu düzende “Size demokrasi getiriyoruz!” diye insanlar kandırılmayacak, mazlumların başlarına bombalar atılmayacak, çoluk-çocuk ve analar katledilmeyecek. İnsanlar yerini yurdunu bilecek, devletlerin hazinesi birkaç şirket tarafından sömürülmeyecek, silah tüccarları ve uyuşturucu baronları hâkim olamayacak, kadınlar seks objesi olmayacak, evlatlarımız ise teknoloji esiri olmaktan kurtulacak… Her şey yerli yerine oturacak; Allah’ın izniyle! Sınırlar Yıkıldı, Hafıza Tazelendi Suriye ile sınırlar yıkıldı, hafızamız tazelendi. Suriye bizim 450 yıl boyunca eyaletimizdi! Meğer Suriyeli insanların gözleri hep bugünleri ararmış. Suriye’de Arap, Kürt, Türk aynı maviliklere dalar, aynı kıbleye dönerdi… Suriye insanı bize sığındı günahı-sevabıyla bu günlere gelindi. Bize düşen kurtarıcılık yapmaktı, onu da yapmaya çalışıyoruz Allah’ın izniyle. Bundan sonra ise her mazlumu kendi yurdunda ve ocağında huzura erdirmemiz lâzımdır. Suriye ile sınırlar yıkıldı, hafızalar tazelendi. Tazelenen bu hafıza, “Artık yurtta sulh, cihanda sulh teranesi seni kandırmasın!” diyor. “Sınırlarının dışına taşmalısın, yüz yıl öncesinde sana giydirilen bu deli gömleğini söküp atmalısın.” ihtarını yapıyor. “Arz-ı Mevud” davasını güdenler pençelerini atacaklar sana, yaşama hakkını tanımayacaklar, işte onlardan evvel şunu aklımıza kazımalıyız: Suriye bizimdir, Ürdün bizimdir, Irak ve Arabistan bizimdir; velhasıl bütün buralar ümmetindir. Allah ve Resûl aşkıyla yananlar Mekke’ye dönüp, aynı secdeye gidip, aynı duayı terennüm edenler ümmettir! Suriye çözüldüğü zaman, adım adım Doğu Türkistan ve diğer İslâm beldelerinin de problemleri çözülecektir...  Nusayrilik Hataylı bir arkadaşım var, aynı kurumda çalışıyoruz… Okuyan, araştıran birisi… Batıkent’te oturuyor. Batıkent “Cem evleri”nin bulunduğu Alevî kökenli vatandaşların bol olduğu bir yer. Cem evlerinde ise birtakım ritüeller yapılıyor biliyorsunuz… Bahsedeceğim hadise 28 Şubat sürecinde vuku buluyor. O zamanlar arkadaşı kendilerinden zannedip oldukça rahat konuşuyorlar. “Suriye’de olduğu gibi burada da iktidar gücü bizim elimizde olabilir.” gibisinden birtakım ifadeler kullanıyorlar. Millet olarak en büyük zaaflarımızdan biri, tarihî hafızamıza gereken ehemmiyeti göstermemek. Alevî vatandaşlarımızda şöyle bir durum var; başlarına gelen her hâdiseyi birlik ve beraberlik duygusuyla her an diri tutarlar. Kendilerine karşı yapılan haksızlıkların hesabını sorarlar. Doğrusu, bu hâlleri takdir edilmesi gereken bir hâl. Keşke biz de Alevî vatandaşlarımızın bu hasletlerinden bir nebze pay kapabilseydik. Ayrıca Alevî vatandaşlarımız birçok hâdisede kendilerini mazlum rolünde, karşı tarafı da “Yezid’in dölleri” olarak göstermekte oldukça mahirdirler. Evet, 28 Şubat dönemi. Müslümanlara yapılan baskı ve şiddet arttıkça artmakta. Çevik Bir ekibi “demokrasiye balans ayarı” verirken binlerce başörtülü evladımız okullardan atılmakta, Yeni Asya’nın lideri Süleyman Demirel onlara Arabistan yollarını göstermekte… Eften-püften sebeplerle aydınlar tutuklanmakta, partiler kapanmakta, yargıda çöreklenmiş çağdaş- lâik zihniyet ile Kemalist perdeli Fettoş ve bağlıları Müslümanlara nefes aldırmamakta… O dönemde rahmetli Salih Mirzabeyoğlu gibi “Müslümanlar dik durun karşınızda leşler var!” tesbitini yapan bir mütefekkir, Hasan Celal Güzel gibi, “İmam hatipler kapatılamaz halkın kurumlarıdır!” diyen bir bürokrat ve Muhsin Yazıcıoğlu gibi “Namlusunu millete döndüren tanka selam durmam!” diyen bir başkan vardı… Anadolu’nun has insanları haricinde, hakikati dillendiren çok az sayıda zât dik durdu. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun da Muhsin Yazıcıoğlu’nun da dik duruşlarının mükâfatı şehadet oldu. Bu şehidlerin yüzü suyu hürmetine Fettoş ifşa oldu… Peki yine dikkat kesilin, Muhsin Yazıcıoğlu o yıllarda ne demişti: “Burası İran da olmaz, Arabistan da!” Şimdi Cem Evinde söylenen laf ile bu ifadeyi yan yana getirin… Ne kadar mânidar. Emperyalistlerin ve Yahudilerin istediği şey Türkiye’yi Suriye gibi yapmak değil miydi? Suriye’de Nusayriler neyse ülkemizdeki Alevîler o değil mi? Her ikisi de özde aynı. Hesapta azınlık iktidara gelecek, İslâmî her şeyin içi kirletilecek, yüz binlerce Müslüman sudan bahanelerle tutuklanacaktı. Çok şükür Allah ilahî tuzağını kurdu ve mazlumlara kıydırtmadı... Suriye’de iktidarı ellerinde tutan yüzbinlerce insanın ölmesine, milyonlarca insanın evinden barkından olmasına, Müslüman beldelerin virane olmasına kim göz yumdu?     Nusayrilik, Bâtınî ve Alevî öğretilerine dayalı olan kendine özgü bir çizgidir. Lübnan, Suriye ve Türkiye’nin güneyinde; Adana, Mersin ve özellikle de Hatay’da yaşamakta olan Nusayriler, diğer etnik gruplara göre daha kapalı ve daha gizli bir cemaat örgütlenmesine sahiptir. Hz. Ali’nin “tanrılaştırılması”, Hızır inancı ve türbe inancının güçlülüğü, tecelli ve tenasüh, tevil ve takiyyeciliğin bol olduğu yer. Hıristiyan bayram ve törenlerinden etkilenme ve amcalık geleneği, Nusayriliğin en belirgin özellikleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Nusayrilerde amcalık geleneği vardır. Kadınların hiçbir dinî sorumluluğu ve zorunluluğu yoktur. Çünkü kadın yabancı bir erkekle yaşayacağı için sırları ifşa edebilir. Amcalık geleneğinde, aday olan genç erkeğe dinî bilgiler aktarılır. Dıştaki “amca” babanın gerçek kardeşi olan amcayla aynı derecede yakın kabul edilir. Amcalar aracılığıyla genç erkeklere Nusayri inancının temel kuralları, “kutsal kişiler”in isimleri, namaz ve duaları, toplumsal gelenek ve görenekleri “gizli tutulmak” şartıyla aktarılmaktadır. Gizli bilgiyi açıklayanlar, toplumdan dışlanarak cezalandırılır. Törenvarî uygulamaların da yer aldığı bu öğrenimi başarı ile tamamlayan bireyler, şeyhlerin şecere defterine kaydedilirler ve böylece yola girmiş kabul edilir. Genç birey, kendisine bu bilgiyi öğreten kişiyi “amca”, onun çocuklarını da kardeşleri olarak görür. Eskiden amcalık eğitimi almayan erkeğe kız verilmezdi. Bu, ilkokul sonrasında 14-15 yaşlarında, erkek çocuklar için zorunlu kılınan bir uygulamadır. Amcalık geleneğinde Nusayri gençlere öğretilen sure ve namaz sonrası okunacak dualardan misalleri verelim: “Birinci sure”: “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlarım. Ecleh velayetinde olan, felaha ermiştir. Ben de bir kul olduğumu söyleyerek başlıyorum. Ben de, mevlam Ali bin Ebu Talib, arınmışlar emirinin sevgisine ilk icabet eden olarak başladım. Ona tevekkül ettim, ona ölürüm, onunla mübarek oldum. Kendisi benim ve tüm alemlerin Rabbidir. Kendisi benim Rabbim ve yüce arşın Rabbidir!” İkincisi, “Sücut (secde) suresi”: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.  Sücut Allah içindir. Kulluk edilen yüce Rab içindir. Allah gökyüzünün ve yeryüzünün nurudur. Allah yücedir, büyüktür. ‘Bab’ (kapı) için ona yöneldim. İsmi için secde ettim. Gerçekte Ali olan mânâya kulluk edip secde ettim. Fani yüzüm, diri, ebedî ve daim olan mevlam Ali’nin yüzüne yönelik olarak secde ettim. Ey Ali! Ey büyük! Ey en büyükten daha büyük! Ey güneşi ve değişken ayı yaratan! Ey Ali! Ey Ali, izzet senindir! Ey Ali, birlik sana aittir! Ey Ali, mülk senindir! Ey Ali kulluk sana aittir! Ey Ali, sücut sanadır! Ey Ali, sen kulluk edilen Rabbimizsin! Ey Ali yücelik sana aittir! Ey Ali, rahmet sendendir!”   Nusayrilerin “arınma duası”: “Ateşin ve ateşin ehlinden sen bizi koru. Lanet olsun Ebu Bekir’e, Osman’a, Ömer’e, Muaviye’ye, Yezid’e, Halid bin Velid’e, Amr bin As’a, Harun Reşid’e , Yavuz Sultan Selim’e ve bütün şirk koşanlara… Kemikle et nasıl ayrılırsa, bizi de onlardan ve onların torunlarından öyle ayır.”  Baran Dergisi 678. Sayı

Bir Usta: Kara Ölüm

Kaldırımdan düşüp ölenler, aşkının ıstırabından sarkan yükün ağırlığına dayanamayıp intihara teşebbüs edenler, uykusunda nefesi kesilenler, topuklu ayakkabı giyme hevesinin kurbanı olup da bu dünyadan göçenler, hudutsuz cehaletle müşerref olup da bir şekilde kendini Azrail’in usta ellerinde bulanlar, kendi tükürüğünde boğulanlar, sahibini kızdırıp diri diri toprağa gömülenler, rögar kapağından aşağı düşenler, sırf birine benziyor diye böğründen, belki de alnının ortasından vurulanlar, ihtimal ki bu olayların kahramanları ölmüştür yahut er-geç ölecektir. Bereket versin ki, bahsettiğimiz şekilde ölme ihtimalimiz pek düşük. Devir değiştikçe ölüm şekilleri de kendiliğinden değişiyor tabiî. Size “Kara Ölüm” lakaplı büyük bir satranç ustasından bahsedeyim. Onun rakibi olup kazandığınızı hissettiğiniz tam o anda en tuhaf mağlubiyetinizi yaşamaktansa, yukarıdaki hâdiselerin başınıza gelmesini yeğleyebilirdiniz.     On dokuzuncu yüzyılın başında İngiltere-Manchester’da güzide bir çocuk dünyaya geldi: Joseph Henry Blackburne... Mevzubahis çocuk büyük bir depoda işçi olarak çalışıyordu. Günün birinde hangi malzemenin nerede bulunduğuna dair bilgileri içeren kayıt defterini evde unuttu; ve o gün kendisinden daha kıdemli birisi, Blackburn’e depodaki malzemelerin stoklarını sordu... Blackburne,  o gün tüm depoyu ezberden saydı. O gün anladı ki, gördüklerini hatırlama meselesinde nadide bir yeteneği vardı.    Bana kalırsa her mahlûkun muhteris olduğu bir saha vardır. İşte bu çocuk ruhunun dehlizlerinde akan kızgın suların hangi mecraya akacağını o gün keşfediyor. Sonra satranca merak sarıyor ve dönemin satranç akımları üzerinde mesai harcıyor. On sekizinde şehrin satranç cemiyetinde ismi kulaktan kulağa yayılıyor. Manchester Satranç Salonu’na kayıt olup, sadece dört yıllık tecrübeyle dünyanın ilk “resmî satranç şampiyonu” Wilhem Steinitz ile bir müsabaka yapıyor. Köşeye sıkışan Steinitz oyunu terk ederek mağlubiyeti kabul ediyor. Fakat bu maç “öylesine” yapılmış olduğu için unvan el değiştirmiyor.    Bu genç, atak oyunu seviyor, stratejik yeteneklerini rahatlıkla sergileyebiliyordu. Müsabaka başlarında rakibinin “Rok” atmasına müsaade etmez, mihaniki biçimde tek bir hamlesini bile hesaplamadan yapmazdı. Fedalarıyla meşhur kara sakallı büyük ustanın lakabı “Kara Ölüm”dür! Daima taarruz üslubuyla oynayan ustanın oyunlarına baktığımda şu ifadeyi kullanmıştım: Böyle bir adam rakibinin zihnine salıncak kurup etraftaki fikirleri rahatlıkla görebilir. Havasında olduğunda ne nerede olduğu, ne de rakibinin kim olduğu önemlidir... Yeter ki “form”da olsun, karşısındaki zât deplasmandadır.    Seksen üç yıllık ömründe, elli yıl kadar profesyonel müsabakaya çıktı. Öyle ki, aradan 200 yıl geçmesine rağmen hâlâ müsabakaları satranç oyuncularına ders olarak seyrettiriliyor. Şimdilerde tarihe damga vurmuş müsabakalar “Stockfish” denilen Global Satranç Arayüz Aracı ile yeniden kurgulanıyor ve oyunun içindeki ihtimaller bu “akıllı bilgisayar” ile sergileniyor; fakat Henry Blackburn’ün hamleleri ne hikmetse bilgisayar tarafından öngörülemiyor, görülse de tavsiye edilmiyor. Çünkü Blackburn’ü öbür ustalardan ayıran bir diğer özelliği de oyun içinde yaptığı taş –çoğunlukla veziri bırakır- fedaları... O, rakibini saptırmak için klasikleşmiş gambitlerin dışına çıkarak daha oyunun ikinci hamlesinde bazen kendi vezirini feda ederdi, bazen de filini. Üç ilâ beş hamle sonra bir bakmışsınız, mânâsız gibi gözüken hamlenin üzerindeki perde kalkmış, rakibinin yüzü ise tahtada kaç taş kaldıysa, o kadar parçaya bölünmüş hâlde! Baran Dergisi 678. Sayı

Gidiyoruz, Libya’nın İstikbali Türkiye’nin İstiklali İçin!..

Türkiye gizli açık birçok konuda her türlü düşmanla mücadele ediyor. Ama asıl savaş derinlerde... Bunun herkes tarafından bilinmesi işin doğası gereği mümkün değil. Derinlerde devam eden bu savaşın tarafları sadece iktidar için mücadele ediyor gibi görünen unsurlardan ibaret değil. Mücadele bütün şiddeti ile içeride ve dış düşmanların hamleleri ile devam ediyor.  O yüzden dışarıda ne olursa olsun içeriyi iyi tahkim etmek gerek! Bu noktada Sayın Devlet Bahçeli’nin “devlete destek” siyaseti kimi tuzakları boşa çıkarıyor, etkisiz kılıyor. Türkiye’nin attığı adımlar bütün dünya tarafından dikkatle izleniyor. Tamam! Burası bir zamanlar İslam Dünyasının yönetildiği merkezdi. O merkez, başta Ahbes’in bağlı olduğu ülke ve onların has adamları tarafından tarumar edilmişti. Millete ait her ferdin içine yeni ikonlar yerleştirilmişti. Kafalardan bir türlü sökülüp atılamayan ‘tabular’ her yeri istila etmişti. Kültür, medeniyet, kılık, kıyafet, eğitim, aile, çoluk/çocuk, şehir, okul, yol… Velhasıl her şey onların önceden şeklini çizdiği yeni hale göre ayarlanacaktı. Zapt etmeye çalıştıkları kalabalıklar tam manasıyla esir edilememişti. Bunun için “irticanın başını ezme” ritüelleri kesintisiz her yerde devam etti. Bin yıl süreceğini iddia ettikleri 28 Şubat Darbesi ile halka ahkâm kestiler. Kendilerine karşı direnen herkesi her yerde en ağır yöntemlerle ezdiler/biçtiler. “ABD tarafından maddeleri 3 başlık altında belirlenmiş ve “Türkiye, Birleşik Devletler’in anahtar stratejik ortağı kalmak mecburiyetindedir ve onun bu pozisyonunun gerçekleştirip, sürdürmedeki başarınız bizim milli menfaatlerimizi doğrudan etkileyecektir. Türk askeriyesi, bu sonucu elde etmeye doğru daha büyük bir çaba sarf etmesi için harekete geçmeye zorlanmalıdır.” mealinde Türk tarafına tevdi edilmiş emir etrafında gerçekleştirilen, en uzun MGK toplantısında alınan kararlarla dönemin hükümetine, askerlerin aldıkları ortak karar ile o zaman Genelkurmay İstihbarat Başkanı olan Çetin Doğan tarafından tebliğ edilen, tarihe 28 Şubat Kararları olarak geçen kararların uygulanmaya alınması ile bir zamanlar “Allah’tan Kork” demenin bile suç olduğu ülkemizde Müslümanlara yönelik fişleme, ihbarlar, iftiralar, basit ve küçük hesap uğruna yok etme harekatları, ocakları söndürme, haksız yere tutuklamalar ve bir çok suçsuz insanın işkenceye tabi tutulmasına yol açmıştı.” Fakat, baktılar ki ne yapsalar olmuyor, insanlar bir türlü istedikleri kıvama gelmiyor, yedekte tuttukları başka güçleri sahaya sürdüler. Bu güçlerin birisi de tabii ki FETÖ idi. “Müslümanlık mı istiyorsunuz, alın size Fettoşun istediği gibi bir Müslümanlık” demeye getirdiler. Bunun için kütükleşmiş Kamalistleri bile doğramaktan çekinmediler. Burada dikkat çeken bir şey var. “En iyi ajan öyle olduğunu bilmeyendir!” kuralı gereği, öyle olduğunu dahi bilmeyen “muhabbet fedaileri!” her kapıyı açan anahtar gibi kullanıldı. Öyle ki, “hoca” kılıklı adamın efsunladığı beyinler, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne kadar her tarafı sarıp sarmalamıştı. 15 Temmuz uyuyanları uyandırdı ve misli görülmemiş bir direniş ile düşman tepelendi. Acaba gerçekten tepelendi mi? Değil. Tepelenseydi oraya buraya sinmiş kripto kalıntıları da kazınırdı. Esas düşman FETÖ müydü? Değil. Esas düşman, onu besleyenlerdir. O, hiçbir bir şey olmamış gibi ekmeğini yediği adamlar tarafından beslenmeye devam ediyor! Onun nasıl bir hain olduğunu bilmek isteyenler sahiplerine baksın yeter. Türkiye, 15 Temmuz aydınlık savaşçılarının verdiği mücadele ile kendi destanını yazmaya devam ediyor. Akdeniz’e çullanmış emperyalist domuzların ümüğünü Libya ile sıkıyor. Darbeci Hafter’e bağlı güçler Libya’nın Fetöcüleridir. Onlara destek veren ülkelerin tamamı Libya halkına ve Türkiye’ye düşman mihraklardır. CHP ve İYİ Parti ABD’nin maşası PKK uzantısı HDP ile birlikte Libya’ya asker gönderilmesine karşı çıkıyor. “Hayır!” diyecekler. Bahaneleri de hazır, “Arap çöllerinde askerimizin ne işi var!”mış... “Bizim Suriye’de ne işimiz var?” dedikleri gibi. “Senin karşında koskoca Amerika var!” diyenler tayfası boş durmuyor!..  “Ajan” majan değiller. Öyle olduğunu dahi bilmeyenler sürüsü her yerde olabilir. Okulda, yolda, sokakta, bir köşe başında, markette, bakkalda, şurada burada! Esas olan bunlarla mücadeledir. Onlarla mücadelenin nasılını ortaya koyan hareketin asli membaı İBDA’dır. Çünkü İBDA’da “dünya görüşünün gerekli kıldığı hem dile ve hem de meselelere hâkim olan bir diyalektik var.” (1) 1-Üç Işık Sh.58 Salih Mirzabeyoğlu Baran Dergisi 677. Sayı

Pornografi ve Liberal Düzen (The Walking Dead)

Pornografinin, “insan bedeninin sınırsız bir edepsizlikle teşhir edilip, cinsel duyguların azdırılması!” tarifine, hiçbir mahremiyet tanımaksızın her sahada sınırsız teşhir ifadesini de eklersek, insanı iğrenç bir mahlûkata dönüştüren ruh hastalığı olduğunu tek bir cümleye sığdırmış oluruz. Ahlâklı bir toplumda pornografinin ihtiyaç olması mümkün değildir. Günümüz toplumunda peynir ekmekten daha çok satılıyor olması ahlâk seviyemizin hangi boyutta olduğunu da ortaya çıkarıyor. İktisat öğrencilerine ilk derste; “ekonominin sınırsız ihtiyaçlar ile kıt kaynaklar arasında oluşturulan denge bilimi” olduğu anlatılır ve bunun yönetilmesi gerektiği belirtilir. Liberalizm bu tanımın arkasına sığınarak yoksulluğa kılıf uydururken, insan ruhu ve fizyolojisinin iflasına yol açan pornografiyi sınırsız bir şekilde pazara sunar. Bu edepsizlik sadece insan bedeni üzerinde değil, her türlü sosyal ve ticari alanda böyledir. Televizyonlara ya da internete kısaca bakarsak pornografinin her alanda kullanıldığını görürüz. Çok masum olduğunu düşündüğümüz yemek programlarında; şatafatlı bir isim ve süslenmiş bir tabağın içerisine konulmuş birkaç lokma etin hikâyesi öyle bir anlatılır ki bedeninizdeki bütün bezler çözülür, salyalar şelale olur. Adı gurme, görüntüsü elit de olsa yaşanan ve yaşatılan pornografidir. Zira bir anlık açlığı bastırmak için bu kadar seremoni yapmak sağlıklı bir ruh için işkencedir. Kıyafetler, makyajlar, konuşma biçimleri, hal ve hareketler, mekânlar, sosyal faaliyetler, moda tabir edilen çeşitlilikler ne kadar inceltilirse inceltilsin, kim tarafından yapılırsa yapılsın pornografik tatminlerin bağımlısı olmuş hasta ruhların saçmalıklarından başka bir şey değildir. Bu kadar hasta ruhun yönettiği adalet, eğitim, sanat, ekonomi, politika gibi temel meselelerin sağlıklı olması mümkün olabilir mi? Bir anlık zevk ya da bir lokma et için insanlığından çıkmış bir yaratık, adaleti tesis edebilir mi? Ya çocuğa hayatta kalmanın ve kendini sorgulamasının yollarını öğretmesi gereken eğitim sisteminin, üç beş çakalın gündelik çıkar hesabına hizmet ettirilerek her yıl şekilden şekle girmesi! Yalan ve entrikalar üzerine inşa edilmiş politika! Hırsızlık ve gaspın meşrulaştığı ekonomik düzen! Pornografinin işgal ettiği zihinlerin ürettiği sanat… Malzeme ne ki, eser ne olsun? İnanç meselesi ayrı bir kepazelik! Kimi ruhundaki fahşiyeti alenen ortaya dökerken kimi de tesettüre bürünüp dökmekte. Üstadın ortaya koyduğu bu meşhur tanım! “Ham yobaz, kaba softa!” Gençler için biraz açacak olursak; "İslam’ı kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayıp, kafalarına göre Müslüman portresi çizen mahlûkat." Adam kendine güya Sünnete uygun şekil vermiş, görüntü ful tesettür lakin kafa hard-porno. Yalan dolan, üçkâğıt, pisboğazlık, uçkur düşkünlüğü bir yanda, mis kokular, cilalı saç sakal, abartılı tesettür kıyafetleri diğer tarafta. Allah belanızı versin. Bu tasvirleri midem bulanarak yapmama rağmen durumu anlatmanın başka yolunu bulamadığım için tercih ettim. Picasso’nun Guernica’sına bakarken, bende aynı hissiyat oluşur. O kadar kaba ve iğrenç görünmesine rağmen verdiği duygu, iç savaşta yaşananları iliklerine kadar hissettirir insana. Tesettür meselesi bizim mahallenin meselesi olunca biraz öz eleştiri yapmakta fayda var. İslam’ın beş şartı bireyin Müslümanlığının hududlarını çizer. Bireyin Müslüman olduktan sonra yapması gereken Kitabımız ve Peygamberimiz tarafından tek tek anlatılmış. Adam beş şartı bayrak yapmış önüne gelenin gözüne gözüne sokarken diğer vazifeleri kafasına göre yapıyorsa ya cahildir ya da münafık. Tesettür meselesi İBDA hareketi tarafından bayraklaştırılmış ve Kemalist rejimin zulmüne karşı sembolleştirilmiştir. Özellikle başörtüsü konusunda yoğunlaşan bu direniş başarıya ulaşsa da başarısına halel gelmiş durumdadır. Her mücadele iç dinamiklerden beslenir. Bu mücadelenin ruhu iç dinamiklerden beslenirken fiziğine dış müdahalede bulunulmuştur. Her alanda olduğu gibi, İBDA’nın başlatıp mamacıların üzerine oturduğu hareket, özellikle Fetoş’un kadroları tarafından jet sosyete geleneklerine uydurulmuş, diğer bazı cemaat yapılanmaları tarafından Arap gelenekleriyle örtüştürülmüştür. Bin yıldır Anadolu da yaşamış Yörük ve Türkmen kadınları sanki başörtüsüzmüş gibi dokumuza uymayan yeni yeni modeller dayatılarak tersinden bir Kemalist harekete girişilmiştir. Haliyle Kemalizm’in örseleyip dinî kimliğini unutturduğu ruhlar buna karşı tavır geliştirmişlerdir. Bizim ateistimizin dahi anası, ebesi şalvarlı ve başörtülüdür. Bu mücadele kendi geleneklerimiz üzerine bina edilmiş olsa en azılı ateistin dahi söyleyeceği bir şey kalmayacaktı. Bu gün hâla bu konuyu tartışıp durmayacak, ana meseleleri tartışıyor olacaktık. En önemlisi birileri bu meseleyi siyasî ranta çeviremeyecek, insanlar başörtüsünden daha fazlasını istemeye başlayacaklardı. Maalesef diğerleri gibi bu meselede liberallerin pornografi tezgâhına malzeme edildi. Gerek ruh gerekse fizik olarak hiçbir insan pornografik bir yaşam tarzını kaldıramaz, taşıyamaz. Tıpkı uyuşturucu bağımlıları gibi öncesi yüksek seviyeli haz, arkası beden ve ruhun iflasını takip eden leş olma sürecidir. Liberalizm, leşe çevirdiği insanlıkla birlikte aynı çukura gömülmeye mahkûmdur. Bu pisliğe bulaşmamayı başaran ruhlarla birlikte bulaşıp kendini kurtarmaya gayret eden ruhlar dışındakilerin tamamı leştir. Nereden biliyorsun diyorsanız onca zulme rağmen bir an eğilmeden şahadete yürümüş Kumandan; “Müslümanlar dik durun karşınızda leşler var!” ve “İstikbal İslam’ındır” dediğinden biliyorum. Baran Dergisi 677. Sayı

İbda’ya Muhatap Anlayış -II-

Daha önce bu başlık altında bir yazı kaleme almıştım, hatırlarsanız. Özetle İbda bağlılarının kendi sahalarını İbda şemsiyesi altında tafsil etmeleri, mevzu sahibi gönüldaşlar arasında dayanışmalı fikir oluşumu esprisine dayalı olarak iş bölümü ve bünyeleşmenin zorunluluğu üzerinde durmuştum. Her türlü tenkide açık bıraktığım o yazıya cevap, destek yahut red makamında karşılaşmayı zaten beklediğim aks-i sedaya mukabil olarak bu yazıyı yazmam icab etti. Özellikle bazı gönüldaşlar tarafından daha müşahhas şeyler yazmam istenmişti. Öte yandan gerçekte mevzu sahibi arkadaşlarımızın sayıca çok az olduğu anlamına gelebilecek bir sessizlikle de karşılaştığım için devam etmem şarttı. Ayrıca bir sahayı İbda şemsiyesi altında ele alma ameliyesine dair kendi fikir ve tekliflerimi de beyan etmem gerekiyordu. En başta bir sahayı İbda şemsiyesi altında ele alıp tafsil etme davası hakkında hem de müşahhas olmaya çalışarak düşüncelerimi takdim edeyim. Mesela, tarih alanında eser vermeye kalkmadan önce İbda Mimarının “tarihe mana veren insan” ölçüsüne dayalı olarak, nakilcilik yerine teşhis ve manalandırma gayreti içinde eldeki tarihi malzemeyi değerlendirip ona göre sorgulama ve önerme ortaya koyma faaliyeti göstererek önermeyi ispat etmek işi, İbda şemsiyesi altında tarihçilik yapmaktır. Tabi ki bunu kendi anlayışımla kabaca ifade ediyorum ve daha kapsamlı ve sağlam tarifler getirilirse buna sırt dönmeyeceğimi de bildiriyorum. İddia sahibi olmam hasebiyle kendi acizane yaptığım üzerinden örnekler vermem gerekeceğinden “Osmanlı’da Doğal Sınır Meselesi” ve “II. Abdülhamid Dönemindeki Yenilenme Çabası ve Bir Örnek: Fatma Aliye Hanım” başlıklı yazılarımda uyguladığım yaklaşımı anlatmak istiyorum. Anlatılan her iki dönem de esrarengiz dönemler değildir. Hikayesi herkesçe bilinir. Ama Fatih döneminde Osmanlı Devleti’nin stratejik olarak kendine yön çizmekte istikrar sağlayamadığı ve II. Abdülhamid döneminde dinde tecdid davasına dair adım atma gayreti olduğu iddiaları bana aittir. Başkaları tarafından bu şekilde ele alınmış ise bundan haberdar olmamam benim eksikliğimdir. Aynı dönem hikayelerinden farklı birer önerme ortaya atmış oldum ve bunu elimden geldiğince ispat ettim. Her daim ehlinin tenkidine muhatap olarak kayda geçmiştir. Abdullah Kiracı’nın Vakıf Tasavvuru adlı kitabı hem tarih, hem iktisad, hem de fıkıh alanlarında ciddi araştırma isteyen ve bu yönüyle cidden zor olan bir meseleyi, hem de vakıf müessesesi gibi çok teferruatlı bir meseleyi ele almaya davranmak İbda şemsiyesi altında tarihçilik (ayrıca iktisad ve fıkıh alanları) üzerinde verilmiş bir örnektir. Her üç sahada ve vakıf müessesesi mevzuunda en azından atılmış ilk adım mahiyetinde zikredilmelidir. Tarih alanında eğitim görmem ve bu alanda okumaya yoğunlaşmamdan dolayı kendi alanım dışından örnek vermeye çalışmıyorum. Böylece anlamadığım bir mesele hakkında tenkid ve takdire davranıp hata yapma riskinden de kendimi korumuş oluyorum. İlimlerin Tasnif ve Tarifi Mevzu sahibi olamama, İbda bağlıları arasında müzmin hastalıklardan biri maalesef. Gönüldaşların kabiliyet, zeka ve çabaları belli bir alanda derinliğine ve genişliğine büyüme temayülü açısından zayıf kalıyor. İçinde derinlik işaretleri barındıran eserlerin devamı gelmiyor. Yahut tamamıyla mücerred veya mücerredvari çalışmalar yapılıyor ve faydaya dönüşemiyor. Batılıların “bilgi güçtür” yaklaşımıyla gösterdiği pragmatizm ve bu sayede elde ettiği dünya köpürtüsü karşısında yaya kalıyoruz. Sovyet rejiminin ideolojiyi savaş kazanma aracı olarak kullanmayı başarması ve Çin’in de aynı ideolojiyi kalkınma aracı olarak kullanması (tespitler Üstad Necip Fazıl’a aittir) gibi örnekler karşımızdayken, BD-İbda gibi emsalsiz bir ideolojinin muhataplarının bu derece sığ kalması, öncelikle bu şahane ideolojinin büyüklüğünü ve ona muhataplık davasının da zorluğunu işaret etmekle beraber, bu memuriyetin yine bağlılar tarafından esastan düşünülmesi noktasında eksik kalındığını gösterir. Bu meyanda ilimlerin tasnifi ve tarifi, esasa dair ilk adım veya en önemli adımlardan biri olarak zikredilmelidir. Her bir mevzu sahibinin veya adayının en başta üzerinde çalıştığı sahayı bir ilim mi veya alt saha mı diye tasnif ve tarif etmesi gerekmektedir. Eğer ilim olarak bilinmeyen bir sahayı icad etmişlerse bu da tarifiyle beraber onların orijinal eseri olarak İbda’dandır. Bilindiği gibi tasnif yani sınıflandırma ve akabinde tarif ameliyesi medrese usulünde de mevcuttu. Bizler hali hazırda batılı tariflere bağlı durumdayız. Yeniden yapılacak tasnif ve tarif velev ki batılı tasnif ve tarife bire bir uysa bile orijinal olacaktır. Büyük Doğu ve İbda Mimarları en başta kendilerini tarifle işe başlamıştır. Batıda da ilim ve fikir adamları kendi dünya görüşleri doğrultusunda tariflerle işe başlamıştır ki, akl-ı selimin gereği budur. Aksi takdirde yapılan çalışmaların istinad noktası zaaf belirtebilir. Benim tarih alanında ortaya net olarak koyduğum bir tarif mevcut değil. Bu vesileyle yaptığım teklifin bir muhatabı da ben oluyorum. Öte yandan ben veya bir başkası her kim böyle bir tarif yaparsa yapsın tabii ki tartışmaya açıktır. Ama bu tartışmanın İbda’ya muhataplık davasına hizmet edeceği de açıktır. Bu meyanda Abdullah Kiracı’nın Vakıf Tasavvuru isimli eserinin önsözünde zikrettiği şu cümleleri de iktibas etmem gerekiyor: “… bu külliyatta tespit edilmiş bütün esasların tarafımızdan açılıp pratiğe geçirilmesi lazım geliyor. Her uygulama, aynı zamanda kendi “uygulama teorisine” ihtiyaç duyacağından, bu pratiğin de kendine ait bir teorisi olacaktır.” Bu sözlerden ilimlerin tarifiyle beraber alt sahalar ve ilmin iç usullerine dair bir akışı da zaruri olarak görüyoruz. Çünkü derinleştikçe yeni açılımlar ve tarifler kendini dayatacaktır. Böylelikle her ilmî sahada metod olarak gelenekleşmiş tasnif ve tarif meselesi halledilir ve her adımda yeni buluşlarla yeni tarifler ve hatta gerekirse o ilmin bile esastan yeniden tarifi söz konusu olur, elbette merkezî anlayışı kaybetmeden... Böyle bir davranıştan uzak durarak verilecek kaliteli eserlerin faydası da beklendiği kadar olamaz. Metod olarak doğru yaklaşımla yapılmış az ve küçük çaplı faaliyetin de çapından fazla fayda doğurmasının önü açılmış olur. Eğitim Zarureti Komiklik olsun diye mi söyleniyor bilmem, “eğitim şart” diye bir motto çok kullanılır. Evet eğitim şart. Belli bir sahada derinleşip o sahayı tafsil etme çabasına talip olan İbda bağlısının tabii olarak en başta İbda’yı iyi okuma ve anlama çabası şarttır. Bununla beraber dışardan da eğitim görmesi gerekmektedir. Bu yüzden üniversite eğitimi ve akabinde olabildiğince yüksek lisans ve doktora programlarına devam etmek son derece faydalıdır. Hiçbir şuur süzgecine sahip olmadan batılı eğitimden geçmek nasıl bir felaketse, bu şuur süzgecine malik olduktan sonra uğraştığı saha hakkında yapılmış çalışmaları öğrenip bu süzgeçten geçirmeden fikir mesaisine kalkışmak çok zordur ve büyük ihtimalle kısır kalır. Mesela yine tarih alanında batılıların çaba ve metodlarını örnekleriyle bir arada görüp okuma sayesinde zihin zenginleşir, işlem pratiği elde edilir ve İbda’nın farkına ve büyüklüğüne şahit olunur. Elde edilen zengin malzeme sayesinde de İbda diyalektiğini işletecek yeni alanlar ve alt mevzular keşfedilir ve işlenir. Dışımızdaki ilmî ve fikrî faaliyet mensupları kendi sahalarında verilen eserleri takip edip bunlar üzerinde kafa yormakta ve böylece sahalarına hakimiyetlerini perçinlemektedirler. Herhangi bir mevzu üzerinde ciddi bir çalışma yapmak için o mevzu üzerinde derin literatür taraması yapmadan kendi görüşlerini beyandan kaçınırlar. Çünkü başka bir yerde başka biri yeni bir buluşla belki çoktan söylenecek şeyi söylemiş veya çürütmüş olabilir. Ayrıca üstün bir sezgiyle keşfedilmiş bir tez için bilmeden malzeme devşirmiş olabilir. Böyle bir birikim elde etmeden İbda’yı tafsil çabası kısır ve genellemeci kalmaya mahkumdur. Tersi olduğunda ise zengin malzemenin İbda şemsiyesi altında, yani doğru bakış altında incelenmesi suretiyle başkalarının fark edemediği önermeler inşa edilebilir ve bu sayede ortaya çıkan eser bizzat fikrin propagandasına da hizmet ederek insanlarla İbda arasında köprü vazifesi görür. Dayanışmadan Yoksun Olma İbda Mimarı, “kendinden zuhur” ve “cephe esprisi” adı altında muhataplarına hem hareket ve yaklaşım metodu göstermiş, hem de hürriyet tanımıştır. Oysa İbda bağlıları arasında bu, hakkıyla ifa edilememiş ve kimi zaman “tavaif-i mülûk” manzarasına yol verilmiştir. Gerçekten iş yapanla yapmayanın ister istemez ayrılması gibi bir faydayı doğuran bu metod, samimiyetle fikrî faaliyet yapma azminde olan gönüldaşların dayanışma içinde hareket ettiği bir manzaraya bürünmekte zayıf kaldı. İbda bağlılarının mevzu sahibi olarak samimi şekilde fikir mesaisi yapmaları ve iş bölümü paylaşımı halinde hem kendi içinde müstakil, hem de birbiriyle dayanışma halinde olmaları, hem birbirlerinden fikrî olarak beslenme hem de birbirini teşvik gibi asgari faydayı doğuracaktır. Hali hazırda zaten ciddi bir müesseseleşme olmaması ve belli ilmî sahalarda hakim insanların çıkmaması gibi büyük bir eksiklik karşısındayız. O halde prematüre fikirci olmaktan kurtulup kendimizi yetiştirmek için dayanışmaya daha da muhtacız. Muhakkak ki ortaya konulacak eserler, içinde hata ve eksikler de barındıracaktır. Bunları karşılıklı olarak samimi tenkidlerle birbirini destekleme ve olgunlaştırma çabasıyla gidermek gerekiyor. Birbirine ayna vazifesi görmenin ne büyük kazançlar getireceği açıktır. Velev ki yapılan bir faaliyet yahut ortaya konan bir eseri tamamen yanlış bulmak şeklinde bile olsa tutarlı ve samimi tenkidler, tenkid edilen de samimi ise fayda getirecektir. Hanefî mezhebinde sünnet olarak kabul edilen bir şeyin Şafiî mezhebinde bid’at olmasına rağmen bu mezheplerin birbirini bid’atle itham etmediğini biliyoruz. Hepsi de esaslara bağlı kalmış ve teferruat üzerinde ihlasla çaba sarf etmiştir. Usulleri de tutarlıdır. Farklı sonuçlara ulaşmışlar ve birbirlerinin çabasına saygı göstermişlerdir. Yoksa yekdiğerindeki eksikliği bile bile görmezden gelme gibi bir genişlik değildir bu. Önce kendi usul ve tariflerini ortaya koymuşlar, diğerlerini anlamış ve takdir etmişlerdir. Nitekim dört mezhep bağlıları birbiri arkasında cemaat olur. Çünkü esasta tektirler. İbda bağlılarının da fikri faaliyetleri böyle bir yaklaşımla dayanışmaya yol açar. Halbuki bizler maalesef ortaya konan çalışmaları yeterince sıkı şekilde takip etmiyoruz. Takip ettiklerimiz hakkında tenkid ve takdir babındaki görüşlerimizi yazılı olarak veya kendi aramızda sözlü olarak yeterince ifade etmiyoruz. Yapılanları takip ve tahkikte ağır kalmak insani bir kusurdur elbette ama bu eksikliğe karşı daha gayretli olmak zorundayız. Baran Dergisi 675. Sayı

Alman İdealizminin Tohumu: Emmanuel Kant-II- Kant’ın Hayatı ve Eserlerine Dair

“ViraVerita” isimli bir E-Dergi’de Toros Güneş Esgün imzasıyla yayımlanmış “Kralın Yüzyılında Cumhuriyetçi Bir Filozof: Immanuel Kant”(1) isimli otobiyografik bir çalışmadan özetle: «Eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilen Emmanuel Kant (kafa kağıdındaki soyadı Kandt, d. 1724- ö. 1804), Doğu Prusya’nın Königsberg (bugünkü adıyla Kaliningrad) kasabasında sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü evladı olarak dünyaya geldi (22 Nisan 1724) ve bütün ömrü boyunca bu kasabada yaşadı ve burada öldü. Öyle ki, 1758-1762 yılları arasında Rus işgalinde dahi Königsberg’den ayrılmadı. Annesi Regina Dorothea, dindar ve otoriter bir ev kadını, İskoçya kökenli babası Johann Georg ise bir saraçtı(2)» «İlk resmi eğitimine Prusya Kralı I. Friedrich’in okulu olan Collegium Fridericianum’da başlayan Kant, sekiz yaşından on altı yaşına kadar başta teoloji olmak üzere, mantık, Eski Yunanca ve Latince dersleri alır. Kralın öldüğü ve oğlu II. Friedrich’in tahta çıktığı (24 Eylül 1740) tarihte on altı yaşında olan Kant, Königsberg Üniversitesi’ne, yani Albertina’ya kabul edilir. 18. yüzyılın ilk yarısında Albertina’da yalnızca dört fakülte vardır: Teoloji, hukuk, tıp ve felsefe. Ama bütün dikkatler baskın mevzuu teoloji üzerinedir. Yani Albertina’da teoloji, diğer bütün fakültelere hükmeden bir konumdadır. Çok sonraları Kant, fakülteler arasındaki bu hiyerarşiyi “Fakülteler Çatışması” adlı eserinde eleştirel bir tarzda mevzu edecektir.» Albertina’da felsefe eğitimi teoloji ağırlıklıdır ve Königsberg’e hâkim olan ortodoks Protestanlığın da etkisiyle eğitim, Yeni Çağ filozoflarından çok, Aristoteles’i öncelemektedir. Gerçi Kant üniversiteye ilk girdiğinde Aristoteles etkisi görece azalmış ve Descartes gibi düşünürlere yer verilmeye başlanmıştı. «Albertina’daki felsefe fakültesi daha çok Wolff(3) ve Leibniz’in(4) etkisindedir. Nitekim Kant da bu iki düşünürden çok etkilenmiştir. Kant, ilk yıllarda daha ziyade doğa bilimleriyle, en çok da fizik ve coğrafya ile ilgileniyordu. Ancak bununla beraber matematik, mantık ve felsefe başta olmak üzere pek çok mevzu ile de alakadar olmuştur. Cassirer’e göre Kant’ın bu merakı, genel olarak bilimin her dalında kendini yetiştirmek arzusundan kaynaklanmaktadır. (Not: İBDA Mimarı, ilim sahibi olmak isteyenlere kendi mevzularında derinleşmelerini ve diğer mevzulardan da pay sahibi olmalarını öğütlemiştir). Yine Cassirer’in dediğine göre ta başından beri Kant, bizzat “bilim” kavramının üzerine yoğunlaşmıştır. Bunda Profesör Martin Knutzen’in payının çok büyük olduğu söylenir ki Knutzen, mantık ve metafizik kürsüsünde profesör iken, doğa felsefesi, astronomi ve fizik gibi çeşitli disiplinlere çokça yer vermiştir. Gerçi Knutzen’in asıl çalışma alanı Leibniz ve Newton üzerinedir. Nitekim Kant da 1746 yılında “Canlı Kuvvetlerin Doğru Değerlendirilmesi Üzerine Düşünceler” isimli ilk çalışmasını bu iki düşünürün fikirleri üzerine bina etmiştir.» «Kant bu ilk çalışmasında her ne kadar salt fizik bilimini ilgilendiren bir tartışmayı ele almış ise de, aslında bizzat bilim kavramının üzerine yoğunlaştığı çok barizdir. Meselâ “ölü kuvvetler” ve “canlı kuvvetler” arasındaki ayrım üzerinden Kartezyen mekanizmin karşısına Newton fiziği ve Leibniz’in monad öğretisini yerleştirir ki başlangıcında Kant, Leibniz’in fikirlerini savunan biri olarak da bilinir. Ama yine de onun düşüncesindeki eksikliklere vurgu yapmaktan geri kalmamıştır.» «Kant’ın ilk çalışması kayda değer bir etki meydana getirmemiştir. Ancak, bu çalışmada “metafizik” ve “bilim” kavramları arasında yapılan ayrım, Kant için pusula niteliğindedir ve Kant’ın sonraki eserlerinde baskın olan “eleştiri” kavramının da tohumu mahiyetindedir. Kant ilk çalışmasında bilginin sınırları, düşünmenin imkânları ve yöntemi üzerine yoğunlaşmıştır. Nitekim Kant’ın ilk eserinin fizikten ziyade metafizik ağırlıklı bir çalışma olduğuna söylenir.» «Kant babasının ve Profesör Knutzen’in art arda ölümlerinden sonra maddî sıkıntı içerisine girer ve öğrenim hayatına kısa bir süre ara verir. Yaklaşık altı sene süren bu zaman diliminde Kant, özel öğretmenlik yaparak soyluların çocuklarına ve gençlere para karşılığında dersler verir. «1754 yılında akademik dünyaya geri dönen Kant, fen bilimleri alanında, meselâ “Dünyanın Dönerken Değişip Değişmediği sorusunun Araştırılması” ve “Dünyanın Yaşlanıp Yaşlanmadığı Sorusu Üzerine” iki önemli makale yayınlar. Hemen ardından da, “Genel Doğa Tarihi ve Gökyüzü Kuramı” adlı çalışmasını yayınlar. Master eğitimini “Ateş Üzerine” adlı tezi ile bitiren Kant, daha sonra “Metafizik Bilginin Temelleri” konusundaki doktora çalışması ile üniversitede ders vermeye hak kazanır.» «1789 Fransız İhtilâli’ne büyük katkı sunan J.J. Rousseau’nun(5) fikirleri Kant’ta büyük etki bırakmıştır. 1762 yılında Rus işgalinin sona ermesiyle birlikte yayımlanan “Emile” ve “Contrat Social” isimli eserler, Kant için mühim bir kaynak oluşturmuştur. Nitekim Kant’ın metafiziğe ve beşerî bilimlere olan ilgisi, Rousseau’nun fikirleri ile ilişkilendirilmektedir. Kant, eserlerinde bir yandan “Tanrı”, “güzel” ve “yüce” gibi metafizik kavramları tartışırken, bir yandan da psikoloji ve pedagoji mevzularına değinmektedir. Diğer bir yandan da, teoloji ve ahlâk arasındaki ayrımları ele alan çalışmalar yapmaktadır. “Bir Ruh Görücüsünün Metafizik Rüyalarla Açıklanan Rüyaları” isimli biyografik çalışması bu mevzuyla alakalı olarak ayrıca dikkat çekicidir. Dönemin Almanya’sında büyük ilgi gören Swendborg isimli bir şahsın ruhçu / spiritüel düşünceleri üzerinden geleneksel metafizik yöntemini alaycı bir dille eleştirmektedir.» «Süreç içerisinde Kant, “zaman”, “mekân” ve “algı” gibi kavramlara ilgi duymaya başlamıştır. Sonraki çalışmalarında nüve keyfiyetini haiz “Duyum ve Anlama Dünyasının Formları ve Temelleri” adlı tezi ile birlikte Profesörlük unvanını elde eden Kant, Königsberg Üniversitesinde, felsefe bölümünde mantık ve metafizik profesörü olarak kürsü sahibi olur (31 Mart 1770).» «Akademik anlamda hedefine ulaşan Kant, profesörlük elde ettiği tarihten itibaren on yıl boyunca kendi içine kapanır ve hummalı bir çalışma içerisine girer. Bu dönemde sosyal çevresinden kopar ve kendini tam anlamıyla felsefeye adar ancak kayda değer hiçbir şey yayınlamaz. Bu katı izolasyon ise felsefeyi derinden etkileyecek bir kitapla sonlanacaktır: “Saf Aklın Eleştirisi”. Kitabın oluşum sürecinde felsefe fakültesinin dekanlığına getirilen Kant, bu dönemde başta felsefî ve biyolojik antropoloji olmak üzere çeşitli dersler verir. Yine bu inziva döneminde Kant’ı derinden etkileyecek olan önemli bir tarihî gelişme de yaşanır: 1776 yılında “eşitlik ve özgürlük” şiarıyla Virginia’da “Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi” yayınlanır.» «On yıllık sıkı bir çalışmanın ardından Kant, 1781 yılında “Saf Aklın Eleştirisi” isimli kitabını yayınlar ve felsefe dünyasında çok büyük bir yankı uyandırır. Kant, bu çalışmasıyla 18. Yüzyıl felsefesine hâkim olan empirizm ve rasyonalizm arasındaki tartışmayı sonlandırmak iddiasındadır. Klasik metafiziğin dogmatizmini eleştiren empiristler, bilginin kaynağının akıl olamayacağını savunurken, skeptisizme (şüphecilik) yaklaşmaktadır. Kant, söz konusu tartışmanın her iki kanadını da eleştirmektedir. O, hem klasik metafiziğin içinde bulunduğu bunalımın farkındadır ve hem de skeptisizmin yaygınlaşmasından kaygı duyar. İşte “Saf Aklın Eleştirisi” adlı kitab böyle bir ortamda, “Nasıl biliyoruz?” sorusuna üçüncü bir cevab bulma çabasını ifade eder. Bu cevab, kendisini dogmatik uykusundan uyandırdığını söylediği David Hume’un(6) rasyonalizm eleştirisi ile şekillenecektir. Felsefedeki “Kopernik Devrimi” olarak adlandırılacak olan Kant’ın üçüncü yolu, “bilgi nesnesinin bilen özneden bağımsız olamayacağını” söylemektedir. Diğer bir ifadeyle de, sadece deneyimden veya tecrübeden gelen bilgi yoktur, ancak aynı şekilde sadece akılda kaynağını bulan bir bilgi de imkânsızdır. O halde bilgi, nesnenin kendisinden değil, bilen öznenin nesneye yönelmesinden ve ona kendinden bir şey katmasından meydana gelir. Bu yeni bilgi üretme tarzı sadece epistemoloji ile sınırlı kalmayacak, filozofun etik ve siyasî görüşlerine de sirayet edecektir.» Not: Kant’ın rasyonalizm ile empirizmi birleştirme çabası, mevzumuz açısından bir değerlendirmeye tâbi tutulduğunda, Sokrates’in talebesi Eflâtun’a havale ettiği horoz borcunu ödemek arzusundan kaynaklandığı düşünülebilir. Böylece, birinci kritiğinde Kant, sadece “Nasıl biliyoruz?” sorusuna değil aynı zamanda “Neyi bilebiliriz?” sorusuna da cevap aradığı görülür. Ona göre, insan aklı, deneyimin ötesinde yer alan “kendinde şey”leri bilemez; onlar ancak düşünülebilir. Bu tayin, aklın sınırlarını çizmek, onun imkânlarını ortaya koymak anlamına da gelir. Aslında Kant’ın kitabının başlığında yer alan “eleştiri” kavramından kasıd da tam olarak budur. Ancak tam da bu noktada metafiziğin ve inancın konumuna dair yeni sorunlar ortaya çıkar. «İlk eserinin yayınlanmasından üç sene sonra Kant, 1783 yılında metafiziğin ortaya koyduğu yargıların bilimler kadar kesin olmasının imkânını tartıştığı “Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena” adlı çalışmasını yayınlar. Bu kitapta Kant, “sentetik apriori” yargıların olanaklı olduğu sonucuna ulaşır. O halde metafiziğin bir bilim olabilmesi için matematik ve fiziğinki gibi deneyimden gelmeyen ancak yine de bilgimizi genişleten “sentetik apriori” yargılar koyabilmesi gerekir. Bu ise ancak, kaynağını akıllı öznenin özerkliğinden alan, doğa belirlenimini aşarak pratik alana yasa koyan ahlâk söz konusu olduğunda mümkündür. İnanç konuları ise imkân dahilinde olan bilginin sınırları dışında kalacaktır. (Not: “İman tam olduğu zaman ispat yoktur” hükmü üzerinden, “iman, aklın kabule muhtaç olmadığı noktada başlar” hükmüne yelken açılır.) Kant, bu ayrımla inanca alan açtığını savunmaktadır. İnanç, bilim ve ahlâk arasında yapılan bu ayrımlar modern felsefede çok önemli bir çığır açacak, Rönesans’tan itibaren ilk nüvelerinin görüldüğü teolojinin felsefedeki hakimiyetinin geçersizleşmesi süreci tamamlanacak ve Tanrı inanç alanına hapsedilmek istenecektir. Bu epistemolojik dönüşüm, antropolojik ve siyasal bir devrimi de beraberinde getirecektir. İnsan, tür olarak sahip olduğu belli imkânlar sayesinde her an gerçekleştirilebilecek bir özerklik ve sonsuzlukla tanışır.» Bu yeni evrensellik aynı zamanda dinden bağımsızlaşan yeni bir ahlâk ve siyaset düşüncesini de doğuracaktır. Tedaisi, laiklik!.. Not: Kant’ın bu tür bir bilgiye ulaşmasında Rousseau’nun ne derece etki ettiği meçhuldür, ancak; Fransız İhtilâli sonrası dünyayı kasıp kavuran laiklik ilkesinin felsefî temellendirilmesinin Kant üzerinden kemâle erdirildiği düşünülebilir. Deizme yataklık etmek bir yana, Hıristiyanlığın bir “ahlâk dini” olarak algılanmasından tutunuz da, İslam dünyasındaki “Ilımlı İslâm” düşüncesinin yaygınlık kazanmasında ve hattızatında, meselâ Türkiye’de İlahiyat dünyasında “Ankara Ekolü” olarak bilinen taife üzerinden İslâm’ın da bir “ahlâk dini” olarak takdim edilmesi çalışmaları Kant’ın tesiri olarak okumak mümkün gözükmektedir.  «1784 senesinde, üniversitede ders vermeye devam eden ve dekanlık görevini sürdüren Kant, “Berlinischen Monatschrift” adlı dergide, çağının güncel sorunları ile ilgili ardarda iki önemli makale yayınlar: “Dünya Yurttaşlığı Açısından Evrensel Bir Tarih Düşüncesi” ve “Aydınlanma Nedir Sorusuna Cevap”. Her iki makale de filozofun tarih ve siyaset felsefesi açısından belirleyici önem taşır. Cumhuriyetçi görüşlerin savunulduğu ve ebedî barış düşüncesinin ilk izlerini içeren evrensel tarih üzerine ilk makalede “toplum”, “ahlak” ve tür olarak insanın imkânları konuları tartışılır. “Aydınlanma Nedir?” makalesi ise Kant’ın kendi yüzyılı ile ilgili önemli tespitleri barındırır. Foucault’nun vurguladığı gibi Kant’ın metnini modern yapan şey tam da budur. Kant bu metinde ilk defa içinde yaşanılan durumun güncelliğini adlandırmaya çalışır. Böylelikle Kant, aydınlanmış bir çağda yaşanmadığını, aydınlanmaya gidilen bir çağda yaşandığını söyler ve 18. yüzyılı Aydınlanma’nın öncülerinden Kral Büyük Friedrich’in yüzyılı olarak tanımlar. Bu tespitin kendisi Kant’ın demokrasi algısı hakkında bir fikir verir. İnsanın tür olarak sahip olduğu eşitlik sayesinde, herkes kendi aklını kullanmaya cesaret ederek (Separe Aude!) ergin olamama durumundan kurtulabilir; ancak Kant, bireyin tek başına bu durumdan çıkmasındansa kitlenin aydınlanmasının çok daha kolay olduğunu öne sürer. Kitleyi aydınlatma ve özgürleştirme görevi de, Kral Friedrich örneğinde olduğu gibi kendi çabasıyla aydınlanmış olan insanların öncülüğüne bırakılır. Özgürlük, kitlenin önünde aklını kullanma özgürlüğü olarak tanımlanır. Böylece halk, 17. yüzyıldaki yaygın görüşün aksine bir makineden ibaret değildir, artık o eğitilebilir bir kitledir. Halkın eğiticileri ve temsilcileri ise aklın kamusal kullanımını özel kullanımının önüne alan ve kitlenin önünde fikirlerini özgürce yayma hakkına sahip olan aydınlar olacaktır. Tüm bu düşünceleriyle yaklaşmakta olan Fransız Devrimi’nin temel ilkeleriyle paralel düşünen Kant, 1789’da “jakoben” damgasını yemek pahasına duyduğu coşku ve heyecanı gizlemez ve bütün şiddetine karşın devrimi, ilerlemenin, despotizm karşısında insanın özgürleşmesinin göstergesi olarak yorumlar. Çünkü ona göre önemli olan yaşanan olayın kendisi değil, söz konusu olayın insanların zihinlerinde yarattığı evrensel heyecandır. Kant’a göre bu evrensel heyecan sayesinde insanlık, geleceğe dair bir olanağın farkına varır.» «Kant’ın bu süreç içerisinde ilk kritiğine eklenecek olan diğer iki kritiği, “Pratik Aklın Eleştirisi” ve “Yargı Gücünün Eleştirisi” adlı çalışmaları yayımlanır. Yine bu dönemde filozof iki kez üniversitenin rektörlüğüne getirilir. İlerleyen yaşıyla beraber felsefesi de artık sağlam temellere oturmuştur. “Pratik Aklın Eleştirisi”nde 1784 yılında yayımlanan “Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi” adlı kitapta ortaya attığı “koşulsuz buyruk” kavramını ve etik görüşünü geliştirir. 1790 yılında yayınlanan “Yargı Gücünün Eleştirisi” adlı kitapta da estetik üzerine görüşlerini ve teleoloji sorununu ele alan Kant’ın, bu kitapta özellikle “sensus communis” kavramı ile estetik, etik ve siyaset arasında kurduğu bağ da dikkat çekicidir.» «Kant, çağında yaşanan gelişmelere heyecan duyarken bir yandan kendi hayatında önemli bir mücadele dönemine girer. Kant’ın aydınlanmış monark olarak yücelttiği, Büyük Friedrich’in 1786’daki ölümünden sonra tahta geçen oğlu II. Friedrich Wilhelm, Kant’ın başta din üzerine olmak üzere bazı düşüncelerinden rahatsızlık duyar ve böylece kral ile filozof arasında on sene kadar sürecek bir çekişme başlar. Sonunda, II. Friedrich, Kant’ın “Saf Aklın Sınırları İçinde Din” adlı kitabının yayımlanmasını yasaklar ve 1794’te bir mektupla filozofu çalışmalarını devam ettirmemesi yönünde uyararak kınar.» «1795 yılında Kant, “Ebedi Barış Üzerine” adlı çalışmasını yayınlar. Devletlerarası barışın imkânı ve koşullarından bahsettiği bu çalışmasında etik, hukuk ve siyaset arasındaki ideal ilişkiden bahseder. Barışın sağlanması siyasetin görevidir, siyaset ise bunu hukuk aracılığıyla yapacak, hukuk da her zaman etiğe dayandırılacaktır. Bu çalışmasında despotizmi eleştiren Kant, tüm insanların eşitliğine dayanan cumhuriyetçi anayasayı bir kez daha savunur.» «Kant’ın ürkek ve çekingen bir mücadele sürdürdüğü II. Friedrich Wilhelm 1797 yılında ölür. Aynı yıl Kant, hukuk ve siyaset düşüncesini erdem kuramıyla birleştirdiği ve güçler ayrılığı, düşünce özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi cumhuriyetçi idealleri savunduğu eseri “Die Methaphysik der Sitten”i yayınlar. Bu eser cumhuriyetçi bir eserdir, ancak diğer yandan aydınlanmış bir monark idealini temsil eden egemenin, karşı konulmaz otoritesini olumlar ve isyan hakkını reddeder. 1798 yılında yayınlanan “Fakülteler Çatışması” adlı çalışmasında Kant, ölü krala gönderme yaparak, üniversite eğitiminin mevcut hükümetin politikalarıyla şekillendirilmesini, bu yüzden de bazı fakültelerin diğerlerine göre devletle olan ilişkileri ölçüsünde değerli görülmelerini eğitim adına talihsiz bir durum olarak tasvir eder. Akademik özgürlüklerin savunulduğu bu eserde, teolojinin felsefe üzerindeki hakimiyeti eleştirilir.» «Kant giderek, her zaman çok dikkat ettiği sağlığının bozulmaya başladığını büyük bir huzursuzlukla kabul eder. Öncelikle her zaman büyük bir özen ve şevkle yaptığı görevini; ders vermeyi bırakır, daha sonra yazılarına son verir. 1803 yılının ekim ayında ise ciddi bir hastalığa yakalanarak babası ile aynı kaderi paylaşır: Filozofun vücuduna inme iner. Yeni yüzyılın dördüncü senesinde, 1804’ün 14 Şubat’ında tükenmiş olan enerjisiyle, son kez “Es ist gut” (Böyle iyi) der ve saat sabah 11’de hayata gözlerini yumar. Hava çok soğuk olduğu için donan toprağa on altı gün boyunca gömülemeyen bedenini, Königsberg halkı ziyaret etmek için sıraya girer. Kentle özdeşleşmiş olan ünlü filozof, müzik eşliğinde toprağa verilir, mezar taşına ise şu sözleri yazdırılır: “Her zaman taze kalarak artan hayranlık ve huşu ile beraber, ruhun doyumunu, düşünce onlarla ne kadar sık ve daimi olarak ilgilenirse o kadar çok gerçekleştiren iki şey vardır: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.» Not: Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, hayata gözlerini kapamadan evvel sessizce şu sözleri mırıldanır: “Demek böyle ölünüyormuş!”… “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”’nın Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Mirzabeyoğlu, ebedî âleme göçtükten sonra vasiyeti üzere iki gün bekletilir ve sonrasında Üstad’ı Necip Fazıl’ın yanı başında Eyüp Sultan mezarlığına defnedilir. Yine vasiyeti üzere mezar taşına Üstadı’nın el yazısı ile yazdığı şu sözler yazılıdır: “… Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi…”(7) Felsefede Kant’tan çok etkilenen Schelling, Fichte ve Hegel’in düşünceleriyle Alman İdealizmi hüküm sürecektir.(8)   Dipnotlar 1-https://viraverita.org/yazilar/kralin-yuzyilinda-cumhuriyetci-bir-filozof-immanuel-kant 2-Saraç: 1. İsim Koşum ve eyer takımları yapan veya satan kimse 2. Koşum ve eyer takımlarını işleyen ve süsleyen kimse 3. Deri, muşamba vb.nden bavul, çanta yapan kimse 3-Alman rasyonalist filozoflarından biri olan Christian Wolff, özgün bir düşünür olmamasına rağmen, yine de Leibniz felsefesinin yılmaz savunuculuğu ve felsefeye yönelik sistematik yaklaşımıyla ün kazanmıştır. 4-Gottfried Wilhelm Leibniz, Alman matematikçi, filozof, hukukçu ve dönemin idarecilerine danışmanlık yapmış bir münevverdir. Matematik ve felsefe tarihinde önemli bir yeri olan Leibniz, Isaac Newton’dan bağımsız olarak "Sonsuz küçük" teorisini geliştirmiştir. 5-Fransız bir aileye mensup olan J.J Rousseau, 1712 yılında Cenevre’de doğmuştur. İsviçre’de doğmasına rağmen Fransız kültürüyle yetişmiş olan Rousseau küçük yaşta hayata atılmıştır. Ciddi bir eğitim almamasına rağmen babasının rahle-i tedrisinde Fransız ve Yunan edebiyatı ile yakından ilgilenen Rousseau, Cenevre’den ayrıldıktan hemen sonra Protestan bir papazdan ders almıştır. Yanına yerleşmiş olduğu madam Warens’in etkisiyle Katolikliğe geçen Rousseau, daha sonra tekrardan Protestanlığa dönmüştür. Fransa’nın Venedik elçiliğinde 18 ay sekreterlik yapan Rousseau, kısa bir süre Diderot ve ekibiyle çalışmış, müzik üzerine yazılarıyla ansiklopedilere katkılarda bulunmuş, fakat görüş ayrılıkları yüzünden ansiklopedi yazarlığından ayrılmıştır. Şöhreti Fransa dışına yayılmış olan Rousseau, akademinin düzenlediği bir yarışmaya “İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eseriyle katılmış, fakat ödüle layık görülmeyen eseri kısa zamanda büyük yankı uyandırmıştır. Rousseau’nun hayatının en çok satan eseri olan ve yıkılacak aristokrat aile modelinin yerine geçecek yeni aile modelini konu aldığı, “Julie ya da Yeni Heloise” adlı romantik romanı yayınlamıştır. Elli yaşına geldiğinde en ünlü eseri “Toplum Sözleşmesi”ni yayımladı. “Toplum Sözleşmesi” isimli eserinde devrim sonrası kurulacak devlette nasıl bir demokratik siyasal sistemin kurulması gerektiğini ele aldı. “Toplum Sözleşmesi”nde ele aldığı mevzular bütün dünyada kısa sürede yankı bulmasına rağmen ileri sürdüğü görüşlerinden ötürü kendi ülkesinde mahkûm edildi. Süreç içerisinde Rousseau, dine ilişkin görüşlerini de ihtiva eden “Emile” adlı eserini yayınladı. “Emile” yüzünden de mahkûm edilen Rousseau birçok şehir değiştirmiş ve hatta en son Fransa’ya geri döndüğünde adını dahi değiştirmek zorunda kalmıştır. Rousseau, hayatına dair bir otokritik keyfiyetini haiz olan “İtiraflar” isimli eserini yayınladıktan kısa bir süre sonra hayata veda eder. Ölümünden sonra, daha evvel yazmış olduğu “Rousseau, Jean-Jacques’i Yargılıyor” ve “Yalnız Gezen Adamın Düşleri” adlı iki eseri yayınlanmıştır. Rousseau’nun eserlerinin gerek çağdaşları gerekse diğer toplum sözleşmecilerinin eserlerinden ayrılan en önemli yönü, halk diliyle kaleme alınmış olmasıdır. Özetle Rousseau, köklü felsefi temelleri olan “doğal hukuk” ve “toplum sözleşmesi” gibi kavramları halka mal etmiş ve bu kavramların siyasal hayatta gerçekleşebilmesi için mücadele vermiştir. Bu nedenle fikirleri geniş kitleleri etkileyebilmiş ve Fransa’yı kısa sürede devrime sürüklemiştir.   6-Aydınlanma Çağının, daha doğrusu İskoç Aydınlanmasının en önemli düşünürlerinden biri olan David Hume, din ve metafizik karşıtı eleştirileriyle yaşadığı dönemde ve sonrasında kendisinden sıkça söz ettirmiştir. 1711 ile 1776 yılları arasında, Edinburgh’lu soylu bir ailenin üyesi olarak hayatını tamamlayan David Hume, ölümüne yakın bir zamanda “My Own Life” adlı beş sayfalık otobiyografisinde hayatını kaleme almıştır. Home olan soyadını telaffuzu zor olduğundan Hume olarak değiştirmiştir. (https://www.felsefen.com/david-hume-kimdir/). Sadece rasyonalistlerin değil, aynı zamanda ampiristlerin de temel dayanaklarına karşı eleştirel tutumuyla felsefe tarihinde son derece önemli bir yere sahip olan Hume, özellikle metafiziğe ve dine yönelik septik (kuşkucu) ve eleştirel (kritik) yaklaşımı, bilimi ve ahlâkı duygulara bağlayan felsefî yaklaşımıyla, Aydınlanma düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul görmesini sağladı. Hiç kuşkusuz onun, nedensellik ilkesini, yani “akıl yürütmelerimiz de dâhil olmak üzere, her şeyin bir nedeni olması gerektiğini bildiren ilke”yi eleştirel bir incelemeye ve sorgulamaya tabi tutmasının yanında, bu sorgulamanın sonucunda da nedenselliğin mantıksal bir zorunluluğa dayanmayıp sadece beşerî bir alışkanlığa bağlı olduğunu ortaya koyması, kendisinden sonra gelen pek çok felsefe anlayışının gelişmesi ve şekillenmesinde etkili olmuştur. (Not: Bütün nedenlerin veya sebeblerin “Ben” noktasında düğümlendiği düşünüldüğünde, “Ben”in nedeni veya sebebi üzerinden ne söylenebilir? Bu sorunun cevabını merak edenler, İBDA külliyatına müracaat edebilirler)… Hume’un nedenselliğe dair yaklaşımından etkilenen filozofların başında Kant gelir. Kant, onun, kendi felsefe anlayışı üzerindeki etkisini şu sözlerle ifade eder: “(…) itiraf ederim ki, beni yıllar önce dogmatik uyuklamamdan ilk defa uyandıran ve araştırmalarıma kurgusal felsefe alanında bambaşka bir yön vermemi sağlayan, David Hume olmuştur.” (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/149818) 7-Bu söz, Üstad’ı Necip Fazıl tarafından İBDA Mimarı’nın “Kültür Davamız -Temel Meseleler-” isimli eseri hakkında söylenmiş olup, sözkonusu eserin kapağında tam metin olarak şu şekilde yazılıdır: “Bu kitab, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir.” -Necip Fazıl Kısakürek- 8-https://viraverita.org/yazilar/kralin-yuzyilinda-cumhuriyetci-bir-filozof-immanuel-kant Baran Dergisi 675. Sayı

Put Adam Yıkılacak -Baltalar Elimizde/Biz Gideriz Heykele Hey Heykele-

31 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe giren 5816 sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” sebebiyle bugüne kadar pek çok insan yargılandı ve cezalandırıldı. Bu kanunun, en azından Atatürk ve devrindeki işler hakkında yazılan makaleler veya söylenen sözlere dair kullanılması hususunda, “ifade hürriyetini engellediği” şeklinde eleştiriler olsa da kanun yapıcı denilenler tarafından pek kaale alınmadığı da bellidir.  Ankara’da ikâmet etmekte olan 1975 doğumlu (olay esnasında 20 yaşında) Murat Vural’ın 9540/07 başvuru numarası ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptığı başvurunun kararı, 5816 sayılı kanunun “demokratik hukuk devleti” ölçüleri içinde durumunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. AİHM, TC Devleti tarafından “kanunlar üstü” kabul edildiğinden, verilen “ihlâl kararının” mağdur yönünden tatbiki gerektiği gibi, mağduriyete yol açan kanun maddelerinin de ortadan kaldırılması veya revize edilmesi TC Devleti hükümetine düşen bir görevdir. Karar, 21 Ekim 2014 yılında verilmiş olmasına rağmen hâlâ 5816 sayılı kanun kabul edildiği günkü gibi ortada duruyorsa, hükümet üzerine düşen görevi yapmamış demektir. Bu da birçok mağdur ve tazminat cezası anlamına gelmektedir. *** Murat Vural isimli vatandaş, “28 Nisan 2005 gününün erken saatlerinde Sincan ilçesinde bir ilkokula gitmiş ve okul bahçesinde bulunan bir Atatürk büstü üzerine boya dökmüştür. Aynı günün akşamında, bir başka ilkokulun bahçesindeki Atatürk büstüne boya dökmüştür. Başvuran (MV), 6 Mayıs 2005 tarihinde aynı iki ilkokulda aynı şeyi yapmıştır. Başvuran, 8 Temmuz 2005 tarihinde Sincan ilçe merkezinde bir Atatürk büstü üzerine boya dökmüştür. 12 Eylül 2005 tarihinde, bir kutu boya, boya inceltici ve merdiven ile birlikte Sincan ilçe merkezinde aynı büste gitmiştir. Boya kutusunu açmak üzereyken, polis memurları tarafından yakalanmış, polis karakoluna götürülerek burada ifadesi alınmıştır. Aynı gün kendisinden alınan bir ifadede, başvuranın, polis memurlarına yukarıda bahsi geçen eylemleri Atatürk’e kızgın olduğu için gerçekleştirdiğini ve kızgınlığını büstlere boya dökmek suretiyle ifade ettiğini söylediği tutanağa geçmiştir.” (AİHM kararı, s. 4) Görüldüğü üzere M. Vural, Sincan’daki iki okuldaki büstlerine beş defa boya dökmüş, sonuncusunda suç üstü yapılarak yakalanmış ve “Atatürk’e kızgın olduğu için” bu eylemleri gerçekleştirdiğini beyan etmiş ve bu “kızgınlık sebebini” -kararda- şöyle açıklamıştır: “-Başvuran, duruşma sırasında büstlere boya döktüğünü kabul etmiştir. Davanın görüldüğü mahkemeye, üniversite öğrenimini tamamladığını ve öğretmen olmaya hak kazandığını söylemiştir. Bununla birlikte, öğretmenlik başvurusunun Millî Eğitim Bakanlığı tarafından kabul edilmemesi nedeniyle, uzun bir süre işsiz kalmıştır. Suçlarını, Bakanlığın kararını protesto etmek amacıyla işlemiştir.” (s. 5) “-Davanın görüldüğü (Ankara Sincan Asliye Ceza) mahkeme, 10 Ekim 2005 tarihinde başvuranı kendisine isnat edilen suçlardan suçlu bulmuştur. İlgili suçun kamuya açık bir yerde ve pek çok kez işlenmiş olduğunu göz önünde bulunduran mahkeme, başvurana 5816 sayılı Kanun uyarınca geçerli asgari hapis cezası olan bir yıl yerine üç yıl hapis cezası vermiştir. Söz konusu suçun kamuya açık bir yerde işlenmiş olması da davanın görüldüğü mahkemeyi, 5816 sayılı Kanun’un 2. Maddesi uyarınca cezayı yarı misli artırmaya sevk etmiştir. Davanın görüldüğü mahkeme ayrıca, başvuranın bu suçu beş farklı zamanda işlemiş olduğunu göz önünde bulundurarak, cezanın beş katına çıkarılmasına karar vermiştir. Dolayısıyla başvurana, yukarıda bahsi geçen eylemleri nedeniyle toplamda yirmi iki yıl altı ay hapis cezası verilmiştir.” Mahkemenin kararını temyize götüren M. Vural, büst olması sebebiyle kamu malına zarar suçundan ceza verilmesinin mümkün; ama “Atatürk’e olan sevgisizliği” sebebiyle bu eylemleri yaptığından, bunun ifade hürriyeti içerisinde ele alınması ve dolayısıyla 5816’dan ceza verilmemesi gerektiğini ifade etmişse de Yargıtay 6 Nisan 2006 tarihinde “çoklu değil tekli suç” üzerinden hüküm kurulmadığından bozarak mahkemeye iade etmiştir. “- Davanın görüldüğü mahkeme, 5 Temmuz 2006 tarihli kararında Yargıtay’ın kararını kabul ederek, başvuranın eylemlerinin beş değil tek bir suça karşılık geldiğine hükmetmiştir. Bununla birlikte, diğerleri arasında, başvuranın eylemlerine gerekçe olarak ileri sürdüğü ‘çelişkili nedenleri’ ve yanı sıra ‘eylemlerinin kamuoyu üzerindeki etkilerini’ göz önünde bulundurarak, başvuranın eylemlerinin ‘hakaret’ teşkil ettiğine hükmetmiş; kendisine, 5816 sayılı Kanun uyarınca müsaade edilen azami hapis cezası olan beş yıl hapis cezası verilmesinin yerinde olduğunu değerlendirmiştir. Verilen ceza daha sonra, eylemlerin kamuya açık bir yerde gerçekleştirilmiş olması nedeniyle, yarısı nispetinde artırılmıştır. Ayrıca, Ceza Kanunu’nun 43. maddesi gereğince, söz konusu ceza dörtte üç oranında tekrar artırılmıştır. Dolayısıyla başvurana toplamda on üç yıl bir ay on beş gün hapis cezası verilmiştir.” (s. 6-7) Cezaevine konulan M. Vural’ın infaz usûlü de oldukça ilginçtir. Beş eylemin üçü (yeni TCK’nın kabulünden) 1 Haziran 2005 tarihinden öncedir; biri sonrasında gerçekleşmiş ve diğerinde de boya işlemini gerçekleştiremeden yakalanmıştır. Cezaevi savcısı bu hususta mahkemeye başvurarak infaz hesaplamasının nasıl yapılacağını sormuş, mahkeme de “kritik tarih son eylemin olduğu 12 Eylül 2005’dir” (yakalandığı eylem) diyerek infazın daha ağır olduğu yeni infaz sistemine göre ceza süresinin hesaplanacağını belirtmiştir. Buna göre, 2005 yılında “Atatürk büstüne boya atmak” suçundan içeri giren M. Vural’ın, 7 Haziran 2014 tarihinde şartlı tahliye edilmesi karara bağlanmıştır. M. Vural, 11 Haziran 2013 tarihinde, 5 Nisan 2013 tarihinde ilk kez çıkarılan 105/A maddesi kapsamında (“şartlı tahliyesine 12 ay ve altı kalan mahkûmların cezalarının geri kalanını denetimli serbestlik tedbiri ile cezaevi dışında tamamlaması…”) tahliye edilmiştir. *** Tek suça mı bağlanmalıydı, yoksa beş ayrı eylem olarak verilen ceza doğru bir karar mıydı, infazının hesaplanması eski infaz kanuna göre mi yapılmalıydı, mahkemenin verdiği “son eylem/süreklilik” detayı ile verdiği yeni infaza tabidir hükmü doğru muydu? Bunlar mevzuatın, devamlı olarak “kelime veya cümle çıkararak-ilave ederek” düzenlenmesi sebebiyle, bir öyle bir böyle verilmiş kararlar labirentinde boğulmaya mahkûm veya “En iyi ezbere mevzuat bende!” kibrine düşen “mevzautçıların” (Hukukçu deniliyor bazen bunlara!) işi olsun. 5816 gibi bir kanun “ifade hürriyetine” engel midir, “demokratik hukuk devleti” içinde böyle bir kanunun yeri var mıdır? İşte asıl konuşulması gereken, budur! Dayısının “izniyle” basamakları bir bir çıkan “şen şakrak mevzuatçılara” sorarsanız, 5816 “uygun”dur! Bunu söyleyenler, mesela, “KPSS soru hırsızlığı davası kadüktür; soru çalma o tarihte suç değildir çünkü!” diyebilen cins içindedirler! Aynı şekilde “Şike suç değildi o tarihte!” diyerek de meşhur davanın “beraatine” yol almışlardı, hatırlanacağı gibi! Bu tip “mevzuat ezbercileri” için hadiseden çok, mevzuatta nerede açık buluruz bahsi önemlidir. Açık bulma şehvetine kapılınca da “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” ve mevcut nizam ve uyduruk kanunları da “Meşru!” olmuş oluyor tabiî. Murat Vural ve Ankara barosuna kayıtlı avukatı Hacı Ali Özkan, kararı “16 Şubat 2007 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde” AİHM’ye götürüyorlar: “Başvuranın bilhassa, düşüncelerini ifade etmesi nedeniyle kendisine hapis cezası verilmesinin ve hükmü kesinleşmiş bir tutuklu olarak oy kullanamamasının Sözleşme’nin 10. maddesi ve Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi tarafından güvence altına alınan haklarına aykırı olduğu” iddiasıyla! Mahkeme T.C. Devleti hükümetine de durumu bildirmiş, savunma istemiş ve alınan savunma sonrasında “bu şikâyetin Sözleşme’nin 35/3 (a) maddesi anlamında açıkça temelden yoksun olmadığını kaydetmiş. Ayrıca “söz konusu şikâyetin başka gerekçelerle de kabul edilemez olmadığını” kaydederek duruşmaya başlamıştır. (s. 11-12) AİHM, M. Vural’ın “ATATÜRK’E KARŞI SEVGİSİZLİK DUYDUĞU” beyanını başa alarak savunmasını aldığı hükümetin, “mesele düşüncesi değil, sevmeyebilir ama ‘Türk milletinin saygı duyduğu Atatürk’ büstlerine yapılan saldırı sadece büste değil bu saygıya yönelik bir saldırıdır ve sevgisizliğini ifade etmenin meşru yolları varken vandalizmi tercih etmiştir.” dediğini kaydetmiştir. (s. 12-13) AİHM hükümetin bu düşüncesine karşı, “Sözleşme’nin 10. maddesinin yalnızca konuşmalar ve yazılı metinler gibi daha yaygın ifade biçimleriyle kalmayıp, aynı zamanda insanların düşüncelerini, iletilerini, fikirlerini ve eleştirilerini aktarmakta zaman zaman seçtikleri diğer ve daha az aşikâr araçlara da uygulanabilir olduğuna hükmedildiği”ni söyleyerek giriş yapmış ve buna dair kararlarından örnekler vermiştir. AİHM, düşünceleri ifade etme özgürlüğü yanında kullanılan araçların tercihi özgürlüğünü de “özgürlük” olarak değerlendirdiğini benzer davalara verdiği kararlar ile açıklamıştır. İngiltere’de “tilki avı”nın boru öttürmek ve bağırışlarla kesilmesi (tilkinin kurtulması) davasında (1999 tarihli) bunun “tilki avını protesto etme biçimi” olduğu gerekçesiyle hak ihlâli kararı verdiğini kaydetmiştir. Yine 2003 tarihli, İngiltere’nin “nükleer denizaltıları muhafaza etmesini” protesto için, halka açık ve denizaltıların olduğu sığınağa giden yolu oturarak kapatanlar hakkında İngiliz mahkemesinin verdiği “huzuru bozma suçuna” dair verdiği kararı hatırlatıp, bunun “Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında görüş ifade etmek” olduğu, dolayısıyla hak ihlâli yapıldığına hükmettiğini kaydetmiştir. AİHM, Moldova’da 2010 tarihinde Hristiyan Demokrat Parti tarafından gerçekleştirilen Rus bayrağının yakılması ve devlet başkanı Putin aleyhine sloganlar atılmasının cezalandırılmasına dair başvuruda, etnik nefret suçuna dair vurguların olduğu yerel bir dava olmasına rağmen, “bayrakların ve resimlerin yakılması eşliğinde dahi olsa, başvuran siyasî partinin sloganlarının, kamuoyunun çoğunluğunu ilgilendiren bir konu hakkında, yani Moldova topraklarında Rus birliklerinin varlığı hakkında bir görüş ifade etme şekli olduğuna” hükmettiğini de kaydetmiştir Türk hükümetinin savunmasına karşılık olarak. AİHM (s. 13-14) çok daha önemli bir kararını Ankara hükümetinin savunmasına karşılık olarak yazdığı ilk satırlarda hatırlatmıştır. İsviçre’de yaşayan ressam Muller’in açtığı serginin “tiksindirici derecede iğrenç” olduğu da kayıt altına alınarak verilen yerel mahkeme kararına atıf yapmıştır. Muller’in resimleri (Hristiyan dini inançları kastediliyor) dine aykırı olduğu gerekçesiyle sergi esnasında protesto edilmiş, mahkeme ve temyiz sürecinde de buna atıf yapılmış, “müstehcenlik” kararı verilmiş, para cezası kesilmiş, resimler de müsadere (el konulma) edilmiştir. AİHM’ye başvuran Muller, 10. Maddenin ihlâl edildiğini iddia etmiştir. AİHM “10. madde ve sınırlama koşulları” kapsamında başvuruyu incelemiştir. Buna göre, “Sınırlama kanunla belirtilmiş olmalı, müdahalenin meşru amacı olmalı, müdahale demokratik toplum için gerekli olmalıdır.” AİHM, müdahalenin meşru amacı olmadığına hükmetmiş; ama Muller’e verilen “müstehcenlik cezasını” uygun bulmuştur. Resimlerin müsadere edilmesini haksız bulmuş, verilen para cezasını ise “ahlâkın korunması açısından yerinde görmüştür.” “Sanat eseri yaratan, icra eden, yayan veya sergileyen kişiler; düşünce ve görüş alışverişine katkıda bulunmaktadırlar ki; bu da demokratik bir toplum açısından elzemdir. Dolayısıyla, sanat eseri yaratan kişinin ifade özgürlüğüne usulüne aykırı bir biçimde tecavüz etmeme konusunda devletin bir yükümlülüğü bulunmaktadır… Mahkemenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin, sanatsal ifade özgürlüğünün kendi kapsamına girdiğini belirtmediğini, ancak öte yandan çeşitli ifade biçimleri arasında da ayrım yapmadığını kaydetmiş olması dikkate değerdir.” (s. 14) AİHM diyor ki, müstehcen ve dinî anlayışa ters bile olsa ressamın (bir sanat eserinin) özgürce alınıp satılmasına engel olamazsın, farkına vardıysan ve kanunla belirtilmiş ise “müstehcenlik cezası” kesebilirsin! Başka hiçbir şey yapamazsın. AİHM, M. Vural’ın “Atatürk’e karşı sevgisizlik” sebebiyle isnad edilen suçu işlediğine kâni olmuştur. Ayrıca, “gerçekte ulusal mahkemeler, başvuranın eylemlerini Milli Eğitim Bakanlığı’nın başvuranı öğretmen olarak atamama kararını protesto etmek amacıyla gerçekleştirdiğini kabul etmiştir.” vurgusu yaparak Kemalist ideolojinin halka dayatılmasının sert bir şekilde protestosu olduğunu da kaydetmiştir: “- Yukarıdaki açıklamalar ışığında Mahkeme, başvuranın, eylemleri (Atatürk büstlerini boyamak) aracılığıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında ifade özgürlüğü hakkını kullanmış olduğu ve söz konusu hükmün bu nedenle mevcut davada uygulanabilir olduğu sonucuna varmaktadır. Ayrıca, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararının, kendisine hapis cezası verilmesinin ve söz konusu mahkûmiyet kararı nedeniyle haklarından yoksun bırakılmasının, başvuranın Sözleşme’nin 10/1 maddesinde vurgulanan haklarına yönelik bir müdahale teşkil ettiğini tespit etmektedir.” (s. 19) AİHM ayrıca “10. maddeye uygunluk” kapsamında M. Vural’ın “eylem ve ceza orantısızlığı” iddiasını da değerlendirmiştir. “Mahkeme, bununla birlikte, iç hukukta öngörülen ve başvurana verilen hapis cezasının aşırı ağır, yani on üç yıldan fazla olmasından etkilenmiştir. Aynı zamanda başvuranın bu mahkûmiyet kararının bir neticesi olarak on bir seneyi aşkın bir süre boyunca oy kullanamamış olduğunu kaydetmektedir. İlke olarak Mahkeme, şiddet içerikli olmayan barışçıl ifade biçimlerinin hapis cezası verilmesi tehdidine tabi kılınmaması gerektiğini” başa almış ve “mevcut davada başvuranın eylemlerinin kamu malına fiziksel saldırı içermesine karşın, Mahkeme söz konusu eylemlerin, Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun tarafından öngörülen bir hapis cezasını haklı kılacak kadar ağır olduğunun” kabul edilemeyeceğini kaydetmiştir: “-(AİHM, böylesine ağır-orantısız bir ceza) vermek için ileri sürülen nedenlerin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı çıkarmak için yeterli olup olmadığının incelenmesinin gerekli olmadığını düşünmektedir. Başvuranın Atatürk’ün şahsına duyduğu kızgınlığını ifade etmesinin veya Kemalist ideolojiyi eleştirmesinin “hakaret” anlamına gelip gelmediğinin ya da yerel makamların başvuranın ifade özgürlüğünü göz önünde bulundurup bulundurmadığının – ki başvuran bu hususu pek çok kez söz konusu makamların dikkatine sunmuştur – incelenmesinin gerekli olduğunu da DÜŞÜNMEMEKTEDİR. Mahkeme, hiçbir gerekçelendirmenin, söz konusu eylemler nedeniyle böylesi ağır bir ceza verilmesini haklı çıkarmaya yetmeyeceğini değerlendirmektedir.” (syf: 20-21)   *** AİHM kararlarını, “ifade hürriyeti”, “demokratik protesto” vurguları ile yayınlayıp duran kesimlerin (genellikle sosyalist veya uzun sürelerdir iktidar yüzü göremeyen Kemalist veyahut Liberal Sol maskeli faşistleri kastediyorum; “bizim mahallede”ki bir elin parmağını geçemeyen hukukçular hariç ‘mevzuatçılar’ veya tırsakları da koyabilirsiniz elbette ‘kesimler’ ifadesine) 2014 senesinde verilmiş 5816 hakkındaki bu karar üzerine çıtlarının çıkmaması “oldukça manidar” olsa gerek! Üstelik benzer kararlar mahkemeler tarafından verilmeye devam ederken... AİHM kararı “ışığında” şunu söylemek mümkün: Atatürk heykel ve büstlerine karşı gerçekleştirilen BALYOZ VEYA BOYA ILE YAPILAN EYLEMLER, KEMALİST İDEOLOJİNİN DAYATILMASINA KARŞI YAPILMIŞ, DEMOKRATİK VE BARIŞÇIL PROTESTO BİÇİMİDİR, bu sebeple 5816 sayılı kanun ile değil, eylemin yapılış ve açıklanmasına bağlı olarak belki en fazla KAMU MALINA ZARAR ile cezaya tâbi tutulabilir. Atatürk büstlerine karşı mesela “LGBT renkleri” olarak yapılabilecek boyalı eylemler “sanatsal yönü (!)” de ağır basacağından hiçbir şekilde cezaya tâbi tutulamaz, demek de mümkün. Hükümete düşen görev, Murat Vural’a dair verilmiş AİHM kararı “ışığında”, 5816 sayılı kanunun hiçbir hükmü olmadığını, BİLAKIS “KEMALİST İDEOLOJİNİN KIŞKIRTMA ARACI, GERÇEK BİR PROVOKASYON ALETİ” olduğunu görmesi, halkın büyük kesiminin, Atatürk denilen zâta karşı, yaptığı uygulamalar sebebiyle SEVGİSİZLİK DUYDUĞUNU (Buğz kutbu!) kabul ederek bu kanunu artık ortadan kaldırmaktır! Eylemin “biçimine” göre, kamu malına zarar davası açılacak olsa bile, halkın büyük kesiminin SEVGİSİZLİK DUYDUĞU aşikâr olan bir zâtın heykel ve büstlerinin alenî bir şekilde ve “devlet zoruyla” ortada tutulmasının EN DAR ANLAMIYLA BİLE DEVLET ELİYLE PROVOKASYON olduğu gerçeği aşikâr olduğundan, bu madde kapsamında verilecek cezalar dahi KANUNSUZ, İFADE HÜRRİYETİNİ İHLÂL olarak değerlendirileceği açık değil midir AİHM tarafından? Dikkat ederseniz, 5816 sayılı kanun “Atatürk’e dair heykel ve büstlere” yönelik saldırılar hakkındadır, o zât hakkında yayınlanmış kitaplar, makaleler veya sözler hakkında değildir ve AİHM de “başvuran sevgisizliğini defalarca kaydetmiştir” diyerek bu hususu kaydetmiş, buna dair hiçbir hüküm kurmamış, sadece “ifade özgürlüğünü kullanma şekli” (heykele boya atma) üzerinde durmuştur. 5816’dan yargılanan yayınlar hakkında “şeref ve haysiyetin zedelenmesi” üzerinde durmuş ve bununla ilgili kararlarına atıf yapmıştır. Burada dahi 5816 sayılı kanun “orantısız” ve ifade hürriyeti önünde engel görülmüştür. Dolayısıyla PUT ADAM REJİMİ hiçbir şekilde “hususi kanun” ile korunamaz; bu kanun “ifade hürriyeti” önünde engeldir. AİHM “ışığında” PUT ADAM demek serbesttir. Heykel ve büstlere eylem ise, eylemin “şiddetine ve açıklamasına” göre suç bile değildir! Misal, devletin apaçık bir provokasyonu olan malûm zâtın “heykel ve büstlerine” karşı, ona SEVGİSİZLİK duyan ORGANİZE bir kitlenin, muhtelif yerlerde, Murat Vural kararı gerekçesine dayanarak, günü ve zamanı tayin edilerek bir basın açıklaması yapmasına ve tamamen barışçıl ve alenî bir şekilde “BALYOZ VEYA BOYALI EYLEMLER” gerçekleştirmesi karşısında, hükümet ne yapar, yapsa bile AİHM ne der? Nihayetinde bu eylem/ler, devleti ve hükümeti verilmiş bir “hak ihlâli kararına” uymak, ifade hürriyetinin önünde engel olduğu AİHM tarafından kabul edilmiş uyduruk bir kanuna karşı DEMOKRATİK ZOR’U İÇEREN BARIŞÇIL NİTELİK içinde olacağından haklı bir eylem ve ifade hürriyeti kapsamında olmayacak mıdır? Kamuya ait bir araba, bina veya eşyaya yönelik zarar sebebiyle açılabilecek “kamu malına zarar” davası, “Kemalist ideolojiye yönelik sevgisizlik ifadesinin de tezahür/ifade etme hürriyeti olduğu” apaçık yazan bir karar ortadayken 2014 yılından bu yana, hâlâ bir zâta ait heykel ve büstlerin “kamu malı” olarak kabul edilmesi sebebiyle açılabilir mi? Bu, devletin halkına yönelik bir provokasyonu değil midir? Bunun cevabını olur ya, bugün veya yarın veya yarından da yakın bir zamanda, organize ve amaçlarını basın açıklamasıyla beyan etmiş, ellerinde BALTALAR, BALYOZLAR VE BOYALAR olan kişi veya kişilerin malûm zâta ait heykel ve büstlere yönelik –altını çizerek yazıyorum- “demokratik ve barışçıl eylemleri” ortaya çıkarsa göreceğiz. Böyle şeyler gerçekleşirse şayet, bunu da devletin ihlâl kararıyla tespit edilmiş apaçık provokasyonuna karşı halkın provokasyonu olarak değerlendirmek gerekecektir. İşte o noktada da “inceldiği yerden kopsun” demek, halkın (demos) yanında olmak olacaktır! Baran Dergisi 674. Sayı