Yazarlar
Tüm Yazarlar
Rejim Gardiyanları Tasfiye Edilmeden İşgâl Sona Ermez

Bir devlet başka bir ülkeye hâkim olmak istiyorsa, bunu gerçekleştirmenin birkaç yolu vardır. Meselâ, silaha sarılıp hedef alınan ülkeye askerî müdahalede bulunmak ve hâkim olmak. Birinci Dünya Savaşı’na kadar siyaset ve savaş sahnesinde umumiyetle izlenen yol buydu. Birinci Dünya Savaş’ından sonra ise işler değişti. İngilizler bu savaşı kazandılar; fakat bu savaşın maliyeti o kadar büyük oldu ki, eski hareket kabiliyetlerini yitirdiler ve kazandıkları sahalardaki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için yeni bir yol icad etmek zorunda kaldılar. Çünkü İngilizlerin büyük savaştan sonra işgâl ettikleri yerleri bir araya getirip, kendi bayrakları ve askerî güçleri ile ellerinde tutmalarının, bir cihan devleti olmalarının ne nüfus ne de ekonomik açıdan imkânı yoktu. Bunun yerine başka bir taktik geliştirdi ve fiilî olarak sahada varlıklarını sürdürmelerinin yüksek maliyetli olacağı yerlerde, rejimi ve rejime gardiyanlık edecek oligarşik düzeni tesis etmek şartıyla fiilen işgâl ettikleri topraklardan ayrıldılar. Kurulan bu yeni rejimler ve gardiyanları sayesinde fiilî işgalden kurtulan memleketler, yeni bir model olan ruhî ve zihnî bir işgâl modeliyle tanışmış oldu. Bir milletin hayat kaynağı olan ruh köklerini teşkil eden din, kültür, örf, âdet ve o memleketin milletine has ne kadar değer varsa hepsinin birden sistematik tarzda imhasının hedeflendiği, vaziyetin idrak edilmesinin önüne geçmek için içtimâî şuur süzgeçlerinin iğdiş edildiği ve olası bir karşı duruşun önünü almak üzere birliğin tesis edilmesine mâni olacak tarzda ferdîleşmenin/bireyselleşmenin şiddetle teşvik edildiği yepyeni bir işgâl metoduydu bu. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki Soğuk Savaş yılları boyunca bu taktik Anadolu başta olmak üzere Osmanlı bakiyesi olan Ortadoğu ve Balkanlar ile Orta Asya içlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada tıkır tıkır işledi. İngilizlerle beraber Amerikalılar ve Ruslar da bu yeni işgâl ve hâkimiyet modelinin ekmeğini bolca yediler; tâ ki Soğuk Savaş sona erip, doğan boşlukta milletler yeniden kendi hüviyetlerini hatırlamaya başlayıncaya dek. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirmiş oldukları bu işgâl modeli artık ömrünü tamamlamış ve bölge ülkelerindeki üstü örtülü hâkimiyetin devamlılığının sağlanabilmesi için artık güncellenmesi zaruret hâlini almıştı. S.S.C.B’nin yıkılmasından sonra dünyaya açılan demir perde ülkelerinde gerçekleştirilen Renkli Devrimler’den elde edilen tecrübe ile bu sefer Türkiye’nin hinterlandı Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Anadolu’da uygulamaya geçildi. Tunus’ta başlayan halk hareketleri bütün bir Arab coğrafyasına yayıldı ve İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu bölgelerde kurmuş olduğu rejimler, aktüel şartlara uygun olacak, toplumların beklenti(!)sini karşılayacak ve devamlılığını sürdürecek şekilde bir bir revize edildi. Bu planın hedefi eğer ki yalnız bu ülkelerin rejimlerini değiştirmek ve üzerindeki Batı hâkimiyetini tescillemek olsaydı, o zaman bunun büyük bir başarıyla tatbik edildiğini ifâde edebilirdik. Ne var ki, bu planın ana gayesi tek tek bu ülkelere format atmak değildi. İngilizlerden bayrağı devralmış, Yahudi güdümünde hareket eden Amerikalıların asıl hedefi, merkez Türkiye’den başlayarak İslâm’ı, Yahudi ve Batılılara hizmet edecek şekilde yenilemek ve bu yeni Ilıman İslâm üzerinden Anadolu’dan başlayarak Ortadoğu ve Afrika’daki Müslümanları İslâmî(!) bir şekilde global düzene peşkeş çekmekti. Yâni İngilizlerin hâkim olmak için bölüp parçaladıkları İslâm coğrafyası, bu sefer Yahudi ve Amerika tarafından güncellenmiş İslâm(!) paydasında bir araya getirilecek ve bu yeni din sayesinde Müslümanlar onlar için tehdit olmaktan çıkarken, aynı zamanda global sisteme de entegre edilmiş olacaklardı. Gezi Olayları, 17/25 Aralık Yargı Darbesi girişimi ve 15 Temmuz Askerî Darbe girişimi gibi teşebbüsler hep bu gayeye hizmet etmek üzere kurgulandı. Burada 15 Temmuz’un hususiyetine bir parantez açalım ve sonra kaldığımız yerden devam edelim. 15 Temmuz Zaferi İngilizlerin fiilî işgâl yerine ruhî ve zihnî işgâl yöntemini icad ettiğini ve bunun için izledikleri metodu da ifâde etmiştik. Bu bakımdan hadiseye yanaştığımızda, 15 Temmuz’u asıl önemli kılan husus, yüzyıla yakın bir süredir ruhî ve zihnî mânâda işgâl altında tutulmaya çalışılmamıza rağmen hâlen hürriyetimizi, şahsiyetimizi muhafaza ettiğimizi açığa çıkarmasıdır. Gezi Olayları ve 17/25 Aralık Yargı Darbesi girişiminin başarısız olmasını belki onlar da bekliyorlardı; fakat 15 Temmuz’un başarısız olmasının onlarda meydana getirdiği hayal kırıklığının dumanı, aradan geçen 3 seneye rağmen hâlen tütüyor. 16 Temmuz Evet, 15 Temmuz gerek dışarıda bu planları yapanlar ve gerekse içeride bu planların tatbikatına uğraşanlarda büyük bir hayal kırıklığı meydana getirdi; fakat karşı tarafın iradesi henüz kırılmadı ve dolayısıyla bu kavga sona ermedi. Nasıl ki Gezi Olayları başarısız oldu ve ardından 17/25 Aralık darbesi geldi, şimdi de 15 Temmuz başarısız oldu ve o ândan itibaren de hiç şüpheniz olmasın ki yeni bir plan üzerinde çalışılmaya başlandı. Yeni plana gelmeden evvel, maruz kaldığımız saldırıların içerideki işbirlikçilerinin kesişim kümesinde kimler olduğuna bir bakalım. Her Saldırının Kesişim Noktasında Aynı Kadro Gezi Olaylarına kim destek vermişti? TÜSİAD’A bağlı sermaye grublarından Koç, otellerini açmış, kimileri eylemcilere lojistik (gıda, giyim, gaz maskesi vs.) destek sağlamış ve olaylara müdahil olmuşlardı. Bunlar aslında meblağ olarak küçük, gizlenmeden, alenen yapılan ve gençlere “korkmayın, gelin katılın, kimse sizlere bir şey yapamaz” mesajını vermeye matuf hareketlerdi. Şarkıcı, edebiyatçı, oyunculardan müteşekkil geniş bir kadro bizzat eylemlere katılmış ve bu yabancı kaynaklı operasyonun meşruiyet kazanması için faaliyet göstermişlerdi. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesinden sonra yeniden dizayn edilen CHP ve HDP çatısı altındaki siyasîler de aynı şekilde Gezi Olaylarına destek olmuşlardı. 17/25 Aralık Yargı Darbesi girişiminde, çoğunluğunu oluşturanlara baktığımızda “İstanbul sermayesi” diyebileceğimiz TÜSİAD’a bağlı sermaye grublarının -başta Koç Grubu olmak üzere- CIA’in ülke içi ajan yapılanması FETÖ ile olan alışverişlerinin ses kayıtları internete düşmüştü. Bu süreçte birçok tiyatrocu, edebiyatçı, yazar kadrosu FETÖ ile aynı safta buluşmuş ve CIA’in Türkiye’de faaliyet gösteren unsuru FETÖ’cülerin gerçekleştirmek istedikleri yargı darbesini meşrulaştırmak için çeşitli faaliyetlerde bulunmuşlardı. 15 Temmuz Askerî Darbe girişimine, doğrudan Müslüman Anadolu’yu, milleti hedef alan bir saldırı olduğu için kimin destek verdiğinden ziyade kimin ortalıkta görünmediğine bakarak kadroyu tesbit etmek gerekiyor. Biraz evvel saydığımız kesimlerden hiçbirini ne biz, ne de sizler o gece sokaklarda yahut ekranlarda görmediniz? Peki, bunlar, yani sermaye, edebiyat, siyaset, kültür ve sanat planında faaliyet gösteren bu kesimler nasıl oluyor da her seferinde tek bir merkezden emir almışçasına hareket edebiliyorlar? Bu ülkede iktidarlar, şartlar ve sair herşey değişiyor da, dikkat ediyorsanız bir tek bu tipler değişmiyor. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Metris Cezaevinde kalmış olduğu koğuşa yapılan Noel Baba operasyonundan sonra 2000 yılında çıkarıldığı mahkemede yapmış olduğu savunmasında demişti hatırlarsanız; “T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır.” 2013 senesinden beri Türkiye’yi hedef alan her saldırının ortak noktasında bu 3000 aileyi bulmak mümkün. Hani şu yazının girişinde İngilizlerin ruhî ve zihnî işgâl metodlarının bir parçası dediğimiz, “rejim gardiyanı oligarşik yapı” meselesi... Cumhurbaşkanlığı idare şekline geçilmeden evvel Türkiye’de yönetim aslında ordu ve yargı bürokrasisinin elinde bulunuyordu. Dolayısıyla 28 Şubat sürecinde nasıl ki yargı ve ordu başrolü oynamışsa, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz’da yargı bürokrasisi ve ordu üzerinden Türkiye’ye operasyon yapılmak istenmişti. Bir sisteme müdahale etmek için onun kontrol odasını hedef almaktan daha tabiî ne olabilir? Bugün ise Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle beraber kontrol odası da taşınmış oldu. Bu yeni sistemde askerî ve yargı bürokrasisi eski ehemmiyetini yitirirken, Cumhurbaşkanlığı makamı ise bütün kuvvetleri elinde toplayan bir merkeze dönüştü. Dolayısıyla bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne müdahale etmek isteyenler de hedeflerini bu istikâmete döndürmeye başladılar. 15 Temmuz gecesi milletin yazdığı destanın, darbeyi planlayanlar, FETÖ’cü servis elemanları ve Türkiye’deki rejim gardiyanı 3000 aile için gerçekten de şok edici olduğuna şüphe yok. Buna karşılık, şok olmaları, tası tarağı toplayıp defolup gittikleri ve iddialarından vazgeçtikleri anlamına gelmiyor. İstanbul Büyükşehir Belediye seçimleri ve bu seçimlerin tekrarında gördüğümüz üzere Koç ailesi başta olmak üzere, sermaye, yeniden dizayn edilen siyasî partiler, şarkıcılar, edebiyatçılar ve oyuncular, hâsılı kelâm 3000 aile yeniden hareketleniyor. Diğer bir ifâdeyle, Türkiye’de idare şekli değişmiş olmasına rağmen yerli yerinde duran rejimin gardiyanları bir kez daha harekete geçmiş görünüyor. Rejim Değişecek, Gardiyanları Tepelenecek Mısır’da yaşanan halk ihtilâli sonrasında demokratik seçimlerle iktidara gelen Muhammed Mursî, ondan sonra rejim gardiyanlarının ortaya çıkarak askerî darbe yapması ve Muhammed Mursî’yi mahkeme salonunda şehid edip, Mısır halkının iradesine, şahsiyetine ve istiklâline ipotek koyması… Bu örnek gözümüzün önünde yaşandı, yaşanıyor! İngilizlerin askerini fiilen çekerken Türkiye’yi ruhî ve zihnî planda işgâl etmek üzere kurgulamış olduğu bu rejim, hain yetiştiren iklim ve bu rejimin gardiyanları ortadan kaldırılmadıkça, Türkiye her daim içeriden ve dışarıdan gelecek saldırılara açık olacak. Bu S-400 hava savunma sistemi bugün yarın Türkiye’ye teslim edilecek ve konuşlanacak. Diyelim ki bu sistem Türkiye’yi her türlü hava saldırısından koruyacak, peki ya milletimizi ve devleti içerideki işbirlikçilerden de koruyacak mı? Elbette ki hayır. Bu rejim değişmediği ve gardiyanları tasfiye edilmediği sürece bu işgâl bitmeyecek! Gezi’de sözde halk ayaklanmasını, 17/25 Aralık’ta yargı bürokrasisini ve 15 Temmuz’da askerî bürokrasiyi kullanarak saldıranlar, ısrarla açık tutulan kapıdan yine gelecek ve bu sefer senelerdir adeta putlaştırılan demokrasi üzerinden saldırmaktan bir lahza tereddüt etmeyecekler. Tekrar ifâde etmek gerekirse, İBB seçimlerinde rejim gardiyanları marifetiyle meydana gelen birlikteliğin bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar daha da güçleneceği ve Ak Parti içinden de destek bulacağı artık rahatlıkla görülüyor. *** Biz bundan sonra yeni 15 Temmuz’lar yaşanmasından çekinmiyoruz. Yine olur, yine Müslüman Anadolu kazanır. Bundan yana sıkıntı yok. Yalnız sorun şu ki, gelen dalga böylesine açık bir şekilde görünürken, iktidar üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeyip, işgâl rejiminin ve gardiyanlarının tasfiyesine girişmek yerine üç kuruşluk hesablarla statükodan yana tavır alır ve bir sefer daha bu dalganın milletin göğsünde patlamasına seyirci kalırsa, bunun bedelini kendisinin de ödeyeceğinin şuurunda olması gerekiyor. *** İhtilâl ruhu tüm menfiliklere rağmen dipdiri ayaktadır ve ufuktaki büyük inkılabı gözlemektedir. Baran Dergisi 652. Sayı

Yerli Lawrance’lar ve İşbirlikçileri

Her yerdeler, her mekânda uşaklık yaptıkları emperyalist domuzların ekmeğine yağ sürmekle meşguller...  “Adalet istiyoruz” nakaratları eşliğinde peydahlamayı umdukları kaos ortamından istifade ile bu asil millete kan kusturmak peşindeler!.. 28 Şubat’ın darbeci generalleri, Ergenekon ve Balyoz davası sanıkları, sanki bu millete hiçbir şey yapmamışlar, kan kusturup kızılcık şerbeti içirmemişler “gibi” yargılandıkları davalardan “berat”lerini aldılar... Şimdi hepsi hep birlikte “lilit” ninnileri ile büyüttükleri egolarını tatmin etmek için sokaklarda boy gösteren LBGT’lilerle birlikte “glu glu dansı” yapabilirler!.. Alttan alta “Suriyelileri istemiyoruz” kampanyasının arkasında bu iblislerin piyasaya sürdüğü, olmayan çapları ile dünya görüşü malûm sürtükler var!.. Bunlar içinde bulundukları ortama göre şekil alabilen, gerektiğinde her renge boyanma becerisini maharetle gösterebilen, içimizdeki Lawrencelerdir. Ülkücü, İslâmcı, Kemalist, sarhoş, berduş ayyaş, çağdaş, medeni laik görünürler... Ama dediklerinin hiçbirisi değildirler... Sadece iplerini ellerinde tutan karanlık mahfillerin FETÖ gibi maşasıdırlar!.. Bu topraklarda yaşayan herkes bir bütünün parçaları gibidir. Bizler müstevlilerin ayak oyunları ile gerçekleştirmek istedikleri oyunlara alet olmayacak, “çağlarüstü mutlak fikir” sistemini bu topraklara er ya da geç hakim kılacağız. Çünkü bütün insanlık ona muhtaç. En çok muhtaç olanlar da kendilerini dışımızda görenlerdir... İBDA’nın asıl gücü, “kendinden zuhur” diyalektiğinin her yere sirayet etmesi ile kendisini gösterecektir. Durduk yerde ve umulmadık bir zamanda harekete geçen, ama asla başıboş olmayan, “bütün fikir, üstün fikir” anlayışına sıkı sıkıya perçinli; birbirinden habersiz bütün fertlerin aynı gaye için harekete geçmesi. Gerekeni içinde bulunduğu şartlara nispetle gerektiği gibi yapması. Tıpkı bir cephede savaşan askerin, gördüğü düşmanı imha etmek için amirlerinden izin almadan görevinin gereğini ifa etmesi gibi. “El ile müdahale, dil ile ikaz, kalben buğz” meselesi gibi. Her atışta on ikiden vurmak gibi. Karavana atış yok. Her atış tam isabet olmalı. Boşa kürek çekmemeli. İktidar, 15 Temmuz destanını yazan milletin isteklerine aykırı kulvarlarda at koşturmaya devam etsin! Yakın zamanda o yolda at koşturan yerli Lawrencelerin nallarına mıh olur giderler! Ve bir gün, o gün gelir: “O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş Birden, dağın sırtında atlılar belirecek. Atlılar put şehrine gediklerden girecek;” Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!.. Necip Fazıl Kısakürek Baran Dergisi 652. Sayı

Libya’da Hedef Türkiye

Libya ile Türkiye arasında yaşananları iyi analiz etmek gerekiyor. Türkiye’nin, mevcut Trablus hükümetini desteklediği Libya’da, sonra zamanlarda bir çok insan çatışmalarda hayatını kaybetti, bazı kişilere suikastlar düzenlendi. Mevcut Trablus hükümetinin de ülkenin yıkıma sürüklenmesinde payı olduğu ve bazı dış güçlerle bağlantılı olduğu aşikâr. Erdoğan, Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz Mustafa es-Serrac ile İstanbul’da görüştü. Serrac, dışarıdan desteklense de kimsenin ajanı olmadığı gibi kriminal bir tip de değil. Anladığım kadarıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan Libya meselesiyle oldukça fazla alakadar oluyor. Çünkü olanlar Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor; Libya’dan tutuklanan Türkler de oldu. Hadiselerin müsebbibi olan Hafter ise Serrac gibi değil. Hafter, Amerikan emperyalizmi tarafından provoke edilen ve kullanılan bir şahıs. Yakından irtibatlı olduğu ABD’den aldığı izinle bir şekilde Libya’yı karıştırıyor. Bugün Libya’nın başkenti olan Trablus yüzyıllarca Türklerin hâkimiyetinde kalan bir Türk şehridir. Türklerle Libyalıların problem yaşaması için bir sebep var mı? Tek sebep Hafter’in ABD’nin müttefiki olması. Libya I. Dünya Savaşı’na kadar Türklerin elindeydi. Daha sonra işgal edildi. II. Dünya Savaşı sonrasında ise bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı. Türkiye ise II. Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlığını Batı’ya kaybetti. Türkiye bir NATO’nun bir üyesi haline geldi ve hâlâ öyle. Türkiye’de stratejik ehemmiyeti haiz Amerikan üsleri bulunuyor. Eski Türk hükümetleri Türkiye’yi İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki hâline getirmişti. Türkiye bugün İran gibi Amerika’nın ekonomik ve finansal yaptırımlarıyla karşı karşıya kalan ve Batı emperyalistlerle ve Siyonistlerle ilişkileri zayıflayan bir ülke. Buna mukabil Putin liderliğindeki Rusya ile son derece iyi ilişkilere sahip. Türkiye’nin emperyalistlerin kucağına itilmesinde eski Türk politikacıların Stalin korkusu etkili oldu. Türkiye’nin Stalin tarafından işgal edileceğini düşündüler. Stalin de Türkiye’nin İngiliz hâkimiyetine girmesinden korktuğu için Sovyetler Birliği’nin güney sınırlarının güvenliğini temin etmek istiyordu.  Marshal Hafter, Libya ordusunun bir mensubuydu. Mısır’da çeşitli askerî görevlerde bulunmuştu. Bugün sözde Mısır’ı güçlü bir devlet durumuna getirmeye çalışan Sisi, Marshal Hafter ile irtibat hâlinde. Sisi, öte yandan İsrail, ABD ve Körfez ülkeleriyle dostluk ilişkileri geliştiriyor. Yaptığı darbenin ardından iktidara geldiğinde ilk icraat olarak Gazze sınırını kapatıp Filistinlileri yalnızlığa terk edildi. Ne yazık ki, Müslüman Kardeşleri tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyor. Mısır’da görev yapan Hafter, Muammer Kaddafi’ye en yakın isimlerden biriydi, ordu komutanlığını yaptı. Hatırladığıma göre Libya, Çad’a 14 bin askerle girmişti, Çad Batı tarafından destekleniyordu. Hafter, Libya-Çad savaşı sırasında bir çok askerî ile birlikte hiç de inandırıcı olmayan bir şekilde Çad tarafından komutanlığını yaptığı askerleriyle birlikte yakalandı ve tutuklandı. Asker, savaşır, gerekirse ölür; bir komutanın güce sahip olmasına rağmen esir düşmesi son derece aptalca. Hülasa Hafter Çad Cumhurbaşkanı’nın esiri oldu, tutuklandı. ABD’nin ajanları vasıtasıyla giriştiği temaslar neticesinde serbest bırakıldı. Kaddafi tarafından hain ilan edildi. Libya Ulusal Ordusu’nu kurarak Kaddafi’ye karşı muhalefet etmeye başladı. ABD’de CIA’ya yakın bir şekilde yaşamaya başladı. Kaddafi’nin devrilme sürecinde Hafter Libya’ya döndü, ABD’nin Bingazi’deki büyükelçiliğine gerçekleştirilen saldırıda Amerikan büyükelçisinin öldürülmesinin ardından Libya Ulusal Ordusu ön plâna çıkmaya başladı. ABD, İngilizlerden bölgedeki hâkimiyeti devraldıktan sonra hususiyetle Mısır’a destek oldu. Mısır ordusuyla üst düzey münasebetler kurdu; çünkü Mısır ordusu bölgenin en güçlü ordusuydu ve Suriye’den, Irak’tan, Cezayir’den, Libya’dan iyi durumdaydı. Hafter de bu sırada Mısır’da bulunmuştu; daha sonra ABD adına çalışan Hafter, ABD tarafından Suud ve BAE’nin kontrolüne verildi. Trablus ve Bingazi arasında saldırılar gerçekleştirdi. Niçin Türkiye’ye saldırıyor; çünkü hem Türkiye Trablus hükümetini tanıyor, hem de arkasındaki devletler bunu istiyor. Erdoğan, çıkarları doğrultusunda Libya’da Trablus hükümetini desteklerken orada etki sahibi de olmak istiyor, Türkiye’nin bölgede güçlü olması Libyalıların da çıkarına olacaktır. Libya’da Arapça konuşulmasına rağmen bir çok etnik grup ve aşiret bulunuyor ve bu bakımdan karışık bir ülke.  Erdoğan, Türkiye’yi tarihte olduğu gibi etkili bir güç hâline getirmeye çalışıyor ve bu yolda çok tecrübe kazandı. Bu tecrübelerinden faydalanarak Suriye’deki çatışmayı tamamen durdurmalıdır. Kürtlerle yaşadığı sorunları bir an evvel çözmesi gerekiyor. Türklerle Kürtler arasındaki problem emperyalistler tarafından üretilen ve kaşınan sunî bir problemdir. Kürtleri tarihî ve millî haklarının tanınmaması için bir sebep yok ve Türkiye için Kürtler büyük önem arz ediyor. Bir komünist olarak ideolojik bir bağım olmamasına rağmen Erdoğan’ı destekliyorum. Venezüella, çıkarcıların iktidara nüfuzundan çok yara aldı; Erdoğan da aynı sebeple Türkiye’deki büyükşehirleri son seçimlerde kaybetti. Erdoğan’ın partisi ezici bir çoğunluğa sahip olmasına rağmen milliyetçilerle kurduğu ittifaka karşı tüm muhalefetin birleşmesi de bunun sebeplerinden. Bu çıkar gruplarından bahsederken Gülenistlere hesaba dahi katmıyorum. Ne olursa olsun, en iyisini ümid etmeli, en kötüsüne hazırlanmalıyız. Eğer ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir suikast neticesinde öldürülürse Türkiye’de yeni bir askerî diktatörlük rejimi kurulabilir. Çünkü Amerikancı subayların orduda hâlâ azımsanmayacak sayıda olduğunu düşünüyorum. *** 5 Temmuz 1811’de bağımsızlık deklarasyonu Bolivar tarafından imzalanmıştır. Dolayısıyla bu gün  5 Temmuz Vatan ve Silahlı Kuvvetler Günü olarak kutlanır. Maduro, Venezüella’da bu münasebetle büyük bir askerî gösteri tertipledi. Siyasî liderlerin bir kısmı bu törene katıldı; hepsinin katılmaması enteresan. Çünkü bu ordunun günüdür ve Venezüella ordusu vatansever bir ordudur. ABD ile yakın ilişkileri olan muhalifler buraya katılmak yerine protesto gösterisi tertiplemeyi tercih ettiler. Aynı şey Washinton’da yaşansa Trump nasıl bir tepki verirdi? Bu her yıl düzenlenen bir tören. Dünyanın en güçlü olan ülkesi emperyalist ABD, Venezüella halkını parçalamış durumda.   Tercüme: Faruk Hanedar 06.07.2019 Baran Dergisi 652. Sayı

Sorulara Karşı Sorular

«1.“Diyaloğun barışın simgesi, değerli büyüğümüz Fetullah gülen hocamıza sonsuz teşekkürler ediyoruz.” Bu lafı kim etti? A)Red Kit      B)Tarzan     C)Meral Akşener      D)Melih Gökçek   2.“Fetullah Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir.” Bu lafı kim etti? A)Barack Obama    B)Saddam Hüseyin  C)Meral Akşener   D)Bekir Bozdağ   3.“Yok cemaat devlete sızmış, yok cemaat devleti ele geçirmiş. Buna kargalar güler.” Bu lafı kim etti? A)Karl Marks      B) George  Washington   C) Meral Akşener   D) Hüseyin Çelik   4.“Fetullah Gülen hoca efendiyi 1975 yılından beri tanır ve kendisine çok saygı duyarım.” Bu lafı kim etti? A)Hürrem Sultan  B) İran Şahı Pehlevi   C)Meral Akşener   D)Bülent Arınç   5.“Aslında tüm dünyanın övgüler dizdiği ve bizim ülkemizin de minnettar olması gereken mümtaz bir şahsiyete, Fetullah gülen hoca efendiye saldırılara sessiz kalmamak lazım.” Bu lafı eden kim? A)Gargamel    B)Yalancı Pinokyo   C)Meral Akşener  D)Süleyman Soylu   6.“Hoca Efendimizin İzmir Kestane Pazarı’nda başlattığı hizmeti, bugün dünyanın dört bir yanında görmekten gurur duyuyorum…” Bu lafı kim etti? A)Sülün Osman    B)Tommiks     C)Meral Akşener   D)Binali Yıldırım   7.“Bu vizyonu ortaya koyan hoca efendiye saygılarımı arz ediyorum.” Bu lafı kim etti? A)Brad Pitt     B)Mel Gibson    C)Meral Akşener   D)Kadir Topbaş   8.“Bu başarının mimarı olan Fetullah gülen abimizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.” Bu lafı kim etti? A)Angelina Jolie  B)Ayşen Gruda  C)Meral Akşener  D)Fatma Şahin   9.“Sayın Fetullah Gülen, yüreğimiz buruk… Siz olmadan burada eğlenemiyoruz… Dönün artık… Özledik.” Bu lafı eden kim? A)Mehteran bölüğü  B)Davulcu Rıza  C)Meral Akşener  D)Erkan Tan   10.“Fetullah hoca cemaati dediğimiz kişiler bizim kardeşlerimizdir.” Bu lafı eden kim? A)Winston Churcill   B)Adolf Hitler   C)Meral Akşener   D)Mehmet Ali Şahin   11.“Eğer elimde imkân olsa hocaefendinin gelmesi içim lazım gelen altyapıyı hazırlarım.” Bu lafı eden kim? A)Müteahhit Cengiz   B)Tesisatçı Gaffur   C)Meral Akşener   D)Numan Kurtulmuş   12.“Bu sıla hasreti bitsin artık istiyoruz… Sıhhat ve afiyet diliyoruz… Hocaefendiyi ülkesine bekliyoruz…” Bu lafı eden kim? A)Ayı Yogi   B)Arı Maya  C)Meral Akşener  D)Tayyip Erdoğan   13.“17 üniversite kurmak için geldiler, hepsini onayladık… Okullar için yer istediler, verdik… Uluslararası alanda, devlet başkanlarına, bunları biz refere ettik (kefil olduk manasında). Olimpiyat dediler, her türlü desteği verdik… Ne nankörlermiş… Ne istediniz de alamadınız.” Bu lafı eden kim? A)Kayıp Balık Nemo   B)Fred Çakmaktaş   C)Meral Akşener  D)Recep Tayyip Erdoğan Cevap anahtarını veriyorum. Alayının doğru cevabı ‘D’ şıkkıdır.»   Yukarıdaki sorular Yeni Çağ Gazetesi yazarlarından Murat İde’ye ait. Murat İde’nin 30 Haziran’da yayımlanan bu yazısında görüldüğü gibi İYİ Parti başkanı Meral Akşener’i parlatma ve Ak parti cenahında gözükmüş ve gözükmekte olan bir takım şahıslarla Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı Fettoş sapığı ile ilişkilendirme çabası apaçık ortadadır. Hemen her sorunun cevap şıkkında genel başkanlarının ismi yer almakta fakat bir türlü genel başkanları sorularının cevabını teşkil etmemekte. Soruların tamamında cevap şıkkında ya Cumhurbaşkanı yahut AK parti saflarında yer almış ve almakta olan şahıslar işaretlenmekte. Güzel… Sayın İde’nin mizahî bir yönünün olduğu ve asgari bir kültürel altyapıya sahip bulunduğu yazısından anlaşılıyor. ‘Yiğidi öldür ama hakkını yeme’ babından bunu belirtelim. Fakat yazar, Yılmaz Özdil’in insanları aşağılamayı mizah zannettiği, CHP’nin Anadolu insanını küçük gören Jakoben aydın tipini yansıtan bir zekilik(!) gösterisine kalkmış. Oysa gerçek mizah, insanın anlam dünyasıyla gerçek hayatındaki davranışlarının çelişkilerini ortaya sermeli. Bunu yapan mizahçı, insana yol gösterici olur. Yazar, geçmişte olan ve günümüzde tam tersi bir mecraya girmiş ilişkileri mizah konusu yaparak kendisi mizahî konuma düşmüştür. Günümüzün FETTOŞ mamulü yapılarını, oluşumlarını halihazırda süren ilişkileri kamufle edip, eskiden olanlarla algı oluşturmaya çalışması enteresan ve gerçeği çarpıtmaya matuf. Fetö, bizim 30 yıldır söylediğimiz gibi Amerikan menşe ve destekli bir ihanet şebekesidir. Ülkemizi işgal girişimi olan 15 Temmuz Darbesi’ne kalkışıp 250’den fazla vatan evladını şehit, 2500’den fazlasının da gazi olmasına neden olan bir düşman işbirlikçisidir. Şu anda mahkemeler Fetö aleyhine kararlar veriyorlar. Doğru da ediyorlar. Darısı tüm memleket düşmanı, Batı uzantısı hainlerin başına! Lakin bu kararlara rağmen yazar, FETÖ ile eylem ve söylemde tam örtüşen Parti ve kişiyi temize çıkarma derdindedir. Cumhurbaşkanı geçmişte FETÖ'yle ilgili yaptığı hatalardan dolayı açıkça milletten özür diledi ve sonrasında yapılan seçimlerle halk, kendisini affettiğini gösterdi. Akabinde son altı senedir de FETÖ'ye acımasızca saldırdı; yani gereğini yaptı. Kumandanımızın şu sözü, bu ve benzeri konulardaki şiarımızdır: “Hatadan dönene altundan köprüler inşa etmek lazım.” Peki, bu tescilli örgütle bugün işbirliğinde olan, ittifak yapan kim? Bu kuruluşlar hangileri? Geçmişteki ilişkileri kınarken günümüzde millete meydan okurcusuna onlarla işbirliği yapmak neyin nesi? CIA’ya stratejiler hazırlayan Johns Hopkins Üniversitesi’nin raporunda, Türkiye’de muhalefetin dizayn edilip ABD çıkarlarına uygun davranacak bir hale getirilmesi, CHP’nin başından Deniz Baykal’ın indirilmesi öngörülmüştü. Ve bu gerçekleştirildi. Sadece CHP’yi dizayn etmenin yetmeyeceğini gören ABD ve işbirlikçisi FETÖ, MHP’yi de dizayn etmeye kalkmıştı. Ancak “ahlaksız bir durumu” olmayan Devlet Bahçeli’yi yemekte zorlandılar. MHP’ye ta baştan –Tansu Çiller döneminde- FETTOŞ’un milletvekili ve bakan olması için tavassut ettiği Meral Akşener ile operasyona kalkmışlar. Bunu sonradan öğreniyoruz. FETTOŞ bunu yaparken yargıda yuvalanmış baykuş avaneleriyle kurultay kararı aldırıp MHP’yi ele geçirmeye çalışmış fakat Devlet Bahçeli’nin direnmesi ve Tayyip Erdoğan’ın örtülü desteği ile bu saldırı püskürtülmüştü. Tüm Anadolu insanı, hakikatten bir nebze payı olan vicdanı açık insanlar buna bizzat şahitlik etti. Bu dünyada her kim varsa bir dünya görüşüne mensup ve hakikate taliptir. Herkes mensup olduğu dünya görüşü zaviyesinden insanlarla muhatap olur; bilse de bilmese de... Bu süreçte kendi görüşünü dışa doğru kabul ettirme ve yayma gayreti içine girer. Bunu anlayışla karşılarız. Yazarımız da bunu yapmış. Algı oluştururken dikkat edilmesi gereken husus, tutarlılık ve samimiyettir. İster bâtıl isterse hak kutbundan olsun davasında samimi ve tutarlı olan kazanır. Herkes bir şey iddia ederken o iddiayla ilgili hususların kendi cephesine de sorulacağını düşünmesi gerekir. Dava adamlığı inceler incesi bir yoldur. Bunu düşünmesi ve buna göre insanın kendini hazırlaması gerekir. Bay Yazar’ın bunu yaptığını zannetmiyoruz. Kendisi geçmişte kalıp günümüzdeki ilişkileri sorgulamadan “kendi hakikatini” yutturmaya çalışmıştır. Cinlik yapmıştır. Biz de Bay Yazar ve savunduğu kliğe geçmişten beri gelen ve halen süren durumlarla ilgili direk eylem ve söylemler üzerinden sorular hazırladık. FETÖ’cüler gibi kopya verip cevabı söylemiyoruz. Size ve Anadolu insanlarının akıl ve basiretine bırakıyoruz.   Bizden sorular; 1)“Selahattin Demirtaş hapisten çıkarılmalı, seçimde partisinin başında olmalı.” Bu lafı kim etti? A)Melih  Gökçek    B)Devlet Bahçeli  C)Meral Akşener   D)Binali Yıldırım   2)15 Temmuz ülkemizi işgal darbesinden üç dört ay önce “Ben Temmuz ayında başbakanım ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesiyle ülkeyi yöneteceğim” diyen kimdir? A)Devlet Bahçeli    B)Tayyip Erdoğan    C)Meral Akşener    D)Doğu Perinçek   3)Aşağıdaki siyasetçilerden hangisi Diyarbakır’dan Selanik’e sürgün edilen bir Ermeni ailenin çocuğu iken vaftizli vaizin elinden tutmasıyla siyasete sokulmuş ve ülkücü camiaya kakalanmış bir kriptodur? A)Cemal Enginyurt   B)Yavuz Ağıralioğlu   C)Meral Akşener(Asena)   D)Engin Alan 4)Fettoş adlı diyalogcu hainin MHP’yi dizayn etmek için kullandığı ahlaksızca oyunların başaktristi ve bu başaktristle ilişkilendirilen söz ya da eylem hangi şıkta verilmiştir? A) Füsun Erbulak-60 günlük bir şey B)Nur Sürer-Kirazlar Çiçek Açtı C)Meral Akşener-Trump da bana geçirir D)Lale Mansur-Düş Gezginleri   5) “Pennsylvania papazı salya sümük ağlak vaizin 15 Temmuz’da tutuklanan avanelerine ‘Rüyada bir müjde geldi, Allah sizi bir kadın eliyle yakında kurtaracak’ derken kasd ettiği kadın aşağıdakilerden hangisidir? A)Murat ide’nin ebesi B)Banu Alkan C)Meral Akşener D)Müjde Ar   6)Aşağıdaki gruplardan hangisi İstanbul seçimlerinde ittifak yapmışlardır? A)CHP-AKP    B)CHP-MHP-AKP   C)CHP-İYİ PARTİ-FETÖ-HDP D)AKP-FETÖ-İYİ PARTİ   7)“Haçlıların kırmızı çizgileri var; Anadolu insanına bir şey yapmazlar. Gelip Türkiye’deki zalimi indirsinler” diyen Fetö domuzu hangi lideri kastetmiştir? A)Ekrem İmamoğlu  B)Meral Akşener   C)Tayyip Erdoğan  D)Kemal Kılıçdaroğlu   8)“İki ceketle Pensilvanya’da 500 yüz dönüm çiftlikte semizlenen mütevazı bir hayat yaşayan sarıklı sapık fettoş hangi siyasetçiyi Tansu Çiller’e bakan yaptırmıştır? A)Ornella Muti   B)Duygu Asena  C)Meral Akşener  D)Pakize Suda 9)İyi partinin İstanbul seçimlerinde desteklediği Ekrem İmamoğlu HDP başkanı Selahattin Demirtaş için hangi sözü söylemiştir? A)Pensilvanya haini ile birlikte mücadele edelim. B)Ey emperyalist Amerika Ortadoğu’da senin ne işin var. C)Selahattin Demirtaş iyi bir siyasetçidir. D)Çukur kazanlar bizim arkadaşımız olamaz.   10)Amerika FETÖ ile hangi siyasetçiye operasyon çekiyor? A)Mansur Yavaş   B)Sadi Somuncuoğlu   C)Tayyip Erdoğan   D)Meral Akşener   11)Aşağıdakilerden hangi siyasetçinin ülkücü kimliği meccanidir? A)Ramiz Olgun   B)Sadi Somuncuoğlu   C)Meral Akşener   D)Yılma Durak   12)Şu anda hangi şahıs Fetö hakkında menfi bir söz söylemekten kaçınıyor? A)Tayyip Erdoğan   B)Süleyman Soylu   C)Meral Akşener   D)Binali Yıldırım   13)Hangi şahıs FETÖ’nün televizyonunda yorumculuk yapmış ve Fenerbahçe takımını şike ile ilişkilendirmiştir? A)Binali Yıldırım   B)Tayyip Erdoğan   C)Ekrem İmamoğlu   D)Devlet Bahçeli   14)Fetullah ve avaneleri ile 28 Şubat’ta Mesut Yılmaz’ı destekleyen Süleymancılar hangi siyasetçimize “firavun” lakabını takmışlardır? A)Ekrem İmamoğlu  B)Selahattin Demirtaş  C)Tayyip Erdoğan  D)Meral Akşener Baran Dergisi 652. Sayı

Yaman Bir Kelime: İrade

İrade, insanın içinde tabiî hâlde bulunan inançtan gelir. Görüp, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şey iradenin tecelli etmesiyle meydana gelir ki; bu da insanı diğer varlıklardan ayıran en ehemmiyetli şeydir. İnsan, kabiliyeti ve şuuru nisbetinde beş duyusuyla algıladığı şeylere iradesiyle cevap verir. Ölmesine birkaç saniye kalmış bir insanın hâlini düşünün... Eğer ki kimsenin yanınızda can verdiğini görmediyseniz bile, o ânı tasavvur edebilmek için filmlerdeki sahneleri hatırlayacaksınız, belki de meşhur romanlardaki trajik-trajikomik satırları... İhsan, ihtiras, nefret, teessür, mutluluk, zevk ve daha hatırımıza gelmeyen birçok hâl, hep iradenin tetiklemesiyle muntazam bir saat gibi dehlizlerimizden oluşur. Telafi edilemez bir halt yiyip, kendini öldürmek isteyen bir şahıs düşünün. Yaptığı şey dayanılmaz bir manzara ortaya çıkartmıştır. Mamafih derin bir hissiyata bürünmüş, kendi hakkında hüküm verip kelepir biri olduğunu düşünmüş olabilir. Alın bu kişiyi -yüzme bildiğinden emin olun- denizde boyunu aşan bir yere bırakın, kendisini önemsemiyorsa bile şayet; sevdiği, kaybetmekten korktuğu birileri varsa tabiî olarak hayata tutunmaya, su yüzüne çıkmaya çalışacaktır. Bana kalırsa bu saf iradedir! Bilakis suyun dibine doğru hareket ediyorsa, kurtarmak için vaktinizi boşa harcamayınız. İradesi olmayan insana Karun Hazinesi’ni verseniz de nafile. İradesizliği, yani inançsızlığı yüzünden bu kişi artık bedbahttır, karşısına irade gösteremeyeceği ne çıkarsa çıksın, ebleh ifadeli bir heykel gibi donakalacaktır! İrade, bir şeyi yapabilmektir ve o yapılan şey her neyse o şeyin esas ve usullerine göre hareket edilmelidir. İnsan, cehdiyle karşısındaki zorlukları aşmalıdır. Tıpkı Mikelanj’ın ifade ettiği gibi: “Hayat dediğin, sonuna kadar acı ve mücadele demektir!” Şimdi de şaheser vermiş bir sanatçı hayal edin. Mesela bir ressam... Elde etmek istediği bir kadının portresini çizmeye çalışıyor. Gayet intizamlı bir kompedanlık hâlini takınmış, her ressamın fırçasının titreyeceği güzellikteki o kadının, suretinin hatlarını gözetiyor. Öte yandan tuvale, alâkalısının anlayamayacağı türde bazı şeyler çiziyor. Daha evvelden tecrübe ettiği zorlu teknikler, bir acayip çabuklukla işini bitirmeyi, modeline işini sunmayı hedefliyor. Bu kelli felli sanatçı, bu işi layıkıyla yapacağına inanmasaydı, iradesini bu yönde kullanır mıydı? Çoğu zaman çirkinmiş gibi gözüken şeylerde bile birtakım güzelliklerin var olduğunu hissedebiliriz. Güzelliği anlatmak, en az çirkinliği anlatmak kadar zordur. Fakat şunu söyleyebiliriz ki: Güç, tıpkı güzellik gibidir, bir bütündür, dış görünüşü, fizikî şartları yoktur. Bir şeyi söylemenin de, yapmanın da bin bir türlü şekli var. İnsan iradesi nisbetince güçlüdür. İradesizlik, bütün insan hastalıklarının en ölümcül olanıdır. Baran Dergisi 652. Sayı

LGBT’nin Türkiye’de Gelişimi ve Sapkınlığı

LGBT, LGBTT, LGBTİ veya GLBTT… “Lezbiyen”, “gey”, “biseksüel”, “transgender” ve “i.ne” kelimelerinin baş harflerinden oluşarak kısaltılmıştır. Kısaltılan kelimeler farklı farklı kullanılmış olsa da genel itibariyle “LGBT” kullanılmaktadır.  LGBT, Lut Kavmi’nden beri varlığını sürdürüyor olsa da; tam anlamıyla örgütlenme, birlikte hareket etme ve ahlâksızlıkların alenen yapıldığı dönemler 1900’lerdir.  1969’da ABD’nin New York şehrinde eşcinsellerin gerçekleştirdiği “Stonewall Ayaklanması”nın ardından her senin haziran ayında “onur yürüyüşü adı altında sapkınlıklarını alenî bir şekilde sergilemeye başlamışlardır. Eşcinselliğin Yaygınlaşması Yürüyüş ve eylemler arttıkça, sapıklar, toplumda kendilerine yer bulmuştur. 1970-1980 arası hükümetlere yapmış oldukları baskılardan dolayı, birçok hakka sahip olmuşlardır. 90’lar ve 2000’lerde ise Sodomi yasalarının (herhangi bir cinsel ilişkiyi kapsayacak biçimde anılan “Oğlancılık yasaları veya Sodomi yasaları”, cinsel suçlar olarak cinsel ilişkileri sınıflayan bir yasadır) kaldırılmasıyla, ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde serbest hareket edebilme hakkını bulmuşlardır. Cinsiyet ameliyatı da serbestlik kazanmıştır.  ABD’nin birçok eyaletinde eşcinsellik cezayı gerektirirken, 1986 yılında Yüksek Mahkeme, bu suçun Anayasa’ya uygunluğunu onaylamışken 2003’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu fiilin suç olmadığını belirtmiştir. 2015’te ise ABD Yüksek Mahkemesi, eşcinsel evliliğin hukukî bir hak olduğuna hükmetmiştir. Bazı eyaletlerde geçerli olan eşcinsel evlilik, tüm ülkede yasallaşmıştır. Hukukta kendisine yer bulan eşcinsellik, artık toplumda da etkisini göstermeye başlamış ve Hollywood, eşcinselliği yayma konusunda öncü olmuştur. Toplumlara yayılan LGBTİ’ler, parti, lobicilik, eylem, yürüyüş, sosyal faaliyetler, etkinlikler, dergi, film, araştırma gibi unsurlarla kendilerini göstermişlerdir.    LGBT Türkiye’de  Dünya genelinde durum böyle iken, maalesef Türkiye de LGBTİ hareketinin sapkınlığına karşı pasif kalmış ve tepkisini gösterememiştir. 1951 yılında Geneva Sözleşmesi kapsamında LGBT’liler ülkeye kabul edilmiş, 1988 yılından itibaren “cinsiyet değiştirme” resmiyet kazanmış, 2002 yılı sonrası cinsiyet değiştirme ameliyatı için, “18 yaş”, “evli olmama” ve “akıl sağlığı yerinde olma” şartları getirilmiştir. LGBTİ’lerin Türkiye’de ilk eylemi ve yürüyüşü 1993’te yapılmaya çalışılmış fakat dönemin valileri izin vermemiştir. Hatta o dönemde yurt dışından bu sapkınlığı desteklemek için birçok LGBTİ Türkiye’ye gelmiştir. Ak Parti’nin iktidara gelmesinin ardından 2003’te ise LGBTİ’ler ilk yürüyüşlerini gerçekleştirmişlerdir. İstanbul Sözleşmesi  Toplumlardan aileleri çekip çıkarmak ve yerine karma karışık bir yapı ihdas etmek için Avrupa Konseyi, Türkiye’ye, “Kadına Yönelik Şiddet; Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair” bir sözleşme dayattı. 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan Avrupa Konseyi sözleşmesi, 1 Ağustos 2014 tarihinde“Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”6251 Sayılı Kanun yasalaşıp 28127 Sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun, İstanbul Sözleşmesine istinaden LGBT’lilerin haklarını düzenlemiş ve LGBT’lilere 79 madde ile hukukî haklar verilmiştir.  Kanunun içinde yer alan madde 12- 5. bend’de, karı-koca ilişkilerinin dışındaki her türlü cinsel tercih ve yaşam tarzı garanti altına alınıyor, bu yaşam tarzını benimseyenlere hiçbir şekilde şiddet uygulanamayacağı, özel alan ve kamusal alanda da bu tarz yaşamlara müdahale edilemeyeceği belirtiliyor. Madde 9’da ise, Lezbiyen Dernekleri ile işbirliği yapılacağına, madde 12’de erkek erkeğe yaşayanlara saygı gösterilmesine ve şiddet uygulanmayacağına dair düzenlemeler yer alıyor. Madde 14’de, kadının bir başka kadınla, erkeğin bir başka erkekle, bir kadının hem kadın hem erkekle, bir erkeğin de hem erkek hem kadınla yaşamlarının normal olduğunun anlatılması yer alıyor. Bu yaşam tarzından dolayı şiddet görenlere hukukî-psikolojik danışmanlık, maddî yardım, konut, eğitim-öğretim ve iş bulmalarına yardımcı olunacağı söyleniyor. LGBT’yi Kim Finanse Ediyor? Yavaş yavaş yayılan bu virüs, birçok örgüt tarafından fonlanmaktadır.LGBT hareketini, Soros, Rockefeller, Rothshild gibi Yahudi sermayedarlar finanse etmektedir.  Örneğin, Soros’un Açık Toplum Vakfı, 2008-2013 yıllarını kapsayan faaliyet raporunda LGBT derneklerine maddi destek verdiğini açıkça ilan etmiştir. Açık Toplum Vakfı, 2001 ile 2008 yılları arasında Açık Toplum Enstitüsü adı altında faaliyet gösterirken, TESEV ile koordineli şekilde çalışmıştır. Yine en çok kaynak aktardığı kurum TESEV olurken, vakfın danışma kurulunda yer alan isimler arasında Nafiz John Paker ile Aydın Doğan isimli şahsın “iki gazete batıran” FETÖ’cü personeli Eyüp John Sağlık da vardı! FETÖ’nün yıllar yılı baş tacı yaptığı İshak Alaton ile TÜSİAD’çı Nafiz John Paker; 1994’te TESEV kurulduğu zaman ilk yönetim kurulundaydılar. Mister Paker, tam on yedi yıl boyunca TESEV’i yönetmiştir. Bunu da bir dipnot olarak ilave edelim. 2013’te gerçekleşen Gezi olayları da Soros tarafından yönetilmiştir. Gezi olaylarıyla birlikte LGBT etkinlikleri de artmıştır.   “Kadına Karşı Şiddet” Sloganı LGBT’liler, kendilerini meşrulaştırma aracı olarak “Kadına karşı şiddet” sloganını kullanıyor. Hatta LGBT sapkınlığına karşı çıkmayı nefret söylemi olarak telakki ediyorlar. “AKP iktidarı boyunca hükümet sözcüleri ve hükümete yakın basın organları tarafından defalarca ‘hasta’ ve ‘sapkın’ ilan edilen, hedef gösterilen ve nefret cinayetlerine kurban giden LGBTİ’ler, yaşama, çalışma, barınma, sağlık ve eğitim gibi en temel haklarından mahrum bırakıldılar” demelerine rağmen, İslam’ın bu sapkınlığa müsaade edilmesine katiyyetle karşı olmasın mukabil, İslamcı söylemle iktidarda tutunan Ak Parti döneminde verilmiştir. “Kadına şiddete karşı olmak” kisvesi altında erkeğe şiddet uygulanırken aile müessesesi ifsad edilmiştir. LGBT’lilere CHP-HDP Desteği  Açık Toplum Vakfı, TESEV ve LGBT ilişkisinden bahsetmiştik. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, TESEV’in kurucu üyelerindendir. Soros, CHP’de Açık Toplum Enstitüsü’nün Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Binnaz Toprak gibi isimler tarafından temsil edilmiştir. CHP İstanbul milletvekilliği yapan Toprak, 2013’te ABD’deki Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu’nun “Açıksözlülük Ödülü”nü kazandı. Toprak, LGBT’lerin sorunlarının araştırılması için 59 milletvekilinin imzasıyla meclise sunduğu araştırma önergesi ve LGBT haklarını savunan açıklamalarından ötürü ödülü aldı. CHP’de siyaset yapan LGBT aktivisti Öykü Evren Özen de, “Kaos Gey Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneği’nin” AB fonlarından sadece 2013 yılında 11 milyon TL destek almıştır. 2015 yılında ise “Trans Savunuculuğu” ve “Trans Ofis Destek Programı” kapsamında toplam 27 milyon TL’lik destek almıştır.  CHP’den LGBT’liler İçin Kanun Teklifi Israrı TBMM’de her sene CHP ve HDP (daha önceden de BDP) LGBT’lilerin toplumun her alanında kendilerine yer bulabilmesi ve her türlü sapkınlığı yayması için kanun teklifinde bulunmaktadır. Bu kanun tekliflerini TBMM’nin sitesine girip görebilirsiniz. Sapkın yürüyüşlerde CHP’li ve HDP’lileri görmeniz mümkün. Hatta bunu teşvik edici çalışmalarıyla da destekliyorlar. Bu hafta da neredeyse tüm CHP’li belediyeler Twitter’dan LGBT yürüyüşlerine desteklerini açıkladılar.  TBMM’de “LGBTİ hareketinin politik bir özne olduğu gerçeğinin tanınması için mücadelemizi öreceğiz” diyen HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, CHP’li eski milletvekili Melda Onur, Mahmut Tanal, terör soruşturması kapsamında tutuklanan eski HDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, Meclisi 2 milyon lira ile dolandıran Elif Doğan Türkmen, Sezgin Tanrıkulu, CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt, Şenal Sarıhan, Orhan Sarıbal, CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba ve daha onlarca CHP’li, LGBT’lilerin toplumda yer edebilmesi için Meclis’e sunulan önergeye imza atmışlardır. HDP’nin seçim vaatlerinde “eşcinsel evliliğe yasal düzenleme” maddesi de yer almış, hatta seçimlerde eşcinsel adaylara yer verilmiştir.  CHP’li Nilüfer Belediyesi ve beraberindeki birçok CHP’li de Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin hazırladığı ‘LGBTİ Dostu Kentler’ protokolünü imzalamıştır. “LGBT Dostu Belediyecilik Protokolü” kapsamında da CHP-HDP’lilerin imzası yer almaktadır. LGBT’lilerin B.k Çukurları İstanbul’da etkin olan LGBTİ’lerin, şehrin hemen her yerinde açılmış kendilerine ait b.k çukurları bulunmaktadır. Başta Beyoğlu, Taksim ve çevresi olmak üzere Bigudi Bar, Simit Sarayı Taksim, EspressoLab Taksim, Starbucks İstiklal, Burger King Taksim,Arjin Cafe, 5. Kat Restaurant & Bar, 360 Restaurant, Teras Cafe, Kadıköy, No Name Club, Sahra Club, Clup 17, Bahriyeli Pub, Asmalıpera Pub, Depo Club, Yellow Moon, NeoBod, Yasmin Estetik, Man Wax…” gibi bar ve kulüpler, sapıkların toplandığı yerlerden birkaçı... Başta Kaos GL Derneği olmak üzere, LGBTİ Yasaklarını Geri Çekin Platformu, Ankara Pembe Hayat LGBTİ Derneği, İstanbul LGBTİ̇ Dayanışma̧ Derneği, Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, İsmail Beşikçi Vakfı, Feminİstanbul Platformu, Bursa Özgür Renkler Derneği, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası, TMMOB Şehir Plancıları Odası, Antalya Barosu, Eğitim-Sen İstanbul Şubeleri gibi sponsorlu ve gönüllü dernek ve vakıflar, LGBT için faaliyette bulunuyorlar.  Bu ve benzeri dernekler LGBT’liler için hormon kullanım süreci, cinsiyet geçiş süreci, sağlık hakkına erişim, askerlik, Türkiye’ye sığınma gibi konularda danışmanlık hizmeti de veriyor. Medyada ise Hürriyet Pazar yazarları tarafından LGBT’lileri destekleyen sanatçılarla röportaj yapılıyor, özellikle LGBT’lilere nasıl destek veya kolaylık sağlandığına dair sorular soruluyor.  Sinema dünyasında LGBT için dev projeler yapılıyor ve desteklenmesi için film platformları canla başla çalışıyor.  İktidar Hatasını Yeni Anladı Hükümet tarafından LGBT’lilerin film gösterimi, sergi, forum veya toplantı gibi etkinliklerin valilikler tarafından ilan edilen kararlar ile iptal edilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Kasım 2018’de LGBTİ’yi ahlâka aykırı bir durum olarak nitelemesi, Ankara’daki tüm LGBTİ sivil toplum faaliyetlerinin “süresiz” yasaklanması, Mardin, Bursa, İzmir ve Kocaeli gibi şehirlerde etkinliklerin iptal edilmesi, Kuir Kısalar Yarışması film gösteriminin Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklanması elbette müsbet gelişmeler; fakat hem yetersiz, hem de iktidarın hadiselerin bu boyuta gelmesinin sorumlusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yapılan sathî uygulamalar ve yasaklar, gençliğin zihnî olarak sapkınlığa geçmesini engelleyecek çapta değil. Bir takım müesseseler sapıklık pompalamaya devam ediyor; üstelik LGBTİ olmasa da bu sapıklığı fikrî ve zihnî olarak pompalayanlar arasında iktidara son derece yakın olanlar da var. İ.neliğe Lüzum Yok! İktidar, bu sapkınlığın palazlanmasına müsaade ederken, bundan önce LGBTİ’lerin yürüyüşleri İbdacılar ve muhtelif Müslüman kuruluşlar tarafından engel olunmuştu. Devlet gereken tedbiri almazsa Müslüman Anadolu halkı gerekli olanı yapacaktır. Son bir kaç senedir yaşananlar ve yapılan propaganda ile LGBTİ’nin organizasyonlarının genişliğinin artması meselenin Müslüman cemiyet tarafından çözülmesi noktasına doğru ilerlemektedir. Hükümetin ve Diyanetin acil LGBTİ mevzuunda harekete geçmesi ve son noktayı koyması gerekmektedir. Hiç bir ehemmiyetli meselede elini taşın altına koymayan Diyanet’in, LGBTİ’nin bir sapkınlık olduğunu duyurması gerekmektedir.  Hasta adam Batı da içinde yıllarca besleyip büyüttüğü ve palazlandırdığı LGBT’nin bir sorun haline gelişini halen anlayabilmiş değil. Küçük bir taş gibi görünen ama karşılarına dev bir buzdağı olarak dönecek olan bu LGBT, Batı’nın da çöküşünü beraberinde getirecektir.  Her türlü iletişim platformunda, her tür medya aracılığıyla ülkeye pompalanan eşcinselliğin gayet tabii ve fıtrî olduğu yalanı, zaten kafası allak bullak olan gençlerin dimağını dumura uğratmakta, milli değerlerine karşı soğuklaştırmaktadır. Ülkemizde sayısı Avrupa’ya göre çok az olan bu sapkınların sanki çoklarmış gibi reklamlarının yapılması, bu sapkınlığı normalleştirip milli ve manevi bağları yok etmekten başka bir gayesi yoktur. Dünyayı avucunun içinde tutmaya kararlı “gavur”un hedefi de budur zaten. Hülasa ülkemizin İslâmî bir düzene geçmesi zarureti artık bir milli güvenlik meselesidir: Batı’dan gelen çok boyutlu saldırıyı püskürtmenin yolu budur. Baran Dergisi 651. Sayı

“Abdülhakîm Koltuğu” Sembolü Çevresinde (2)

İBDA Mimarı, “Ölüm Odası B Yedi -Giriş-” isimli eserine, “Üç Işık” mânâsı çerçevesinde, “muhabbet kuşu” ve “kafes” metaforu üzerine bina ettiği “Takdim”inden hemen sonra, Üstad’ı Necip Fazıl ile Üstad’ının Efendisi Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri arasındaki rabıtanın derinliğini göstermek istercesine, “Yevmiye: Koltukta Oturanın Tasarrufu” başlığı ile başlar. Ardından, Üstad’ının, düşünce faaliyetini üzerinde oturarak gerçekleştirmeyi düşündüğü veya hâyâlini kurduğu koltuğa bir işaret olarak, -ki bu işaret aynı zamanda hem Efendi Hazretleri ve hem de İBDA Mimarı’na bakan yönüyle “berzah” keyfiyetini de haizdir-, “Kırmızı Koltuk” ve onun da hemen ardından, bizzat kendi hakikatine bir işaret olarak, “ademe mahkûm edilmek” mânâsını mündemiç, meselâ kardeşleri tarafından kuyuya atılan Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasını da hatırlatan olarak, “her ilim dipsiz bir kuyu” çerçevesinde, “bomboş devir”den mülhem “boşluğu doldurmak” adına “deliğe düşmek veya düşürülmek, atlamak veya atılmak” (“yılanlı kuyu” mânâsını mündemiç Telegram eksenli nefs terbiyesine taalluk eden Seyr-i Sülûk!) mânâsına kendisini fani kıldığı, görünmez kıldığı “Abdülhakîm Koltuğu” ile devam eder. Evet; bu mânâdan olarak, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden hakikate işaret ediyor olması bakımından denilebilir ki, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “Abdülhakîm Koltuğu”na sûret teşkil eden bir mânâdadır. Buradaki sûret, “sûret mânânın aynıdır” mânâsını veren bir noktadadır. Yani “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “Abdülhakîm Koltuğu”nun ta kendisidir.   Bir önceki yazımızda, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” bütün mânâsını, değerini ve izahını “üst dil-üst mânâ” çerçevesinde mecaz veya metafor, diğer bir ifadeyle “hakikate köprü” mânâsına “Abdülhakîm Koltuğu” sembolünde bulur tesbitini yapmıştık. Ardından da şu şekilde bir değerlendirmemiz olmuştu: “Abdülhakîm Koltuğu”, “Kaptan Kusto Müslüman” ve “Derviş Muhammed” sembollerini de mündemiç olarak, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın “üst dil-üst mânâ” dilinin toplayıcı veya bütünleştiricisi keyfiyetini haiz bir sembol kavram olmakla birlikte, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dan günümüze tüm insan ve toplum meselelerinin halli noktasında, tüm insanî verim şubeleri de dahil, tüm ezoterik kültürlerin inisiyasyon veya tradisyonlarında saklı “sembol dil” veya “mânâ dilleri”nin de toplayıcı veya bütünleştiricisi olarak, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda topyekûn insanlığın ortak dili veya mana dillerinin sembol kavramı olarak da okunabilir. Burada “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” hakikatinin bizzat doğrulayıcısı olarak, bütün dillerin, dolayısıyla da bütün kültürlerin tek dil veya tek kültürden neş’et ettiğini gösteren ibda edici bir tavır ve eda söz konusudur. Bu sembol dili, yaşadığımız yeni zaman ve mekânda topyekûn varlığın “seyr-i sülûk”üne de işaret ediyor, denilebilir. Sözkonusu “seyr-i sülûk”ün genelde İslâm Tasavvufu, özelde ise Nakşibendiyye Tarikatının Halidiyye (İmam-ı Rabbanî Hazretleri ve Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri hattı üzerinden Efendi Hazretlerine ve oradan da Hazret-i İsa Aleyhisselâm’a bitişik bir noktaya kadar taşınan kol veya dal) üzerine bina edildiğini söylemeye gerek yok, çünkü daha evvel ki yazılarımızda bu tür mevzulara çok değindik. İBDA Mimarı, “Nakşi sırrıdır kavgam!” mottosunu kullanırken, aslında “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine de yataklık ettiğine işaret ediyordu.  Evet; İBDA Mimarı, “Ölüm Odası”nda, “Yevmiye: Koltukta Oturanın Tasarrufu” başlığı altında, Üstad’ının Mürşidi, (Mürşidinin Mürşidi!), Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile Üstad’ı Necip Fazıl arasında cereyan eden bir tecrübeyi başa alarak eserine başlıyor. Diğer bir ifadeyle de, Tasavvufun ferdî tecrübeye taalluk eden ve “zevken idrak”a mevzu bir ameliye veya disiplin olduğunu hatırlatırcasına, söz konusu tecrübede Üstad’ının kalben tasarrufu dileyişine bir cevap olarak, Efendi Hazretleri’nin “tasarruf şiddeti”ni mevzu ediyor. Bu “tasarruf şiddeti” her daim oturulan bir “Koltuk”ta gerçekleştiriliyor.(1) Buradaki “Koltuk”un, “sûret mânânın aynıdır” çerçevesinde okunması gerektiğini ne kadar çok tekrar etsek yine de azdır. Çünkü bu tesbit, bâtının zâhire çıktığı bir zaman diliminde yaşadığımızı gösteren bir meşale keyfiyetini haizdir. Yeri gelmişken şunu da söylemekte fayda var: Bilindiği üzere Üstad Necip Fazıl, Marmara Denizi’nde seyreden bir geminin (“Kurtuluş gemisi” mânâsına İBDA!) içindeyken karşısına çıkan meçhül bir zât, -ki bu zâtın Hızır Aleyhisselâm olma ihtimalini de hesaba katmak gerekiyor-, Efendi Hazretleri’ne uğraması gerektiğini söylüyor ve sonra da gözden kayboluyor.(2) Yine bilindiği üzere Marmara Denizi, Avrupa ve Asya, diğer bir ifadeyle de Doğu ve Batı’yı birleştiren olarak, Rahman Sûresi’nin 19. Ve 20. Âyetlerini de hatırlatan olmakla birlikte, “iki yılan” mânâsını veren marmar’ın, bir asanın etrafında dolanan iki yılan, yani tıp sembolü olarak da bilinen kadüseyi hatırlatması bir yana, Sokrates tarafından Eflatûn’a miras olarak bırakılan ve tıp tanrısı ve kadüse sembolünün de sahibi Asklepios’a adanan “horoz borcu”na da işarettir. Ayrıca, “iki deniz” mânâsını veren mermer’in rüyâda gelen mânâ olarak, “Abdülhakîm Koltuğu”nun “Bursa” ve “Eskişehir” yazan mermerlerini hatırlatması da cabası. Bütün bunlardan sonra, şöyle bir soru ile mevzuyu daha da zenginleştirmek isterim: “Koltuk”ta oturan Efendi Hazretleri neyi temsil ediyor? Bu soruya bir istifham olarak da bakmak mümkündür. Meselâ, her şeyden evvel neyden kasıd, ondan çıkan sesdir. Neyden çıkan ses ise kamışa üflenen nefesdir. Üfleyen kim, kamıştan çıkan ses ne ve neyden çıkan sese kamış olan kim?  Üstad Necip Fazıl’ın 1983 yılında yazdığı “Kamış” isimli beyti veya şiiri: “Ben gurbet rüzgârının üflediği kamışım… / Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım.” Mevzuyu daha da dallandırmadan yukarıdaki sorunun cevabını hakkıyla anlayabilmek için, İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndaki şu terkibi hükümlere bakmak gerekiyor: “Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 566. “Süruş: Cebrail. (Ruh. İNSAN) Melek: 566. “Kürsî: Taht. Koltuk. Kaide. Merkez. Vazife. Saltanat, kudret ve mülk. Başkent. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. Mânevî makam. ARŞ’ın altında bir sema tabakası: 290. “Fâtır: Benzeri olamayan bir şeyi yaratan. (Allah). Mübdî: 290. “Kisra: Hükümdar: 290.”(3) Yukarıdaki terkibi hükümlerden de anlaşılan o dur ki, İBDA Mimarı, Efendi Hazretleri’nin oturduğu koltuğun ta kendisidir. “Koltukta oturan” Efendi Hazretleri, hakîm vasfıyla hükümdar olandır. Diğer bir ifadeyle de hükümdarlık makamına tasarruf edendir. İBDA Mimarı’nın, rüyada gelen mânâ olarak, “Salih Mirzabeyoğlu Hükümdardır” cümlesi, “mânâ kendisine uygun sûrette tecelli eder” terkibi hükmü üzerinden söylersek, “sûret mânânın aynıdır” noktasında kendisini gösteren “Fenafişşeyh-Şeyhte fani olmak”(4) mertebesine de işaret eder. İBDA Mimarı, “Yevmiye: Koltukta Oturanın Tasarrufu” başlığının hemen ardından “Kırmızı Koltuk” başlığına yer verir ki bu, doğrudan doğruya Üstad Necip Fazıl’ın hayâlinin gerçekliği ile de ilgilidir.(5) “Kırmızı Koltuk”?.. “Kırmızı Koltuk” ile “Abdülhakîm Koltuğu” arasında nasıl bir ilişki vardır? Kanaatim o dur ki, “Kırmızı Koltuk”, “Abdülhakîm Koltuğu”nun rengine dair bir işarettir. “Koltuk”un İBDA Mimarı’na işaret ettiği düşünüldüğünde, “Koltuk”un kırmızıya boyanmasına vesile olan kişinin Üstad Necip Fazıl olduğu çok açık ve seçik olarak ortaya çıkar. Kırmızı renk? “Kırmız Koltuk”un kırmızı rengine dair söyleyeceklerimize geçmeden evvel, yine İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndaki şu terkibi hükümlerine idrakimizce yaklaşmaya çalışalım: “Koltuk: 642. “Müretteb: Tertib edilmiş, dizilmiş, yerli yerine konmuş. Tayin edilmiş: 642. “Musakkab: Delinmiş, oyulmuş: 642. “Musakkib: Delen, delici, terkib eden: 642.”(6) Yukarıdaki terkibi hükümlerden de anlaşılan o dur ki, “Abdülhakîm Koltuğu”ndaki “delik”(7), Üstad Necip Fazıl’ın istikbali şekillendirmekteki esaslı bir marifetidir. Diğer bir ifadeyle de büyük nasibi! En büyük nasibinin “Mütefekkir yetiştiren mütefekkir” olduğunun şuuruyla, şu mânâda: “Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! / Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..” Üstad Necip Fazıl’ın “sur”da, yani İBDA Mimarı’nın şahsında veya istidadında açtığı “gedik” veya “delik”, “tecrid terleri döktürmek” mânâsına İBDA Mimarı’nın sürgününe taalluk eden bir mânâda okunabileceği gibi, “Telegram” eksenli düşünüldüğünde, “yılanlı kuyu”da kendisini kendisine bulduran, dolayısıyla da “Abdülhakîm Koltuğu”ndaki “delik”i dolduran, yani topyekûn insanoğlunun boşlukta kaybolmasının önüne geçen bir mânâda da okunabilir.     İBDA Mimarı’nın sıkça kullandığı terkibi hükümlerden biri de rüyâda gelen bir mânâ olarak, “kırmızı, red kökündendir” mecazıdır. Ölüm Odası’ndan: “Levha: Temmuz 1983… Bir, iki, üç… Yedi, sekiz… Çizgiyle yapılmış resimleri sayıyorum… Birden yanımda Avukat Harun… “Resim, redd kökündendir!” diyor… Bende hemen aklıma gelen şeyi söylüyorum: “Red, İngilizce’de kırmızı demektir!”… Ve İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Marifetnâme” isimli eserindeki rüyâ tâbirleri faslından “Re” harfini işaretliyorum… Ne olduğunu değil, sadece iyi olduğunu… Bir Not: “Samiri’nin Boğası” meselesinde, Musa Aleyhisselâm’ın yerine bıraktığı ağabeyi Harun Aleyhisselâm’a kızması ve ona “Ey annemin oğlu!” diye hitabı. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, bunun sebebini, Musa Aleyhisselâm’ın onu annesine nisbetle –rahmetle– nitelendirmesi ve o işde O’nun suçunun olmadığını bilmesindendi… Yevmiye: “Abdülhamîd’in en büyük suçu neydi, biliyor musun?”… —Merhamet… —“Hükmün tamam! Tuttular ona, Kızıl Sultan dediler!”… Veli sözü: “Kılıç çekilecek yerde ihsan etmek, ihsan edilecek yerde kılıç çekmek hatadır!”… Sabır için de aynı şey… Marifetnâme’de Re harfi: Talihi yaver olmak… Redd: İnsan, Allah’ın kendi marifetine ulaşması için yarattığı Halife, bir uzağa atılmış –Müzil– olandır: Kâinat, topyekün varlıklarıyla onun için ve onda toplu… Zel harfi, Allah’ın “Müzill-Zelil kılan” ismi, Hayvanlar mertebesi ve Kamer menzillerinden Sa’du’l Suud’a işaret eder; Derece almak. Mübarek. Mübarek yıldızlar… Hayvan: Beden… Yasin Sûresi, 72. âyet meâli: “Ve onlara bunları –hayvanları– musahhar kıldık”… Musahhar: Teshir edilmiş. Ele geçirilmiş. Fethedilmiş. İstenilen hâle konulmuş. Birine bağlanmış… Beden, ruhun bineği: İmâm-ı Rabbanî Hazretleri, “Ruh gülerken, nefs ağlar; nefs ağlarken, ruh güler!” buyuruyor… Ruh, bedenle sabitleniyor ve onu tasarrufuna almak üzere; bütün ibadetler, bedenle… İngilizce, Red: Kırmızı. “Merih yıldızını sembolize eder; ve ism-i celâl olan, Allah isminin nuruna işaret eder!(8) Not: Yukarıdaki paragraf baştan aşağı metafor / mecaz yüklüdür. Bu çok açık. Her bir sembol üzerinde müstakil olarak durmak gerekiyor. Ama bunun yeri burası değil. Burada not düşmek istememizin sebebi, Cennet Mekân 2. Abdülhamid Han Hazretleri hakkında kullanılan ve bir Yahudi yakıştırması olarak tarihe mal olan “Kızıl Sultan” tabiri ile yine bir Yahudi oyunu üzerinden İBDA Mimarı’nın “Terörist” ilan edilmesi arasındaki benzerliktir. Kızıl, dolayısıyla da kırmızının red kökünden olması ile, rejim güçleri tarafından İBDA Mimarı’nın terörist ilan edilmesi mânâsına reddedilmesi arasındaki benzerlik, “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” sözü üzerinden “İBDA Mimarı’nı anlamak her şeyi anlamak olacaktır” sözüne ulaşılır ki bu, gerek beka sorunu ve gerekse istikbalimizi şekillendirmekte neye dikkat etmemiz gerektiğini göstermesi bakımından çok mühimdir. Evet; yakın zamanda, Tarihçi İbrahim Tatlı tarafından kaleme alınan ve Baran Dergisi’nde yayımlanan “Tarih Tekerrür Eder Mi? II. Mahmud ve Tayyib Erdoğan” isimli yazıdaki mevzular dikkate alındığında, istiklalimiz ve de istikbalimizin tehlikede olduğu çok açıktır. Naçizane bizim de yukarıda dikkat çektiğimiz mevzular “devlet aklı” tarafından, -böyle bir akıl var mı, yok mu onu da tam olarak bilmiyoruz ya, ayrı mesele!-, tez elden dikkate alınmalıdır. Gerek Sultan II. Mahmud zamanında kendisini dayatan şartlar ve gerekse Cennet Mekân 2. Abdülhamid Han Hazretleri’nin “Kızıl Sultan” olarak ilan edilmesini şanlı tarihimize musallat ettiren şartlar göz önüne alındığında, dünden bugüne İBDA Mimarı’nın değil terörist ilan edilmesi, baş tacı edilmesini gerekiyordu. Ama gel gör ki, İBDA Mimarı kendi yaşadığı zaman diliminde değil anlaşılmak, bilerek ve isteyerek ademe mahkum edildi. Hadi diyelim ki dün anlaşılmadı veya anlaşılamadı, istiklalimiz ve de istikbalimiz adına bari bugün anlaşılsın veya en azından anlaşılmaya çalışılsın. Bu ümmet veya milletin bu illete yüzyıllık katlanış çilesi artık son bulsun. Bu yol bu uğurda çekilen çilelerin nusretine şahidlik edilsin. Aksi takdirde, Deccal Komitesi’nin Satanist-Paganist tetikçilerinin elinde Asya bozkırlarına sürülmek şöyle dursun, bizzat Anadolu topraklarında Lût kavminin lanetli uygulamalarının mezesi hâline getirilecektir. Bu duruma hiçbir Müslüman rıza gösteremez ve de göstermemelidir. Muktedir olamadığı yerde, gerekirse kendisiyle birlikte bütün bir dünyayı ateşe vermelidir. Lanetli Yahudi, kendisinden olmayanları Yahudi yapamayacağını bildiği içindir ki, kendisini lanetli kılan Allah’tan intikam almak istercesine, topyekün insanlığı lûtîleştirerek lanetli kılmanın hesabını yapmaktadır. Laneti Yahudi, melekler arasında şeytana biçilen görevi adeta topyekûn insanlık arasında icra etmektedir. Bekledikleri Mesih’in Müslümanların nazarında Deccal olmasını buradan anlayınız. Nitekim onların Deccal dedikleri de, topyekûn insanlığa ahir zamanda geleceği müjdelenen Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’dır. Kim ki Cennet Mekân 2. Abdülhamid Han Hazretleri’ne “Kızıl Sultan” demiştir ve yine kim ki İBDA Mimarı’nı “Terörist” ilan etmiştir, bilinsin ki Deccal Komitesinin ekmeğine yağ sürmüştür ve elbette tuzağına düşmüştür. Bunu şunun için söylüyorum, dün Sultan Abdülhamid Hazretleri’ne “Kızıl Sultan” diyenlerin lanetli kimseler olduğu kanaati tarih kitablarında lâyıkı veçhile yer almadıysa da taşlaşmamış vicdanlarda aksülamel buldu. Peki bugün, İBDA Mimarı’nın üzerine atılı “Terörist” yaftasının halihazırda mahkeme koridorlarında “demoklesin kılıcı” gibi Müslümanların boynunda sallandırılmasını hangi taşlaşmamış vicdanlara havale edeceğiz. Devlet aklı, ilkin İBDA Mimarı’nın beraat kararının onanmasını sağlamalı ve ardından ilk iş olarak, tüm ibdacı faaliyetlerin legal platformda yer almasının önünü açmalıdır. Büyük Doğu-İBDA külliyatının aydın tabaka tarafından enine boyuna kritik edilmesini sağlamalıdır.  Hiç hesapta yokken yukarıda mevzulara da değinmiş olduk. İyi de oldu. Madem ki “Her şey çok güzel olacak!”, bize de düşen, “Her şey çok çok daha güzel olacak!” mottosuna yol bulmak veya buldurmak olmalıdır. Sözün hâl ve makamdan söylenmesi asıldır. Söylenen sözün sahibi isen ne ala, aksi takdirde, sözün muhtevası sahibini yakar mı yakar. Meselâ beddua, beddua edileni arayıp bulamazsa, döner dolaşır ve beddua edeni bulur. “Kendim ettim kendim buldum” durumları hasıl olur. Demem o ki, aksi söylenmesi mümkün olmayan bir sözün sahibi olmak, sözün sahibini hiç mi hiç yüceltmez. Meselâ “Her şeyde bir hayır vardır” sözünü söyleyen kişi, kendine dair ve de kendini ilgilendiren herhangi bir şey söylemiş olmuyor. Asıl olan şudur ki, evet, her işte bir hayır var, çünkü her şey Allah’tandır ve Allah her şeyi hikmetle donatmıştır. Bundan dolayıdır ki, “Şerde de bir hayır vardır” denilmiştir. Öyleyse; bütün mesele, “Olan karşısında senin tavrın nedir ve hayra dair sen ne görüyorsun?” sorusuna makul bir cevap verebilmektir. Bu çerçeveden bakıldığında, ezelî ve ebedî âlemde sahibli olan İstanbul’a talib “bebeto”nun ne neye talib olduğuna ve ne de talib olduğu şeyin mahiyetine dair herhangi bir fikri olmadığı çok açıktır. Altında ezilmesi ise mukadderdir. Demedi demeyin: Sözün sahibinin hilafına da olsa, olacak olan olacak ve her ne olacaksa, her şey çok güzel olacak!    “Kırmız Koltuk”un “kırmızı” olmasının hikmeti üzerindeyiz ve mevzuumuza kaldığımız yerden devam edelim. Kırmızı, “Allah’ın isminin nuruna işaret eder”... “Kırmızı Koltuk” başlığından da anlıyoruz ki, Üstad Necip Fazıl’ın üzerinde oturarak düşünme hayâli kurduğu “Koltuk”un renginin kırmızı olmasının bir hikmeti de, “Beklenen Kahraman”ın Büyük Doğu teknesinde yoğrulacağının müjdesine vakıf olmasıdır. “Beklenen Kahraman”ın Allah Resûlü’nün gölgesi mahiyetinde zuhur edeceği düşünüldüğünde, mevzu daha da derin bir anlam kazanmaktadır. Allah Resûlü, meâlen, “Ben Allah’ı daima kırmızı bir hülle içinde gördüm” buyuruyorlar. Bilindiği üzere, İBDA Mimarı’nda tecelli eden mânânın hakikati “İstikbâl İslamındır” mutlak müjdesinde saklıdır. “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesi ise, Allah’ın bir vaadi olarak, bizzat Allah tarafından gerçekleştirilecek bir müjdedir. Bu müjdeye yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, toplayıcı sembol olarak kendisine “Abdülhakîm Koltuğu”nu uygun görmüştür. Takib edelim: “ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU-BERZAH” başlıklı bölümden: “ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU, mürid olarak kabul edilmiş olmam ilgisi içinde, yaptırmam gereken bir KOLTUK, rüyâda böyle bildirildi. RÜYÂ: HAYÂL… Benim ne olduğum, beklenen olarak bellidir: FİKİR Kahramanı… Rüyâda sözü geçen SÛRET de, hecelenmesi gereken bir keyfiyet-keyfiyetle doldurulması gereken… Şu bellidir: Seyyid Abdülhakîm Arvasî, Üstadım ve ben… Bu çerçevede, bâtın ve zâhire doğru bir tecrid…”(9)   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi -Giriş-, İBDA Yayınları, İstanbul 2012, sh.11. 2-“Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum,/ Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.” beyti ile anlattığı hadisenin kabaca özeti: 1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müridlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Efendi Hazretleri’ni dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle diyorlar; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Efendi hazretleri, Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Efendi hazretlerinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. 3-Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi -Giriş-, İBDA Yayınları, İstanbul 2012, sh.12. 4-Fenâfişşeyh, tasavvuf ehline göre, bütün mâneviyâtını şeyhin mânevî şahsiyetinden ve feyzinden almak demek olan bir tabirdir. Yani buna Râbıta çeşitlerinin en makbulü olan ve “ulvi veya kudsî râbıta” olarak tanımlanan üç tür râbıtadan biri. Diğerleri; Fenâfilresûl ve Fenâfillah! 5-“Ölüm Odası”nda “Kırmızı Koltuk” başlığı altında yazılanlar: “Üstadm’ı, arkası yüksek, yeni kaplanmış bir kadife koltukta, keyifle kurulmuş ve bana daima düşünme memnuniyetini, dünyada kıymete değer en büyük şeyin bu olduğunu ihtar eden bir sahne olarak daima hatırlarım; gerçek kıymetinin onun yanında olduğunu bilerek ve yaşayarak… Babiâli isimli eserinde geçen şu ifadeler, lâfız hâlinde edebî bir anlatım değil, onun ta kendisidir: -“Dış dekor kaygısı bende o kadar köklü ve derindir ki, tek kuruşum olmasa ve imzaladığım maddî ve manevî senetler yüzbini aşsa, derdimin çaresini ipekli bir halı veya şahane bir koltuk üzerinde düşünmek isterim. Çareyi ancak böyle bulacağımı sanırım. İlle de dış dekor, ille de konfor…” (Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi “Giriş”, İBDA Yayınları, İstanbul, 2012, sh. 12) 6-Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi “Giriş”, İBDA Yayınları, İstanbul, 2012, sh. 12. 7-“SEMM-Delik. Derinlik. “Abdülhakîm Koltuğu’nun ortasındaki yuvarlak delik hatırda”: 100: KELM-Söz. Kelime. “Küllî ruh’un isimlerinden biri, Kelme-i Ehem: Öne alınmış kelime”… DAİN-Doğruluk. Maden. Mutlak tâbi: 851: RUHAMÎ-Mermer. Mermerden yapılmış. “Abdülhakîm Koltuğu” hatırda…” (http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-konusan-kedi-h4454.html) 8-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-daima-o-ve-ben-362-h2914.html 9-Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası – B Yedi – “Tarih”, İbda Yayınları, İstanbul 2013, s. 172 Baran Dergisi 651. Sayı

Dünyanın Buhranının Tek Sebebi Batı’dır

Bizdeki devlet geleneğinde devlet, insan için vardır. Devletin yaşaması ve büyük olması için Şeyh Edebali ne diyor: “Ey oğul, insanını yaşat ki devlet yaşasın”. Bizde her insan ayrı bir dünyadır. Ve herkes birbirinden farklıdır. Nasıl ki hiç kimsenin parmak izi birbirini tutmazsa herkesin mizaç ve kişilik yapıları da ayrı ayrıdır. Bizde devletin görevi insanların fıtrî yapılarını korumak ve onlara yaşanmaya değer bir hayat sunmaktır. Batılı devletlerde ise insanları yoksullaştırıp şiddet uygulayarak insanları edilgen hale getirdiler. İnsanları organik olmaktan çıkardılar. İnsanlar orada kendi hayatlarının bile öznesi değiller. Önce bu şiddet ve yoksullaştırma işini aleni, daha sonra da örtükleştirerek rasyonelleştirdiler. Yani demokratikleştirdiler. Egemenleri ve düzeni halkın gözlerinde meşru hale getirdiler. Bugün 380 milyon nüfuslu ABD’de 160 milyon evsiz barksız, sokaklarda yaşamaya çalışan insan var. Çağını aşıp kendi çağını kuran, fikrî temellerini atan büyük mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Batı için şu benzetmeyi yapıyor:  “Mutlak Bilgi yerine genel bilgilerden hareketle kurulmuş olan bir sistemin mânâsı, malum benzetmeyle, ‘insana göre elbise yerine, insanı elbiseye uydurma’ çabasıdır.” (Bütün Fikrin Gerekliliği) Sömürgeci vahşi Batı’daki derebeylik, krallık ve cumhuriyetlerde kaba ya da açıkça görülebilir yöntem ve araçlarla halka şiddet işletilmeye başlanmıştır. 20. yüzyılda ise vahşi kapitalizmin en gelişmiş hali olan “demokrasi”lerde göreli yoksullaştırıma geçilmeye başlandığında, daha ince, daha rafine yöntemler uygulanmaya başlanmıştır. Bu iş öylesine rafineleşmiştir ki, sanayileşmiş ülkelerin büyük şehirlerindeki otobüslerle aynı koltukta ve yan yana oturan insanlar, şehrin bir ucundan ötekine birbirleriyle hiç konuşmadan gidecek kadar yalnızlaştırılmışlardır. Otobüsler, şehrin atomize edilmiş kalabalıklarının yalnızlaştırılmış insanlarına başkalarından korkmayı, onlara kayıtsız kalmayı öğretir. “Demokratik” sistemlerde hem üretici güç, hem de tüketici olarak istihdam ettiği insan, gitgide daha irrasyonelleşmektedir. Dahası “eblehleştirilmektedir”. Sistem karşısında güçsüzleşen, hayattaki olguları bir sürecin bütünlüğü içinde idrak etmekten alıkonulan insan, bilgilenme, bellek oluşturma, realitenin aslını irdeleme ve idrak edebilme kabiliyetini yitirmeye başlamıştır. “Eblehleşme” şapşallaşma buradan kaynaklanmaktadır. Realite karşısında bu zihinsel gerileme ve güçsüzleşme, insanın diğer insanlar karşısında da korku duymasına, mutluluğa giden yolda onları kendisinin hasımları olarak görmesine neden olmaktadır. Şiddet, böylelikle yaşanan hayat tarzının dokusuna sindirilmeye başlanmıştır. Ve şiddet egemen bireyin bağımlı bireye uyguladığı eski zamanların basit şiddeti değil, artık sistemin uyguladığı yeni bir şiddettir. Ayrıca tüketimde geri kalmamak, mutlu olmanın, başarılı olmanın dışa vurulabilir en etkin kodlama sistemi haline getirildikçe, tüketim, kültürel boyutları, insanın gereksinmelerinin karşılanması ile ilgili boyutundan çok daha ağır basan yeni bir işlev kazanmıştır. Tüketimin anlamının bu yeni içeriklerle genişlemesi, mutluluğun ve başarının yanlış bir kritere dayandırılması anlamına gelmektedir. Sonuçta durmadan çalışmak, durmadan yarışmak, benzer konumdaki yakın insanlara karşı husumet duymak gibi yeni yeni olgular, insanın insandan uzaklaşmasına; bu çalışma ve yarışma ortamında kendisine karşı bile acımasızlaşmasına, temel-doğal doyumlarını bile çalışma başarısına göre ertelemesine, kendisinin dışında herkesi bir hasım ya da düşman “kitle”si olarak görmesine yol açmaktadır. Toplumsal yapı sindirilmiş şiddetle yapılandırıldığında, bu realite içinde bunalan modern dönemin “sıradan insanı”, kurtuluşu bir süre sonra açık baskıcı yöntemlerle çalışacak bir toplumsal yönetimin hazır destekçisi olmakta görmeye başlamaktadır. Bugün Avrupa’da faşist partilerin rağbet görmesi gibi… Toplumsal düzenin olumlanmasına yönelik kitle kültür ve normları eğitim kurumlarına dönüştürülen hapishanelerle, suçlulara benimsetilmekte, var olan sisteme başkaldıranlar yok edilmek yerine, bu eğitimle biçimlendirilmiş ruhlarındaki hapishaneye kapatılmaktadır. 20. yüzyılda bulunan bu sisteme uyumlandırma yöntemi sonraları daha da rafineleştirilmiştir. 19. yüzyılda toplumsal düzenin yeniden üretilmesine ters düşecek düşüncelerin ve eylemlerin açık baskıcı yöntemlerle önlendiği; normları ihlal edenlerin fiziksel olarak ortadan kaldırıldığı görülürken, daha sonraları bu, “maskelenmiş baskı ve şiddet”e dönüşmüştür. Günümüze yaklaştıkça, kitle basını, kitle kültürü ürünleri ve modern bilinç endüstrisi teknolojisindeki gelişmelerle, hükmün infazı öncesinde tutuklunun muhafaza edildiği hapishaneden, “eğitici hapishaneye” geçiş süreci, bir “total kuruma” dönüşmeye başlamıştır. Modern toplumsal sistemlerin yaşanan realiteyi alternatifsiz bir gerçeklik olarak gösteren olumlamacı kültür ortamlarının bu işte görevlendirilmesine kadar gelip dayanmıştır. Sömürgeci Batı’nın kurduğu bütün düzenler (yönetim biçimleri) derebeylikten, krallığa, oradan cumhuriyete ve demokrasiye kadar hepsi de baskıcı, sömürgeci kendi halkını soyan barbar rejimlerdir. Eski Batı ile yeni Batı arasındaki fark, eskiden kazın tüylerini yolarken bağırtarak soyuyorlardı, bugün ise önce kazı uyuşturup sonra bağırtmadan tüylerini yolmanın usulünü bulmuş olmalarıdır. Yoksa eskiden derebeyliklerde de insanları kaz gibi yoluyorlardı, bugün demokrasilerde de insanları kaz gibi yoluyorlar. Tek fark bugün kitle ve popüler kültür vasıtasıyla insanları önce cahilleştirip sonra uyuşturarak soyuyor olmalarıdır. Sömürgecilik ve emperyalizm Batı’nın yamyam uygarlığının eseridir. Düzeni olumlamacı kültür ortamının gazetelerindeki giderek ağırlık kazanan magazin söylemi, değişmez bir dünya ve hayat tasviri sunmaktadır. Sistem karşısında kendi güçsüzleşmesinin ve hiçleştirilmesinin ezikliğini yaşayan kitleselleştirilmiş “sıradan insanlar” medyadaki şiddet gösterimlerinin gönüllü tüketicisi olmaktadır. Medyanın şiddet gösterimi, kimi sosyal bilimcilerin savunduğu gibi düzeni sağlamanın çok ötesinde, bu insanların başkaları üzerinde şiddet uygulamalarını da, başkaları tarafından kendilerinin üzerinde şiddet uygulanmasını da meşru görme eğilimi edinmelerine neden olmaktadır. Bu insanların toplumsal realite karşısında duydukları husumet, çeşitli doyumsuzluklar, bilginin amortisman süresinin kısalması, açık ve gizli işsizlik, yoğunlaşan yarışma ahlâkının yorucu ve yıpratıcı etkileri ile belirli bir noktaya geldiğinde, dışa vurulması için bir “mahreç” bulunmasını gerektirmektedir. Bulunabilen mahreç ise realiteye duyulan husumetin dışa vurulmasındaki rasyonalizasyon süreçleri içinde, “sıradan insanın” gücünün yetebileceği, kendisine yakın konumdaki diğer “sıradan insanlar” olmaktadır. Bu durum ise küçük insanların sistem karşısında daha da yalnızlaşmalarından başka bir sonuç vermemektedir. “Sıradan insanların” hayatında şiddet daha da artmakta ve sonuçta “sıradan insanlar” güvenlikli bir hayat için baskıcı siyasal reçeteler sunan hareketlerin taraftarlarına dönüşmektedir. Organik bir muhalefetin oluşumunun özenle önlendiği modern toplumsal sistemlerde, şiddetin rafine biçimlerinden biri de modern “kitle toplumu” insanının birey olmaktan alıkonulup başat kültürün içindeki “kişi” kimliğiyle yaşarken duyduğu örselenmişliği, öfkesini dışa vurması için ona sistemin gözetimi altında sunulan yapay negativite ortamlarıdır. Hafta sonlarında ve şehirlerin “dezenfekte” edilmiş, etraftan ayrılmış bölümlerinde oluşturulan bu alt kültür odacıklarında yaşarken, “sıradan insanların” bulabildikleri ise, yabancılaşmış insan ya da kişi olma durumlarından azad olabilme değil; örselenmiş kişiliklerini ayıplayan, suçlayan, yasaklayan aynı toplumda hafta sonlarında serbestçe yaşayabilme izni alabilmektedir. Başka bir anlatımla, bu yapay negative ortamları, “sıradan insanların” biraz nefes alıp, pazartesi gününden itibaren, modern toplumsal sistemlerin değişim değerini, Pazar kurumunu ve hiyerarşik ilişkileri temel alan esas hayat alanlarına yeniden girebilmelerini kolaylaştırmaya, yabancılaşmanın fark edilmesini ertelemeye yaramaktadır. Osmanlı İmparatorluğu dünyanın hakim gücü olma özelliğini yitirdikten sonra dünya devamlı çalkantı ve buhranlar yaşadı. İnsanlık huzur diye bir şey görmedi. Bütün insanlık, Batı’nın zulmü altında inim inim inledi. Salih Mirzabeyoğlu’nun tespitiyle, “Batı’nın hakim olduğu ve Batı fikir ve yaşayışının ulaştığı her yer Batı’dır.” doğrusunu “asıl”ın soyluluğu ve “taklit” adiliğini de değerlendirerek kabul edersek, bu çelişmeler ve bütünleyememeler ortasında, fertten devlete uzanan çizgide dünya buhranının sebebini fikir ve yön olarak işaretlemiş oluruz; yani Batı” Modern “demokratik”leştirilmiş yani “köleleştirilmiş” toplumlarda işin benimsenmesi, işten alınan ücretin sağlayabileceği şeylerin sayesinde olabilmektedir. Bu ise tüketim ideolojisinin, niçin yalnızca meta satmak için değil, metalaşmış insan ilişkilerini metalaşmış insanlara satabilmek için de temel bir zorunluluk haline geldiğini kavrayabilmemiz adına önem taşıyan yeni bir olgudur. Kısacası insanın kendisi de alınıp satılan meta haline dönüştürülmüştür. Yaşanan reel hayatın meydana getirdiği güvensizlik, kuşku ve ürküntülerin oluşturduğu halk kitlelerinin büyük acısına karşın, anlık bir rahatlama -teskin edici bir narkotik- sağlama amacına yönelmektedir. Batı uygarlığının, insanları mutlu etme diye bir derdi yoktur. İlk önce zihinleri işgal ederek işe başlayan Batı emperyalizmi, Türkiye münevverlerinin önemli bir kısmını, özellikle de “sol” münevverleri, ultra seçkinci hatta oryantalist birer Batı ajanı gibi kendi halkına düşman, emperyalistlere dost kılmıştır. Öte yandan İslâmcı aydın diye kendini tanımlayanlardan bir kısmı ise Batı formlarıyla İslâmcılık yaparak, karşı olduklarına hizmet etmişlerdir. Baran Dergisi 650. Sayı

İntikamını Alacağız!

17 Aralık 2010’da, üniversite mezunu bir seyyar satıcı olan Muhammed Buazizi’nin ekonomik problemler sebebiyle kendisini yakmasıyla fitili ateşlenen isyan dalgası aradan geçen dokuz senenin ardından bütün İslâm coğrafyasının çehresini değişti. Bu isyan dalgası, ilk olarak Marc Lynch imzasıyla Foreign Policy dergisinde yayımlanan “Obama’nın Arap Baharı” başlıklı makalede “Arap Baharı” olarak adlandırıldı ve literatüre bu şekilde geçti.  Bazı akademisyenler “bahar” tabiri yerine “uyanış” ibaresinin kullanılmasının daha isabetli olacağını ifade etmişse de; son dokuz senedir yaşananlar, “Arap Baharı” tabirinin daha yerinde olduğunu gösterdi. Marc Lynch “Arap Baharı” derken bunu hesap etmemiş olsa da, “bahar” devrimlerle beraber önce kısa bir yaza, Libya, Mısır, Suriye, Yemen ve diğer muhtelif bölgelerde yaşananlarla sonbahara ve hatta kışa dönüştü.   İslâm Dünyasını Kavuran İsyan Dalgası Buazizi hadisesinin ardından yapılan protesto gösterileri Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesine kadar vardı. Tunus’ta yaşanan “Yasemin Devrimi”nin gerçekleşmesinin ardından protesto gösterileri domino taşı etkisiyle hızlı bir şekilde Lübnan, Ürdün Moritanya, Sudan, Umman, Yemen, Bahreyn, Cezayir, Mısır, Libya ve Suriye’ye sıçradı. Adı telaffuz edilen ülkelerden Yemen, Libya ve Suriye’de sürecin tesirleri savaş hâlinde hâlâ görülmektedir. Mısır’da ise süreç tersine işleyerek Mübarek dönemine benzer, belki de daha kötü bir hâl aldı.   Kısaca Mısır Yakın Tarihi İslâm dünyası içerisinde son zamanlara kadar özgül ağırlığı son derece yüksek bir ülke olan Mısır, sömürgecilik döneminin ardından kısa bir süre krallık yönetimiyle idare edilmiş, 1950’lerde ise Hür Subaylar Hareket’inin gerçekleştirdiği darbe ile diktatörler tarafından yönetilmeye başlamıştır. Sırasıyla General Necip, General Cemal Abdülnasır ve General Enver Sedat tarafından idare edilen Mısır’da Sedat’ın 1981 yılında uğradığı bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından iktidarı, Hava Kuvvetleri Komutanı olan Hüsnü Mübarek devralmıştır. Hüsnü Mübarek döneminde dış politikada önceki alışkanlıklarını devam ettiren Mısır, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olmasının yanı sıra, toplumun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen 2002 yılı sonrasında İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki olarak görülmüştür. Bu zihniyet Mısır rejimini Müslüman toplum nazarında gayrimeşru kılmıştır. İç politikada iktidara gelir gelmez başlattığı sıkı yönetimi bir halk hareketi neticesinde iktidardan indirilene kadar devam ettiren Hüsnü Mübarek, Nasır ve Enver Sedat dönemlerindeki yasak kültürünü sürdürmüştür. Başta Müslüman Kardeşler olmak üzere diğer siyasi hareketlerin etkin bir şekilde muhalif faaliyetler yürütebilmesinin önüne geçmiştir.   Mısır Devrimi Tunus’ta devrimin gerçekleştirilmesinin ardından, 25 Ocak 2011 tarihinde Mısırlıların sosyal medyadan örgütlenerek Tahrir Meydanı’nda başlatmış olduğu protesto gösterileri 18 gün gibi çok kısa sürede meyvesini vermiş ve 11 Şubat 2011 tarihinde 30 sene boyunca Mısır’ı yöneten diktatör Hüsnü Mübarek devrilmiştir. Mübarek’in istifasının ardından iktidarı orduya devretmesi bir darbe görüntüsü oluşmasına sebep olmuş, olayların başından itibaren tarafsız bir pozisyonda kalan ve Mübarek’in kalmasının imkânsız olduğunu anlaşıldıktan sonra, dışarıdan aldığı direktifle harekete geçen ordu, süreci yönetmiş ve geçiş hükümeti vazifesi görerek seçimlere kadar ülkeyi idare etmiştir. Ülkenin en önemli siyasî hareketi olmasına rağmen protestolar boyunca ön plana çıkmaktan kaçınan, buna karşın yönlendirme kabiliyetini kullanan Müslüman Kardeşler, seçimlere Hürriyet ve Adalet Partisi ile girmiş ve yüksek bir oy oranı ile 235 milletvekili çıkararak büyük bir zafer elde etmiştir; fakat bu seçimlerin neticesi birtakım usulsüzlükler yapıldığı gerekçesiyle ordu tarafından askıya alınmıştır. Haziran 2012’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursî oyların yüzde 52’sini alarak cumhurbaşkanı seçilmiş, 30 Haziran 2012’de yemin ettikten sonra ülkenin ilk sivil cumhurbaşkanı olmuştur.   İhvan Hazırlıksız Yakalandı Yaklaşık yüz yıllık bir hareket olmasına, Mısır cemiyetinin arkasındaki büyük desteğine ve iktidara talip muhalif hareket vasfına mukabil gerekli kadroları yetiştiremeyen ve iktidara geldiğinde ne yapacağını bilemeyen İhvan hareketi, iktidara geldikten sonra köhnemiş Mısır rejiminin kadrolarıyla yoluna devam etmek zorunda kalmış ve bunun bedelini de darbe yemek suretiyle ödemiştir.   Mısır’da Amerikan Etkisi Arap Baharı süreci, başlangıcı itibariyle dış etkilerden münezzeh olsa da, hadiseler yaşanırken Siyonistler ve emperyalistler tarafından yönlendirilmek istendi. Püriten bir anlayışla, kendisini dünyanın kurtarıcısı gören ABD, sürecin yönlendiricisi olabilmek adına birtakım faaliyetlerde bulundu. Mısır’da yaşananlar buna en güzel misallerdendir. Mısır’da protestolar başladıktan sonra eski Savunma Bakanı Muhammed Hüseyin Tantavi ile Genelkurmay Başkanı Sami Anan’ın Washington’a giderek birtakım görüşmeler gerçekleştirdi, ardından ordu devrim süreci ve sonrasında yönlendirici bir rol oynadı. Böylece yaşanan değişimin, sistemin temel yapısını bozmadan ve global güçlerin çıkarlarına mâni olmadan gelişmesini sağlamaya çalıştı.   İsrail ve ABD Destekli Darbe Nitekim, iktidara gelir gelmez köklü değişiklikler yapmaya çalışan Mursî birçok defa sistemin devamı derdinde olan ordunun engellemeleriyle karşılaştı. Mursî’nin cumhurbaşkanlığı döneminde iktidarı sarsıcı birçok hadise yaşanırken, Selefîler öncülüğünde başlayan protesto gösterilerinin çatışmaya dönüşmesi neticesinde 3 Temmuz 2013’te Abdülfettah Sisi liderliğinde Siyonist İsrail ve emperyalist ABD destekli bir darbe gerçekleştirildi ve ordu yönetime el koydu. Darbenin ardından Müslüman Kardeşler destekçileri sokaklara döküldü, yaklaşık bir ay boyunca Rabia Meydanı’nda toplanan kalabalıklara ordu tarafından gerçekleştirilen müdahalelerde 4 bine yakın Müslüman şehid olurken 10 binden fazla Müslüman yaralandı. Mübarek’in devrilmesinin ardından Abdülfettah Sisi hâkimiyetinde bir diktatörlük rejimi kuruldu ve yaz ile güz fazla uzamadan Mısır’ın baharı kışa döndü.   Batı’nın Mısır Plânı Mısır’da 2013 yılında gerçekleştirilen darbe sonrasında, devletin dış politikasında sert bir kırılma yaşandı. İktidarı ele geçiren dikta rejiminin ilk olarak İsrail ile ilişkilerini düzelterek Gazze’ye açılan Refah sınır kapısını kapatması, ABD’nin bölge politikalarıyla tam uyum göstermektedir. Yeni Mısır yönetimi darbenin ardından İsrail ve ABD ile ilişkilerini sürekli geliştirdi, Küre koalisyonunun bir parçası oldu. Bugün, Sisi, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervleri çerçevesinde İsrail ile birlikte hareket ederek, daha doğalgazı çıkarmadan Fransa gibi Batılı ülkelerle kredi anlaşmaları yapıp, Mısırlıların geleceğine ipotek koydurarak Batı’ya olan minnet borcunu ödüyor. Mısır’da gerçekleştirilen darbenin ardından Müslümanların önemli bir örgütlenmesi olan İhvan hareketinin önünü kesmek için de gerekli adımlar atıldı. Öncelikle Mısır’da İhvan üyeleri tutuklandı, işkence gördü, idama mahkûm edildi. İhvan hareketi Batı tarafından terör örgütü ilan edilerek tüm dünyada faaliyetleri kısıtlandı. Son olarak Mısır’ın ilk seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursî, yargılama esnasında şehid edildi. Tüm bunlar Batı’nın Mısır’a biçtiği misyonun sağlıklı bir şekilde işlemesi için yapıldı. O misyon ise “Ilımlı İslâm” projesi için Türkiye’nin yerine Mısır’ın ikame edilmesi ve Türkiye’ye karşı bir bölgesel güç olarak kullanılması... Hatta, zor bir ihtimal olsa da Türkiye’ye karşı savaştırılması... Baran Dergisi 649. Sayı  

Osmanlı’da “Doğal Sınır” Meselesi

Tarihçilerin umumiyetle sevdikleri bir iddiadır: “Osmanlı İmparatorluğu 16. asırda artık aşamayacağı doğal sınırlara ulaşmış ve tıkanıp kalmıştı. İran, Avusturya, Rusya ve Venedik arasında sıkışmış Osmanlı, ‘doğal’ olarak gerilemeye mahkûmdu.” Bu iddia ilk bakışta makul görünse de çürüktür. Üstüne bir de bununla paralellik ifade eden “Osmanlı gazada elde ettiği ganimetle zengin yaşardı, artık savaş kazanamayıp ülke fethedemediğinden ekonomik olarak da geriledi ve işler bozuldu” görüşünü ilave edersek sadece çürük değil aynı zamanda ard niyetli buluruz. Çünkü “doğal sınırlara ulaşma” tezi, kendini kuvvetlendirmek için bu görüşten destek alır. Adeta aynı yerde imal edilmiş gibidirler. Osmanlı İmparatorluğu’nu haraç yiyerek geçinen yağmacı bir güruh olarak gösteren bu ifade, altı asır hüküm sürmüş, sayısız badireler atlatmış, model olarak batılılarca taklit edilmiş bir cihan devletini ve onun tarihini hani “kör parmağım gözüne” dercesine meydandayken inkâra kalkışmaktır. En hafif ifadesiyle ahmaklık sayacağımız bu yaklaşımın altında kasıt aranmalıdır. 16. asırda siyasi yayılmanın sekteye uğraması, Osmanlı’nın stratejik hedef belirleyememesi yüzündendir. Beyliğin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar Osmanlı için hedef belliydi: İstanbul’u almak. 150 yıl boyunca bu hedeften hiç sapmayan Osmanlı, Fatih devrinde bu rüyasına kavuşmuş, hem Balkanlar’da hem Anadolu’da varlığını perçinlemiş, ama ondan sonra nasıl bir strateji izleyeceğini, kendine yeni ne gibi bir hedef seçeceğini yahut hiçbir şey yapmadan durumu muhafaza ederek yerinde mi kalacağını kestirememiş ve daha Fatih zamanında buhran emareleri göstermeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, İstanbul’un fethi Osmanlı için adeta varlık sebebiydi, sanki Osmanlı bu davada fani olmuştu. Fakat rüyanın mutlu sonla bitmesinin akabinde Osmanlı yeni bir varlık sebebi icad edemedi. Yavuz Selim Han’ın en derinden keşfettiği ve gereğini tespit ettiği bu hakikat, yüce sultanın vakitsiz ölümüyle unutuluverdi ve ta II. Abdülhamid Han’a kadar bir daha hatırlanamadı. O zaman da çok geç kalınmıştı. İlk Osmanlı halifesi Yavuz Sultan Selim Han, İslâm âlemini tek çatı altında toplamak gerektiğini, Osmanlı’nın bunu yapacak kafaya ve güce sahip olduğunu, üstelik batıya doğru ilerleyişin sürdürülebilmesi için de bunun zaruret olduğunu görmüştü. Onun bu gayeyle izlediği siyaset devam ettirilmediği ve her iki yönde sonuçsuz mücadelelerle vakit ve enerji kaybedildiği için Osmanlı darboğaza girdi. Ta en başa, Osmanlı’nın kuruluşuna dönüp oradan ileriye doğru bir bakalım. 1299’da kurulduğunda Osmanlı, devlet geleneğine sahip olmayan göçebe bir boy tarafından toparlanmış, sadece bir taburluk askeri gücü olan küçük bir beylikti. Eğer doğal sınırlarla çevrili olmak iddiası yerindeyse Osmanlı ölü doğmuş demekti. Kurucusu Osman Gazi’nin düsturu gereği gözünü İstanbul’a dikmiş olan Osmanlı Beyliği, o haliyle nesiller boyunca bu hedefine ulaşamayacağını biliyordu. İstanbul’u almak için gerçek bir devlet ve çok kuvvetli bir ordu gerekiyordu. Üstelik sadece İstanbul’u almakla bitmiyordu iş, aldıktan sonra orayı elde tutmak belki almaktan daha zor olacaktı. Bu yüzden hem doğu hem de batı yönünde epey yayılıp İstanbul’u Osmanlı coğrafyası içinde eritmek gerekiyordu. Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde Osmanlı’nın ne büyük bir iş başardığını az çok idrak edebiliriz. Osmanlı’nın kuruluş macerası zamane lugatına vurursak gerçek bir başarı öyküsüdür. Neyin peşinde olduğunu tesbit etmiş, bunun gereklerini bilen ve buna göre hareket eden, yani tam manasıyla ne yaptığını bilen bir Osmanlı vardır karşımızda. Kendisinden daha büyük beylikler ve Bizans tarafından adeta kuşatılmış bir coğrafyada vücud bulan Osmanlı, avını sinsice kollayan bir kaplan gibi her iki yöne doğru adım adım genişlemeyi bildi. Bizans’a karşı gaza halinde olup, doğudan gelen göçebelerden sürekli taze gönüllü güç toplamayı beceren Osmanlı, hem Anadolu’nun muharip kesimini kendine çekmeyi başarmış, hem de böylece diğer beyliklerle zamansız bir mücadeleye girişmekten kendini korumuştur. Savaş halinde olduğu Bizans’ın taht kavgalarında taraf tutup müttefikler edinerek kendine saha açan, daha sonra müttefiklerini kukla haline getiren Osmanlı, bu sayede Gelibolu’ya çıkmayı başarmış ve İstanbul’u batıdan çevirmenin ilk adımını atmıştır. Kah Bizans’la beraber Bulgar ve Sırp krallarına karşı, kah başka türlü ittifaklarla Balkanlar’da adım adım ilerleyen Osmanlı, Batı Anadolu’daki beylikleri de yavaş yavaş ilhak etmiş ve hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da en güçlü siyasi varlık olarak kendini kabul ettirmiştir. Başından beri belli bir yayılma siyaseti tayin etmiş olan Osmanlı, kimseyle yekten düşman olmuyor, hedefi küçültüyor, düşmanı ayrıştırmaya çalışıyor, düşmanlar arasından müttefik bulmayı başarıyor, zamanla bunlar üzerinde nüfuz elde ederek idaresi altına alıyordu. Kuruluşunun daha ilk asrında değişik din ve milliyete sahip toplulukları hükmü altına alarak küçük bir imparatorluğa dönüşen Osmanlı, İstanbul’u payitaht yapıp dev bir imparatorluğa dönüşmeyi hak ediyordu. Kaba hamasetle iddia edildiği gibi her şeyi bilek gücü ve cesaretle kazanmadı Osmanlı. Savaşta şart olan bu vasıflar haricinde Osmanlı’nın devletleşme-sistemleşme becerisi daha dikkate değerdir. Osmanlı’nın güçlü bir hanedan oluşturması, fethettiği bölgelerdeki eski düzeni fazla bozmadan devam ettiren pragmatik ve esnek tavrı, daimi talimli ordu kurup beslemeyi akıl etmesi, toprak ve nüfusu denetim altında tutması, zanaat, ticaret ve ziraati teşvik etmesi, vergi müessesesini hızlı ve adil şekilde işletmesi, bunlar için lazım olan bürokrasiyi temin etmesi, asla başıbozukluk ve idarede keyfilik emaresi göstermemesi başarısının sırlarındandır. Daha sayısız madde ilave ederek bu faslı genişletebiliriz. Öz olarak Osmanlı, İstanbul gibi bir şehri fethedip dünya hakimiyetine soyunmayı hak edecek gerçek bir devlet fikrine sahip olduğu için kuruluşunu büyük bir başarıyla tamamlamıştır. Bu hengamede doğal sınırlar olarak görebileceğimiz Bizans, Marmara Denizi, Hristiyan Balkanlar, Haçlı orduları, beylikler vs. Osmanlı’ya gıda olmaktan öteye gidememiştir. Kuruluşundan tam bir asır sonra batıda Tuna Nehri’ne, doğuda Fırat Nehri’ne kadar ilerlemeyi başaran Osmanlı bu sırada ilk buhranını yaşadı: Ankara Savaşı. Bu hadise, ilk defa Osmanlı’nın gerçek hedefinden sapması ve hesapsız iş yapması neticesidir. Büyük ilim adamı Ahmet Cevdet Paşa’nın ifade ettiği gibi, Yıldırım Bayezid Han’ın tedbirsizliği yüzünden kopan bu fırtına, Osmanlı’nın ince siyasetine ve asırlık başarısına gölge düşürmüştür. Osmanlı o demlerde çok kuvvetliydi ama batıda Macarlarla, doğuda Timur’la burun buruna gelmişti ve daha fazla ilerleyebilmesi imkânsızdı. Macarlar Katolikti. Her ne kadar Niğbolu’da Haçlı ordusu mağlup edilmiş olsa da bu hareket Katolik Avrupalıların taarruz hareketiydi, Macarlara karşı bir Osmanlı taarruzuna daha sert bir direnişle cevap verebilirlerdi. Timur ise karşı konulmaz bir kasırga gibiydi. Askeri dehası tartışmasız Timur, Osmanlı için asla düşman edilmemesi gereken bir belaydı. Bu manzaraya göre Osmanlı gerçekten doğal sınırlarına dayanmıştı. Her iki yönde de ileri hareket için zaman ve fırsat kollamaktan başka yol yoktu, bu zaten Osmanlı’nın geleneğiydi. İlk defa bunun dışına taşan ve İstanbul’un fethi gibi bir gaye dururken Timur’a meydan okumaya kalkan Yıldırım Bayezid’in şuursuz hareketi Osmanlı’yı felakete sürükledi, ama yıkamadı. Gerçi daha alınacak yol vardı ama Osmanlı’nın sistemi oturmuştu. Fetret devri ve ciddi toprak kayıplarına rağmen Osmanlı bir devlet olarak ayakta kaldı ve yaşadı. Hâlbuki Osmanlı’dan kat kat güçlü olan Timur’un devleti, gerçekte devlet bile sayılmazdı ve dayandığı kaba kuvvete rağmen 50 yılda yıkıldı. Osmanlı ise 50 yıl sonra İstanbul’u fethederek tarihe geçti. Fatih Sultan Mehmet Han zamanı bana göre “doğal sınır” tartışması için çok cazip bir dönemdir. Yüce sultan Fatih, saltanatının ilk yıllarında İstanbul’u almayı başarmış ve Osmanlı’yı 150 yıllık rüyasına kavuşturmuştur. Bundan sonra insanüstü bir gayretle Osmanlı hâkimiyetini perçinlemeye bakan ve gözünü Roma’ya diken Fatih, ard arda seferlere çıkarak Balkanlar’daki eski sınırlara ulaşmış, Bosna’yı da fethederek Belgrad’a kadar ilerlemeyi başarmıştır. 20 yıllık büyük çabanın sonunda Roma yolu kısalmışsa da varılan nokta tam manasıyla “doğal sınır” iddiasına uygun bir manzara arz eder. Batıda tekrar güçlü Katolik krallıklarla karşı karşıya gelinmiştir. Doğuda ise Timur’un mirasçısı olmaya soyunmuş güçlü bir lider olan Akkoyunlu Uzun Hasan’la komşu olunmuştur. Ayrıca askeri gücüyle efsane haline gelmiş Memlukler’le de güneyden komşu olunmuştu. Osmanlı’nın bu üç komşuyla da ilişkileri bozuktu üstelik. Nitekim 1472’de Uzun Hasan çok ağır bir meydan okumayla Osmanlı’ya savaş ilan edecek ve akabinde Osmanlı’nın büyük fetih sonrası strateji zaafı ortaya çıkacaktı. 1473 yılında Uzun Hasan’la karşılaşmak için sefere çıkan Fatih’in aklında ne vardı acaba? Ketumluğuyla maruf olan Fatih, sadece kendisini taciz eden hasmını etkisiz hale mi getirmek istiyordu? Yoksa Akkoyunlu coğrafyasını topyekûn istila etmek niyetinde miydi? Onun kafasında ne olduğunu bilemiyoruz ama Osmanlı devlet erkânı ve ordu, bu sefere tedirgin bir halde çıkmıştı. İkinci bir Ankara Savaşı felaketinden korkuyorlardı. 200 yıldır doğudan gelen istilacılar Anadolu’da savaş kaybetmemişti. Üstelik Akkoyunlular da Müslümandı ve onlara karşı motive olmak daha zordu ordu için. Sadece Fatih’in güçlü iradesine dayanan bu sefer belli ki Akkoyunlu mülkünü istila niyeti taşımayan bir hareketti. Osmanlı ordusunun o güne kadar gittiği ve savaş yaptığı en uzak yer olan Erzincan’da vuku bulan savaşta Uzun Hasan bütün cesaretine rağmen üstün Osmanlı gücü karşısında bozguna uğradı. İşte tam bu dem Osmanlı için büyük bir aksiyonu başlatma fırsatının doğduğu andır. Bozulmuş ve dağılmış şekilde kaçan Akkoyunlu ordusu sadece zaferi değil, koca bir ülkenin fethi fırsatını da sunuyordu Osmanlı’ya. Ne yazık ki Osmanlı ordusu Akkoyunlu ordusunu takip edip tamamen imha etmeye kalkışmadı. Eğer bu takip harekatı yapılsaydı, Akkoyunlu ordusu tekrar toparlanamayacak şekilde ezilebilir, peşinden de Akkoyunlu başşehri Diyarbakır kolayca zapt edilebilirdi. Moğol istilasından o güne 200 yıldır zulüm ve kargaşa girdabında yaşayan Doğu Anadolu, Azerbaycan, Irak ve İran kolayca hâkimiyet altına alınabilirdi. Halkı Müslüman olan bu coğrafya, Müslüman bir sultana itaate hazırdı zaten. Timur ve Uzun Hasan da bu sayede rahatça hâkim olmuştu bu bölgelere. Gerek Osmanlı devlet erkânının isteksizliği, gerekse ordunun ayak sürümesi -katı disipliniyle bilinen yeniçeri bile Fatih’i dinlemedi- yüce sultanın bu zaferin meyvelerini toplayamadan geri dönmesine sebep oldu. Sadece ganimet ve 4000 esirle geri dönen Osmanlı, cihan imparatorluğu olma fırsatını tepmişti. Böyle zorlu bir hasmı bertaraf etmek kâfi gelmişti adeta. Kazanılan bir zafer vardı ama belki de İran’ın fethi fırsatı kaybedilmişti. Fatih, mecburen savaştığı Uzun Hasan’ı yendikten sonra, savaşın hemen akabinde olmasa bile daha sonra Uzun Hasan üzerine yürüyebilir miydi? Ordusu hala sapasağlam ayakta duran Uzun Hasan, eğer tekrar üzerine gidilse meydana çıkmayıp Osmanlı’yı uğraştırabilirdi, Üstelik Osmanlı’ya karşı sürekli dert açan Memlukler işe müdahale edebilir ve Osmanlı için yıllarca baş ağrısı olacak sonuçsuz bir maceraya girilebilirdi. Şu halde Fatih’in sadece tehdidi bertaraf edip Akkoyunlular üzerine yürümemesi eldeki imkânlar açısından en iyi siyaset olarak görülebilir. Öte yandan Uzun Hasan’ın ölümünden (1478) sonra Akkoyunlular’ın düştüğü bunalımı Fatih’in fark etmemesi imkânsız. Son seferinde tarihçilerin tahminine göre Memlukler üzerine yürümek niyetinde olan Fatih, Üsküdar’da son nefesini verdiğinde (1481) belki de sekiz yıl önce yapamadığını yapmak istiyordu ama bu uzak ihtimal. Uzun Hasan da Fatih’le savaştığına pişman olduğunu beyan etmişti geçmişte. Bu durumda açık hedef belirtilmemişse de büyük ihtimalle Memlukler üzerine yürümeye karar verildiğini düşünebiliriz. Niyetini kesin olarak bilemeyiz, ama halifelik iddiasına da sahip olan Fatih’in son yıllarda sürekli Osmanlıları taciz eden Memluklere doğru yönelmek istediği ağır basıyor. Yola çıkarken Şehzade Cem’i Suriye sınırına göndermesi de hedefin Memlukler olduğunu göstermektedir. Dulkadirli Beyliği’yle 1467 yılında evlilik yoluyla akrabalık tesis etmiş bulunan ve 1480 yılında bu beyliğin taht kavgasında Şehzade Bayezid’in kayınpederi Alaüddevle Bozkurt Bey’i, Memlukler’in desteğini alan kardeşi Şahbudak’a karşı destekleyen Fatih’in, Bozkurt Bey’in beyliği elde edince Memlukler’le yakınlaşmasından dolayı, o tarafa yürümeye karar verdiği anlaşılıyor. Memlukler’in gücü ve coğrafya olarak yayıldığı geniş ve uzak ülkeler hesaba katılırsa Osmanlı’nın fetih siyasetini kökten değiştirecek bir adım atıldığı iddia edilebilir. Suriye ve Mısır’ın ele geçirilip yeni yönetim tesisi işlerinin zahmeti ve alacağı zamanı da düşünürsek, Fatih’in uzunca bir zaman doğu işleriyle uğraşacağı anlaşılır. Tam da Otranto yeni fethedilmişken böyle bir yol izlenmesi, İstanbul’un fethinden sonra daima batıya yürüyen Fatih’in, bunun zorluğunu görerek veya doğuya yürümenin daha lüzumlu olduğunu düşünerek strateji değiştirmesi anlamına gelebilir. Belki de Fatih, ta İstanbul’un fethinden itibaren böyle bir strateji çizmeli ve batı sınırlarında bir statüko oluşturup doğuya doğru genişleme siyaseti izlemeliydi. Fatih’in seferin başında hayata gözlerini yummuş olması ve ketumluğundan dolayı kesin niyetinin bilinmemesi, meseleyi onun şahsı açısından bir neticeye bağlayabilmemize engel oluyor.  Öte yandan, İtalya’ya yönelmişken rotanın doğuya çevrilmesi Fatih’in strateji değiştirdiği anlamına gelmese bile bu değişikliğin zaruri olduğunu delillendirir. Fatih’in batıda uzun zaman harcamasının mecburiyetten kaynaklandığı, çünkü Sırbistan, Eflak ve Arnavut bölgelerinin eskiden Osmanlılara bağlı olması ve Yıldırım Bayezid zamanından beri Macarlarla mütemadiyen süren savaşların kesin bir neticeyle sona ermemiş olması dolayısıyla Fatih’in buralara sefer açmak zorunda kaldığı şeklinde itiraz edilebilir. Osmanlılara ait olmayan ve Tuna kıyısında Avrupa’ya açılan bir köprü mevkiinde bulunmasından dolayı stratejik değeri çok yüksek olan Belgrad’ı fetih teşebbüsü (1456) bu itirazı düşürür diyebiliriz. Çünkü Fatih’in Roma’yı da fethetme isteği biliniyordu. Kayzer-i Rum yani Roma İmparatoru unvanını da kullanarak Roma mirası üzerinde hak iddia eden Fatih, Roma İmparatorluğu’nun başşehri olan Konstantinopolis’i fethedip son imparatoru ortadan kaldırdığı için gerçekten de buna hak sahibiydi. Eğer Hıristiyan bir kral bu şehri almış olsaydı muhakkak ki Roma İmparatoru sıfatını da kendi krallık unvanına ilave edecekti. Kadim devirlerden beri geçmişi ve namı büyük olan bir devleti ortadan kaldıran kralın, o devletin ismine ve mirasına da sahip olması adet olarak benimsenmişti. Fatih de buna dayanarak Roma’nın veraseti meselesi üzerinden Avrupa üzerinde siyasi baskı kurmak ve Katolik Kilisesi’nin merkezi ve Roma İmparatorluğu’nun ilk başşehri olan Roma şehrini de fethetmeyi amaçlıyordu. Kutsal Roma İmparatoru unvanını taşıyan Alman kralıyla bu hususta rekabete girişen ve Roma İmparatoru unvanıyla tanınmayı talep eden Fatih’in Otlukbeli’nden döndükten sonra ölümüne kadar sürekli batıya dönük bir rota izlemesi, onun esas olarak doğu sınırlarını emniyet altında tutup daima Avrupa’ya doğru bir ilerleme düşüncesi içinde olduğunu gösterir. İstanbul’dan sonra Roma’yı da fethetmeyi arzulayan Fatih, belki de Uzun Hasan’la uğraşmayı vakit kaybı saymıştı. Birkaç yıl sonra Kırım Hanlığı’nı da kendisine bağlayan Fatih, yıllardır hamurunu yoğurduğu donanması ve güçlü ordusuyla Roma’yı almaya azmetmişti. Peki, gerçekten de Roma’yı fethetse bile, elde tutabilir miydi? Sadece denizden ordu yürüterek Roma’nın fethi mümkün olsa da Macarları bertaraf etmeden ve Roma Germen İmparatorluğu Alp Dağları’ndan uzaklaştırılmadan Roma’yı kavramak imkânsızdı. Osmanlı Roma’yı almak için önce Viyana’yı ve Alp Dağları’nı pıtrak gibi sarmış sayısız kaleleri tek tek düşürmeliydi. Hem Katolik şövalyelerin gösterebileceği sağlam direnişi kırmak, hem de o kadar kalenin zapt edilmesi Osmanlı için mümkün değildi. Yeri gelmişken Katolik direnişi sözü üzerinde durmak gerekiyor. Hem dinî, hem de siyasî önderliğe sahip ve nüfusu da hayli kalabalık olan Katolik dünyası, Osmanlı’ya karşı daima sert bir düşman olmuştu. Niğbolu (1396), Varna (1444) ve 2. Kosova (1448) savaşları Katolik Macarların önderlik ettiği birer haçlı taarruzuydu. 1456 yılında Fatih Belgrad’ı almaya kalkarak karşı taarruz başlattı, ama kaleyi savunan Yanko lakaplı Hunyadi Yanoş karşısında ciddi kayıp vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Bu seferde tek kazanç Osmanlıların zorlu hasmı Yanko’nun da ölmesiydi. O dönemlerde Katolik âleminde Müslümanlara karşı taarruz revaçtaydı. İspanya adım adım Müslümanlardan geri alınıyordu. İslâm’a karşı sadistçe öç alma gayretiyle papalık Drako (ejder) isimli bir tarikat kurmuştu. Eflak kralı Mircea Cel Batran’ın oğlu olan 2. Vlad bu sapkın tarikata bağlıydı, o yüzden “ejdere bağlı” anlamına gelen “Drakul” lakabını aldı. Kazıklı Voyvoda namıyla meşhur olan oğlu 3. Vlad da “ejdere bağlı olanın oğlu” anlamında “Drakulea” lakabıyla anıldı. Son derece dindar bir Hıristiyan olan 3. Vlad, Müslümanlara olduğu kadar günahkâr bulduğu dindaşlarına karşı da acımasız Engizisyon işkencelerini uygulardı. Bu sayede kendi ülkesinde kolay kolay hırsızlık bile yapılmazdı. Katolik Romanya (Eflak ve Boğdan,) özellikle Eflaklılar, ta Yıldırım Bayezid Han zamanından beri Osmanlı için baş belasıydı. Mircea Cel Batran (Mirça Çel Batran okunur, Osmanlılar Emirçi Beg diye anardı) isimli Eflak kralı, Yıldırım Bayezid’i ve halefi 1. Mehmet’i epey uğraştırmış, Kazıklı Voyvoda lakabıyla meşhur torunu 3. Vlad (Drakulea) da dedesinin izinden giderek Fatih’in başına bela olmuştu. 1462 yılında bizzat ordusunun başında Drakulea’yı yok etmeye giden Fatih, Tirgovişte denen yerde düşmanı kıstırdığı halde uğradığı gece baskını neticesinde ağır kayıp vermiş ve geri çekilmişti. O da yetmezmiş gibi Boğdan’da hüküm süren Stefan Cel Mare (Ştefan Çel Mare okunur) Raçova (Vaslui) Savaşında (1475) Osmanlı ordusunu ağır şekilde yenmiş, ancak Fatih’in şahsen kumanda ettiği koca bir orduyla gelip yüklenmesi neticesinde ertesi yıl Akdere (Valea Alba) savaşında yenilerek baş eğmişti. Yenilirken de Osmanlılara ağır kayıplar verdirmişti. Bir de Arnavut lideri George Kastrioti (Skender Beg) 1444’ten, öldüğü yıl 1468’e kadar, Osmanlı hâkimiyetinden çıkardığı Arnavut bölgelerini başarıyla savunmuş ve Fatih’in büyük çabalarına rağmen hakkından gelinememişti. Ancak ölümünden sonra o topraklar Osmanlıların eline geçti. Daha Macarların ve geride bekleyen Almanların lafını etmiş değiliz. Bunları büyük fedakârlıklarla yenmeyi başaran Osmanlı, bu başarıyı en çok da Fatih’in yıkılmaz iradesi ve insanüstü gayretine borçludur. Eğer ordunun metaneti ve cesareti ve de Fatih’in üstün liderliği olmasaydı, Osmanlı Tuna kıyılarından uzaklaştırılmış bile olabilirdi. Hıristiyanlık gayreti tarihte adı az duyulmuş bu küçük milletleri bile Osmanlı önünde aşılmaz birer engel haline getirmişti. Romenler, Hırvatlar ve Arnavutlar, başlarına güçlü liderler bulmuş ve sırtlarını papalık, Macaristan ve Venedik’e yaslamıştı. Asıl Avrupa önünde kalkan vazifesi gören bu küçük devletçiklerin sağlam direnişinden belli ki, Osmanlı’nın işi çok zordu. Canını dişine takarak Osmanlı’ya karşı koyan bu milletlerin arkasında güçlü Macarlar ve Almanlar sırada bekliyordu. Papanın emriyle Polonya ve İtalya’dan da ordular toplanması mümkündü. Bütün bunlar hesaba katıldığında Osmanlı’nın ilerleyip Roma’yı ele geçirmesi imkânsız demesek de çok zor bir işti. Üstelik bunu Fatih istese bile devlet erkânı ve ordu istemezdi ve istemedi de. Saltanatı boyunca hiç oturmayan, seferden sefere koşan, “imtisal-i cahidü fillah olupdur niyyetüm din-i İslâmın mücerred gayretidür gayretüm” diye şiirinde kendisini tarif eden Fatih’in enerjisi devlete fazla geliyordu. Onun bu gayreti herkesi yormuştu. Açıkçası Fatih sevilmeyen bir sultandı bu yüzden. Saltanatının ilk yıllarından beri devlete adeta ortak duruma gelmiş büyük ailelerle çatışan (mesela Çandarlı ailesi) ve onları tasfiye eden, o ailelerle yakın teması olan ulemayla da arası bozulan Fatih, fethedilen bölgelere Türk nüfusu aktarması dolayısıyla halk nazarında da sevilmekten çok korkulan bir sultan olarak görülüyordu. Bazı idraksız ulema kesimi arasında, İstanbul’u alıp payitaht yapacak bir kişinin geleceği, onun da Deccal olduğuna dair tuhaf hikayeler uydurulduğu ve böylece Fatih hakkında akıldışı kinayelerin yapıldığı bile vaki oldu. Fatih, Abdülhamid Han gibi tahtında yalnızdı. Tek farkı kendisine sadık yeniçeri kuvvetinin varlığı ve gereğinde çok sert davranabilmesiydi. Böylece herkes ona itaat ediyordu. Onca sefer ve zorlu uğraşların en temel dayanağı Fatih’in sarsılmaz iradesinden ibaretti. Nihayet yüce sultanın ölümüyle bir anda her şey duruverdi. Sonuç olarak Fatih Sultan Mehmet Han zamanı, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’nın yürüyeceği istikameti tayin etmekte sıkıntı çektiği bir dönem oldu. 1453’e kadar hedefi ve istikameti belli olan Osmanlı Devleti, fetihten sonra Roma’nın fethi gibi bir hedef tayin etmişse de bunun sonraki nesillere devredilecek bir siyaset tespitine muhtaç olduğunu ve daha büyük güç temini zaruretinin görülerek bu gücün elde edilmesi için doğuya yönelmek gerektiğini fark edemedi. Zorlu savaşlarla dopdolu geçen bu dönem boyunca harcanan emeğin karşılığı çok daha fazla olabilirdi. Babası gibi gayretli olmayan II. Bayezid zamanında ise Akkoyunlu ülkesindeki kargaşadan istifade edilmedi, adeta olan bitene seyirci kalındı. Uzun Hasan’ın mirasçıları arasında çıkan taht kavgaları sürüp giderken Osmanlı’nın kılını bile kıpırdatmaması hayreti mucibtir. Üstelik evlilik yoluyla akrabalık tesis edildiği için Osmanlı sultanı Akkoyunlu tahtı üzerinde hak iddia edebilirdi de. Böylece II. Bayezid babası Fatih’in yarım bıraktığı işi tamamlayabilirdi. Hem de bu meşru bir hareket olurdu. Üstelik Avrupalıların, Fatih’in ölümünden sonra Osmanlı’nın tekrar üzerlerine gelmemesi için Cem Sultan’ı rehin tutup şantaj yoluyla kendilerini koruyacak kadar sefilleştiği bir dönemde Osmanlı batıdan gelecek bir taarruz tehdidini düşünmeden rahatça doğuya çullanabilirdi. Tabiat boşluk kabul etmez, bu zemini iyi değerlendiren Şah İsmail son derece mahkûm şartlarda ve Osmanlı’nın gücüne nisbetle bir tümenden ibaret sayılabilecek kuvvetle Akkoyunlu coğrafyasına hâkim olmayı başardı. Kaderin altın tepside Osmanlı’ya ikram ettiği uçsuz bucaksız topraklar Şah İsmail’e ziyafet sofrası oldu. Artık doğu istikametinde ardına kadar açık olan kapılar kapanmış ve çok tehlikeli bir düşmanla burun buruna gelinmişti. 30 yıllık durgunluktan sonra hadiseye el koyan Yavuz Sultan Selim Han başlı başına bir fenomendir. Dünya tarihinin gördüğü en büyük liderlerden biri olan Yavuz, daha şehzadeyken Osmanlı’nın halini muhasebe etmiş, gideceği yönü tayin etmişti. Bunun için kendisinin sultan olması gerektiğini kestirip babasına karşı isyan bayrağı açacak kadar ferasetli ve acar olan Yavuz, sultan olur olmaz farkını ortaya koydu. Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı’nın bu haliyle bu coğrafyada sakin bir hayat süremeyeceğini biliyordu. Fatih karşısında ecel terleri dökmüş Avrupa’yla savaş hali yoktu ama durum kan davasından farksızdı. Belgrad ve Roma’yı tehdid etmiş Osmanlı için tek yol bir gün büyüyüp intikam için geri dönmesini beklemeden bütün Avrupa’yı ezip geçmekti. Bu ise eldeki kuvvetle imkânsız gibiydi. Uzun yıllar sürecek çetin bir mücadeleyi ve ödenecek büyük bedelleri göze almayı gerektiriyordu. Öte yandan doğuda belirmiş Şah İsmail tehdidi varken batıya doğru değil topyekûn harekât, birkaç yıllık bir sefer bile bir anda iki ateş arasında kalmak gibi bir facia doğurabilirdi. En azından Osmanlı saldırmadıkça yerinden kımıldamayan Avrupalılar şimdilik problem değildi, o halde henüz adamakıllı devletleşmeyi başaramamış Safeviler’e karşı bir harekât daha makul ve daha zaruriydi. Doğudan Özbek Hanı’nın da Osmanlı’yı davet etmesi, topyekûn bir doğu seferiyle İslâm âleminin ciddi bir kesimini tek bayrak altında toplamak gibi bir imkân da sağlayabilirdi. Bu şartlar altında yüce sultan Yavuz, ne yapacağına, daha doğrusu Osmanlı’nın bundan sonra ne yapması gerektiğine tam isabet denebilecek bir katiyetle ve doğrulukla karar verdi: İslâm âlemini birleştirmek ve Osmanlı’yı bu birliğin başı kılmak, sonra da dünyanın geri kalanıyla hesaplaşmak. Yavuz Sultan Selim Han, İstanbul’un fethinden beri boşlukta duran strateji ihtiyacını çizdiği bu istikametle halletmiştir. Derhal aksiyona soyunan Yavuz, iktidarını tehdid eden kardeşlerini bertaraf eder etmez doğu seferine çıkar (1514). Fırat boylarında yedek kuvvet bırakarak Memluklerin muhtemel bir müdahalesine de set çeken Yavuz’un bu davranışı şunu gösterir: Oraya sonuna kadar gitmek için geldi. Çaldıran’da Safevi ordusunu bozan Yavuz, Otlukbeli’nde dedesi Fatih’in başına gelen sıkıntının benzeriyle karşılaştığı için seferi kesin zaferle sonuçlandıramadan geri döndü. Ordunun savaş öncesi gösterdiği isteksizlik ve isyan emareleri yüzünden Yavuz, Safevi başşehri Tebriz’e girdiği halde bütün İran’ı çiğneyemedi. Hâlbuki niyeti oralarda kışı geçirip bütün Safevi ülkesini istila etmek ve Horasan ve Hindistan’a kadar yürümekti. İstanbul’a döndüğünde kararlılığından bir şey kaybetmemiş olan Yavuz derhal ordu içindeki oyunbozanları ve hainleri ayıkladı. Tekrar sefer hazırlığına giriştiğinde ise Fatih zamanından beri Osmanlı için baş ağrısı olan Memluklerin Safeviler ile ittifak kurduğunu öğrendi. Yavuz stratejisini değiştirmedi. Hedef gene aynıydı ama taktik olarak bir değişiklik gerekmişti. Nasılsa Şah İsmail’in Anadolu’ya saldıracak cesareti kalmadığına göre, gayet meşru bir sebep de eldeyken Memlukler üzerine yürüdü Yavuz. Bu defa tam disiplin altındaki ordusuyla Memluklere hiçbir sığınak bırakmayana kadar seferini sürdüren Yavuz, Suriye ve Mısır’da iki meydan savaşı ve Kahire’de sokak savaşlarıyla Memlukleri tarumar etti. Memluk ülkeleri Osmanlı vilayetleri haline geldi. İslâm halifeliğini İstanbul’a taşıyan ve ilk Osmanlı halifesi olan Yavuz, Moğol istilasından beri paramparça olmuş Müslümanları tek bir irade altında toplamak için gösterdiği gayretin meyvelerini toplamaya başlamıştı. İki yıl süren seferden sonra ordusunu dinlendiren Yavuz için İran’ı baştanbaşa fethetmek pek zor olmayan bir işti artık, ama takdir-i ilahi Yavuz’a mani oldu. Sekiz yıllık saltanatı sonunda 1520’de hayata gözlerini yuman Yavuz, Osmanlı’yı tek hamlede “doğal sınırlar”dan çıkarmış, hem maddî, hem manevî, hem de fikrî, şahane bir miras bırakarak ahirete göçmüştür. Bundan sonra Osmanlı bir cihan devleti ve İslâm ümmetinin halifesidir. Bununla beraber yarım kalmış işler de vardı: İran’ın fethi, doğudaki Özbek Hanlığı ve diğer Müslüman devletlerin Osmanlı himayesine alınması ve Avrupa’ya topyekûn taarruz. Peki, Yavuz’un mirasçıları Yavuz’un manasını kavrayabilmiş miydi? 1520’de Yavuz’un ölümüyle Sultan Süleyman’ın tahta geçtiği demlerde manzara şuydu: Osmanlı devleti bütün “doğal sınırları” yıkmış koca bir imparatorluktu. Uçsuz bucaksız topraklar, kalabalık Müslüman nüfus, ağzına kadar dolu hazine, güçlü donanma, lazım olduğunda sayısı 300 bini bulan çok iyi donanımlı, üstün ateşli silahlara sahip, çok iyi savaşan korkunç bir ordu, düşmanlarının kalbini durduran psikolojik üstünlük ve Devlet-i Aliyye tahtında bu mirası hak etmeyen kifayetsiz Sultan Süleyman. “Un var, yağ var, şeker var, helva yapsana” diyesi geliyor insanın. Artık ülke değil kıta fethedecek kadar güçlü bir dev haline gelmiş Osmanlı, gerçek bir lider elinde eski dünyayı baştan sona çiğneyebilirdi. Rakiplerine düşen sadece sırasını beklemek olacaktı, ama Sultan Süleyman bunu yapmayı düşünecek fikrî derinliğe sahip değildi. Sadece babasının yaptığını kopya etmeyi düşünse bile yeterdi. “Kanuni” lakabından dolayı derin bir kitabî ve fikrî yönü varmış vehmi uyandıran Sultan Süleyman, küçümsenecek bir sultan değildi ama, babası Yavuz’a nisbet edildiğinde, sığ bir liderdi. Cesaretini ve müttefiki Memlukleri kaybetmiş Safeviler, “Osmanlı geliyor” diye ecel terleri dökerken, ne hikmetse rotayı batıya çeviren Kanuni, doğu defterini açık bırakarak Osmanlı’ya ne büyük bir dert açtığının farkında mıydı acaba? 1521 ve 1522 yıllarında arka arkaya iki sefere çıkan Sultan Süleyman Belgrad ve Rodos gibi çok önemli ve zorlu kaleleri fethetti, ama peşi gelmedi. Hem Venediklilere hem de Macarlara ağır darbeler vuran Osmanlı, hasmını sarsıp kendine getirdi ve geri çekildi. Avrupa’da müthiş bir heyecana sebep olan bu harekâtın niçin birden bire başladığı ve niçin devam etmediği çok tuhaf bir durumdur. İliklerine kadar ürpermiş Avrupa, korku içinde teyakkuza geçerken Osmanlı Belgrad’ı aldıktan sonra sel gibi Macar ülkesine akıp Budin’i düşürmeye davranmadı ve zaferin şaşaasıyla iktifa etti. Mademki Safeviler bir müddet daha tehdid değildi ve mademki batıya doğru yürüyüş kararı verilmişti, o halde planlı bir operasyonla sonuna kadar gidilmeliydi. Memlukler gibi çetin bir hasmı Sina Çölü’nü aşıp Kahire’nin dar sokaklarına kadar takip eden ve yok etmeden bırakmayan Yavuz örneği taptaze dururken, Kanuni Belgrad’ın fethiyle düşmanlarını topyekûn alarma geçirmiş ve sanki iyice hazırlansınlar diye meydanı onlara bırakıp İstanbul’a dönmüştü. Daha birkaç yıl önce dünyanın en iyi süvari güçlerinden olan Safevileri ve Memlukleri perişan eden Osmanlı ordusu için Macaristan kolay lokma olurdu. Belgrad’ın peşinden Budin’in de alınmasından sonra Almanlarla göğüs göğüse gelecek Osmanlı, sahip olduğu güçle Roma Germen İmparatorluğu’nu çökertebilir ve Avrupa’yı topyekûn dize getirebilirdi.   Beş yıl sonra güçlü Macar süvarisini Mohaç sahrasında sadece iki saatte ezen ve Macar kralını da öldüren Osmanlı ordusu Budin’e geldiğinde, korkudan kaçmış Macarların bıraktığı bomboş şehirde sadece Yahudileri bulmuştu. Her şey açıktı; Avrupa, en iyi muharip gücünü kaybetmiş, titreyerek Osmanlı’yı bekliyordu. Oysa Sultan Süleyman, Budin’i bile bırakıp, Macarların başına bir kukla kral tayin ederek geri çekildi. Bu geri çekiliş Osmanlı’nın son gerçek zaferini ziyan etmesidir. 1526’dan sonra Osmanlı bir daha böyle bir zafer görmedi. Roma Germen İmparatorluğu’na hayat hakkı bahşeden bu hata, aynı zamanda Osmanlı’nın batıya dönük taarruzunda derin bir görüş ve plana sahip olmadığını açığa çıkardı. Bunu iyi kavrayan Alman İmparatoru, Osmanlı gider gitmez Budin’i geri aldı. Osmanlının Macar ordusuna neler yaptığını gören Almanların bu hareketi çılgınlık değil, düşmanının zaafını keşfetmiş olmanın verdiği emniyettendir. Tekrar geri dönen Osmanlı ordusu yıllar önce yapabileceği şeyi yaptı ve Viyana’yı kuşattı (1529). Bu da yersiz ve hesapsızdı. Çünkü meydan muharebesi yapacağını sanan Osmanlının bu seferi, kendilerinden daha akıllı hareket eden Almanların meydana çıkmaması yüzünden meccani bir muhasara hareketine dönüştü. Tabii ki bunun için hiç hazırlığı olmayan, esasında Avrupa’ya karşı hiçbir hazırlığı olmadığını da ele veren Osmanlı, yüzbinlerce süvariyle Viyana surları önünde amaçsız oyalandı ve gene geri döndü. Ne yapacağını bilmeyen Osmanlı’ya kader cilve yapıp adeta “hadi Avrupa’yı fethet” dercesine fırsatlar sunarken sanki koca Osmanlı burnunun ucunu bile göremiyormuşçasına bir uyuşuklukla oradan oraya geziniyordu. Çok geçmeden doğudan da felaket haberleri gelmeye başladı. Çaldıran’da yenilmiş Safeviler, 15 yıl boyunca hazırlık yapmış, Osmanlı’nın Avrupa’daki başarısız manevralarını iyi tahlil etmiş, bir de Avrupalılarla ittifak sağlamış olmanın verdiği rahatlıkla Osmanlı’nın doğu sınırlarına tecavüze başladı. Durum vahimdi. Osmanlı iki cephede birden savaşmaya mahkûmdu, hem de hasımları ne yaptığını iyi biliyordu. Bu manzaranın ortaya çıkmasında en büyük pay da Osmanlı’nındı. Bir seferle Safevilerin kökünü kazıyabilecekken kılını kıpırdatmayan Sultan Süleyman, onların canlanmalarına müsaade etmiş, Avrupalıları da ezmek yerine uyandırıp ayağa kaldırmış, çok değil 10 yıl önce “bize ne zaman gelecek” diye sırasını bekleyen kurbanlarının avı haline gelmişti. Bundan sonra bir doğuya bir batıya mütemadiyen sefere çıkan Sultan Süleyman, bir kere babasının yaptığını yapmadı. Suriye’ye girdikten sonra Gazze’de kışlayan Yavuz, Sina Çölü’nü geçip Mısır’ı son sokağına kadar almadan dönmemişti. İran ise Mısır’a göre daha müsaitti toptan fetih için. Hem Safevilerin zulmettiği Sünniler hem de Özbek Hanı Osmanlı’ya biat etmek için hazır bekliyordu. Gittiği yönü tamamen zapt etmeden geri dönen, küçük kazançları ve karşısında düşman bulamadığı sahralarda kendi başına horozlanmayı daha tatlı bulan Osmanlı, kendi sonunu hazırladığının farkında değildi. İran ve Almanlar korkak olduklarından değil akıllı olduklarından Osmanlı ordusuyla sahrada çarpışmaya kalkmıyordu. Mohaç’ta Macarların nasıl kahramanca(!) yok olduklarını gördükten sonra en doğrusunu yapıyorlardı. Oysa Osmanlı, hasmını karşısında bulamayınca taraf taraf istilaya girişip düşmanı sığınağından çıkmaya zorlamıyor ve onun kendisiyle oynamasına izin vermiş oluyordu. Bunu fark edemeyen Osmanlı, sırtlanların arasında kalıp bir orasından bir burasından ısırıla ısırıla parçalanan aslanın akibetine doğru gidiyordu. Büyük Doğu Mimarı’nın “Ulu Hakan” isimli eserinde Abdülhamid Han’ın zaman zaman söylediği hakikati dile getirmenin yeridir. Ulu Hakan şöyle söylermiş: “Yavuz’un oğlu ya ben olsaydım; vaziyet nasıl olurdu?..” Bu sözde çok şey gizlidir. Dedesi Yavuz’u çok iyi anlamıştı Ulu Hakan. Avrupa’nın tekevvününü fark eden ve İslâm âleminin dağınıklığı karşısında “İttihad-ı İslâm” ideali peşinde koşan Yavuz’un izinden giden Abdülhamid Han, İslâm halifeliğini kuvvetli ve fonksiyonel hale getirmeye çabalamış, muazzam Anglo-Saxon gücüne karşı dünyanın dört bir yanında Müslümanlara ulaşıp onları organize etmeye çalışmış ve böylece hem Osmanlı’yı hem de İslâm âlemini girdiği ölüm kalım savaşından canlı çıkarmaya bakmıştır. O mahkûm şartlarda bunu idrak etmiş olan Ulu Hakan, Yavuz’un oğlu olsaydı ne olurdu bunu biz kendimize sorup şu cevabı verebilirdik: Tarihin sonu gelirdi. Kaderin garip bir cilvesi olarak Yavuz’un mirası Üstad’ın tabiriyle bir “mirasyedi”ye kaldı ve israf oldu. Buna rağmen Kanuni döneminde bu gidiş düzeltilebilirdi. Çünkü ne Safeviler ne de Almanlar Osmanlı’yla topyekûn savaşa dayanabilirdi. Maalesef Kanuni, Budin, Bağdat ve Tebriz’i fethetmek gibi yarım zaferlerle yetindi. Budin’i alan Viyana’yı da alabilirdi, Bağdat ve Tebriz’i alan İsfahan’ı da alabilirdi. Olmadı. Ta ki artık düşmanları da Osmanlı’yla aralarındaki farkı kapatana kadar bu böyle devam etti. Sultan Süleyman’ı bu şekilde oyalarken için için olgunlaşan Avrupa ve İran, nihayet 16. asır sonlarında Osmanlı’nın ateşli silah üstünlüğünü elinden almış, direniş gayreti intikam hırsına dönüşmüş ve şartlar hemen hemen eşit hale gelmişti. “Kaçan balık büyük olur” derler ama bu kaçan, Osmanlı için dünya hâkimiyeti fırsatıyla beraber boşlukta yer tutma hakkıydı. Evet, kaçan balık gerçekten büyüktü. Bundan sonrasını konuşmaya gerek yok, bu ayrı fasıl ve zaten meselemiz değil. Şartlar tamamen aleyhine olduğu halde doğmayı ve büyümeyi başarmış Osmanlı, şartlar tamamen lehineyken kendisini sınırlandırmayı ve tüketmeyi başarmıştır. “Doğal sınır” dedikleri şey Osmanlı’nın kafa olarak bittiği yerdir. Fatih devrine kadar İstanbul’un fethi idealiyle yaşayan Osmanlı, bu hedefe ulaşmak ve elde ettikten sonra korumak namına gerekeni yapmış, ama ondan sonra kendine yeni bir hedef koyamamış, bu sebeple zihniyet olarak tıkanmıştır. Yavuz Sultan Selim Han, hakikati keşfetmiş, hem ilan ederek hem de sistemli şekilde tatbik ederek bunu tamimleştirmiştir. Onun ardından gelenler ise Yavuz’u anlamadığı ve onun yaptıklarını bir gelenek olarak sahiplenmediği için Osmanlı’nın bütün taarruz ve müdafaaları meccani olmaktan öteye gidememiştir. Ne yapacağını bilmeyen için kuvvetli yahut zayıf olmanın bir önemi yoktur, ama ne yapacağını bilen zayıfsa kuvvetlenmeye çalışması gerektiğini bilir. Osmanlı’nın fetih ve dünya hakimiyeti siyasetinin ve 16. asırda tıkanmasının sebebi budur. Tarihi hep eliyle tutup gözüyle gördüğü müşahhaslar üzerinden izlemeye alışmış ve hele Osmanlı tarihine at gözlüğüyle bakmayı marifet saymış tarihçilerin(!) pek sevdiği “doğal sınır” iddiasının hiç de “doğal” olmadığını ifade etmeye çalıştım. Gerçek sınır Osmanlı’nın kafasındaydı. Aylık Dergisi 170. Sayı

Haberler
Yusuf Kaplan: 15 Temmuz 28 Şubat’ın...
Yusuf Kaplan: 15 Temmuz 28 Şubat’ın...
Gazeteci-Yazar Yusuf Kaplan'a 15 Temmuz'un mânâsını sorduk
Ardan Zentürk: FETÖ, “Matruşka”nın...
Ardan Zentürk: FETÖ, “Matruşka”nın...
Gazeteci-Yazar Ardan Zentürk’e 15 Temmuz’un mânâsını sorduk.
Hidayetullah Oğuzhan: Çin, Türkleri Asimile...
Hidayetullah Oğuzhan: Çin, Türkleri Asimile...
Akıncılar, Kızıl Çin’in, Doğu Türkistan-Urumçi’de yaptığı katliamın onuncu sene-i devriyesi vesileyle Tarabya’daki Çin Başkonsolosluğu önünde, 5 Temmuz Cuma günü Doğu Türkistan Teşkilâtlar Birliği’nin organize ettiği eyleme destek verdi. Ellerinde Başyücelik, Türk ve Doğu Türkistan bayrakları ile on yıl önce meydana gelen hâdiselerde şehid olan Mü’minlerin fotoğraflarını taşıyan Akıncılar, “Dişe diş, kana kan, intikam intikam!”, “Katil kızıl Çin, Türkistan’dan defol!” sloganları attı ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ya Mûntakîm Allah, bizi intikamına memur et!” duasıyla Kızıl Çin’in zulümlerine karşılık intikam yemini etti. Bu konu ile alakalı olarak Hidayetullah Oğuzhan ile yaptımız röportajı da dergimizde bulabilirsiniz.