Yazarlar
Tüm Yazarlar
Hain İmalathanesi

Batılıların keşiflerini yakından takib edecek, fikirlerine uyum sağlayacak ve icadlarını taklid edecek kuyrukçu nesiller mi yetiştirmek istiyoruz, yoksa kendi keşiflerini ve icadlarını ortaya koyarak Türkiye’yi Batı’nın kuyrukçusu olmaktan kurtarıp, orijinal iş, eser ve fikir üreterek dünyayı peşinden sürükleyecek bir nesil mi? Eğer ki Batılıların keşiflerini yakından takib edecek, fikirlerine adapte olacak ve icadlarını taklid edecek nesiller yetiştirmek istiyorsak; durmak yok, yola aynen devam. Millî Eğitim Bakanlığı tabelasından “millî” ibaresini indirmek kâfi.  Ama yok, kendi keşiflerini gerçekleştirecek, icatçı, orijinal iş, eser ve fikir üretecek nesiller istiyorsak; o zaman bir duralım.  Bırakın her iktidar değişimini, her bakan değişiminde eğitim sisteminin şeklinde çeşitli düzenlemelere gidiliyor. İlköğretim süresi uzuyor, kısalıyor, yeniden bölümleniyor, yıllara tasnif ediliyor, sınav şekli değişiyor, sınav sayısı değişiyor, sınav sorularının muhtevası değişiyor, kılık kıyafet değişiyor, ders kitapları değişiyor, değişiyor oğlu değişiyor... Her şey değişiyor değişmesine ama, bir tek bu okullardan çıkan insan tipi değişmiyor. Çünkü işin şekil tarafına ne kadar el atılırsa atılsın neticede eğitim sisteminin zihniyeti ve anlayışı değişmiyor. Kemalist zihniyet, 90 yıllık büyük başarısızlığına rağmen eğitim sistemindeki hâkimiyetini hâlen koruyor.  Şimdi böyle Kemalist zihniyet deyince Kemalistlerin kendisi de ne kast ettiğimizi anlamadıkları için bahsi açalım. Kemalist zihniyet, Müslüman Anadolu İnsanını ruh köklerinden kopartıp, Batı adamına benzeştirmenin, olmazsa da peşkeş çekmenin rejimidir. Yani yazımızın girişinde sorduğumuz sualin yalnız birincisini kabul eden, Batılıya karşı içindeki eziklik ve budalaca hayranlık dolayısıyla aklına ikinci şıkkın hiçbir zaman gelmeyeceği bir zihniyet… İşte, bu zihniyet, bizim devlet sistemimizi meydana getiren hukuk, ekonomi ve eğitim gibi alt sistemlerin tamamında hâlen hâkimiyetini muhafaza etmektedir ve garabetin asıl kaynağı da budur.  İnsanımız kimliğin temel taşı hüviyetindeki ruh köküne düşmanlık eden, kilit taşı hüviyetindeki ahlâkını aşağılayan, şahsiyetini budayan, kendisine benzemeyenleri ilkellikle yaftalayan, din ve örfü küçümseyen; buna karşılık olarak da Batılılar gibi yaşamayı, onlar gibi yiyip içmeyi, onlar gibi giyinip kuşanmayı yücelten bir zihniyet. Böylesi bir zihniyetin hâkim olduğu sistemlerin içinden gerçek fikrin ve insan tipinin çıkmasını beklemek olsa olsa ahmaklıktır.  Bu manzara, Türkiye’nin gerçekleriyle örtüşmüyor. İçinde bulunduğumuz konjonktür, maruz kaldığımız saldırılar, tarihin bize yüklediği misyon, artık yalnız buhran ihraç eden Batı ve tüm bu kaskatı hakikatlere karşın hâlen ısrarla benzetilmeye çalışıldığımız Batı tipi insan ve toplum modeli... Baştan sona garabet! Bir milletin, kendisine has bir din, kültür, ahlâk ve örf telâkkisi olan bir milletin, zıt kutbunu teşkil eden diğer bir millete karşı galib gelmesi için ona benzemesi değil, kendi şahsiyetiyle var olması gerektiğini, benzemeyi bırakın buna teşebbüs dahi ettiği takdirde daha en baştan savaşın kaybedileceğinin anlaşılması için Türkiye’nin daha ne kadar bedel ödemesi gerekiyor?  Herhangi bir ortak ideali, aşkın/müteâl bir varlığa bağlılığı olmayan milletlerin makus talihidir ki, cemiyetin içinden hiç ama hiç kimse çıkıp da nefsine zor gelen bir işe talib olmaz. Herhâlde bu ölçünün en net bir şekilde gözlemlenebileceği ülkelerden biri de Türkiye’dir. Aşk ve vecd çığırının kapanmasından sonra türeyen “ham yobaz, kaba softa” tipi, ilerleyen yıllarda yerini kuru taklitçiliğe bırakmış ve neticede -Müslüman bir toplumu ne alâkadar ediyorsa- lâiklik, demokrasi, muasır medeniyetler seviyesi derken, milletimizi millet yapan bütün değerlerin köküne kibrit suyu dökülmüştür. Bizim kendimize has dinî ve millî değerlerimiz ortadan kaldırılıp, yerine Batı tipi hazcılık konduğundan beri de milletimizin mayasını, şahsiyetini teşkil eden aslî unsurlardan olan fedakârlık, kararlılık, sebat, kanaat, dayanışma ve tüm bunları bünyeleştiren ahlâk ortadan kalkmıştır. Aslında daha açık bir dille ifâde etmek gerekirse, bugün cemiyetimizi meydana getiren fertler bir milleti değil, ancak hakiki bir milletin posa yığınının temsilcileri olabilir. Kimse kızmasın, bizim de içinde bir unsur olarak bulunduğumuz milletin hâli ayna; ya bu gerçeğin yüzünü görüp teşhis koyacak ve tedavinin ilk merhalesine varmış olacağız yahut da leşler gibi kokuşmuş bir hayat sürmeye devam edeceğiz. *** Şimdi eğitim bahsiyle bu dediklerimizin alâkasına gelelim. Bilhassa eğitim ve öğretimin ilk tohumlarının ekildiği ilköğretimde, en ehemmiyetli unsur olan yetiştiriciler, yani öğretmenlerdir. Öğrenciye öğreteceği bir yana, ailesinden hemen sonra rol model olarak öğrencilerinin karşına geçen öğretmenler, bugün ne vaziyetteler? Yetiştiriciler de, tıpkı içinden çıktıkları cemiyette olduğu gibi idealsiz, aşksız, şevksiz, hevessiz kimseler. Hazcı anlayış dedik ya, bugünün dünyasında haz eşittir para. Para dediğin zaman da en garantisi devlete kapağı atmak tabiî. Hele bir de öğretmen olursan; uzun tatiller, kısa mesailer, dolgun maaş, cemiyetin hâlen bir kesiminin takındığı hürmet tavrı, vs... İstisnalar tabiî ki müstesna ve kimse kusura bakmasın ama bu vaziyet yetiştiricilerin kabahati değil; yetiştiricileri yetiştirmekle vazifeli olanlar kimselerse onların kabahatidir. Peki, böylesi bir yetiştirici tipinin bizzat kendisinden kaynaklanan sorunlar nasıl halledilir? Milletine ideal sunmaktan, hedef göstermekten, ortak değerlerimizi zenginleştirmekten ve ferd ile toplum arasında muvazene kurmaktan yana aciz olan devlet, bu meseleyi de tıpkı diğer tüm meselelerde olduğu gibi son derece kıvrak bir şekilde çözüme kavuşturmasını bilmiş. Hem de diyalektik kullanmış. Öğretmenlerin karşısına muvazene unsuru olarak okul aile birliklerini dikivermiş. Yakında cerrahlardan kaynaklanan sıkıntıları çözmek için de hasta yakınları birliği kurulur ve ameliyatlara hasta yakınları sokulursa hiç şaşırmayın. Eğitimden, öğretimden uzak, sahib olduğu bütün malumatı sınıf geçmeye, sınav kazanmaya endeksli, yabancılığı ve yabancılaşmayı matah bir şey sanan, bunun ülkesine ve milletine hainlik olduğunun farkında bile olmayan gençler imâl eden eğitim sisteminin neresinden tutacağımızı şaşırdık. Başarı kriteri sınav sonuçları olunca, eğitim sisteminin “niçin”ine verilen cevab da “sınav geçmek için” gibi bir garabet oluyor. Bir meselede ince bir hususiyet vardır, dikkat edilmesi gereken ve onu yakalayan münekkit bu inceliği yakalamış olmanın verdiği hevesle tenkidini yapar da, baştan sona iflâs etmiş bir sistemi tenkid etmenin bir esprisi de yok açıkçası. *** Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde üniversite mezunu etiketini çoğaltmak adına memleketin dört bir yanına çiğköfteci dükkanı gibi açılan üniversiteler malûm. İlk ve ortaöğretimde, bilmeyi ve öğrenmeyi sınav geçmek zanneden ve üniversitede de yalnızca gireceği sınavlarda çıkacak konuları ezberleyerek sınıf geçen mezunlardan ne beklersin? Akademisyen kadrosunun da yine muallim kadrosunda olduğu gibi az mesai, çok maaş ve devlet memurluğu anlamına geldiği bir memleketin üniversitesinden ne çıkar ki? Ailesinden kaçıp kurtulmak için şehir dışına kaçışın bileti hâline gelen üniversitelerden her şey çıkar da, bir tek münevver çıkmaz.  Öğrencilerin ailelerinden kaçıp gittikleri Anadolu şehirlerinde tıpkı sel suları gibi sebeb oldukları ahlâk erozyonu da işin diğer bir veçhesi.  Profesörlerin çalıntı tezleri, üzerinde kafa patlatmadığı dersleri sırf mevzuata uysun diye kitaptan yahut ezberden okuyan öğretim görevlileri ve hürriyet diye eşek hürriyeti peşinde hem kendi, hem de ailelerinin senelerini heba eden nesiller. Yok, tutacak yeri yok. Marifet iltifata tabidir de, iltifat bir yana hakikaten bir marifet de yok! Yahut mevzuyu böyle bir hâle sokabilmek en büyük marifet! *** İnanın çok merak ediyoruz... Bu ülkenin Millî Eğitim Bakanı ve onun altında görev yapan Millî Eğitim Bakanlığı görevlileri bu vaziyeti göremeyecek kadar kör mü hakikaten de? İnsaf yahu! Bu ülkedeki eğitim sisteminin nereye gittiği, yetişen nesillerin dünkü beğenmediğimiz tipleri bile aratacağı son derece açık değil mi? 13-15 yaşında çocukların daha hâlâ kelimeleri telaffuz edemediği, cümle kuramadığı, 1,5-2 yaşında çocuklar gibi konuştuğu bir memleketten bahsediyoruz beyler. Sonra yok sanayileşme, yok kalkınma, yok dünya sıralamasında bilmem kaç arasına girme... Üretimin her planında sanayileşmeden bahsedilebilir de, beşerî planların hiçbirisinde sanayileşmeden bahsedilemez. Endüstriyel eğitim olmaz, endüstriyel sağlık olmaz, endüstriyel adalet olmaz! Batı bu yüzden köhnedi, bu yüzden pörsüdü ve daha dün muasır medeniyetler seviyesi olarak görülen Batı, bugün belki de sırf bu yüzden yıkılıyor. Sorması ayıptır, aynı akıbete, bir de daha olmamışken uğramak mı gaye? Başarı kriteri bu mudur? Söylenecek ne çok söz var da, söyleyip ziyan etmeyelim; kötü sözün bile bir haysiyeti var. *** Eğer ki kendi keşif ve icadlarını ortaya koyarak Türkiye’yi Batı’nın kuyrukçusu olmaktan kurtarıp, orijinal iş, eser ve fikir üreterek dünyayı peşinden sürükleyecek bir nesil istiyorsak, bunun yolu binalardan, müfredattan, sınıflardan, öğretmenlerden, daha çok okul yapmaktan ziyade en temelde bizim Batılı, şucu yahut bucu bir millet değil de Müslüman bir millet olduğumuzun idrak edilmesinden ve buna göre hayatın her planında yeniden ve buna göre sistemli bir şekilde teşkilatlanmamızdan geçiyor. Karar vermemiz gereken, hangi konuda hangi sistemi seçeceğimizden ziyade, bütün sistemleri birbirine iliştirerek sistemler sisteminin inşa edilmesinin temel kriterini teşkil eden bizim kim olduğumuz meselesidir. Buna lâyıkıyla cevab verilmediği sürece eğitim, hukuk, ekonomi ve saire sistemlerin kendi başlarına hiçbir anlam ifâde etmeyeceğini idrak edelim. *** Türkiye’nin en çok sorun yaşadığı mesele ne yazık ki bu idrak bahsidir. Son yıllarda görüldüğü üzere FETÖ nün ne mal olduğunun idrak edilmesi için bile bu kadar bedel ödenmesi gereken bir ülkede, buna nisbetle büyük çapta bir bedel ödemeden de hakikatle yüzleşebilir miyiz? İnşallah, yüzleşiriz.  Baran Dergisi 612. Sayı

Örnek Bir Kalkınma Modeli: Japonya

Hemen hemen mütecanis/homojen bir yapıya sahib Doğu Asya ülkelerinin milliyetçilik asabiyesiyle örgütlenip, dinamik bir kalkınma gerçekleştirmesinin sâiki olan birliğe, gerçek ideal etrafında teşekkül edecek birliğin bir “çıkartması”, bir taklidi gözüyle bakmak lazım. Ama ne olursa olsun bunun da bir hakikati var ve bu ülkeler, içinde şu veya bu tarzda ihlasın –ki en temel ruhî hasletlerdendir- bulunduğu bir oluşumun nerelere kadar varabileceğine iyi birer örnekler. Bizim de ülke olarak iktisadî sahada gerçekleştirebileceklerimiz açısından ufuk açıcı tecrübeler. Kısa da olsa münhasıran ele almamızın sebebi bu. Mütecanis bir cemiyet, Hitler’in hedefiydi; her bir ferdinin hem maddeten hem manen “benzer” olduğu bir cemiyet peşindeydi Hitler… Lakin Avrupa tarihi, Batılıların içtimaî yapılarının zaten bu yönde çalıştığını isbatlamaktadır. Etnik ve dinî azınlıklar daima yok edilmeye çalışılmıştır Batı toplumunda; tek tipçidirler ve bu durum aslında halen tüm canlılığını korumaktadır. Bizim gibi, yani tek tipçi olmayan, farklı etnik ve dinî kimliklere sahib milletlerin bir ulus devlet çatısı altında zorla bir araya getirilmeye çalışıldığı ülkelerde ise homojen bir yapı oluşturulamadığı gibi, var olan “hâkim din mütecanisiyeti” de etkisiz hale getirilmiştir. Elbette herkesin ya da en azından cemiyetin kahir ekseriyetinin kendini ait hissedeceği bir üst kimliğin şart olduğunun artık anlaşıldığını varsayıyoruz; o kimliğin mahiyeti ikinci plandadır, önemli olan mevcudiyetidir. Gelelim müşahhas olarak konumuza… Bir Japon (veya Koreli, Tayvanlı, vs.), ister işçi olsun isterse patron, öncelikle ülkesine hizmet etmekle mükelleftir. Halkın ferdî tercihleri, ülkenin menfaati yanında ikinci planda kalır.* Esas olan ülkenin kalkınmasıdır ve muhtelif sahalarda faaliyet göstermek üzere kurulmuş firmalar burada “muvazzaf milis güçler” gibi davranırlar. Ülke içinde üretim kapasitesi ve satış yelpazesi, benzeri malları (mesela elektronik) üreten firmaların yok olmasını değil de sanki bir lonca gibi, sürekli belli bir kalite seviyesini muhafaza etmeyi hedeflemektedir. Sermaye dağılımının belli ellerde toplanmasını engellemeye matuf adı resmen konmamış kurallar vardır. Araba, elektronik, ağır iş makinası, ev eşyası, vb. üreten onlarca firma vardır ve bunların sermaye birikimi ve tecrübesi, ülke içinde ihtiyaç fazlası haline geldikçe, Japonya’nın menfaatleri için ülke dışına aktarılmaktadır. Bu aktarımda “Sogo Soşa” ismi verilen ticarî şirketler öncü rol oynamakta ve aşırı büyüyen sermaye fazlasının ülke içinde kalıp bir nevî “boğucu” tesir oluşturmasını engellemek adına yurtdışına yayılışını yönetmektedir. Sermayenin bu şekilde aktarımında iç dengelerin yanı sıra Japonya’nın ülke olarak siyasî menfaatleri azamî raddeye çıkarmayı ve siyasî hedeflerini gerçekleştirmeyi amaçladığı da aşikârdır. Bu siyasî hedeflerin en başında, Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nda başaramadığı “Japon hâkimiyeti”nin yer aldığı açıktır. Japonların bu ideallerini gerçekleştirip gerçekleştiremediği veya gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği burada mevzuumuz değil. Asıl mevzuumuz, belli bir ideal etrafında (Japon asabiyesi) bir ülkenin, devletin görünen veya görünmeyen güdümünde organize bir şekilde hareket etmesidir. Japonya’da (ve onunyolundan giden diğer Doğu Asya ülkelerinde) firmalar arasında rekabetten ziyade bir dayanışma münasebeti vardır. Girişimcilerin yatırım yapacağı sahalar onların keyfine bırakılmamaktadır. Üretimin ana firmalar tarafından yan firmalara doğru aktarılması, ana firmanın organizatör bir konum alması beklenmektedir. Bu muhayyer değil, mecburidir. Giovanni Arrighi, bu üretim sistemine “çok katlı taşeron sistemi” demektedir. Doğu Asya örneklerinde firmaların birbiriyle yıkıcı bir rekabet içinde olması istenmez ve ortaklık yapıları da zaten buna göre düzenlenmiştir. Sogo Soşa isimli ticarî firmalar hem ülke içi, hem de ülke dışı yatırımların ortaklarıdır. Bu noktada asıl rakibin, yani ürünlerin kalitesini artırıp maliyeti ucuzlatma yönünde üreticileri teşvik edenin son tahlilde devlet olduğu görülmektedir. Milliyetçilik ile içiçe geçmiş dinî bir telakkiden müteşekkil millî ruh ve müteâl mihverinde ülke için çalışan bu çeşit bir örgütlenmenin neticesi ise ortadadır. Bu minvalde çalışmak istemeyen bir firma, bu sistemden yararlanamaz ve büyüyemez. Ayrıca bir işletmede çalışmaya başlayan işçiler umumiyetle aynı yerden emekli olmaktadır. Yalnız firmaların kârları değil, işçi ve emeklilerin birikimleri de ticarî örgütlerin kontrolündeki muhtelif fonlar tarafından yurtdışındaki hisse senedleri, tahviller veya yatırımlara aktarılmaktadır. Bu fonlar, Japon sermayesinin önemli bir kısmını teşkil etmektedir. Aynı durumun Kore ve Tayvan için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz; ancak bu ülkelerdeki kalkınmanın fitilini ateşleyenin Japon firmaları olduğunun da unutulmaması gerekir. Dikkat edilirse, bu ülkelerdeki sermaye ve emek, esasta tek bir maksada yöneltilmiştir: Ülkenin güçlenmesi. Bütün bir ülkedeki üretim, tek bir firma gibi hareket edecek şekilde organize edilmiştir. Böylesi bir kalkınma modelinin kaçınılmaz sonuçlarından en önemlisi, ülkede doğan hasılanın dengeli bir şekilde tevzîidir; zira sistem inandırıcılığını korumak zorundadır.  Bu arada bahsettiğimiz ülkelerin yanı sıra bilhassa Japonya’da devletin açtığı ihaleler liyakat esası üzerinden dağıtılır ve tufeyli bir müteahhit zümrenin türemesine asla izin verilmez. Alınan ihaleler de aynı mekanizma içinde ve uzmanlaşmaya göre taşere edilir. Rantiyenin bizimle mukayese edilemeyecek kadar önemsiz olduğunu eklemek lazım. Firmaların temel gayesi sınaî yatırım ve üretim gerçekleştirmektir. Elbette bu sistemin kusursuz bir makine gibi çalıştığını, hele son 20 yıl için iddia etmiyorum. Bu tarz bir örgütlenmenin bu ülkelerin hızlı kalkınma sürecine girdiği 1960-1990 yılları arası süreçte özellikle varit olduğunu söylüyorum. Öylesine bir insanî ve maddî bir birikim gerçekleştirdiler ki bu dönemde, halen bunun semeresini yemektedirler. Bu hususun altını özellikle çizmekte fayda var; zira Batı’nın şu anda yaşadığı seküler ahlâk krizine bu memleketler de girmiş bulunmaktadırlar. Konformizm ve sekülerizm (hayatı parçalara ayırıp bu parçaları birbiriyle irtibatsızlaştırma) bu ülkelerde hızla neşvünema buluyor ve bu temayülü telafi edebilecek bir akideye de sahip değiller. Yani gelişme iyi ama neticesi, eğer İslâm olmazsa, her daim akamet… ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Japonya’ya ve diğer Asya Kaplanları’nın gelişimine önemli miktarda yardımda bulunduğu doğrudur. Bu ülkelere yönelik ithalat rejimine kolaylık sağlayarak yapmıştır en çok da bunu. Bu desteğin şimdi burada ayrıntılarına girmek istemediğim muhtelif sebebleri var. Lakin bu ülkelerin gelişimini yukarıda zikrettiğim hususları göz önüne almadan sadece Amerikan desteğine bağlamak son derece yanlıştır. Eğer koordinasyon içinde çalışan, tüm kesimleriyle vatansever bir halk olmazsa, kim hangi desteği verirse versin, boştur.**  Bizim gibi ülkeler için basmakalıp iktisadî bir söz var: “Gelişmeyi sağlayacak gerekli yatırımlar için yeterli sermaye yok; o yüzden hariçten gelecek sermayeye muhtacız.” Geçen birkaç yazımda işaret ettiğim bir husus vardı: Üniversitelerin iktisad fakültelerinde verilen eğitim iktisad teknisyenleri yetiştirmek üzere kurgulanmıştır ve meselenin fikrî cihetinin yüzüne kimse bakmamaktadır. Bu tür eğitimle öğrencilerin zihin dünyaları öyle şekillendiriliyor ki, Üstad’ın deyişiyle, ezbere kuru bilgiden öte bir donanıma sahib olamıyorlar. Sermaye, bu okullarda öğretilen kalıplara göre, toprak ve emek dışındaki mal, para ve tesis cinsinden müşahhas birikimdir. Hâlbuki bunlar, ülkedeki sermayenin ancak bir kısmını teşkil eder. İktisad kitablarında, belki de sırf bir iki cümle ile dahi olsa hakikati söylemiş olma adına zikredilen şudur: “Bir memleketin asıl sermayesi, çalışma azmiyle dolu yetişmiş insan gücüdür.” Eğer arzu olursa, etrafında kenetlenecek bir mefkûre, bir fikir olursa, sair sermaye birikimleri tâlî ehemmiyeti haizdirler. Dava, bunları yekvücut yapabilecek bir fikir birliğinin ve o fikre dayanan adaletli bir nizamın tesis olunmasıdır. 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Japonya, 1950 Kore Savaşı sonrası Güney Kore, bu dediğimin batıl tarafından da olsa en güzel misalleri olarak karşımızda durmaktadır. Tekrarlamak istiyorum: Bir ülkenin en büyük sermayesi, onun yekvücut olmuş azimli halkıdır. Bir rejim bunu sağladığı kadar ayakta kalabilir.    *Elbette çizdiğimiz bu manzara, bilhassa büyük travmadan, 2. Dünya savaşından sonra yaşanan toparlanma sürecindeki tempolu kalkınma dönemi için varittir ve bir iddia değil, vakıadır **Burada kilit önemde gördüğüm ve bir ara etraflıca işlemeyi düşündüğüm bir hususa işaret etmek istiyorum. Doğu Asya ülkelerini, Türkiye gibi Müslüman ülkelerden ayıran hayatî bir fark vardır: Onlarda tepeden aşağıya doğru ve eğitim seviyesi arttıkça yabancılaşıp hainleşen, üzerinde yaşadığı topraklarla kalben bir bağı kalmamış, Avrupa veya Kuzey Amerika ülkelerinde yaşamak için yanıp tutuşan bir “okumuş” kesim yok denecek kadar azdır. Bu nokta öylesine önemlidir ki, hem Avrupa ve Kuzey Amerika halklarının, hem de bizim memleketlerin ahalisinin sosyo-psikolojik durumunu izah ediverir. Bir Avrupalının veya Amerikalının kendi ülkesine kazık attıktan sonra tası tarağı toplayıp gideceği bir yer “yoktur”. Tabii Mars’ta veya başka bir gezegende insan yerleşimleri kurulmadıysa. Şaka bir tarafa, bizim okumuşlar veya parsacıların (bunlara “Beyaz Türkler” diyebiliriz) bir ayağı bu gâvur ülkelerindedir; çocuklarını oralarda doğurmaya bakar ve en ufak bir sarsıntıda kirişi kırıp oralara temelli yerleşme planı yapar. Diğer taraftan bunlara öykünen, aslen “Kara”, sonradan olma Beyaz Türklerin de yatıp kalkıp hayalini kurdukları bir an önce “gavuristana” kapağı atmaktır. Özellikle üniversite gençliği arasında bu hastalık yaygın durumda. Burada her tür vergi kaçırma işini, kanun nizam tanımama ve kurallara uymama salahiyetini kendinde gören bu kalben ve zihnen yabancılaşmış kesim, hayalini kurdukları ülkeye gittiklerinde –biraz abartarak söylüyorum- uyup uymama konusunda muhayyer oldukları kurallara bile harfiyen riayet ederler. Bir tarafta, üzerinde yaşayan insanların ne olursa olsun kalıp kendisi için mücadele edeceği, gidebilecekleri başka bir yer olmayan, o yüzden onun iyiliğini kendi iyiliklerinin üzerinde telakki ettiği bir ülke; diğer tarafta ise bilhassa güdücü, etkili ve yetkili kesmin o ülkeyi kendi vatanı olarak görmediği, saygı duymadığı, asıl vatan olarak başka memleketleri gördükleri bir ülke... Acaba bu ülkelerden hangisi gelişip serpilir? Baran Dergisi 612. Sayı

Erdoğan, Muhalif Basına Sahip Çıkmalı

Cumhurbaşkanı gönüldaş Erdoğan’ın Almanya ziyaretini yorumlayacağım. Bu hem Türkiye, hem de Almanya için özel bir ziyaretti. Almanya’da bir çok Türk bulunuyor. Bilhassa 1950 ve 1960’larda yüzbinlerce Türk Almanya’ya göç etti. Bunların bazılarıyla tanışma fırsatım oldu. Türkler hakları için pek mücadele etmiyorlar. Yabancı işçi statüsünde çalışıyor ve Almanların onlara hak ettiği ödemeleri yaptığı söylenemez. Türkler elli yıl önce daha dayanışmacı ve organizeydiler. Almanya, endüstride ucuz işçiye ihtiyacı olduğu için yabancı işçi olarak göçmenlerin ülkeye girmesine müsaade etti.  Erdoğan’ın bazı davranışlarını kritik etmek istiyorum. Ben Stalinist bir Komünist iken Erdoğan’ı tanımıyordum; fakat biliyorum ki Erdoğan bir Türk vatanseveri, gerçek bir Müslüman, kesinlikle münafık değil. Malûm, İslâm coğrafyasında Müslüman olarak bilinip öyle olmayanlar da var. Müslüman Kardeşler ideolojisini benimsiyor. Müslüman Kardeşler esasında ihtilalci bir yapıya sahip. İslâmî kurallarla yönetilen bir düzen kurmayı deniyorlar; fakat Müslüman olmayanlara saldırmıyorlar.  Bana sorarsanız Erdoğan bir çok hata yaptı. Almanya’da bulunan bir Türk gazetecinin basın toplantısına katılması hususunda da yanlış yaptı. Mevzu bahis gazeteci Kemalist bir gazeteci, Gülenist değil ve bence ajan da değil. Elbette sorulacak her soruyu cevaplamama hakkı var; fakat muhalif basına sahip olmak önemlidir. Muhalif haberlerin yapılması faydalıdır. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu da Türkiye’de yaşananları tenkid ediyordu. Muhalifler yapılan yanlışlara dikkat çekerler ve bu kesinlikle gereklidir.  Venezüella’nın da şu an içinde bulunduğu durumun sebeplerinden birisi bu. Maduro liderliğindeki Venezüella şu anda dünyanın en büyük finansal trajedilerinden birisini yaşıyor. Bir benzerini Almanya 1920’lerde yaşamıştı. Şu an dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden birisi olan Çin de böyle durumu tecrübe etmişti. Şimdi de Türkiye böyle bir tehlike ile karşı karşıya. Maduro, bir çok defa Türkiye’ye geldi, bu güzel bir şey. Üstelik benim gibi bir Bolivaryan olan yoldaş Maduro ile Türkiye idarecileri arasında ideolojik bir akrabalık yok. Erdoğan öncesinde Türkiye rejiminin ABD ile bir problemi yoktu, bu da onun kimsenin ajanı olmadığını gösteren şeylerden biri. Erdoğan, M. Kemal’den bu zamana Türkiye’nin en güçlü ve önemli siyasî kişiliği.  Erdoğan’ın yanlışlar yaptığını söyledim. Suriye meselesinde bir çok yanlış yaptı. Biraz daha dikkatli ve ılımlı politika ile barış sağlanabilirdi. Türkiye’deki Kürtlerin manipüle edilmesi dolayısıyla bu hususta da bir takım yanlışları oldu. Kürt nasyonalist hareketinin temsilcilerini cezaevlerine gönderdi. Onların ideolojik farklardan dolayı yaptıkları siyasî muhalefete müsaade edebilirdi. Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde Kürtlere yönelik operasyonlar düzenledi. Onların içerisinde Amerikan emperyalizmine ve Siyonizm’e hizmet eden ajanlar olduğu doğru; fakat hepsi öyle değil. Kürt hareketinin içerisine nüfuz ederek onları manipüle ediyorlar.  Gönüldaş Erdoğan, ona muhalif olan vatansever basını da muhafaza etmelidir. İdeolojik bir takım farklılıklardan dolayı fikir ayrılıkları olabilir; fakat bu da onların hakkıdır. Erdoğan’ın onların gözünde bir diktatör olarak algılanması ise yanlış. Hükümetler basını kontrol etmeyi ister, bunu anlayabiliyorum, çünkü bu dünyanın her yerinde olan bir şey. Sovyetler Birliği de tüm basını kontrol altında tutuyordu.  Ümid ediyorum ki, Erdoğan daha uzun seneler demokratik seçimlerle iktidarını devam ettirecek. Üstelik Kürtlerin büyük bir çoğunluğunun oyunu alarak ve onların haklarını vererek bunu sürdürecek. Türkiye, tekrar tam bağımsız bir ülke hâline gelecek. Şu anda bağımsız bir ülke değil; yabancı üsler ile işgal edilmiş durumda. Almanya ile de bu hususta problemler yaşadı. Almanya, Türkiye’den çekiniyor. Çünkü Almanya’da üç milyon Türk yaşıyor.  Türkiye, Venezüella ile ilişkilerini devam ettirmeli. Başkan Maduro, gerçekten bağımsız bir lider. Siyonist yahut emperyalist ajanı değil. Unutulmamalı ki, Venezüella, İsrail Gazze’de terörist saldırılar gerçekleştirdiğinde karşılıklı ilişkileri tamamen kesen tek devlettir. Ayrıca, Türkiye tarihinde önemli bir yeri olan Jön Türkler içerisinde de Yahudiliğin farklı mezheplerine mensup olanlar vardı; fakat bunların hepsinin ajan ya da hain olduğunu söyleyemeyiz. Tekrar ediyorum; gönüldaş Erdoğan ve Türkiye’nin yanındayız.   Allahu Ekber! 29.09.2018 Baran Dergisi 612. Sayı

İleri-Geri Meselesi -III- Sakız Çiğnemek Zor İş

Seneler evvel seyrettiğim ciklet reklamında, güya sokakta yapılan bir röportaj temsil ediliyor ve ağzında ciklet varmış gibi yapıp onu çiğneyen aktör şöyle sesleniyordu:  “Kayboluyor! Bakın çiğniyorum, bu nereye gitti, bilmiyorum! Buradan yetkililere sesleniyoruz, kay-bol-mayan sakız istiyoruz!” Ardından, başının üzerinde boksör başlığına benzeyen fakat çenesine bağlı olan tarafları iki yanından ileriye doğru uzayan, çene açılıp kapandığında sanki süspanse vazifesi gören bir aletle stüdyoda çenesini açıp kapayan hanımın yanına temsilen spiker olan bir oyuncu gelip, heyecanla şöyle diyordu: “Hey! Size bu inanılmaz aleti tanıtmama izin verin! On günde sakız çiğneyeceksiniz! Vay canına! Çok pratik; her yerde kullanabilirsiniz!” Sonrasında bir salon dolusu insana koçluk yapan başka bir aktör, ağızlarını düzenli bir şekilde açıp kapayan insanlara: “açıyoruz, kapıyoruz; cak, cık, cak cık” diyerek komut veriyor ve sakız kursuna gelenleri yönlendirerek güya sakız çiğnemeyi beceremeyen insanlara ders veriyordu… (Meraklısı için, bakınız: https://www.youtube.com/watch?v=EKrBHJcZ468) Bir arkadaşıma hatırlattığımda hâlen unutmadığını gördüğüm bu reklam filmi, ana gayesi olan dikkat çekmek işini bilerek yahut bilmeyerek biraz abartmış ve hatta bugün hâlâ hatırlanabiliyor olması noktasından bakılırsa rekor bile kırmış olabilir. Fakat bana kalırsa (böyle bir gaye güdülmüş mü bilemeyiz?) asıl rekoru, o günün şartlarında zekâ geriliğine atfen ironik bir espriye dökmüş olmalarından yola çıkarak, başarılı bir reklam filmi yapmaktan ziyade bugünkü dünyanın ortalama toplum vasatına nazaran vaziyetin ne türlü olabileceğini tahmin etme kudretinde, ileri görüşlülükte kırmışlardır… Evet, ilk görüşte bu türlü bir itham düşünen herhangi bir kafa için ağır gelecektir; fakat bunun hafif ve ağırlığını -mevzuumuza nazaran söyleyelim- ileri-geri meselesindeki kıstaslarınız belirleyecektir.  İleri-geri meselesine, “o halde Sokrat bizden geri miydi kardeşim?” diyerek bir giriş yapılabilir ve gayet tutarlı da olabilirdi; bana kalırsa bu ve benzeri misaller çoğunlukla bilinen fakat malumatı mahiyetini dolduramayan, aradaki illiyetleri maalesef kapatıcı ve işi “yaa işte böyle” kıvamında başıboş tedâî hatırlatmalarına bırakıcı misallere dönüşmektedir. Şahsen, Proust’çu bir görüşe yahut bizden bir misalle Nasreddin Hoca Hazretleri’nin zaman anlayışına yani “gelecek geçmiştedir”e gönülden inansam da “nerede o eski ramazanlar” kıvamında artık kaçırdığı gençliğine açık açık yanamadığı için o zamana dair hususlardan nostaljik paylar çıkararak esasen o ramazanları yahut benzer şeyleri arıyorum zannıyla kaybettiği demleri –esasen burada da ortaya çıkan psikolojik vak’a, gerçekte aranan çocukluk ve gençlikteki safiyetimizdir-  anma ihtiyacını bu türlü güdenlerden değilim; bu sebebten, yani lezzetli bir çayın kıvamını tam da bulduğu “an”da dilimizde kullandığımız “dem” ifadesine meftun olduğumdan, dünya görüşümüze nazaran da “carpe diem” tarzımızdan yola çıkarak, ben, ileri-geri davasının ipuçlarını tam da bugünde, esasen kendisini en ileri zanneden “mekanik adam”ların makinedeki ilerlemeyi “ilerlemek” davasında kıstas kabul edip, bunun zaferini ilan etmesinde aramakta fayda görüyorum. İşte, bu zafer iddiası dahî başlı başına bir ilericilik değil gerilik alametidir; çünkü makine terakkisinin “en ileri” sayılabilmesi için evvela bugün “Sanayi Devrimi”nin tamamına ermiş olarak nihayetinde insanlığın saadetten örülü bir dünya içerisinde sonsuzluğa meylede meylede akışını seyrediyor olmamız icab ederdi. Esprilerin esprisi “yanlışı müntehasında belli olur”a atfen baktığımızda, insanlık tarihinin genişliğine nisbetle zaman aralığı bakımından daha başın başında bile sayılamayacak bir makine davasının bugün dünyayı nasıl mahvettiğini hep beraber seyrediyoruz ki, kendisine hikmet nazarından atıflar bile gerektirmeyecek bir vuzuhluk içinde, felaketini başka felaketlerle kapamaya çalışacak kadar hamakat yüklü bir seyir halindedir… Üstad Necip Fazıl’ın Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na ithaf ettiği noktalamalardan birisi de şudur: BİLGİSAYARLAR: “Yüzelli sene var ki, bozuk bütün ayarlar / Eski yanlışları sayıyor şimdi bilgisayarlar!” Alakasına binâen Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odası B-Yedi alı eserindeki şu şerhi paylaşalım: “Bilgisayar: Kendi kendine ne bilir, ne görür, ne idrak eder, ne zevk duyar, hâliyle bir hayvan ve insana mahsus bu şuurlardan hiçbir hissesi olmayan, icad olmak bakımından mânâda bir baltadan fazla bir şey olmayan ve kullanana göre faydalı ve zararlı olabilecek bir vasıta. Dolayısıyla, İlâhlaştırmakta da, dipte…” Beşerin, bütün cehdini bırakıp, daha doğrusu bütün cehdini bir alete bırakıp, işi bilgisayarlara havale etmesi ve günümüzde hususiyetle ilerleme bahsinde bu mevzuun kıyamet senaryolarına dökülmüş olmasından yola çıkarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bugün, -hepsi birer bilgisayar olan telefonları da unutmayalım- içinde yanlışları boyuna tekrar eden aletlere olan başıboş –ki işte burası mühim, gem’i elimizde değil- meftunluğumuz diptekini tercih vaziyetindedir. Şu esnada bir mesele; teknolojik aletlerin maksada götürmede becerdiği moda tabirle “inanılmaz” –ki dikkatinizi çekerim, günümüz insanının tabirleri bile inanmaya değil inanmamaya meyillidir- kolaylıklara nazaran asıl maksada bir türlü vardıramaması, onun beşer cehdinin dışında kendi başına mekanik olarak ilerlediğinin de ispatıdır. Basit bir misalle, süratle seyreden otomobil direksiyonunun boşa dönmesi gibi… İşte, bu türlü bir ilerleme anlayışı, Sanayi Devrimi, yani makine davasının her şeyin önüne geçtiği bir dünya vaziyetinin ortaya çıkarttığı bir büyük buhran, iki koca dünya savaşı ve ardından bir türlü toparlanamayan ve gittikçe daralan, daraldıkça parçalanan, parçalandıkça bütünü kaybeden ve her bir parçası kendi başına bir alamet olsa da bir bütünden azade olarak insanlığın meselelerine değil, belli şahısların tekelindeki bir zekâ, politika ve iktisat manzarası doğurmuş, halen de doğurmaya devam etmektedir… Bugünlerde ABD Başkanı Trump tarafından “ben oynamıyorum kardeşim, ne haliniz varsa görün” diyerek terk edilmeye yahut yeni bir ayar verilmeye çalışılan küreselleşme isimli tek tip bir dünya yaratma planı, hususiyetle 1980’lerden sonra bir anda zirve noktasına çıkıvermiş, İkinci Dünya Harbi’nden beridir yeni şartlara nazaran hazırlığı yapılan, esasında nereye gittiği hakkında hazırlayıcılarının da net bir fikrinin olmadığı, fakat çok ustaca fikirleri varmış gibi yapılıp ilahlık modunda satışı yapılan Yeni Dünya Düzeni modeli, 1999’un son gecesinde 2000’e girerken şaka gibi –ki hakikaten de mekr ifadesine nazaran söylersek tam da böyledir- bir hâl içinde kendi fişini, hâdiseleri ilâhî seyrine bırakıp sadece seyretmekle yetinerek çekivermiş, tersinden bir mucize halinde en büyük iman teslimiyetine benzer bir hâl içerisinde kendileri hakkında ne takdir edildiğini yaratıcıya havale etmekten başka bir tedbir gösteremeden en büyük teslimiyet içine girmemişler midir? Neyden mi bahsediyorum? “2000 yılı problemi (Y2K problemi, milenyum hatası, Y2K hatası yahut da sadece Y2K diye de bilinir) diye ortaya çıkmış ve o günlerde bütün dünyayı sarmış bir krizin” nasıl atlatıldığından yahut altında kalındığından! Hatırlatalım: “1 Ocak 2000 yılından sonra eski bilgisayar ve yazılımlarında görülen ve tarih ve zamanla ilgili işlemlerde hatalı sonuçlara yol açan bir yazılım hatası.” Bizim teknolojik dünyaya intibakımız o senelerde ve hâlen gerçekleşmediğinden bizim için devlet ve bankalar çapında kısmen yaşadığımız fakat esas korkunun büyük devletlerin tümü tarafından sosyal taraflarıyla da iliklerine kadar hissedildiği mevzu… Sadece 1999’dan 2000’e girerken dijital bir “kıyamet” yaşamamak için dünya çapında harcanan para miktarı o günün parasıyla 1 trilyon dolar olmuştu; başta ABD, Japonya olmak üzere tüm dünyada erzak depolamaya kadar varan bir panik havasına girilmiş ve neticesinde iş, o saat gelindiğinde elini kolunu bağlayıp, ne olacağını beklemeye dayanmıştı. 2000’e girildiğinde ise beklenildiği gibi büyük bir felaket meydana gelmedi ve derin bir oh çekildi… Fakat! İşte, tam da bu manzaranın bize gösterdiği şey, bütün bu makine dehasına mukabil büyük devletler başta olmak üzere herkesin tedbirini en ileri teknolojik aletler yerine bir bilinmez’e, gaibe havale etmiş olması hakikaten de ruhçuluğun zaferi adına ne büyük hüccettir. Cabası, ortaya çıkması muhtemel problemlerin boyutu hakkında hiç kimsenin bilgisi yoktu ve Y2K probleminin dünyada 500 milyar doların üzerinde bir zarara yol açacağı tahmin ediliyordu! Hakikaten de dünya çapında 500 milyar dolar bir zarar beklentisi için 1 trilyon dolarlık harcama yapılması da göstermiştir ki, makine davasının güdücüsü gibi gözükenler esasında makinenin güttüğü bir dizayn içinde savrulmakta, fakat işin mahiyetini anlamayanlara karşı kendilerinde büyük bir güç vehmettirerek, esasen sonunun nereye varacağını bilemedikleri akışı –biraz evvel de görüldüğü gibi- seyretmekten başka bir tedbirleri de bulunmamaktadır… Eğer makine terakkisinde iş bütün hesapları yaptıktan sonra makinenin yüzde yüz neticeyi verecek kudreti olmadığını tayin etmeye kaldıysa, biz bu gibi durumları Türkçe'de direkt olarak “Allah’a emanet” diye niteliyoruz; bütün bu planları yapanlar, teknolojinin ileri derecede yer ettiği ve ruha dair her şeyi büsbütün gömmeye çalışıp, insanlığa ilahlık etmenin son haddi makineyi Allah’a havale etmekten başka bir çıkar yol bulamamış ise, bu mesele insanlık adına bir tarafıyla galiba trajik diğer tarafıyla da pek komiktir?  Trajiktir! Çünkü benliğini keşfedip asıl varlığa yol bulmak için icat ettiği her şeyi kullana kullana sonunda nefsini ilah zannetme hatasına düşmüş, zaten en başta yani cennetten bir hata neticesinde gelenin sonunda hiç olmazsa hata noktasından “ilk hata”yı tersinden de olsa yakalıyor olması hakikaten trajiktir!  Komiktir; çünkü Mekkeli müşriklerin seyahat esnasında yanında bulundurdukları helvalardan evvela put yapıp tapmaları, sonrasında karınları acıktığında bu putları yemeleri gibi, bütün makine terakkisine mukabil bir gece yarısı oturup kendi eliyle yoğurduğu ve tapmayı adet edindiği makine putundan ümidi kesip işi gaibe atfetmeleri acı da olsa gülümsetmektedir. İşte, bütün büyük icat ve keşiflere mukabil makine davasının Şarlo’nun yüzyıl evvel bugün varacağı noktayı işaret ettiği, “sakız çiğnemek zor iş” dersinin aptal bir talebesi kıvamına dönüştüğü yer de burasıdır; ruha bağlı bir keyfiyeti, aklı, ruhtan koparıp son haddine kadar gerenler, onun asıl dayanak noktasından bağımsız hareket ettirildiğinde kopmaktan ve absürd-saçma, yani bir tarafıyla trajik diğer tarafıyla komik  görülmekten başka seçeneği olmadığını anlayamamışlardır. Batı adına tümden haksızlık da etmeyelim; Boutrox, Bergson, Haydeger, Fromm gibi bazı Batılı filozoflarca bu hâl hem ikâz, hem de itiraf edilmiştir... Neticede bu makine davası esasen ileri-geri meselesinin tamamen izafi olduğunu göstermiş, sadece işin planlayıcılarını değil, dünyayı laboratuar sahası olarak gördüklerinden ötürü denekleri olan bütün toplumları da “sakız çiğnemek zor iş” dersine tabi tutmuş ve halen de tutmaktadır. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi “bu makine gide gide hiçbir beşeri cehde” yer bırakmayacak mıdır? Ruh intikamını mı almaktadır? Baran Dergisi 612. Sayı

Kadın Ressamın Son Çığlığı: Viva la Vida

Michel de Montaigne, “Denemeler”i için, “ben eserimi yaptım, eserim de beni.” demiştir. Frida Kahlo, sanki Montaigne’in bu ifadesini test edercesine, ardında üçte biri portre olmak üzere 150 resim bıraktı. Bir fotoğrafçının kızı olan Frida, babası Guillermo tarafından bir erkek çocuğu kadar yiğit ve haşin bir şekilde yetiştirildi.  Zannedersem, Rembrant ve Van Gogh'tan sonra en fazla portre çalışması yapan ressam Frida Kahlo'dur, Meksika ve Paris’teki sanatçı çevresinin gözde şahsiyetiydi. Sıhhat problemleri daha altı yaşındayken başladı; babasıyla çıktığı seyahat sırasında bir kaza yaşadı ve bu hâdiseden sonra bir ayağı topal kaldı. Arkadaşları ona “Tahta Bacak Frida” derdi. Tüm hayatını etkileyecek trafik kazası başına geldiğinde ise daha on sekiz yaşındaydı.  Resim ve komünizmaya alâkası ressam Diego Rivera sayesinde olmuştur. İşvesi ve cazibesini bir şaheserin parçasıymışçasına kullanabilen Frida, Diego’yla evlendi. Kahlo, sanat tenkitçileri, zamanın Meksika’daki Komünistleri ve Gerçeküstü (Sürrealist) akımının takipçileri tarafından sürekli tartışma mevzuu olmuştur. Geçirdiği trafik kazasından sonra otuz iki kemiği kırılan ve omuriliği zedelenen genç kız, yatalak bir hayat geçirdi. İlk çalışması kadife elbiseli otoportresi olmuştu: O zaman “Filhakika pek ehemmiyet vermeksizin resim yapmaya başladım” demiş, sonrasında bir şeyler resmettikçe acılarının dindiğini hissetmişti.  Şakacı şahsiyeti, enteresan tipiyle çevresindekileri büyüleyen Kahlo, sanat tenkitçisi John Berger'in ifade ettiği üzere eserlerini icra ederken çok fazla tuval kullanmamıştır; çoğunlukla metal yahut metal kadar pürüzsüz yüzeyli suntalara çalışma yapmıştır.  Evet, onun resimlerinde bazı müstehcen figürlerin olduğu doğrudur. Bu hususta meseleyi basitleştirmek yerine, yüreği ıstırap dolu bir kadının masumiyetini aramak gerektiğini düşünüyorum. Kahlo kendisini resmettiği eserlerinde kendisiyle yüzleşiyordu.  Arjantinli şair Juan Gelman'ın “Düşünülemez Hassasiyet” isimli eserinde şu satırlara rastlarız, sanki Kahlo için tasarlanmıştır: “bu kadın sadaka istiyor tencerelerle tavaların alacakaranlığında deliler gibi yuğduğu/kanla/nisyanla onu tutuşturmak bir Gardel plağı koymak gibidir gramofona yıkılmaz semtlerden gelir, sokak ateşleri onun bir kadınla bir erkek yürüyor bağlı acının önlüğüne tutunmuş yıkansın diye attığımız tıpkı anam gibi tahtaları ovan her gün ki günün birinde ayağının dibinde bir inci tanesi bulacak.” Kahlo’nun hatırında daima şu söz vardı, “ıssız yerlerde kendin için bir âlem ol.” Meksika başkenti Coyoacan’daki, Frida’nın yaşadığı küçük mavi ev artık “Frida Kahlo Müzesi” olarak faaliyette. Rene Magritte, Salvador Dali’yle birlikte Sürrealist okulun en mühim temsilcilerinden biri olan Kahlo, Meksika’daki ilk şahsî sergisini 1953 yılında açmıştı. O mavi evin kapısında, bekleyen bir ecel vardı, Kahlo o ânın er yahut geç geleceğini biliyor ve sessiz sedasız nasıl öleceğini düşünüyordu. Sanki o gün öleceğinden haberdarmışçasına, karpuz figürlerinin yer aldığı son resminde, “viva la vida” yani “yaşasın hayat” yazılıydı. Baran Dergisi 612. Sayı

Adalet, Ekmek ve Batılılaşmak

Adalet kavramının dillere pelesenk edilip içinin boşaltıldığına dair milyonlarca yazı yazılmıştır. Bu yazıda basit teknik bir ayrıntının adalet mekanizmasını nasıl etkilediğine değinmek istedim ve bu nedenle aktüel bir konu olan ekmeği seçtim. Teknik ayrıntılarla biraz başınızı ağrıtacağım zira bu ayrıntılar doğru anlaşılmaz ise parçanın bütünü etkileme mekanizmasının anlaşılması sıkıntıya girebiliyor. Mevzûa girmeden evvel endüstrinin ekmek üretim sürecinde kullandığı katkı maddelerine ilişkin olarak bazı literatür bilgilerine bakma ihtiyacı duydum. Ekmek hamuru hazırlarken temel bileşenlerin (un, su, tuz) yanı sıra katkı maddeleri dediğimiz yardımcı bileşenleri kullanılır. Katkı maddelerinin ülkemizde kullanımı Avrupa Birliğistandartlarınınmevzuatımıza uyarlanmış şekliyle yapılmaktadır. Ülkemizde toksikolojik çalışmalar yapılmamakta,kullanım miktarları ve ürün tanımları için uluslararası standartlar uygulanmaktadır.  Kullanımı yaygın olan katkı maddeleri; Anti-mikrobiyal maddeler; küf gelişimini geciktirerek ekmeğin daha uzun süre muhafaza edilmesini sağlar.  Emülgatörler;üretimdeki değişikliklere karşı hamurun dayanıklılığını arttırır. Hamura ilave edilen su miktarını arttırarak ekmeğin ve kalitesinin artmasına yardımcı olur. Ekmeğin hacmi, kabuğun gevrekliği, ekmek içi gözenek yapısı gibi kalite özelliklerini geliştirir. (Gösterişli ekmek) Bayatlamayı geciktirerek daha uzun süre taze kalmasını sağlar. Tatlandırıcılar;mayalanma süresini kısaltır. Oksidanlar ve enzimler;Unun olgunlaşma süresini kısaltır. Normal şartlarda taze unların doğal olarak olgunlaşması için 35 ila 60 gün süreye ihtiyacı vardır.  Hemiselülazlar;unda bulunan ve suda çözünmeyen hemiselülozu suda çözünebilir hale getirir, böylece ortamdaki suyu tutarak ekmek hacmini olumsuz etkileyen çözünmeyen kısım faydalanılmış olur. (Hemiselülazlar da enzim grubunda olmasına rağmen ayrıca belirtme ihtiyacı duydum zira selüloz posa görevi ile sindirimde çok önemli bir işleve sahiptir. Sindirim problemlerinin ana sebebi posa eksikliğidir. Endüstri, selülozu değerlendirip ekmeğin daha çok su tutmasını sağlayarak tüketiciye un yerine su satmaktadır; çok ciddi sindirim problemlerine yol açtığının farkındadırlar İnşallah) Stabilizörler;gıdaların fiziko-kimyasal durumlarını korumalarını sağlayan, iki veya daha fazla karıştırılamaz fazın homojen dağılımını ve gıdaların var olan renklerini koruyan veya kuvvetlendiren maddelerdir. Kıvam artırıcılar ve jelleştiriciler; makineye işleme kolaylığı sağlarlar.  Katkı maddeleriuna genelde fabrikalarda eklenir. Ancak muhtelif ekmek cinslerinin imali sırasında fırınlarda da katkı maddeleri kullanılmaktadır. Bu kadar çok katkı kullanılmasının sebebinin insanların daha güzel ve daha sağlıklı ekmek yemesi olmadığı, katkı maddelerinin işlevinden anlaşılmıştır sanırım. Amaç, kısa sürede, az iş gücü kullanarak makinelerle daha fazla ekmek üretmektir. Normal şartlarda un, öğütülüp depoda 35-60 gün bekletildiğinde olgunlaşma sürecini tamamlar ve katkı maddelerinin %80 inin kullanılmasına gerek duyulmaz. Neden depoda bekletilip zamanı gelince kullanılmaz? Çünkü sanayici unu ürettikten sonra satmak için en az 35 gün beklemek zorundadır.(Ya da fırıncı 35 günlük un stoku yapmak durumunda) Yani bugün ürettiği malı 35 gün sonra satabilir. Bu da “birim mal” için 35 kat, yani 1000 lira yerine 35 bin lira sermaye ve fazladan depo yatırımı demektir. Durum değirmen için böyle iken fırın için de aynıdır. Geleneksel usulde ekmek yapımı için en az 35 gün bekletilmiş un, 10-12 saat mayalanmaya bırakılır ve akabinde işlenir. Ancak modern usulde mayalama süresi 1-2 saate kadar indirilmiş durumdadır. Geleneksel usulle mayalanan ekmeğin fırında pişme süresi 2-6 saat iken modern usulde bu süre 20-30 dakikaya kadar düşürülmektedir. Yoğurma, hazırlama, pişirme işlemlerinin makineleşmesi ile işçilik ve zaman tasarrufu azami seviyelere ulaşmış durumdadır. Makineleşme güzel bir gelişme gibi görülse de hamur yoğurma, şekillendirme, dinlendirme ve pişirme aşamamalarında hamurun makineye yapışmaması, ekmeğin şeklinin bozulmaması, gösterişli olması, çabuk pişmesi, geç bayatlaması istendiğinden onlarca değişik katkı eklenmektedir. Tüketici isteği; temiz, sağlıklı ve katkısız ekmekolduğu halde endüstrinin bu konudaki ısrarının sebebi anlaşılmıştır sanırım.  Tüketici talebini görüp bu doğrultuda ekmek yapan mahalle fırınlarımız var elbette. İş ürün fiyatına geldiğinde aralarında iki katı geçen farklılıklar olduğunu görürüz. Ucuzluğun sebebini yukarıda anlatmaya çalıştık: Bunlara ek olarak alenen hırsızlık söz konusu. Ekmeğin su tutma kapasitesini arttıran katkı maddelerine değinmiştik. Sözde bu katkılar ekmeği daha lezzetli yapıyormuş. Yapılan şey 100 gr un yerine 90 gr un kullanıp piyasa hâkimiyeti kurma çabasının “bilimsel ve yasal” yöntemi. Çalınan un nisbeten lehimize sayılır, zira daha az ekmek yiyerek kilo almamış oluyoruz. Esas mesele katkı maddelerinin sağlığa zararlı olmadığı iddiası ile yasal hale gelmiş olmaları… Bir bakalım; Gerek doğal gerekse kimyasal yolla elde edilen katkı maddeleri, ilaç vb. ürünlerin insan sağlığına zararlı olup olmadığının bilimsel olarak tescillenmesi sürecini, işin içerisinde bizzat bulunan birisi olarak kademeleriyle anlatıyorum. Buraya dikkat; Mevzuatla belirlenen tat, koku, renk, iletkenlik, PH, hijyen, içerik, oran, doz, paketleme, işlev, vb. özelliklerin test edilmesi belli teknik ve rutinler çerçevesinde yapılır ve bu kısmı tüketiciyi çok ilgilendirmez. Tüketiciyi ilgilendiren kısım toksisite (zararlılık) kısmıdır. Yöntem, deney hayvanları ya da doku kültürlerine bu maddenin verilmesi ve sonuçların maksimum 1-4 hafta gözlenmesine dayanır. LD-50 kavramı, deney yapılan canlının %50’sini öldüren doz anlamına gelir ve bütün kararlarda bu kavram merkez alınır. Örneğin “A dozu %50, B dozu %20 öldürdü, C dozu öldürmedi” gibi… Öldürmeyen doz belirlendikten sonra deney hayvanı veya doku kültürüne uygulanır ve 1-4 hafta süreyle etkileri gözlenir. Hayvan ya da doku bu sürede ölmez veya hastalanmaz ise maddemiz sınıfı geçer. Buna AB Standardı denilir ve mal piyasaya verilir. (Fakat ben ekmeği 4 hafta yemiyorum ki. Bilimin teklifi “4 hafta ye bir daha yeme.” Maalesef durum bu. Bilim hazretleri böyle emrediyor.) Toparlayacak olursak değirmenci ve fırıncı, az sermaye ile daha çok iş yaparak rakipleri bertaraf edip tröst olacak diye hızla olgunlaştırılmış unlardan elde edilen hamur ürünlerini yiyoruz ve böylece sindirimi süper hızlı nişastalar, kanımıza son hızla giriyor. Bunun sistemlerimiz üzerine yaptığı küçük dokunuşların obezite ve diyabet başta olmak üzere kronik hastalıklara yol açtığı bilindiği halde ilgili ve yetkililerin “üç maymun oyunu” devam ediyor. (Ki bu sadece bir katkı maddesinin etkisidir, diğerlerinin kanserojen, depresan, vb. etkilerine değinmek için onlarca sayfaya ihtiyaç var.) Örneği ekmek üzerinden vermiş olmamız, meselenin kolay kavranması maksadıyla idi. Gıda başta olmak üzere endüstriyel ürünlerin büyük çoğunluğunda durum aynıdır. Birileri kâr edip piyasaya hâkim olacak diye, insan sağlığı ve dolayısıyla insanlık yok sayılıyor. Hâlbuki en azından gıda sektöründe bu konu sağlam tutulsa, sonuç, daha çok patronun olduğu bir piyasada, daha çok çalışan ve sağlıklı bir toplum olacaktır. Sanıldığı gibi hayat pahalı değil daha ucuz olacak, çünkü piyasa tekel oluşumuna zemin hazırlayan sermaye birikimine fırsat vermeyecek, üretim “emek bazlı” kaldığı için bilgi ve ustalık gelişerek sektörden pay alan insan sayısı artacaktır. Bunun adı “gelir dağılımı adaletidir.” Yeri gelmişken siyasetçilerimize çatmadan geçemeyeceğim. Gelir dağılımı adaleti; “ayıptır günahtır biraz da fakir fukarayı gözetin”telkinleriyle sağlanabilecek bir husus değildir. Adalet karıncanın hakkı gözetilerek sağlanır. Yani teknik bir konudur. Katkısız gıdanın sağlığa zarar vermediği kesin, katkılı gıdanın zararları tartışılıyor ve ihtimal dâhilinde iken, mevzuatın tartışılandan yana tavır alması adalet terazisinin tek kefeli olduğunu gösterir. Ufacık görünen katkı maddesinden dolayı milyonlar işsiz, milyarlar hastalıklarla uğraşırken teraziyi tutanların veballeri dağlar gibi yığılır. Batılılaşma maceramızın her aşamasında küçük dokunuşlarla adalet anlayışımız felç edilirken, bu dokunuşları zevk alarak kabul etmemiz ayrı bir mevzu. Bırakın katkı maddesi boyutunda bir inceliği düşünmeyi, faiz, rüşvet, fuhuş, torpil benzeri kütük boyutunda meseleleri görmezden geliyor ya da göremiyoruz ki mesele dönüp dolaşıp, sorumluluk sahibi olabilme şartlarına sahib ahlâklı insana varıyor. Baran Dergisi 611. Sayı

İdarî Hukukta Alternatif Çözüm Yolları

Giriş Bizde hukuk sistemi maalesef yamalı bohça özelliği taşımaktadır. Cumhuriyet rejimi ile Batıdan ithal kanunların toplumumuza uydurulmaya çalışıldığı ve esasen ahlaki-siyasi-kültürel-iktisadi vs. sistem bütünlüğünde mevzular ele alınamadığı için sık sık kanun değişiklikleri olmaktadır. Bu temel eksiklik idari sistemi de etkilemekte  alternatif çözüm yollarına duyulan ihtiyacı daha da artırmaktadır. Ancak yargıya gitmeden önce sulh ile çözme kültürünün gelişmesi önemlidir. Çözüm yolları ise bütüncül ele alınmalıdır ki, birbirlerinin tamamlasın, maksad hasıl olsun. Alternatif uyuşmazlık çözüm yolları, yargılamalar dışında ihtiyaç duyulan bir konu olup, dünyada gittikçe bu yollara ilgi artmaktadır. Cezalandırmaya alternatif usul ve yöntemler olarak şunları sayabiliriz: ön ödeme, uzlaşma, kamu davasının açılmasının ertelenmesi, kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar, hapis cezasının ertelenmesi ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi kurumlardır. Hukuki ve idari uyuşmazlıklarda da benzer yöntemler vardır. Adliyeyi yükten kurtarmak ve uzayan yargılamaların önüne geçmek, niza ve çekişmeyi uzatmadan sulha kavuşturmak, hem kamunun hem fert ve toplumun faydasına olmaktadır. Alternatif çözüm yollarını dört başlıkta anlatacağız. Önce ihtilafın doğduğu idari mercide çözüm yollarını maddeler halinde vereceğiz. Sonra Kamu Denetçiliğini anlatacağız. Daha sonra Tahkim, Arabuluculuk ve Karma usulleri kısaca tanıtacağız. En sonra da Denetim Yollarını tek tek sayacağız. İdari uyuşmazlıklarda halk arasında “dayıya gitme” denen mafyaya başvurma yöntemi ise, vatandaşın hakkını mahkemelerde bulamayınca başvurduğu usulsüz de olsa alternatif bir yöntemdir. Burada bu konuyu ele almayacağız. Bu minvalde şunu da ilave edelim ki, bir büyüğe veya büyülere başvurma yöntemi dinimize, ahlâk ve geleneklerimize uygun bir yöntemdir. Ancak cemiyette ahlâkî tesanüd kaybolduğu için bu yöntemin uygulaması kalmamıştır. Ancak, aile ve yakın çevrede yine de söz konusudur.  I-AYNI İDARİ MERCİDE ÇÖZÜM YOLLARI A. Başvuru Yapmak B. Zararları Sulh Yoluyla İstemek C. Uzlaştırma: 1. İdarede Uzlaştırma 2. İdari Yargı Yerlerinde Uzlaştırma 3. İstikrar Kazanmış İçtihatlar Doğrultusunda İdari Başvuruyla Çözümlemek 4. Seri Davaların Danıştay Yorumu Alınarak İdare Tarafından Çözümlenmesi D. Vergi Uyuşmazlıklarında İdarî Başvuru E. Kamulaştırma Bedelinde Anlaşma F. Kamu İhalelerinde İdarî İtiraz II-KAMU DENETÇİLİĞİ (OMBUDSMAN) KURUMU Her ne kadar yürürlükte materyalist bir hukuk sistemi (Pagan Roma-Cermen Hukuku) olsa da toplumda meşruiyeti olan ve günümüze ışık tutan İslam hukuk sisteminden bahsedelim. İslâm’da idarecilik makamının “emanet” görülme anlayışı ve şûra emri, Osmanlı’da halk ile yönetimin bir bütün olmasını sağlamıştır. Meclis-i Meşveret yani Şûra Meclisi’ne şeyhülislâm, veziri azam, nakibul eşraf, defterdar vs. yönetim kadrosu katılır  denetim görevi görür idi. Padişah, meşveret meclislerinin kararlarının çoğunu onaylamıştı. Biraz da Paşa Divanları’ndan bahsedelim: Paşa divanları, eyalet divanları demek. Divan-ı Hümayun gibi beylerbeyi tarafından oluşturulur. Alttan gelen istekleri yukarı iletirler. Âyan başı ve ayan üyeleri de yönetime katılır. Âyan, valilere karşı dengeleyici unsur olarak düşünülmüş, fakat daha sonra kendileri ayrı bir güç olmuştur. İslâm’ın emri bil maruf nehyi anil münker emri ile birlikte Osmanlı’da uygulamasını bildiğimiz başta çarşı-pazar olmak üzere hukuk, adalet ve eşitliğin tevziini kontrol eden Hisbe Teşkilâtını da tarihi örneklerden sayabiliriz. Mütefekkir Necip Fazıl’ın Başyücelik Modeli’ndeki Halk Şurası (Divanı) müessesesi de kontrol ve denetleme sisteminin en ileri örneklerindendir. Çoğu kişinin bilmediği şu bilgiyi paylaşalım: İsveç Kralı Demirbaş Şarl İstanbul’a geldiğinde “Kadılar Kadısı” denen kurulun halkın şikayetlerine baktığını gözlemiş ve ülkesine gidince ombudsmanlık kurumunu kurmuş olup bu kurum 1809 tarihinde Şarl’ın görüşü doğrultusunda kanunlaşmıştır. Bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ombudsmanlık dünyada hızla yayılmış ve İsveç modeli örnek alınmıştır. Ne hazindir ki, işin kaynağı bizde iken ve asırlardır İslam toplumlarında mahalleler ve ihtiyar heyetinden tutun da Vefd, Kadılar Kadısı kurullarına kadar uygulanmışken ve esasen İslamın meşveret ve şura emri varken, biz Batılılaşma odaklı kanunlaşma ile bunu unutmuşuz ve çok sonra Batı uygulayınca bizde de gündeme gelmiş ama anlaşılmaz siyasi kısır tartışmalara kurban edilmiş, daha doğmadan öldürülmüştür.  Kamu Denetçiliği Kurumu ise daha önce Anayasa Mahkemesinin reddi üzerine 12.9.2010 tarihli halk oylamasıyla kabul edilerek anayasal kurum haline gelmiştir. Bu kurumun yaptırım gücü yok; ama psikolojik ağırlığı var. Bu bile idareye baskı oluşturuyor, vatandaşı bir nebze tatmin ediyor. Çalışma usulleri hâlâ istenilen seviyede netleşmiş değildir. Kamu Denetçiliği Kurumu’nun şeffaflığı sağlanmalı, çözüm üretmeli, idari yargı yerine sunulabilmelidir. Ülkemizde bazı yazarlarca ombudsmana benzetilen Devlet Denetleme Kurulu da kendinden beklenen işlevi yerine getirememektedir. Cumhurbaşkanına bağlı olması ve ancak onun isteğiyle harekete geçebilmesi, araştırma sonuçlarının istenildiği gibi kamuoyuna açıklanamaması, bireylerin doğrudan ona ulaşamaması, bizzat kendisi tarafından çözüm üretilememesi gibi nedenler yüzünden bu kurulu ombudsmana benzetmek zordur.(1) TBMM’de uzun tartışmalar sonucu 6328 sayılı kanunla Kamu Denetçiliği Kurumu 14.6.2012’de kurulmuştur.  Kamu Denetçiliği Kurumu’nun yetki alanından biraz bahsedelim. İsveç ombudsmanının yetki alanına kamu yönetimi, askeriye ve yargı kuruluşları girmektedir. Ülkemizde ise Kamu Denetçiliği idareyi denetlemekle görevlendirilmiştir. Bazı sınırlamalar vardır: Cumhurbaşkanı, yasama organı, yargı organı ve Türk Silahlı Kuvvetleri gibi. Kurum, başvuruyu 6 ay içinde sonuçlandırır. En başta bir ön inceleme yapar. Yasanın öngördüğü şekilde belli bir konuyu içermeyenler, yargıda görülen ve karara bağlanmış olanlar, sebepleri konusu ve tarafları aynı olanlar ile daha önce sonuçlandırılanlar incelemeye alınmaz. Bu husus mercîye başvurana bildirilir. İdari merci 30 gün içinde müsbet veya menfi cevap verir. Yasa Hakkındaki Eleştiriler: Re’sen(kendiliğinden) harekete geçemiyor; ancak başvurular ile harekete geçiyor. Hukuka uygunluk, yerindelik ve verimlilik gibi denetim ölçütlerinden hangilerini kullanacağı yasada belirtilmemiştir.(2) İdari sebeplerden kaynaklı yargı sürecinin gecikmesi ve yargı kararlarının uygulanmaması hususlarına kamu denetçisi bakabilmektedir.(3)  Yaptırım yetkisi yok, ancak öneride bulunabiliyor. İdarenin eylem ve işlemlerinin yanı sıra “tutum ve davranış” denetimi yapabilmesi ise olumludur. Kurumun iç yapısı ve iş bölümü, tek çatı altında 5 denetçide toplanması ve 80 milyonluk bir ülkenin ihtiyaçlarını kaldırıp kaldıramayacağı da eleştiri konusudur. Genel İdari Usul Kanunu, Sır Kanunu, Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun gibi mevzuat eksikliği de vardır.(4) III-TAHKİM, ARABULUCULUK VE KARMA USULLER 4501 sayılı kanun, imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerin denetimi konusunda, yabancı yatırımcıların çekincelerini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Milli tahkim yanında, milletlerarası tahkime dahi gidilebilir. Kamu kuruluşları arasında çıkan adli ihtilaflarda zorunlu tahkime gidilir ve kararlar kesin olup temyiz edilemez. İdare hukukunda doğrudan arabuluculuğa(uzlaştırmaya) yönelik hükümler de bulunmaktadır. 442 sayılı Köy Kanunu’na göre, iki köy arasında nizâlı sınırların çizilmesi için hükümet emriyle ihtilaflı köylerin ihtiyar heyetleri toplanabilir. Ve müzakereye girişebilirler. Uzlaşma sağlanamazsa, idare meclisi inceleme yapar ve 6 ay içinde doğrudan doğruya sınırı çizer. Bu karar kesindir. İki veya daha fazla köyün ortaklaşa yapacağı işlerde ihtiyar heyetleri anlaşamazsa kanun, kaymakama “arabulucu” sıfatı yüklemiştir. Şehirlerde ise ihtiyar heyeti benzeri hatırlı kişiler olmadığı için, uzman hukukçulara ihtiyaç vardır. 6326 sayılı Petrol Kanunu, hak sahipleri arasında çıkacak uyuşmazlıkların arabuluculuk yoluyla çözülmesini öngörmüştür. Sonuç alınamazsa Bakan veya Genel Müdür, ihtilafı en çok 20 gün içinde çözer. Bu karara karşı Danıştay’a tebliğ tarihinden itibaren 20 gün içinde dava açabilir.  Taşınmaz mal zilyedliğine yapılan tecavüzlerin önlenmesi hakkındaki kanuna göre alternatif uyuşmazlık çözümü vardır. İdare bunu önlerken Vali, Vali yardımcısı veya Kaymakam; tanıkları dinler ve verilen karar ise kesindir. Dava yoluna benzer bir uyuşmazlık çözüm yoludur.(5) Arabuluculuk çeşitleri olan geleneksel arabuluculuk, yargısal arabuluculuk ve modern arabuluculuk aralarında ise farklar vardır. Geleneksel arabuluculukta üçüncü kişi “ Bilge” ve “Âdil” sıfatlarını taşır, toplumsal baskı vardır. Yargısal arabuluculukta ise üçüncü kişinin otoritesi var, toplum baskısı yoktur. Hem arabuluculuk hem tahkim görevi görür adeta. Fakat sonunda bağlayıcı karar verebilir. Modern arabuluculukta ise uzmanlık(bilirkişilik) esas alınır. Tarafların kendi çözümlerini üretmesi istenir. Taraflara eşit olarak adil bir çözümden ziyade kazan-kazan sonuçlu bir çözüm hedefler. Tarafların kişisel çıkarlarına odaklanır. Bu kişiler birbiriyle uyumlu bir toplumun üyesi olmayabilir. Bundan dolayı toplumsal baskı ya da ortak değerlerin etkisi yöntemi değil, fayda-maliyet hesabıyla ve taraflardan her birinin kendi BATNA’sını (yani, müzakere ettiği çözüm önerisine en iyi alternatifinin ne olduğunu) tahlil etmesinin bir sonucudur.(6) IV-DENETİM YOLLARI A. Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kuruluna Başvuru:Kişilerin kendilerini ilgilendiren bilgileri edinme hakkı kanunla düzenlenmiştir.  B. Hiyerarşik Denetim:Üst makamın alt makamı hem yerindelik, hem de hukukilik bakımından denetlemesidir.  C. Vesayet Denetimi:Merkezi idare makamlarının yerinden yönetim kuruluşlarının işlemleri üzerinde kanunla öngörülmesi durumunda sahip olduğu istisnai ve sınırlı bir idari denetim türüdür.  D. Denetleme Kurulları. E. Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulu Tarafından Denetim. F. İnsan Hakları Kurulları Tarafından Denetim. G. Dilekçe Hakkı:TBMM’de dilekçe komisyonu kurulmuştur. Dilekçenin işleme konduğu, dilekçe sahiplerine ve ilgili bakanlıklara bildirilir. H. Kamuoyu Denetimi:4.kuvvet denen basının, idarenin işlem ve eylemleri hakkında yayın yapması ve bir şikayeti manşete çekmesi çok etkilidir.  İ. Siyasi Denetim:TBMM tarafından idarenin denetlenmesidir. V-AHLAKÎ , ADLÎ VE İDARÎ BAZI MESELELER VE ÇÖZÜM Alternatif çözüm yolları kanun içinde düzenlenmeli ve kuvvetlendirilmelidir. İdarî Usul Kanunu ivedilikle ve evleviyetle çıkarılmalıdır. İdarenin hareket alanının açık yasal hükümlerle belirlenmesi, hem idari yargının yerindelik denetimi tartışmalarına hem de idarenin keyfiliğine çözüm olur. (7) Güven konusunda da önemli sorunlar vardır. Şunu nakledelim ki, “insan için ontolojik olarak eşitlik hürriyetten önce gelmektedir.” Devlet idaresinde hatır gönül ve kaymak yeme işleri vatandaşlardaki güven duygusunu zedelemektedir. Eşitsizlik en büyük isyan sebebidir. Tarafların mali durumlarındaki eşitsizlik de çözüm yollarında sorun olabilmektedir. Tarafların çok olması ve büyük miktarlı uyuşmazlıklar gibi sorunlar da vardır. Hukukçuların yeterli donanımı olmaması ve bazı avukatların aç gözlü oluşu da sorun oluşturabilmektedir. Genelde ahlak sorunu bütün hukuk dallarında vardır. Sosyal ve siyasi düzenin aktörü olan insanın ilke ve değerleri olmadan hukukun da idarenin de siyasetin de yürümesi zordur.  Gizli bilgi ve belgelerin korunmasında yeterli güvence yoktur.  Alternatif çözüm yollarının kötüye kullanılması da söz konusu olabilmektedir.  Türkiye’de Kamu Denetçiliği Kurumu bekleneni verememektedir. Ombudsmanlık siyasi itiş kakışlara feda edilmiştir.  Anayasa Mahkemesi, idarenin bütünlüğü ilkesine dayanarak kamu denetçiliği kanununu durdurmuş idi. Halbuki idare, idare dışı yollarla da denetlenebilir. Nitekim idare, yasama organı tarafından denetlenmektedir.(8) 2010 Referandumu ile, bir çok meselede sorun çıkaran anayasa mahkemesinin bu kararı kaldırılmış oldu. Yasama organı, anayasa tarafından düzenlenmemiş bir konuyu ilk elden düzenleyebilmelidir. SONUÇ Kaybettiğimiz sulh ve barışın sebeplerini araştırmak için biraz geçmişe gidelim. Osmanlı toplumunda nüfusun da kalabalık olmadığı mahallelerde sorunlar ya camide ya da mahallenin sözü geçen büyüklerince çözülüyor idi. Öyle ki, evlenme çağına gelen genç kız ve erkeklerin birbirine denk olanları, çocukluğundan beri onları tanıyan ve huylarını bilen mahallenin büyükleri tarafından uyumlu bir şekilde birleştiriliyordu. Birbirini yıllarca tanıyan ve yıllarca aynı mekanı paylaşanların uyumu ile çözüm sağlanmaktaydı. İdari işlerin çoğu da halkın kurduğu vakıflar eliyle yürütülüyordu. Anlaşılan o ki, İslamın paylaşım ve dayanışma kültürü ile idareye pek az iş düşüyor idi.   Yukarıdan çıkarılacak bir ders olarak söyleyelim: İdare eden ile idare edilen arasındaki ilişki aynı mahallede oturan ilişkisi gibi olmalı. Yöneticiler halka balkondan bakmamalı.  Günümüzde mahalle kültürü yok. Öyle ki, şehir hayatı içinde herkes kaybolmuş vaziyette. İnsanlar hem birbirlerine hem idareye güvenmiyorlar. Niza ve çekişme hayatın aslı, esası olmuş; sulh ve huzur hayatın aslı esası olacak iken. Yöneten ile yönetilen arasında ortak bir şey gerek ve bunun etrafında karşılıklı mutabakat gerek. Bu değerler ortadan kalkınca istediğiniz kadar kanun çıkarın dava dosyaları birikmekten başka bir işe yaramaz.  Hazreti Ömer, kamuoyunun derdini ve dileklerini dile getiren “vefd” isimli heyetler oluşturdu. Bütün vilayetler,  merkeze halkın temsilcileri olan “vefd” isimli heyeti göndermek ve şikayet-dileklerini bildirmekle mükellefti. Hazreti Ömer her fırsatta halka bu husustaki haklarını sımsıkı elde tutmalarını ilan ve ihtar ederdi. (9) İslam hukukunun haklar kategorisinde olan seçme, danışma, murakabe, azletme ve aday olma şeklinde sayabileceğimiz siyasî haklardan Müslüman kişi vazgeçemez ve bunları devredemez. Zira bu haklarda kişi hakkından ziyade Allah hakkı ağır basar ve bu haklar aynı zamanda bir görevi ifade eder. Tıpkı insanın sağlığını koruması ve boş yere canını tehlikeye atmamasının Allaha karşı bir vazifesi olduğu gibi.  Çağımızda idarelerin önemli bir zulüm unsuru olan “bürokratik oligarşi”ye dikkat çekmek istiyoruz. Ortada belli bir fail olmadığı için gizli ve çok yaygın olan bu tehlikeye karşı devletler çaresizdir. Ancak insan unsuruna yani aşk ve ideale ehemmiyet veren, vazife şuuruna sahip fertlere görev tevdi eden rejimler, bu tehditle başa çıkabilir.  Teknolojinin doğurduğu imkanlarla bir çok şeyi daha hızlı yapma ve bir çok soruna daha hızlı ulaşma imkanımız var. Bürokratik rahatlık içinde makamları çiftlik gibi kullananların denetlenmesi gerekir, fakat denetleyenlerin de çapı ve dürüstlüğü önemlidir. Bunun için halkın denetime ve yönetime katılması artırılmalı ve şeffaflık sağlanmalıdır. Kısaca, yöneten ile yönetilenler iç içe olmalıdır, yöneticiler halkın sorunlarından ve dertlerinden uzak saraylarda veya tecrit olmuş sitelerde yaşamamalıdır. Toplumun değerlerini koruyan, gelir dağılımı ve bölüşüme, eğitim ve çalışma imkanlarına kadar adaletli bir sistem olmalıdır. Maalesef bürokratik rahatlık ve kokuşmuşluk o boyutlardadır ki, şahsi kanaatim, müteahhit zihniyetli siyasetçiler ceplerine doldurma riski taşısalar bile, daha iyi icraat yapmaktadırlar. Tabii ki gönlümüz iş yapan dürüst insanlardan yanadır. Bizim kültürümüzde bilhassa Türklerde Aksakallılar diye bir kurum var, bunu tekrar canlandırmalıyız. Birçok Türk Cumhuriyetinde fiilen uygulanmaktadır. Özbekistan Anayasası’nda “mahalle ve aksakallılar” olarak geçmektedir. Türkiye’de Çerkez ve Alevi cemaatlerde ihtilafları kendi aralarında çözme adeti halen yaygın olarak sürdürülmektedir. Modernleşme-Kapitalistleşme hayat tarzının propagandasına karşı biz kendi müesseselerimizi yaşatmalı yahut yenilerini kurmalıyız. Başta muhafazakâr bir hükümet sistem de kapitalist hayatı desteklemekte, aile ve çocuklara varıncaya kadar tüketim ve çıkar amaçlı hayat tarzının bombardımanı altında kalmaktadır. Yerli ve milli olmak için, kültür, sanat, eğitim, iktisat vs. politikalarımız da yerli ve millî olmalı. Batı veya Doğu emperyalizminin politikalarından şikayet etme yerine bizce alternatif çözüm yollarını üretmeli ve hayata tatbik etmeliyiz. Kendimizin ve çoluk çocuğumuzun kurtuluşu buna bağlıdır. Netice olarak, alternatif çözüm yolları ile ilgili müesseseleri geliştirmeli, işlerlik ve yaygınlık kazandırmalı. Çünkü, “En kötü barış, en iyi savaştan iyidir.” Kötü yönetimin, eşitsizliklerin, adam kayırmaların ve yolsuzlukların çok olduğu bir siyasi rejimde idareye de güven olmaz. Halk bu güvensiz ortamda her şeye itiraz etmek ister. Onun için bizde idarî uyumsuzluklar çoktur ve idarî yargının da yükü bir hayli fazladır. Önce toplumun ruh köklerinden gelen millî bir sisteme ihtiyacımız vardır. Batılılaşma ile kimliğini kaybeden Türkiye’de sistem tartışmaları bitmemektedir. Allah’ın ve kulun haklarını tanıyan yepyeni bir nizam ve insana ihtiyaç vardır.   Dipnotlar 1-Müslüm Akıncı, Kamu Denetçiliği (Ombudsman) Kurumu, LHD, sayı:120, 2012, s. 35. 2-Akıncı, a.g.e., s. 48. 3-Akıncı, a.g.e., s. 49. 4-Akıncı, a.g.e., s. 51. 5-Mustafa ÖZBEK, Alternatif Uyuşmazlık Çözümü, İst:2004, s. 387-389 6-Özbek a.g.e., s. 245 7-N. İlker Çolak, İdari Uyuşmazlıklarda Alternatif Çözüm Yolları http://www.ilkercolak.com.tr/idari_uyusmazliklarda_alternatif_cozum_yolları/ 8-Kemal Gözler; Gürsel Kaplan, İdare Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2013. 9-Salih Mirzabeyoğlu, Hukuk Edebiyatı-Nizam ve İdare Ruhu, İbda Yayınları, İstanbul, 1989, s. 134. Baran Dergisi 611. Sayı

Kadüse veya Ahenk Helozonunda Görünen Horoz (5)

Hemen tüm canlılarda omurganın yılankavi olması kanaatimce çok ilginç. Diğer taraftan, yeraltı dünyasının sembolünün yılan olmasından hareketle de, Hak mânâsının yanı sıra, Allah’ın hayat sıfatının tecellisine yataklık eden toprağın insanların beslenmesine ve de hastaların şifa bulmasına vesile olması dikkate alındığında, bitki veya ağaçların yetişmesine imkân veren bir keyfiyeti (hayat!) haiz olması da çok ilginç.  Eskiçağ insanlarının yılanı kutsal saymalarının bir nedeni de yeraltındaki ölü atalarının ruhlarıyla ilişki kurduğuna ya da onlarla bağlantıda olduğuna olan inançlarıydı. Niğde-Bahçeli yöresindeki kazılarda bulunan Geç Neolitik Çağa ait yılan ve beraberindeki tanrı ve ana tanrıça işlemeli vazolar, o dönemler için yılanın kutsal bir varlık olduğunun göstergesi olarak okunmuştur.  M.Ö. 3000 yıllarına ait olduğu tahmin edilen Gılgamış destanında da yılan başroldedir. Dostunun ölümüyle şaşkına dönen Gılgamış, hayatın ve ölümün (“kendini bilmek” veya “Ben Kimim?”) sırrını bilmek veya bulmak ister. Utnapiştim(1) ona tufan hadisesini anlatır ve gençliği geri getirecek bitkiyi (tedaisi, sarmaşık, “kadüse”, nurbat, rüya, “ledün ilmi”, nebat, yeşillik, “İslâm”, namaz, secde, miraç!) nerede bulacağını söyler, öğretir. Gılgamış sonunda otu bulur. Ancak yıkanmak üzere suya girdiğinde yılan gelip otu yer. Gılgamış sudan çıktığında geriye sadece otu yiyen yılanın bıraktığı derisi kalmıştır. Bu nedenle Mezopotamyalılar sık sık deri değiştiren yılanı hayatın güç kaynağı olarak kabul etmişlerdir. Nitekim yılan, deri değiştirerek kendisini yenileyen bir özelliğe sahiptir. Tedaisi, “iman tazeleme” mânâsına “tövbe-i nasuh” veya “kendinden zuhur” esprisi! Bu mevzu, İslâm’da küfür olarak kabul edilen, fakat meselâ Hint mistisizminde tenasüh olarak bilinen reenkarnasyon-yeniden bedenlenme hadisesi ile ne derece ilişkilidir, araştırmaya değer. Diğer taraftan, meselâ Nuh Tufanı’nda, Cebrail Aleyhisselâm tarafından Mekke yakınlarında bir dağda saklanan Hacerü’l-esved ile bir ilişkisinin olup olmadığı da araştırmaya değer bir mevzudur.  Eski Mısırlılarda yılan genelde ilahî gücü ve saltanatı (meselâ; iman, ruh, hilafet!) sembolize eder. Ancak, buna karşın karanlığın ve kötülüğün habercisi (meselâ; küfür, nefs, diktatör!) olarak da görülmüştür. Birbirini tekzib eden bu durum, “beden” (İBDA), dolayısıyla da “Elif” (kıyam, “insan”) veya “horoz” (denge, ahenk, muvazene, “küllî ruh”) ekseninde iyi, doğru ve güzele bakan ruh ile kötü, yanlış ve çirkine bakan nefs zıtlığına bir işaret olarak kabul edilebilir. Kadüsedeki asanın (Elif, Bir, “Horoz”) etrafında sarmaşık veya helozon şeklinde dolanan iki yılan (hayat) esprisi! Tek tanrılı dinlerdeki genel inanışa göre yılan olumsuzluk amili kötü bir yaratıktır. İnsanları yasakları çiğnemeye davet eden bir aldatıcıdır. Eski Ahit’te şeytan yılan olarak vasfedilir ve Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına neden olmuştur.  X. yüzyıldan itibaren İslamlaşmaya başlayan Türkler, ortaya koydukları sanat ürünlerinde Orta Asya’dan getirdikleri konuları, stil ve sembolleri yaşatmaya devam etmişlerdir. Ejderler eski inanışlar doğrultusunda kale, han saray gibi yapılardan içeriye kötülük, düşman ve hastalık girmesini önleyici bir tılsım olarak kullanılmışlardır.  Tevrat’ta, “Sayılar Kitabı”nda çöldeki uzun yolculukları sırasında İbraniler’in Musa’ya güvenmemeleri ve Yehova’ya iman etmemelerinin cezasını zehirli yılanlar tarafından sokulmakla ödediklerinden ve birçoğunun öldüğünden söz edilir. Bunun üzerine Musa “tunçtan yılan” yapar ve bu yılana bakan herkes iyileşir. İyileştirici bir tanrı simgesi olan sopaya dolanmış yılan, Doğu ve Akdeniz Antik Çağ’ında çok sık rastlanan bir tasvirdir. Eski Türkler arasında yılan sağlık ve mutluluk sembolü olarak görülmüştür. Meselâ sağlık kuruluşlarının kapılarında çifte yılan sembolü vardır. Anadolu’daki Selçuklu Hastaneleri buna örnektir. Yılanlar ve sürüngenler birçok kültürde rastladığımız ortak sembollerdir. İzleri Apaçiler, Navaholar, Nijeryalı Brassmenler, Hintli Nagalar ve İngiliz Stonehedge kalıntılarına kadar uzanır. Kızılderililer’e göre de yılan deri değiştirerek doğum, yaşam ve ölüm arasındaki metamorfozu sembolize eder. Yılan çok eski çağlardan beri korkulan, merak edilen ve saygı duyulan bir canlı olmuştur. Hayatın “tehlikeli bir oyun” olduğu deyimine yataklık ettiği dahi düşünülebilir. Yılanın kutsal olduğu inancı birçok söylenceye kaynak oluşturmuştur. Yılan elleri ve ayakları olmamasına rağmen bütün vücuduyla çok hızlı hareket edebilir, birden ortaya çıkıp birden gözden kaybolabilir, toprağın altında, üstünde ve hatta suda bile yaşayabilir. Havada uçabileni dahi vardır. Meselâ Semender! Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, semender gören kişinin ledün ilmine vakıf olacağından söz eder. Demek ki yılan, havada, karada, denizde her daim varlığını hissettiren bir varlıktır. Hayat!.. “Su hayattır!” deyimine yataklık eden olarak, Mutlak Ölçü ile sabit olduğu üzere, “Hayat suya işledi ve her şey sudan yaratıldı!” Tedaisi, “nutfe”, “tenasül”, “horoz”, “malik”, melik”, “hükümdar”, “halife”, “insan”!..  Yılan öldürücüdür ve eski çağlarda yılan zehiri az miktarda verilerek panzehir olarak kullanılmıştır. Zehir ve panzehiri mündemiç yılan! Kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs, tıpkı yılan gibi, zehir ve panzehiri de mündemiçtir. Nefs, zehirdir. Ruh ise onun panzehiri. Sıhhat bulmak için nefsin zehrini şifaya tahvil etmek gerekir. Üstad Necip Fazıl’ın bir şiiri: “Zehirle pişmişaşı yemeye kimler gelir?” / Dilsizce, yalnız Allah demeye kimler gelir?”(1972). Zehri şifaya tahvil eden “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden İBDA Mimarı’nın ta kendisidir. Hem de dilsizce Allah diyerek! İBDA, nefsin karşısında ruhu temsil eder. Bu durum, “İstikbâl İslâmındır” mânâsıyla da doğrudan ilişkilidir. Çünkü sözkonusu olan mânâ, Allah’ın takdirindedir ve bu mânâya namzet olan insan, Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm’ın misyonuyla da doğrudan ilişkilidir. Hadîs ile sabit olduğu üzere, meâlen, “Mehdi Aleyhisselâm ibadeti ile değil de, sabrıyla imtihan edilecektir.” İBDA Mimarı’nın çile dolu hayatı hepimizin malumudur. Telegram ile taçlandırılan (Çile tacı!) tüm yaşanmışlıklara rağmen, Allah’a hiçbir zaman hâlinden şikayet etmediğini ve tüm yaşadıklarını nefsinden bildiğini dile getirmiştir. Dilsizce Allah demenin ne demek olduğunu göstermiştir.  Yılanın derisini değiştirmesi onun ölümsüzlük ile özdeşleştirilmesine sebeb olmuştur. Bazı kültürlerde yılanların bu özelliğine sahib olabilmek için, meselâ büyücüler yılan yemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Günümüz dünyasında da, meselâ Çin mutfağının değişmez yılan menüsünün arka planında büyücülük kültürü olduğu pekâlâ söylenebilir. Böylece tarih boyunca yılana atfedilen özellikler yani ölümsüzlük, sağlık, hekimlik, maddi güç ve hız, ölü ruhların taşıyıcılığı ve yer altı dünyası olarak sıralanabilir. Yılan eski Yunan kültürü veya mitolojisinde Asklepios’a bağlı bir hayvandır. Tedbir ve ileri görüşlülük sembolüdür. Yani şimdiki hâl (an) ve gelecekle (istikbâl) ilgilidir. İBDA külliyatından biliyoruz ki, “Bütün zaman anda topludur” ve “İstikbâl İslâmındır”… Tedaisi, “hayat devam ediyor; hayat bir bütündür”, (“hayat”, “yılan”, “kara yılan”, “Salih”), daha doğrusu Üstad Necip Fazıl’ın çocuk şiirinde söylediği veçhile, “Çocukların kalbinde işler zaman rakkası…” esprisi üzerinden “çocuk hikmeti”!.. Asklepios kültüne göre hekimler yılan gibi “dilsiz” (İBDA Mimarı tarafından Büyük Doğu’nun “peşin fikir” olarak kabul görmesi!)  olacak ve hastalarının (hasta-haste “isteme” manasından mülhem, isteklilerin, yani fikre talib olanların sırlarını saklamak demektir ki bu, “kendinden zuhur” esprisine de denk gelir. Diğer taraftan, kader sırrına erenlerin adetullah çerçevesinde hayat sürmeleri ve en büyük kerametin istikamet olması esprisi!) sırlarını kimseye söylemeyeceklerdir; yani Hipokratın yemininden çok önce hekimlerin hasta sırlarını saklaması konusu Antik Yunan’da sembolik olarak yer bulmaktadır.(2)  Kadüse, iki kanatlı bir asanın etrafında spiral bir şekilde sarılı iki yılandan ibarettir. Asanın baş kısmı yuvarlak, daha doğrusu oval (akaşa) şeklinde olup, çam ağacındaki kozalak meyvesini andırır. Kadüse’nin fizikî görüntüsü itibariyle bizdeki tedaisi, Vida’dır. Vida, ilkin insan embriyolojisindeki DNA’yı (tedaisi, varlığın ufku olan insanın ufkunun sonsuzluk olması!) hatırlatmaktadır. İBDA fiktiyatında ise vida, nurbat, sarmaşık, bitki, rüyâ ve ledün ilmi ile ilişkilendirilir. Bütün bunların yeşil renkle olan ilişkisi barizdir. İslâmın renginin yeşil olması bir yana, hadîs ile sabit olduğu üzere, “Namaz müminin miracıdır” ve aynı zamanda “Namaz dinin direğidir.” “Dinin direği” ve aynı zamanda “müminin miracı” olan namaz, İslâmda farz olan tüm ibadet şekillerini (Hac, Zekât, Oruç vs.) bünyesinde topladığı gibi, varlıktaki tüm hareket şekillerini de kendi bünyesinde temsil etmektedir. Meselâ insanın hareketi olan düz-mustakim yani ayakta hareket namazda kıyam, hayvanın hareketi olan ufkî hareket namazda rükû, bitkinin hareketi olan tersine-menkus hareket ise namazda secde hareketi ile temsil edilir. Bu arada varlıklar aleminin dördüncüsü olan madenlerin (madde) kendi nefsinde, daha doğrusu zâhirde herhangi bir hareketinin olmadığını da söyleyelim. Buna karşın madde, ufkunun mercan olmasından da anlaşılacağı üzere, bâtında hareketli bir “canlı”dır, ayrı mesele! Buradan esas söylemek istediğimiz şey ise şu: “Müminin miracı” olan namazda Allah’a en yakın hâl secde hâlidir. Secdenin bitki ile, bitkinin rüya ve ledûn ilmi ile ilişkisi ve bütün bunların da İslâm ile olan ilişkisi bir yana, secdenin Allah’a en yakın olma hâline işaret ediyor olmasından hareketle de, miraç, dolayısıyla da sidret-ül münteha ve oradan aşk ile Allah ile buluşma ve konuşma mucizesine kadar sarkan durumlarla karşılaşırız. Secdenin bitkinin hareketi olduğu, bitkinin yeşil rengi temsil ettiği, yeşil rengin İslâmın rengi olduğu, İslam dininin direğinin namaz olduğu ve namazın müminin miracı olduğu hakikati ile mevzuya yaklaşıldığında, kadüsenin hakikatinin İslâmda olduğunu hemencecik anlarız. Aslında Hazret-i İdris Aleyhisselâm ile doğrudan ilişkili olması hasebiyle de kadüsenin İslâmın malı olduğunu anlamakta hiç zorlanmayız. Kadüse, “Arş Horozu”ndan mülhem bir sembol olabilir! Hadîs meâli: “İlim, dini ilimler ve Tıbb ilmidir!” Not: “Ölüm Odası”nda en önemli sembollerden biri vidadır. Nurbat, sarmaşık, bitki, rüyâ ve ledûn ilmi çerçevesinde esaslı bir değerlendirmeye mevzu olan vida, zahiri görüntüsü itibariyle spiral bir şekil ihtiva eder. Bu şeklin bizdeki tedaisi, bir yönüyle de kadüse’dir.. Kadüse sembolündeki her bir figürün bir tedai denizi olduğunu söylemek durumundayım. Ama bizim burada üzerinde durmak istediğimiz şey vida ile ilgilidir. Her şeyden evvel vida müstakil bir şey değildir. Vidanın anlam kazanması somun iledir. İçi delik somunun bizdeki tedaisi ise, “Abdülhâkîm Koltuğu”dur. Burada dikkat edilmesi gereken şey, vida ve somunun nerede nasıl ve niçin kullanılacağıdır. Vida ve somun kullanılarak, kültür ve medeniyete tekabül eden hemen her şey / her türlü eşya veya alet meydana getirilebilir. (Bütün ilimlere, zâhir ve bâtın ilimlere yataklık eden Büyük Doğu-İBDA!). Dahası, her an değişen ve gelişen eşya ve hadiselerin üstesinden gelinebilir. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin mahiyetini anlamak için kadüsenin iyi incelenmesi gerekmektedir. Nasıl ki Davud Yıldızı İslâmın malıdır, aynı şekilde Kadüse de İdris Âleyhisselâm üzerinden İslâmın malıdır. Nitekim İBDA Mimarı, adlî tıbb mevzuu üzerinden kadüsenin aslında bir İslâm sembolü olduğunu bütün haşmetiyle “Ölüm Odası”nda işlemektedir. Bu mevzuda sıkça atıf yaptığı “İlim, dini ilimler ve Tıbb ilmidir!” hadîsini tekrar hatırlatmak gerekir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminden bakıldığında asa’nın Elif, İslâm, Halife-İnsan ve Büyük Doğu-İBDA şeklinde okunması mümkün gözükmektedir. Asa’nın etrafındaki iki yılan, yılanın “hayat” mânâsından mülhem yerine göre ruh ve beden, yerine göre dünya ve ahiret, yerine göre bâki ve fâni, yerine göre ebedî ve ezelî, yerine göre Şeriat ve Tasavvuf, yerine göre ruh ve nefs, yerine göre Doğu ve Batı, yerine göre İslâm tasavvufu ve Batı tefekkürü, yerine göre duygu ve düşünce, yerine göre ruh ve fikir, yerine göre bâtın ve zâhir, yerine göre iç ve dış, yerine göre Büyük Doğu ve İBDA, kısacası, “İslâm zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır” hakikatinin bir yansıması olarak, “herşey zıddıyla kaimdir” hakikatini temsil eden olarak okunabilir. Dipnotlar 1-Utnapiştim, Babilce Gılgamış Destanı’na göre Sümer şehir devleti Şuruppak’ın kralı. Karısıyla birlikte, ki karısının ismi destanda yer almaz, tanrı Enlil tarafından gönderilen ve tüm canlıları yok etmeyi amaçlayan büyük tufandan kurtulmuştur. Utnapiştim, Gılgamış (Gılgamesh; Gılga mes… Mesh; mesih, el sürmek, diriltmek; mesiha, gümüş, beden, “Anadolu”, “Türkiye”, “İBDA”, “Başyücelik Devleti”, “Yeni Dünya Düzeni”)… Destanı’nın 11. tabletinde tufanı anlatan, yaptığı gemi ile, ailesini ve bir kısım hayvanları tufandan kurtararak ve soylarının sona ermesini engelleyen kişidir. Eski Ahit’teki Nuh’un gemisi hikayesinin çıkış noktasının bu tablet olduğu söylenir. Tablette Utnapiştim Gilgamış’e ölümsüzlüğünün sebebini anlatmaktadır. Utnapiştim Gılgamış’e tufan hadisesini anlatır.   2-http://www.felsefetasi.org/tip-sembolu-kaduse/ Baran Dergisi 611. Sayı

İslâmî Tefekkür ve Fikir Geleneği

Ortalıkta bir heyula dolaşıyor. Adına “İslâmî tefekkür” deniyor. Nasıl bir tefekkürdür bu? Nereden neşet etmiş, hangi yolları geçmiş, kimlerle öne çıkmış, nerede geriye düşmüş? Tüm bunların cevabını veremeden genel bir ifade hâlinde “İslami tefekkür” diyoruz.  Üstad Necib Fazıl, “fikir geleneği olmayan bir toplum olduğumuzu” tenkid ederken ve ülkemizin bir mütefekkirin yetişmemesi için bütün şartlara haiz olduğunu söylerken ne demek istemiştir mesela? Günümüzde “İslami Tefekkür” deyince Müslüman bir aydının “düşünceleri”ni kastediyorsak, mesela adam “İslami sosyalizm” gibi bir garabeti tefekkür olarak ortaya atarsa yahut İslam’ı faşizme veya kapitalizme eklemleme çabasında bir tefekkür ortaya koyarsa, bunlara da “İslami tefekkür” mü diyeceğiz? İslam Tefekkürü veya İslami Tefekkür dediğimiz şey, İslam üzerine “düşünme” eylemi midir, yoksa İslam’ın, yani “Mutlak Fikir”in eşya ve hadiseler üzerindeki tasarrufunu keşif ve zamanın ihtiyacı nisbetinde değişen anlayışa nazaran, Necip Fazıl’ın kavramlaştırmasıyla, İslam’a nisbetle “anlayışı yenilemek” midir? Yani, Salih Mirzabeyoğlu’nun kavramlaştırması ile söylersek: “İslama Muhatab Anlayış”ı ortaya koymak mıdır? Türkiye’de İslami tefekkürü bir “ideal” veya “dünya görüşü” çerçevesinde anlamanın ülkemiz aydınları için ne kadar zor olduğunu Necip Fazıl yaşadı ve gördü, Necip Fazıl’a nisbetini “İBDA fikriyatı” ile ortaya koyan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu yaşadı ve gördü. Onların takipçisi olma iddiasındaki bizler yaşıyor ve görüyoruz. Fakat bu iki büyük mütefekkir, ülkemizde İslami tefekkürün “niçin” gerektiğini ve “nasıl” ortaya konulacağını eserleri ve hayatları ile gösterdiler. Fikir geleneğinin ne demek olduğunu, Sokrat ve Eflatun örneğini de vererek, Büyük Doğu-İbda ile meydan yerine diktiler. Açık konuşalım, Necip Fazıl’ın vefatından sonra, “Necip Fazıl’ı aşmalıyız” diyenler Büyük Doğu’ya sahip mi çıkmışlardır, yoksa onu şairlerden bir şair diyerek “ademe mahkum” mu etmek istemişlerdir? Herkes şu konuda hem fikirdir: Batı bir fikir geleneğine sahiptir. Hatta modern filozoflardan Alfred North Whitehead’un çarpıcı tesbitine göre Platon’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir. Gelenek işte bu kadar güçlü ve köklüdür. Peki, İslam tefekkürü? Tefekkür geleneğimiz? İslam tefekkürünün, insan ve toplum meselelerinin halli davasında söz sahibi olmasının temeli işte bu “fikir geleneği” meselesidir. Şöyle örneklendirelim:  İmamı Rabbani Hazretleri, döneminin en büyük ilim adamıydı. Bir mezhep kursa kimse itiraz edemezdi. Fakat o İmamı Azam’ı “aşmaktan” bahsetmemiş, Hanefi mezhebine tâbi olmuştu. Peki ya İmam Gazali Hazretleri? Örnekleri çoğaltabiliriz. Cumhuriyet sonrasında, İslami tefekkür dediğimiz şeyin ilk tohumunu eken, bunun kavgasını veren, hem eser veren hem aksiyonunu ortaya koyan, bunu bir dünya görüşü halinde örgüleştiren Necip Fazıl’ı “aşmak”tan bahsedenlerin düştükleri yanlış tam da buradadır. Ortaya konulan bu “ilk kıvılcım”a tutunarak, ona “nisbetini” kurarak “gelenekleştirmek” gibi bir zorluğu terkedip, “aşma” kolaylığına kaçmak. Bütün mesele “dünya görüşü”nde düğümleniyor elbette. Eşya ve hadiselere anlam vereceğin, insan ve toplum meselelerinin halline dair bir reçetenin, bir dilin ve anlam haritan yoksa, “şuur süzgeci ölçülerine” sahip değilsen, hangi İslami tefekkürden bahsedebilirsin? Celal Fedai’nin “Türkiye’nin Bir “Kulturkampf”ı Olabilecek Mi?” başlıklı oldukça dikkat çekici makalesinde İspanyol bir yazarın şu sözlerini aktarıyor: “Türk inkılâbına esas olan ilham ve prensiplerin Paris ve Londra’dan gelmeye devam ettiği ölçüde, zamanın Türkleri her bakımdan Avrupalı olarak kalmaya hak kazanacaktır. Araplar, İranlılar, Mısırlılar ve hatta İspanyollar, yeniden İslamî tefekküre dönebilirler. Fakat Türkler asla!..” (Salvador de Madariaga, Avrupa’nın Portresi, 1952) Bu, Cumhuriyetin kurucu iradesinin aslında Batı’ya neyi “vehmettirdiğinin” ifadesi olarak da okunabilir yahut “buna izin verilmemelidir” anlamında da okunabilir. Celal Fedai şöyle yorumluyor: “Türkler bir daha İslamî tefekküre dönemesinler diye Türklere karşı yüz elli yıldan fazla bir zamandır müthiş bir kültür savaşı verilmektedir. Bu savaş, Tanzimat ve devam eden süreçler boyunca öncelikle Türklerin özgüvenlerini sarsmakla işe başlamıştır. Bu konuda o dönemin entelektüelleriyle bugünkü gibi hemhal olmuş Batı basını işlevini başarıyla yürütmüştür. Kültürel olarak özgüveni sarsılan Türklere karşı yürütülen kültür savaşı, yeni kurulan Cumhuriyet’in, bırakın İslamî tefekkürden uzaklaşmayı, İslamî yaşantıyı bile ortadan kaldıran girişimlerine sahne olacaktır. 1870’li yıllarda Almanya’nın birliğini sağlayan Bismarck’la özdeşleştirilen türden bir “kulturkampf” politikası yürüten Cumhuriyet entelijansiyası, öylesine başarılı olmuştur ki Madariaga o başarıya bakarak 1950’lerde yukarıdaki cümleleri sarf edebilmektedir: “Araplar, İranlılar, Mısırlılar ve hatta İspanyollar, yeniden İslamî tefekküre dönebilirler. Fakat Türkler asla!..” Madariaga’nın bu tesbiti yaptığı tarih 1952. Bu yıllar Üstad Necip Fazıl’ın aktif olarak Büyük Doğu mücadelesini verdiği, Büyük Doğu fikriyatının temellerini attığı, yani İslami Tefekkür’ün “ilk kıvılcımını” tutuşturduğu yıllardır. Söndürülmesi için dört tarafından kuşatılmış olmasına rağmen, bu kıvılcım Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tarafından “alevlendirilmiş” ve bugün Büyük Doğu-İbda fikir geleneğinin tezatsız mimarisi ortaya çıkmıştır.  Türkiye’nin bir “kulturkampf”ı olacak mı? Kulturkampf: Kültür mücadelesi, savaşı… Sanıyorum bunun olabilmesi için tezatsız bir dünya görüşünün, dil ve anlayışına, “şuur süzgeci ölçülerine”, anlam haritasına ihtiyacımız var. Peki bu ihtiyacın farkında mıyız? Bu, İslami Tefekkür’den ve Fikir Geleneği’nden ne anladığımızla ilgili. Bu kavramları afakîlikten kurtarıp gerçekten anlarsak, “Kültür Davamız”ın da dünya görüşümüze bitişik olduğunu idrak etmiş olacağız. Geldiğimiz noktada Büyük Doğu-İbda’nın bir zorunluluk olarak kendini dayattığını ne zaman anlayacağız? Baran Dergisi 611. Sayı

Sünni ve Şiilerde Aşure Anlayışı

Beni en çok hüzünlendiren hadiselerden biri de Selçuklu Devleti’nin neşvü nema bulduğu topraklarda, Nakşilik silsilesinin kök saldığı ve kol kol uzandığı diyarlarda, Şii anlayışında bir devletin teşekkül etmesi ve asırlar boyunca İslâm’ın doğru yol anlayışı Ehli Sünnet’e karşı mücadele ederek, Asya ve Afrika’nın mümbit topraklarına her an zehirlerini akıtmasıdır. Tarih boyunca İslam dünyasını ifsad edici siyasetini sinsi ve haince sürdürmesi, bozgunculuk uğruna Haçlı dünyasıyla Sünnilere karşı ittifak etmekten çekinmeyişleri hep hatırda. Selçuklu ki İslâm’la şereflenen ve aldığı bu şerefle hamle ve aksiyon sahibi olarak İslâm’ın bayraktarlığını yaparak Haçlı dünyası üzerine giderken, arkasında bıraktığı bu toprakları böylesi bir anlayışa kaptırmış olması ne acı... Keşke Doğu’da olup biteni daha dikkate alsa, arkalarını sağlama alıp önlerine doğru emin adımlarla gitselerdi. Gazneli Mahmut’un diyarına kadar kök kurutucu ve kök salıcı siyaset gütse ve onunla el ele tutuşup İmam-ı Rabbani’nin meşalesini taşımaya ahdetselerdi.  Karahanlılarla başlayan, Selçuklu ile devam eden, Osmanlı Devleti ile tarih sahnesinde yer alan Sünnilik anlayışındaki devlet, Osmanlı’nın yıkılması ve yerini seküler anlayışta bir devlete bırakmasıyla (Türkiye Cumhuriyeti) son buldu. Sünni dünya yetim ve öksüz kaldı. İngilizlerin siyaseti ile Vahhabilik anlayışının kutsal beldelerde devlet olması, İslâm dünyasına arkadan vurulan ve bölen en elemli darbelerden biri olmuştur. Türkiye’de askeri ihtilallerle ve müesses nizam tarafından oluşturulan din kurumlarıyla yok edilmek istenen Sünnilik anlayışı, “Eğer takiyye olmasaydı Şia mezhebi tarih içerisinde yok olurdu.” diyen Humeyni’nin Fransa topraklarından gelip İran’da Şii devletini velayeti fakih kavramıyla yeniden tesisi Sünniliğe vurulan ayrı bir darbeydi. Bu devlet eliyle bu topraklarda bir çok eserler tercüme edildi. Anadolu insanının itikat ve amel arsası bozuldu. Mezhepler ayrıcalık ve bölücülük olarak gösterilirken, İran anayasasında İran’ın mezhebi Caferiliktir ifadesini kimseler gündeme getirmedi. İran’dan eserler çevrilirken, Anadolu insanının tepkisini çeker diye bir çok eser eksik ve çarpıtılarak çevrildi. Sünniliğin devletinin olmaması bir çok yerde çok iyi niyetle başlayan cihat hareketlerini baltalayıcı bir hal aldı. Orta Doğu’nun kalbinde İsrail devleti kuruldu, kan üstüne kan aktı ve hala akmakta. Bakalım bu yetim ve öksüzlük daha ne kadar sürecek. İslâm diyarlarında zulüm ne zaman bitecek, mücadele Batı topraklarına ne şekilde ve ne vakit taşınacak. İdlib bu ümmetin en büyük imtihanı olmaya vesile. Aşura Gününü Bayrama Kimler Dönüştürdü Aşura gününü bayram haline getirenler Nasibilerdir. Nasb, bidat gruplarından olan bir taifedir. Hazret-i Ali’ye buğz etmek, kin gütmek, ona sırt dönmek demektir. Bunların inançlarına göre sahabe sahih bir itikada sahib değildir. Hazret-i Ali Efendimize düşmanlık beslerler. Sadece Hazret-i Ali efendimizi değil Hazret-i Hüseyin gibi onun Ehli Beyt’inden olanlara ve daha başkalarına da kin güder ve buğz ederler. Nasb da tıpkı Rafz gibidir. Çünkü Rafz demek, sahabeye buğz etmek, onlara hakaret ve lanet etmek, dil uzatmak demektir. İster Nasibilik olsun ister Rafizilik (Şiilik) olsun her ikisi de sapıklıktır. Allah’ın koyduğu metottan uzaklaşmaktır. Çünkü Allah Resulünün ashabını sevmek gerekli ve vaciptir. Onların İslâm geçmişinde hizmetleri vardır, İslâm için mallarını ve canlarını ortaya koymuşlardır. Şia, Aşura gününü yas ve matem günü olarak ilan ettiğine göre bunlara karşı olan bir başka grup da bu günü sevinç ve mutluluk günü olarak bayram ilan etmişlerdir. Bu grupta yer alanlar ya Hazret-i Hüseyin aleyhinde taassup içerisinde olan Nasibiler veya kötülüğe karşı yalanla mukabele etmek isteyen cahiller takımıdır. Bunlar da Aşura gününde sürme sürer, kına yakar, yakın ve uzak çevrelerine yardım eder, yedirip içirir, bir takım törenler yapar, tıpkı bayram yapıyorlarmış gibi hareket ederler. Bu da ikinci bir bidattir.    Yaralı Bilinç Arızalıbakış: “Her Gün Aşura, Her Yer Kerbela” 20. yüzyılın en büyük sloganlarındandı “Her gün Aşure, her yer Kerbela” İran İslam devrimi’nin (!) sürükleyici sloganıydı ve İran dışındaki coğrafyalarda da epey etki bırakmıştı. Zulme başkaldırmak, mazlumların yanında yer almak diye yorumlanmıştı. Ancak bu slogan içinden çıktığı Şii toplum hafızasındaki çağrışımdan ve tarihi bağlamından bağımsız ele alınamaz. Çünkü bu slogan tarihin belli bir döneminde takılıp kalmış bir perspektifin ve tasavvurun bir ürünüdür. Bu perspektif ve hafıza İslâm tarihinin ilk dönemlerinde yaşanmış, Cemel, Sıffın, Nehrevan savaşlarının ve Kerbela’da Hazret-i Hüseyin’in (r.a) ailesiyle beraber hunharca şehit edilmesinin yol açtığı travmatik atmosferin etkisiyle oluşmuştur. Şii hafıza, erken dönemde yaşanmış acı olaylara kendine has bir okuma tarzı geliştirmiş ve bunu din tasavvurunun, inanç sisteminin temeli kılmıştır. Özüne siyasi talepler ve tarihte yaşanan o kırılma hadiseleri hakimdir. Bu tasavvur başta Ehli Sünnet olmak üzere kendisi gibi olmayan, farklı tüm ekollerin mezkur tarihi olayları bakışını ve onlarla olan ilişki tarzını dün etkilediği gibi bugün de etkilemektedir. Buna göre olaylar silsilesi; Hazret-i Ali, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in (r.a) halifeliğinin (onlara göre ilahi imametin siyasi boyutu) gasbedilmesiyle başlar. Hazret-i Hüseyin’in (r.a) ev halkıyla beraber Kerbela’da şehit edilmesiyle de zirveye çıkar. Zaman, tarihin bu aşamasında ve bu fotoğraf karesinde durmuştur. Asırlardır bu olayın yası tutulur. Her sene Aşura günleri, her vesileyle tertiplenen mersiyeler, dini toplantıların özünü hep bu oluşturur. Şii toplumlarının dilinde de, zikrinde de, gelecek tasavvurunda da, ana akım Müslümanlara bakış açısında da bu olaylar belirleyici olmuştur. Öyle ki muhaliflerini Hazter-i Muaviye (r.a) ve Yezid, kendilerini de Hazret-i Ali (r.a) ve Hazret-i Hüseyin (r.a) taraftarları olarak konuşlandırmaktalar. Hazret-i Ali’nin (r.a) karşısına Hazret-i Ebubekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Muaviye ‘yi (r.a), Hazret-i Hüseyin’in (r.a) karşısına da Yezid’i birer nefret objesi olarak dikerler. Tarih, yaşanan hayat, olaylar, insanların duruşu bu perspektiften siyah ve beyaz olarak resmedilir. Fotoğraf çekilmez resim yapılır çünkü. Müslüman birey ve toplumlar ya Hazret-i Hüseyin’in (r.a) yahut Yezid’in safında iki kategoriye sıkıştırılır. Her şey değişse de bu değişmez, Hazret-i Hüseyin’e (r.a) ifrat derecesinde hüzünle yakılan ağıtlara sınırız bir intikam alma duygusu da eşlik eder. Tarihte vardı, bugün de var. Aşura törenlerinde Hazret-i Hüseyin (r.a) ve ehli beytinin hunharca katledilmesi, susuz bırakılması abartılı tiyatro gösterileri ve posterlerle, vaizlerin konuşmalarıyla, mersiyelerle anlatılırken sadece bir mazlumiyet öyküsü ortaya konmaz, bunun mesullerinden nefret edilmesi de adaletin gereği olarak insanların duygularına direkt yahut dolaylı mesajlarla işlenir. Nefret duyguları, intikam hisleri sadece Hazret-i Hüseyin (r.a) katline karışan kişilerle sınırlı tutulmaz ve daire genişletilir, Hazret-i Ebu Bekir (r.a) ve Hazret-i Ömer (r.a) yanında Hazret-i Ali’ye (r.a) beyat etmeyen tüm sahabiler de işin içine katılır.  Tarihte yaşanmış gerçek olaylar hurafelerle karıştırılır ve tarih yapı-bozuma uğratılarak yeniden yazılır ve anlatılır. Bu tasavvurda ana akım Müslümanlar Şia’nın sınırlarını daralttığı Ehli Beyt mensuplarına ihanet etmişlerdir. Bunlara karşı varlık mücadelesi verebilmek için de İmamlar ve tabileri kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Bu, takiyyeyi doğurmuş ve takiyye de nefret edilen kişilerden ve onların yolunu takip eden Müslümanlardan hem korunmanın, hem de intikam almanın bir aracına dönüşmüştür. Musibetlere Karşı Sabırlı Olmak Müslüman başına gelen musibet sebebiyle sabretmesini bilmelidir. Güzel bir şekilde şikayetlerini ve sızlanmalarını dile getirmelidir. Saçını başını yolmamalı, yanaklarını yaralamamalı, üstünü başını paralamamalıdır. Cahiliye adetlerinden uzak durulmalıdır. Esasen sabrı Müslüman ilk musibet anında göstermelidir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sav) “Sabır ilk darbededir.” buyurmuşlardır. Müslüman, İslâm edebi gereği , herhangi bir musibetle karşı karşıya kalınca feryat etmez, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri hemen hatırlar. Mesela Hazret-i Hüseyin (r.a) öldürülerek şehit edilmesi ilk bakışta büyük bir musibet ve kötülük ise de Hazret-i Hüseyin’e nisbetle bu bir hayırdır ve ikramdır. Aşura gününde Hazret-i Hüseyin’i zalim ve azgın, isyankâr kişiler öldürmüşlerdir. Ancak yüce Allah, böylece Ehli Beyt’ten olanlara ikram etmiş olduğu şehitlik mertebesini ona da ikram etmiş olmaktadır. Çünkü Hazret-i Hamza şehit edilmiş, Hazret-i Cafer şehit edilmiş, babası Hazret-i Ali ve daha başkaları da şehit edilmişlerdir. Bu nedenle Hazret-i Hüseyin’in şehit edilmesi ile yüce Allah onun mertebesini ve derecesini yüceltmiştir. Kaldı ki hem kendisi ve hem ağabeyi Hazret-i Hasan, cennet gençlerinin seyitleridir. Bir de yüce mertebeler, ancak bela ve musibetler sonucu kazanılır. İbn Kesir diyor ki: Elbette her Müslüman’ın bu olay sebebiyle üzülmesi gereklidir ve doğaldır. Zira şehit edilen Hazret-i Hüseyin Müslümanların önde gelenlerinden, seyitlerinden olduğu gibi aynı zamanda sahabenin de alimlerinden olan biriydi. Kaldı ki Allah Resûlü’nün (sav) kızlarının içerisinde en faziletli olan kızın oğluydu. Abid, cesur ve cömert bir insandı. Ancak Şia’nın yaptığı gibi davranmak da doğru değildir. Onlar gibi yas tutmak, ağıtlar yakarak gösteriş edasıyla bir takım durumlar sergilemek asla doğru değildir. Öte yandan Hazret-i Hüseyin’in babası Hazret-i Ali oğlundan daha faziletli ve daha üstün biridir. O zaman acaba neden onun öldürülmesi ve şehit edilmesi olayını da tıpkı Hazret-i Hüseyin’de gösterildiği gibi bir matem ve yas günü olarak ilan etmiyorlar? Neden sadece Hazret-i Hüseyin ile yetiniyorlar? Oysa babası Hazret-i Ali (r.a) bir Cuma günü, sabah namazına giderken öldürülmüştü. Peki ya Hazret-i Osman (r.a) için ne demeli? Ehli Sünnet’e göre o da faziletli biriydi. Resulullah onu iki kızıyla evlendirmişti. Bunun için Zinnureyn diye anılırdı. O da evi kuşatılarak Zilhicce ayında teşrik günlerinde öldürülerek şehit edildi. Buna rağmen insanlar onun öldürüldüğü günü matem ve yas günü olarak ilan etmemişlerdir. İşte Hazret-i Ömer (r.a)… O da Hazret-i Ali ve Hazret-i Osman gibi şehit edilmişti. Sabah namazında mihrapta namaz kıldırmakta iken ve Kur’an okurken vurularak şehid edildiler. Buna rağmen Müslümanlar onun ölüm gününü yas günü olarak ilan etmediler. Nitekim Hazret-i Sıddık (r.a) yani Hazret-i Ebu Bekir(r.a) bütün sahabeden daha efdal idi. Onun öldüğü günü neden matem günü olarak ilan etmediler? Hazret-i Hüseyin’in öldürülerek şehit edilmesi ile şeytan harekete geçerek iki türlü bidat meydana getirdi. Aşura gününde matem tutmak, ağıtlar yakarak, feryat ve figan çıkarmak, üst baş paralamak, saçını başını yolmak, zincirle dövünmek gibi, İslâm’da yeri olmayan işler icat ettiler. Susuz kalmayı mersiyeler okumayı adet haline getirdiler. Dahası; Salih selefe sövmeyi, onlara lanet okumayı gündeme soktular, hatta ilk Müslümanları bile dillerine hedef kıldılar. Günah ve suçsuz olanları bile bu kalıbın içine soktular. Şia’nın konu ile ilgili haberlerin geneli yalan ve iftiradır. Esasen böyle bir çığır açanların asıl amacı, fitne kapısını açmak ve ümmet arasında tefrika oluşturmaktır. Bütün yaptıkları şey ne vacip ne sünnet ve ne de müstehaptır. Bu konuda Müslümanlar ittifak içindedir. Söz konusu günde yas tutulması, benzeri şeyler esasen haram kılınan şeylerdir.           Aşura Gününde Resulullah’ın Uygulaması Muharremin onuncu günü demek olan Aşura gününde Hazret-i Peygamber (sav) nasıl bir uygulama yapmıştır? Hazret-i Peygamber (sav) Aşura gününü faziletli olan günler arasında kabul etmiş ve öyle değerlendirmişti. Bu nedenle de o gün için oruç tutulmasını teşvik etmiştir. Nitekim gelen sahih bir hadiste, Ebu Katade’den rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Her aydan üç gün oruç tutmak, bir de Ramazandan Ramazana oruç tutmak, tüm seneyi oruçlu geçirmek demektir. Arefe gününde tutulan oruca gelince, umudum o ki o, o günden önce geçen sene ile o günden sonra gelecek olan senede işlenen günahlar için kefaret olacaktır. Aşura gününde tutulan oruca gelince, umudum o ki Allah, onu da o günden önceki senede işlenen günahlar için bir kefaret sayar.”  İbn Abbas’tan (r.a) rivayete göre diyor ki. “Hazret-i Peygamberin, faziletli gün olarak Aşure günü orucunu tutmak için araştırdığı kadar bir başka günü araştırdığını; bu ayı, yani Ramazan araştırdığı kadar bir başka ayı araştırdığını da görmedim. “O halde Aşure gününde oruç tutmak sünnettir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sav) o gün oruç tutmuşlardır, o günde oruç tutmanın faziletinden haber vermişlerdir. Nitekim yukarıdaki hadiste bunu gördük. O günün gecesinin de ibadetle geçirilmesini de tavsiye buyurmuşlardır. Ehli Sünnetin üzerinde olduğu yol, orta yoldur. Bunda ne ifrat ne de tefrit vardır. Burada tamamen Resûlullah’ın yoluna ve uygulamasına uymak ve onun emrine yapışmak yer almaktadır. Allah’tan sevap beklemek de bu şekilde olabilir.      Baran Dergisi 610. Sayı  

Haberler
Kaya Balaban Kimdir?
Kaya Balaban Kimdir?
Gönüldaşımız Kaya Balaban 15 Ekim 2018 Pazartesi günü vefat etti. Cenazesi 16 Ekim 2018 Salı günü İstanbul Ataşehir Camii’nde öğle namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Ihlamurkuyu Kabristanı’na defnedilecek.
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki...
Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki...
Yine eğitim meselesine dâir Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer ile bir röportaj yaptık. Değer, eğitim meselesinin diğer içtimâi meselelerden ayrı düşünülemeyeceğini belirtirken Cumhuriyet’ten daha eski bir maarif sorunu ile karşı karşıya olduğumuzu, topyekûn bir anlayış değişikliği gerçekleşmeden müsbet yönde gelişme yaşanmasının çok zor olduğunu söylüyor.
Nedim Urhan Hoca: Mezhebi Olmayanın Davası...
Nedim Urhan Hoca: Mezhebi Olmayanın Davası...
Bu hafta, bir başka röportajımızı ise Millî Görüş camiası tarafından “hocaların hocası” olarak tanınan Nedim Urhan Hoca ile yaptık. Umumiyetle, 1977’de Gölge dergisi kadrosunun öncülük ettiği Yüksek İslâm Enstitüsü boykotlarının konuşulduğu söyleşinin, okurlarımızı 1970’lerde İslâmcı camianın durumunu anlamaya açılan bir seyahate çıkaracağını düşünüyoruz.