Yazarlar
Tüm Yazarlar
Milletimize Yakışır Bir Devlet İstiyoruz

Bu hafta 400. bölümü dergimizde tefrika edilen Ölüm Odası B-Yedi’nin, 74. bölümünde, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, “Merkez Kim?” başlığı altında, Akdeniz ülkelerinde olup bitenlerin arkasındaki İsrail’in gözden kaçırılmaması gerektiğini ifade etmişti. İlâveten bir ikaz hâlinde de “Uyutuluyor olmayalım. Hareket olan yerde bereket vardır - ama MÜSLÜMANLAR’ın o berekete layık olmaları lazım ki, iş bir zulümden şikâyet ederken başka bir sağlam boyunduruğa girmek olmasın.” demişti. Kesin hatırlıyorsunuzdur. Şimdi işler döndü dolaştı ve öyle bir noktaya geldi ki, bugün hadiselerin arkasındaki rolü iyiden iyiye açığa çıkan İsrail, senelerdir biniciliğini yaptığı Amerika eliyle gözünü Anadolu’ya dikti. Amerika’nın otuz bin kişilik sınır ordusu kurma girişiminin arkasında yatan sebeb tam olarak budur. Yahudi, inandığı dinin siyaseti icabı Büyük İsrail Devleti’ni kurmak üzere elindeki tüm imkânları seferber etmiş vaziyette. Meseleyi genişliğine ele alacak olursak, hadiseler karşısında siyasî iktidarın takındığı tavır, söylem ve hazırlıkları son derece yerinde. Afrin’den başlayarak Suriye’nin kuzeyindeki PYD-PKK oluşumunun bertaraf edilmesi gerçekten de Türkiye için hayati önemi haizdir. Öyle ümid edelim ki bir ân evvel Türkiye taarruza geçsin ve muzaffer bir şekilde bölgede Müslüman Anadolu İnsanı’nı yok etmeye yönelik olarak kurulan oyun bozulsun. Peki, meseleyi bir de derinliğine ele alacak olursak... Türkiye’nin hesabı nedir? PYD-YPG oluşumu gözümüzün önünde cereyan etti. Hatta bunlar daha düne kadar Ankara’nın kapısında köpekti. PYD-YPG dışında, Suriye’de yaşanan diğer hadiseler de gözümüzün önünde cereyan etti. Arab Baharı diye başlayan, akabinde Yahudi-ABD güdümüne giren saldırı da şu son bir kaç sene de gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Tüm bunlar içinde, Türkiye nasıl bir hesab içindeydi, neyi hedefledi? Buradan cevabı da verelim; hiçbir şeyi! Güneş ile beraber doğan, akşam ezanıyla ölen hesablardan stratejik derinlik falan çıkmaz. Her gün günü kurtarmaya yönelik politikalarla da istikbâl inşa edilemez. İsrail, bâtıl da olsa inandığı dinin sabitleri üzerinden bir devlet kurmuş. Siyasetini, hukukunu, ekonomisini, eğitimini ve saire her şeyini bu dinin sabitlerine göre belirlemiş ve sabitleri topyekûn inkâr eden izafî liberal ve demokrat Batı adamını kendisine hizmetkâr eylemiş. Dikkat edin gayesi bundan ibaret değil, tüm bunlar vasıtalık teşkil ettiği nisbette Yahudi için kıymeti haiz. Onun için kutsal olan hedef Arz-ı Mevud. Bunun kavgasını veriyor. Yeniden bize, kendimize dönecek olursak. Biz neyin kavgasını veriyoruz? Bakanı, vekili, belediyecisi ve bürokratı bir olmuş, ceplerine bir dolar daha fazla nasıl girer onun peşindeler. Şimdi bu adamların hepsi mi kötüydü? Değildi elbet. Belki de birçoğu idealist tiplerdi. Ne var ki düzen öyle bir şekilde kurulmuş ki, idealist olanın bünyede barınmasına müsaade etmiyor, kusuyor. Hâl böyle olunca da bir davanın kavgasını vermenin de meşakkatli olması dolayısıyla pek çokları yaşanan hayatın bir müddet sonra inandıklarını şekillendirmesine ister istemez razı geliyor. Bu da insan fıtratının bir hakikati. Zaten bu yüzden topyekûn fert ve toplum meselelerini sistemli bir şekilde çözüme kavuşturacak bir sistemler sistemine ihtiyaç var. Yoksa herkesin kendi kafasına göre çaldığı bir orkestra gibi, siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim ve sairenin ahengi tutturulamaz. Bugün meselâ ekonomi her geçen gün daha kötüye gidiyor. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere ekonomiden sorumlu olan herkes muhtemelen bu vaziyeti doğrultmak için seferber olmuş, bir başına ekonomiyi çözmeye çalışıyorlardır değil mi? Muhakkak ki böyledir; fakat biz de buradan söyleyelim ki bir bütün hâlinde meselelerimize yaklaşılmadıkça ve bir bütün hâlinde meselelerimiz hâl ve fasl edilmedikçe ekonomideki kötüye gidişe dur denemez. İçinde bulunduğumuz şu devirde, senelerdir iktidarda bulunan bir siyasî partinin bunu anlaması hakikaten bu kadar güç müdür? Biraz daha detaya girecek olursak, senelerdir arazilerden elde edilen rant dolayısıyla bilhassa Arab ülkelerinden Türkiye’ye dolar akıtıldı da, bu kadar para nereye gitti? Hakikaten nereye gitti? Bu soruya bile verecek sağlıklı bir cevabı olmayan yahut bu sorunun cevabını bilip de gereğini yerine getirmeyen adamlarla değil ülke aşiret bile idare edilemez. 15 Temmuz’u hatırlayalım... Onca şehit verdik, yüzlerce vatandaşımız gazi oldu... Batı’da 15 Temmuz’u tezgâhlayanlar o günlerde hakikaten de korkuya kapılmışlardı. Çünkü işledikleri cürmün bir karşılığı olması gerekirdi ve millettin sergilediği refleks Türkiye’yi bu karşılığı vermeye muktedir göstermişti. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra gördüler ki, korkuları yersizmiş. Vatandaşımızdaki değil ideolojinin, psikolojinin bile siyaset sahnesinde bir aksi yokmuş. Bunu görür görmez hemen yeniden işe koyuldular. Geldiğimiz nokta bugün açık seçik ortada. Hemen güneyimizde bizim topraklarımızı ele geçirmek üzere kurulmuş bir ordu. Gelelim Suriye’de Amerika ile iş tutan Kürtlere. “T.C. şöyle”, “T.C. böyle”, demeyi bir kenara bıraksınlar da söylesinler bakalım; şimdi dedeleri çıkıp gelse, hangi yüzle suratlarına bakacaklar? Beyaz Türkler, Kemalistler ve sair hainler için bu soru tabiî ki geçerli değil. Dedeleri olan hainler bugünkü hıyanet şebekesinden olsa olsa gurur duyarlardı. Bu sebeble sorumuz da onlara değil, tarihî İslâm sancağı altında şan ve şerefle dolu olan Kürtlere. Dedenizin suratına nasıl bakacaksınız? “Biz Yahudilerin hizmetine girdik.” diye utanmadan, sıkılmadan nasıl söyleyeceksiniz? *** Teşhisi doğru koymak, vaziyeti sıhhatli bir şekilde kavramak gerekir ki hakikaten de çözüm üretilebilsin. Türkiye’de bugün Müslüman Anadolu İnsanı’nın kalbinde kökleşmiş iman ve kâfire karşı takındığı hâkim tavırdan başka hiçbir şey yoktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu vaziyeti peşin kabul hâline getirip, buradan başlamak suretiyle yeni bir devlet inşa etmek gibi bir mesuliyeti vardır. Öyle ya, madem ki o makamda sen oturuyorsun, o zaman mes’ul olan da sensin. Artık yalnız bizim için değil, bütün Müslümanlar için bir ölüm kalım mücadelesi başlamış vaziyette. Bâtıl dinine sarılmış düşmana galebe çalmanın tek yolu, hak olan dinimize sımsıkı sarılmamızdan ve o dini eşya ve hadiselere tatbik edecek sistemler sistemi fikrin emrine neyimiz varsa hepsiyle beraber girmemizden geçiyor. *** Tarihî bir dönemeçteyiz. Müslüman Anadolu İnsanı, Arz-ı Mevud peşinde koşan Yahudi’yi de, onun hizmetkârlarını da Fırat’ta boğar, leşini Nil’e atar. Bundan şüphemiz yok. Biz diyoruz ki, devlet bu işin neresinde olacak? Ona karar versin ve verdiği kararın gereğini de yerine getirsin. Biz sadece artık şartları da açık olduğu gibi milletimize layık bir devlet istiyoruz, başka bir şey değil. 15 senelik iktidarları boyunca, hiç değilse bu işlerin nasıl ve kimle olmayacağını öğrenmişlerdir herhâlde... Baran Dergisi 575. Sayı  

Bir Kelime: Muhalif

İktidarı sırasında en sert ve haksız muhalefeti görenlerin başında Sultan II. Abdülhamid Han hazretleri gelir. Öyle ki, zamanının muhalifleri Paris’teki matbaalarında basıp memleketimize soktukları gazetelerinde onun her akşam yemeğinde “bebek yediği” iftirasını dahî yazmışlardır… Bir kelime, kavram yahut tâbir bilindiği üzere hem kastedilen mevzu ve hem de söylenildiği kültür ortamına göre farklılaşır. Politik arenaya atfen muhalif kavramı üzerinden bakarsak, şu sıralar Amerika’da dile getirildiğinde umûmî zekâ ortalaması, bu kelimeyi Trump karşıtlığı, Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan düşmanlığı mânâsına idrak etmektedir. Aynı mânâya atfen kullanılan bu kelimenin bir tarafta “karşıtlık” olarak ortaya çıkarken diğer tarafta “düşmanlık” olarak belirmesi bile dikkate değer… Sadece zaman farkıyla hâdiseye tekrar baktığımızda MÖ. 399’da muhalif bir görüş sahibi olarak Sokrat’tan bahsetmekteyizdir… Demek ki, bizim bu kelimeye şu sıralar yüklediğimiz mânâlar bütünü, zaman ve mekâna göre, bulunulan çevredeki kültür seviyesine göre değişmektedir. Bu mevzuya kaba mantık muhakemesinden ve bugünkü politik teamül zaviyesinden bakarak hepimizin de ulaşabileceği bir fikir olarak söyleyebiliriz ki, dünün muhalifi bugünün yandaşı, dünün yandaşı bugünün muhalifi tekerlemesine de ulaşabiliriz. Fakat tüm bunları söylerken esasen ben bu mevzuun başka bir tarafından bakmayı yeğlerim “Muhalif” kelimesi telaffuz edildiğinde bugün umûmiyetle kafamızda oluşan hususların sadece mevcut iktidar karşıtlığı ekseninde toplanıyor olması garip bir hâl almaya başladı. Evet, “muhalif” kavramı, bizim dilimizde her zaman ilk hatırımıza gelen şekliyle o günkü iktidara karşı bir mânâda idrak edilir. Ancak asıl söylemek istediğim, bu kelimeyi telaffuz ettiğimizde artık sadece bu kavramın “uymayan, birbirine benzemeyen, birbirine zıd olan, karşı duran, aykırı” gibi anlamlarından daha farklı olarak, “aşağılık olmak, tiksinmek, adilik, hainlik” yahut buna benzer tahkir edici ifade şekillerinin de aynı kelime etrafında zihinlerimizde beliriyor olması… Zannediyorum, aktüel politika ile alakası olsun olmasın çoğu insan bu kelime etrafında aynı psikolojik gerginliği hissettiği hâlde, ancak bu türlü bir ifade şeklinden sonra mevzuun bu tarafı hakkında daha farklı düşünmeye başlayacaktır. Sadece bu hâl bile, bana mevzuun sadece bir yazarın kuruntularından daha öte bir şey olduğunu ilhâm ediyor. Kaldı ki, “karşıt” olmaktan öte –II. Abdülhamid Han misalinde olduğu gibi- işin iftiraya, karalamaya, haddi aşmanın her çeşidine doğru ilerlemesini, yani bu türlü bir gelenekten gelmenin de etkisini zaten tabii olarak kabul etmeliyiz. Mevzuun benim alakalandığım tarafı, dilde bulunan, fakat mânâsı zamanla değişen kelime, kavram yahut tabirlerin herhangi bir dil yapısında aniden belirmemesidir; onlar çoğu defa çeşitli hâdiseler ve psikolojik hâller içinde olgunlaşarak gelişir ve sonrasında günlük hayatın rutininde ilerlemeye başlarlar. Bu türlü kelime ve kavramların dil yapısında belirmeleri çoğu defa büyük kriz hâllerinde vuku bulmaktadır. Bu yüzden de, o esnada olağan’ın üst hâli içinde seyreden şuurlarımız bu tip yenilikleri hemen idrak etmeye hazır bir vaziyete gelmektedir. Nitekim “15 Temmuz”, -o güne kadar- sadece o tarihte doğan birisi için mühim iken, 15 Temmuz’dan sonra toplumun çoğunluğu için artık başka mânaları barındırmaktadır… Benzer bir misâl daha: II. Dünya Harbi esnasında uçak tehlikesine karşı pencerelerin karartılması icab ettiğinden Alman dilinde o güne kadar bu şekilde telaffuzu bulunmayan “karanlığı perdelemek” tabirinin aniden günlük dile yerleşiverdiğini söylüyor Victor Klemperer. Yine aynı dönemde evlerin çatıları tutuştuğunda döşemelerde ayakların takılacağı bir şey olmaması gerektiğinden “pılı pırtıyı kaldırmak” fiili Alman diline girivermiştir… Çoğu zaman bir kelimenin ihtiva ettiği mânâ silsileleri, o kelimenin bildiğimiz anlamının dışında başka hususlarla alakalı olabilir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun bir çok eserinde bu türlü kompleks kelime değişimlerini görüyoruz. Buraya kadar aktardıklarımı toparlayarak ifade edersem, muhalif kelimesini telaffuz etmeyi dahi beceremeyen lakin bugünkü iktidarı alakalandıran en basit bir meselede canını yakan falanca husus hakkında eleştiri yapan herhangi birinin bile, etrafında onu dinleyenler tarafından “muhalif” kanattan görülme ihtimâlinin pek yüksek olduğu bir idrak zemini içindeyiz. Yani, dar kavramlar içine sıkışmış ve muhalif olmak ile körü körüne karşı olmak arasında seçenek yapamayacak derecede körleşmeye doğru açılmış bir koridorda ilerliyor gibiyiz. Tabiî, hâller karşılıklı, aynı husus bugünkü iktidar partisinin politikalarını savunan bir kimse için de geçerli; çünkü üzerinde fikredilmeyen mesele, iktidara karşı olanlara nisbetle iktidardakilerin de “muhalif” yani karşıt, zıd pozisyonda olmaları. Mevzu ettiğimiz kelimenin ihtiva etttiği mânânın “zıd, karşıt” ifadesinden yola çıkarsak bu böyle. Bu hâl eğer bir çoğunluk, azınlık meselesi olarak idrak edilmiyorsa –yani biz daha çoğuz ve az olanların canı çıksın diye düşünülmüyorsa- çoğu defa iktidar sahipleri muhaliflere göre azınlık pozisyonunda olduğundan asıl muhalif olanlar iktidardakiler oluyor. Ama bizim dilimizdeki karşılığıyla her zaman politik bakımdan “iktidar karşıtlığı” mânâsına kullanılmış, öyle de kullanılıyor. Muhalif kelimesinin değişerek bambaşka bir mânâya doğru kayması meselesine devam edelim. Esasında beğenmediği yemekten hükümet şekline kadar uzanan bir sıralama içerisinde her bir tonu kendi içinde birçok kola ayrılan muhalif olma hâli, her ne kadar bu kelimeyi birebir ifade etmesek, onu kastederek kullanmasak bile hayatımızın, tabiî hayatımızın kanunlarındandır. Aile içerisinde kardeşlerin devamlı çekişmesi gibi; görüldüğü üzere dilimizde bu hâli ifâde ederken “çekişme” tabirini kullanıyoruz. Aynı çekişme devlet yönetimi meselesinde direkt çehre değiştirip “çekişme”nin çok ötesinde tarihî, politik bir veçheye bürünerek “muhalif”e dönüşüveriyor… “Muhalif” kelimesi mesela Andre Gide’in uçurtma benzetmesini ele alırsak “karşıt” olarak esen rüzgarı temsil ederken belirir. Sanat’ın baskıdan doğup hürlükte öldüğünü söyleyen Gide, “muhalif” rüzgârların sanatçıyı yükselttiğini, “muhalif” rüzgarlar olmadığı zaman sanatın öleceğini ifade eder. Kendisine rakip bulamayan boksör gölge boksu yaparken âdeta nefsiyle boğuşuyor, onunla bir çekişme hâlindedir, muhalefet ediyordur. İnsanın, ruh ve nefs kutbuyla bezeli insanın bütün hikâyesi ruhunun yanında nefsine yahut nefsinin yanında ruhuna “muhalefet etmek”tir. Bu misalleri böyle ardı ardına sıralayarak varmak istediğim nokta, bizim, bugün herhangi bir kelime ve kavram karşısında ne kadar da donuk bir idrak kavrayışına itildiğimizi anlatmaya çalışmak. Büyük sanatkâr, münekkid ve şâirlerin çoğu, içinde bulundukları toplum şartlarını iyileştirmek için muhalif olmuşlar ve hatta bu tehlikeli vazifeyi, muhalif olmak görevini şeref meselesi dahî saymışlardır. Şimdi, bu söylediklerimizden yola çıkarak bugün “muhalif” kelimesini ve bu kelimenin etrafında aklımıza geliveren kavramları, mânâları tekraren hatırlamaya çalışırsak, politik arenadaki hır gürün bizi zihinlerimizde en azından bu kavramın aslına dâir nasıl da mahpus ettiğini göreceksiniz. Meseleye böyle baktığımızda zihinlerimizde oluşturulan şeylerin ancak günü kurtarıcı basit politik atraksiyonlardan ibaret sığ çığlıklar olduğunu görüyoruz. Yeri gelmişken, mevcut  iktidarın “muhalif” tarifi ile iktidara muhalefet edenlerin “yandaş” tarifleri arasında her ne kadar derin, uç, keskin farklar var gibi duruyorsa da, azıcık üzerine düşündüğümüzde maalesef bunun sunî bazı tariflerden öteye geçmediği, herhangi bir dünya görüşünü kapsayan mânâsı olmadığı görülüyor. Böyle olunca da, yani herhangi bir dünya görüşüne, bütüncül bir düşünceye –kısacası, fikre- nisbetle hareket edilmediği için politik meseleler etrafında ortaya çıkan kültür seviyesi de basit tanımlar, kavmiyetçiliği andıran gizli imalar, kuru iltifatlar, bir hafta geçmeden unutulacak iddia ve ithamlar etrafında beliriyor. Mevcut iktidarın bugün anti-Amerikancı politikasına destek verirken sokağımızın hemen başında tiner çeken gençlerimizin aynı iktidarın bir ayıbı olarak durduğunu rahatça söyleyebileceğimiz, doğruya doğru eğriye eğri diyebileceğimiz bir politik ortam mahrumiyeti yaşıyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, aynı tinerci gençleri malzeme yaparak Amerikan seviciliği etrafında bu politik atmosferi enikonu rezilleştiren “muhalif”lerin iyice daralttığı bir idrak çerçevesini, bu irfan yokluğundan kaynaklanan tıkanıklığı ancak bir dünya görüşüne nisbetle ifadelendirebilirsiniz… Tam bu esnada bir parantez açarak şu hususu not düşelim: Batılılar tarafından kendisine “üçüncü dünya ülkesi” tarifi yapılarak “parya” rolü biçilmiş devletlerin/milletlerin hafızaları pek zayıf olmakla kalmayıp sadece gördüklerine, önündekilere inanmak gibi büyük bir zaafları da var. Misalleri çoğaltmak mümkün olsa da, herkesin bildiği meseleler olarak sadece iki tanesi neyi kastettiğimizi ifade edecektir. 2008’de “Ergenekon” kelimesi tüm haber bültenleri ve politik arenanın, evlerimiz ve kahvehanelerimizin her yanında uçuşmaya başlamış ve bu rüzgâr dört sene sonra sanki hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi kayboluvermişti… 2013’de ise “Ergenekon” yerini Fetö’ye devretti; “Fetö” olarak ifade edilebilmesi dahî hafızam beni yanıltmıyorsa 2-3 seneyi filan buldu. Şimdi beşinci yılını tamamlarken o da yavaş yavaş popülaritesini kaybediyor. Tam on senedir biz memleket olarak bütün enerjimizi bu iki meseleye sarf etmekten, bunlar ile uğraşmaktan başka hangi esaslı problemlerimize bir çare bulduk? Eğitim? Kültür? Teknoloji? Sanayi? Hukuk? İktisat? Aile? Vesâire vesâire?.. Batılı devletlerin esas numarası daima bu türlü aldatmacalarla ilerlemiştir; size, karşı olabileceğiniz bir malzeme vererek asıl alakalanmanız gereken hususları basit göstermek hokkabazlığı. Yahut bu husus da içinde olmak üzere, uğraştığınız mevzudan başka hiçbir mevzuya bakamayacak derecede sizi ona kilitlemek… Son 200 senedir Batılıların politik atraksiyonlarının tamamı bizim gibi memleketlere karşı bu türlü bir hokkabazlık numarasından ibaret olmuştur; yeter ki, bu illüzyonu üzerine uğraşmayı değecek kadar mühim bulup geriye kalan diğer mühim problemleri gözden kaçırmaya niyet etmeye yahut önündeki malzemeden başını kaldırmaya takati olmayan politikacılar oluversin! Oysa ta en başında asıl uğraşmamız gereken problemleri çözebilmiş olsaydık, şimdi çözmek zorunda kaldığımız problemlerle uğraşmak zorunda kalmayacağımızı düşünen kaç politikacı gördük? Bu meselenin anlaşıldığını varsayarak mim koyduğumuz noktaya dönelim… Politik sahada gördüğümüz ve bize akseden tarafıyla muhaliflik kavramının giderek değiştiği ve etrafında üretilen politikaların sunîliği her iki taraf için de vahim bir manzara arz etmektedir. Lafı uzatmadan, eğip-bükmeden bugünkü iktidar-muhalefet karşıtlığının temel mantalitesinin ne olduğunu ortaya koymak gerekirse, iktidardakiler, işi üzerinde ehil de olsa kendisinden olmayanı dışta tutma politikası güderken – misalen TRT’de yayınlanan Leyla İle Mecnun gibi Türkiye standartlarını aşan bir TV dizisi, oyuncularının Gezi Parkı Eylemleri’ne destek vermesi sebebiyle bir anda yayından kaldırılıvermişti- diğer yandan, muhalifler de aynı muameleyi iktidardakiler ve sevenlerine yapmak için iktidarı direkt hedef tahtasına yerleştirmeyi hayatları pahasına yeğliyorlar. Bugünkü muhaliflerin çoğunun iktidardayken yaptıklarını bildiğimizden, yaptıklarının yapacaklarının teminatı olduğundan müşahhas misaller vermeye gerek yok; hatta bugünkü iktidar, kendisine muhalif olanların aksine, kendi çevresine bugünkü muhaliflerin çeyreği kadar olsun yer açmadığı sebebiyle bile suçlanabilir. Her iki tarafın aynı bataklıkta, dünya görüşü mahrumiyetinden mütevellit temel politik hedefsizliğin içinde kıvrandığını rahatça söyleyebiliriz; yani, iktidar, politik hamleleriyle kendisine “muhalefet” ismini verenlerin rezaletini, muhalefet ise, sosyal ve siyasî projeleriyle iktidarın temel hedefsizliğini ortaya çıkarabilirdi. Bu bakımdan sanki aralarında gizli bir mutabakat varmış gibi memleket idare etme işinin en can alıcı noktalarına hiçbir zaman değinmemeleri gayet manidar… Mevzumuzu toparlarsak, bugünkü politik atmosfer –her zamanki gibi- aşırı gerilmiş vaziyette ve bir muhaliflik-yandaşlık giyotini altında ilerlemektedir. Hür kâidelere ulaşmak isteyen memleketlerin sosyal problemleri ele alan ve çözüme kavuşturan gündemleri olmalıdır! Gündemi değiştirmek demek –hem iktidar hem muhalefet adına- yeni bir sahte kavga meselesi bulmak değil memleket için faydalı olabilecek bir saha hakkında kavga edebilmeyi göze almaktır. Yapılmasına en az bir buçuk sene kalan seçimler için bugünden kavgaya tutuşan, ancak aynı hassasiyeti eğitim, hukuk, iktisad ve sosyal diğer meseleler üzerine göstermeyen politikacıların vaziyetine bakınca, memleketin asıl bunlardan kurtarılması gerektiğini düşünmeden edemiyor insan. Yazının girişinde, II. Abdülhamid’in Han’dan bahsetmiştim. Şimdi mevzuyu ona bağlamanın sırası geldi; bugünün hem iktidardakilerini, hem de muhaliflerini utandıracak ve her vicdan sahibi insanın gözlerini nemlendirecek şu sahneye ne buyurulur: “Kendilerine Jön Türkler denilen kimseler aslında üç -beş kişidir. Bunlar yıllarca Avrupa'da benim aleyhimde çalışmışlar -benim aleyhimde çalışmanın vatanın da aleyhinde çalışmak demek olduğunu düşünmeden- yazmışlar, çizmişler, söylemişlerdir. Çıkardıkları gazeteleri gizlice memlekete sokmanın yolunu -büyük devletlere arkalarını dayayarak- buluyorlar, yabancı postahânelerden de yabancı uyruklu kimseler aracılığı ile çekip şuna buna dağıtıyorlardı. Yıllar yılı, ciddî sayılabilecek bir tesirleri olmamıştır; ciddî sayılacak bir fikirleri olmadığı gibi... Fakat ben buna rağmen, kendileri ile alakalandım. Yabancı memleketlerde parasızlık yüzünden bazı şeylere katlanmamaları için, gazetelerini satın almak bahanesi ile büyücek yardımlarda bulundum, bazı kimselerin memlekete para göndermelerine göz yumdum. Tek yabancıların maşası olmasınlar, muhalefeti -yanlış da olsa- namuslu kalsın diye!..” Baran Dergisi 575. Sayı  

Batı'nın Korkusu Büyük Doğu-İbda...

Dünya insanî değerlerin hayata tatbiki bakımından belki de tarihin en karanlık dönemlerinden birisini yaşıyor. Kendisi dışındaki tüm unsurları ötekileştiren Batı medeniyeti, siyasî, iktisadî, kültürel ve bunlar dolayısıyla psikolojik üstünlüğü ele geçirdiği demden itibaren dünyanın muhtelif coğrafyalarında işgal ettiği topraklarda ihdas ettiği rejimler vasıtasıyla perçinlediği tahakkümle, dünyaya adaletsizlik yaymayı sürdürüyor. Doğu’yu tahakkümü altına alan Batı kendi insanına da kötülülerin en kötüsünü reva gördü. Fert ve toplum arasındaki ahengi bozucu nizamsızlık, liberalizmden sonra Komünizm, Faşizm, Nazizm ve sair fikirlerin zuhuruna zemin hazırlardı. Tüm bu fikirler problemin çözümü adına ümitvâr olsa da muvaffak olabilecek potansiyele sahip değildi. Dolayısıyla her ne kadar öyle tabir edilseler de yeni bir düzen getirebilme, paradigma olabilme hususiyetine erdikleri söylenemez. Çünkü bir görüşün paradigma olarak zuhur edebilmesinin öncelikli şartı, çağının insan ve toplum meselelerine dair çözümler üretebilme potansiyelini haiz olmasıdır. Zira çağın meselelerine çözüm sunamamaları sebebiyle arayışlar devam etmiştir. Kendisini topyekûn materyalizmin pençesine bıraktıktan sonra düştüğü bataklıktan kurtulmak için debelenen Batı’da ve ‘Batı gibi maddeye tahakküm edeyim’ derken ruhunu kaybetmek pahasına onu taklide yeltenen Doğu’da, kültürden siyasete, politikadan iktisada küllî bir bozulma halindeki ruhî muvazene, bu dengeyi tekrar tesis edici bir inkılâbı zarurî hâle getirmiştir. Üstelik bu asırlık döngüye ters cereyan çoktan açılmış, kitleleri peşinden sürüklemeye başlamıştır. İnkılâbın gerçekleşeceği zemin Anadolu... Mevzu bahis inkılâbın gerçekleşeceği, sancağın düştüğü ve yeniden kalkacağı toprakların Anadolu olduğu gerçeği gün gibi ortada. Üstad Necib Fazıl’ın ve Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği “İslâmiyet’in emir subaylığı” Büyük Doğu-İbda fikir sistemi, tıpkı bir ağaç gibi, kemiyet/mekân itibariyle yüzde yüz bu topraklara bağlı, keyfiyet bakımından sınırlar ötesi vasfı haiz “insanın insanca yaşayacağı nizam”ı vazetmekte. Buna mukabil gerek Batı’nın, gerekse de Kemalistlerin baskı ve yönlendirmesiyle özünden uzak kalan toplumun büyük bir kısmı, uzunca süre ucuzculuğa kaçarak çareyi dışarıda aramayı tercih etti. İran’dan, Mısır’dan ve muhtelif coğrafyalardan ihraç edilen fikirlere meyletti de, bir türlü yüzde yüz yerli ve millî olana yüzünü dönmeyi beceremedi. Neticede, bu fikirsiz fikircilik tabiî olarak iflas etti; Üstad’ın tabiriyle “fikir denilince suratına sigara dumanı üflenmiş kedi”ye dönen bu samimiyetsizler ise bir türlü gerçeği göremedi. Kemalizm’in Batılılaşma martavallarıyla özünden koparılan toplumun aslına rücu edebilmesi için, evvela onu aslından koparmak isteyenlerce oluşturulan fikirler manzumesinin çürütülmesi gerekiyordu. Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu öncülüğünde bu aşama atlatıldı. Büyük Doğu-İbda fikir sistemi, ümidiyle, çağının ve çağının ötesinin problemlerinin çözümüne dâir küllî teklifleriyle ve potansiyeliyle rüştünü fazlasıyla ispatladı. Kendisinden önceki kültürlerin de kullandığı tüm mefhumları, hakikate nisbetle yeniden tanımlayarak yeni bir çağ için işaret fişeğini çaktı. Fikrî çerçevenin topluma sirayet etmesi... Bir inkılâbın gerçekleşmesi, fertlerin, iç oluşu çerçevesinde, şuur ve idraklerini yenileme ihtiyacı hissetmesiyle, toplumun yeni bir imar sürecine adım atmasından geçer. Fertlerin bu ihtiyacı hissetmesini sağlayacak olan ise yönlendirici fikir sistemidir. Zira halk bir şeylerin yanlış gittiğini sezer de, bir istinadı olmazsa yanlış olanın yerine ne konulması gerektiği hususunda kendisini tam olarak ifade edemez. Artık değişiklik ihtiyacı fazlasıyla hissediliyor ve biz idrakinde olsak da olmasak da, işte o fikir sistemi; Büyük Doğu-İbda, Mevlüt Koç’un ifadesiyle söylersek, “yönlendirici fikir” sıfatıyla toplumu ilerlemesi gereken tarafa doğru sevk ediyor. Nitekim 15 Temmuz İhtilâli de halkın neyin olmaması gerektiği hususunda reaksiyon göstermesinin ve tavrını koymasının neticesidir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünün akamete uğratılmasının akabinde geçen yaklaşık bir buçuk senelik zaman zarfında, gerek içeride, gerek dışarıda cephelerin hatları keskinleşmeye başladı; içeride Ak Parti-MHP merkezli bir birliktelik ortaya çıktı. Bu birlikteliğin müşterek zemini ise hiç şüphesiz Büyük Doğu. Yâni fikrin merkezde olduğu inkılâbların gerçekleşmesi adına iç şartlar zuhur etti, çevre şartları da hızla olgunlaşıyor. Dünya görüşüne bağlı iktidar... Müslüman Anadolu halkı, kendisine yabancı fikirleri dayatan tetikçi kadroların üstesinden gelebilecek keyfiyeti haiz fertler yetiştirmeyi artık başarmıştır. Toplumu aslından koparıp terakkisine mâni olan içerideki hariciler artık can çekişmekte, son bir ümid Batı’dan yardım dilemekte... Ve nihayet, sıra yavaş yavaş milleti özünden koparmak adına, ithal fikirleri imal edip bizdenmiş gibi gözüken maşalarına işi ihale ederek dinimizi ve ruhumuzu ifsada yeltenen düşmanlara geldi... Tabiî ki bu mücadelede muvaffak olabilmenin yolu, evvela içteki temizliği mükemmelen tamama erdirmek, yani Kemalistler başta olmak üzere, tüm Batı mamûllerinden kurtulup yüzde yüz yerli ve millî bir dünya görüşüne bağlı bir iktidar tesis etmektir. İşte Batı’nın korktuğu da, fertlerin idrakinde başlayan bu Anadolu inkılâbının kemâle erdirilip iktidara sirayeti vasıtasıyla dünyanın neredeyse tüm coğrafyaları üzerinde kurulu olan Batı tahakkümünü nihayetlendirilmesidir. Batı, vaziyetin fazlasıyla idrakinde... Esasında sadece Batı da değil; Ruslar da vaziyetin fazlasıyla idrakinde. Hatırlarsanız, Rus Devlet Başkanı Putin’in dış politikasında tesiri büyük olduğu söylenen Aleksandr Dugin, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün hemen öncesinde Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin Bağlum’daki kabrini ziyaret ederek, Türkiye’yi yönlendirici fikre dâir açık bir mesaj vermişti. Bizi, içimizdekiler vasıtasıyla uzunca bir süre tahakküm altında tutan esas hasımlarımız artık gidişatın nereye olduğunun farkına varmış, bu gidişatı durdurmak için düğmeye basmış; hatta türlü maskeler altında kendileri sahaya inmiştir. 2010’lu yıllar ile beraber Türkiye’ye yapılan Batı menşeli saldırıların öncelikli sebebi budur. Nasıl ki, ABD’nin 2016 sonunda yayınladığı “Dinî Özgürlükler Raporu”nda geçen “Türkiye (Kemalist) devrim kanunlarını uygulamalıdır” sözünün arka plânındaki insiyak bu ise, son günlerin en aktüel meselesi, Batı menşeli operasyonlar silsilesinin neticede vardığı son nokta olan Afrin kantonuna yapılan askerî yığınak da bu insiyakın tezahürüdür. Türkiye’nin dibindeki bu taarruz hazırlığına göstereceği ‘reaksiyon’ ne olacak göreceğiz... Artık kılıçlar kınından çıkmak için gün sayıyor. Nihaî hesaplaşmanın fikrî arka planını dilimiz döndüğünce verdik de bunu bir de Batı’dan dinlemenin faydası olacaktır. Geçtiğimiz haftalarda, ‘breaking defence’ isimli ‘online’ dergide Svante Cornell imzasıyla “Erdoğan’ın Türkiye’si: Az Bilinen İslâmcı Şairin Rolü” başlıklı bir yorum yayınlandı. Cornell, aslen İsveçli olup ODTÜ’de eğitim görmüş, ABD’nin dış politika adına fikirler üreten önemli müesseselerinden Amerikan Dış Politika Konseyi’nin Asya-Kafkasya Enstitüsü ile Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü direktörlüğünü yapan bir akademisyen. “Başkan Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını duyurunca bölge şiddete hazırlandı. Gerçekleştirilen tek tük tepki bir yana protestolar beklenenden az oldu. Suudi Arabistan kralının da aralarında bulunduğu Arap liderlerin büyük bir kısmı geçici kararlar aldı. Tek istisna Türkiye’ydi. Bu araştırma bir NATO üyesinin bu dikkat çekici tavrını ele alıyor.” takdimiyle yayınlanan makalede Cornell, Üstad Necib Fazıl’ın Türk fikir ve siyaset hayatındaki ehemmiyetine temas ederken, Türkiye’nin gidişatının nereye doğru olduğuna da değiniyor. Bilhassa yazının sonunda ‘neticesi ne olursa olsun’ şartıyla yaptığı yorum son derece çarpıcı. Türkiye hakkındaki bu yazı, gazetelerin manşetlerinde yer bulacak bir mahiyette olmasına mukabil, sadece Sabah Gazetesi tarafından “satır arası” şeklinde görülmesi de enteresan. Yazının tamamı şöyle: “Erdoğan’ın Türkiye'si: Az Bilinen İslâmcı Şairin Rolü" Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan komplolara meyilli bir isim. Son yıllarda, sıklıkla İslâm dünyasını saran problemlerden dış güçleri sorumlu tutuyor. Başkan Trump’ın duyurusunun akabinde, Erdoğan ülkesinin dönem başkanlığı pozisyonundan faydalanarak İslâm İşbirliği Teşkilâtı’na, kendisini Müslüman dünyanın lideri konumuna getirecek bir olağanüstü zirve çağrısında bulundu. İki gün sonra bir ödül töreninde yaptığı konuşmada ise kendinden geçmiş bir vaziyette şunları söyledi: “Kudüs giderse Medine’yi kaybederiz. Medine giderse Mekke’yi kaybederiz. Mekke giderse Kâbe’yi kaybederiz!” Bu acı tenkid nereden geliyor? Bu retoriğin, idarenin zor durumda olmasından kaynaklandığını reddetmek yanlış olur. İsrail düşmanlığı ve global çapta Yahudilerle alakalı komplo teorilerine olan eğilim, Erdoğan’ın değişken ittifaklarında ve dış politika girişimlerinde daimi duruma geldi. Erdoğan’ın 15 Aralık’ta yaptığı konuşma gerçekten sembolikti: Hâdise, görünenden daha fazlasının ifadesiydi. Erdoğan, uyarılarını, sadece kendisi için değil Türkiye’deki mevcut siyasî elitlerin büyük bir kısmı için fikrî bir başvuru kaynağı olan İslâmcı şair ve yazar Necip Fazıl Kısakürek adına düzenlenen ödül töreninde dile getirdi. Necip Fazıl Kısakürek bir zamanlar Türkiye’de marjinal bir figürdü. Kısa bir süre Fransa’da eğitim gören Kısakürek, Batı’dan nefret ederek ve Batı’yı bütün kötülüklerin kaynağı görerek yetişti. Fakat birçok çağdaş İslâmcı gibi, Avrupa’nın faşist fikirlerinde öne çıkan iki ögeyi birleştirdi. Bunlardan birincisi; demokrasiyi reddediyor, onun yerine “yüce bir hükümdar” liderliğinde, diğer istenmeyen etnik grupları temizlemeyi öngören, Sünnî İslâm ve Türk etnisitesi üzerine kurulu totaliter İslâmcı ve milliyetçi bir rejimi savunuyordu. İkincisi ise; Kısakürek Yahudilere büyük bir nefret beslemiştir ve onlar ile dayanışma içerisinde olan masonların Türkiye’yi yok etmeyi arzuladıklarına inanmıştır. Bu nefret tüm çalışmalarında apaçık ortadadır; nefreti o kadar güçlüydü ki bir kitabını tamamen bu konuya ayırdı. Ülkenin hayatta kalması için kritik olduğunu düşündüğü Yahudilerin sürülmesini inceledi ve Türk toplumunda Yahudilikten İslâm’a geçenleri dönme olarak isimlendirdi. Bu temizlik yapıldıktan sonra Türkiye elmas gibi parlayacaktı. Bir zamanlar marjinal olan bu figür şimdi övgüyle anılıyor: Türk Hükümeti’nin kabinesinde bulunan bakanlar onu methediyor. Erdoğan, Kısakürek’i kendisini etkileyen tek insan olarak anıyor ve onun 15 Aralık’taki konuşması bir istisna değil: “Üstad” diye seslendiği ve şiirlerini okuduğu ismi her hadisede övgüyle anıyor. Ortadoğu politikalarının çökmesinin ve 2016 Temmuz’undaki başarısız darbe teşebbüsünün ardından Erdoğan, İslâmcı ideolojiyi bir ton azaltarak daha milliyetçi söylemler benimsemişti. Hem İsrail, hem de Rusya ile ilişkilerini normalleştirdi. Misilleme için Türk Yahudi toplumu hedef alınmadı, fakat genel atmosfer hızla bunun tekrar ortadan kalkmasına yol açıyor. Erdoğan biliyor ki, ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, tek başına İslâmcı ideolojiyle seçimleri kazanamaz. Bu sebeple, gelecek sene yapılacak seçimlere muhalefetteki MHP ile birlikte girmek için işbirliği yapmayı deniyor. İsrail saldırganlığı Erdoğan’a oy kazandırmaz; çünkü bu tek başına Türk kamuoyunu hareketlendiren bir hâdise değil. Esasında Erdoğan’ın İsrail mübalağası yükselen bir trendin göstergesi. Necip Fazıl’ın temsil ettiği İslâmcı ideoloji Türkiye’de ana akım hâline geldi. Bu ideoloji artık marjinal değil; aslında Türk medyasının büyük bir kısmı, okullar ve camiler vasıtasıyla yayılıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı H. R. McMaster’ın 11 Aralık’ta söylediği gibi, bu dünya görüşü bir çok global İslâmcı organizasyon için Türkiye’nin merkezî bir konuma gelmesini sağlıyor. Yani Erdoğan’ın Kudüs kararına vermiş olduğu tepki sadece Erdoğan ile alâkalı bir durum değil. Bu ülkenin kimliğindeki değişmenin bir göstergesi. Erdoğan’ı cezalandırmanın bir yolunu bulmak bu derin problemi çözmeye yetmeyecektir; Türk toplumu hızlı bir şekilde Batı’dan uzaklaşmaktadır. Siyasî neticesi ne olursa olsun, artık uzun vadeli düşünerek, bu kritik müttefikin zararlı İslâmcı ve etnik milliyetçi ideolojiye sürüklenmesine bir şekilde engel olmalıyız.” Hülâsa... Tüm dünyanın artık idrakinde olduğu, bizim sözde aydınlarımızın ise görmezden geldiği bir realitenin tam ortasındayız. Eğer ki toplum olarak aldığımız virajda, dünya görüşüne bağlı iktidar meselesini vuzuha kavuşturamaz, reaksiyondan aksiyona kıvrılamazsak, bugün attığımız ‘Kahrolsun Amerika’ sloganına bir de ‘yaşasın büyük Rusya’ sloganını ekler, bir asır da Moskof pençesinde cebelleşiriz mazallah... Baran Dergisi 575. Sayı  

İran ve Tunus Protestoları

Önce İran’daki protestolardan, ardından da Tunus’taki protestolardan bahsedelim. İran’da, tıpkı Venezüella’da olduğu gibi yerleşmiş bir takım problemler var; fakat aynı durumda değiller. İran’da bir devrim idaresi var. Bu bir gerçek... Humeyni’nin iktidara gelmesiyle kurulan bir idare. Bu dönemde İran’da ajanlar ve hainler cirit atıyordu, bunların bir kısmı kaçtı. “İslâm devrimi” yapılan İran’ın ilk başkanı Fransa’da yaşıyordu. Bu devrim, İran için hem en iyi, hem de en kötü neticeleri beraberinde getirdi. Çünkü içeride ve dışarıda, devrimi destekleyenler ile desteklemeyenler arasında büyük problemler doğdu. Devrimciler, ABD Konsolosluğu’nu kuşatarak işgal etti ve İran devrimcileri terörist olarak adlandırıldı. Konsolosluk işgali, Amerika’yı çok zor durumlara soktu. Amerika’nın buna karşı attığı adımlar İran’a ekonomik olarak çok büyük zararlar getirdi. Ayrıca devrimde binlerce insanın kanı aktı. İran’a karşı Irak, Amerikalılar tarafından manipüle edildi. Bu durum Irak’ın İran’a karşı saldırgan bir tavır takınmasına da sebep oldu. Ayrıca İran da, Irak’taki Şiileri manipüle etti ve destekledi. Halkı idareye karşı harekete geçirerek kurulan rejim, yine halkın idareye karşı hareketlenmesiyle protestoların hedefi hâline geldi. Tabiî ki, bunu ortaya çıkaran sosyal ve ekonomik problemler var. Bunlar hükümetin politikalarından kaynaklanıyor. Devrimci bir hükümet halkı baskı altında ezen bir hükümet olamaz. Olursa, halk hükümete güvenini kaybeder. İran’daki durum budur. Devrimden sonra devlette önemli vazifeler almış 2013’te de cumhurbaşkanı seçilmiş olan Ruhani bir devrimci olmaktan ziyade fırsatçı biriydi. Halk, devrimci bir idare yerine daha oportünist bir yönetimi tercih etti. Bu ABD ve Avrupa tarafından da hoş karşılanan bir tercihti. Bu süreçte bir takım anlaşmalara da imza attılar. Fakat Trump’ın başkan olmasının ardından İran tekrar hedef alındı. Coğrafya üzerinde bir oyun oynanıyor. Şu bir gerçek ki, İsrail’deki en radikal Siyonist unsurlar Araplarla birlikte İran’a karşı mücadele veriyor. İsrail, ABD’nin de desteğiyle bölgedeki ana güç olarak kalmaya devam etmek istiyor. Devrimci bir anlayışın protestolara karşı baskı uygulamak yerine İran devletinin ve halkının faydasını düşünmesi gerekiyor. Halkın da bunu düşünerek hareket etmesi gerekiyor. Önümüzdeki Irak ve Suriye örneklerini görüyoruz. İki ülkedeki savaşlarda yüzbinlerce insan öldü. İran bu iki savaşta da çok aktif rol oynadı. İran bu savaşları iç meselesi olarak gördü, müdahale etti ve olayların çıkmaza sürüklenmesine sebebiyet veren etkenlerden biri oldu. Bugün yaşananlar dolayısıyla İran’ın durumunu Venezüella’ya şu bakımdan benzetiyorum; Chavez döneminde Siyonistler Venezüella ile çok uğraştı, hâlâ da saldırılarına devam ediyorlar. Birçok ajan ve hain ülkede cirit atıyor. Chavez’den sonra Bolivarcı devrime bağlı Maduro iktidara geldi, kendisi devrime sadık olmasına rağmen onun döneminde hükümette bozulmalar gözlendi. Bu bakımdan İran ile Venezüella benzerlik gösterir; fakat Venezüella daha açık fikirli bir idareye sahiptir.   Tunus’taki protestolara gelirsek. Zeynel Abidin Bin Ali iktidardayken gerçekleştirilen ve bin Ali’yi iktidardan el çekmek zorunda bırakan protestolar meşru bir zeminde gerçekleşmişti. Bin Ali protestoları güç ile bastırmaya çalışsa da başaramadı. Burada şunu da belirtelim; Tunus ordusu Amerikan kontrolündeki bir ordudur. CIA ile işbirliği içindeler ve onlar tarafından kontrol ediliyorlar. Bin Ali’nin bunun oluşmasındaki rolü büyüktür. Tunus’ta hemen hemen her kesim, Bin Ali’nin iktidardan el çekmesini istedi. Sosyalistler de bu gruplardandı. Devrimden sonra sosyalist muhalif lider bir suikast neticesinde öldürüldü. Bu suikastin Suudiler tarafından organize edildiğini düşünüyorum. Dolayısıyla ABD ve Siyonistlerin dahli de… Tunus hükümeti teknokratik bir hükümet görüntüsü çiziyor. Bin Ali’nin devrilmesinden sonra hükümet bir şeyleri düzeltmek için çabaladı. Sorunlara çözümler aradı. Fakat bugün onlar da meşru protestoların hedefindeler. Elbette bu protestolar, yanlış kişilerin kullanımına açık bir vaziyette. Evet, belki daha iyi bir idarenin oluşmasına ön ayak olabilir; fakat daha da kötü şartların ortaya çıkmasına sebep olma potansiyeli de var. Neler yaşandığını ve neticesinin tam olarak ne olacağını bilmiyorum. Tunus halkı, Kuzey Afrika halkları arasında en eğitimli olanı... Haklarının ne olduğu hususunda cahil değiller. Bağımsızlığını elde etmeden evvel Mısır’dan dahî yüksek standartta eğitim seviyesine sahiplerdi. Birçok Müslüman ülkede olduğu gibi onların da gençleri Suriye ve Irak savaşlarına katıldı. Cihada katılmak için Suriye’ye giden Müslümanların yüzde doksanı samimî ve gerçek Müslümanlar. Gözlerini bile kırpmadan kendilerini kurban edebiliyorlar. Fakat bu samimi insanlar Siyonist ve emperyalistler tarafından kullanılıyor, İsrail tarafından kullanılıyor, yanlış tarafta savaşıyorlar. Şundan eminim ki protestolar meşru bir zeminde gerçekleşiyor. Hükümet halkın taleplerine cevap vermelidir. İsrail ve ABD ajanlarının dolaylı yoldan müdahalesine müsaade etmemelidir. Bin Ali’nin devrilmesinden önceki dönemi düşünün, İsrail Tunus orijinli birçok insanı kullandı. Özetle Tunus, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun en enteresan ülkelerinden birisi. En yüksek eğitim seviyesine sahip. Baskıcı rejimlere karşı kendisini feda edebilecek, şuurlu insanlara sahipler. Tunus ile Suudların geçmişte olan ilişkileri iyiydi, bu malûm. Bugün de pek bir sorunları yok; fakat şunu unutmayalım ki, Suudlar, Siyonist İsrail ve emperyalist ABD ile birlikte bölgeyi yangın yerine çeviriyor. Suudlar eliyle, samimî Müslümanlar yanlış cephelere çekilip savaştırılıyor. Hıristiyan Evanjelik mezhebinin desteklediği Siyonist İsrail devletinin menfaati üzerine kurgulanmış bir oyun oynanıyor. Esasında Evanjelikler ve Siyonistler, Hıristiyanların da düşmanıdır. Dolayısıyla bölgede yaşanan birçok hareketliliğin arkasında Siyonistlerin olduğu akla gelebilir; fakat Tunus’taki eylemlerde böyle olduğunu düşünmüyorum, halk ekonomik sıkıntılar, işsizlik, çalışma koşulları gibi şartların kötülüğünden dolayı haklarını arıyor diye düşünüyorum. Yine de dikkat etmemiz gereken dönemlerden geçiyoruz.   Allahü Ekber! 13.01.2018 Baran Dergisi 575. Sayı  

Sokrates ve Horoz Borcu –III-

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu-XXI Sokrates ve Horoz Borcu –III- Sokrates, umumî mânâda felsefenin ve özel olarak da Antik Yunan felsefesinin kuşkusuz en kilit ismidir. Nitekim Batı felsefesinin beşiği olarak kabul edilen Antik Yunan felsefesi, bir bütün olarak onun ismiyle sınıflandırılmıştır. Meselâ;  Antik Yunan Felsefesi Sokrates’ten önce ve Sokrates’ten sonra gelen filozoflar şeklinde bir tasnife tâbi tutulmuştur. Sokrates’ten önce yaşamış ve doğa felsefesiyle uğraşmış filozoflara, Sokrates’ten önce gelenler mânâsına “Presokratikler”, Sokrates’ten sonra gelen bütün Yunan filozoflarına ise “Sokratikler” denmiştir. Bu arada hemen şunu da belirtelim ki, tarihin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan Eflatun, Sokrates’in hem talebesi ve hem de ifadecisidir. Nitekim üzerinde yoğunlaştığımız “horoz borcu” mevzuu da ilk olarak Sokrates tarafından Eflatun’a havale edilmiştir, miras bırakılmıştır.  Not: Alfred North Whitehead(1), “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir” diyerek, Platon’un felsefesi ile Batı felsefesi arasındaki bağı ortaya koymaktadır. Onun bu tesbitinden hareketle denilebilir ki, aslında bütün bir Batı felsefesi tarihi özü itibariyle hazır yiyici mânâsına bir mirasyedi tarihidir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın kendi aralarındaki fikri münasebeti Sokrates ve Eflatun üzerinden mevzu etmeleri de buna ayrıca delil teşkil eder. Bu çerçeveden bakıldığında denilebilir ki, Batı felsefesi tarihi, Edmund Husserl’in(2) fenomenolojik bakış açısının temel argümanlarından biri olan “paranteze alma” veya “askıya alma” indirgemeciliğine muhatap kılınsa yeridir. Muhtevası üzerinde yeri geldikçe duracağız. Sokrates, başlangıçta doğa felsefesi ile ilgileniyordu. Nitekim gençliğinde Anaksagoras’ın talebesi olan Arkhelaios’un derslerine iştirak ediyordu. Fakat sonraları, gelişen ve değişen süreçte Sokrates, insanî problemlere ilgisizliği yüzünden doğa felsefesinden uzaklaşmıştır. Cevizci’nin ifadesiyle, “Sokrates, doğa filozoflarında aradığı, sadece beşeri dünya için değil fakat doğal dünya için de geçerli olacak ereksel açıklamayı bulamamıştı.” Peki, Sokrates neyin peşinde idi veya ne yapmak istiyordu? Sokrates, her şeyden evvel, insan ve toplum meseleleri ile ilgili reel politik ve insanî çözüm odaklı felsefe yapmak istiyordu. Bundan dolayıdır ki, Atina’da özellikle moral (ahlâkî) hayat ve politik düzen bağlamında yaşanan gerilime karşı, hatta kriz ile ilgili birtakım tesbitlerin ardından tamamen etiko-politik bir felsefeye yönelmişti. Sokrates, Atinalıları uyandırmak/şuurlandırmak istiyordu. Atinalıları, “yaşanmaya değer hayat” hakkında bilgilendirmek istiyordu. İyi, doğru ve güzel üzerine düşünmeye zorluyordu. Üstlendiği misyon bu çerçevede idi. Moral (ahlâkî) projesini olgunlaştırmak en büyük arzusu idi. Ömrünü Atinalılara, özellikle de gençlere adamıştı. Hayatın anlamı, neyin gerçekten iyi olduğu, insanın gerçek amacının ne olması gerektiği gibi kaygılar üzerinden felsefi tartışmalar yapıyor ve bunun moral (ahlâkî) reformunu gerçekleştirmek istiyordu.(3) Not: Etiko-politik felsefeye dair bir şeyler söylemek gerekirse o da şu: Mitle ilgili olandan aklî (logos) olana, geleneğe bağlılıktan aklın egemenliğine geçilmesi, rasyonel düşüncenin gelişimini ve bir anlamda mito-poetik olandan etiko-politik olana geçişi sağlamıştır… Meselâ; felsefeyi gökyüzünden, yani Olympos dağından veya tanrılarından, diğer bir ifadeyle mitolojik unsurlardan kurtarıp yeryüzüne indiren veya, başka bir ifadeyle, hurafelerden arındıran, aklî gerçeklik alanına olabildiğince dikkat eden, kısacası insanı felsefenin tam merkezine yerleştiren Sokrates, erdem, erdemsizlik, iyi, kötü gibi değer yargılarının doğasına ilişkin sorular sormayı kendisine vazife edinmiştir. Felsefenin nasıl ve niçin olması gerektiğiyle ilgili standartları ortaya koymuş ve nasıl yaşamak gerektiği sorusuna felsefi bir nitelik katarak “Bir insan varlığı olarak yaşamanın doğru yolu nedir?” sorusunun cevabını aramıştır.(4) Sokrates, “yaşanmaya değer hayat”a dair bilinmesi gerekenleri Atinalılara, gerek idare eden ve gerekse idare edilenlere hiç tereddüt etmeden korkusuzca anlatıyordu. Normal şartlar altında bilinmesi gereken mevzulardan habersiz, derin bir bilgisizlik içerisinde olduklarını gördüğü insanlara, sahici bir sunum veya değerlendirme yaptıktan hemen sonra bilgilenmenin zaruretine işaret ediyordu. Tüm diyalog ve felsefî tartışmalarında insanlara, ruhlarına özen göstermeleri gerektiğini ve adalet, erdem ve bilgelik gibi mevzularda bilgi sahibi olmalarını gerektiğini hatırlatıyordu. Sokrates’in takındığı bu tavır, dönemin muktedirlerini fazlasıyla rahatsız ediyordu. Sokrates’in bu rahatsızlık veren sorgulama ve eleştirel metodu, süreç içerisinde dönemin muktedirleri tarafından mahkeme konusu haline getirilmiştir. Çok kısa bir zaman sonra da, “gençleri baştan çıkarmak ve kentin tanrılarına inanmayıp yeni tanrılar icad etmek” gibi bir suçlama ile mahkemenin huzuruna çıkartıldı. Sonrası malûm; zehirlenerek idam cezası!  Tedaisi, Allah demenin bile yasak olduğu bir zaman ve mekânda, “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” Mutlak Ölçüsü’nü dönemin muktedirlerinin yüzüne korkusuzca haykıran ve ardından da, aynı dönemin muktedirleri tarafından, mealen, “Böyle söylemekle bize itaat edilmez demek istiyorsun!” küfür itirafına maruz kalan Büyük Doğu Mimarı’nın bütün ömrü adlî kovuşturmalarla geçmiştir. Son nefesini verdiğinde ise sırtında hapis cezası ile göçmüştür. Bir Fransız ansiklopedisinde “Öğrenim hayatından daha uzun süre hapiste yatmış olan fikir adamı” kaydı düşülmüştür. İBDA Mimarı’nın ise ilkin 1991 yılında Körfez Savaşı ile birlikte, daha sonra da 28 Aralık 1998’de, 28 Şubat Darbesi sürecinde tevkifi ve ardından, dönemin İstanbul 6 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, 2 Nisan 2001’de verilen bir kararla, “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak” suçundan idam cezasına çarptırılması hatırda! Hakkında verilen idam cezasının, 2004’te tekrar yapılan uyarlama ve 2005’te yeni TCK hükümleri gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapse dönüştürülmesi ve en nihayet, tam 16 yıl cezaevinde tutuklu-hükümlü olarak kaldıktan sonra, 27 Haziran 2014’te yeniden yargılama talebi ve 22 Temmuz 2014’te talebin kabul görmesi ve en nihayet tahliyenin gerçekleşmesi de hatırda! Bu arada, “1999: Ümmetin Kurtuluş Yılı” müjdesiyle birlikte düşman kutbun paniklemesi ve bu panik eşliğinde alelacele uygulamaya sokulan ve hâlihazırda devam eden veya ettirilen Telegram işkencesinin varlığı ise asla ve kat’a unutulmayacaklar arasında!   Ölüm döşeğindeyken Sokrates’in ağzından dökülen son sözlerin, yani “Asklepios’a bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!” ihtarının kayıt altına alındığını daha evvel söylemiştik. Felsefe tarihinin en önemli sırlarından biri olarak kabul edilen Sokrates’in bu son sözleri, tam 2500 yıldır kritik edilmekte ve bu sözün mahiyetine dair çeşitli çözümlemeler yapılmaktadır. Can alıcı sual şu: Sokrates, ölüm döşeğinde iken neden öğrencisi Eflatun’a sağlık ve hekimlik tanrısı olan Asklepios’a sunulmak üzere, adak mahiyetindeki horoz borcunu bir miras olarak bırakmıştır?  Evet; yukarıdaki sorunun cevabı tam 2500 yıldır gerek ilim adamı akademisyenler, gerek filozoflar ve gerekse ilahiyatçılar tarafından enine boyuna, daha doğrusu derinliğine ve genişliğine doğru kritik edilmektedir. Bu yazının muhtevası, bir yönüyle de böyle bir sorunun cevabına katkıda bulunmayı hedeflemektedir.(5) Not: Sokrates’in son sözlerinde dikkat çeken kavramlar arasında sağlık ve hekimlik tanrısı Asklepios ve horoz olduğu aşikârdır. Horoz kavramı üzerinde daha evvel ziyadesiyle durduk. İleriki bölümlerde Asklepios üzerinde de durulacaktır. Bütün bir “hakikat arayıcılığı” çabasını “Kendini bil!” üst başlığı altında “hakikati arayıp bulmak, onu anlamak ve izah etmeye çalışmak (tanımlama)” üzerine bina eden Sokrates, sırf “hakikati anlamak ve izah etmek” adına ölümü göze almış, bilerek ve isteyerek ölüme yürüyen bir fedaidir, denilebilir. Baldıran zehri içmeye mahkûm edilen Sokrates, “hakikat arayıcılığı” istikametinde inandığı değerler manzumesi adına, diğer bir ifadeyle de davası ve gayesi uğruna bizzat kendini feda ederek “ölümü yenme iradesi” göstermiştir. Denilebilir ki Sokrates, “yaşanmaya değer hayat” hakkındaki düşüncelerine sımsıkı bağlı, bilerek ve isteyerek adi ve sıradan bir hayata karşı ulvî bir ölümü tercih eden bir kahraman olarak tarih sahnesinden ayrıldı. İslâm kültür ve medeniyet tarihinde hak ve hakikat arayıcılığında Allah için kellesini şeriat kılıcının altına uzatan Hallac-ı Mansur Hazretleri hatırda! Zamanımızda ise şeriattan zerre taviz vermeden tam bir zindan hayatı yaşayarak öbür dünyaya göç eden Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın bu dünyada yaşadıkları ve hâlihazırda İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “telegram ile yaşamaya mahkûm” çerçevesinde yaşadıkları da hatırda! Demişlerdir ki, ölüm döşeğinde iken Sokrates’in ağzından dökülen sözler onun en son ve en büyük öğretisidir. Yine demişlerdir ki, iki farklı görüşün arasında kısılmış insanlığın örneği Sokrates, ölümün üstesinden gelememişti, ama en azından ne adına ve niçin ölmek lazım geldiğini bizlere göstermiştir. Son sözleriyle Sokrates bize doğru yolu göstermiştir.(6) İBDA Mimarı: “Hikmetli ve arif insan, hayatını feda ederek kazanır. Eğer Sokrates kurtulmuş olsaydı, hâlâ insanlara faydası olur muydu? Dostum, Sokrates’in kendisini kurtarmaktan vazgeçerek ve adalet için ölerek söylediği ve yaptığı, kurtulduktan sonra söyleyeceği ve yapacağı işlerden çok daha faidelidir.”(7) Evet; ölüm döşeğinde iken Sokrates’in ağzından dökülen sözler onun en son ve en büyük öğretisidir. Doğrusu Sokrates’in son sözleri çerçevesinde kapsamlı bir araştırma yapmadım. Ancak, bu yazının muhtevası Sokrates’in son sözleri hakkında kapsamlı bir değerlendirme olarak kabul edilebilir. Zehir getirilip de Sokrat tarafından tereddütsüz bir şekilde içildiğinde Eflatun (Kriton Platon) çoktan ağlayarak dışarı çıkmıştı, ancak daha sonra dayanamamış olacak ki, Sokrat’ın son anında yanında olmak istemiş, onun Asklepios’a olan horoz borcunun ödenmesi ile ilgili son talebini dinlemiş ve ona bunu yapacağına dair söz vermiştir.  Peki; bu söz yerine getirilebilmiş midir? Bizce bütün bir felsefe tarihi bu sözün yerine getirilebilmesinin tarihidir. Tam 2500 yıl önce Sokrates’in horoz borcu ile ilgili söylediği sözün sırrîliği, 2500 yıllık felsefe tarihinin azim çabasında saklıdır.  İddiamız odur ki, ta ki Sokrates’ten günümüze felsefenin aradığı yegâne şey, “yaşanmaya değer hayat” ile doğrudan ilişkilidir. Hemen belirtelim ki, “yaşanmaya değer hayat”ın muhtevası, “terazi ipleri kendinde toplanan halka” mânâsını mündemiç belirli bir ideolocya veya dünya görüşü çerçevesinde, diğer bir ifadeyle de belirli bir ruh ve fikir sistemi veya duygu ve düşünce sistemi veya içtimaî sistem çerçevesinde şekillendirilmek zorundadır. Bu bir mecburiyettir ve arayanların hepsi de şu veya bu dozda buna teşebbüs etmişlerdir. Sokrates tarafından “horoz borcu”nun kendisine havale edildiği Eflatun, daha evvel de söylendiği üzere “tarihin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu”dur.(8) Not: Sokrates’in yol verip Eflatun’un kuruculuk vasfına erdiği sistem, her şeyden evvel ilahî değil, beşerî bir sistemdir. Diğer bir ifadeyle de aklî, yani aklı ölçü alarak kurulmuş bir sistemdir. Çünkü söz konusu sistem, -bilebildiğimiz kadarıyla- hiçbir İlâhî Sistem veya Semavî Dine doğrudan bağlı olmaksızın kurulmuştur, kurgulanmıştır. Gerçi Antik Yunan felsefesinin derin köklerinde eski İbrani ve Mısır medeniyetinden izler bulmak mümkündür. Dolayısıyla da, Akdeniz ve Mezopotamya kültürleriyle olan ilişkisinden ötürü, “İlâhi Ölçüler”den büsbütün bağımsız olduğu söylenemez. Kat’i olan şudur ki, Antik Yunan felsefesi kendisini herhangi bir Semavî Dine nisbet etmemiştir. Mitolojik unsurlar üzerinden ortaya konulan tüm ruhî ve fikrî değerlendirmeler beşerî akla nisbetledir. Yani sadece insan iradesi ve akıl yoluyla örgüleştirilmiştir. Hiçbir “Mutlak Ölçü” veya “İlahî Ölçü” olmadan, insan aklıyla mükemmele yakın nasıl bir içtimaî sistem kurulabilirin cevabını arayan, hiç tereddüt etmeden Eflatun’un idealar âlemi sistemine müracaat edebilir. Ancak; mevzu bahis Semavî Din ise, orada hiçbir beşerî aklın sistem kuruculuğu tek başına hiçbir mânâ ifade etmez. Bu arada hemen şunu da söyleyelim ki, Üstad Necip Fazıl’ın yol verip Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği ruh ve fikir sistemi, “Mutlak Fikir” mânâsına en son ki İlahî Sistem olan İslâma nisbetle insan aklının kurduğu veya örgüleştirdiği en mütekamil “son ve som” beşerî sistemdir. İlahî olandan yola çıkılarak aklı tekrardan ilahî olana bağlayan bir sistem! Bağlı akılla örgüleştirilen bir sistem! “Mutlak Sabiteleri” olan bir sistem! Bütün insan ve toplum meselelerine cevap verdikten sonra, kendi nefsine dönüp, “ben doğru olduğumu nereden bileyim!” dedikten sonra da bunun doğru olup olmadığını isbatlama veya sağlamasını yapma imkânına sahib bir sistem! Aklın ruhî bir keyfiyet olduğunu bedahet hâlinde ortaya koyan bir sistem! Dolayısıyla da, Sokrates’in Eflatun’a havale ettiği horoz borcunun Kim tarafından kemâle erdirildiğini gösteren bir sistem! İlâhî olandan kopuk bir şekilde yaşayan Batı tefekkür dünyasının kuramadığını, dolayısıyla da tam 2500 yıldır arayıp da bulamadığını meydan yerine taşıyan ve abideleştiren bir sistem!   Not: Eflatun’un ortaya koyduğu idealar âlemi sistemi, İdris Aleyhisselâm ile ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Bu mevzuda ne söylenebilir? Eski Mısır’da Toth ve Antik Yunan’da Hermes’in Hazret-i İdris Âleyhisselâm ile ilişkilendirildiği dikkate alındığında, söz konusu mevzu araştırmaya değer bir mevzudur. Meselâ eski Mısır’da Horus’un güneşle ilişkilendirilmesine paralel olarak, matematik ve geometri alanında sergilenen maharet ve Antik Yunan’da ise, riyazet (matematik) çerçevesinde şekillenen jimnastik (beden terbiyesi veya nefs terbiyesi) uygulamalarının gök veya ışık veya aydınlık tanrısı Zeus ile ilişkilendirilmesi dikkate alındığında mevzu daha bir dikkat çekmektedir. Malumdur ki, ilk defa yazı yazan ve terzilik yapan Hazret-i İdris Âleyhisselâm, 16 yıllık bir riyazet neticesinde ruhu bedenine galib geliyor ve 5. felek olan güneş feleğine yükseltiliyor. Sûret ve mânâ çerçevesinden bakıldığında denilebilir ki, ruhun bedende tecellisi hakikatinde olduğu gibi, yazı yazmak mânâya uygun suretin oluşmasına yataklık eder. Aynı şekilde, dikiş-nakış mesleği olan terziliğin de, iki mânanın bir araya getirilmesine imkân veren berzah sırırına işaret ettiği düşünülebilir. Veyahut da, bir kumaştan uygun libaslar meydana getirme mânâsına, ilahî olandan hareketle insan ve toplum meselelerine beşerî çözümler getirmek şeklinde okunabilir. Veyahut da beşerî olanı ilahî olana perçinleme nakşiliği! Yine malumdur ki, Hazret-i İdris Âleyhisselâm, İlyas Âleyhisselâm olarak tekrardan yeryüzüne iniyor ve ilahî vazifesini tamamlıyor. Gitmek ve gelmek!.. Matematik, riyazet, nefs terbiyesi, beden terbiyesi ve idman?.. İdman kelimesinin mânâları arasında “meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket”e yer verilmesi çok manidardır. “Meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket”in müntehasında melaikeleşmek vardır. Yani ruhun bedene galib gelmesi! “Her şey galibine tabidir” hakikati hatırda!.. Miraç da bir yönüyle gidip-gelmedir… Allah Resûlü, ruh ve beden beraber, önce göğe yükseltilmiş (Miraç) ve daha sonra da -“Mutlak Terbiye” gerçekleştikten sonra-, tekrar geri gelmiştir. Hazret-i İsâ Âleyhisselâm ise göğe yükseltildikten sonra henüz geri gönderilmemiştir. Kıyamet öncesi, Hazret-i Mehdi Âleyhissselâmın zuhuru zamanında tekrardan yeryüzüne teşrifi / nuzülü söz konusudur. Ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi, kıyamet öncesi bir zaman dilimi olduğuna göre?! Hadîs meâli: “Namaz müminin miracıdır.” Hadîs meâli: “Horoza sövmeyiniz. Çünkü o namaz için uyandırır.” Hadîs meâli: “İmamlar Kureyş’tendir.” Hadîs meâli: “Kureyş’e sövmeyiniz. Çünkü onun âlimi, yeryüzünü ilimle doldurur.”  Terkibi hüküm: “Hurus: Horoz: 866: Husrev: Hükümdar, şâh.” Rüyâ âleminden: “Salih Mirzabeyoğlu Hükümdardır!” Dipnotlar 1-Alfred North Whitehead, (1861-1947) İngiliz bir matematikçi ve filozoftur. Mantıksal pozitivizm olarak bilinen felsefi akımın ve Viyana Çevresi olarak adlandırılan filozoflar grubunun içinde yer alan önemli isimlerden birdir. 2-Fenomenoloji sadece bilincin yapısı ve işleyişiyle ilgilenir ve onun temel –ancak çoğu kez örtük bir biçimde ifade edilen– ön-kabulüne göre, içinde yaşadığımız dünya bilincimizde, kafalarımızda yaratılır. Elbette dış dünyanın varlığını yadsımak saçma olacaktır, ancak bu argümana göre, dış dünya sadece ona ilişkin bilincimizle bir anlam kazanır. Sosyolog –veya bilim adamı– dünyayla sadece anlamlı olduğu sürece ilgilenecektir ve bu yüzden, dünyayı nasıl anlamlı kıldığımızı kavramaya çalışmalıdır. Ancak bu amaca, normalde bildiğimizi farz ettiğimiz şeyler bir kenara itilip, onu nasıl bildiğimiz ortaya çıkartılarak ulaşılabilir. Bildiklerimizin bu şekilde bir kenara itilmesi bazen ‘fenomenolojik indirgeme’, bazen ‘paranteze alma’ ve daha teknik literatürde époché olarak adlandırılır.  (http://www.umittatlican.com/files/Bir Isbirligi Olarak Toplum-Fenomenolojik Sosyoloji ve Etnometodoloji (Ian Craib, 1992).pdf) 3-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 64-65. 4-http://www.academia.edu/4660427/ANTIK YUNAN FELSEFESI POETIK OLANDAN ETIKO-POLITIK OLANA 5-1980’li yılların ilk yarısı… Pertevniyal Lisesi’nden mezun olduktan hemen sonra Uğur Dershanesi’nde Üniversite Hazırlık Kurslarına katılmıştım. Üniversite hazırlık yıllarımda söylediğim şu idi: Birinci tercihim Spor Akademisi, ikinci tercihim ise Tıb’dır.” Tıbbı kazanacağım muhaldi, ama ben yine de birinci tercihimi kazandım ve 1986-1987 Eğitim ve Öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümüne kayıt oldum. Neyse, esas anlatmak istediği şey bu değil, şu: Uğur Dershanesinde Üniversiteye hazırlanırken, orada bir arkadaş gurubuyla ilk defa bir Tiyatro’ya gittim. Tiyatro’da oynanan oyunun adı, “Yalınayak Sokrates” idi. Oyun, Sokrates’in son sözlerini söylediği bir sahne ile son bulmuştu! 6-http://www.nazan-inan.com/all/post-title-click-and-type-to-edit4 7-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muzdaribler, İBDA Yayınları, cild: 2, İstanbul 2003, sh. 176. 8-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 64. Baran Dergisi 575. Sayı

“İntihal”in “Bilimsel” Yöntem Olarak Tasviri

İntihal, bir başkasına ait bir fikri, düşünceyi ya da kavramı sahibine atıfta bulunmadan kullanmaya yani akademik hırsızlığa verilen isim. Tabiî intihal sadece akademide olmuyor, müzikte, sinemada, edebiyatta her alanda görülebiliyor. Ancak “akademik intihal” mevzuunda araştırmalar mevcut. Meselâ en son Boğaziçi Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma haberlere düştü. Şöyle: “Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde “ağır intihal” yani bilimsel hırsızlık yapıldığını ortaya koydu. Vakıf üniversitelerinde intihal oranı yüzde 46 seviyesine çıkarken kamu üniversitelerinde bu oran yüzde 31 oldu. Bilimsel çalışmaların “orijinal” olup olmadığını gösteren benzerlik indeksinde de dünya ortalaması yüzde 15 iken Türkiye’de bu oran yüzde 28.5 çıktı. “Akademik yazı kalitesi” ile ilgili bir çalışma yürüten Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM) bu kapsamda 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere 600 tezin incelenmesini tamamladı. Bu tezlerin 477’si kamu, 123’ü vakıf üniversitelerinde yazılmıştı ve 89’u İngilizce ve 511’i de Türkçe idi. Tezlerin incelemesinde “turnitin intihal programı” kullanıldı ve programın her bir çalışma için ayrı ayrı belirlediği benzerlik indeksi kullanıldı. Yapılan çalışmanın ne kadar orijinal olduğunu ifade eden benzerlik indeksinin dünyada kabul edilen seviyesi yüzde 15 iken Türkiye’de yapılan tezlerde bu oran yüzde 28.5 çıktı. Bu da Türkiye’de yapılan akademik çalışmalarda ortaya yeni bir şey konamadığı ve çalışmaların sıklıkla bir birini tekrar eden araştırmalar olduğunu gösterdi. Çalışma kapsamında İngilizce tezlerin benzerlik indeksi yüzde 24 iken, Türkçe tezlerde bu oran yüzde 29 oldu. Kamu üniversitelerinde benzerlik oranı yüzde 28, vakıf üniversitelerinde ise yüzde 31 çıktı. Bu da kamu okullarında yazılan tezlerin daha iyi durumda olduğunu gösterdi. Çalışmanın amacı intihal olmamasına rağmen araştırma sırasında yüksek intihalli tezler görmezden gelinemeyecek kadar çok olunca bu tezler intihalli olarak işaretlendi. Araştırma sonucunda 207 tezin, yani tezlerin yüzde 34’ünün yüksek intihalli olduğu ortaya çıktı. Kamu okullarında intihalli tez sayısı 150 iken (yüzde 31), vakıf okullarında bu sayı 57 (yüzde 46) oldu. Yüksek lisan tezlerinde intihalli olanların sayısı 173 (yüzde 36) iken, doktora tezlerinin sayısı 34 (yüzde 26) oldu. İngilizce tezlerde bu sayı 25 (yüzde 28) ve Türkçe tezlerde 182 (yüzde 35) oldu.” Bu haber Türkiye’de neden bir şeylerin hep yanlış gittiğinin en açık göstergesi... Çünkü bu şu demek: Akademide görevli “hocaların” ekranlarda, gazetelerde, kürsülerde gördüğümüz, ilmine saygı duyduğumuz adamların yüzde otuzu “hırsız”. Bu “cehaletin” son örneğini de yine bir Profesör’de gördük. Celal Şengör, hiç alanı olmayan tarih konusunda bir padişahın, Fatih Sultan Mehmed’in, “Hristiyan” olduğunu fütursuzca söyleyebildi mesela. “Böyle şeyler konuşuluyormuş” vezninde. Bu örnek aslında Türkiye’deki akademilerin geldiği durumu net bir şekilde ortaya koyuyor. Ekranlarda birbirleriyle tartışanlar arasında da “bilimsel intihalciler” var mıdır, bilmiyoruz mesela? Çalışmayı yapan araştırmacı Dr. Ziya Toprak, öğrencilerin tez yazmayı, akademisyenlerin de tez yazdırmayı bilmediğini söylüyor. “Türkiye’de hiç bir üniversitede yazıyı bilgi üretmenin ana aracı olarak gören bir Akademik Yazı Merkezi’nin bulunmadığını” söylüyor ve ekliyor: “Ülkemizde maalesef ciddi boyutlarda etik sorunlar bulunmaktadır. Kuşkusuz bu araştırmada ortaya çıkan intihal vakaları arasında bilmeden intihal yapanlar vardır. Ancak araştırmanın bulguları yüksek intihalli tezler ile ilgilidir. Yani ciddi seviyelerde intihal söz konusudur. Burada bir ya da iki satır ya da bir paragraftan söz etmiyoruz. Bilerek yapılan intihaller bunlar, bu da ciddi bir ahlak sorunu olduğunu düşündürtmektedir.” Düşünün yılda 25 binden fazla tez yazılıyor Türkiye’de. Bu tezlerin her 3 tanesinden bir tanesi intihal. Ve bu tezleri yazanların yani yüksek lisans ve doktora programlarında eğitim görenlerin çoğunluğunun ana gayesi “kariyer”. Yani para kazandığı işte daha da yükselip “daha çok kazanmak”. Peki ya ilim? Akademi diyoruz ya hani? İşte o mevzuda iş çatallaşıyor. Asıl mesele de gözden kaçıyor. Çünkü asıl sorulması gereken soru: Dünya çapında bir meseleye çözüm üretmiş, sosyal bilimler, fen bilimleri veya sanat alanlarında idealist olarak çalışan akademisyenlerimiz var mı? Varsa ürettikleri tezleri neler? Misal “iyi” örnek üzerinden verilir ya? Var mı böyle bizim üniversitelerimizde yetişmiş, dünya çapında tezler üretmiş, hatta uygulamaya koymuş “ilim adamları”? “Sanat adamları”? Hadi dünya çapını geçtim, Türkiye çapında diye daraltalım? İntihal olmayan bir tez, yani ülkedeki tezlerin yüzde yetmişi, ne diyor, ne iddia ediyor, neyi savunuyor, neyi ispatlıyor? Bu tür araştırmalar var mı? Varsa neden “intihaller” kadar gündem olamıyor? Öyle ya yüzde otuzu intihalse, yüzde yetmiş gibi yüksek bir oran “orijinal” oluyor. Orijinal “doktora tezleri” mesela hiç araştırılmış mı? Bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi “intihal” kadar gündeme dahi getiremiyoruz. Gündeme gelirse daha da utanç duyulacağı için olmasın sakın? Baran Dergisi 575. Sayı  

İnsan Hakları ve 28 Şubat

Seküler bir temelde olan ve hakikî mânâda kişi haklarını ele almayan “insan hakları” kavramı Batı tarafından sıkça kullanılıyor. Dünyayı yangın yerine çevirdiğine ve kendi dışındakileri sömürü aracı gördüğüne bakmadan Batı bu kavramı tekelinde bulundurmak istiyor. Hem de dışındakilere müdahale aracı olarak kullanıyor. “İnsan hakları” mevzuuna işin ekonomik boyutundan bakmakta yarar var. Çünkü ekonomi insan onurunu, temel hak ve özgürlükleri zedeleyen bir husustur. “İnsan hakları”nı sarsan gelir eşitsizliği ise Batı ve Amerikan emperyalizmi paralelinde artış göstermektedir. Küreselleşme ile gelir dağılımındaki uçurumun daha da arttığını istatistikler söylemektedir. Biri yerken öbürü bakıyor. Kardeşinin hukukuna riayet veya “insan hakları” bunun neresinde? Esasında Batı’yı sömürgeci yapan kapitalist sistemin kendisi olup (veya onların sömürgeci zihniyeti kapitalist sistemi doğurmuş) insana karşı en büyük haksızlık demektir. Batı’nın Sanayi Devrimi’nde kadın ve çocuklar dahil kendi insanlarını köle gibi çalıştırdığı malûm. Yüzü gözü kömür karası çalışan çoluk-çocuk fotoğrafları hafızalardadır. Daha sonra buna benzer fotoğraflar gelişmekte olan 3. Dünya ülkelerinde görüldü. Batı tipi kalkınma ile gelişmekte olan ülkeler sömürü çarkının aleti oldu ve gelir eşitsizliği ile birlikte toplum sınıflara ayrıştı, güvensizlik duygusu yaygınlaştı. Çoğunluğu teşkil eden kesimin yoksulluk tehdidi altında ömür boyu boğaz tokluğuna kölelik etmesi sağlandı. İnsanî hasletlerini unutan, tamamen çıkarı peşinde dolaşan, önüne atılan kemiğe razı olan bir insan tipi ortaya çıkarıldı ve ondan sonra bütün bunlar mesele edilmeyerek kuru bir “insan hakları” söylemi ileri sürüldü veya propaganda aracı yapıldı. İnsanın keyfiyeti önemsenmeden fizikî varlığı esas alındı. Bu da seküler ve materyalist bir bakış açısı demektir. İnsanı insan yapan onun rakibidir, görevidir, keyfiyetidir. Onu kemmiyet veya nesne gibi algılayıp sadece haklarından bahsetmek eksik ve yanlış bir yaklaşımdır. İnsan olma görevi ile yani şahsiyeti ve ahlâkı ile insan kıymetlenir ve çevresine de ışık saçar. İnsana değer vermek de ancak bunu temin etmek, buna yol açmakla olur. Eğer bireyde hakikî insan olmanın idrak, irfan ve hassasiyeti olmazsa, lokmasını aç biri ile niye paylaşsın? Fiziken insan (birey) olarak doğulur, ama gayretle (değerlerle) “insan” olunur. Bunun hakikati, usûl ve yordamı İslâm’da. Bunda tasavvufta nefs tezkiyesi deniyor ve her müminin görevidir. Kur’an’ın ve hadislerin insana hitabı onun keyfiyetiyle yakınlık kuran bir sıcaklıktadır. Ona şahdamarından daha yakın olup kalbine hitap eder. İnsanî hasletlerini uyarır. Öyle ki münkir bir göz bile bunu görür ve anlar ama kalbi kapalı ise yapacak bir şey yoktur. Buna rağmen karşı olurken bile İslâm’ın adaletine hayranlığını ve özlemini içinde taşır. Tarihte gayri müslimlerin İslâm’ın adaletine sığınma tarzında bunun örnekleri çoktur. Günümüzde ne kadar karartma ve karşı propaganda yapılırsa yapılsın, beklenen ve gözlenen İslâm’dır, İslâm’ın hakikî kadrolarıdır. Batı’nın hümanizm-insancılık mezhebi, insanın ilahî olanla (kaynağı ile) irtibatını keserken eski Yunan ve Latin kültürünü ve buna bağlı olan insanı putlaştırır, ateizme kapıyı aralar. Kapitalist sistemle de uzlaşarak içinde erir. Bizdeki hümanistler ise Yunan mitolojisine varıncaya kadar Batı eserlerini tercüme ile özü İslâm’a dayanan Türk kültürüne karşı yıkıcı rol oynarlar. Bir yandan da Kemalist ceberut rejimin içinde yer alırlar. İnsanın değerinin düştüğü hatta belhüm adal (hayvandan aşağı) seviyesine indiği bir devirde, insan da yoktur, hakları vs. de yoktur. Kemalist rejim demişken, bu rejimin artıklarının yargılandığı 28 Şubat davasından bahsedelim. Ciddi mânâda yargılama yapılmadığını ve bu postmodern darbenin köklerine gidilmediğini belirtelim. Meşhur, brifingçi medyaya hiç dokunulmadı. Şunu da soralım: 28 Şubat darbesinden yararlanan, ordudan atılan mukaddesatçı subayların yerine; kendi adamlarıyla dolduran, İmam-Hatipler kapatılsın diyen, İmam-Hatiplerin kapatılmasıyla ise eğitim sahasını işgal eden, Çevik Bir’e övgüler yağdıran, Refah-Yol Hükümeti gitsin diye açıkça darbecileri destekleyen Fetullah Gülen neden darbe iddianamesinde yok? 28 Şubat darbecilerinin Fetullahçıların arkasına sığınıp kendilerini aklamaya çalışmaları, aynı şekilde ulusalcıların da FETÖ’yü örnek gösterip Kemalizm’e yol açmak istemeleri suyu tersine akıtma çabalarıdır ve nafiledir. Bir parantez açarak Fetullah’ı örnek gösterip tarikatlere veya tasavvufa saldıran ve “İslâmcı” geçinen mezhepsizlerin de aynı taktiğe başvurduğunu ilave edelim. Hayatımıza bütünüyle müdahale eden bu zalim süreçte, âdeta bir nesil tırpanlandı. İmam-Hatiplerin önüne bile ağır silahlı polisler dizildi, köftecisine kadar fişlendi, eğitim-öğretim hakkı bir kesimin elinden alındı, İslâm’ın öncü gücü olarak görülen İBDA Lideri ve bağlıları ağır işkencelere ve idamlara varan cezalara maruz kaldı. Genç yaştaki çocuklar dahi insan hakları ihlaline uğradı. Ama bu süreçte de dik duran İBDA Hareketi’nin başta Metris olmak üzere isyanları ise 28 Şubatçıların kimyasını bozdu, süreci tersine çeviren âmil oldu. Necip Fazıl’ın dik duruşunun yürüyen hâli oldu. 28 Şubat hesaplaşması her bakımdan olmalıdır. Darbecileri yaşatırsak kaybeden biz oluruz. Cezaevinde hâlen 28 Şubat mağdurlarının bulunduğunu ve bir kısım gönüldaşlarımızın yirmi üç senedir içeride olduğunu belirtelim. Bu mevzuda şunu hatırlatalım. Hükümetin çalışmaları var ama ağırdan gidiyor. Tıpkı 28 Şubat ile külliyen hesaplaşmak gibi meseleyi duyan, hisseden, dert edinen az. Ancak hassasiyetini yitirmeyenler çabalarını sürdürüyor. Dile kolay çeyrek asırdır içerdeler, yıllar da birbirinin peşi sıra akıyor. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıkınca gazetecilerin sorduğu soruya bir cevabı var, mealen vereyim: Elli kiloluk yükü bir anlık belki taşıyabilirsiniz. Ama düşünün bu yükü bir insanın yıllarca taşıması. Cezaevinde yatmayı böyle değerlendirebilirsiniz. 28 Şubat darbe davasının ilk tanıklarından ve TBMM darbe araştırma komisyonunun ilk dinlediği gazetecilerden biri olan Aslan Değirmenci, 7 Ocak 2018 tarihli Star Gazetesi Açık Görüş ekinde 28 Şubatçılarla FETÖ’cülerin nasıl paslaşarak ve el ele yürüdüğünü ve 15 Temmuz’a gelindiğini özetlediği yazısında iddianameyi hazırlayan FETÖ’cü savcı Mustafa Bilgili’nin bu süreci ortaya çıkarmadığını ve FETÖ’nün Çevik Bir’e gönderdiği mektubu vesair desteğini de yok saydığını ifade ediyor. Açık ilişkiler olmasına rağmen delil dosyasında yer almadığını vurguluyor... 28 Şubat davalarının tamamına katılan ve FETÖ davalarının da müdahil avukatı olan Emrullah Beytar ise şunları söylüyor: “15 Temmuz’un temelleri 28 Şubat darbe sürecinde atıldı. Ordudaki dindar subayları Batı çalışma grubunun enforme ettiği YAŞ toplantılarıyla ihraç ettiler. Toplum mühendisliği gibi yakıcı ve yıkıcı eylemler ile toplumun iradesine ipotek konulmaya çalışıldı. Bu süreçte paramiliter güç olarak medya, yargı, YÖK, bazı sivil toplum örgütleri, sendikalar ve bazı sermaye çevreleri aktif görev almışlardır. Bu anlamda 15 Temmuz’u doğru anlamanın yolu 28 Şubat postmodern darbesini doğru analiz etmekten geçer. Stratejiyi çözümlemeden, ittifakı anlamadan, doğruyu anlatamaz, gerçeği toplumun görmesine katkı sağlayamayız.” Görülen o ki 28 Şubat darbesiyle adam gibi hesaplaşılamadığı için 15 Temmuz’a maruz kaldık. Ancak olağanüstü bir direnişle bu belayı def ettik. Demek ki, düşmanı yere düşürmek yetmiyor, tekrar ayağa kalkamayacak şekilde defterini dürmek gerekiyor.  Baran Dergisi 574. Sayı

Baran Dergisi 12. Yılında

Ocak 2007’de yayın hayatına atılan haftalık siyasi dergi Baran, 12. yılına girmiş bulunuyor. Dergimiz, o tarihten bu yana istikrarlı biçimde Türkiye, bölge ve dünya hadiselerini Büyükdoğu-İbda dünya görüşü etrafında mânâlandırma ve buna göre tavır koyma noktasında has ve hususi bir anlayışın ifadecisi olma çabasında... Baran’ın ilk sayısı, ABD’nin Irak işgalini takip eden ilk yıllarda Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in vahşice katline ve milyonlarca insanımızın Batı soykırımına uğrayışına tavır koyarak ülke gündemine girmişti. Aslında derginin çıkış tarihi öne alınmıştı. Bunun sebebi ise, Müslüman bir ülkenin liderinin kasıtlı biçimde Kurban Bayramı’nda, işgalci ABD ve işbirlikçileri tarafından asılarak şehid edilmesiydi! Bu vahşetin ertesi günü İran konsolosluğu önünde bir grup İbda bağlısının tutuklanmasıyla sonuçlanan protesto düzenlenmiş ve haberi ilk sayımızın kapağında kamuoyuyla paylaşmıştık. Dönemin vahşet dolu zihniyetine daimî tepkilerimizi koymak amacıyla haftalık yayın kararı almıştık. Kumandan Mirzabeyoğlu’nun hapishane hücresinde telegram işkencesi altında sükût suikastlerine maruz kaldığı bir dönemden bahsediyoruz. Dergimiz, o tarihten bugüne, iç ve dış gelişmelerde “gerekeni gerektiği yerde yapma” ilke ve şuurunu ihtar edici mevkiini korurken, milli, yerli, tam bağımsız tavır koyma hassasiyetini sürdürüyor.   Salih Mirzabeyoğlu Baran’la 6 eser verdi Baran, Büyük Doğu-İBDA dünya görüşüne bağlı, çizgisini ona göre belirleyen bir yayın organıdır. Ve fikir ve aksiyon adamı Salih Mirzabeyoğlu’nun haftalık yazılarına yer veren tek yayın kuruluşudur. İlk olarak, “Sinyal Muhabbetleri” başlığı altında “Telegram-Zihin Kontrolü” işkencecileriyle yaşadığı kavgayı kaleme alan Mirzabeyoğlu, 57. Sayıyla birlikte (7 Şubat 2008) iki ciltlik “İnsan” adlı eserini tamamladı. Ardından “Esatir ve Mitoloji” adlı eseri yayımlandı: 123. Sayı. (21 Mayıs 2009). 20 Mayıs 2010’da başladığı ve ilk üç cildi çıkan “Ölüm Odası-B 7” adlı eseri ise 175. sayıdan bu yana yayımlanmaya devam ediyor. Ölüm Odası’nın dördüncü cildi ise yakında kitab halinde basılacak. Tıpkı Üstad Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu dergilerinde yayımlanan yazılarının daha sonra çeşitli eser ve başlıklar altında toplanışı gibi, Salih Mirzabeyoğlu’nun da dergimizin sayfalarında eserlerini paylaşmasından duyduğumuz şeref ve itibar bize yeter. Yayınlarımıza dünya ölçeğinde bir başka mânâ katan isim de, gönüldaş Carlos ve onun ileride eserleşmeye hazır, haftalık yazı ve değerlendirmeleridir.   28 Şubat Sürecinde ve 15 Temmuz’da Baran Baran, fikir mihrakı İBDA’ya nispetle hadiseleri fikirleştirmek ve fikri hadiseleştirmek misyonuna layık olmaya çalışan, kendi cemiyetinin inşâı için çabalayan, elindeki aracı ona hizmetçi kılan bir yayın organıdır. Bir cemiyet modeline sahip dünya görüşü olmasından dolayı, bilinen türde basın-yayın faaliyetlerinden ve sivil toplum kuruluşlarından farklılık arz eder. Bu his ve düşünceden hareketle, Baran’ın Türkiye’de birçok hadiseye eylemci yönüyle dâhil olup, davaya gerçek ve soylu istikamet kazandırmada gereken ikaz ve ihtar mevziini tuttuğunu hatırlatalım. “Salih Mirzabeyoğlu’na Özgürlük” kampanyasını başlatan, organizasyonunu yürüten Baran’dır. “28 Şubat süreci”nin zulümlerine bir türlü son verilemediğine işaret halinde gönüldaşlarımız 20 yılı aşan hapis hayatını cezaevlerinde sürdürürken kampanyaları ateşledi. En son gazeteci Yakup Köse’nin başlatmış olduğu “Bu Son 28 Şubat Olsun” kampanyasında ise o an desteğe geçti! 15 Temmuz 2016 işgal ve darbe girişiminde sokak ve meydanlara atılan Baran cephesi, farklı İBDA cephelerinde görülen irade ve hamleyi o gün de göstermiştir. Baran yazarı Halil Kantarcı, Şehidler Köprüsü’nde, mekân plânında can vermesini bilirken, zamanının İBDA gençliğine dava adamı örnekliğini göstermiştir.   Baran ve Kitle Baran’ın geleneksel hale gelen okur buluşmalarındaki amaç da, irtibat, haberleşme ve dayanışmayı sürdürmek, onların tüm yönleriyle temasını temin etmektir. İdealindeki cemiyet yolunda sırtlandığı yükle, davayı önce öz nefsinde şuurlandırmayı faaliyetlerinin başı saymıştır. Zira, kendi adacık ve köşeciklerine kapanarak, sanal/dijital ortamlarda yetinip sanal tatminler bularak, körlerin ve sağırların birbirlerini ağırlamakla İslâm inkılabının gerçekleşmeyeceğinin farkında.   Yayın Organı, Fikir ve Aksiyon Hadiselere mânâ ve yorum kazandırma çabasında “fikrin gayesi” gerçekleştiği ölçüde ideale yaklaşılacak, fikrin muharrik mânâ ve unsurları tecelli ettiği, hadiseleştirildiği ölçüde “oluş” yolu ve usulü anlaşılabilecektir. Büyük Doğu-İbda, “yüzyılın diyalektiği”ni kendinde toplayan fikir kuvvetini fiil ve enerjiye, sosyal ve siyasi hadiseler zemininde beliren dinamikleri de, onun gerçekleşme muradına bağlayan tesir merkezi olarak ifade edilebilir. Baran’ın gazetecilik diliyle “fikri takip” davasından anladığı da bu; İBDA diyalektiğinde kıymet ifade eden gelişme ve hadiseleri “oluş merkezi”ne bağlama, kastedilen muradı öz diliyle ifadeye kavuşturma çetinliğidir. Hadiseleri koklama ve ihtimaller âlemini kurcalama? Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergilerinde hadiselere vurduğu “Büyük Doğu mührü”nün açılımı İdeolocya Örgüsü bu ülkede hâlâ gündem oluyorsa, fikir yürüyor, hayata geçirilmeyi murad ediyor demektir. Devre devre Büyük Doğu, devre devre Gölge ve Akıncı Güç, devre devre farklı isimlerle çıkan diğer dergileriyle Baran’a kadar varan ve “yürüyen fikir”in çizgisi. Kopmadan, eksilmeden, apışmadan, yılmadan, durmadan arayan, insan ruhundaki aramanın borcunu iman ve fikir birlikteliğiyle izah çabasında bir serüven ve mücadele tarihi. Zamanla seziliyor ve anlaşılıyor ki; “Zamanın ruhu”, İBDA diyalektiğinde ifadelendirilen maksad ve plânın tecelli dairesinde... Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 500. Sayımız vesilesiyle dergimize ilettiği tebrik mesajını paylaşarak 12. yılımızı idrak ederken, bu anlayışla yeni zamanların taşıyıcı kadrosunun oluş çabasından geri kalmayalım; “Miras hakkını her coğrafyada arama hakkı mahfuz, Osmanlı’dan kalan Anadolu’da “Yeni Nizam-Yeni İnsan” idealini şerefle taşıyan BARAN Dergisi ile gurur duyuyorum. Emeği geçen herkesi, şehid ve gazilerimizin aydınlığında kutluyorum. Allah heyecanlarını hep taze tutsun!..” Baran, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun yazılarını yayımlamakla kalmadığı gibi “miras yedi” gibi de davranmadı; nitekim çıkış sebebi ortadadır. Öz yazar kadrosuyla yeni bir şey yapmak ve yeniyi hazırlamayı murad etti. Telkinle alınanı kuru kuru ikrardan kaçındı. Tahkik üzere hareket edip fikri takipte bulundu. Kendisiyle temasları olan ve irtibatını koruyan yeni ve genç yazarlarla güç buldu. Samimi olan içeriden ve dışarıdan kesimlerle bütün dayanışmasını sürdürdü. Dedikodu ve hasetliklere alet olmadı. Davanın gerektirdiği dik duruşa layık olmaya çalıştı. Zaman zaman düştüğü yorum hatalarını ise düzeltmesini bildi. “Ben yaptım oldu” tavrına hiçbir zaman izin vermedi. Eleştirel ve dayanışmalı fikir oluşumunu prensip edinerek kendisini güncellemesini bildi. Baran, AK Parti hükümetlerinde davaya harç teşkil eden politikaları desteklemesini bilirken, Batı’yla ilişkilerde Batıcı ve millici tavırda keskin fark ve nüansları gözetmeye dikkat etmiş; ona göre tavır ve söylemini belirlemiştir. Davamız ne şu ne bu, İslâm davasıdır. Derdimiz onun bunun menfaati değil, İslâm davasının ve onun 15. İslâm asrındaki tezahürü BD-İBDA’nın menfaatidir. Allah iddiamıza layık olmayı nasib etsin. Baran Dergisi 574. Sayı

Faiz ve Siyaset

Her ne kadar diğer içtimaî sahaları da alakadar ediyor olsa dahi, aslen iktisadın hasrı içine giren faiz meselesi, siyaset-iktisad münasebetini göstermesi açısından son derece iyi bir örnek... Faizin yasaklanması veya serbest bırakılması, bu münasebetin sadece bir veçhesini teşkil ediyor. Mesela faizin son derece normal karşılandığı, “tabiî” bir alışkanlık ve “kâr hesaplama yöntemi” haline getirildiği bir cemiyette, ülkenin iktisad siyasetini belirleyenlerin işleri, yasak olan ülkelerinkine nazaran çok daha çetrefillidir: Devletin mevzuat değişiklikleri ve idarî kararlar kanalıyla daima içtimaî denge ve adalet açısından faiz oranlarını ve faiz-yatırım-istihdam ilişkilerini düzenleme zorunlulukları, ülke idarecilerini sıkı bir takibe ve her dem uyanık olmaya zorlamaktadır. Bunlardan başka, faiz ile mahiyeti itibariyle ona benzeyen rantiye arasındaki ilişki de sürekli dikkat edilmesi gereken konulardan birisi olmaktadır. Her ülkede idarecilerin, yatırımlar yapılarak ülkenin gelişmesi, istihdamın artması, bu arada çalışanların alacağı ücretlerle servetin olabildiğince adil dağılımının sağlanması, zengin-fakir arasında bir uçurum doğmaması vs. şeklinde sıralayabileceğimiz ve hemen her ülke idarecisi için geçerli olan istekleri mevcuttur ya da en azından teoride öyle olmalıdır. Bu isteklerin gerçekleşmesi için faiz manivelasının gerekli olduğunu düşünenlerin mevcudiyeti bir hakikat; ancak onlar bile faizin sürekli devlet kontrolü altında bulunması lazım geldiğini, devletin nisbeten “yumuşak” yöntemlerle bu manivelayı ülkenin hayrı için kullanabileceğini iddia ederler. Faizle alakalı meseleleri birkaç sayı boyunca ele aldık ve yeri geldiğince de işlemeyi sürdüreceğiz. Lakin burada hadiseye daha çok faiz yasağının siyaseten nasıl mümkün olacağı noktasından bakacağız. Ancak yine de bir hususu belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz: İktisad, bir zemine dayanmak zorundadır ve o zemin ahlâktır. Bir memleket ahalisinin iç ve ona istinaden dış dünyasına hükmeden ahlâkî faziletlerin –onlar her neyse- yerini artık kanunî müeyyideler almışsa, yani artık kişilerin hayatını ve birbirleriyle münasebetlerini iyilik, dürüstlük gibi mefhumlar ve bunlara mutabık davranış kalıpları değil safi menfaat (dünyevî ceza ve mükâfatlar) belirliyorsa, o memlekette faizli bir iktisadî düzen kaçınılmazdır. (Burada özellikle fazilet dedik, zira kişinin şuurlu yapıp ettiği her şey, bunlar iç âleminde bile olsa, ahlâkın kapsamı içine girer) Zaten faize dayalı bir finans sistemini savunanların en önemli argümanlarının başında bu husus gelmektedir. Bu kesimin tezlerine, bizim yorumlarımız ışığında, biraz daha yakından bakalım: Faiz, yukarıda tasvir ettiğimiz bir cemiyette siyasî irade tarafından kanunla yasaklansa bile, bu yasağın ahlâkî bir karşılığı olmadığından ve insanların şu veya bu sebepten kaynaklanan borçlanma ihtiyaçları ortadan kaldırılamayacağından, el altından devam ettirilmektedir. Faiz karşılığı borç vereni koruyan bir düzenleme bulunmadığı için risk payı da içine işine katılmakta ve faiz oranları fahiş seviyelere çıkmaktadır. Yine bu tür faiz mukabili verilen borçların tahsili için devlet memurlarının da ortak edildiği “çeteler” teşkil olunmakta, sosyal ve ticarî hayat gitgide kangrenleşmektedir. Hülasa herhangi bir ahlâkî ve iktisadî dayanağı olmadan uygulanacak faiz yasağı, daha büyük problemleri beraberinde getirecektir. Bir devletin, üzerine kurulu olduğu halkın ahlâkî değerleriyle uyuşmayan kanun vaz etmesi, her zaman akametle neticelenmesi mukadder bir teşebbüstür ve halkın sosyal dokusunu ifsad tehlikesini içinde barındırır. Tasvir ettiğimiz “faizi ahlâken hak gören” ortam için –elbette bu tasvir bize ait- Batılı liberal (veya materyalist de denebilir, zira her ikisi de aynı kapıya çıkar) ekonomistler, faizi serbest bırakmak gerektiğini söylerler. Bu sayede faiz oranlarının makul seviyelere çekileceğini ve ihtiyaç duyanların daha müsait şartlarda borçlanmasına imkân tanınacağını iddia ederler ki, iddiaları tutarsız değildir. Bu noktada hemen aklımıza Mevlüt Koç’un “yanlışlar, kendi yanlışlarını doğurur” sözü gelmektedir. Meseleye biraz daha faiz tarafından bakmayı sürdürelim. Doğrudur; girişeceği bir yatırım için sermaye edinmek veya herhangi bir ihtiyacını gidermek isteyenler oldukça, borçlanma talebi mevcudiyetini koruyacaktır. Doğrudur; insanların kazanma ve herhangi bir şeye sahib olma arzuları, kaynağı çok derinlerde yatan bir hissin gereğidir ve fıtratları icabıdır. O yüzden bu hissin kınanması doğru olmadığı gibi engellenmesi de mümkün değildir. Doğrudur; ülke sermayesini oluşturacak unsurların atıl bir vaziyette, dağınık bırakılması ve sermaye hareketliliğinin sağlanmaması ammenin genel menfaatlerine aykırıdır. En son tahlilde ülke servetini, bir halkın her bir ferdinin bilgi ve azmi, sermayeyi de bu servetin küçük ya da büyük birimler halinde bir maksada matuf işlev kazanması şeklinde anlarsak, bu servet ve sermayeyi harekete geçirecek ahlâkî ve iktisadî mekanizmalara ihtiyaç olduğu aşikârdır. Ve yine doğrudur; ülke içi sermaye seyyaliyetini sağlamak ve parayı (ya da sermayenin diğer maddî görünüşlerini) ataletten kurtarıp yatırıma teşvik etmek için görünüşte en kolay yol, bunu mubah gören bir cemiyet için, faizdir. Ve en nihayet yine doğrudur; ülkenin kamuya ait ihtiyaçlarını gidermek adına, modern bir buluş olan (lakin uygulandığı haliyle ne kadar faydalı olduğu tartışılabilecek) “genel bütçe” yapan devletlerin gelir-gider dengesizliklerinden ötürü borçlanma ihtiyacı hiç bitmez ve elinde borç verme imkânı bulunanlardan bunu almanın faizden başka nisbeten adil bir yolu yoktur. Ama şunlar da doğrudur: Faiz sermayenin muhtaç olduğu seyyaliyeti temin ederken maliyetleri de artırır. Maliyetlerin artışı hem üreticinin rekabet gücünü azaltır hem de tüketicinin faizle borç veren kesime istemeden ve almamak üzere borç vermesi anlamına gelir. Faiz alanlar lehine bitmek bilmeyen bir büyümeye yol açar. Ülkeye yaygın vaziyetteki nisbeten adil dağılmış sermayenin belli ellerde toplanması sonucunu doğurur. Bu ise her daim ülke idarecilerinin başını ağrıtacak bir mesele halini alır, elbette o arada faizle semirmiş olanlar idareyi görünmeyen ellerle kumanda etmeye başlamamışlarsa… Bu büyümenin mantıklı neticesi, faizle borç veren aracı kurumların teşekkülüdür; biz bunlara “banka” diyoruz. Faizle devlete borç veren kesimler, ki bunlar artık çok büyük bir “para” gücünü elinde bulunduran bir azınlıktır, bankalaştıkça sermaye kaynağı olarak yine halkı görürler ve halkın elindekini almak için önerdikleri faizden daha fazlasıyla borç verme durumunda kalırlar. Artık tamamen zahmetsiz ve risksiz para kazanma yöntemi diyebileceğimiz bu yolla, az önce bahsettiğimiz maliyetler artmayı sürdürür. Böylece faiz hadleri artmaya devam ederken, sermaye verimliliği ve yatırım arzusu düşer. Cumhurbaşkanı Tayyib Erdoğan’ın bu kesime hitab ederken kullandığı “Siz kim oluyorsunuz? Bu halkın parasını yine bu halka faizle borç vererek zenginleşen bir avuç azınlıksınız” şeklindeki tanımlaması, son derece doğrudur. Kısacası faiz oranları ile yatırım ve istihdam arasında ters bir orantı vardır. Faizlerin, normal ticarî kârların altında, en azından % 20 altında olması gerektiğini savunurken Smith, bu düşünceyi dillendirmektedir. Diğer taraftan, faiz hadleri düştükçe, faizden başka sermaye toplama havuzu kurulmasına sistem ister istemez izin vermediği için, yaygın sermayenin odaklanma temposu yavaşlar, iş göremez hale gelir. Faizin olduğu yerde başka bir “çalışır” sermaye toplama havuzunun olamayacağına dair meseleyi, faizle rantiyenin benzerliğini inceleyeceğimiz bir yazıda ele alacağız. Faizle semiren kesimleri denetlemek maksadıyla ve iyi niyetle kurulmuş devlet bankaları, hükümetler kanunî yollarla faizle borç veren özel kurumları kontrol altında tuttuğu sürece iş görürler. Ancak ipin ucu siyaseten kaçırılır ve ahlâkî zemin de ona uygun hale gelirse, faizli sistemde belli bir noktadan sonra bu devlet bankaları belirleyici değil, belirlenen olur; metbu değil, tabi olurlar. (Devlet bankaları konusu istikbalin İslâm idaresinde çok mühim bir mevkii işgal edeceklerdir. Bu konuyu bilahare ele alacağız.) Nihayet öyle bir vaziyet hâsıl olur ki devlet piyasadaki nakit sıkışıklığını gidermek için para basmak zorunda kalır. Bunun, ürünleri yurt içi ve yurt dışı piyasalarda taleb edilmeyen, yani rekabetçi olmayan bir ülke söz konusu olduğunda enflasyon ve faiz sarmalıyla son bulacağı kesindir. Ve nihayet, tek başına bir başlık altında incelenmesi gereken, faizin, tıpkı bir güve gibi, son raddede cemiyetin sosyal dokusunu kemiren bir mahiyet arz etmesi meselesi… İnsanların birbirinden değil bankalardan borç aldığı, kimsenin kimseye yardımcı olmadığı, bireyselliğin, egoizmin ve menfaatçiliğin bir hayat tarzı haline geldiği bir topluluğun (ya da toplu olamama halinin) müsebbiblerinden birinin faiz olduğuna kuşku yok… Bugün sadece Batı insanının değil, biz dahil neredeyse tüm insanlığın istikbalini esir etmiş, ipotek altına almış “borç ekonomisinde”, bu çarkı kıracak hiçbir oluşumun teşekkülüne izin vermek isterler mi? Hadise aslında gösterilmek istendiğinden çok, çok daha derin… İşte ahlâk-siyaset-iktisad şeklinde geçen sayı izah ettiğimiz üçlü saç ayağının niçin bu kadar önemli olduğunu, bir ahlâka müstenid, diri bir siyasî iradenin, yukarıda sıraladığımız olay dizisini nasıl tersine çevirebileceğini, yazılarımızda parça parça işlediğimizden okurlarımızın öngörebileceklerini tahmin ediyoruz. Ancak bahis biraz uzun olduğundan, yarım kesmemek adına bir sonraki yazımızda ele almak daha uygun olacaktır. Baran Dergisi 574. Sayı

Nehrin Solgun Yüzü

Nick Stafford’un yazdığı Ahmet Levendoğlu’nun Türkçeye tercüme ettiği, daha doğrusu tercüme etmeye çalıştığı, fakat beceremediği “Nehrin Solgun Yüzü” isimli oyun, Üsküdar Tekel Sahnesi’nde seyirciyle buluştu; ben de seyretme imkânı buldum. Oyunun muhtevasına geçmeden evvel şu suali yöneltmek isterim: Devlet Tiyatrosu’nda oynanan oyunların metinleri alâkalı merciiler tarafından inceleniyor mu acaba? Bu sorumun sebebi, oyun içerisinde kullanılan uydurukça dil. Aklımda kalan “us ve uygarlık” kelimeleri çok uydurukça. İnsan kelimelerle düşünür, kelimeler insanın hayal gücünü şekillendirir. Ve insan, geçmişin ve hayallerinin arasında yani “şu an”da yaşar. (1) Nehrin Solgun Yüzü oyununu, Levend Öktem (David Desouza) sırtladı. Yoksa diğer oyuncuların performansı geri plânda kaldı. Oyun İngiltere’de (Londra) geçmekte. David Desouza’nın kızının (Katherina Desouza) öldürülmesi ya da kaybolması üzerine dönüyor. Baba Desouza, kızının Kevin tarafından öldürüldüğünü düşünüyor. Çünkü izler Kevin (Serhan Süsler)’ı işaret ediyor. Kevin tutuklanıyor. Cezaevindeki hücresine sürpriz bir mektup geliyor. Fay (Üzüm Arat) adında bir hanım. Daha sonra anlıyoruz ki, Fay ile Kevin arasında bir gönül bağı var. Bir süre sonra mektuplaşmaların yerini cezaevinde karşılıklı görüşmeler alıyor. Okul yıllarında birbirleriyle münasebeti bulunan çift arasında, yıllar sonra yeniden bir heyecan cereyan ediyor. Fakat ikisi de evlenmiş. Hatta Fay’ın eşi, akıl hastanesinde yatıyor. Fay ve Kevin’ın arasındaki mektuplaşma ve görüşmeler çoğalınca, Fay ister-istemez Kevin’in katil olmadığını düşünüyor. David Desouza da, ikilinin aralarında ne döndüğünü bilmek için, Fay’in peşine dedektif takıyor. Bir süre sonra David, kendini açık ediyor ve Fay ile daha yakından görüşmek istiyor. Bunlar olurken gardiyan da Fay’a Kevin’a, başka kadınlardan gelen mektuplardan bahsediyor. (Burada cezaevlerine gelen ziyaretçilere uygulanan psikolojik baskıyla yıldırma politikasını görebiliyoruz.) Fay, bu mevzuu ve David Desouza mevzuunu mahkûm Kevin’a açıyor. Kevin, David Desouza’nın Michael (Kevin’e göre Michael onu cezaevine tıktıran, iftira atan bir kişi, oyunda sadece adı geçiyor) olabileceğinden şüpheleniyor. David de Fay’ın Michael olduğundan şüphelendiğini anlamış olacak ki ona Michael ile görüştüğünden bahsediyor. Oyun bu minvalde gelişiyor. Oyun en son David Desouza’nın bir koltukta oturup konuşmasıyla bitiyor. Oyundan bana kalan şu ifade oldukça alâkamı çekmişti: “Belirsizliklerle iç içe dolu dünyada yaşıyoruz!” Öncelikle oyunun çok uzun olması pek çok seyirciyi sıktı. Bunu telefonlarında saate bakanları gördükçe, ki arada ben de bakıyordum, anladım. Tiradlarda kullanılan kelimeler uydurukçaydı, uzunluğu ve bazı oyuncuların ifade ediş biçimleri eksikti. Farklı kültürlerin oyunları, bizim dilimize iyi bir biçimde tercüme edilemediğinden; ortaya iyi eserler çıkmıyor. Vaktiyle Ahmet Vefik Paşaların yaptığı adaptasyon oyunlarını bu meselede mantıklı buluyorum. Fakat oyunun şüphe ve merak uyandırıcı olması da ayrı bir hâdise. Saate baktığınıza pişman edici bir merak ve acaba katil kim dedirten bir polisiye şüphe mevcuttu oyunda. Uzun süreden sonra seyrettiğim bu oyunun ortalamanın üzerinde olduğunu söyleyebilirim. Bende alâka uyandıran bir husus da bulunuyordu oyunda. Oyunda netice olarak “katil şu” fikri verilmemesi, seyirciyi düşündürme yolundaki çabası mühim bir noktaydı. Öyle ya, koskoca dünyada bir şeylerin parçası olmak için gayret ediyoruz, kimileri de tam aksine hareket ediyor. Belirsizlikler olmasa, ümitvar olabilir miydik acaba? Peşindeyiz, hakikî belirsizliklerin...   1-Bu meseleye dair bkz. Edebiyat Mahkemeleri, Necib Fazıl Kısakürek Baran Dergisi 574. Sayı

Haberler
Kuş Evleri Yeniden Canlanıyor
Kuş Evleri Yeniden Canlanıyor
Osmanlı vakıf kültürünün mimarideki en zarif yansıması olan kuş evleri, Vakıf Katılım’ın düzenlediği “Kuş Evleri” tasarım ve fotoğraf yarışması yeniden hayat buluyor
Zeytin Dalı Harekatı'nın 2. ve 3....
Zeytin Dalı Harekatı'nın 2. ve 3....
TSK'nın, Afrin'de başlattığı Zeytin Dalı Harekatı'nın ikinci gününde Türk savaş uçakları hedefleri vururken, TSK da ÖSO ile birlikte Afrin'deki noktalara ilerledi. Üçüncü günde ise bölgeye Kilis'ten top atışları yapılıyor.
MİT, TSK’ya Destek Sağlıyor
MİT, TSK’ya Destek Sağlıyor
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Zeytin Dalı Harekatı'nda Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) hedef belirleme ve Özgür Suriye Ordusu'nun (ÖSO) yönlendirilmesi konularında destek sağlıyor.
Salih Mirzabeyoğlu'nun "Kayan...
Salih Mirzabeyoğlu'nun "Kayan...
Kayan Yıldız Sırrı bir nevi, şiirde fikir ve his örgüsüdür. Fikir ve duygunun birleşmesi olan saf şiirde, onun fikirdeki tecrit edası derhal görülür. Onun şiiri, soylu bir fikir ve tecrit arkasından seslenişin, bu tahassüsün, mücerredin şiiridir. Şiir kumaşı, mücerred nakışlarla süslüdür.
Operasyon Kime?
Operasyon Kime?
Yakup Köse: "Zeytin dalı” harekâtı görünüşte PKK’ya yönelik olsa da, operasyonun büyüğü ABD’yedir.
Afrin'e Kara Harekatı Başladı! Özel...
Afrin'e Kara Harekatı Başladı! Özel...
Afrin'de başlayan Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Türk savaş uçakları 113 hedeften 108'ini vurmuştu. 11:05 itibarıyla Afrin'de kara harekatı başladı