Yazarlar
Tüm Yazarlar
Cumhurbaşkanı’nın Sözü Ayağa Düşmemeli

25 Mart 2019 tarihinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı bir televizyon programında Ayasofya’nın cami olan aslî hüviyetini yeniden kazanacağını açıklamasının üzerinden 5 ay geçmiş olmasına karşın, Ayasofya’nın kapısından girmek için bugün hâlen abdest almak yeterli değil, zira hâlen müze statüsünde tutuluyor ve giriş için müze kart soruluyor. Ayasofya’nın, Türkiye’nin dinî, siyasî, iktisadî ve kültürel bağımsızlığına vurulan bir kilit olarak kapalı tutulduğunu bugüne kadar belki de yüzlerce açıdan kaleme aldık. Bu sebeble, herkesin adı gibi bildiği; fakat işine gelmediği için görmezden geldiği gerçekleri burada tekrar tekrar sıralamak niyetinde değiliz. Cumhurbaşkanı’nın yapmış olduğu açıklama ile beraber Ayasofya’nın kapalı tutulması yeni bir buuda taşınmıştır ve artık bu yeni seviyeden konuşulmalıdır. Bu yeni seviyeye gelmeden evvel, Ayasofya perspektifinden Türkiye’de faaliyet gösteren muhtelif kurum ve kuruluşlara bir göz atalım istiyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetki tanımı ile alâkalı kanunun, 7. maddesinin, A bendinin, 1. fırkası şöyle diyor: Cami ve mescitleri ibadete açmak, yönetmek, ibadet ve irşat hizmetlerini yürütmek. Bir caminin ibadete açılması, kanunun ilgili maddesinden de anlaşılacağı üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev alanı içerisinde giriyor. Peki, hemen soralım: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içerisindeki başkanlıklardan biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan’ın 25 Mart tarihinde Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmete açılacağının müjdesini televizyon ekranlarından verdiği günden beri, bu konuda ne gibi bir hazırlık yapmış yahut herhangi bir hazırlık yapmış mıdır? Öyle ya, Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin başında olan Cumhurbaşkanı diyor ki, “Burası cami olarak hizmete açılacak.” Şimdi bizim aklımıza takılıyor; C. B. Erdoğan böyle dedikten sonra, acaba Diyanet İşleri Başkanlığı üzerine düşen vazifeyi yerine getirmediği için mi Ayasofya ibadete açılmıyor ve müze hâlinde mahkûmiyeti sürüyor? Bir diğer taraftan, Vakıf kayıtlarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kayıtlarında Ayasofya hâlen cami olarak tescilliyken, hattâ Fatih Müftülüğü tarafından Ayasofya’ya tayin edilmiş bir de imam varken, Diyanet İşleri Başkanlığı kendi idaresinde olması gereken bu remz cami için niçin hukukî yollara başvurmuyor? Hepsini geçelim, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı, Fethin Sembolü olan ve İslâm ile şereflenerek aslî şahsiyetine kavuşan Ayasofya’nın müze hâlinde kapalı tutulmasının mânâsını da mı idrak edemiyor? Edemiyorlarsa, bu başkanlık bünyesinde çalışan kurullara, senelerce okudukları okullarda ne öğretiliyor? Bir adım daha ileri gidelim, burası müzeyse, Diyanet İşleri Başkanlığı buraya niçin imam tayin ediyor? Müzelere imam tayin ediyorsa, diğer müzelere de imam tayin etmeyi düşünüyor mu? Kültür ve Turizm Bakanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı Ayasofya Camii konusunda kendi görev ve sorumluğunu yerine getirmediği için ne kadar kabahatliyse, Kültür ve Turizm Bakanlığı da, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün görev ve sorumluluk alanında olan Ayasofya’yı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasına rağmen hâlen müze olarak işletmekte olduğu için bir o kadar kabahatlidir. Şimdi tekrar soralım: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içerisindeki bakanlıklardan biri olan Turizm ve Kültür Bakanlığı, Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan’ın 25 Mart tarihinde Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmete açılacağının müjdesini televizyon ekranlarından verdiği günden beri, bu konuda ne gibi bir hazırlık yapmış yahut herhangi bir hazırlık yapmış mıdır? Öyle ya, Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin başında olan Cumhurbaşkanı diyor ki, “Burası cami olarak hizmete açılacak.” O böyle dedikten sonra, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın harekete geçip, Diyanet İşleri Başkanlığı ile görüşmelere başlayıp, çıkartılması gereken kararnamenin hazırlıklarını tamamlaması gerekmez mi? “Kapadokya Alanının tarihî ve kültürel değerleri ile jeolojik/jeomorfolojik dokusunun ve doğal kaynak değerlerinin korunmasını, yaşatılmasını, geliştirilmesini, tanıtılmasını, gelecek kuşaklara aktarılmasını, planlanmasını, yönetilmesini ve denetlenmesini sağlamak üzere Kapadokya Alan Başkanlığının kurulması ile görev ve yetkilerini düzenlemesi için” kararname hazırlayıp Cumhurbaşkanlığı makamına sunan Bakanlık için, Ayasofya’nın aslî hüviyetine kazandırılmasının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünün hiç mi hükmü yok? Medya ve “Siyaseten” Siyaset Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ayasofya’nın müze statüsünden çıkarılıp, adının “Ayasofya Camii” olarak değiştirilebileceğini, TGRT’de yayınlanan 31 Mart yerel seçim özel programında açıklamıştı. Yâni bu açıklama, Cumhurbaşkanı’nın özel bir görüşmesinde yahut kayıt dışı yapmış olduğu bir konuşmasında değil, ülke genelinde yayın yapan bir televizyon kanalında yapılmıştı. Açıklamanın ardından mahâllî seçimler yapıldı, İstanbul seçimlerinin tekrarı yapıldı ve seçim sürecinden çıkıldı. Buna karşılık, en önemli vazifelerinden biri siyasîlerin vermiş oldukları sözleri takib etmek olan medya kuruluşlarından bir tanesi bile “Ayasofya işi ne oldu?” diye bugüne kadar sormadı. Hattâ, iktidara yakınlığıyla maruf medya grublarından bazılarına, “Ayasofya işini niye takib etmiyorsunuz?” diye sorduğumuzda, “Niye takib edelim ki, o siyaseten bir açıklamaydı.” diye geçiştirdiklerini bile gördük. Biz iki hususu merak ediyoruz: Birincisi, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan, bu medya mensublarına, “Ayasofya’nın açılması ile alâkalı açıklamamız tamamen seçimleri kazanmaya yönelik siyaseten yapılmış bir açıklamadır.” diye söylemiş midir? Bu “siyaseten” kelimesinin de siyasetle falan alâkası yoktur ha, bildiğin yalancılıktır. İkincisi ise eğer Erdoğan’ın böyle bir açıklaması yoksa, Türkiye’nin bağımsızlığının sembolü hâline gelmiş olan Ayasofya’nın cami olarak hizmete açılıp açılmaması konusunda Cumhurbaşkanı adına “siyaseten” falan diye ahkâm kesme, ona iftira etme hakkını bu medya mensublarına kim vermiştir? Gelelim Cumhurbaşkanlığı Makamına Farz edelim ki ben Cumhurbaşkanıyım ve televizyona çıkıp, “Ayasofya’yı müze olmaktan çıkarıp, cami olarak aslî hüviyetine kavuşturacağız.” diyorum. O ândan itibaren, içinde bulunduğumuz yeni sistem içerisinde, tıpkı yukarıda geçtiği üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarının bir ân evvel hazırlıklarını tamamlamalarını ve bunun için gerekli olan kararnameyi hazırlayıp, masama koymalarını beklerim. Bu tabiî değil mi? Farz ediyoruz ya ben Cumhurbaşkanıyım, Diyanet İşleri Başkanı’nı ben atamışım, Kültür ve Turizm Bakanı’nı ben atamışım, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izlemesi gereken siyaseti ve politikaları belirleyecek kurulları ben atamışım ve tüm bunlara karşılık siyasî sorumluluğu da ben üzerime almışım; fakat dediğimin gereği yerine getirilmiyor. Hiç olacak iş mi? Bugün Türkiye’de ya Cumhurbaşkanlığı Sistemi içerisinde yer alan kimi bakan, müdür ve başkanlar Cumhurbaşkanı’nın emirlerini dinlemiyor yahut iktidara yakın medya mensublarının dediği gibi Cumhurbaşkanı’nın Ayasofya açıklaması siyaseten yapılmış bir açıklamaydı. Sizce hangisi? *** Bunlardan hangisi olursa olsun, burada asıl ehemmiyetli olan elbette Ayasofya’nın cami olarak aslî hüviyetine kavuşturulmasıdır. Ancak bundan sonra, Cumhurbaşkanlığı makamının sözünün ayağa düşmemesi gelir. Ki burada şu hususa da dikkat çekmekte fayda var: Cumhurbaşkanlığı makamının sözünün ayağa düşmemesi neden yalnız bizim meselemiz? Bu sistemden nemalananların, sırf çıkarlarını korumak maksadıyla olsa bile Cumhurbaşkanının sözünü ayağa düşürmemek için ellerinden geleni yapmaları gerekmez mi? *** Ayasofya meselesini bu seviyeye siz taşıdınız madem, biz de meseleyi istediği seviyeden ele aldık; gerçekler acıdır, kimse kusura bakmasın! Baran Dergisi 656. Sayı

Maho Ağa, S400’ler ve Galoş Meselesi

Kemal Sunal filmlerinin sosyolojik tahlil açısından ele gelir bir tarafı vardır. Buna mukabil içerisinde yobaz ve kurnaz Müslüman tiplemeleri barındırmasından Müslüman Anadolu insanının geleneklerini aşağılamaya kadar bir çok sıkıntıyı barındırdığı da tartışılan yönlerindedir. Evet, problemli tarafları olduğu aşikâr; fakat cemiyetin ekserisinin bu filmlere mevzubahis cihetten yaklaşmadığını düşünüyorum. Sanıyorum ki, iyi-kötü toplumun her kesimi tarafından benimsenmiş olması da bunu gösterir. Filmlerdeki diyalogları ezbere aktarabilen, karşılaştığı bazı hadiseler üzerine bir Kemal Sunal filmi diyaloğuyla nükte yapan insanlarımız var bizim; fakat yazımızın mevzuu bu değil. Kemal Sunal’ın, geleneği tenkid eden ve bir çok bakımdan Müslüman Anadolu halkını aşağıladığı söylenen filmlerinden birisi de “Kibar Feyzo”. Malûm filmde sevdiği kadına kavuşmak için başlık parasını denkleştirmesi gereken, kavuştuktan sonra dahi başlık parası meselesi peşini bırakmayan, parayı denkleştirmek için gurbete gidip çalışan ve modern hayatı gördükten sonra köylüleri ağalık düzenine isyan için örgütlemeye kalkan Feyzo karakterini canlandırıyor Sunal. Türk sinemasının en önemli aktörlerinden biri olan Şener Şen ise Maho Ağa karakterini... Maho Ağa, ‘marabalar’ kendisini her kızdırdığında “Vallaha kovaram seni ha!”, “Vallaha sataram bu köyü ha!” gibi tehditler savurup durur. Hatta ağanın kendisini kovmasını isteyen Feyzo, kovulmak için yaptıklarıyla Maho’yu madara ederken Maho her fırsatta “Vallaha kovaram seni ha!” demesine rağmen Feyzo’yu bir türlü kovamaz... Film, Feyzo’nun Maho ağayı öldürmesiyle son bulurken, Maho ölmesine rağmen sosyal şartlanma ile bu sosyal şartlanmayı kıracak yeni bir düzen-sistem fikrinin olmaması sebebiyle ağalık düzeni son bulmaz, üstelik yeni gelen ağa Maho’yu aratır... *** S400 meselesi uzun zamandır gündemi meşgul ediyor. “Türkiye alabilecek mi, ABD müsaade edecek mi?” derken bu süreç boyunca ABD, “maraba”sı olarak gördüğü Türkiye’ye “S400 alırsan seni F35 programından çıkarırım!”, “Ambargo uygularım!”, “Müttefiklik ilişkilerimiz sıkıntıya girer!” gibi tehditler savurup durdu. Hülasa S400’ler geldi, kurulumu başladı ve önümüzdeki sene işler vaziyete gelmesi bekleniyor. Filhakika, Türkiye’nin böyle bir tavır ortaya koyarak bu hususta irade göstermesi her bakımdan son derece müsbet. Nitekim ABD’nin S400’lerin gelmesinden sonra paniğe kapılarak sergilediği tutum sadece Rus füzelerinin Türkiye’ye getirilip kurulmasından değil, 1940’lı yıllar itibariyle neredeyse her emrini vazife bilerek yerine getiren bir ülkenin kendisine meydan okuması ve bu noktada dirayetle kararının arkasında durmasıdır. Nitekim haberlerde görüldüğü üzere dünyanın jandarması ABD’nin “haşmetmeab” idarecileri senelerce hükmettikleri bir ülkenin karizmalarını çizmesinden son derece rahatsız. Vaziyeti kotarmak için şimdi de “Türkiye S400’leri kullanırsa ambargo uygularız!” diye tehdit ediyorlar. Hülâsa Türkiye, global sistemin merkezine meydan okuyor. Elbette bunda Türkiye’nin yükselen gücünün payı olduğu kadar ABD’nin içeride yaşadığı çekişmelerin ve sisteme hakim tavrını kaybetmesinin de tesiri olduğunu belirtelim. “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.” ABD’nin hâkimiyeti kaybetmeye başlamasının ilk habercisi Saddam Hüseyin’in I. Körfez Savaşı öncesinde meydan okumasıydı. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle; “Saddam Hüseyin emperyalizmin tekerine çomak soktu.” Akabinde 11 Eylül saldırılarının ardından çizilen façasını düzeltmek isterken Afganistan’da Taliban’dan, Kırım ve Suriye’de Rusya’dan, uluslararası ticarette Çin’den okkalı birer tokat yedi. Trump’ın “izolasyonist politika” ısrarına rağmen derin Amerika hakim tavrını kaybetmemek için uğraşıyor; fakat tokatlanmaya da devam ediyor. Şüphesiz ABD efsanesine vurulacak son darbe okkalı bir Osmanlı tokadı olacaktır; fakat merkeze meydan okuyan Türkiye ABD’nin hâlâ müttefikimiz ve dünyanın hâkimi olduğuna dair sosyal-siyasî şartlanmayı kırarak yeni bir düzen-sistem fikri ortaya koyamazsa bir ABD gider, diğeri gelir... *** Kravat ve şapkadan ibaret Batılılaşma anlayışlarıyla memleketi piçleşmiş bir kültüre mahkûm eden “Beyaz Türkler”in en önemli hususiyeti halktan kopuk oluşlarıydı. Onlar kendilerini bu halktan görmedikleri gibi, ona en aşağı bir varlık gibi muamele etmekten de imtina etmiyorlardı. Sadece, 1950’lerde “Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor!” başlığıyla yayınlanan gazete haberi dahi kendilerini ne kadar ayrı bir yere koyduklarını gösterir herhalde. “Beyaz Türkler” Batılı efendilerinin menfaatlerini gözeterek elde ettikleriyle kendilerini bu memleketin efendisi olarak görürken onlara özenen “Kara Türkler” de çıkmadı değil tabiî ki... Halktan kopuklukları ve bu milletin öz değerlerine düşmanlıkları sebebiyle Müslüman Anadolu’nun teveccühünü hiç bir zaman kazanamadılar ve kazanamayacaklar da... Nitekim, halk, her zaman kendisine yakın gördüğünü iktidara taşıdı bu memlekette. Filvâki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gösterilen teveccühün de sebebi, halktan oluşu ve halkın değerlerini değer addetmiş oluşuydu; “Kasımpaşalı” tavrıydı... Son bir kaç senedir devletin idarî kadrosunun tıpkı geçmiş dönemlerde olduğu gibi halktan kopmaya başladığı tartışılıyor. Kendisine “halkın adamı” diye şarkı sözü yazılan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen yerli traktör tanıtımında tarlaya galoş ile girmesi de bu tartışmalara tuz biber eken bir haber oldu. Kimileri “dost işe, düşman galoşa bakar” diyerek her zamanki tavırlarıyla problemleri sümen altı etmeye çalışsa da, “halkın adamı” olduğu bilinen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Beyaz Türkler”i aratmayan bir davranış sergilemesi, bir yerlerde son derece yanlış bir şeyler yapıldığının küçük bir işareti...  “Erdoğan’ın etrafını sardılar, onu halktan tecrit ettiler.” gibi bahanelerin arkasına sığınılacak demin çoktan geçtiği, milletin “Etrafındakileri Erdoğan seçmiyor mu yahu?” diye sormaya başladığı da düşünülürse meselenin ehemmiyeti daha iyi kavranır diye ümid ediyorum. Erdoğan’ın o tarlaya halkın yaptıklarından iğrenircesine galoşla girmesine sebep olanlar kim mi? Kanun-u Esasi’nin ilanının ardından Osmanlı’nın topraklarını etini koparırcasına elinden almak maksadıyla İstanbul’da toplanan sırtlan sürüsüne “Muhterem murahhaslar hazerâtı!.. İşitmekte olduğunuz top sesleri Osmanlı ülkesinde Anayasanın ilân olduğunu bildiriyor. Şu andan başlayarak Türkiye, Batının meşrûtî hükümetleri arasına girmiştir.” diyen Saffet Paşa’nın, Slavları Osmanlı topraklarından koparmak üzere toplanan bu sırtlan meclisinin aklına güya eşitlik adına Rum, Ermeni ve Yahudi tebayı da sokan Mason Mithad Paşa’nın zihniyeti… Bu zihniyet bugün kimlerde tecessüm ediyorsa o kimselerin ve onlara özenenlerin devlet idaresinden ivedi bir şekilde uzaklaştırılması gerekiyor. Batı’yı hâkim, kendisini ise ezik gören sosyal-siyasî şartlanmadan kurtulmak için atılması gereken en ehemmiyetli adımlardan biri budur. Baran Dergisi 656. Sayı

Kurban Vesilesiyle

Bayram yaklaşıyor. Hatıralar bir bir kilitli çekmecelerinden davetsiz misafirler gibi çıkıp ansızın karşına dikiliyorlar. Kimisi iraden elindeymiş gibi; birçoğu ise iraden dışında sana sürprizler yapıyor. Yazı yazarken de bu iki durumu daha yoğun yaşamak mümkün. Yazacaklarına dair yazıdan önce iskeletini oluşturduğun bir şeyler söz konusu. O mevzu aklında yer edince yazmaya başlıyorsun. İradenin kapsamına aldığı konuları dile getirirken her şey senin elindeymiş gibi bir durumdan başka bir hâle kıvrılıyor. Vakit parçalanmaz mekân üstü süreç hâline geliyor. Zamanın mekân üstü, mekâna ağlarını atmış ve mekân içinde bütün varlıkları öğüten -solduran- bir varlık olduğunu idrak ediyorsun. Ve bu süreçte duygu düşünce ve iradeni aşan bir dünyadan neler neler dökülüyor. Yüreğini yakan, tüylerini ürperten bir hâl. İnsan hayret içinde. Gözünü kör eden diline kelepçe takan bir anlar silsilesi. Bu hâl bazen seni girdabına alıp yutacak gibi bir his kıvrımına getiriyor. Göklerden denize düşmüş damla misali. Bazen yutulup gidecek, “ben” şuurunu kaybedecek bir hâle doğu gidiyorsun. Yokluğun kokusunu alır gibi olduğunda bu dehşetli andan bir anda çıkmayı yeğliyorsun. Ve çıkıyorsun. Nefes nefese kalıyorsun. Bu anda kader sırrını duymayana ne denir ki? Bu anda İslâm’da kader yoktur diyen zavallılara hangi kelimeler söylenir ki? Yunus Emre’nin ifadesiyle “Bir ben var bende benden içeri”. Veya Üstad’ın deyişiyle: “Ne yalanlarda var, ne hakikatte/Gözümü yumdukça gördüğüm nakış/Boşuna gezmişim, yok tabiatta/İçimdeki kadar iniş ve çıkış.” İnsan insana meçhul. İnsanın kendine meçhul oluşu ve bu meçhullere süreçlerde şahit olması bedahet. O zaman varlık gayemiz belli oluyor. İnsan kendini keşfetmeye memur. “Oldum” demeye, “bitti” demeye imkân yok. Her nefes ayrı bir durum, her nefes ayrı bir şuurlanma. Hakikate giden yollar insan nefesi sayısınca. Ne muazzam bir kudret, ne muazzam azamet. Hakikat ne kadar zengin ne kadar bitmez ki herkese nasibince ayrı ayrı kendini gösteriyor. Nefes aldığım sürede karşımda olaylar zinciri. Bana karar alma durumunu yaşatan eşya ve hadiseler. Duygu düşünce ve irademi yansıtan bir bütünlükte karar verici olmam. Evet, ben yaptım beni zorlayan olmadı. Ben derken karar alma sürecinden sonra fiilimi gerçekleştirdikten sonra muradım oluyor veya olmuyor. Gerisine tam anlamıyla hakim olmam mümkün değil.      Kalp atışım kan dolaşımım nefes alıp vermem benim irademe mi bağlı? Doğduğun anı, cinsiyetini, hangi ana ve babaya ait olacağını belirlemek senin elinde miydi? Asla! O zaman sana düşen acziyetini idrak ederek kendini bilmen ve tanıman. Acziyetini idrak ederek bu yolda yürümen. Aksi takdirde hakikatin dışında yol arayıp bu yolda tökezlemek zorunda kalırız. Ben, sen, biz velhasıl hepimiz sonuçta çaresizliğin girdabında yok oluruz. Kaldıramayacağımız yükün altına girerek sefil bir duruma düşeriz. Kader sırrına erenler rahattadır. Niceleri bu sırdan pay almayınca ayakları kaydı. Niceleri bu sırrın hakikatine sırtını döndürünce nicelerinin ayaklarını kaydırdı. Kader sırrına ermek için İmam Gazalî’nin ocağına düşmeli, Necip Fazıl’ın çilesinde pişmeli, Salih Mirzabeyoğlu’nun nisbetinde tefekkür etmeli. Akıl keşmekeşinden kurtulmalı. “Bu iş ne akılla, ne de akılsız olur.” demeli. Farabi diyarında geçerken temkinli olmalı, İbna Sina okurken akıl batağına batmamalı. Peygamber ruhaniyetine bürünmeden yürünecek yolun çıkmaz sokak olacağı anlaşılmalı. Akıl, akıl olmalı, sınırlarını tanımalı. Akıl teslim olmalı ve öyle yürümeli. Akıl kuşattığı şeyi anlar. Allah’ın zatını, kader mevzuunu, ruhu akıl anlayamaz. Anlar gibi olur. Anlar gibi olduğunda kalbine teslim olur ve doğru yolu bulur. Akıl akıl olmalı, İmam-ı Gazalî okurken ele aldığı mevzulardaki derinlik ve tefekkür buudunu hissetmeli. İmam-ı Gazalî’nin eserlerinde şu hadisler şöyle, bu hadisler böyle dememeli. İmam-ı Gazalî’nin âlimliğini küçük göstermeye çalışmamalı. Ele aldığı bir mevzuda yanlışlığını dile getirmiyor. İslâm’ın en büyük sistem ve sentez kitabının olduğunu anlamıyor. İmam Gazalî’nin âlimliğinde şüphe uyandırıyor. Senin gibi kütüğe göre o hadisin durumu öyledir. İmanı hâl üstü bir hâlde yaşayan için o hadis bir bedahet. Bir de şunu görsene; İmam Gazalî ele aldığı mevzularda senin şüphe uyandırdığın hadisleri nasıl kullanmış. İslâm hakikatini nasıl güneş gibi berrak anlatmış. Anlatmış ve o hadisleri kullanmış ki; demek ki onlar hadismiş. Dikkat, akıl keşmekeşinden kurtulamayanlar kader sırrına eremiyor. Kader sırrına eremeyenler akıl keşmekeşine tutuluyorlar. Akıl keşmekeşine tutulanlar kader sırrına eremeyenler. İmam Gazalî’ye İslâm düşüncesini engelledin diyor. Nasıl engellemekse kitapları yüzyıllardır bu ümmetin fertlerine yol gösteriyor. Birçok alim ve mütefekkire dölleyici fikir oluyor. Bir yolda gidiyoruz sürekli kaza olan bir yer var. Orada yaşayan insanların uyarısı ve kazaların sayısının fazlalığı bir tedbirin alınmasını gerekli kılıyor. Trafikçilerin bu durumu görmemesi elbette söz konusu olamaz. Ve insan hayatını tehlikeye sokan bu yere trafik cihazları konarak veya daha başka tedbirlerle yapılması gerekenler gerçekleştiriliyor. Ve nihayet birçok ölüm, yaralanma ve zarara sebep olan kazalar engelleniyor veya asgarî kabul edilebilir bir seviyeye indiriliyor. Hayatın genel akışında bunlara tanıklık etmek bedahet (apaçık görünen hakikat). Televizyona çıkmış psikolog akıl veriyor. Kurban keserken çocukları uzak tutun yoksa psikolojileri bozulur. Çocukların hayatlarında geleceklerine dair telafisi mümkün olmayan yaralar açılır. Şimdinin yol göstericileri akıl vericileri. Müslümanlar da bu girdapta. Hemen psikolojiyi inkâr ettiğim zannına kapılmayın. Ahlâkî yol göstericilik iddiasını inkâr ederken ilmî yanını kısmen kabul ediyorum. İslâm tasavvufunun ışığında aydınlanmayan psikolojiyi inkâr ediyorum. İslâm tasavvufunun derinliğini görüp psikoloji ilmini bu derinlik ve aydınlıkla ele alanları kabul ediyorum. İslâmî bir dünya görüşünü sindiremeyenlerin psikolojiyi okuyup psikolog olmaları içimizdeki en büyük zehir. Adam İslâmî kimlikli mesleğinden dolayı akıl vermeyi de alışkanlık hâline getirmiş. Bir de ODTÜ veya Boğaziçi mezunu ve dışarıda da mesleğini renklendirip gelmişse ne alâ. Herkes ağzı açık dinliyor. Peygamberin sözlerini dinlerken teslim olma hassasını gösteremeyenler “Acaba bu hadis ‘mevzû’ olabilir mi?” diyenler, sorgusuz sualsiz dinliyor ve söylenenleri kabul ediyor. Çocuğumun okuduğu özel okul, veli toplantısına eserleri olan bir psikolog davet etmiş, seminer verdiriyor. Cilalama fasılları. Kimsenin aklında İslâm’a nisbetle sorgulama ve belirli bir süzgeçten geçirme yok. Batı’da (hey Batınız batsın emi!) artık bazı okullarda çocuklar istediği vakit okullara gelip eğitim alıyormuş. Yani şuna getiriyor çocuk istediği kendi hoşuna giden vakitte gelirse o zaman güya daha iyi öğreniyormuş. Okullarda kişiye özel vakitlerde eğitim veriliyormuş. Allah akıl versin. Bu aklı verene de bu aklı sorgusuz dinleyenlere de. Oysa bizim anlayışımız rızkınızı erken vakitte arayın. Az uyuyun az konuşun az yiyin üzerine. Büyük ilim adamlarının hayat çizgilerine bakın hepsi bir disiplin altında erken vakitte hayata atılanlar. İlim disiplinsiz olur mu? Disiplinde zaman ve mekâna kendi dünya görüşüne göre ayar vermeyle olur. İstedikleri vakitte kalkanlar tembel olurlar. Anne ve baba hayatın keşmekeşinde erkenden yol alıp kulaç atacak. Yavrumuz istediği vakitte al gülüm ver gülüm. Sonra bu çocuk evlenecek evlilik süresince bir takım meşakkatlere katlanacak. Evlilik hayatını sürdürüp sağlıklı nesiller yetiştirecek. Yine psikoloğumuz diyor ki (en çok duyduğum akıl vermeler de bunlar) aman çocuğu sorgulamayın o kendi mecrasını bulur, ona gerekli ortamları verin. Müslümanız, her gün ölçülerimiz ışığında kendimizi sorgulamamız gerekir. Buna “nefs muhasebesi” diyoruz. “Bugün Allah için ne yaptım?” diye kendimi yiv yiv deşmem gerek. Oğlumda, kızımda, eşimde, şahsımda bütün mümin kardeşlerimde bu nefs muhasebesi ve murakabesine vesile olmam gerek. Bu mümin olmamın gereği. Mesele bunu yaparken bunu yapabilmenin edasına bürünerek yapmak olmalı. İnsan psikolojisinden anlamadan İslâm’ın telkini tavrına bürünmeden yaparsan elbette sonuç alamazsın. Aldığın sonuç menfi olur. Bu durum bütün dünya görüşlerinde de söz konusudur. Usûl bilmezsen vasıl olamaz, gayene eremezsin. Günümüzde en büyük eksiklik bu olsa gerek. Edepten yoksunuz, usulden bihaberiz. Din baştan başa edeptir. Edep bir köşede pısırık gibi oturmak değil. Edep el öpüp, el pençe divan durmak değil. Edep her yerde her mevzuda yerini yurdunu bilip bulunman gereken yerlerde İslami tavrını izzet ve şerefli ortaya koymandır. Elbette sorgulayacağız, sorgulamaya vesile olacağız. Elbette haram, helalin ne olduğunu, ayıbın ne olduğunu öğreteceğiz. Ne demek ayıp haram ve helal ile sorgulamayın demek. Ellili yaşlardayım, şimdiye kadar kurban ibadetine birçok kez tanıklık ettim, kimsenin psikolojik travma geçirdiğini görmedim. Hiç kimsenin bu durumdan dolayı hastanede gözünü açtığını görmedim. Dedem, kurbanın kanını alnıma sürdüğünde elime bıçak geçirip önüme gelene saldırmak istediğim aklıma gelmedi. Evet biz eski nesiller kurbana şahitlik ettik. İlk kesildiğinde bir ürperti ve acıma hissi duymadık değil. Ama o kadar; tekrar yüzlerimizde bayramın sevinci ve ışıltısı olurdu. En aksi amcaların bile bize o gün sevgi dolu baktıklarını görürdük. Kurban ortaklarımızla beraber güzel hoş sohbetler eder, geniş sofrada kurban eti yerken herkesin şükür kanatlarıyla donanmış olduğunu kalp gözüyle görürdük. Dedemin alnıma sürdüğü kan alnımda bir sıcaklık olur, o sıcaklık tüm bedenime usul usul yayılırdı. Kalbimde Allah için kurban olan varlığın mânâsı nakşolur ve ben bambaşka insan olurdum. Evet. Biz eski nesiller kandan kaçmadık kanla yüzleştik. Kanla yüzleşen bizler kınalı kuzularla yaylalarda meleşmeyi sevdik. Hayvanlara eziyet etmek nedir bilmezdik. Eziyet etmek isteyenler de buna tevessül edemezdi. Yapmak istediklerinde başlarına ne geleceklerini gayet iyi bilirlerdi. Evimizden gizli gizli kendi yiyeceklerimizi onlarla bölüşürdük. Allah’a kurban olan hayvandan, Allah’a kurban olmayı öğrenir; Allah’ın emri dairesince yürümeyi başarırdık. Hayvanlarımız hastalandığında ebemizle uykularımızı bölerek defalarca kalkıp onları okşar. Onların acı çektiklerine şahit olup gözyaşları içerisinde dua ederdik. Biz kandan kaçmadık, kanla yüzleştik. Kavga ederken asla yumruk atmazdık güreşirdik ve yendiğimiz zaman bırakırdık. Biz kavga ederken bir kişinin üzerine mahallemizde de olsa onlarca kişi atılıp dövmezdik. Biz kavga ederken bıçağa ve yerdeki taşa sarılmazdık. Kendi gücümüzle ortaya atılır rakibin de kendi gücüyle ortaya çıkışına şahit olurduk. Adam gibi kavga eder, birbirimize zarar vermeden ayrılırdık. Elinde bıçak olanlara ve yerden taş alanlara insan gözüyle bakmaz, bunları kalleş insan tipi diye mimlerdik. Hemen hemen kimse mimlenmek istemezdi. Bizler kanla yüzleştik; ailemiz tarafından kurban etinden verilen hisseleri fakir evlere götürürken yardım etmeyi öğrendik. Kurbanın fakir evlerine sevgi tohumu ektiğine şahit olduk. Fakir evlerin çocuklarıyla aramıza dostluk köprüleri atıldığını bildik. Mahallemizde fakir evlerin anne babaları bizleri, bizim evlerin anne babaları ise onları korur oldu. Bir bütün olduk, oyunlar oynadık, güzel vakitler geçirdik. Şimdiki nesiller kanla yüzleşmiyor, kandan kaçıyor. Bu ibadetin bir vahşet olduğu inancı var. Teknolojinin esaretinde doyumsuz hiçbir şeyden zevk almıyorlar. Benciller, paylaşmayı bilmiyorlar. Kendi dışındaki insanları kendine birer hizmet ehli görüyorlar. Binlerce insan ölmüş, binlerce çocuk sulara gömülmüş, hiçbirinde bir acıma hissi yok. Varsa yoksa cep telefonu, tablet. Son marka olursa anne baba ne güzel. Sanal dünyalarında savaşçılık oynayarak en vahşi kan dökmeye hazır birer vampir olacaklar. Kanla yüzleşmeyenlerin acımasız metalik bir yüzleri var, ağlayıp sızlanmakta, “ben, ben, ben” demekten başka bir şey bilmemekte. “Haklarım var!” deyip vazifesini görmemekte. “Vazifeni yap ve hakkını al!” diyenlere düşman gözüyle bakmakta. Kanla yüzleşenler insanlıktan pay alırken, kanla yüzleşmeyenler insanlıklarını unuttular. Ne mutlu kanla yüzleştiren, insanı insan yapan, ne mutlu ölümle yüzleştiren, insanı ölümsüzlüğe eriştiren anlayışa… Baran Dergisi 656. Sayı

ABD Latin Amerika’yı Evanjelizmle Dizayn Ediyor

Bu hafta ABD, Venezüella ile alâkalı bir takım adımlar attı. ABD Başkanı Donald Trump, Venezüella’ya karşı yeni yaptırımlar uygulayacaklarından ve ablukadan bahsetti. Bu Venezüella’nın komşusu olan ülkelerle, yani Brezilya ve özellikle Kolombiya ile alâkalı bir vaziyet. Bu ülkelerle Venezüella arasında hâlihazırda problem var. Kolombiya-Venezüella sınırında olanlardan daha önce bahsetmiştik. Kolombiya’da ajanların seçilerek iktidara gelmesi ve sisteme nüfuz etmesi onları Venezüella ile karşı karşıya getirdi. Venezüella, sahip olduğu zenginliklere rağmen hem dışarıdan desteklenen ajanlar hem de devlet içerisindeki çürüme sebebiyle vahim bir duruma düştü. Dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip olan ülke, ABD’nin hükümeti sabote etmesi sebebiyle ekonomik bir bunalıma girdi. Venezüella’nın en önemli devlet başkanı olan Hugo Chavez dahi düşman ajanlarının ülkeye nüfuzunu ve devletteki çürümeyi, rüşveti engelleyememişti. Chavez’in ardından halkın büyük bir kesiminin desteğiyle iktidara gelen Maduro da bunlara rahat hareket etme imkânı verdi, önüne geçemedi. Emperyalistler, devrim karşıtlarına bir çok imkân sunarak onları kendileri adına çalışmaya ikna ediyorlar. Ben de dahil bir çok devrimciye bu sebeple temas edilmiştir. Ben asla Venezüella’nın, Küba’nın, Rusya’nın ve Türkiye’nin; hülasa insanlığın düşmanı olanlarla çalışmayı kabul etmedim. Kimileri ise emperyalizm tarafından manipüle edilerek onlar adına iş yapması sağlanıyor. Mesela Suriye ve Irak’taki bazı Kürt grupları buna misaldir. Chavez’den sonra iktidara gelen Maduro siyaseten başarısız sayılamaz; fakat ülkede siyasî şiddet hainler tarafından yükseltildi. Buna rağmen iktidarı deviremediler; fakat Venezüella için tehlike devam ediyor ve hükümet devrimi ayakta tutmaya çalışıyor. Fidel Castro öncülüğünde devrimin gerçekleştirildiği Küba’da da bir takım hatalar yapıldı; fakat oradaki hatalar ideolojik hatalardı. Venezüella’daki hataların ideolojik olduğu söylenemez. Küba ordusu da tıpkı Venezüella gibi devrimci vatansever ve rüşvetten uzak insanlardan oluşuyordu. ABD, burada da başarılı olamadı. Sovyetler ise kendi sistemindeki hatalardan dolayı hayal kırıklıklarıyla yıkıldı. Putin son derece başarılı bir yönetim ile halkın da büyük bir desteğini alarak Rusya’yı tekrar sorunları azalmış güçlü bir devlet hâline getirdi. Uluslararası meselelerde söz sahibi olmaya başladılar; Suriye meselesinde Cenevre’ye karşı hareket ettiler. Son dönemde dünyada yaşanan bir çok meselede Siyonistlerin son derece aktif olduğu anlaşılıyor. Bir takım hesaplar yapıyorlar; fakat biz bu hesapların ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Venezüella, İspanyol sömürgeciliğine karşı kahramanca direniş göstererek bağımsızlığına kavuşan insanların ülkesidir. Büyük krizlerin üstesinden gelmiştir. Bugün Çin, Rusya ve Türkiye, Venezüella’nın yanında olduklarını belirtiyorlar. Bu ülkeler emperyalizme karşı şerefli bir mücadele yürütüyor. Şunu da gözden kaçırmamalıyız ki, ABD’de 6 bin farklı Evanjelik kilisesi var. Evanjeliklerin siyasette ne kadar imtiyazlı olduğunu biliyoruz. Latin Amerika ülkelerinde Evanjelizm yayılıyor ve ABD bu ülkeleri kontrol etmek için Evanjelik kiliselerini kullanıyor. Brezilya’da bu şartlar emperyalistlerin yaptığı bir takım siyasî hamleler ve operasyonlarla ortaya çıktı. Katolikler, kilisenin hataları sebebiyle Brezilya’daki üstünlüklerini kaybettiler. Brezilya’nın menfaatperest cumhurbaşkanı bir Evanjelik. Latin Amerika’daki bu yükseliş bölgeyi yeni bir şeylere hazırlamak adına oluşturulan zeminin parçası. Tüm plânlara rağmen mücadelemizi devam ettirmeliyiz!   03.08.2019 Baran Dergisi 656. Sayı

İbda ve Diğerleri

Bu kâinatta hacmi, mahiyeti, çapı ne olursa olsun her cismin bir ismi vardır. İsmi konulmamış bir varlık düşünülemez! Bizler de, bundan hareketle eşya veya insanın kendine has kimi özelliklerini yapısını ve dokusunu ismine has özellikleri sayesinde tanır, biliriz. O yüzden kömüre “kömür”, bakıra da “bakır” deriz. İBDA kendine has ismi ile meydan yerine dikilerek varlığımı cümle âleme ilan etmiş bir hareketin adıdır. Bu mânâda dünyada eşi menendi yoktur. Tabiî bizim bunu söylememiz onun öyle olduğunu göstermez. Öyle mi değil mi? Ona bakmak lazım! Nasıl bakacağız? Bunun gayet basit bir yolu vardır. İbda, muhataplarına ne söylüyor? Teklif ettiği şey nedir? Üstad Necip Fazıl’ın tek bir cümlesinden süzülen mânâ, bugün bizim bütün kâinatı bir Müslüman olarak nasıl okumamız gerektiğini ihtar eder: “İslâm yenilenemez. Anlayışı yenilemek gerekir.” Bu cümle tek başına aslında olan biten her şeyi özetlemeye yeter de artar bile.  “Anlayış nasıl yenilenecek?” sorusunun muhatabı, kendisine “ben Müslümanım” diyen herkestir. İşte bu soruya doğru dürüst cevap veren dünyadaki tek hareket İBDA’dır. Başka yok, başkası yok. Varsa buyursunlar göstersinler! Bizler, kendimize “kim pazarlıksız Allah ve Resûlü diyorsa, onlar bizdendir, biz de onlardanız!” ilkesini şiar etmiş olan insanlarız.  Doğru yolda gittiğimizden eminsek, yanlış yolda gidenlerin akıbeti elbette bizi ilgilendirir! Kendisine “insanım” diyen herkesi de ilgilendirir. Düşman dediğimiz unsurlar olmasaydı neyle mücadele edecektik ki? Ama bizler sadece kendimiz için değil düşmanlarımızın tahakküm ettiği alanların selameti için de varız. Peygamberimiz,  son peygamber olması hasebiyle  -inansın inanmasın- bütün insanlığın Peygamberi. O zaman, onun getirdiği hükümler bütün dünyaya hâkim olursa insanlık kurtulur. Tamam, ama bu hâkimiyetin nasıl tesis edileceğini ortaya koyan esaslı bir plan var mı?  Yok!  Varsa buyursunlar göstersinler? Yoksa? Olmayan bir şeyin mücadelesi de verilmez! İBDA, İslâm’a Muhatap Anlayış’ın hakikatini ortaya koymuş, bunun esaslarını ve usulünü eserler boyu tezatsız bir bütün halinde izah etmiştir.  Sindikleri köşe bucak her yerde İBDA’nın aleyhine atıp tutanlar, Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu tezlerin alternatifi bir fikir beyan edemiyor! Dışımızdakiler, kullandıkları arabanın bir vidası eksik olsa, onun ilerde arıza vereceği gerçeğini bilirler. İslâm’ın tezatsız bir bütün halinde hâkimiyetini tesis etme mücadelesine gelince, parça halinde yaşadıkları kimi doğrularla kurtuluşun mümkün olacağını mı zannediyorlar? “Bu yolun sonu nereye çıkar?” sorusu akıllarına bile gelmiyor. “Gidiyoruz işte!” modundalar. Kimi zaman, kimi doğruları söyleyenlerin peşinden gitmekle kurtulacaklarını zannedenler, kendilerine kılavuzluk eden eblehlerin hezeyanlarını bile savunacak hâle düşerler.  Zaman olur, “dinler arası diyalog” safsatasını ortaya atan din soytarısının eteğine tutunurlar, zaman olur “19 Mucize” hezeyanına kanarlar… Parti, pırtı işlerine dalar, pay kapma yarışına girerler! Kendi çıkarlarını inandıklarını söyledikleri davadan üstün tutarlar. Yol, usul nedir bilmeyenlerin içinde yaşadıkları bataklıkta debelenmelerinden başka bir şey değildir olan biten. Çırpındıkça daha da derine battığını görmeyen, aksine o çırpınma halini “mücadele” zanneden bir anlayış her oluşa hâkim gibi.  Doğrular, yanlışlara kalkan yapılmakta! İBDA, yeryüzünde yaşayan bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak olan yol haritasını ortaya koymuştur. Buna inanmayanlar kendi planlarının ne olduğunu göstermek ve o plâna uygun hareket etmek durumundadırlar? Baran Dergisi 655. Sayı

Necip Fazıl’ın Put Adam Eseri Üzerine

Necip Fazıl’ın, malûm sebeplerden dolayı Türkiye’de basamadığı ancak Arap ülkelerinde dostları vasıtasıyla Arapça olarak yayınlattığı “Put Adam” kitabının Türkçeye tercümesi nihayet Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi, dağıtımı ise Küresel Kitap Yayıncılık tarafından yapıldı. Böylece Türk okurları tercüme yoluyla da olsa Necip Fazıl’ın Atatürk ile alakalı görüşlerini öğrenmiş oldu. Aslında Necip Fazıl’ın yakın tarihe bakışı ve Mustafa Kemal’in devrimlerini değerlendirişi malûm idi. Bilhassa Sultan Vahidüddin kitabında bu husus görülüyor idi. Ancak Put Adam ile Necip Fazıl doğrudan ve objektif bir şekilde projektörünü Mustafa Kemal’e tutuyor, bütün yönleriyle (duygu, düşünce, irade) ortaya koyuyordu. M. Kemal düşmanlığı yapmak değil, M. Kemal’in neye düşman ve neye dost olduğunu tesbit etmek ve ona göre okuyucunun kanaat sahibi olmasını istemek söz konusudur. Put Adam kitabının Arap ülkelerine veriliş hikâyesi ise Derin Tarih dergisinin Mayıs 2016 sayısında anlatılıyor. Kısaca özetlersek: Kerkük doğumlu, siyasî ve entelektüel yönü olan Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid, Üstad’la 1968 yılında İstanbul’da görüştüklerini ve 1970’lerin başlarında Üstad’ın Put Adam kitabını Bağdat’a uçakla gelerek kendilerine verdiğini, arkadaşı Mühendis Mehmet Ali Orhan’ın kitabı Arapçaya çevirdiğini ve Beyrut’taki Risale Yayınevi tarafından basıldığını anlatır. Ve Muhsin Abdülhamid bu kitap vesilesiyle şunu ifade eder: “Arap dünyası M. Kemal’in gerçek yüzünü Necip Fazıl’dan öğrendi.” Kitap “Er-Reculü’s-Sanem” (Put Adam) ismiyle ve Zabıt-ı Türkî Sabık (Eski Bir Türk Subayı) imzasıyla 1978 yılında Beyrut’ta basılarak bütün Arap ülkelerine dağıtıldı. Daha sonra defalarca baskısı yapıldı. Kitabı Arapçaya tercüme eden Irak vatandaşı Mehmet Ali Orhan aslen Kerkük Türklerindendir. 2015 yılında Çengelköy’de vefat eder. 1980’lerde Cenevre merkezli Müslim isimli dergiye kitap ile ilgili mülakatı söz konusu imiş. Mehmet Ali Orhan, Arapça tercümenin önsözünde de görüldüğü üzere hassasiyeti olan muttaki bir Müslüman’dır. Saddam Hüseyin’in 1992 yılında tertip ettiği İslâm Halk Konferansı’nda delege olarak Bağdat’da bulunmam esnasında da bu kitabın orijinalini aramış ancak bulamamıştım. Daha sonra öğrendim ki, Mehmet Ali Orhan, Baas rejiminin baskısından dolayı bu kitabın Türkçe aslını yakmış. Almanya’da Esseyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin bir müridinin oğlunda kitabın aslının olduğuna dair rivayetler ise kesinlik kazanmadı. Ben de bir ara tercümesine niyet ettiğim bu kitapta ise görebildiğim kadarıyla Üstad’ın tezleri mükemmelen Arapçaya nakledilmiş ve Arapçadan Türkçeye tercümede de gerekli titizlik gösterilmiş. Her iki taraftan emeği geçenlere teşekkür ederim. Kerküklü din kardeşim Mehmet Ali Orhan’a da Allah’tan rahmet ve bu eserin onun için sadaka-i cariye olmasını dilerim. Yirminci yüzyılda gelenekle bağı kopmuş ve yepyeni bir sisteme ihtiyaç duyan İslâm fikir ve aksiyonunu yenileyen, başlatan ve mezarından bize seslenmeye devam eden Necip Fazıl’a da hassaten Allah’tan rahmet dilerim. Necip Fazıl, Ulu Hakan isimli eserinde İslâm’ın baş muhabbet kutbu yanında baş nefret kutbunu da ortaya koyma borcunu ödeme imkânını vermesi için Allah’a dua etmiş idi. (Ulu Hakan Abdülhamid Han/s. 9) Bu kitabı ile de bu borcunu ifa ettiğini belirtelim. Daha doğrusu 70’lerde ifa ettiği bu borcun, İslâm inkılabının dayanak noktası olan Anadolu okurlarına doğrudan ulaşması bugün (Temmuz 2019) gerçekleşti. Bu kitap, sadece bir M. Kemal değerlendirmesi değil, bir yalan tarih ve bir yalan ideolojiyi ortaya sermenin ve bunun üzerinden Batıcılık fikirlerini tesirlerini ve neticelerini kritik etmenin de eseridir. Bu kitapta izlenen metod tamamen karşıtlarının tezleriyle onları kuşatmanın yoludur. Antitezinden davayı ispat etme metodu da diyebiliriz. M. Kemal’in Nutuk, Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabı ve benzer hatırat esas alınmış, onların iddialarına da ağırlıklı yer vererek itiraflar ve çelişkiler gösterilmiş, hak ve hakikat kutbu kuvvetlendirilmek istenmiştir. Dr. Rıza Nur’un hatıratına yer vermesi ise seçmeci bir metodla ve onun hissî tarafını eleyerek, şahidliğine yer vermek şeklinde olmuştur. Yani sadece Rıza Nur’a dayanmamıştır. Sonuç bölümünde de kısaca da olsa bir değerlendirme yapılmıştır. Dediğimiz gibi tamamen objektif kıstaslarla ve tarihî vakalarla mevzu işlenmiş, yorum yanlışları ve abartıların ise yine tarihî vakalarla doğrusu gösterilmiş, karşı tarafın maksadları yine onların kaynaklarından ispat yöntemiyle vuzuha kavuşturulmuştur. Ancak şen’î bir fiil söz konusu olduğu zaman ağır kelimelere mecburen başvurulmuştur. Ayyaşa ayyaş, sefihe sefih demek gibi. Bu eserde M. Kemal’in rezilliklerine yer verilmesinin sebebi, M. Kemal’in siyasî bir şahsiyet olması ve eserin biyografi tarzında olmasındandır. Kitap, Bandırma Vapuru hikâyesiyle başlar. Bugün artık itiraf edilen Kemalist yalan tarihi tek tek ayıklanır. Kitapta işlenen bazı konular: M. Kemal’in kendisi de kabul ettiği üzere (Çankaya, F. Rıfkı Atay) Ali Rıza’nın öz babası olmadığı, M. Kemal’in askerlik hayatındaki öne çıkma hırsı, deli denecek kadar cesaretli biri olan Enver Paşa’yı kıskanması, aslan elbisesi giyen tilki oluşu, İttihat ve Terakki içinde olup ikbal yolları için muhalefet etmesi, I. Dünya Savaşı yenilgisi ve İttihatçıların tasfiyesi üzerine kendine doğan fırsatı değerlendirmesi, Sultan Vahdettin’in biraz da çaresizlikten ona güvenerek Millî Mücadele’nin başına geçirmesi, İngilizlerle I. Dünya Savaşı’nda başlayan dostluğunu ve Lozan’da onlarla anlaşıp hilâfeti kaldırmasını ve birçok önemli mevzuu kitapta bulabilirsiniz. Bilhassa bir mütefekkir gözüyle olayları değerlendirmesine, vakaların üzerindeki mânâ ve maksadları yakalamasına ve terkibî hükümler vermesine dikkat etmeliyiz. Zira tarih vak’alar posası değildir. Suriye’de Yıldırım Orduları başarısızlığı üzerine, orduyu bırakıp cebinde bilet alacak kadar bile parası olmadan İstanbul’a döndüğü iddia edilen M. Kemal’in, aslında hangi yoldan alındığı bilinmez cins Arap atlarını satarak İstanbul’a cepleri parayla dolup taşarak döndüğünü kitaptan öğreniyoruz. Hatta Cemal Paşa bu atları 5 bin altın liraya sattığında bunun 3 bin altın lirasını M. Kemal’e göndermiş. Bununla beraber Kemalist tarih, Alman generali Falkenhayn M. Kemal’e sandıklar dolusu altın göndermiş ancak o bunları kabul etmemiş, bu da onun dürüstlüğüne misalmiş gibi uydurma masallara başvurur. Bunları anlattıktan sonra kitapta şu soru yöneltilir: “Malûmdur ki bu komutan, yani Mustafa Kemal, İslâm âleminin Türk halkına gönderdiği yardımlara, desteklere ve hediyelere el koymayı kendisine daimi şiar edinmiş bir kişidir. Böyle bir şahıs, sandıklar dolusu altını nasıl kabul etmeyip geri çevirebilir?” (Put Adam, s. 70) Burada Hindistan Müslümanlarının hilâfet merkezi diye yolladığı yardımları özel sermayesi yaparak İş Bankası’nı kurması ve öbür usulsüzlükleri kastediliyor. Suriye Cephesi’nde M. Kemal’in İngiliz Komutan Allenby’e yarayacak şekilde harekât yapması ve ona koridor açması iddiaları yanında, mütarekeden sonra İstanbul’a gelen Allenby, M. Kemal’in Musul’a komutan atanmasını ister. Keza Millî Mücadele yıllarında da Lord Curzon’un kardeşi Rawlinson’un askerî planlarına uygun talimatları M. Kemal’in yollaması üzerine İstiklâl mücadelesinin samimî ve öncü kahramanlarından Kâzım Karabekir Paşa bunları hayretle karşılayıp uygulamadığını hatıratında açıkça bahseder. İngilizlerin Anadolu’da Millî Mücadele esnasında doğrudan bir cephe açmadığı ise malûm. Bir tane İngiliz askerine kurşun sıkılmamıştır tüm İstiklal Harbi boyunca. Aksine İngilizler, Sakarya savaşından sonra güya “tarafsızlık ilkesi” doğrultusunda Yunanlılara yardımı kesmişlerdir. Lord Curzon'nun ve Amerikalı temsilciler Joseph Grew ve Amiral Bristol'ün Lozan'da özel görüşmeler esnasında İ. İnönü'ye, Türkleri ve Türkiye'yi İslâm'dan tam uzaklaştırın sizin iktidarınızı tanıyalım! dediği hem Lozan'da Batı hukukuna geçileceği sözlerinden hem de bir çok komutanın hatıratından mânâ olarak anlaşılmaktadır. Lozan ile alakalı yabancıların hatıralarında ve hatta tutanaklarda bunları aslında ayan beyan görebiliyoruz. Kâzım Karabekir’in, Rauf Bey’in ve öbür zevatın hatıratında bu hususu tesbit etmek zor değildir. Zaten bu husus neticesi itibarıyla ispatlanmıştır. İşin doğrusu Kemalistler de böyle bir kırılma noktasının yaşanmadığını çok iddia etmemektedirler. O zamanın süper gücü İngiltere’nin Lozan’da taviz vermesi düşünülemez. İngilizler yenilmedi ki Lozan’da alınan tavizlerden bahsedilsin. M. Kemal, Millî Mücadele boyunca zaman zaman İngilizlere düşman, Bolşeviklere dost politikalar da izledi. Ancak yanaşacağı limanı önceden gözünü kestirmiş idi. İngilizler bir çok ordu kumandanını tutuklamış iken M. Kemal’e dokunmadılar. M. Kemal, İngilizlerin hizmetine uygun bir komutandı ve her iki taraf da bunu biliyor ve ona göre davranıyordu. “Bir ilmin yanlışı müntehasında belli olur.” hesabı, işlerin neticesinden de bu husus görülebilir. M. Kemal’in İngilizlere düşmanlık besleyen biri olduğunu kim iddia edebilir? Türk ordusunu Bakü’den çıkarıp İngilizlerin önünü açması (İngilizlerin mandası olmamak için kendilerine özgürlük vadeden Bolşeviklere esir olmalarının önü böyle açıldı), 1923 yılında bile Musul’u elinde tutan Türk birliklerinin zorla geri çektirilmesi ve böylece İngilizlerin Musul’u almalarının sağlanması, vs. Kitapta da anlatılan şu önemli hususu (aslında kitaptaki bütün mevzular ehemmiyet arz ediyor) nakledelim: M. Kemal başlangıçta Anadolu’ya geçip risk almak istemiyordu. Şu bilinen bir gerçektir ki, M. Kemal, Millî Mücadele’ye sonradan dahil olmuştur. Kâzım Karabekir, Cafer Tayyar, Sakallı Nureddin Paşa, Mersinli Cemal Paşa ile Çerkez Ethem gibi öbürleri Millî Mücadele’yi hazırlar ve Anadolu’da kendinden zuhur hâlinde müdafaa-i hukuk cemiyetleri kurulurken M. Kemal Şişli muhitlerinde yaşayıp saraydan makam kapma peşinde idi. K. Karabekir hatıratında, İnönü’yü Anadolu’ya geçme yönünde ikna etmeye çalıştığını anlatır ve Mustafa Kemal’in İstanbul’da boşuna oyalandığını belirtir. Üstad Necip Fazıl bu eserinde, Atatürk’ün ifadelerinden kendisini çözer. M. Kemal, kurmay yüzbaşı diploması aldığında arkadaşlarına söylediği şöyle bir söz var: “Çocuklar şimdi her birimiz bir Osmanlı paşasının yanına gideceğiz. Bütün İslâm âlemi gaflet içindedir. Olanca kaynaklarımızı Anadolu’da toplamalıyız.” (Çankaya, F. R. Atay, s. 32) Bu sözde saklı olan ve çoğumuzun gözünden kaçan hususu ise Put Adam’ın müellifi Necip Fazıl şöyle açığa çıkarır: “Burada dikkat edilmesi gereken nokta Mustafa Kemal’in, ‘Osmanlı paşalarının yanına gideceğiz.’ sözleridir. Bu sözü bir yabancı veya mürted dışında kimse söylemez.” (Put Adam, s. 47) Hakikaten bu söz, kendi ordusunu, devletini seven bir insanın sözü olamaz. Mesela, günümüzde Harbiye’den mezun olan bir subayın arkadaşlarına, “şimdi Türk subaylarının emrine gireceğiz!” diye sızlandığını düşünelim. İnsan, bu kişi için “gayr-ı Müslim mi, ecnebi mi?” diye kendine sormamazlık edemez. Yine kitapta M. Kemal’in Nutuk’taki şu ifadesine yer veriliyordu: “Osmanlı hükümetine, Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.” Necip Fazıl bu ifadelerin ardından şu yorumda bulunuyordu: “Müslümanların halifesi” diyor... Sanki yabancı bir dil kullanır gibi, “barbarların lideri” der gibi bir ifadeyle... Bu tabirle kendini Müslümanların dışında tutuyor ve tertiplenecek olan isyanın Müslümanların aleyhine yani İslâm’a karşı olduğunu da gizlemiyordu.” (Put Adam, s. 115) Bu ifadelerin devamında Necip Fazıl, M. Kemal’in bu sözünü yerine getirmediğini bilakis “halifeyi ve sultanı kurtarmak” gayesiyle orduyu ve milleti yanına aldığını ve gücü eline geçirince de tersini yaptığını belirtir. İki yönlü aldatmacaya dikkat çeker. Düşman olsa bile insanda dürüstlük ve kendi davasında samimiyet aramak borcundayız, der. Yoksa bu kişinin saygınlığı kabul edilmez. Atatürk önce camiye gidiyor, sonra İslâm’a ve onun değerlerine savaş açıyor. Zira kendisinin bir ideali, bir davası da yoktur. Kemalizm diye ifade edilse bile Atatürkçülük bir ideoloji değildir. İslâm’dan nefret etme ve Batı’yı taklid etmenin bir psikolojisidir. Onun için değer tanımaz bir nesil doğurmuş, hiç bir sanat, medeniyet ve kültür inşa edememiştir. Atatürk’ün önce camiye sonra din karşıtlığına koşmasına bir siyaset de demek mümkün değildir. Zira kendi davasında samimi ve ihlaslı bir şahıs bunu yapmaz. Kendisi reformist de sayılmaz, tam bir oportünisttir (fırsatçıdır). Bu hususta Put Adam eserinin müellifine kulak verelim: “Şöyle ki Avrupalı reformist kahramanlar, dinsiz Fransız İhtilâli’nin kahramanları ve Komünist ihtilâlciler kendi davalarının başarısı için kiliselerde mum yakmadılar.” (Put Adam, s. 136) M. Kemal kafasında ister hak, ister batıl olsun bir proje olan, bir ıslahat fikri olan birisi değildir. Mevcuda karşı olması ise kendi nefsini öne çıkarmak içindi. Bu fırsatı hilâfet rejiminde bulsa idi ona da sahip çıkabilirdi. Yani kendisini putlaştırmak için mevcudu eleştiriyordu, yoksa bir fikir, eleştirici sistem ve reform sahibi değildi. Bütün dava ahlâk, asıl dava bu... Ahlâkın ve samimiyetin olmadığı yerden hayır çıkmaz! Hangi fikirde olursa olsun!.. Eserde anlatılan bir başka husus: Sakarya Meydan Muharebesi’nin galibi M. Kemal değil, alt rütbelerdeki Türk subayları ve doğrudan Türk askeridir. Çünkü M. Kemal geri çekilelim der ve Kayseri’ye gitmek için eşyasını denk edip toplar. Subaylar ise devam eder, Fevzi Çakmak Atatürk’ün ricat emrini dinlemez ve zafer gelir. (Put Adam, s. 181-198) M. Kemal önce ayak dirediği sonra kabul ettiği başkomutanlık vazifesinden istifade ile Sakarya zaferinden dolayı meclisten gazi unvanı yanında dört milyon lira istiyor. Başkalarına borçlu olduğu başarının faturasını millete ödetmek gibi bir ahlâkî zaaf. Başarıya doğrudan kendisi sebep olsa bile böyle bir bedel istemesi ahlâkî zaaf iken bu yüzsüzlüğe ne demeli? Meclis, bir milyon liraya düşürmesine rağmen, yüz vermez, talebini reddeder. Nutuk kitabı, Atatürk’ün silah arkadaşlarına (Kâzım Karabekir, Ali İhsan Paşa, Nureddin Paşa vb.) mahalle ağzıyla ağır hakaretlerle doludur. “Hayır, sen yapmadın, tam tersine ben yaptım!” ağzıyla tek adamlığını ilan ediyor. Ahlâk, vefa, dürüstlük vb. özellikler görülmeyen birinin halk kahramanı olması mümkün mü? Bir kahramanlık varsa sahte kahramanlık demek gerekiyor. Kitapta da işlenen şu mevzu hangi derekeye düşürüldüğümüze bir misal olduğu için bana ilginç geldi. Nakletmek istiyorum. Şöyle ki: İsviçre Medenî Kanunu aynen kopyalanıyor. Onlarda da süt kardeşle evlilik yasak olduğu için kanun bu şekilde geçiyor. Sonra bunun İslâm’a benzediğinden hareketle “matbaa hatası” diye bu maddeyi kaldırıyorlar ve gâvurdan daha gâvurluk yaparak süt kardeşle evliliği meşrulaştırıyorlar. Maymunvarî Batı taklidçiliğinin ötesinde düşülen bir hal, esfel-i safilin-sefillerin en sefili bir hâl... “Gâvurdan daha gâvur!” diye bir tabir var. Kemalist inkılaplarda da böyle özellikler var... Tarihte benzeri yok... Bir millet bu kadar alçalamaz. İsviçre Medenî Kanunu’nu tercüme edenlerden biri olan Adalet Bakanı Mahmut Esat’ın meclis kürsüsünde Kur’an’ı “çöl kanunu” diye vasıflandırdığını da hatırlatalım. Kâzım Karabekir’in hatıralarında geçtiği üzere, M. Kemal de “Araboğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur'an'ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim” (Kâzım Karabekir Anlatıyor, s. 94.) ifadesini kullanıyor. Yine yabancı bir hanım gazeteciye verdiği mülakatta, “bütün dinleri okyanusun dibine gömmek istediğini” beyan ediyor. (Grace Ellison, Today Turkey, s. 24.) Eser dokuz bölümden oluşuyor. Altıncı bölüm, “Fevkalade” İnkılaplar-Türk Milletinin Kökünü Kazıma Girişimi başlığını taşıyor. Bu bölümde şapka inkılabı, medenî kanun ve lâiklik, Latin alfabesi ve diğer hadiseler inceleniyor. Latin alfabesine geçiş hakkında şu hadiseyi kitaptan aktaralım: “Harf inkılabından dolayı İstanbul’a gelen Amerikan Talim ve Terbiye Profesörü Dugi der ki: ‘Türklerin eski harflerini kaldırıp atması, kendi hesaplarına, Amerika’nın bütün madenlerinden mahrum olmasından daha ağır bir kayıptır.” (Put Adam, s. 271) Bütün bunlardan sonra hiç bir Müslüman’ın Mustafa Kemal’i sevmesi düşünülemez. Zira o, tam bir maddeci ve Batı medeniyeti sevdalısı olup, İslâm’dan ve hassaten Allah Resûlü’nden nefret eden bir zat idi. Kitapta üzerinde durulan başka önemli bir mevzu ise, Lozan’da Türkiye hahamlarından Hayim Naum’un oynadığı role dikkat çekilerek hilâfetin kaldırılması üzerine anlaşma sağlanmasıdır. Halkın iradesi ve bütün dinî değerleri (buna iktisad da dahil) M. Kemal’in iktidarı ve kurulacak Batıcı ve pozitivist Cumhuriyet rejim uğruna feda edilmiş idi. Üstad’ın tesbitiyle, “maddi kurtuluş uğruna mânâda esaret.” Zira bir milleti millet yapan onun değerleridir, kültürüdür, ümid ve idealleridir. Bunlar gittikten sonra ortada yığın kalır, cesed kalır. Ruhsuz beden ne işe yarar? Lozan konferansından (Temmuz 1923) üç ay sonra cumhuriyet ilan edildi, ondan dört ay sonra hilâfet kaldırıldı. İngiliz parlamentosu ise hilâfetin kaldırılmasını bekledi ve ondan sonra Lozan anlaşmasını onayladı. Put Adam kitabında “Lozan Tiyatrosu” (Put Adam, s. 236-239) ifadelerinin geçtiğini de hatırlatalım. Lozan konferansı sonucunda, İngiliz (Batı) güdümünde laik (İslâm karşıtı) bir rejim kurulmuştur. Bu rejim hiç bir zaman Batı’nın çıkarlarına karşı gelmemiştir. İsrail’i ilk tanıyan Müslüman ülke olurken, Cezayir’in bağımsızlık ilanını en son tanıyan ülke olmuştur. Ancak, milletin iktidarı zorlaması ile Batı güdümünden yavaş yavaş çıkılmıştır ve şu an Türkiye’de olan siyasî kavganın temelinde ise İslâm-Batı çatışması vardır. Bunun için yakın tarihi, Abdülhamid’den itibaren iyi bilmek zorundayız. Üstad’ın bu mevzulara el atması tarihçi olduğundan değil, kurtarıcı mütefekkir olduğundandır. Yerine göre de tarihçinin yapamayacağı tahlil ve tesbitleri yapar, evraktaki tahribatları bile gösterir. Çünkü mevzu, kuru tarih malumatı mevzu değil, fikirler ve ideolojiler kavgasıdır. Hırs sahibi ve Batı kuklası olanlar ile ahlâk sahibi olan hür şahsiyetler arasındadır. Gelin görün ki bu kavgada zaman zaman yalancı ve ahlâksızlar da galip gelebilir. Dünyada şu an Amerika ve Batı emperyalizminin sürmesi gibi. Zaten dünyadaki emperyalist hakimiyetle Osmanlı’nın yıkılışı ve Türkiye’nin şu anki durumu arasında yakın ilişki vardır. Türkiye, İslâm âlemi demek, İslâm âlemi ise dünya dengesi demektir. Türkiye’de olan kavga evrenseldir, dün İngiltere dikte ediyordu, bugün Amerika. Ancak tarih tersine dönmek üzeredir; Türkiye asırlık hesaplarını sormak ve tarihteki soylu yerini almak vazifesi üzerindedir. Tarih bizi bu hesaplaşmaya sürüklemektedir. Şuurunda olsak veya olmasak, bu hesaplaşmayı istesek veya istemesek de bu kaçınılmazdır. Kısaca Put Adam eseri, Necip Fazıl’ın vefatından şu kadar yıl sonra (36 yıl) Türk okurlarına ulaşmış son eseridir diyebiliriz. Mutlaka okunmalıdır. Baran Dergisi 655. Sayı

İngiliz Aydınlanmasının Ana Karakteri Empirizm/Tecrübecilik Üzerine

Yaklaşık bir buçuk yıldır Baran Dergisi’nde yayımlanan yazılarımızda tek bir noktayı, yani “mecaz hakikate köprüdür” hikmeti üzerinden sadece “horoz borcu” esprisini dikkate aldık. Yazılarımızdaki muhteva zenginliğini “horoz borcu” mecaz veya metaforuna borçlu olduğumuzu söylemek isterim. Bu arada hemen şunu da söylemek isterim ki, üzerinde bulunduğumuz mevzuun ne kadar derin ve de velud olduğu süreç içerisinde ortaya çıkmıştır. Doğrusu ben bu durumdan hiçbir zaman şikayetçi olmadım, bilakis çalışmalarımda bana şevk verdi. Okuyucunun merakını celb eden bariz noktalara, daha doğrusu işarî noktalara birazcık olsun değinebildiysek ne ala! Evet; yazı dizimize muhteva zenginliği kazandıran ana motifin “horoz borcu” olduğunu söyledik. Kanaatimce, Sokrates üzerinden Eflâtun’a miras olarak bırakılan “horoz borcu”, bütün bir felsefe tarihinin en önemli meselelerinden biri, hatta başlıcası olmuştur. Nitekim Sokrates’in ölüm döşeğindeyken söylediği son sözleri, tam 2500 yıldır kritik edilmektedir. Meselâ Rönesans-Yeniden Doğuş Hareketinin kazandırdığı ivmeyle Aydınlanma Hareketi sonrası Batı’da Nietzsche, Dümezil ve Foucault gibi isimler, Sokrates’in son sözlerini derinliğine doğru kritik eden isimler olarak görülebilir. Diğer taraftan, İngiliz matematikçi ve filozofu Alfred North Whitehead’ın (1861-1947), “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir” tespiti dikkate alındığında, tüm Batı felsefe tarihinin “horoz borcu” çerçevesinde yeniden okunması mümkün gözükmektedir. Bunun gerçekleştirilmesi durumunda felsefe tarihine ve de dünyasına yeni bir soluk getirmek mümkün olabileceği gibi, yeni bir istikamet kazandırmak da mümkün gözükmektedir. Not: Alfred North Whitehead’ın “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir” haklı tespiti üzerinden biz de şu şekil bir öngörüde bulunalım: 21. Yüzyıl ve eğer sonrası varsa sonrasında tüm hikmet veya felsefe dünyası, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”ya düşülen notlar olarak belirecek veya kaydedilecektir. Büyük Şahid İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Bab-i Ali’nin beyinli-beyinsiz takımı üzerinden söylediği, “Bab-i Ali ya İBDA’nın eri olacak, veyahut da hizmetçisi!” sözü ayniyle topyekûn dünya entelenjisiyası için de geçerlidir. İBDA’nın niçin “Beşer zekâsının sekreteri” olarak belirdiğini topyekûn dünya insanı görecek! Sokrates’in zehirlenerek öldürülmesine sebeb olan Atina merkezli demokrasinin iyi bir sistem veya cemiyet nizamı olmadığı üzerine kurulu olduğunu düşündüğümüz “horoz borcu” metaforu, “beşer zekâsı” üzerinden Eflatun’un gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediği ideal devlet plan, program ve projesi ile doğrudan alakalıdır. Elbette Sokrates gibi fikir muzdariblerinin yaşaması için gerekli olan cemiyet nizamı-müesses devlet nizamı er ya da geç kurulacaktır. Biz bunun “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” üzerinden gerçekleştirilebileceğine inanıyoruz. “Devletlerin Devleti” mânâsını mündemiç kendisini topyekûn insanlığa teklif eden “Başyücelik Devleti”, hiç şüphesiz ki “benzersiz” bir “Dünya Devleti” plan, program ve projesi olarak kurgulanmıştır.  Nitekim yazı dizimiz boyunca üzerinde durduğumuz mevzuların ana teması, birbirinin yanlışını çıkarmaktan öte hiçbir sağlam istinad noktası örgüleştiremeyen felsefe dünyasının niçin “horoz borcu”nu yerine getiremediğini ve yine bunun “Ben Kimim?” diyen Kim (Kumandan!) tarafından yerine getirildiği çerçevesinde şekillenmiştir. Doğru söylemek gerekirse, söz konusu iddiamız felsefe tarihinin kendi iç dinamikleri üzerinden elde edilmiş bir intiba veya iddia değildir. Temel kabul hâlinde ram olduğumuz bir ruh ve fikir sisteminin (Büyük Doğu-İBDA!) kendi iç dinamikleri üzerinden yakaladığımız ipuçlarından hareketle böyle bir kanaate vardık. Bu mevzuda iki temel referans noktası üzerinden hareket ettiğimizi söylemek isterim. Bunlardan birincisi Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin kurucu iradesi veya remz şahsiyetleri olarak zuhur eden Büyük Doğu ve İBDA Mimarlarının kendi aralarındaki fikrî münasebet veya konseptin Sokrates ve Eflâtun arasındaki fikrî münasebet ile ilişkilendirilmesi, ikincisi ise, bizzat “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” Mimarı’nın, “suret ve mânâ ilişkisi” çerçevesinde kendi neseb bağı üzerinden “İslâmın kılıcı” Halid bin Velid Hazretleri’nin “Ebu Süleyman: Horoz” lakabına sıkça vurgu yapmış olmasıdır. Kanaatimce bu mevzu, İBDA Mimarı’nın yeri geldikçe üzerinde durduğu veçhile, “bâtının zâhire çıktığı bir zaman diliminde yaşıyoruz” hükmü ile de doğrudan alakalıdır. Rahman Sûresi’nin 19. ve 20. âyet meâllerinden tüten “Mutlak Müjde”nin “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” olarak belirmesini de yine bu çerçevede değerlendirmek gerekir. “Borç” mevzuuna (tedaisi, farz, farz-ı ayın, vacib vs.) hem özne ve hem de nesne olan “horoz metaforu”, “suret mânânın aynıdır” noktasında “zıtların birliği” esprisine yol vermekle birlikte, ruh ve beden arasındaki küllî ruhun varlığına da işaret eden bir noktadadır. Hal böyle olunca, “horoz borcu” esprisi cemiyet nizamında “zıtların birliği”ni temsil iddiasındaki tüm felsefî sistem veya doktrinlerin merkezinde yer alan bir keyfiyeti haizdir. Yani “horoz borcu” metaforu, muvazene amili olabilecek bir keyfiyeti haiz merkezî bir noktanın bizatihi kendisini de sembolize eder. “Terazi ipleri kendinde toplanan halka” mânâsını mündemiç bir ruh ve fikir sisteminin madde planındaki sembolik değerine karşılık olarak, terazi kefelerine istinad noktası teşkil eden bir kaidenin adının “horoz” olarak belirmesi, ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu uzun ve gerekli girizgâhtan sonra yazı başlığı üzerinden mevzuumuza dair yeni değerlendirmelere geçebiliriz. Bilindiği üzere, hâlihazırda modern dünyanın üzerine kurulu olduğu modern felsefe, Hıristiyan-Yahudi Batı dünyasının kültür ve medeniyeti üzerine bina edilmiştir. Hıristiyan-Yahudi Batı kültür ve medeniyeti ise eski Yunan kültürü, Roma nizamı ve Hıristiyanlık ahlâkına nisbetle teşekkül etmiş bir kültür ve medeniyettir. Yine bilindiği üzere, Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası, İslâm kültür ve medeniyetinin kazanımları üzerinden eski Yunan’ı yeniden okuma imkânına kavuşmuş ve kendi Rönesans-Yeniden Doğuş hareketini başlatmıştır. Gelişen süreç içerisinde özellikle Rene Descartes’ın Düalizmi veya Kartezyen felsefesi ve bunun da devamı hâlinde Vesileciler (Arnold Geulincx ve Nicolas Malebranche) başta olmak üzere, Descartes’ın derin etkisi neticesinde İngiltere’de kendisini gösteren Empirizm (John Locke, George Berkeley ve David Hume), Almanya’da Alman İdealizmi (Emanuel Kant üzerinden Fichte-Öznel İdealizm, Schelling-Nesnel İdealizm ve Hegel-Mutlak İdealizm), Rusya’da Marksizm (Karl Marks, Friederich Engels ve Vilamidir İlyiç Lenin), Amerika’da ise Pragmatizm (William James, John Dewey ve Charles Peirce) ve en nihayet Çin’de kendisini gösteren Kapitalizm ve Sosyalizmin bulamacı hâlinde topyekûn dünyaya dayatılan Neo-Liberalizm, Batı kültür ve medeniyetinin salkım saçak yemişleri olarak okunabilir. Bu arada hemen şunu da söylemekte fayda var: Bütün bir batı felsefesi veya modern dünyaya yeni bir ruh ve fikir üfleyen kişi olarak beliren Rene Descartes’ın kökeninde eski Yunan’ın üç büyük kafa adamı, yani Sokrates, Eflâtun ve Aristo vardır. Bütün bunlardan sonra, mevzumuza yumuşak bir geçiş yapacak olursak o da şu: Her şeyden evvel Descartes, doğuştan gelen bir bilgiyi önceleyen olarak, insan aklını merkeze alan büyük bir rasyonalisttir. Bunu şunu için söyledik, birazdan üzerinde duracağımız veçhile, yeni bir dönemin başlangıcına kapı aralayan İngiliz John Locke, Descartes’ın köklü eleştirisi üzerinden felsefe dünyasına yeni bir soluk getirmiştir. John Locke, Empirizm akımının baş mimarı, dolayısıyla da kurucu iradesi olarak belirmiştir. John Locke ve Empirizm? John Locke kimdir? Bir İngiliz düşünürü olarak felsefe dünyasına adını yazdıran John Locke (d.1632- ö.1704), 18. Yüzyılın en önemli filozof veya düşünürlerinden biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda kıta Avrupası’ndaki Aydınlanma ve Akıl Çağı’nın da kurucu iradesi olarak kabul edilir. John Locke, İngiltere’de, Bristol yakınlarında, Wrington’da doğdu. Kumaş ticareti ile uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Locke’un babası noterlik yapan Püriten mezhebinin koyu bir taraftarıydı. Kendisinin üzerinde babasının izlerinin derin olduğu söylenir. Yüksek öğrenimini Oxford Üniversitesi’nde tamamlayan Locke, daha ziyade tabiat bilimleriyle birlikte tıp tahsili yaptı. Hayata atıldıktan sonra hem yazar, hem de siyaset adamı olarak çalışan Locke, ilkin Brandenburg Dükalığı’ndaki İngiliz elçiliğinde katiblik yaptı, daha sonra da 8 yıl Shaftsbury adında bir İngiliz aristokratının yanında özel hekimlik görevinde bulundu. 1683 yılında Shaftsbury’nin Hollanda’ya kaçmak zorunda kalması üzerine Locke’un da İngiltere’den ayrılması sözkonusu oldu. 1689’da İkinci İngiliz Devrimi başarı kazanınca tekrar İngiltere’ye geri dönen Locke, bütün eserlerinde gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğine dair düşüncelere yer verdi. Bu tür düşünceleri sayesinde Liberalizmin, tabii bir din anlayışının, rasyonel pedagojinin öncüsü olarak kabul gördü. En önemli eserleri arasında “İnsan İdraki Üzerine Bir Deneme” ve “Eğitimle İlgili Bazı Düşünceler” isimli eserleri vardır. Hükümet üzerine iki deneme adlı esere imza atan Locke, mutlakıyet yönetimlerini temelinden sarsar. Bu yönüyle İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerine ilham kaynağı olur. Aynı zamanda “Doğal Hukuk” doktrinin de en önemli savunucularından biri olur. Empirizmin kurucusu olarak kabul edilen Locke, ta ki Sokrates ve Eflâtun’dan bu yana rasyonalist bakış açısının en önemli argümanlarından biri olan doğuştan gelen ideler fikrine karşı çıkar ve zihnimizdeki her türlü idenin duyu verilerinden türediğini savunur. Ona göre insan zihni başlangıçta boş bir kâğıt gibidir (tabula rasa). Bu kâğıt dış cisimlerden edinilen duyu verileriyle dolmaya başlar ve böylece duyumun basit ideleri ortaya çıkar. Zihin bu basit ideleri çeşitli şekillerde işleyip bir araya getirerek karmaşık idelere ulaşır. Ayrıca duyumdan edinilenler üzerine yapılan içsel duyum ve işlemler, düşünümün ideleri dediğimiz şeyleri doğurur. Cisim idesi de böyle karmaşık bir idedir. Bu ideyi meydana getiren ideler cismin nitelikleri olurlar ki bunlar da birincil ve ikincil diye ikiye ayrılır. Töz idesi ise tüm bu özelliklerin taşıyıcısı olarak kabul edilen idedir. Locke, cisimsel tözler dışında, zihinsel idelerin taşıyıcısı olan tinsel tözü de kabul eder. Locke’a göre Tanrı da böyle karmaşık bir idedir. Bilgi de bu ideler arasındaki ilişkilerden doğar ve ideler arası uyuşumun ya da uyuşmazlığın algılanma biçimine göre üç dereceye ayrılır: Sezgisel, isbatlı ve duyusal… Locke’a göre ahlâk tıpkı matematik gibi isbatlamaya elverişli bir mahiyet arz eder. Çünkü ahlâkî yargıların karşılık geldikleri cisimlerin özleri bilinebilir. Meselâ iyi ve kötü, haz ve acıdan ya da bizde haz ve acıya yol açan şeyden ve iradi hareketlerimizin etik yasalara uyuşup uyuşmamasından başkası değildir… Locke göre üç çeşit yasa vardır: 1. Kutsal yasa, 2. Yurttaşlık yasası ve 3. Ahlâk yasası… İnsanın doğal durumu herkesin herkese karşı savaşı değil, özgürlük durumudur ama bu durumu yöneten bir “doğa yasası” vardır. Bu yasa aklın yasasıdır; insana eşit ve bağımsız olduğunu öğretir. İnsanların doğuştan sahib oldukları doğal haklar, kendini koruma ve yaşamını savunma hakkı, özgür olma hakkı ve mülkiyet hakkıdır. İnsanlar doğal olarak özgür oldukları için kimse öz onayı olmaksızın başkasının politik gücüne uyruk edilemez. Fakat insanlar haklarından daha güvenli bir ortam kurmak için vazgeçer ve bazı hak ve yetkilerini toplumun çoğunluğuna devredecek biçimde sözleşirler. Böylece doğa durumundan çıkarak yurttaş toplumuna geçmek için bireysel iradelerini toplumun iradesine bağlarlar. Bu şekilde kurulan hükümet toplumun hak ve özgürlüklerini korumak, refahı için çalışmak zorundadır. Çıkarılan yasaları uygulamak yürütme erkine ve anlaşmazlıkları gidermek yargı erkine düşer.” (Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım)(1) Empirizm… “Emprizmin batı dillerindeki kökü, yani etimolojisi deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria’dır. Yunanca bir kelime olan empeiria, bilimsel bilgi anlamındaki yunanca episteme kelimesiyle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yunanca gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.” Empirizm kelimesinin iştikakında görünen odur ki, aslında empirizm temelde bir tevil ve tabir ilmi olarak da okunabilir. Gerçek hayatın başlangıcı olarak beliren ölüm ötesi hayata nisbetle bu dünyada görünen veya görülenlerin rüya olarak belirmesi dikkate alındığında, tecrübe olarak adlandırılan yaşanmışlıkların aslında zan çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir tür tevil ve tabir ilmine denk geldiği anlaşılır. “Tecrübenin şahsiliği” hakikati bir yana, “bilgi bilene var” esprisi dikkate alındığında, Empirizmin hakikatinin İslâm Tasavvufunda mündemiç olduğu da hemencecik anlaşılır. Tasavvufun tecrübî bir faaliyet alanı olarak belirdiğini tekrara lüzum yok. Ahlâkın pratik eylem, dolayısıyla da “yapmak” ve “yapabilmek için bilmek” mânâsına tecrübe ile olan ilişkisi dikkate alındığında ise, “Ben ahlakî yücelikleri tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’nün niçin bütün bir insanlığa peygamber olarak gönderilmiş olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Şu mânâda, “İnsana bildiren olmasaydı hiçbir şey bilemeyecekti ve her şey ne ise o olurdu!” Felsefî literatürde Deneycilik veya Tecrübecilik olarak bilinen Empirizm, fikrî dayanak noktası itibariyle, yani felsefî bir metod olarak, tecrübenin sonuçlarını hiçbir peşin fikir, hüküm ve hipoteze dayandırmadan kabul eden felsefî sistem olarak bilinir. Doktrin olarak da, bilginin yegâne kaynağı ve kökenini tecrübeye dayandıran sistemin adı olarak bilinir. Tecrübeden ayrı bilgi prensibleri olarak aksiyomların(2), aklî prensiplerin, doğuştan gelen fikirlerin ve kategorilerin varlığını inkâr eden Empirizm, bütün bilgilerin kaynağını ve de esasını duyulabilir tecrübeye dayandırır. Her türlü izah ve nazariyeyi vakıalar üzerinden eşya ve hadiselere irca etmeyi idealize eder. Yani a priori mânâsına önceden zihinde olan hiçbir şeyi kabul etmez. “Peşin fikir” olarak okunabilecek her türlü felsefî anlayışın yanısıra, tüm aklî ve nazarî zihnî faaliyetleri de reddeder. Bundan dolayıdır ki, “Empirizm, fizikten çok fizyoloji ve psikolojiye dayanır”, demişlerdir. Empirizmin metodu tümdengelimci (dedüktif) olan rayonalizmin aksine endüktif, yani tümevarımcıdır.(3) Evet; bilginin duyumlar sayesinde ve tecrübeyle (deneyim) kazanılabileceğini öne süren empirizm, insan zihninde doğuştan hiçbir bilgi olmadığını iddia eder. Akılcılığın karşıtı olarak bilinen Empirizm, dediğimiz gibi, insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak görür. Empiristler, doğru ve genel geçer bir bilginin duyumlar yoluyla oluşan deneylerle kazanılabileceğine o kadar çok inanmışlardır ki, insan zihninde doğuştan hiçbir bilgi olmadığı meselesi onlarda saplantı haline gelmiştir. “Tabula rasa” veya “tabula rosa” şeklinde kayıt altına alınan kavram veya önerme, John Locke'un ortaya attığı bir kavramdır ve David Hume, bu kavramdan hareketle “zihnimizde doğuştan gelen bir fikir yoktur” hükmünü vermiştir. “Ben felsefe yapmıyorum, sadece felsefenin üzerindeki tozları temizliyorum” dese de John Locke, aslında Empirizmin en büyük dayanak noktası olan “tabular rasa” kavramı veya önermesi ile birlikte Descartes’ın idealizminin köklü bir eleştirisini yapmıştır. Çünkü Descartes, insanın bilincinde herşeyin yazılı olduğunu savunur. Yani insan, doğuştan bilgi ile yüklüdür. Bu arada hemen şunu da söylemekte fayda vardır: John Locke, “boş levha” mânâsına “tabula rasa” kavramını eski Yunan’ın üç büyük kafa adamından biri olan Aristo’dan ilham alarak ortaya atmıştır. Locke’un Descartes’ı eleştirisi, Aristo’nun Eflâtun’u eleştirisi ile ilişkilendirilmiştir. John Locke’a göre, “insan bütün bilgilerini tecrübe ile elde eder. Çünkü insan doğuştan hiçbir bilgi ve doğru taşımaz. Doğuştan bir köre bir küple bir küreyi elletseniz, daha sonra da birden gözleri açılsa, dokunmadan hangisinin küre, hangisinin küp olduğunu anlayamaz.” Sonradan yapılan bir deneyin bunu kanıtladığı söylenir ki, el hak doğrudur. Burada sorulması gereken soru şu olsa gerektir: Küre ve küp bilgisi nereden gelmektedir? Çok açıktır ki, “insana bildiren olmasaydı hiçbir şey bilemeyecekti” bilgisi temel bir bilgi olarak karşımıza çıkmaktadır.   Dipnotlar 1-http://www.felsefe.gen.tr/john_locke_kimdir.asp 2-Kendiliğinden apaçık ve bundan dolayı öteki önermelerin ön dayanağı sayılan temel önerme, mütearife, aksiyom: Başka bir önermeye götürülemeyen ve kanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önermeye belit, aksiyom ya da postulat denir. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Aksiyom: Doğru olduğu herkes tarafından kabul edilen önerme… Postulat ise, doğruluğu mantıki olarak kabul edildiği halde, doğruluğu da yanlışlığı da ispatlanamayan önermedir. Aksiyomlar, mantıki işlemler için yeni teorem ve ispatların elde edilmesinde kullanılırlar. Aksiyom, matematiğin ve diğer ilimlerin bütün dallarında mevcuttur. Mesela cebirde çok bilinen bir aksiyom: “Bir eşitliğe eşit şeyler eklenince veya çıkarılınca eşitlik bozulmaz.” ifadesidir. Her ilimde kullanılan “Bir bütün, parçaların toplamından büyüktür.” ifadesi de bir aksiyomdur. Matematik aksiyomların temeli, bilginin ana ilkesi olan özdeşlik ve çelişmezlik prensipleridir. Aksiyomlar, matematik yapının temel taşları sayılırlar. Ancak, aksiyom olarak alınan bir önermenin doğruluğunu göstermek çok kolay veya güç olduğu için onun aksiyom olarak alındığı zannedilmemelidir. Bir matematiksel yapıyı kurarken seçilen aksiyomlar bir sistemi meydana getirirler. “İki şey ayrı ayrı bir şeye eşitse, o iki şey de kendi aralarında eşittir.” ifadesi de bir aksiyomdur. Yani, x=a ve y=a ise x=y olacağı açıktır. M=50 ve N=50 ise M=N yazılacağı anlaşılır. (https://www.felsefe.net/konu/aksiyom-degercilik.1344/) 3-Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Akçağ Yayınları, 5. Basım, Ankara, 1990, sh. 15-16. Baran Dergisi 655. Sayı

Demokrasilerde Medya Vasıtasıyla Halkın Köleleştirmesi

Batılı sömürgeciler, eskiden sömürmek istedikleri ülkelere misyonerler gönderir, bunlar vasıtasıyla o ülke içerisinden bazı insanları devşirir ve kendi menfaatleri için kullanırlardı. Çok zorlama ve pahalı bir metoddu bu. Daha sonraları sömürecekleri ülkelerde kendi kültürlerini ve yaşam biçimlerini hâkim kılmak için yoğun bir şekilde o ülkelerde okullar açmaya başladılar. Bu okullar vasıtasıyla “aydın”ların zihinlerini de işgal etmeye başladılar. 1850’li yıllarda Osmanlı Devleti topraklarında 1740 adet yabancı okul vardı. Gerek bu okullarda okuyan gerekse Avrupa’ya okumaya gidenlerin büyük kısmı, beyinleri işgale uğramış gönüllü birer Batı ajanı gibi bu ülkenin aleyhine çalıştılar. Yamyamlaşmış Batılı sömürgeciler, kapitalizmin uygulanabilirliği açısından en kolay yönetim tarzı olan “demokrasi”yle birlikte emperyalizme geçiş yapmaya başladılar. Çünkü açtıkları okullar da, elde edilmek istenen neticeye göre külfeti fazlaydı. Çok daha az masrafla çok daha büyük neticeler almak lazımdı. Ve “kitle iletişim vasıtaları”nı keşfettiler. Bu medya vasıtalarıyla aynı zamanda daha da başarılı olacaklardı. “Demokrasi” de tam bunlara göreydi. Çünkü bütün toplumu “modern kölelik” düzenine kavuşturacaklardı. Kendileri perde arkasında kalabilecekler, bütün maliyeti de sömürülen hedef ülkenin insanları karşılayacaktı. Gönüllü kölelerden müteşekkil, güdülmesi çok kolay, “harika” bir toplum. “Bilinç Endüstrileri” ve “Kültür Endüstrileri” ile halkı cahilleştirip “narkozlayarak” pasif hale getireceklerdi. Nitekim öyle de oldu. Kapitalizmin en gelişmiş hâli olan “demokrasi” yönetimleri, etkinliğini sadece ekonomik düzeyde kabul ettirmekle yetinmez. Aynı zamanda da yaşamın bütün alanlarını metalaştırarak ve “şey”leştirerek bünyesine dahil etme çabası içindedir. Bu amaçla duyguların ve arzuların sistemin içinde kontrol altına alınması ve yönlendirilmesi “demokrasi”lerin öngördüğü toplumsallaştırmanın kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Kısacası demokrasiler açısından her türlü metanın tüketilebilmesi özgürlüğünden başka hiçbir özgürlük yoktur. En katı diktatörlüklerde bile insanın iradesini kullanma özgürlüğü vardır. Fakat “demokrasilerde” insan iradesinden mahrum bırakılır; bu bir kuraldır. Kitaplar, müzik CD’leri, sinema filmleri, gazete haberleri, dergiler, video oyunları ve TV şovları gibi medya ürünlerinin ekserisi de içeriğindeki ideolojik ve ekonomik niteliklerinden dolayı, demokrasinin (vahşi kapitalizmin) devamında hayatî öneme sahip, “kültür endüstrisi” tarafından kutsanan ürünlerin başında gelmektedir. Öyle bir hâle geldi ki, gündelik hayat, bağımlı gruplarla, egemen grupların bir arada yaşadığı, içeriği belirleyenlerle, içerikten etkilenenlerin yan yana geldiği, tahakküm ve direnişin aynı anda var olduğu ve tüm ideoloji biçimlerinin işlendiği bir zemin biçimini aldı. Gündelik hayatın her alanına yayılmış medya ürünlerinin ideolojik yapısı ve bu hâkim ideolojinin devamını gözeten ürün yönetim biçimleri, toplumda var olan iktidar yapılanmasının devamına ilişkin önemli ipuçları içermektedir. Medya ürünleri de “kültür endüstrisi” tarafından oluşturulmuş (aslında daha ziyade manipüle edilmiş) ve şeyleştirilmiş bir olgu, bir ideoloji olarak ele alınmaktadır. Ve bu algının ardındaki hakim ideolojik iklimin devamı amacıyla üretim süreçleri ve üretim yönetimi kapsamında, medya, adil olmayan mevcut düzenin devamını getirme işlevi görmektedir. Ezcümle, “demokrasi” bütün insanî değerleri ve insanı yok etmektedir. Her insanın, daha çok uzak olmayan bir geçmişte özel dünyasını oluşturan ne varsa rasyonelleştirmeye ve planlamaya dâhil edilmektedir. Bu yüzden bugün, insanın var olabilmesi için sistemin varlığına uyum göstermesi gerekmektedir. Toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. İnsanı buna mahkûm eden ise, yaptığının gayet farkında olan bir azınlığın planladığı “kültürel endüstri”nin ürettikleridir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde demokrasi, her şeyden öte “meta üreten bir sistemdir.” Dolayısıyla ana hedeflerinden biri de üretilen metaların doğal görünmesini sağlamaktır. Bu görev de birer meta olarak değerlendirilebilecek medya ürünlerinin üretimini yönetenlere düşmektedir. Diğer yandan toplumsal ilişkilerden sanatsal üretime kadar şeyleştirme sürecini işlemesi metalaşmanın temelini oluşturmaktadır. Bu temel içinde ana hedeflerden biri de sınıf bilinçlerinin yok olması ve atomize hareket eden, fazla düşünmeyen, kitlesel eğlenceler üzerine odaklanan ve bunlarla zaman geçiren insan topluluklarının meydana getirilmesidir. İnsanoğlunun kendi düşünce gücüyle oluşturulan metalara insanüstü bir ilahî güç atfederek onları yüceleştirmek de şeyleştirmenin ana hedeflerinden biridir. Böylece insanlar kendi ürettikleri endüstriyel ürünlerin esiri haline gelmektedirler. Şeyleştirme, günümüzün sosyokültürel ortamının en belirgin özelliğidir. “Medya endüstrisi”nin ürünleri de benzer şeyleştirmenin öznesi konumundadır. “Demokrasi”lerde en çok kullanılan tabirlerden biri de “bilim”dir. Uzmanlaşmış cahillerin çoğunlukta olduğu “bilimci” yapı öylesine radikaldir ki, kendi disiplinine yönelik en ufak bir eleştiriye maruz kalan bilimadamı büyük bir fanatiklikle saldırıya geçebilmektedir. Çünkü bilim ve bilgi artık “insanı olduran-geliştiren” araçlardan birisi değil. O, bilimle uğraşan bilim esnafının iktidar kurma aracıdır. Kurduğu iktidardan kolay feragat etmek istememek ise modern bilimcinin en belirgin özelliği. Kısaca egemen grup kitle iletişim vasıtalarını kendi iktidarı için nasıl kullanıyorsa, “bilim”i de kullanmaktadır. Özgürlüğün yalnızca tüketim olanaklarının artması değil, siyaset yapma, felsefe yapma, Salih Mirzabeyoğlu’nu okuyabilecek duygu ve düşünce zenginliğine erişmeye de bağlı olduğunu anlayabilmek lâzım. Yetersizliklerin belirli bir düzeye varıncaya dek giderilmesi gerekmektedir. Halbuki kitle haberleşme vasıtalarının esas amacı halkı eblehleştirmek, şapşallaştırmak ve narkoza maruz bırakmaktır. Dolayısıyla “demokrasi”ler için en vazgeçilmez şey “kitle iletişim vasıtaları”dır. İktidar ile medya arasındaki ilişkinin meşruluk kaynağının ne olması gerektiği ve “demokrasi” denen aldatmacayla alâkalı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun muazzam bir tesbiti var: “Aynı şekilde bir içtimaî sistemin, iktidarın kimin adına ‘kullanıldığına-hükmedildiğine’ ilişkin açıklaması ‘hakikat’in ifadesi değil ise, iktidarın kullanılışına ‘meşruluk-haklılık’ verenin ne olduğu da izah edilemez. Ve iktidarın kaynağını ‘Mutlak’ olarak izah etmemiş olanların, iktidarı kullanmalarının haklılık sebebi de yoktur. Hangi rejimde olursa olsun, insan iradesinin insan üzerindeki hakimiyetini gösterici bu durumun kabulü, neticede, insanın insan arkasındaki kuyrukçuluğudur. Bu durumda, böyle bir sistemin ve uygulamanın ‘adil’ oluşundan bahsedilemez, azınlığın istek ve iradesini ‘halka’ veya ‘millete’ empoze ettiği, azınlığın iradesinin mânâ dolandırıcılığıyla ‘halkın’ veya ‘milletin’ iradesi olarak gösterildiği, ‘gücü eline geçiren-iradesini hâkim kılabildiğine göre haklıdır’ şeklinde fiili durumun meşrulaştırılmasıyla karşılaşıyoruz. Son tahlilde bu durum, MUTLAK FİKİR dışında idare edilenlerin hiçbir rejimde idare edenlere uymamaları durumuna haklılık kazandırır.” Kitle haberleşme araçlarının bu denli çoğaldığı, hayatımızın her alanını bu denli kapladığı günümüzde görebildiğimiz, izleyebildiğimiz, öğrenebildiğimiz hayatın gerçek yüzü değil de, onun sistem açısından yapılmış kurgusal bir replikasıdır. Öyleyse sokaklarımızdaki binaların duvarlarından tutun da, odalarımıza dek her yanımızı dolduran iletiler, gerçek bir iletişimden çok bir gürültünün serpintileri ile yaşadığımız, kabullendiğimiz bugünkü hayat tarzımızı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. İnsanın, bir başka insanın ve insanca değerlerden uzaklaşmış bir toplumsal sistemin hegemonyası altında yaşadığı yerde hayattan değil, onun bir kopyasından söz edilebilir. Hayatın olgunlaştırılmış bir görünümünün yaşandığı yerlerde ise, iki tarafın da özgür, bilinçli ve eşit konumda olabildiği insanlar arasında gerçekleştirilebilecek gerçek bir iletişimden değil, hayata zıd bir biçimde oluşmuş mevcut sistemin kendini yeniden üretmesi için araçsallaştırılmış sözde iletişimlerden söz edebiliriz. Demokrasinin devamı için, halk devamlı aldatılmalıdır. Gerçek bir haberleşme ortamına kavuşabilmemiz için, şimdi yaşadığımız ve kabullendiğimiz, alıştığımız, olağan saydığımız hayat tarzımızı eleştirel bir gözle yeniden değerlendirmemizin gerekliliği buradan kaynaklanıyor. İçlerinde barındırdıkları zengin imkânları hayata aktaramadığımız modern haberleşme araçlarının özgürleşmesi de, bizim bugüne kadar sürdürdüğümüz “yanlış insan tarihimiz”den özgürleşmemizi bekliyor. Vahşi kapitalizmin son hali (en gelişmiş) olan “Demokrasi” ile özgürleşmek ve özgür bir hayata kavuşmak mümkün değil. Çünkü “demokrasi” düzenini sürdürebilmek için, kitle iletişim vasıtasıyla insanları önce yabancılaştırmakta daha sonra ise aptallaştırıp cahilleştirerek insanları kendi rızalarıyla köleleştirmektedir. İnsanlara gerçek hayat değil, yanıltılarak reel olmayan bir hayat sunulmaktadır. İnsanlar yoksullaştırılıp, örtülü şiddet kullanılarak edilgen hale getirilmektedir. Kısacası; insan fıtratına aykırı bir rejimdir demokrasi. Modern kölelik düzeninden başka bir şey değildir. İnsanların özgürleşmesini ve özgür bir hayat düzenini sağlayan İSLÂM’dan başka hiç bir sistem yoktur. Ona ulaşmanın yolu da İslâm’a nisbetle kurulmuş bir dünya görüşü olan BD-İBDA ile mümkündür. Türkiye’de ve dünyada yerli ve millî olan tek bir İslâmî dünya görüşü vardır. Dolayısıyla BD-İBDA ile nisbetlendirmeden yerli, millî ve İslâmî olunamaz. Kitle iletişim araçlarındaki teknolojik gelişmelerin getirmekte olduğu “tek bir küresel köy” topluluğu, süper marketlerle dolu, modernleştirilmiş bir kovboy kasabası olmaktan kurtarılıp, insanın insandan, milletlerin başka milletlerden korkmadığı, başkalarına düşmanlık duymadığı evrensel bir İslâm medeniyetine geçiş sürecine dönüştürülebilecektir. Kitle iletişim araçlarının demokrasilerdeki rolü, kitlelerin yaşadıkları gerçek toplumsal hayattan, özellikle de siyasal hayata katılmaktan insanları uzak tutmaktır. Bunun için gereken her şeyi yaparlar. Hayat karşısında bilinçli ve etkin özneler olarak dışlanmalarının ardından, insanların yakın hayat ortamlarından çok uzak olaylarla ilgilenmeye, bunlar hakkında bilgilenmeye yönlendirildiği yeni bir kültür hayatı oluşmaya başladı. Buna kültürsüzleşme ve cahilleşme dönemi de diyebiliriz. Gazetelerde tefrika denilen yeni bölümlerdeki yazarlar, bu insanların kent ortamındaki yeni hayatını, çektiği acıları, gördüğü hayalleri dile getiren romanlar yazıp yayınlamaya başlıyordu. Hayatın kendilerini dışladığını gören kalabalıklar bu yeni tefrika romanlarda kendilerini buldular. Gazeteler bu açıdan da ilgi duymaya başladılar. Kitlesel basın böyle doğdu. Bunu izleyen başka bir gelişme ise reklamların gazetelere girmesi oldu. Ucuz gazetenin yaşamasını sürekliliğe kavuşturdu. Aynı anda reklam gelirleri gazeteler için önem kazandıkça, reklam gelirlerini artırabilmek amacıyla, gerçekliğinden çok, kitlenin ilginç bulacağı haber ve yazılar ağırlık kazanmaya başladı. Başka bir deyişle, gerçekten olan şeyleri haber veren gazeteler yerine, kitlelerin olmasını istediği, seveceği, korkacağı, heyecanlanacağı; gerçekleri aktarandan, abartılmış ya da kurgulanmış şeyleri yayımlayan gazetelere geçiş başladı. Türkiye’nin “demokrasi”ye geçişiyle birlikte kitle gazeteleri de hızla çoğalmaya başladı. Artık gazeteler halkı olabildiğince cahilleştiriyor, fikirden uzaklaştırıyor. Boyalı basın dediğimiz gazeteler halkı aldatan mevcut düzeni meşrulaştırmak için reel olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstererek mevcut düzenin devamını sağlamanın aracı haline gelmişlerdir. Gazetelerin geldiği yeri en iyi anlatan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’le Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Sedat Simavi arasında şöyle bir konuşma geçiyor: Mükellef bir koltuğa oturttuğu Sabık Şair’e: -“Göreceksin” diyor; “fikri idam edeceğim! Sadece resim ve göze hitap! Yazıya göre resim değil, resme göre yazı...” O zaman Sabık Şair, iki dudağı arasından istihza fiskesine benzer bir hırıltı koparıyor. Sedat Simavi hayrette: -“İnanmıyorsun, öyle mi?” -“Yahu! Gazete fikir demektir. Hadise ve ona bağlı fikir, kıymet hükmü... Bu ihtiyacın aletidir gazete... Fikri idam iddiası, gazete için portakalın suyunu çekip posasını satmaya kalkışmak kadar gülünç olmaz mı?” -“Misali tersinden koyuyorsun!..  Halk portakalın suyunu ister, posasını değil... Halbuki istikbalin gazeteciliğinde asıl posa fikirdir, portakal suyu da hadiselerin dış yüzü ve göze hitap eden şeyler...” -“İyi ama o zaman gazete meydana gelmez ki... Gazete ismi altında o ismin hakikatine aykırı manzara resmi, şehvet albümü gibi bir şey vücut bulmuş olur. Buna hakkın var mı?” -“Dava satmakta, halkın istediğini yapabilmekte...” -“İrade halkın değil, hakkındır. Halk istemez, halka istetilir. Sen ona evvela istemeyi, isteyeceği şeyi öğret ve ondan sonra halkın istediğine uymak yolunu tut.” -“Bunlar edebiyat!.. İşte ben bu edebiyat yolunu tıkayacağım ya!.. Göreceksin; ve gazete satmak ne demektir anlayacaksın!.. Son beş-altı yüzyılımızda çektiğimiz bütün sıkıntılar, ulema sınıfının İslâm’a nisbetle bir dünya görüşü ortaya koymamasından kaynaklanmaktadır. Belki bunu gerçekleştirmeleri mümkün de değildi. Zira devlet gücü tedricen eridiğinden ciddi bir şok yaşanmadı ve kurtarıcı fikir/anlayış aranmadı. Bundan dolayı hayatın bütün alanlarından peyderpey kovulduk. Yüzleştiğimiz maddi ve manevi felaketlere bakınca son yüzyılların en talihsiz nesliyiz. Ancak diğer taraftan belki de en talihlisiyiz. Çünkü BD-İBDA İslâmî dünya görüşü bizim zamanımızda zuhur etti. Kendini BD-İBDA’cı diye tanımlayan herkes büyük sorumluluk altındadır. Kitle haberleşme vasıtalarına sahip olma, dağıtımını artırma, geniş kitlelere yayma bizim için çok önemlidir. Emperyalist güçler bizi “kitle iletişim” vasıtalarıyla adeta önce kuşattılar, sonra zihinlerimizi işgal ettiler, bizden tarihimizi çaldılar. Sonra dilsizleştirdiler, daha sonra da topraklarımızı işgal edip bizi parçaladılar. Bütün bunları içimizden beyinlerini işgal ettikleri işbirlikçilerle birlikte yaptılar. Kitle iletişim araçlarını karşımızdaki insanlara kendi görüşlerimizi, düşüncelerimizi aktarabilecek iletiler göndermekte de kullanabileceğimiz teknolojik ve ekonomik bir ortam içindeyiz. Geçmişimizden beri yüzlerce kuşağın hayal görme yeteneği, emeği, düşünce ve duygu birikimiyle meydana getirdiğimiz bu engin imkânların hayata katılması, bizim kendimize, toplumsal hayata ve bugüne dek sürdürdüğümüz gelişme anlayışımıza eleştirel bir tutumla bakmamızı bekliyor. Çağımızın en güçlü silahı “kitle iletişim araçları”dır. Güçlenmenin, büyümenin ve hâkim olmanın en güçlü silahı yayın organlarıdır. Bundan dolayı bütün gönüldaşlardan ricam bize ait yayın organlarını alsınlar, okusunlar, başkalarına da aldırıp okutsunlar. Bilhassa haftalık Baran dergisiyle, aylık çıkan Aylık dergileri hiç aksama olmadan çıkmaktadır. Bu iki dergiyi aksatmadan almalarını ve çevrelerine aldırıp okutmalarını rica ediyorum. Baran Dergisi 654. Sayı

Yaman Bir Kelime: İrade

İrade, insanın içinde tabiî hâlde bulunan inançtan gelir. Görüp, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şey iradenin tecelli etmesiyle meydana gelir ki; bu da insanı diğer varlıklardan ayıran en ehemmiyetli şeydir. İnsan, kabiliyeti ve şuuru nisbetinde beş duyusuyla algıladığı şeylere iradesiyle cevap verir. Ölmesine birkaç saniye kalmış bir insanın hâlini düşünün... Eğer ki kimsenin yanınızda can verdiğini görmediyseniz bile, o ânı tasavvur edebilmek için filmlerdeki sahneleri hatırlayacaksınız, belki de meşhur romanlardaki trajik-trajikomik satırları... İhsan, ihtiras, nefret, teessür, mutluluk, zevk ve daha hatırımıza gelmeyen birçok hâl, hep iradenin tetiklemesiyle muntazam bir saat gibi dehlizlerimizden oluşur. Telafi edilemez bir halt yiyip, kendini öldürmek isteyen bir şahıs düşünün. Yaptığı şey dayanılmaz bir manzara ortaya çıkartmıştır. Mamafih derin bir hissiyata bürünmüş, kendi hakkında hüküm verip kelepir biri olduğunu düşünmüş olabilir. Alın bu kişiyi -yüzme bildiğinden emin olun- denizde boyunu aşan bir yere bırakın, kendisini önemsemiyorsa bile şayet; sevdiği, kaybetmekten korktuğu birileri varsa tabiî olarak hayata tutunmaya, su yüzüne çıkmaya çalışacaktır. Bana kalırsa bu saf iradedir! Bilakis suyun dibine doğru hareket ediyorsa, kurtarmak için vaktinizi boşa harcamayınız. İradesi olmayan insana Karun Hazinesi’ni verseniz de nafile. İradesizliği, yani inançsızlığı yüzünden bu kişi artık bedbahttır, karşısına irade gösteremeyeceği ne çıkarsa çıksın, ebleh ifadeli bir heykel gibi donakalacaktır! İrade, bir şeyi yapabilmektir ve o yapılan şey her neyse o şeyin esas ve usullerine göre hareket edilmelidir. İnsan, cehdiyle karşısındaki zorlukları aşmalıdır. Tıpkı Mikelanj’ın ifade ettiği gibi: “Hayat dediğin, sonuna kadar acı ve mücadele demektir!” Şimdi de şaheser vermiş bir sanatçı hayal edin. Mesela bir ressam... Elde etmek istediği bir kadının portresini çizmeye çalışıyor. Gayet intizamlı bir kompedanlık hâlini takınmış, her ressamın fırçasının titreyeceği güzellikteki o kadının, suretinin hatlarını gözetiyor. Öte yandan tuvale, alâkalısının anlayamayacağı türde bazı şeyler çiziyor. Daha evvelden tecrübe ettiği zorlu teknikler, bir acayip çabuklukla işini bitirmeyi, modeline işini sunmayı hedefliyor. Bu kelli felli sanatçı, bu işi layıkıyla yapacağına inanmasaydı, iradesini bu yönde kullanır mıydı? Çoğu zaman çirkinmiş gibi gözüken şeylerde bile birtakım güzelliklerin var olduğunu hissedebiliriz. Güzelliği anlatmak, en az çirkinliği anlatmak kadar zordur. Fakat şunu söyleyebiliriz ki: Güç, tıpkı güzellik gibidir, bir bütündür, dış görünüşü, fizikî şartları yoktur. Bir şeyi söylemenin de, yapmanın da bin bir türlü şekli var. İnsan iradesi nisbetince güçlüdür. İradesizlik, bütün insan hastalıklarının en ölümcül olanıdır. Baran Dergisi 652. Sayı

LGBT’nin Türkiye’de Gelişimi ve Sapkınlığı

LGBT, LGBTT, LGBTİ veya GLBTT… “Lezbiyen”, “gey”, “biseksüel”, “transgender” ve “i.ne” kelimelerinin baş harflerinden oluşarak kısaltılmıştır. Kısaltılan kelimeler farklı farklı kullanılmış olsa da genel itibariyle “LGBT” kullanılmaktadır.  LGBT, Lut Kavmi’nden beri varlığını sürdürüyor olsa da; tam anlamıyla örgütlenme, birlikte hareket etme ve ahlâksızlıkların alenen yapıldığı dönemler 1900’lerdir.  1969’da ABD’nin New York şehrinde eşcinsellerin gerçekleştirdiği “Stonewall Ayaklanması”nın ardından her senin haziran ayında “onur yürüyüşü adı altında sapkınlıklarını alenî bir şekilde sergilemeye başlamışlardır. Eşcinselliğin Yaygınlaşması Yürüyüş ve eylemler arttıkça, sapıklar, toplumda kendilerine yer bulmuştur. 1970-1980 arası hükümetlere yapmış oldukları baskılardan dolayı, birçok hakka sahip olmuşlardır. 90’lar ve 2000’lerde ise Sodomi yasalarının (herhangi bir cinsel ilişkiyi kapsayacak biçimde anılan “Oğlancılık yasaları veya Sodomi yasaları”, cinsel suçlar olarak cinsel ilişkileri sınıflayan bir yasadır) kaldırılmasıyla, ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinde serbest hareket edebilme hakkını bulmuşlardır. Cinsiyet ameliyatı da serbestlik kazanmıştır.  ABD’nin birçok eyaletinde eşcinsellik cezayı gerektirirken, 1986 yılında Yüksek Mahkeme, bu suçun Anayasa’ya uygunluğunu onaylamışken 2003’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu fiilin suç olmadığını belirtmiştir. 2015’te ise ABD Yüksek Mahkemesi, eşcinsel evliliğin hukukî bir hak olduğuna hükmetmiştir. Bazı eyaletlerde geçerli olan eşcinsel evlilik, tüm ülkede yasallaşmıştır. Hukukta kendisine yer bulan eşcinsellik, artık toplumda da etkisini göstermeye başlamış ve Hollywood, eşcinselliği yayma konusunda öncü olmuştur. Toplumlara yayılan LGBTİ’ler, parti, lobicilik, eylem, yürüyüş, sosyal faaliyetler, etkinlikler, dergi, film, araştırma gibi unsurlarla kendilerini göstermişlerdir.    LGBT Türkiye’de  Dünya genelinde durum böyle iken, maalesef Türkiye de LGBTİ hareketinin sapkınlığına karşı pasif kalmış ve tepkisini gösterememiştir. 1951 yılında Geneva Sözleşmesi kapsamında LGBT’liler ülkeye kabul edilmiş, 1988 yılından itibaren “cinsiyet değiştirme” resmiyet kazanmış, 2002 yılı sonrası cinsiyet değiştirme ameliyatı için, “18 yaş”, “evli olmama” ve “akıl sağlığı yerinde olma” şartları getirilmiştir. LGBTİ’lerin Türkiye’de ilk eylemi ve yürüyüşü 1993’te yapılmaya çalışılmış fakat dönemin valileri izin vermemiştir. Hatta o dönemde yurt dışından bu sapkınlığı desteklemek için birçok LGBTİ Türkiye’ye gelmiştir. Ak Parti’nin iktidara gelmesinin ardından 2003’te ise LGBTİ’ler ilk yürüyüşlerini gerçekleştirmişlerdir. İstanbul Sözleşmesi  Toplumlardan aileleri çekip çıkarmak ve yerine karma karışık bir yapı ihdas etmek için Avrupa Konseyi, Türkiye’ye, “Kadına Yönelik Şiddet; Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair” bir sözleşme dayattı. 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan Avrupa Konseyi sözleşmesi, 1 Ağustos 2014 tarihinde“Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”6251 Sayılı Kanun yasalaşıp 28127 Sayılı Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun, İstanbul Sözleşmesine istinaden LGBT’lilerin haklarını düzenlemiş ve LGBT’lilere 79 madde ile hukukî haklar verilmiştir.  Kanunun içinde yer alan madde 12- 5. bend’de, karı-koca ilişkilerinin dışındaki her türlü cinsel tercih ve yaşam tarzı garanti altına alınıyor, bu yaşam tarzını benimseyenlere hiçbir şekilde şiddet uygulanamayacağı, özel alan ve kamusal alanda da bu tarz yaşamlara müdahale edilemeyeceği belirtiliyor. Madde 9’da ise, Lezbiyen Dernekleri ile işbirliği yapılacağına, madde 12’de erkek erkeğe yaşayanlara saygı gösterilmesine ve şiddet uygulanmayacağına dair düzenlemeler yer alıyor. Madde 14’de, kadının bir başka kadınla, erkeğin bir başka erkekle, bir kadının hem kadın hem erkekle, bir erkeğin de hem erkek hem kadınla yaşamlarının normal olduğunun anlatılması yer alıyor. Bu yaşam tarzından dolayı şiddet görenlere hukukî-psikolojik danışmanlık, maddî yardım, konut, eğitim-öğretim ve iş bulmalarına yardımcı olunacağı söyleniyor. LGBT’yi Kim Finanse Ediyor? Yavaş yavaş yayılan bu virüs, birçok örgüt tarafından fonlanmaktadır.LGBT hareketini, Soros, Rockefeller, Rothshild gibi Yahudi sermayedarlar finanse etmektedir.  Örneğin, Soros’un Açık Toplum Vakfı, 2008-2013 yıllarını kapsayan faaliyet raporunda LGBT derneklerine maddi destek verdiğini açıkça ilan etmiştir. Açık Toplum Vakfı, 2001 ile 2008 yılları arasında Açık Toplum Enstitüsü adı altında faaliyet gösterirken, TESEV ile koordineli şekilde çalışmıştır. Yine en çok kaynak aktardığı kurum TESEV olurken, vakfın danışma kurulunda yer alan isimler arasında Nafiz John Paker ile Aydın Doğan isimli şahsın “iki gazete batıran” FETÖ’cü personeli Eyüp John Sağlık da vardı! FETÖ’nün yıllar yılı baş tacı yaptığı İshak Alaton ile TÜSİAD’çı Nafiz John Paker; 1994’te TESEV kurulduğu zaman ilk yönetim kurulundaydılar. Mister Paker, tam on yedi yıl boyunca TESEV’i yönetmiştir. Bunu da bir dipnot olarak ilave edelim. 2013’te gerçekleşen Gezi olayları da Soros tarafından yönetilmiştir. Gezi olaylarıyla birlikte LGBT etkinlikleri de artmıştır.   “Kadına Karşı Şiddet” Sloganı LGBT’liler, kendilerini meşrulaştırma aracı olarak “Kadına karşı şiddet” sloganını kullanıyor. Hatta LGBT sapkınlığına karşı çıkmayı nefret söylemi olarak telakki ediyorlar. “AKP iktidarı boyunca hükümet sözcüleri ve hükümete yakın basın organları tarafından defalarca ‘hasta’ ve ‘sapkın’ ilan edilen, hedef gösterilen ve nefret cinayetlerine kurban giden LGBTİ’ler, yaşama, çalışma, barınma, sağlık ve eğitim gibi en temel haklarından mahrum bırakıldılar” demelerine rağmen, İslam’ın bu sapkınlığa müsaade edilmesine katiyyetle karşı olmasın mukabil, İslamcı söylemle iktidarda tutunan Ak Parti döneminde verilmiştir. “Kadına şiddete karşı olmak” kisvesi altında erkeğe şiddet uygulanırken aile müessesesi ifsad edilmiştir. LGBT’lilere CHP-HDP Desteği  Açık Toplum Vakfı, TESEV ve LGBT ilişkisinden bahsetmiştik. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, TESEV’in kurucu üyelerindendir. Soros, CHP’de Açık Toplum Enstitüsü’nün Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Binnaz Toprak gibi isimler tarafından temsil edilmiştir. CHP İstanbul milletvekilliği yapan Toprak, 2013’te ABD’deki Uluslararası Gey ve Lezbiyen İnsan Hakları Komisyonu’nun “Açıksözlülük Ödülü”nü kazandı. Toprak, LGBT’lerin sorunlarının araştırılması için 59 milletvekilinin imzasıyla meclise sunduğu araştırma önergesi ve LGBT haklarını savunan açıklamalarından ötürü ödülü aldı. CHP’de siyaset yapan LGBT aktivisti Öykü Evren Özen de, “Kaos Gey Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneği’nin” AB fonlarından sadece 2013 yılında 11 milyon TL destek almıştır. 2015 yılında ise “Trans Savunuculuğu” ve “Trans Ofis Destek Programı” kapsamında toplam 27 milyon TL’lik destek almıştır.  CHP’den LGBT’liler İçin Kanun Teklifi Israrı TBMM’de her sene CHP ve HDP (daha önceden de BDP) LGBT’lilerin toplumun her alanında kendilerine yer bulabilmesi ve her türlü sapkınlığı yayması için kanun teklifinde bulunmaktadır. Bu kanun tekliflerini TBMM’nin sitesine girip görebilirsiniz. Sapkın yürüyüşlerde CHP’li ve HDP’lileri görmeniz mümkün. Hatta bunu teşvik edici çalışmalarıyla da destekliyorlar. Bu hafta da neredeyse tüm CHP’li belediyeler Twitter’dan LGBT yürüyüşlerine desteklerini açıkladılar.  TBMM’de “LGBTİ hareketinin politik bir özne olduğu gerçeğinin tanınması için mücadelemizi öreceğiz” diyen HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, CHP’li eski milletvekili Melda Onur, Mahmut Tanal, terör soruşturması kapsamında tutuklanan eski HDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, Meclisi 2 milyon lira ile dolandıran Elif Doğan Türkmen, Sezgin Tanrıkulu, CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt, Şenal Sarıhan, Orhan Sarıbal, CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba ve daha onlarca CHP’li, LGBT’lilerin toplumda yer edebilmesi için Meclis’e sunulan önergeye imza atmışlardır. HDP’nin seçim vaatlerinde “eşcinsel evliliğe yasal düzenleme” maddesi de yer almış, hatta seçimlerde eşcinsel adaylara yer verilmiştir.  CHP’li Nilüfer Belediyesi ve beraberindeki birçok CHP’li de Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin hazırladığı ‘LGBTİ Dostu Kentler’ protokolünü imzalamıştır. “LGBT Dostu Belediyecilik Protokolü” kapsamında da CHP-HDP’lilerin imzası yer almaktadır. LGBT’lilerin B.k Çukurları İstanbul’da etkin olan LGBTİ’lerin, şehrin hemen her yerinde açılmış kendilerine ait b.k çukurları bulunmaktadır. Başta Beyoğlu, Taksim ve çevresi olmak üzere Bigudi Bar, Simit Sarayı Taksim, EspressoLab Taksim, Starbucks İstiklal, Burger King Taksim,Arjin Cafe, 5. Kat Restaurant & Bar, 360 Restaurant, Teras Cafe, Kadıköy, No Name Club, Sahra Club, Clup 17, Bahriyeli Pub, Asmalıpera Pub, Depo Club, Yellow Moon, NeoBod, Yasmin Estetik, Man Wax…” gibi bar ve kulüpler, sapıkların toplandığı yerlerden birkaçı... Başta Kaos GL Derneği olmak üzere, LGBTİ Yasaklarını Geri Çekin Platformu, Ankara Pembe Hayat LGBTİ Derneği, İstanbul LGBTİ̇ Dayanışma̧ Derneği, Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, İsmail Beşikçi Vakfı, Feminİstanbul Platformu, Bursa Özgür Renkler Derneği, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası, TMMOB Şehir Plancıları Odası, Antalya Barosu, Eğitim-Sen İstanbul Şubeleri gibi sponsorlu ve gönüllü dernek ve vakıflar, LGBT için faaliyette bulunuyorlar.  Bu ve benzeri dernekler LGBT’liler için hormon kullanım süreci, cinsiyet geçiş süreci, sağlık hakkına erişim, askerlik, Türkiye’ye sığınma gibi konularda danışmanlık hizmeti de veriyor. Medyada ise Hürriyet Pazar yazarları tarafından LGBT’lileri destekleyen sanatçılarla röportaj yapılıyor, özellikle LGBT’lilere nasıl destek veya kolaylık sağlandığına dair sorular soruluyor.  Sinema dünyasında LGBT için dev projeler yapılıyor ve desteklenmesi için film platformları canla başla çalışıyor.  İktidar Hatasını Yeni Anladı Hükümet tarafından LGBT’lilerin film gösterimi, sergi, forum veya toplantı gibi etkinliklerin valilikler tarafından ilan edilen kararlar ile iptal edilmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Kasım 2018’de LGBTİ’yi ahlâka aykırı bir durum olarak nitelemesi, Ankara’daki tüm LGBTİ sivil toplum faaliyetlerinin “süresiz” yasaklanması, Mardin, Bursa, İzmir ve Kocaeli gibi şehirlerde etkinliklerin iptal edilmesi, Kuir Kısalar Yarışması film gösteriminin Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklanması elbette müsbet gelişmeler; fakat hem yetersiz, hem de iktidarın hadiselerin bu boyuta gelmesinin sorumlusu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yapılan sathî uygulamalar ve yasaklar, gençliğin zihnî olarak sapkınlığa geçmesini engelleyecek çapta değil. Bir takım müesseseler sapıklık pompalamaya devam ediyor; üstelik LGBTİ olmasa da bu sapıklığı fikrî ve zihnî olarak pompalayanlar arasında iktidara son derece yakın olanlar da var. İ.neliğe Lüzum Yok! İktidar, bu sapkınlığın palazlanmasına müsaade ederken, bundan önce LGBTİ’lerin yürüyüşleri İbdacılar ve muhtelif Müslüman kuruluşlar tarafından engel olunmuştu. Devlet gereken tedbiri almazsa Müslüman Anadolu halkı gerekli olanı yapacaktır. Son bir kaç senedir yaşananlar ve yapılan propaganda ile LGBTİ’nin organizasyonlarının genişliğinin artması meselenin Müslüman cemiyet tarafından çözülmesi noktasına doğru ilerlemektedir. Hükümetin ve Diyanetin acil LGBTİ mevzuunda harekete geçmesi ve son noktayı koyması gerekmektedir. Hiç bir ehemmiyetli meselede elini taşın altına koymayan Diyanet’in, LGBTİ’nin bir sapkınlık olduğunu duyurması gerekmektedir.  Hasta adam Batı da içinde yıllarca besleyip büyüttüğü ve palazlandırdığı LGBT’nin bir sorun haline gelişini halen anlayabilmiş değil. Küçük bir taş gibi görünen ama karşılarına dev bir buzdağı olarak dönecek olan bu LGBT, Batı’nın da çöküşünü beraberinde getirecektir.  Her türlü iletişim platformunda, her tür medya aracılığıyla ülkeye pompalanan eşcinselliğin gayet tabii ve fıtrî olduğu yalanı, zaten kafası allak bullak olan gençlerin dimağını dumura uğratmakta, milli değerlerine karşı soğuklaştırmaktadır. Ülkemizde sayısı Avrupa’ya göre çok az olan bu sapkınların sanki çoklarmış gibi reklamlarının yapılması, bu sapkınlığı normalleştirip milli ve manevi bağları yok etmekten başka bir gayesi yoktur. Dünyayı avucunun içinde tutmaya kararlı “gavur”un hedefi de budur zaten. Hülasa ülkemizin İslâmî bir düzene geçmesi zarureti artık bir milli güvenlik meselesidir: Batı’dan gelen çok boyutlu saldırıyı püskürtmenin yolu budur. Baran Dergisi 651. Sayı

Haberler
Mustafa Armağan: Kültür ve Turizm Bakanlığı...
Mustafa Armağan: Kültür ve Turizm Bakanlığı...
Mustafa Armağan’a 5816 sayılı kanun ve Ayasofya’nın halihazırdaki durumunu sorduğumuz söyleşimizi dergimiz sayfalarında bulabileceksiniz.
Dr. Vehbi Kara: Ayasofya Hem Manevî Hem...
Dr. Vehbi Kara: Ayasofya Hem Manevî Hem...
Vehbi Kara ile Ayasofya mevzuunu derinlemesine konuştuğumuz söyleşimizi dergimizde bulabilirsiniz
Yerini ve Yönünü Bulamayan Üniversiteler...
Yerini ve Yönünü Bulamayan Üniversiteler...
Dr. Şakir Diclehan, “Yerini ve Yönünü Bulamayan Üniversiteler” başlıklı yazısında devletin eğitim politikasını tenkit ediyor ve akademik çevrenin içinde bulunduğu vahim vaziyetten bahsediyor.
Aklını Başına Al Angara! - Sinami Orhan
Aklını Başına Al Angara! - Sinami Orhan
Sinami Orhan “Aklını Başına Al Angara!” başlıklı yazısında, 1990’larda Müslümanların katkılarıyla cihad için ümmetin malı olarak kurulan; fakat “köşeyi döndükten sonra” Beyaz Türklere özenerek memleketin malını Batı’ya kaçırma hevesinin kurbanı olan sermayedarlardan bahsediyor.