Yazarlar
Tüm Yazarlar
Modernizmin Yalanları

“Modern, çağdaş, Batı görmüş” şeklinde övülen bir anlayış var. Şimdi gerçi bu zihniyetin pek matah bir şey olmadığı anlaşıldı. Bu zihniyette, sonradan görmüşlük ve özentilik, tarihinden ve kültüründen (Doğulu olmaktan) utanmanın verdiği bir eziklik var. Batı özentisi aydın sınıfın psikolojisi de böyle. Kemalist devrimlerin altında yatan psikoloji de, bu ezikliğin doğurduğu, şahsiyetsizliğin getirdiği, “kendi” olamamanın trajikomik hâlidir. Üstad’ın “bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap” dediği durum. Daha çok alet ve edevatta ve çağın getirdiği ihtiyaçlarda yenilik mânâsında “modern olana” pek kimse karşı çıkmaz, zaten bu çağda yaşayan herkes “çağdaş” oluyor. Fakat “modernizm”den kastedilen Batı hayat tarzıdır. Burada durmak, sorgulamak ve kendimizi tanımak zorundayız. Öyle ya herkes kendi modernini bulacak ve yaşayacak ki, çağının hakkını versin. “Müslüman çağından mesuldür” hesabı, çağının getirdiği bütün fikir cereyanlarına, bütün ilmî ve teknik bakışlara ve keşiflere karşı Müslüman ilgilidir, sorgulayıcıdır. “Ben kulumu eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım” ayetince her yeni şeyle ilgili olmak zorundayız, bütün keşif ve oluşların öncüsü olmalı veya tasarrufu altına almalıyız. Zararlarını atarak, faydalarını ümmetin istifadesine sunmalıyız. Böyle mi olmuştur; yoksa meşhur bir deyişle, “su uyur Türk bakar” mı olmuştur? Kanunî’ye kadar İslâm’ın zabt ve teshir emri yerine getirilip, her bakımdan Batı’dan üstün olunmuş iken, İslâm’ın aşk ve vecdinin yitimiyle işler tersine dönmüştür. Bu da bize işlerin düzüne gelmesi için ne gibi şartlar gerektiğini ihtar ediyor. Bunun manivelası ve bir dünya görüşü olarak Büyük Doğu-İbda İslâm’a Muhatap Anlayış’ı proje-model ve bir aksiyon olarak bizlere hitap etmekte. Bunun “nasıl” ve “niçin”i fikir manzumesi içinde mevcut, biz burada detaya girmeyeceğiz. Modernizmin belli başlı yalanları üzerinden meselemizi dillendireceğiz. Kapitalist düzenin üzerinde oturduğu üç meşhur yalandan bahsetmek istiyoruz. Bu sac ayağının birincisi, bilimin tek hakikat olduğu ve insanın çıkarını düşünen mahlûk olduğu yani “homo economicus-iktisadî birey” olduğu ve ilaveten faizsiz düzen olmayacağı yalanları… İkincisi, neredeyse sınırsız fert hürriyeti tanıdığı ve demokrasinin “cici” olduğu yalanı… Üçüncüsü ise kadını vitrine çıkararak ona özgürlük tanıdığı ve haklar verdiği yalanı… Birincisi, “bilim”in tarafsız ve objektif olduğu yalanı. “İlim her şeydir” anlayışı pozitivizmin ve modernizmin getirdiği bir anlayıştır, ilmî değildir, ispatlanmamıştır. Aksine ilmin hayat hakkında bize bir değer sistemi ve bir felsefe sunamayacağı ortadadır. Hayatın hakikatini ilim bilemez, çünkü alanı sınırlıdır. Deney ve gözleme, sınırlı tecrübeye dayanır. Fakat Batı bilim anlayışı, temelde materyalist olduğu için ilmi de kendine göre kullanıyor. Seküler ve modernist ilim anlayışı Allah’ı, ruhu, ruhaniyeti dışlıyor. Bunu da çok ustaca yapıyor. Bilim tarafsız ve objektif diyerek aslında kendi Allahsızlığını gizliden veya açıktan dayatıyor. Batı bilimde de son derece sahtekârdır. Batı, rönesansını İslâm’a borçlu ama inkâr ediyor. Haçlı seferleri ile Doğu’dan ve Endülüs İslâm devletinden gördükleri ve çaldıkları ile (İbn Sina, İmam-ı Gazalî, İbn Arabî, İbn Rüşd vs. Batı tarafından âdeta yağmalanmıştır) rönesansını yapmıştır. Ama ilmî dürüstlüğe sığmayacak şekilde tarihi çarpıtıyorlar, her şeyin Batı’dan neşet ettiği yalanını ustaca sürdürüyorlar. Medeniyetin ve bilimin merkezi Batı imiş gibi hukuk ve özgürlükler de Batı’nın malı derler. Halbuki Batı 19. yüzyılda “hukuk devleti”ni yeni keşfetmişken, daha 9. yüzyılda İslâm ülkelerinde mahkemeler vardı, hukuk devleti vardı. Zaten şeriat, keyfîliğe karşı hukuk demektir. Maalesef bizde Cumhuriyetle beraber giydirilen deli gömleği gereği eğitim Batı’yı kutsayıcı ve merkeze alıcı niteliktedir. Onun için nitelikli bir eser ortaya çıkmamıştır, nitelikli bir adam da yetişmemiştir. Çünkü taklidçinin şahsiyeti ve orijinalitesi olmaz. Birkaç isim ise kendi çabalarıyla ve orijinalitesi ile görülebilmiştir. Paranın karşılığı faizdir yalanı üzerinde duralım. Atıl paranın cemiyete zarar verdiğini ve ticarete katılmazsa İslâm’ın zekât emri gereği olduğu yerde eriyeceğini belirtelim. Faizin kesinlikle haram oluşunu da... Demek ki paranın deveranı ve piyasaya canlılık kazandırması için zekât şartı ve faiz yasağının olumlu katkısı var. Ve kalkınmanın en yüksek olduğu nokta faizin sıfır noktasıdır. Faiz oturduğu yerden kazanca yol açması yanında, ahlâkî problemlere de yol açmaktadır. Toplumsal yapıyı bozması, rantiyeciliği doğurması, halkın birikimlerini toplayan bir zümrenin halkı borçlanmaya ve peşinden sefalete sokması vs. birçok zararları vardır. Değerlerin ilim mevzu dışında olduğu malûm. Bir sistem ise değerler bütünüdür. Burada sormak lazım; kapitalist sistem (değerleriyle birlikte) ilmî midir, bu husus ispatlanmış mıdır? Madem hiçbir sistem için bu söylenemez, ilimle, Batı sistemi neden paralel arzediliyor? Aslında ilmi tekeline almalarından istifade ile kendi zulüm ve sömürü sistemlerini altenatifsizmiş ve doğru imiş gibi sunuyorlar. “Batı bilimi” yanlı dedik, objektif ve tarafsız değil dedik, pozitivist, seküler ve determinist dedik. Batı bütün bilimlerde olduğu gibi iktisat bilimini de bu anlayışta yazdı. Biz de Batı’dan kopya olarak aldık. Kapitalist anlayışla yazılmış modern iktisat kitaplarında, toprağın karşılığı kira, emeğin karşılığı ücret, girişimin karşılığı kâr ve sermayenin karşılığı faiz diyorlar. Üretim faktörlerini sayarken sermayenin karşılığı olarak faizi koyuyor ve kendi indî görüşlerini ispatlanmış gibi veriyorlar. İnsanlar borç veremez, karz-ı hasen yapamaz, vakıf kuramaz, hepsi açgözlüdür, bekleyemez. İnsanlar domuzlar gibi tüketmeye göredir onun için. Ödünç verirken faiz olması şarttır. Çünkü faiz “tasarruf zahmeti”nin karşılığıdır, derler. Hâlbuki “tasarruf zevki” denen bir şey vardır. İnsan çıkarını düşünen bir varlıktır ve çıkarı için rasyonel davranır, derler. Bu iddia ilmî olarak çürütüldü. İlmî olarak ispatlanmamış iken, ilmî bir veri olarak kitaplarda yer almıştır. Ama bizdeki hocalar hâlâ Batı’dan bunun çözümünü beklerler. Yani sistem sorgusu yapmazlar, alternatif geliştirmezler. Bir kısmı gönüllü Batıcıdır, bir kısmı ise kafa miskinidir, zihinleri Batı şablonculuğuna alışmıştır. Bir misal: Darwinizm’e karşı olmalarına rağmen onun evrim teorisi halen alternatifsizdir ve karşısına bir teori ile çıkılamamaktadır. Çünkü, teori ciddi bir iştir ve kafa cehdi ister. Yani hem şikayet edilip, hem de şikâyet edilen teoriye tabi olunur. Evrim mevzuunda, yavan karşı oluşlar dışında orijinal tesbitler ve öncü fikirleri ise Mütefekkir S. Mirzabeyoğlu’nun Berzah isimli eserinde görmekteyiz. Kapasitesi olanlara ve mevzuun ilgililerine duyurulur. İktisat mevzuunda şunu da hatırlatalım, iktisadın tanımı bile yanlış, ama fazla uzatmayalım. Modernizmin (kapitalist düzen) yalanlarından ikincisini ele alalım. Özgürlükler ve demokrasi yalanından bahsedelim. Dünyaya nasıl demokrasi ihraç ettikleri ve kendileri gibi olmayanları veya sömürü çarkına hizmet etmeyenleri nasıl hizaya getirdikleri malûm. Kapitalist düzen, Marksizmin aksine, insan fıtratını tanıyor ama ruhanî tarafını değil nefsanî tarafını. Ve insanın nefsanî hazlarını istismar üzerine bir düzen kuruyor. Buna özgürlükler diyor ve insanın zarurî ihtiyaçlarını (yeme-içme-barınma) istismar ederek bunların peşinde kölece yaşamasını temin ediyor. Adeta insan işi-dişi-evi arasında bir kısır döngüye mahkûm ediliyor ve bu arada sunulan bedenî zevklerle avunması isteniyor-emrediliyor. Ama temelde kölece bir yaşam var ve bir an kendi kendi ile başbaşa kalacak fırsat verilmiyor. Ruhî özgürlük tanınmıyor. Çünkü böyle bir durumda rejimleri tehlikeye gireceği gibi fertlerin alternatif sistemlere kayacağından korkuyorlar. Bunun için insanın önünde ömrü boyunca ulaşamayacağı bir havuç var, onun peşinden koşuyor: Doyamayacağı nefsanî hazlar ve bitmeyen ihtiyaçlar. Bu köleliğin sistemleşmiş hâli “özgürlük” oluyor. Yani mide ve apış arası için koşma özgürlüğü var. İnsanın bedenî ihtiyaçları ve meşru hazları vardır ama insan sadece nefsini ve midesinin düşünen bir varlık değildir. Modernizm, özgürlüklerden dem vuruyor ama insanda orijinal bir şey bırakmadı ve insanı “tek tipleştirdi-sıradanlaştırdı”. Sanatta, edebiyatta, kültürde her şeyde metalaştırdı, insanın üslup ve şahsiyeti kayboldu. Herkes sürü formatına sokuldu, tükettiği kadar adam muamelesi gördü, sıradanlaşmak ve bencilleşmek “özel hayat” oldu. Hâlbuki kendine has özel bir şey üretilmedi, kendine has tahassüs ve tefekkür ve buna bağlı “özel eser” zuhur etmedi. Öyle ki insan kendi varoluşunu bile yaşayamadı. Özgür fertler değil, sanal ve birbirinin kopyası bireyler üretildi. Özgürlükler kısmına işin ideolojik ve siyasî renginden dolayı şu mevzuyu da katmak istiyorum. Allah inancına sahip olmadıkları için, ilmî belge ve bulgular aksini göstermesine rağmen Darwin’in maymundan geldik tahayyülüne sarılırlar. Evrenin başlangıcı olduğunu ifade eden big-bang teorisinin ispatlanması (%80 olarak), Einstein ve Kuantum mekaniğinin determinist anlayışı yıkmasına rağmen Batı’nın materyalist ilim ve eğitim anlayışı hâlâ devamda ve bizdeki Kemalizm’den kalma sistem de buna ayarlıdır. Muhafazakâr hükümette materyalist ve hedonist nesiller yetişmesi bunun için. Modernizmin üçüncü yalanı, özgürlük maskesi altından kadın istismarıdır. Öyle ki kadın ve erkek eşittir sözü nass gibi herkesin ağzındadır. Elma ile armutlar eşitmiş gibi veya toplanırmış gibi. 50 kiloluk güreşçi ile 100 kiloluk güreşçiyi aynı mindere çıkarırsan, bundan zarar görecek olan yaradılış icabı daha narin ve daha zayıf olandır. Yani, kadın ve erkek eşit değil, eşdeğerdir; müsavi değil, muadildir. Eşitlik mevzuu… Söylediklerimiz yanlış anlaşılmasın. Hak ve görevleri ifa bakımından erkek ve kadın eşittir. Ama hak ve görevlerin kapsamı farklıdır ve inancımız gereği bu husus İslâm’a göre belirlenir. En adil ve fıtrata uygun olan da İslâm’ın hak ve özgürlükleri ve çizdiği çerçevedir. Herkes haddini bilmeli sınırını aşmamalı. Adalet ancak böyle olur. Batı dünya görüşü materyalist temelde olduğu için işin ruh yönünü ihmal eder ve fıtrata aykırı çelişkilerle doludur. Neticesi de meydandadır. Batı’da metres hayatı, gayrimeşru çocuk vs. yaygındır, aile bağları zayıftır. İslâm ilkeleri pırıl pırıl ortada iken (mesela yuva kelimesi “ev” değil, ruhî bir sıcaklık ifade eder) ve en adil çözümü göstermişken, Allah’ın en sevdiği fiil karı-kocanın münasebeti olarak gösterilmişken, buna rağmen vazifelerini yapmayan her cins kendinden mesuldür. Bunda modern hayatın etkisi de sanıldığından çoktur, muhafazakâr ailelerde de modernizmin bakış açısı maalesef yaygındır. İslâm’a göre her kul vazifelerinden mesuldür. Yani hak ve vazifelerin kapsamı fıtrata göre farklı bile olsa, vazifelerin yerine getirilmesi bakımından şeriat önünde herkes eşittir, aynı derecede sorumludur. “Olmadığı mananın maliki görülmek veya gösterilmek” işimize gelse bile, aldatıcıdır, fayda değil, zarar vericidir. Kadının güya özgürlük ve eşitlik adına ölüm riski taşıyan veya otorite gereken işlerde yöneticilik yapması da fıtratına uygun olmadığı gibi olumsuz neticeler verir. İmamlık ve hâkimlikte de mahzurlu durumlar vardır. Batı emperyalizminin istediği toplumları bozmak ve bundan istifade etmektir. Yoksa kadını falan düşündüklerinden değil. 15. asra kadar kadını şeytan olarak gören Batı’nın bu kadın sevdası aldatmaca ve istismardır. Çağdaşlık, özgürlük vs. işin hikâyesidir. Kadın hakları maskesi altında kapitalist düzeni yaşatmaya yönelik aldatmaca vardır, kadın ve erkek için huzur yoktur. Zira kadının üzerine düşen mesuliyetleri layıkıyla yerine getirememesinde tabiri caizse kadının kadın olamamasındaki en önemli sebep de erkeklerin erkek olma hususiyetini kaybetmesidir. İslâm’ın üstünlükleri Batı ile mukayese edilemeyecek kadar açıktır. Propaganda edilen kadın mevzuunda şunu aktarmak yeterlidir. “Kadın diri diri gömülürken, onu oradan çıkarıp ayaklarının altına cenneti seren dinin adıdır İslâm.” (Necip Fazıl Kısakürek) Kadın üzerinden eleştiri yapmanın ve kadının zayıflığını ve toyluğunu fırsat bilerek suçu kadına atmanın ucuzcu bir yönü var, çoğu kere de yanlış tesbitlere çıkıyor. Biz burada Batı hayat tarzını (modernist anlayışı) eleştiriyoruz ve Batı’nın insan tanımının yanlış ve arızalı olduğunu söylüyoruz. Şunu da ilave edelim ki, insan ne niyetle bakarsa onu görür. İyi gözlü bakmak bize İslâm’ın tavsiyesidir. Kılık-kıyafete göre hüküm vermekte acele etmeyelim. 15 Temmuz’da gördük ki örtülüsü örtüsüzü, içeni içmeyeni sokağa çıktı. Şekille insanları yargılamak hatalıdır. Amelin imandan bir cüz olmadığını (günaha rağmen imanın kalabileceğini) akaid-kelâm kitaplarından, İmam-ı Azam’dan biliyoruz. İtikadı bozuk namaz kılan Fettoşçudansa, meyhaneden çıkıp tankın önüne dikilen bin kere makbuldür, şeriata göre böyledir. Modernizm hem erkeği, hem kadını bozdu. Olayı böyle değerlendirmek gerçekçidir. Kadını günah keçisi yapmak doğru değildir. “Kadın bu kadar meydanda ama mutlu mu?” sorusunu da sormalıyız. Kapitalist zulüm düzeninin tüketim toplumuna alet edileceğine, kendi yaratılışına uygun ortamlara kavuşması onun için altın değerinde olan analık üzerinde bulunması daha tabiî ve sağlıklıdır. Ama kapitalist bakış açısı böyle değildir ve bundan herkes muztariptir. Kapitalizmin kadın istismarını eleştiriyoruz. Yoksa meselemiz insan meselesidir, bu açıdan cinsiyet ayrımı da yoktur. Kapitalizm kadını istismar ederken, erkeği de istismar etmiş, onu rolünün ve vasıflarının dışına taşımıştır. Amil ve yönetici olması gereken erkek vasfı da kapitalizm cenderesinde ezilmiştir. Demek ki bu bir ideoloji mevzuu olmuştur ve erkek-kadın ancak hakikî bir dünya görüşü etrafında birleşince kısır tartışmalar bitecek ve yanak yanağa Allah’a gidecektir. Ayrı kurtuluş yoktur; birlikte battık, birlikte çıkacağız. Uluslararası fuhuş sektörünün de koruyucusu ve yöneticisi olan kapitalist ağababalar aynı zamanda pezevenk başıdırlar. Onların kibar görüntülerine, iyi aile babası rolü oynamalarına bakmayın. Çünkü moda, fuhuş, eğlence, kozmetik vs. büyük bir pazar olup tüketim toplumuna ve kapitalist düzene hizmet edicidir. Onun için silah zoruyla işgal ettikleri ülkelere bol bol bu pislikleri de ihraç ederler, Medenîlik ve Batılı hayat tarzı olarak. Kadını vitrine çıkarmaları da kadını sevdikleri için falan değil, Kadını meta olarak kullanmaları ve Batılı hayat tarzının argümanı yapma arzularındandır. Yoksa kadına ne istersin diye sordukları yoktur. Uyacaksın, uymazsan uydururlar hesabı. BM ve NATO bunun için var zaten. Mazlumun hakkını aramak için değil. İşte Filistin, Bosna, Çeçenistan, Türkistan vs… Nasıl ki istismar suçtur ve din istismarı en kötüsüdür (dindarlığın gereklerini istemek değil, din adına insanları aldatmaktır) kadın istismarı da suç olmalıdır. Uluslararası fuhuş sektörü demek olan manken ve moda pazarlama ve bunun alt ürünleri de istismara girmektedir. Aynı şekilde erkek istismarı da yasak olmalıdır. Mesela 15-16 yaşında kanı kaynayan bir gencin ayakları altına çıbıldaklığı, uyuşturucunun her çeşidini, fahişenin her yaştakini, bütün kumar oyunlarını emre amade etmek ne demektir? “İstediğini seç beğen al” özgürlüğü şeytancadır. Bu organizasyonun adı özgürlük değil, bu devletin adı da hukuk devleti değildir. Zaten hukukun içini de şeytanca doldururlar, terazileri hep hileli tartar. Batı’nın çifte standardı malûmdur. Çeteciliği organize ettiler, uluslararası hukuk dediler. Uymazsan darbelerle, ambargolarla devirdiler. 15 Temmuz hadisesi, pezevenkçibaşı Fetö’nün uluslararası sistemi yaşatması değil midir? ABD köpekleri ahlâk, fazilet, şahsiyet sahibi olamaz. Tabandaki dahî hepsi “ılıman İslâm” projesiyle yavşamıştır. Fetöcü türbanlılar dahî bu düzenin hizmetkârı olmaktadır. Türban bez parçası değildir, ama modernizm bütün değerleri yozlaştırdığı gibi bunu da yozlaştırmak istemiştir. Demek ki inanç ve zihniyet, örtüden önce gelir. Batıcı sisteme nefreti olmayan istediği kadar namaz kılsın, İslâmî ilimleri okusun yavşamaktan ve yoldan çıkmaktan kurtulamaz. Batıcı düzenin devamında yana olmak ferdî günah işlemekten (velev ki büyük günah olsun) daha büyük günahtır ve imana taalluk eder, Batı ile entegrasyon ayniyle küfürdür. Hatasını anlayıp safını düzeltene bir şey diyemeyiz, geçmişini kurcalamak yoktur. Kanunda suç tanımına giren bir fiil varsa onu bilemeyiz. İslâm karşıtlarının ve çağdaş yaşamı destekleme gibi uyduruk ve Batı ajanı yapılanmaların “mini eteğime ve şortuma karışma” tarzında gösterileri oluyor. Buna karşılık 13-14 yaşındaki bir delikanlının her türlü cinsel saldırıya açık bırakılmasına, pornosundan uyuşturucusuna kadar her türlü pisliğin okullara varıncaya kadar ayağına kadar gelmesine nazaran, “delikanlının donuna karışma, onu fuhuş pazarına meta etme!” diyebiliriz. Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın, herkes nefsinden sorumludur ve kimse tahrik oldum bahanesine sığınamaz. Fakat ebeveyn olarak şunu söylüyorum ki, gençleri evliya sabrı ile mi yetiştirdik ki bu kadar rahatız. Nihayet kız-erkek hepsi bizim evladımız ve neslimiz. Birçok faciayı görüyoruz, biliyoruz, çirkin işler 12-14 yaşına kadar inmiş, bize kimse çağdaşlık masalı okumasın, pezevenklik taslamasın! Kapitalist düzen ağababaları faizden beslendiği için iktisadî hayat için faizin vazgeçilmez olduğu algısını ustaca işlerler ve bütün ticarî ilişkiler içine faiz illetini sokarlar. Ki, faizden başka kurtuluş yolu kalmasın. Sistemleri faizle kurulduğu için faizi kaçınılmaz gösterirler ama bunun aksini de kurmak pekâlâ mümkün. Bu da sistemi tepeden tırnağa değiştirmek ve devrim demek. Bu da insanoğluna özgü inkılaptır, değişim ve yenileşmedir. Kapitalizme ve faiz prangasına, onların özgürlük ve modernizm yalanlarına mahkûm olmak zorunda değiliz. Hâlâ prangalarımız olsa bile, prangalara razı olup olmamak elimizdedir. Baran Dergisi 553. Sayı

Suriye Denklemi

Suriye, birden fazla çok bilinmeyenli denklemin iç içe geçerek çözüm beklediği bir hâl almış vaziyette. Bir tarafta Suriye’deki kuyrukçuları vasıtasıyla iş gören Batılı devletler var. Bir tarafta Akdeniz’deki varlığını idame ettirmek üzere rejime kol kanat geren Rusya. Bir diğer tarafta ise avuçlarını ovuşturarak Suriye’nin parçalanışını seyreden Yahudi. Bununla beraber içeride İslâm’dan başka her türlü mihraka hizmet eden IŞİD ve kendisini El Kaide’ye nisbet eden, adı tıpkı PYD gibi her gün değişen El-Nusra. Suriye’deki milletin kahir ekseriyetini teşkil eden Ehl-i Sünnet Vel Cemaate bağlı millî direnişçiler ve masum siviller de var tabiî. Ve Suriye meselesinin artık bir sınır güvenliğinden ibaret olmaktan çıkarak istikbâl ve iç güvenlik meselesi hâline geldiği Türkiye. Suriye’deki gibi denklemlerde, teferruata inildikçe bir müddet sonra meselenin künhü elden kaçar ve en basit sorunlar bile içinden çıkılmaz girift problemlere dönüşür. Ölçü ve ölçüler manzumesi esaslardan doğan prensibler, işte bunun için vardır. Her ne kadar günümüz dünyasında ân be ân ölçütler değişiyor ve bunun adına “esnek politika” deniyorsa da, esasında sabit olan prensibler nezdinde gün be gün politikanın değişmesidir esneklik. Meselâ Türkiye’den misâl verelim; Türkiye’nin Suriye meselesine bakışındaki ölçütü nedir? Suriye iç savaşının başladığı tarihten beri bakacak olursak, Türkiye’nin ölçütünün defalarca kez değiştiğini görürüz. Zaten bugün Suriye’nin Türkiye açısından çözümsüz olmasının temel sebebi de bu değişimdir. Bunun yerine kötü bile olsa bir ölçüte sadık kalmak, sahadaki duruma göre her gün yeniden güncellenecek olan taktik açısından çelici değil, bütünleyici olacaktır. *** Başlarda Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde inşa edilen Suriye politikası büyük bir hızla iflâs etti. Arkasından Türkiye IŞİD destekçisi ilân edildi. Bu yaftadan kurtulmak adına büyük bir stratejik hata yapıldı ve PYD’nin IŞİD’in elinden kurtulmasında Türkiye kendi sınırlarını açtı. Bunun hemen ardından Rus uçağının vurulmasıyla beraber Türkiye’nin Suriye içlerindeki nüfuz alanı daraldı ve kendi sınırları içine kendi kendisini hapsetmiş oldu. Bu durumu fırsat bilen PKK/PYD, Amerika’dan aldığı destek ile bölgedeki ilerleyişini hızlandırdı ve neredeyse Türkiye’nin güneyini boydan boya kat eden bir koridor açtı. Türkiye’nin Rusya ile anlaşmasından sonra bu koridora karşı cılız bir reaksiyon olarak, Fırat Kalkanı Operasyonu gerçekleştirildi. Harita okumasını ortaokul seviyesinde bilen herkesin üzerinde ittifak edeceği üzere, bu hâmle akim kaldı. İleriye taşınamadı. Şimdilerde ise Siyonist Yahudi’ye hizmeti cana minnet bilen Emperyalistlerin yeni bir Suriye tahayyülü ile karşı karşı karşıya kaldık. *** Evvelâ vaziyeti izah edelim... Halep düşerken, açılan koridorlar üzerinden bölgedeki Ehl-i Sünnet Vel Cemaat direniş grupları ve ahâli İdlib’e taşınmıştı. Yine aynı dönemde İran, Rusya ve Türkiye arasında ateşkes anlaşması imzalanmıştı. Grupların kendileri dışındakilere karşı imzalamış olduğu anlaşmaya sadık kalındı kalınmasına da, bu dönemde El-Nusra, Amerika’nın ÖSO’nun elindeki silahları toplaması ve zayıflaması neticesinde İdlib’teki yönetimi ele geçirdi. Şimdi de Amerika ve Rusya diyor ki; El Kaide’nin bir unsuru olan Nusra, -ki adını Şam’ın Fethi Cebhesi olarak değiştirmiştir- İdlib’te barınamaz. Burada Amerika’nın, İdlib’te hâkimiyeti ele geçiren El Nusra’ya karşı PKK/PYD ile ortak bir şekilde hareket etmek suretiyle sınırımıza yeniden sınır çizmek üzere kurgulanan Kürt devletini Akdeniz’e ulaştırmak üzere bir politika izlediği açık. Bununla beraber Rusya’nın da artık kurulduğuna kani olduğu Kürt Devleti’ni tek başına Amerika’ya bırakmamak üzere PKK/PYD’ye hiç olmazsa göz yumduğu da açık. Yani Türkiye için bir bakıma işler sarpa sarmış vaziyette. *** Şimdi Türkiye ne yapabilir? Türkiye’nin birinci önceliği Rusya ve İran ile masada bu meseleyi çözüme kavuşturmak. Çünkü artık Türkiye biliyor ki, Amerika’nın sözüne güvenilmez. Tabiî bu durumda Türkiye masaya zayıf bir elle oturuyor ve karşılıklı anlaşmadan ziyade, “ne buyurursunuz efendim” gibi bir manzara hâsıl oluyor. İkinci seçenek ise TSK’nin İdlib’e girmesi ve El-Nusra’yı oradan söküp atması. Bu seçenek de birçok bakımdan sıkıntılı. Bir kere Fırat Kalkan Operasyonunda olduğu gibi Suriye’deki milis kuvvetlerden müteşekkil güçlü bir destek artık yanında yok. Bununla beraber içeride iktidara muhalefet edebilmek adına leş kargası gibi şehit cenazeleri bekleyen dış destekli ciddî bir güruh var. Yine El-Nusra’ya karşı yapılacak bir operasyonun Müslüman Anadolu İnsanı tarafından nasıl karşılanacağı da, Türkiye’nin aklını kurcalayan sorulardan bir diğeri; neticede iktidarın yanında 15 Temmuz gecesi de görüldüğü gibi yalnız Müslüman Anadolu İnsanı kalmış vaziyette ve bu birlik gerçekten de çok önemli. *** Bilhassa siyaset ve savaş sahnesinde bir grubun, kesimin ve milletin Müslüman Anadolu İnsanı nezdinde kıymetini tayin eden ölçüt, onun İslâm’a hizmet etmek noktasında ortaya koyduğu iş ve eserdir. IŞİD ve El Nusra gibi Vehhabî örgütlerin, Suriye direnişinin başladığı günden beri kime hizmet ettikleri ise son derece açıktır. Adeta Suriye’nin kâhir çoğunluğunu meydana getiren Ehl-i Sünnet Vel Cemaat ahalinin yok edilip halkın selefîlik adı altında harici zihniyetli bir hale dönüşmesi için çalışan her iki yapının Suriye’de ne İslâm’a ve ne de Müslümanlara bugüne kadar bir hayrı dokunmamıştır. Bu iki örgütün faaliyetleri neticesinde yapılan dış destekli operasyon ve ağır bombardımanlar neticesinde Suriye’nin Ehl-i Sünnet olan demografik dokusu tahrib edilmiştir. Tabiî hemen akla şu suâl de geliyor; bunlar gerçekten şuurlu hain mi, yoksa “saf ve temiz” ahmaklar mı? Açık konuşmak gerekirse, birincisi mi daha kötü yoksa ikincisi mi bilemedik. Her halükârda Türkiye’nin İdlib’te El-Nusra’ya yönelik olarak bir operasyon gerçekleştirmek suretiyle İdlib’i yeniden ÖSO’nun hâkimiyetine bırakmasında bir beis yok. Fakat, Suriye özeli başta olmak üzere dış politikada herhangi bir ölçütü olmayan Türkiye’nin, bundan sonraki hamlesi ne olacak? Hadi diyelim ki İdlib meselesi çözüldü; görünen o ki hemen akabinde benzer başka sorunlar da ortaya çıkacak ve Türkiye her seferinde önüne çıkacak yeni meseleler için palyatif çözümler üretmekten öte bir adım atamayacak mı? Şimdi, bu kafayla İdlib’e operasyon düzenlenecek olursa, biz biliyoruz ki, bu operasyon da tıpkı Fırat Kalkanı’nda olduğu gibi akim kalacak. Çünkü Türkiye’nin Suriye ile alâkalı bütün bir politikası yok. Çünkü Türkiye’nin Suriye için alternatifleriyle beraber hazırlamış olduğu, adım adım kurgulanmış bir stratejisi yok. *** Hâsılı kelâm, bir günü daha kurtarmak adına İdlib’e operasyon yapılmasında, Ehl-i Sünnet Vel Cemaatin zarar görmesine vesile teşkil eden IŞİD gibi El-Nusra’nın da dehlenmesinde bir beis yok. Asıl mesele ise ondan sonraki adımın ne olacağı. Amerika, yalnız güney sınırımızda PKK/PYD’ye destek vererek değil, Bulgaristan ve Gürcistan sınırlarına da yığınak yapmak suretiyle niyetini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Türkiye ise hâlen salağa yatma politikasını sürdürmekte ısrar ediyor. Bu ısrar neticesinde elde edilebilecek bir şey yok. Anadolu öyle veya böyle sıradaki hedef olacak. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’de geçer akçe olan bütün dengeleri alt üst edecek bir adım atması gerekiyor ki, karşı taraf kafa konforunu yeniden sağlayana kadar geçecek zaman zarfında biz de nefeslenmeye fırsat bulalım. *** Suriye özelinde ve dünya genelinde süregelen savaşı simetrik olarak kazanmamız oldukça güç. Dolayısıyla her gün yeni bir adımla bu savaşın simetrisini bozmak ve asimetrik plana taşımak zorundayız ki, kazanacak mecraya sokabilelim. Bununla beraber tek bir hamle yapıp simetriyi bozmakta kâfi değil; neticede bozulan her dengenin yerine hemen bir yenisi inşa ediliyor ve simetri tesis ediliyor. Dolayısıyla sürekli bir şekilde simetriyi bozacak hesablı kitablı adımlar atmak, böylelikle de savaşın simetrik plana taşınmasına müsaade etmemek zorundayız. Tüm bunların yanında bilhassa siyasetçi ve karanlık kafalı aydınlarımız, bir yandan savaşmayı ve diğer yandan da iç meselelerimizi eşzamanlı olarak çözüme kavuşturmayı paradoks zannediyorlarsa da, her ikisini de beraber sürdürmek mecburiyetindeyiz. Bunun içinde vasıta ve gayelik teşkil edecek, baştan sona tutarlı bir sisteme ihtiyaç duyduğumuz bedahet. Bu “bütün fikir sistemi”nin emrinde siyaset ve bu siyasetin emrinde yumruk… Baran Dergisi 553. Sayı

Faiz Türleri

Geçen sayımızda faizin tarifini yapıp kısaca bazı türlerinden bahsetmiştik. Bu hafta diğer türlerine bir göz atacağız. Meselenin daha iyi kavranılması ve faizin nasıl dallanıp budaklandırıldığının, hayatın her sahasına sokulduğunun anlaşılması için bu altlıkları vermemiz gerektiği kanaatindeyiz. Tatbikine göre faiz türleri Basit faiz: Normal olarak faizin, vadenin sonunda anaparayla birlikte ödendiği türüne denir. Hesap etmesi kolaydır, çerçevesi nettir. Üzerinde anlaşılan faiz oranıyla, gerçekleşen arasında fark yoktur. Kâğıt üzerinde faiz denince kastedilen, basit faizdir. Ancak bu tür faiz, en azından borç alan açısından, bankacılık sektöründe yürürlükte değildir. Diğer hileli faizlere bir çeşit haklılık kazandırması açısından aslında en habis olanıdır. İslâm’da yasakların niçin net olduğu, haram edilen bir fiili andıran her tür faaliyetten kaçınılmasının teşvik edilmesinin sebebini sadece bu faiz türüne bakarak bile anlayabiliriz. Bileşik (Mürekkeb) Faiz: Geçmiş dönem faizinin de anaparaya eklenmesiyle yeni dönemde elde edilen faiz getirisine bileşik faiz denir. Ayrıca vade-faiz münasebetiyle oynayarak da icra edilir. Anaparayı habisleştirip kabartan işte bu “bileşik faiz”dir. Buna, faiz üzerine faiz işletilmesi de diyebiliriz. Mesela, bir yıl vadeli bir ticari kredide, vadede borç tasfiye edilmeden evvel, senede dört kez faiz tahsil edilir. Bu yüzden bankanın müşteriye sözgelimi % 60 olarak ilan ettiği faiz oranı, gerçekte % 75 oranında gerçekleşir. Anapara ve faizin aylık taksitlere bölündüğü kredi kartı borçlarında mürekkeb faiz çok daha yüksek seviyelerde gerçekleşir. Hiçbir banka (veya malî kuruluş) kredi müşterisine bileşik faiz oranını söylemez. Ancak ilginçtir ki, aynı bankalar hazine bonosu pazarlarken müşteriye sağladıkları nemadaki bileşik faizi muhakkak hem de ön plana çıkararak bildirmektedirler. İskonto Faizi: Faizin hesaplanarak, önceden anaparadan düşülmesi suretiyle net bakiyenin ödenmesidir ve borçlu yönünden genellikle aldatıcıdır. Örneğin, banka, faktöring şirketi veya başka bir alacaklı tarafından yıllık % 40 olarak söylenen 6 ay vadeli bir iskonto faizi aslında yıllık % 56 olarak gerçekleşir. Temerrüt (direnme) faizi: Borcunu zamanında ödeyemeyen borçluya daha yüksek bir faiz oranının tatbik edilmesidir. Borçluların daima kötü niyetli olduğu ve kasten borcunu ödemediği varsayımına dayanır. Temerrüt faizi mükellefi olmak için borçlunun kusuru olup olmadığı araştırılmaz. Alacaklının temerrüt faizine hak kazanmak için zararını kanıtlaması gerekmediği gibi, borçlu da kusursuzluğunu ispatlayıp, faizden kurtulamaz. Gecikme Faizi: Alacağını vadesinde tahsil edemeyen alacaklının, bu yüzden uğradığı farz edilen zararın karşılığıdır. Yani alacaklının maruz kaldığı zararı karşılamayı hedefleyen bir tazminat mahiyetindedir. Alacaklının zararı ispat etmesi gerekmez, borcun ödenmesindeki gecikme yeterli sebeptir. Borçlunun, borcunu ödememe gerekçesinin de aynı biçimde ehemmiyeti yoktur. Bütün geciken ödemelere bir kural olarak tatbik edilir. Cezai faiz: Sözleşmeye esastan ya da usulden uymayan borçluya uygulanır. Sadece para borçları değil, her türlü borç için söz konusu olabilir. Kanunî Faiz: Tarafların iradesine bağlı olmaksızın kanundan kaynaklanır. Taraflar bir mukaveleye faiz şartı koymasalar bile, para borcunu eda etmeyen aleyhine kanunî faiz doğar. Bu rakam, umumiyetle piyasadaki faiz oranlarının üzerinde olur. Akdî Faiz: Bir alacak türü için faiz yürütülebileceğine dair yasalarda bir hüküm bulunmasa bile, tarafların karşılıklı iradesiyle bir faiz kararlaştırılabilir ve mukaveleye konulabilir. Kurumlara göre faiz türleri Banka Faizleri: Bankaların uyguladığı faizler başlıca iki gruba ayrılmaktadır: a) Mevduat faizi, b) kredi faizi. Mevduat faizi: Bankalarda mevduat hesabı açtırıldığında yatırılan paraya alınan faizdir. Para yatırana mudi denir. Bu, ferden ya da kurumsal olarak, bankacılık işi yapmayan kişilere yönelik bir işlemdir. Vadelerine göre sınıflandırırsak iki türlü mevduat vardır: Vadesiz mevduat, vadeli mevduat. Bankalar ilkine faiz vermezken, ikincisine ise miktara ve vadeye göre değişen oranlarda faiz ödemektedirler. Bankalar, şubeye gitmeden açılan ve adına e-mevduat denilen mevduat hesaplarını desteklemek için genellikle bu hesaplara biraz daha yüksek faiz vermektedirler. Türkiye’de vadeli mevduatın ağırlığı (toplam mevduatın % 87’si) ortalama 1-3 ay arası vadeye sahiptir. Bu aralıkta vadeler için de günümüzdeki faiz ortalama olarak oranı yıllık % 7,5 dolayındadır. Bu faiz nominal faizdir. Nominal faiz oranı; görünürdeki faiz demektir. 6 aya kadar vadeli mevduat hesabından elde edilen faizden % 15 gelir vergisi stopajı uygulanmaktadır. Bu durumda ele geçen üzerinde hesaplarsak gerçek faiz oranı yaklaşık olarak % 6,4’e gelir. Gerçek faiz oranı; nominal faizden stopaj yoluyla kesilen gelir vergisi düşülerek hesaplanan faizdir. Bunların dışında bankalar ticari mevduat adı altında kurumlardan da mevduat kabul eder ve faiz öderler. Faizsiz bankacılık adı altında çalışan finans kurumlarının “kar ortaklığı” adıyla verdikleri paralar, mudiye ödenecek miktar baştan belli olduğundan, bu faiz kategorisi altına alınabilir. Kredi faizi ise bankaların açtıkları kredilere uyguladıkları faizlere verilen addır. Bankaların çeşitli adlar altında farklı kesimlere açtıkları krediler söz konusudur. Bunları; kurumsal/ticari krediler, kobi kredileri ve bireysel krediler (tüketici kredileri ve kredi kartları) olarak sınıflandırmak mümkün… Tüketici kredileri de başlıca taşıt kredileri, konut kredileri ve diğer krediler olarak üçe ayrılmaktadır. Kredilerin her birinin faiz oranı farklıdır. Bugün için tüketici kredileri için ortalama olarak % 1,3 dolayında aylık ortalama faiz oranından söz edebiliriz. Ticarî faiz oranları ise kurumlara göre farklı oranlar taşıyabilmektedir. Bankaların açtıkları kredide ana kaynak, mudilerin yatırdıkları paralardır. Elbette bankaların verdiği kredilerde uyguladığı faiz türü ve oranı, mudilerine uyguladığı faiz türü ve oranı ile aynı değildir. Oran olarak alacaklılarına (mudilerine) her zaman daha düşük, borçlularına daha yüksek oranda faiz uygularlar. Ama asıl göz boyacılık türdedir: Mudilerine basit faizle geri ödemek üzere hesap açarken, verdiği kredilerde bileşik faiz tatbik ederler. Merkez Bankası nominal faiz oranı, mesela, % 10 iken, bankalar bunu baz kabul edip asgari % 10,5 faiz uygular. Ancak Merkez Bankası’nın bu oranı yıllık ödeme içindir; yani alınan paranın bir yıl sonra faiziyle beraber geri ödenmesi durumunda geçerli olan faiz oranıdır. Hâlbuki bankalar, verdikleri borçlar için hemen bir ay sonrasından itibaren ödenmek üzere taksitlendirme yaparlar. Yani bankaların bir yılı aslında 6 aydır. Bu da faizin iki katı, % 21 olması demektir. Bundan başka yine bankalar, anapara-faiz taksitlendirme oranını, ilk aylarda anapara aleyhine oluştururlar. Kredi alan, ilk önce çoğunlukla faizi öder. Borcun erken kapatılmak istenmesi durumunda, iskonto faizini düşük tutup azami faiz alabilmeyi hedefleyen bir operasyondur bu. Bu oran bankadan bankaya çok az farkla tatbik olunur ve umumiyetle faizin, bilhassa erken kapatılma durumunda % 35-40’a erişmesini sağlayacak bir yöntemdir. Kısacası Cumhurbaşkanı’nın “bizim paramızı bize fahiş faiz oranlarıyla geri veriyorlar, tefecilik yapıyorlar” dediği durum budur. 2016 yılı için, dünya ortalamasının üzerinde, 20 milyar lira civarında vergisi ödenmiş net gelir beyan etmelerini sağlayan, işte bu tür manipülasyonlardır. Hem de Türkiye’de birçok sektör kan ağlarken elde ediliyor bu kâr… Ayak oyunlarıyla –borç-alacak dengesini ayarlayarak kârı bir sonraki vergi dönemine tehir etme, birçok kalemi şişirip masraf gösterme, vs.- gerçek gelirlerini gizlemelerini saymıyoruz bile. Faizsiz bankalar, kredi kullandırırken, araba, ev gibi somut bir malın varlığını şart koştuklarından, şeran caiz olan bir çeşit murabehe uygulamaktadırlar. Ancak, tabiatı icabı ticarî gaye güden bu çeşit muamelelerin meşruiyeti, İslâm devletinde helal olsa da, mevcut vasat içerisinde şüphelidir. Devlet Faizleri: A)Tahvil ve Bono (DİBS) Faizleri ve Gösterge Faiz Hazine, kamu kesimi açıklarını kapatmak ve geçmiş yıllardan gelen anapara ve faiz borçlarını ödeyebilmek için iç ve dış borçlanma yapmaktadır. İç borçlanmayı Devlet Tahvili (vadesi 1 yıl ve daha uzun kâğıtlar) ya da Hazine Bonosu (vadesi 1 yıldan kısa kâğıtlar) ile yapmaktadır. Bu borçlanma kâğıtlarının hepsine Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) adı verilmektedir. Hazine iç borçlanmayı ağırlıklı olarak ihale yöntemiyle yapmakta ve faiz oranı da bu ihalelerde belirlenmektedir. Hazinenin iç borçlanma ihalelerinde belirlenen faiz DİBS ya da Hazine Faizi adıyla anılmaktadır. DİBS’leri ihale sırasında yani birinci elden bankalar almaktadırlar. Bankalar daha sonra bu kâğıtları piyasada satarlar. Böylece piyasada bir ikinci el fiyatı ve faizi oluşur. Gösterge faiz ise, vadesine 2 yıl kalmış, 3 ayda bir kupon ödemeli ve tedavülü yoğun Devlet Tahvilinin tali piyasadaki faizine verilen addır. Bugün için gösterge faiz TRT130515T11 numaralı Devlet tahvilinin faizidir ve oranı % 9,25’dir. Paranın (veya başka herhangi bir değerin) kâr etmeden ya da faiz almadan tedavülü mevcut ortamda düşünülemediğinden, bu faiz pek çok işlem için referans olarak alınmaktadır ve bu yüzden de adı “gösterge faiz”dir. Elbette bu tahvilleri alan bankaların, belli bir komisyonla bunları satmalarından ötürü yine kâr ettikleri açıktır. Türkiye’de sistem öyle kurgulanmış ki bankaların zarar etmeleri, içleri boşaltılmadıkları takdirde, neredeyse imkânsızdır. Şu anda bankaların (doğrudan veya ortak olarak) % 70’inin yabancıların elinde bulunmasının en büyük sebebi budur. Elde ettikleri kârı, rahatlıkla yurtdışına çıkarmalarının önünde de bir engel bulunmamaktadır. B) TCMB’nın Faizleri Bir hafta vadeli repo işlemlerine uygulanan faiz (politika faizi): TCMB, 1 hafta vade ile repo ihalesi açar, bankalar ellerindeki tahvil ve bonoları TCMB’ye verip karşılığında para alırlar. Vade sonunda parayı iade edip kâğıtlarını geri alırlar. TCMB bu araçla banka ve finans kurumlarının piyasada uyguladığı faiz oranlarını, bankalardan alınan kredilerin miktarını, hisse senedi ve döviz gibi varlıkların fiyatlarını etkileyebilir. Bu işleme uygulanan faiz oranı bugün itibariyle yıllık % 4,50’tur. Gecelik işlemlerde uygulanan faiz (gecelik faiz, fonlama faizi): TCMB’nin, hesaplarını kapatabilmek için gecelik olarak borç almak ya da ellerinde kalan paraları gecelik olarak borç vermek isteyen bankalara uyguladığı faize bu ad verilmektedir. Piyasada gecelik faizlerin oluşturduğu açıklığa “faiz koridoru”, bu faizlere de “koridor faizi” denmektedir. TCMB, bu yolla tâlî piyasada oluşan kısa vadeli faiz oranlarını, döviz kurlarını ve kredilerin büyüme hızını etkilemeye çalışmaktadır. TCMB’nin gecelik borç almada uyguladığı faiz oranı bugün için yıllık % 3,5, gecelik borç vermede uyguladığı faiz oranı yıllık % 6,5’tur. 90’lı yıllarda bu oran bir ara %8000’leri görmüştü. Varın siz hesab edin soygunun çapını… Geç likidite penceresi faizi: Hesaplarını kapatmak ya da ellerinde bulunan parayı borç vermek için son ana kadar bekleyen bankalara uygulanan caydırıcı faiz oranlarını kapsayan bir uygulamadır. (Yazımızda Sami Uslu ve Mahfi Eğilmez’in makalelerinden faydalandık.) Baran Dergisi 553. Sayı

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu ve Miras Sahibi Kim?- I

Giriş Başlık hakkında ve ikaz mahiyetinde bir yorum: “Ramazan Müjdesi” ibaresi Baran Dergisi’nin 546. sayısında yayımlanan İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun her bir cümlesi atom bombası keyfiyetini haiz “Ölüm Odası”nın muhtevasına işaret etmektedir. “Hayat Odası” diyebileceğimiz söz konusu yazıdan aşağıda uzun bir alıntı yapılmış olup, bu alıntı, hem bu yazının hem de topyekûn yazılarımızın muhtevasını kendinde toplayan “merkezî halka” keyfiyetindedir. “Horoz Borcu ve Miras Sahibi Kim?” ibaresi, ilkin Sokrat’ın Eflatun’dan beklentilerine bir işaret olmakla birlikte, aslında bununla “fikirde aslan payı”nın Müslümanlara ait olduğu gösterilmekte ve haddı zatında sahici fikirde miras sahibinin Kim olduğuna bir istifham işareti ile vurgu yapılmaktadır. Kim, “Ben Kimim?” diyen horoz nesebi! “Akl-Akıl, izân, basiret. İp. Ölüm: 200: Ebu Süleyman-Halid bin Velid ve Velid bin Halid Hazretleri’nin “Horoz-Kabadayı” lâkabı…” “Hurus: Horoz: 866: Husrev: Hükümdar, şâh.” “ARAB-İz süren. Tabirci: 272: HÜKÜMDAR. (Levha: 31 Temmuz 1992… Sevilay Şadoğlu Hanım, “Salih Mirzabeyoğlu Hükümdardır!” diye bir yazı okuyor… Yazının altında da, yazının sahibinin imzası: Necib Fazıl)” Horoz, aydınlık ve karanlıktan haberli olarak, karanlıktan aydınlığı haber veren bir keyfiyete sahib ve haddı zatında “berzah” sırını hâvî, diğer bir ifadeyle her iki cihetin (aydınlık ve karanlığın) orta noktasında bir yerde ve onların dışında, daha doğrusu içindeyken dışında ve dahi fevkinde bir yerden “tebliğ ve davet” üzere olandır… İçinde yaşadığımız veya üzerinde bulunduğumuz zaman diliminde, “Baba horoz” ile “Baba horoz taklidi yapan”ı, diğer bir ifadeyle de “Sabah namazına çağıran horoz” ile “İkindiden sonra öten horoz”u birbirinden ayıran en önemli nokta, Arapça “Re” harfinin ebced değerine denk gelen “Akl” ve “Ebu Süleyman”ın ebced değerinin 200 (iki yüz!) olmasıdır. “İnsanın sûretinden sîretine yol vardır” veyahut “bir insanın yüzünden onun ruhunu (ahlâk) okumak mümkündür” hakikatinden mülhem, “iki yüz”ün “iki insan”, bunun da “Sin; iki kiş demektir” üzerinden, “Sin” harfinin ebced değerinin 60 olmasına ve oradan da, “İnsan” ve dahi, “Büyük Doğu-İBDA”ya kadar götürülmesi mümkün bir imkâna kavuşulduğunu görürüz. Necip Fazıl’ın Çile isimli şiirinden: “Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye.” Bu yazının muhtevası çerçevesinde tedaisi, “bir ayniyetin iki kanadı” hâlinde, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA!”… Bir arz-u hâl: Yazının muhtevasının yer yer yakalanması zor bağlantılarla yürüdüğünü peşinen söylemeliyim. Çünkü yazı, ne klasik ve ne de modern bir yol veya yöntem takib etmektedir; tamamen “kendinden zuhur” esprisine uygun, kendinden menkul bir çerçevede kaleme alınmıştır. Belki, modern dünyanın teknolojik gelişim sürecinin getirdikleriyle birlikte felsefe ve bilim arasında açılan makasın, daha doğru bir ifadeyle felsefe ve bilim arasındaki uçurum denilebilecek mesafenin kapanmasına katkıda bulunmayı hedefleyen bir çerçevede değerlendirilebilir. Takdir, takdir sahibinindir. Bir hal beyanı: “Duayı icrada aramak” sözü Büyük Doğu-İBDA’nın temel ölçülerindendir. “Suretler olmadan mânâlar ebediyyen tecelliye gelmezdi” hikmetiyle bitişik bu ölçüden anladığımız, duanın ruhî-nazarî aksiyon olması dolayısıyla, cismanî-tecrübî bir aksiyonla birliğe muhtaç bulunduğudur ve bunun zirve noktası namazdır. Bu hikmetin derin ve geniş anlamından hareketle ve dahi bilmediğimiz yönleriyle içinde barındırdığı sırrî mânâsına sığınarak söylemek isterim ki, geçtiğimiz Ramazan ayında, her gece sırf Allah rızası için iki rekât namaz kıldıktan hemen sonra topyekûn kâinatın sahibi olan Allah’tan, İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun dualarının kabulü için de ayrıca iki rekât namaz kıldım. Allah kabul etsin, amin! Düşünce Tarihi ve Felsefe Taşı Büyük Doğu-İBDA fikriyatından biliyoruz ki, düşünce tarihi aslında “Mutlak Fikir” ve “Mutlak Tatbik Fikri” çerçevesinde şekillenen Vahdaniyet düşüncesinin salkım saçaklarıdır. Bunun en kemâl noktası “baş ve son” olan ve “Hakikat-i Ferdiyye” mânâsının sahibi Allah Resûlü’nün şahsında Kur’ân ve Sünnet ile başlayan süreçtir. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin tezi hâlinde, “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı!” Düşünce tarihinin temelinde başta semavî dinler olmak üzere, mitoloji ve esatir, efsane ve hurafe, destan ve şiir, felsefe ve beşerî dinler yer almaktadır. Semavî dinlerin Peygamberler vasıtasıyla insanlara intikal ettirildiği malumdur. Yine Büyük Doğu-İBDA’nın tezi hâlinde “İlk dil, ilk insanla vardı ve ilk insan aynı zamanda ilk Peygamberdi. İlk insan ve ilk Peygamber ise Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dır.” Felsefe, eski Yunan kültürünün bir ürünü olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Arka planında mitolojik düşüncenin varlığı ise su götürmez... Evet; sistemli düşünmenin veya sistematik düşüncenin, diğer bir ifadeyle de mantık kurallarına bağlı olarak düşüncenin belli esas, usûl ve kurallar eşliğinde kayıt altına alınmasının başlangıç tarihi eski Yunan’a kadar gider. Felsefenin ortaya çıkmasında başta eski Yunan’ın kendi mitolojik dünyası olmak üzere, eski Yunan’dan çok daha eski belli başlı kadim kültürlerden, meselâ Mezopotamya ve Akdeniz kültürlerinden olan eski Mısır, Sümer, Pers (İran) ve Babil medeniyetlerine ait mitolojik unsurlardan da çokça yararlandığı bariz... Bu arada şunu da söyleyelim ki, Felsefenin temel amacı “arkhe nedir?” veya “varlık nedir?” sorusuna esaslı bir cevab aramaktır. Demek ki Felsefenin temel meselesi ontoloji (varlık bilim) ve metafizik muhtevalı bir seyirdir, arayıştır. Bu seyir veya arayış, “Mutlak Fikrin Gerekliliği” hakikatinin hemen yanı başında belirecek “Mutlak Fikrin kurulamaz oluşu”yla tamamlanacak ve “mutlu son” hasıl olacaktır. Aksi takdirde, İBDA Mimarı’nın yüksek ifadeleriyle, “mihraksız tümevarımın zafiyetiyle malûl” bir seyir veya arayış devam eder gider. Topyekûn düşünce ve felsefe dünyası bir tercih yapma noktasında bulunmaktadır: Ya postacı güvercin olacak veyahut da içine alkol karıştırılmış içeceklerden içip havaya salınmış güvercinlerden bir güvercin! Diğer bir ifadeyle de, ya İBDA’nın eri olacak veyahut da hizmetçisi!.. Niçin mi? Çünkü; “Hayatın ruh özüyle ilgili sabitlerinin “Mutlak” mânâsıyla gösterilemediği yerde, insanoğlunun başıboş arayışlarının bunu vadetmediğini, bütün bir felsefe tarihi göstermiştir!” Eski Yunan’da sistematik düşüncenin, dolayısıyla da “felsefe taşı’ denilen mefhumun üç cephesine tekabül eden üç kafa adamı var: Sokrat, Eflatun ve Aristo. Fikirde vahdaniyet düşüncesinin baş mimarı olarak kabul edilen Sokrat’ın ruhî cephesini idealarda arayan Eflatun’a karşın Aristo, aynı düşüncenin maddî cephesini eşya ve hadiselerde aramaktadır. Merkezinde Sokrat’ın “Kendini bil!” düsturunun olduğu bir düşünce yumağının tümdengelim ve tümevarım kanatlarını temsil eden Eflatun ve Aristo! Düşünce tarihinde “esrarlı taş” mahiyetinde ve sırrî muhtevası henüz çözülememiş olan “Felsefe taşı” bugün bizce, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin üç kaşlı mühründe anlam kazanmaktadır. İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Baran Dergisi’nde tefrika edilen “Ölüm Odası” isimli eserinden takib edelim: “ESSEYYİD Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin, “Birinci Dünya Harbi”nden sonra İstanbul’a gelmesi ve Eyüb’te “Gümüşsuyu Dergâhı”na yerleşmeleri… “Zamanın arifleri sırasında” dedikleri HÜSEYİN Vassaf Halvetî isimli zâtın, SEFİNET-ÜL EVLİYA ismi altında bir eseri için ona başvurması ve hâl tercümelerini öğrenme gayesiyle soruları… O sorulardan, -Üstadım’ın Başbuğ Velilerden 33 isimli eserinde- Lâkab bahsinde cevabları: LAKAB olarak kullanılan MANZUR-U Nazar-ı Piran-ı Kiram (Keremli Pirlerin Nazarlarına Görünen) terkibidir. Lâkablandırma sebebi; merhum Şeyh’in -Seyyid Fehîm Hazretleri- lütfen kalemleriyle yazdıkları mektubun tepesine kaydedilen teveccüh satırları olup, dua telakki edilerek kullanılmıştı. Sonraları, KAADİRİ tarikatinden BAĞDAT Telgraf Başmüdürü -Abdülkadir Geylanî âşıkı- ŞAKİR Efendi, “Gavs-ı Azam’ın nurlu kabrinde murakabeye dalmış otururken, size bir Mühür hediye etmek ve mührün bir yüzüne o ibareyi yazmak emrini aldım!” diyerek Lâkabdaki esrar ve hikmeti teyid etmiştir. Oradan gelen Mührü şimdi kullanıyorum. MÜHÜR, oldukça kıymetli NECEF taşındandır ve ÜÇ yüzlüdür. Bir tarafında, lâkabım olan “Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram”, diğer tarafında bitişik “Li Küllî Emrin Fehim” ve sonra “Esseyyid Abdülhakîm Arvasî” yazısıdır. Mühür, IRAK şeyh ve âlimlerinin kullandıkları mühürlerden daha büyükçedir. Onu hâlâ, iyiye ve hayra yorarak İMZA makamında kullanıyorum.” “Hayatın, ruh özüyle ilgili taşı, sabitleri” mânâsına Felsefe taşı, “terazi ipleri kendinde toplanan halka” mânâsı üzerinden adlî tıbb’a çıkan bir mânâyı da mündemiçtir. Ben bu mânânın en önemli kavramının “horoz” olduğu kanaatindeyim. Eski Yunan’da Sokrat’ın Eflatun’dan yerine getirilmesini istediği “adak horoz”dan kasdın da aslında “terazi ipleri kendinde toplanan halka” mânâsı ile doğrudan ilişkilidir, diye düşünüyorum. Bugün bunun “İstikbâl İslâmındır” mânâsı üzerinden Büyük Doğu-İBDA’da düğümlendiğini gösteren tablo aşağıdadır. Söz konusu tabloda yok yok. Bütün bir düşünce tarihini öncesi ve sonrasıyla kendinde toplayan bir mahiyette ve muhtevasında “Adlî Tıbb” üst başlığı altında “nefs muhasebesi” veya “nefs terbiyesi”, “ruh ve bedenin dengeli bir şekilde eğitilmesi veya geliştirilmesi” mânâsına “beden terbiyesi”, murada uygun olarak örgüleştirilen “belirli bir dünya görüşü” mânâsına “zıddını dışarda bırakmanın üstün diyalektiği” olarak temayüz eden Büyük Doğu-İBDA, “İstikbal İslâmındır” mânâsının “üstün idrak” ifadesine tekabül eden “İslâm, zıt kutublar arası muvazenenin üstün nizamıdır” ölçüsü ve haddı zatında kurtuluş adresi olarak bizzat İslâm’ın gösterilmesi, “suret mânânın aynıdır” esprisine uygun olarak, istikbâlin mânâsının Kim’de tecelli ettiğini gösteren “horoz nesebi” ve daha neler ve neler, hemen her şey burada mevcut. Takib edelim: “FELSEFE TAŞI-Hayatın, ruh özüyle ilgili taşı, sabitleri. (Nun-Kalem. Kılıç. Balık. Bir harf; Allah’ın üzerine yemin ettiği “Nun ve Kalem”, Nun Sûresi hatırda. Da’va Cetveli’nde sayı değeri: 256: Nur-Allah’ın 99 güzel isminden biri. Allah Sevgilisi’nin bir ismi… Nun harfi, Allah’ın Nur ismi, 4. Sema mertebesi, Kamer menzillerinden “Simak”a işaret eder; Balıklar. Parlak yıldızlar. İki parlak yıldızdan biri. Bir şeyi kaldıracak âlet’e… Fels-Bakır para, tedavül eden bakır. Pul; köprü. Balık pulu: 170: Lichamelijik-Hollanda dilinde, “Bedenî; yüklenen”… Lâtince, Caminus-Maden: 170: Metranyonuto-Süryanice, “Fikir, düşünce”… Üstadım’dan: “Öteler öteler, gayemin malı / Mesafe ekinim, zaman madenim / Gökte samanyolu benim olmalı / Dipsizlik gölünde inciler benim!”… İnci: Ezel’e teşbih edilir ve İnsan “Ezelî Hayvan”… Moğol dilinde, Ak-Ata sözü dinlemeyen. “İlk dil, ilk insanla vardı ve ilk İnsan, ilk Peygamberdi”; ve O, kendisinden sonra gelen bütün Peygamberlerle birlikte, zamanın muradı olan varlığın kendisi için yaratıldığı son Peygamber’e yol veren; ki, kitabı Kur’ân, O’nun en büyük kelâm mucizesi olarak, “Kâmil ahlâkı tamamlamak için” O’na indirildi. Demek ki asiler, baştan sona “Mutlak Fikir Sabiti” olmayanlardır; kendi reyine inanan, nefsini ve nefsinin türettiklerini putlaştıran: 170: Hakk bin-Hakkı gören. Hak veren. Hakk’a imân eden. Hakk’a inanan… Süryanice, Luqbal Mun?-Kime karşı?: 170: Kuddüs-“Noksandan münezzeh” mânâsında, Allah’ın 99 güzel isminden biridir… Müslîm-İslâm olan, selâmette olan: 170: Kamel-Bitli kişi. “Kâmil kimse, zengin kimse”; zirve Müslümanlarındır… Ufuksuz bir ufuk olarak!): 966: TEMPESTAS-Süryanice, “Zaman”. (Hazret-i Ali: “Zaman, ibret aynasıdır!”… Hayatın ruh özüyle ilgili sabitlerinin “Mutlak” mânâsıyla gösterilemediği yerde, insanoğlunun başıboş arayışlarının bunu vadetmediğini, bütün bir felsefe tarihi göstermiştir!)… Boşnak dilinde, NADATİ-Ümid. “İstikbâl”. (Ezel ve Ebed insanda birleşti; başı sonda ve sonu başta bir iş… İnsandan murad Allah Sevgilisi olduğuna göre? Demek ki İstikbal, İslâmdır, İslâmındır!): 966: KEZAME-İki kuyu arasındaki, birinden diğerine su geçiren kuyular. Terazi ipleri kendinde toplanan halka. (Bu hakikat, inanmayanın da Allah’ın kulu ve Peygamber’in kadrosu olması bakımından, küfrün hakikatinin de, en başta tezkiyesi gereken nefsimiz, İslâm’da olduğunu gösterici. “Nefs muhasebesi”nin ne olduğu anlaşılmalı. Nefsimiz ruhtan gelenlerle “hasselerden-duyulardan” gelenlerin, ikincisini birinciye bağlamak mecburiyeti altındadır; ki, “Adlî Tıbb” mevzuu olarak, terazi iplerini kendinde toplayan halka budur… Varis-Allah’a varis insan ve amellerinin küllî dönüşü varisi, Allah. “Herkes Hak ettiğini alacaktır”: 706: Havk-Halka denilen yuvarlak… Fikir Kahramanı: 706: Aktör-Temsilci. “Eşya ve hadiseyi teshir” için yaratılan insanın, Allah’a Resulü’nün gösterdiği yoldan yüklendiği rol, amel, aksiyon; İslâm’ın ruhunu eşya ve hâdiselerin, -insan ve toplum meselelerinin üzerinde pıhtılaştırma- işini yüklenen… Lâtin dilinde, Auctor-Yazar, tarihçi; gelmiş geçmiş, olan, olabilecek olan herşeyi araştıran, akıl veren, harekete geçiren, destekçi, lider, etkili insan, model, örnek, ata; mânevî rehber, soy kurucu, inşaatçı, inşâ eden, yapan kişi: 619: Büzürgmeniş-Yüksek fikirli, fikirleri değerli olan. “Şeyh Büzürg namıyla da anılan, Seyyid Taha Hazretleri hatırda”… Lâtince, Quis?-Kim?: 82: Derviş Muhammed Semerkandi… Lâtince, Quinto-Beşinci: 477: İzzet-Bir kimse “zelil” iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyadelik ve üstünlük. Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve muteber olmak. Bulunmaz derecede az olan… Zel harfi, Allah’ın “Müzill-Zelil kılan, uzağa atan” ismi, Hayvanlar mertebesi, Kamer menzillerinden Sa’du’l Suud’a işaret eder; Derece almak. Mübarek. Mübarek yıldızlara… Simye-Simya. Hamse. Âta: 121: Elif-Allah’ın mertebesiz ve menzilsiz ismi… Hamse-Beş. “Zikir harfi He”: 705: Habnâme-Rüyâ kitabı… Rüya: 217: Diber-İbranice, “Kelime”… Süryanice, HLAM-Rüyâ görmek: 76: Quimico-Portekiz dilinde, “Kimya, kimyacı”… Boşnak dilinde, Zajedno-Beraber: 76: Usiya-Süryanice, “Cisim”… Gayn harfi, Allah’ın Zâhir ismi, Küllî Cisim mertebesi, Kamer menzillerinden “Re’su’l Cevza: Resen hareket eden ikizler”e işaret eder… Lâtince, Vis-Rüyâ. Kuvvet: 76: Vis-Balık. “Kalem. Kılıç. Nur”… Balık Burcu, unsuru Su, yıldızı Müşteri, vücutta tesir yeri Ayaklar, Simya safhasında “Yansıtma”; Hâdiseye yanaşan insan şuuru… Rüyâ: 217: Yaqar-Süryanice, “İzzetlemek”… Süryanice, Davro-Rol: 217: Corpo-Portekiz dilinde, “Beden”; Kalb… Te harfi, Allah’ın “Kaabid-Kısıcı, kısan, kısaltıcı” ismi, Esir mertebesi, Kamer menzillerinden “Kalbe” işaret eder… Kalb; zâhiri, içinde bulunduğumuz âlemin toplamı bedene, bâtını mavera âlemine bakar… İspanyolca, Cuerpo-Beden: 2218: Derviş Muhammed Semerkandi-442 mührü. “Büyük ebcedle”… Hall ü akd-Müşkül meseleleri ve işleri halledip neticeye bağlama. Çözme. Düğümleme. İdame etme: 218: Sumsumo-Süryanice, “Psiko terapi”; ruhî tedavi, insanı tanıma… Hadîs: “İlim, dini ilimler ve Tıbb ilmidir!”… Kâinat, insanda toplu olarak, Mavera’nın misâlidir; ruh, kalbte “nasılsız ve niçinsiz” sabitlenir. Nasıl ki, gözden mahrumluk, gösterdiğinden de mahrumluktur, bu malum üzere Kâinat ilimlerinin bir kıymeti vardır. Buna mukabil, kendi kendinden ibaret kalacak böyle bir nefs ilmi, asıl malum olan Ruh ilminin hakikatine, Allah ve Resûlü’ne bağlanmadığı zaman, gerçek bir, “Kendini bil”e erişemez ve semirmeyi gelişme sanır. Gaye hep ötelerin ötesi olan “İslâm kalbin yoludur” hakikatinde… İş, Dünya ve Ahiret, Şeriat ve Tarikat yolunun birliğini sağlamada… O, “Mutlak Tevhid mümkün değildir!” hakikatince, ezel ve ebed yolu, insanın hayatının Bâki olduğunun teminatı idrakindedir; İdrak’ın aczini bilmenin, bir ilim olduğu sırrında. Akıl, kendi kendini öldürmeye memurdur ve “akl” olanda, o ruhîlik sırrına ermiş olandır!)… KONFERANS TARİHİ-Üstadım’ın, Eskişehir’de verdiği konferans: Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz: 1966: SEYYİD Abdülhakîm Arvasi + NECİB Fazıl Kısakürek + İZZET Erdiş. (Seyyid Abdülhakîm Arvasî + Necib Fazıl Kısakürek: 1983: İzzet Erdiş)… ZILALE-Gölgelik. “Ayna”: 966: TŞACESRE-Süryanice, Ondokuz. “Dişil”. (Hedî-Mürşid. Boyun; hareketin azalması, aklın eksilmesi ve rûhîye tebdil olması, tasarrufu mânâsında. Atalet, vücudun tamamı, güzelliği: 19: Evhad-Vâhid. Tek… Hayic-Hayran, âşık. Mest olmuş deve, kurbanlık nefs: 19: Dehy-Kişinin fikir ve ferasetinin isabetli olması… Süryanice, Farfluto Hraz-Kanat takma: 1019: Teoruto-Süryanice, “Fizik Ötesi”; Mavera-üt Tabia, nefsin fizik ötesi tabiatı, seciyesi… Arnavutça, Quaj-İsimlendirmek. “Âyet meâli: Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti!”: 1019: Repercutere-Lâtince, “Yansıtma”; İnsan, dil aracılığı ile hakikatleri birer kavram yaparak onları idealleştirmenin yolunu bulduğuna göre, bir davaya nisbetle isim, hakikatlerin sıralandığı fikir tepesinin ifâdesi ve kabartması olmalıdır… İbda-Hakk’ın Hak üzerinde kaimliği idealine misâl, ismimiz: 78: Hakîm-Herşeyi yerli yerince eden Allah’ın 99 güzel isminden biridir. Varlığın hakikatiyle muttasıf olmanın Mutlak Kemâli olan Allah Sevgilisi’nin bir ismi… Ve Seyyid Abdülhakîm Arvasî “Üçışık”… Büyük ebcedle, Hakîm: 450: İmam-ı Rabbanî)… Süryanice, STACESRE-Onaltı. (Lâfza-Bir tek kelime: 1015: BD-İBDA… Lâfza-Bir tek kelime: 1015= 16: Bü’bü-İzzet, kerem. Faal, balta sapı. Zeyrek akıllı, zarif kimse. Hakîm. Seyyid. Çok kıymetli ve değerli şey. Gözbebeği… Yevmiye: “Bir tek söz beni fetheder!”… Boşnak dilinde, Pacet-Mühür: 16: Oy-Moğolca, Yansımak): 2966: MEHDÎ Necib Fazıl Kısakürek + SALİH İzzet Mirzabeyoğlu.” Dünyayı fethe yeter bir söz: Horoz!.. Teferruatı yazının devamında! Dipnotlar [1]İstifham: Sual sorup anlamak. Anlamak için sormak... Edebiyatta, cevab istemek için değil, daha çok dikkat çekmek, hisleri kuvvetlendirmek maksadıyla soru şeklinde söylemek sanatıdır. Şefkat, sevgi, hayret, kin ve nefret gibi duyguların tesiri altında vuku bulur... Yani; Allah için muhabbet ve Allah için buğz hâllerinde vuku bulur!.. Meselâ, İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ben Kimim?” diye sorması bir istifham sanatıdır. İBDA Mimarı’nın, “Mutlak Varlık olan Allah”ı “bulamamacasına aramak” serüvenine tekabül eden bir seyir! Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm, Mehdi olduğunu bilmeyecek diyenlere ne der, bilemiyorum! [2] Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası –B-Yedi-”, Baran Dergisi, İstanbul, Nisan 2017, sh. 18. [3] Salih Mirzabeyoğlu, Furkan -Lûgat-ı Salihûn-, İBDA Yayınları, İstanbul, sh. 719. [4] Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası –B-Yedi-”, Baran Dergisi, İstanbul, Temmuz 2017, sh. 18. [5] Necip Fazıl, Çile, bd Yayınları, İstanbul [6] Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-Yedi”, Baran Dergisi, sayı: 546, 29 Haziran-5 Temmuz 2017, sh. 16. [7] Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası B-Yedi” (283), Baran Dergisi, Ekim 2015. [8] Salih Mirzabeyoğlu, “Ölüm Odası”, Baran Dergisi, sayı: 546, 29 Haziran-5 Temmuz 2017, sh. 16-17. Baran Dergisi 553. Sayı

Japon Kızıl Ordusu ve Mukarbal

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu iyidir inşallah. Takip ediyorum, çok fazla çalışıyor kendisi. (Kumandan Mirzabeyoğlu’nun iyi olduğunu ve İgor Molotov’un kendisine sorulmak üzere birkaç soru daha gönderdiğini belirtiyor.) Japon Kızıl Ordusu’ndaki yoldaşlarınız hakkında ne düşünüyorsunuz? Onlarla alâkalı paylaşabilecek alâka çekici hatıranız var mı? Japon Kızıl Ordusu’na çok saygı duyuyorum. Caydırıcı güçleri ile alakalı hatırladığım birçok sahne var. 1971’in Kasım ayında kuruldu. Bu kızıl ordunun kökeni Japonya’ya dayanır ve daha sonra uluslararası bir mücadele vermeye başlamışlardır. Onlardan bir çift; Fusako Shigenobu ve kocası Beyrut’a gelerek Filistinlilerle irtibata geçmiştir. İdeolojik bağlardan dolayı daha sonra orada kalmaya karar vermiştir. Bu örgüt, Japonya’dan gelen gönüllülerden oluşmaktadır. Onların ilk ve en önemli operasyonu, 1972 senesindeki Lod Havaalanı baskınıydı. Bu operasyonda en önemli komutanlarından birisini kaybettiler, öldürüldü; Shigenobu’nun kocası, daha doğru bir ifadeyle o kendisini feda etti. Bu operasyondan sonra, direnişleri sebebiyle bütün dünya kendilerine saygı duymaya başladı; hükümetler kendilerini Arap pasaportları ile tanıdılar. Eylemi gerçekleştiren Japon yoldaşlarımız havaalanında tutuklandı. Orada yakalanan ve tutuklanan direnişleri de kurtarabileceklerine inanarak Fransa üzerinden bir oyun oynamaya karar verdiler. Bu hadise Fransız hükümetini ikiye bölmüştür. 1974’de üç Japon, Hollanda’nın gerçek başkenti olan Lahey’deki Fransız elçiliğine girerek elçiyi ve beraberindekileri esir almak için harekete geçtiler. Operasyonu başarıyla gerçekleştirdiler. Bir kaç gün sonra Schiphol Havaalanı’na gelen yoldaşlar para istediklerini bildirdiler. Eylül ayında bu operasyonu yaptılar. Kasım’da ise Beyrut’a döndüler. Bu mesele hakkında Japon Kızıl Ordusu mensuplarına Japonya’da dava açıldı. Hollanda ve Fransa bu konuyu müzakere ederek, rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Japon Kızıl Ordusu üyesi Yoshiaki Yamada’nın serbest bırakılmasını kabul ettiler. Bir de eylem sonrasında Hollanda dışına çıkabilecekleri bir uçak talepleri olmuştu. Bu da yerine getirildi, uçağın Yemen’e inmesi düşünüldü, Yemen kabul etmedi; Suriye’ye getirildiler. Fakat daha sonra Suriye onları tecrit ederek yalnız bıraktı. Japonya’da yakalandılar ve Japonya tarafından haklarında bir yargılama başlatıldı ve Fusako’nun da içinde olduğu birçok üyesi mahkûm edildi. Japonların Filistin mücadelesi için katkısı gerçekten büyüktür. Buna rağmen bu insanlar Araplar tarafından terkedildiler, Arap hükümetleri tarafından yalnız bırakıldılar. Onlarla hep iyi ilişkilerim oldu. İlk kez 1971’de bir araya gelmiştik. Fusako ve eşiyle görüşmüştük, Beyrut’ta birbirimize kitap hediye ettiğimiz olmuştu. Daha sonra yine Beyrut’ta, Bağdat’ta, Şam’da birçok kez görüşmüştük. Mücadeleleri uğruna kendilerini feda etmekten çekinmediklerini defalarca gösterdiler. Yukarıda bahsettiklerimin yanı sıra birçok eylem gerçekleştirdiler. Onlarla olan bağlarım sebebiyle tamamen saçmalıktan ibaret olan bir takım suçlamalara da muhatap kaldım. Figaro ve Associated Press gibi yayın organları bazı iddialar yayınladılar, kanıtsız bir şekilde beni suçladılar. Hâsılı, onlar gerçekten devrimci insanlardı. Arabların yaşadığı bölgelerde olsun, Amerika’nın hâkim olduğu yerlerde ve dünyanın diğer bölgelerinde olsun birçok eylem yaptılar. Emin olabilirsiniz ki, onların Filistin davasına katkısı birçok Arab’tan daha fazladır. Mişel Mukarbal aslında kimdir? 1973’de ben Lübnan’daydım. Komünist partinin Beyrut’ta kongresi yapılacaktı, Moskova ile eşzamanlı. Destek vermek için Londra’dan gelmiştim. Genel görüşmeler yaptım. Birçok kişiyle tanıştım; bunların hepsi yeniydi ve tabiî ki ben de yeni sayılırdım. Ekim Savaşı’na denk gelen günlerdi, savaş başlamıştı. Benim de görüşlerimi aldılar. Kongrede bulunanlar komünistti ve gerçekten direnişçiydiler. Birçok önemli isim de vardı. Bir operasyon plânladık; fakat bu operasyonu gerçekleştiremedik. Mişel Mukarbal ile beni Wadi Haddad tanıştırdı. Mukarbal bir PSP üyesiydi. Aynı zamanda Suriye Ulusal Sosyalist Partisi üyesiydi. Aslen Lübnanlıydı. Lübnan, Ürdün, Suriye, Filistin gibi bölgedeki birçok yerde Türkiye sınırına yakın yerlerde bulunmuştu, Kıbrıs da buna dâhil. Mukarbal Fransa’da öğrenciydi. Suriye Ulusal Partisi’nde görev alıyordu ve arkadaşça yaklaşıyordu. Suriye Ulusal Partisi’nin de desteğiyle Kara Eylül kuruldu. PSP’nin liderlerinden Kemal Canbolad da Fransa’ya gelmiş orada Mukarbal ve benle birlikte bulunmuştu. Sonraki dönemde Kemal’in Lübnan’da gücü eline aldığını, Lübnan iç savaşına Suriye ordusunun Marunîler tarafında katılması ve saldırısından dolayı onlara karşı çıktığını ve kınadığını da belirtelim. Her neyse, Kemal, Fransa’ya geldiğinde bir takım ortak operasyonlarda bulunduk. O gerçekten iyi bir askerdi. Bazı operasyonlar sırasında Mukarbal’dan şüphelenmeme sebep olan bir takım şeyler yaşandı. Mukarbal, sürekli Avrupa’da faaliyet gösteren biri olmasına rağmen Lübnan’da tutuklanarak işkenceye tâbi tutuldu, daha sonra da Fransa’ya teslim edildi. En başından beri duyduğum şüphelerimde haklıydım ve haklılığımı daha sonra birçok kez gördüm. Şüphelerimi her zaman söyledim; fakat Mukarbal Wadi Haddad tarafından korundu. Bir muhbirdi, Siyonistlerle birlikte çalışıyordu. Bu sebeple onun olduğu birçok operasyonu yapmadım. Hainlere karşı tutumum hiçbir zaman değişmemiştir. Daha sonra neler yaşandığını biliyorsunuz, Fransız polislerle birlikte öldürüldü. Gerçekten mücadele eden ve mücadeleye zarar veren insanlar DST personellerinin öldürüldüğü gece neler yaşandı? Dava dosyasından haberdarız fakat bir de sizin ağzınızdan duymak istiyoruz. Bu hadise hakkında konuşmamda bir mahzur yok. Çünkü daha önce de birçok kez bu meseleyi anlattım. Gerçekten, DST görevlileri etrafındaki meselelerde insanı dehşete düşüren şeyler yazıyor dosyada. Bu davadan yargılandım; fakat bunda benim bir kabahatim yok. Onları ben vurmadım, bana ateş açtılar. Burada Mossad’ın dahli var. Tercüme: Faruk Hanedar 22.07.2017 Baran Dergisi 553. Sayı

Gemiyi Yeşile Boyadık

Savaş gemilerini yeşile boyayamadık lakin ticaret gemilerini boyama imkânı buldum. Akdeniz’de gemimizin bakımını yaparken gemiciler ile birlikte boyaya katılarak bilfiil gemimizi boyadık. Her ne kadar türbe yeşili olmasa da pırıl pırıl bir gemi haline getirdik. Bu tabirin anlamını birçok kişi bilmeyebilir. Fakat benim için çok önemi vardır. İşte bu yüzden hiç üşenmeyip fırçayı boyayı alıp gemimizin boya işine bizzat katıldım. Denizci arkadaşlarıma da şunu söylemeyi unutmadım: “Evet savaş gemilerini yeşile boyayamadım lakin işte görüyorsunuz ticaret gemilerini yeşile boyuyorum”. “Yeşile boyamak” tabirinin mecaz anlamı vardır. Zaten asıl bunu anlatmak için bu sözleri söylüyorum. Bu tabirin manasını Bahriye mektebinde okurken öğrenmiştim. Meğerse “gemilerin yeşile boyanması” demek, insanların dinî ibadetlerini gemilerde de yapması, demekmiş. İsterseniz bunun hikayesini anlatayım: 1983 Yılında Deniz Harp Okulu öğrencileri içinden seçilen bir grup ile Ankara’ya Kara Harp Okulu’na gelmiştik. “Cumhuriyetin 60. Yıl Kutlamaları” için tören geçişine katılacaktık. Başımızda “Yedi Bela Bahri” lakaplı bir bölük komutanı vardı. Deli dolu bir adamdı, ne zaman ne yapacağı belli olmaz, adı üstünde belalı bir tipti. Tören hazırlıklarını yaparken bu komutanla iyice kaynaşmış gayet güzel günler geçiriyorduk. Bu sırada öğrencilerden birisi Yedi Bela’ya bir soru sordu: “Komutanım bizim okulumuzda niçin cami yok? Kara Harp Okuluna ne güzel cami yapmışlar hâlbuki”. Yedi Bela, hiç beklemediğimiz bir cevap vermişti: “Eğer Bahriye mektebinde cami açarsak savaş gemileri yeşile boyanır.” Daha sonra ne demek istediğini de anlattı. Öğrenciler namaz kılarsa çok kötü olurmuş, İrticaya taviz verilirmiş ve dahi birçok zırva... O güne kadar belalı bir tip olmuş olsa da değer verdiğim bu zavallı bölük komutanı, gözümden öylesine düşmüştü ki; aradan 34 yıl geçmiş olmasına rağmen bu sözü kulaklarımdan gitmedi. Sadece Bahri Yüzbaşı değil, o kadar dinden ürkmüş ve ürkütülmüş insan vardı ki. İnsan ürkmesi, hayvan ürkmesine benzemezmiş. “Neden böylesine ahmakça sözler söylüyorlar ve neden dindar insanları öcü gibi görüyorlar?” sorularına yıllarca cevap aramaya çalıştım. Bazı sebeplerini bulduğumu zannediyorum. Kısaca şöyle denilebilir; ordunun dindar olmasını istemeyen gizli bir komitenin aldatması nedeniyle böylesine acı sözleri işitmiştik. Aradan yıllar geçti. Mangalda kül bırakmayan siyasetçiler ortaya çıktı. İnançlı askerlere yapılan baskıları ortadan kaldıracağını iddia eden şimdiki gibi nice siyaset adamını tanıdım. Hükümetimiz gibi, Erbakan, Demirel ve Özal gibi zatlar; sanki askerlik kurumu ile ilgili vaatlerde bulunmamış gibi koltuğa oturunca hemen verdikleri sözleri unutuverdiler. Onların hiç olmaz ise bir mazeretleri vardı “tek başımıza iktidara gelemedik, ondan dolayı bu zulmü bitiremedik” diyorlardı. İşin kötüsü ordudan atılan dindar asker sayısı her geçen gün daha da arttı. 28 Şubat döneminde ise zirve yaptı. Benim de içinde bulunduğum onbinlerce asker sırf eşi başörtülü diye ordudan atıldı. Bu dönemde FETÖ örgütü öylesine palazlandı ve güç kazandı ki, işte içine düştüğümüz durumu görüyorsunuz, içler acısıdır. Sivil toplum örgütleri kurarak bu fena durumu önlemeye çalıştık lakin çok az yol alabildik. Faşist darbeci generaller her dönemde olduğu gibi yine iş başında ve aktif olarak din düşmanlığı yapmaya devam ediyorlar. Hem de hiç utanmadan yüzleri kızarmadan. Ar ve haya duygularını yitirmişçesine dine ve dindara olan husumetlerini devam ettiriyorlar. Hükümet yakınları “artık kadın askerler bile başörtüsü takıyor” diyerek kimi kandırıyorlar, bilemiyorum. Bu memleketin erkeği bitti de sıra kadınlara mı geldi. Başörtülü veya örtüsüz bizim kadın askere ihtiyacımız mı var? Bizim imanlı ve Allah’tan başka kimseden korkmayan “dindar askerlere” ihtiyacımız var. Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa yazılar yazarak askeri okullarda cami açılması için çok gayret ettim. Bana cevap olarak adeta dalga geçercesine “mescidimiz var” diye akıllarınca icraat yaptıklarını gösterdiler. Bazı gaflette olan yöneticiler şunu iyi bilsinler ki, bu millet; kendileri gibi saf değil. Kimin ne yaptığını, kimin nasıl kandırdığını çok iyi biliyor. Halka şirin görünmeye çalışan generallerin orduevlerinde nasıl rakı devirdiklerini çok iyi biliyoruz. İşine gelmedi mi “gelip kazığa oturturum” diyen generalleri de. Daha fenası “burada rakı yok mu?” diyen amiralleri de tanıdık. Köklü reformlar yapılmadan bir yere varılamayacağını da iyi biliyoruz. Bir Feto, bir faşist generaller zaptettikleri orduyu “al gülüm ver gülüm” hesabı perişan eylediler. Artık bu sefillik biran önce bitmeli, ordumuz asli görevine dönerek halktan nasıl koparıldı ise yeniden halkımızla kucaklaşmalıdır. Bunun için de ordudan atılan binlerce insan görev bekliyor. Elbette ABD, İsrail ve bilumum İslâm düşmanları bundan hoşlanmayacaktır. Cehenneme kadar yolları var. İsterse kudurup gebersinler. Bu ülke bizim ve sahipsiz değil... Bugün başta Erdoğan var. Eğer beceremez ise başka becerecek yiğit çıkacaktır elbette. Vaatlerini unutan, halka sırtını dönen her kim olursa, Hakkın tokadını yiyecektir. Kahraman ordumuz dizginini Süfyan komitesinden kurtaracaktır, evelallah... Baran Dergisi 553. Sayı

Dostoyevski’nin Ecinniler Romanındaki Bir Sahneye Atfen: Toplantı Manyaklarının Ruh Dünyası

Memleketimizin hâli hazırdaki durumunda eskiye nazaran daha seyrekleşse de şahsen lüzumsuz bulduğum her bir şeyi kutlama hastalığı hâlen devam etmektedir. Bu türlü kutlamaların öne çıktığı memleketlere baktığımızda, dünya umûmisine nazaran diğerlerinden daha “eşit” olan ve kendilerinden hariçtekileri de “üçüncü dünya ülkesi” diye lügatlere ekleyenlerin sömürdüklerini görüyoruz. Üçüncü Dünya Ülkeleri; söylenilişine baktığımızda biraz havalı duruyor ama kabaca sözlüğe baktığınızda o havanın gerçekten hava olduğunu anlamak zor değil: “Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın, çoğunlukla eskiden sömürge olan, millî bağımsızlıklarını kazanmış ya da bu uğurda savaşım veren ülkelerine verilen ortak ad.” Kısaca, Batı haricindeki diğer tüm memleketler... Yani, sözde bağımsızlığını kazanmış olarak Batıcı zihniyete adapte edilmiş olanlar... Öyle kuru kuru Batı karşıtlığı da yapacak değilim; 365 günü millî-yerli bayramlara bağlar, geri kalan altı saatte de “çalışırız yahu” diye kendini teselli edersen o gereksiz kutlamalar esnasında çırptığımız elleri serbest bırakanlar beynimizden kelepçeyi vurur, öküzlerin tarlaya sürüldüğü gibi bizi sürerler. Sürdüler netekim... Günümüzde, nerede Batı mahkumu bir memleket varsa orada millî bayram meselesinin affedersiniz halk dilinde kullanılan tabiri ve hepimizin bildiğiyle beraber cılkı çıkmıştır. Yazımızın mevzuu bu mesele olmamakla birlikte, buna benzer bir mesele olduğu için böylesi bir giriş yapmayı uygun gördüm... Yazımızın mevzuu “toplantı” meselesi... Hani bazı firmaların ve hususiyetle devlet erkânının iki de bir toplandıkları ve klasik olarak “durum kontrol altında” açıklamasıyla son bulan türden toplantılar. Tabiî, kendilerini kurtaramamakla beraber daha cazip idealler gütmeyip kendilerini dünyayı kurtarmaya adamış grupçukların da içinde bulunduğu toplantılardır bunlar... Evvelden fark ettiğim fakat fark ettiğimi daha yeni keşfettiğim hâliyle, son aylarda bu mesele etrafında çeşitli iş yerleri, kamu kuruluşları, dernekler, Facebook’ta paylaşım yapmaktan ibaret dergiler ve sâirlerini inceledim. Holmes-vârî bir iştahla olmasa bile küçük çaplı araştırmamın neticesi, aylık tefe-tüfe rakamları açıklandığında bön bön baktığımız kadar olsun karmaşık bir netice vermedi! Efendim, gayet sarih bir şekilde edindiğim netice ve kanaat şu ki, nerede aşırı toplantı varsa orada iş yapılmıyor; fakat diğer herkesten daha çok iş yapılıyormuş görüntüsü ise % 1500… Allah’tan hayat sadece görüntüden ibaret değil; çünkü bütün işler bu toplantı manyaklarına kalırsa, içinde bulunduğumuz kaos vârî günleri de bize mumla aratırlar, şimdiden söyleyeyim. Zaten teknik olarak bu toplantıcı güruhtan içinde bulundukları cemiyete faydalı bir iş çıkması mümkün değil; çünkü toplantı yapmaktan iş yapmaya fırsat bulamıyorlar. Esasen işleri yürütenlerin de iş yapmaktan toplantı yapıp etrafa caka satmaya vakitleri yok! Böyle olunca ve “halkın aklı gözündedir!” düsturunca bu toplantıcı gürûhlar da “aya bak kamyon farı gibi!” diye bir nidâ koparıveriyor ve bu feryadı duyanlar da hakikaten bir şeyler var filan zannediyor! Bir şey yok efendim, toplantıcı titremesi; Facebook’ta 17 beğenme alınca da hemencecik geçiveren bir titreme!.. Yukarıda saydığım ve saymadığım teşkilatlarla birlikte nerede bir toplantı fazlalığı varsa, orada bir nizamsızlık gördüm; ne yapılmış bütün bir faaliyete rastladım, ne de iş fikrine!.. Varsa yoksa toplantı ve “şunu yapalım, bunu yapmayalım” yollu, fakat hiçbir fikrin gerçekten yapılması için söylenmediği, aksine “dostlar alışverişte görsün” hesabı kağıt döndürdükleri bir üç kağıtçılar panayırı... Hani “protokol”ün, nezaketi bilmeyenler için icad edilmesi gibi, bu arkadaşlar da iş yapmamak için toplantı yapmayı icad etmişler; habire toplanıyorlar... Devletin en üst kademelerinden tutalım da her hangi sıradan bir iş yerine kadar uzanan genişlikte herkes neyi, nasıl ve hangi sebeble yapacağını bilirse zaten ayrıca toplantı yapmaya gerek kalmaz ve bugün “toplantı” olarak isimlendirilen, o etrafa hava basma mekanizması da türemezdi; iş, toplantı ile değil, neyi, nerede ve nasıl yapacağını bilenlerle olur. Böyle olunca da günde üç öğün, haftada beş vakit senede 200 gün altı saat toplantı yapmaya gerek kalmaz! Fakat ne yapalım, Balzac’ın “Allah’ın sırf kalabalık olsun diye yarattığı insanlar vardır” dediği türden insanlar da vardır ve bana kalırsa bu güruhun büyük bir çoğunluğu, kronik toplantı hastasıdır... Evvelden yazdığım yazılara nisbetle bu mevzu hakkında abartma sanatından mebzul miktarda faydalandığımı zannedenler olabilir; onlarda oluşturduğumu hayâl ettiğim ironik ikonalığımı yıkmak istemem fakat şu gerçek misâle ne buyurulur: Yakın zamanlarda bir dostum bu toplantıcı güruhlardan birisinin etrafa caka sattığı bir fotoğrafı bana gösterdi. Bir de ne göreyim, kendini, içinde bulunduğu ana karanın komutanı addettiğini bildiğim fakat bunun Donkişot-vârî bir budalalıktan öte bir mânâ etmediğini içinde bulunduğu yaşa nisbetle hâlâ kavrayamamış zevatın ucunda bulunduğu masa etrafında 5-6 kişi... Hayretime vesile olan ise, o beş-altı kişiden birisinin kendisini evvelden tanıdığım ve hayatında hiçbir işte dikiş tutturamaması ile meşhur falancanın olması; hem de bizim komutanın yanı başında kurmay pozlarıyla takılıyor... Olabilir; hatta Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle “olabilir oğlu olabilir” de, bu fotoğrafın etrafa tanıtımında kullanılan Türkiye ve dünya meseleleri etrafındaki bütün problemlerin nasıl çözülmesi gerektiğine dâir işlerin o toplantı esnasında görüldüğünü ve sanki üç gün sonra çözülecekmiş gibi ifadelerle süslenen iştah kabartıcı sunum bu “olabilir”in de sınırlarını zorluyordu; yani, açıkça söylemek gerekirse azıcık salak olsanız inanacağınız türden zırvalar... Bundan 30 sene evvelki dünyada, bir resim etrafında toplanmış sözde ulu kimselerin fotoğrafını gördüğümüzde umûmî olarak “ulan ne oluyor!” tarzında bir heyecan yaşandığı, yahut da “vay arkadaş ne fiyakalı adamlar!” diye içten içe hafifçe bir öykünme yaşadığımız doğrudur! Fakat şimdilerde ise işler başka türlü bir hâl aldı. Üç gün önce Facebook arkadaşlarına Texas Holdem Poker isteği yollayan adamın, beş gün sonra bir fotoğrafta kurmay pozu vermesi, bugün en çok da dedikodu mahfillerinde ironik bir meze olarak kullanılıyor… Tam bu esnada alakasını biraz sonra kurmak üzere kısa bir paragrafla Dostoyeski’nin Ecinniler romanından bahsetmek istiyorum. Rusya’nın bir şehrinde geçen roman Pyotr Stepanoviç Verhovenski liderliğinde bir araya gelen Nihilistlerin kurduğu gizli bir örgütün kontrolünü kaybederek içlerinden birisini öldürmeye karar vermelerini, bu cinayeti işlemelerini ve içlerinden birisinin polise gidip yaptıklarını anlatmaları etrafında kurgulanmıştır. Dostoyevski’nin, daha sonra yayımlanan mektuplarından yola çıkarak söyleyecek olursak, Ateizm meselesi etrafında kaleme almak istediği romanı, emellerine asla erişemeyeceklerini anladığımız ütopik sosyalistlerin Nihilizmi etrafında örmüştür. Ecinniler, 1869’un Kasım ayında Moskova’da genç öğrencilerin oluşturduğu Nihilist bir grubun lideri olan Sergei Nachaev tarafından işlenen ve gazetelere çıkan gerçek bir cinayet vak’asından yola çıkarak örgüleştirilmiş. Hatta, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan Ecinniler’in önsözünü yazan Orhan Pamuk’un, orada anlattığı bir hatıraya göre onun gençlik döneminde romandan etkilenen birkaç üniversite öğrencisi benzer bir cinayet işlemiş. Hatırlarsanız “toplantı” meselesine giriş yaparken “Evvelden fark ettiğim fakat fark ettiğimi daha yeni keşfettiğim” demiştim; bu ifâde edebî bir süslemeden öte Dostoyevski’nin Ecinniler’ine dayanıyordu. 20’li yaşlarımın başında Dostoyevski’nin Ecinniler romanında bir toplantı sahnesine rast gelmiştim ve sahnenin bütününde ifâde edilen mânâ ve espriyi öyle kavramıştım ki, Dostoyevski’nin anlattığı şeyi ilk kendimin keşfettiğini zannettim. Daha sonraları aynı romanı beş altı defa daha okudum ve her okuduğumda o toplantı sahnesinde hep aynı hissi duydum. İşte o gün fark ettiğimi bugün gerçek mânâsıyla da keşfedince bu meseleden bahsetmek istedim. Ve ayrıca söylemek isterim ki, Dostoyevski’den biraz sonra sizinle paylaşacağım satırları, bu türlü bir mevzu ile bağdaştırana da rastlamadım. Bu dikkat ve seçicilik elbette bağlı bulunduğumuz fikriyatın kuvvetinden gelmektedir... Yukarıda kısaca izâh etmeye çalıştığım “toplantı” meselesini hatırda tutarak mevzuyu bir de Dostoyevski’nin gözünden göreceğiz. Evvela toplantıda bulunan karakterlerin kim olduklarına dâir kısa bir izâh, sonrasında ise bahis mevzuu sahne… Liputin, Virginski, Lyamşin, Şigalev, Şatov ve Kirillov. Tolkaçenko adında tuhaf bir adam. Çağırmadıkları hâlde yaş günü münasebetiyle toplantıya katılan ve bu türlü toplantılara dinleyici olarak katılmayı çok seven muvazzaf bir binbaşı, iki yahut üç öğretmen ki birisi lise öğretmeni, birisi harp okulundan yeni mezun topçu, diğeri boş gezenin boş kalfası kitapçı kadının torbasına iğrenç fotoğrafları sokan papaz okulu talebesi. Pek ateşli, saçları karmakarışık, on sekiz yaşlarında bir lise öğrencisi, M-m Virginskaya, Üniversite öğrencisi kız ve birkaç kişi daha… (M-me Virginskaya: — Ben sadece: “Biz toplantıda mıyız?” sorusunun oya konulmasını teklif ediyorum, dedi. Sesler duyuldu: — Ben de iştirak ediyorum, ben de. Virginski: — Sanırım ki daha ziyade intizam olur, diye tasdik etti. Ev sahibesi: — Öyleyse oya geçiyoruz, diye ilâve etti. Lyamşin, rica ederim piyanonun başına geçin: oyunuzu oradan da verebilirsiniz. Lyamşin: — Gene! diye bağırdı; size yeteri kadar çaldım. — Sizden ısrarla rica ediyorum, oturun çalın; davaya faydalı olmak istemiyor musunuz? — Sizi temin ederim ki, Arina Prohorovna, dışarıdan kimse dinlemez. Bu sadece sizin kuruntunuz. Hem pencereler de yüksek, hem zaten dinleyecek bile olsalar bir şey anlayamazlar ki. Bir ses: — Meselenin ne olduğunu kendimiz bile anlamıyoruz, diye homurdandı. — Bense her zaman ihtiyatlı olmak gerek, diyorum. Yani olur da hafiyeler dinlerse, diyerek manalı manalı Verhovenski’ye baktı, varsın bizde doğum günü kutlandığını ve müzik çalındığını duysunlar. Lyamşin: — Hay, Allah kahretsin! diye küfretti, piyanonun başına geçti ve tuşlara hemen hemen yumruklarıyla vurarak boşuna bir vals çalmaya başladı. M - me Virginskaya: — Toplantı olmasını isteyenlerin sağ ellerini havaya kaldırmalarını teklif ediyorum, dedi. Bazıları kaldırdı, bazıları kaldırmadı. Ellerini önce kaldırıp sonra yine indirenler, indirdikten sonra yine kaldıranlar oldu. Bir subay: — Hay Allah kahretsin! Ben bir şey anlayamadım, diye bağırdı. Bir başkası: — Ben de anlamadım, diye bağırdı. Üçüncüsü: — Hayır, ben anlıyorum, dedi evet ise el havaya kalkacak. — İyi ama evet ne demek? — Toplantı olsun demek. — Hayır, olmasın demek. Lise talebesi, M-me Virginskaya’ya: — Ben toplantı için oy verdim, diye bağırdı. — Öyleyse niçin elinizi kaldırmadınız? — Hep size bakıyordum, siz elinizi kaldırmayınca ben de kaldırmadım. — Ne manasızlık, ben teklif sahibi olduğum için elimi kaldırmadım. Baylar, yeniden aksini teklif ediyorum: toplantı olmasını isteyenler, varsın yerlerinde otursunlar ellerini de kaldırmasınlar, istemeyenler sağ ellerini kaldırsınlar. Liseli: — İstemeyenler mi? diye tekrar sordu. M-me Virginskaya öfke içinde: — Siz mahsus mu yapıyorsunuz? diye bağırdı. — Hayır, müsaade buyurun, isteyenler mi, yoksa istemeyenler mi, bunu daha açıkça belirtmek gerek. — İstemeyenler, istemeyenler. Bir subay: — Peki ama ne yapmamız gerek istemeyen olursa elini kaldıracak mı, kaldırmayacak mı? Diye bağırdı. Binbaşı: — Hey gidi, anayasaya henüz alışmadık! diye işaret etti. Topal öğretmen: — Bay Lyamşin, öyle hızlı çalıyorsunuz ki kimse bir şey duymuyor, diye işaret etti. Lyamşin: — Vallahi, Arina Prohorovna kimse dinlemiyor, diyerek yerinden fırladı. Hem çalmak istemiyorum, ben size misafirliğe geldim, davul çalmaya değil! Virginski: — Baylar, diye teklif etti, hepiniz cevap verin: biz toplantı halinde miyiz değil miyiz? Her yandan: — Toplantı, toplantı, diye bağırıştılar. — Öyleyse oya koymaya lüzum yok, yeter. Memnun musunuz, baylar, koymak lâzım mı? — İstemez, istemez, anladık! — Belki toplantı olmasını istemeyenler vardır? — Hayır, hayır, hepimiz istiyoruz. Bir ses: — İyi ama toplantı ne demek? diye sordu, ona cevap vermediler. Her yandan: — Başkan seçmek gerek, diye bağırıştılar. — Ev sahibini, tabii ev sahibini! Seçilen Virginski: — Baylar, mademki öyle, demin yaptığım ilk teklifimi ortaya atıyorum: işle daha yakın ilgisi olan bir şey söylemek veya açıklama yapmak isteyen varsa zaman kaybetmeden hemen başlasın. Herkes sustu. Herkesin gözü yine Stavrogin ile Verhovenski’ye çevrildi. Ev sahibesi doğrudan doğruya: — Verhovenski bir şey söylemek istemiyor musunuz? diye sordu. Öteki oturduğu sandalyede gerinerek: — Hiçbir şey, dedi. Ama bir kadeh konyak isterdim. — Stavrogin siz istemiyor musunuz? — Teşekkür ederim, içki içmem. — Konyak değil bir şey söylemek istemiyor musunuz? — Neye dair konuşacağım? Hayır, istemiyorum. Ev sahibesi, Verhovenski’ye: — Size konyak getirecekler, diye cevap verdi.) *Dünya Edebiyatından Tercümeler, Rus Klâsikleri:73, Ecinniler III, Dostoyevski, M.E.B. Yayınları, 11. ve 14. sayfalar arası. Baran Dergisi 552. Sayı

Suriye’deki Savaş: Kurulacak Olan “Yeni Dünya Düzeni”ni Engelleme Savaşıdır

Batının yıkılmakta olan modern dünya düzenine karşı kurulacak olan “Yeni Dünya Düzeni” korkusu tüm emperyalist güçleri uyuz köpekler gibi saldırganlaştırdı. Sırasıyla IRAK, AFGANİSTAN, LİBYA ve SURİYE olaylarına bu gözle bakarsak daha doğru değerlendirmiş oluruz. Batı emperyalizminin en çok korktuğu Kumandanımız Sayın Salih Mirzabeyoğlu ve onun fikriyatı olan BD-İBDA’dır. Çünkü Batılı sömürgecilerin kurduğu ve dünyaya zorla kabul ettirdikleri “yamyamlık” düzenine karşı tek muhalif odur ve tarih boyunca da “Yeni Bir Dünya Düzeni” teklifiyle birlikte muhaliflik yapan olmamıştır. O son beş yüzyıllık tarihimizde de ilk defa İslam’a nisbetle yeni bir dünya görüşünü ve düzenini “Başyücelik Devleti” ismiyle ortaya koymuş büyük bir mütefekkirdir. Batılı kan emicilerinin İslam âlemini ateş çemberi haline getirmelerinin sebebi ne petroldür ne de İsrail’in güvenliğidir. Asıl sebep Batılıların düzenini yerle bir edecek olan BD-İBDA fikriyatı ve onun mimarı olan kumandanımızdır. O aynı zamanda çağımızın en zaruri ihtiyacını bulup çözdüğü içinde müceddiddir. Marksizm bile Batının kurduğu sömürge düzenine hiçbir zaman karşı olmamış, aksine Kapitalizmdeki zalim patronların yerine devleti koyarak halka olan zulmü daha da büyütmüştür. Yine İslam’a ve onun şahsında Osmanlı’ya olan düşmanlıkta Batılı yamyamlarla aynı saftadır. Yeryüzünde iki dünya görüşü var, birisi Batılı emperyalistlerin kurduğu, insanı ve insanlığı yok edip insan olmaktan çıkararak, insanı tüketim aracı haline getiren “Modern dünya düzeni” ötekisi ise Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun İslam’a nisbetle durduğu “Başyücelik Devleti” modeliyle “Yeni Dünya Düzeni” teklifi. Emperyalistlerin bize zorla dayattıkları düzende barışın ve istikrarın sağlanması için, zulmü ve zalimi egemen kılıp mazlumun ve haklının susturularak teslim alınması gerekir. Beyinleri misyonerleştirilip köleleştirilen bizdeki aydın bozuntularına göre, barış ve istikrar için “İsrail’in ve Batılıların suyunu bulandırmamak gerekir. Yine sahte İslam kılıklı beyinleri ajanlaştırılmış ulema taifesi ise Müslümanları küresel iradeye boyun eğdirerek dini gerilimi azaltmanın arayışı içindeler. Bu ulema takımına göre “zalime zalim demek gerilimi artırıyor, huzuru bozuyor, iyisi mi bu işleri kurcalamamak gerekir.” Emperyalistlerin bu gönüllü yerli ajanları, konumları gereğinden çok fikir değiştiren, aslında fikirleri patronlarının cebinde olan satılık insanlardır. Batılı emperyalistlerin mazlum milletleri ezerek zorla kurdukları bu düzende dünya gelirlerinin yüzde sekseninin sahibi nüfusun yüzde beşi, geriye kalan yüzde yirmisinin sahibi ise nüfusun geriye kalan yüzde doksan beşidir. Böyle bir adaletsizliği çakallar bile yapmaz. Onu sahibi herkesin bu zulme karşı mücadele etmesi gerekir. Şuursuz kalabalıkların yürüdüğü, yamyamların kurduğu “uygarlık yolu”nun önüne geçip “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diyen Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Sayın Salih Mirzabeyoğlu bu çirkefliğe ve zulme ve zalimlere karşı birer “Aydınlık Savaşcısı” olmuşlardır. Suriye’deki bu savaş, iki dünya görüşünün savaşıdır (Hak ve Batıl). Çökmekte olan Batı kendisini kurtarmak için “Yeni Dünya Düzeni”nin kurulmasını engellemek maksadıyla bütün Batı Suriye’de savaşmaktadır. Hatta Türkiye’deki, 17-25 Aralık olayı, Gezi olayları, 15 Temmuz darbe teşebbüsü. Bunların hepsi “Yeni Dünya Düzeni”nin kurulmasına engelleme girişimleriydi. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Birleşmiş Milletleri eleştirirken Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun “Aydınlık Savaşçıları” isimli eserinden aldığı sözlerle eleştirmesi, Batılıları iyice çıldırtıyordu. Şöyle bir geçmişe dönerek hafızalarımızı tazeleyelim. ABD’de eski dışişleri bakanı Yahudi kökenli Kissinger’ın başkanlığında Pentagon için bir rapor hazırlanıyor. Başlık şu “Fikri üstünlüğümüzü, İslamcı teröristlere kaptırdık.” O tarihlerde Kazım Bey ve bir kısım gönüldaşlar tarafından çıkarılan “Taraf” dergisinden alıntılar yaparak Kumandan’dan ve onun “Kendinden Zuhur” mevzunu ele alarak örnekler veriyor. Kissinger’ın “Fikri üstünlüğü İslamcı teröristlere kaptırdık”tan kastı BD-İBDA fikriyatıdır. ABD, bu rapordan sonra en büyük düşman olarak Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nu görüyor ve 6. DGM’ye baskı yaparak ağırlaştırılmış müebbet cezası almasını sağlıyor. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun yeniden yargılanması davasında gizli tanıklık yapan Av. Doğan Yıldırım diyor ki: “Ben, Jandarma Komutanlığının resmi avukatı olarak 1. Ordu Komutanlığındaydım, ABD’nin büyükelçisi ve 6. DGM’nin başkanı Metin Çetinbaş da oradaydı. 1. Ordu Komutanı odasında tanıdığım subaylara sordum, ABD elçisinin burada ne işi var? dediler ki ‘Salih Mirzabeyoğlu’na en ağır ceza verilmesi için, komutandan yardım istemeye gelmiş.’ Bu durum benim çok zoruma gitti. Hala gözümün önünde: 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın, mahkeme başkanı Metin Çetinbaş’a dönerek şunları söyledi, ‘Bak eski mahkeme başkanı Sedat dürüst davrandı dedi ki ‘bu haksızlığı ben yapamam’ diyerek ayrıldı; istifa etti. Sen şimdi ağırlaştırılmış müebbet cezası vereceksin, yoksa seni buraya asarım. Eğer vermeyeceksen o cezayı verecek başka birisini başkanlığa getirelim.” O zaman anladım ki Türkiye’yi bütün İslam âlemin ve tüm mazlum milletleri kurtaracak üstün zekaya sahip bir dahi olduğu için ABD baş düşman olarak Salih Mirzabeyoğlu’nu görüyor. Anladım ki Amerika vatansever herkesi düşman olarak görüyor. ABD emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileri vasıtasıyla on beş yıl haksız yere cezaevinde hücrede tuttularsa, Suriye’deki bu zulüm de bunun bir parçasıdır. Kumandanımız “1999 bütün Müslümanların kurtuluş yılı olacaktır” diyerek 1999’da gerçek kurtuluş savaşını da başlatmış oldu. “Dik durun karşınızda leşler var.” diyordu. 99 milat oldu. Tüm emperyalist güçler daha da saldırganlaştılar. Batın emperyalizminin AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanımız R. Tayyip Erdoğan’a düşmanlıklarının asıl sebebi: Gönüldaşlarımız ve avukatların üstün gayretleri ve çabaları karşısında Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun tahliyesine engel olmadığı içindir. Ömrü Batıya ajanlık ve kendi halkına ve milli değerlere düşmanlıkla geçen Doğu Perinçek, aynı süreçte, “Teori ve Pratik” adlı dergilerinde, Ak Parti ve genel başkanının BD-İBDAcı olduklarını, esas amaçlarının “Başyücelik Devleti”ni kurmak olduğunu söyleyerek, Batı emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine Ak Parti’yi ve genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ispiyon ediyordu. Hristiyan-Yahudi Batı emperyalistleri ve D. Perinçek gibi yerli ajanları çok iyi biliyor ki; yerli ve milli olan her şey bizi “Başyücelik Devleti”ne götürür. 1999’dan sonra gelişen içeride ve dışarıdaki bütün olaylara Kumandan’a nispetle bakmazsak hiçbir hadiseyi doğru tanımlayamayız. Suriye’deki savaşta öyle. Emperyalist saldırganlar için esas hedef Suriye değil, Türkiye’dir. Çünkü Türkiye’de kurulacak bir “Başyücelik Devleti” tüm dünyayı sarsacak bir devrime vesile olur. Batılıların esas korktuğu budur. Eğer engellenemezse bu devrimin Suriye ve Irak’a sıçramasına mani olmaya, bunun için de bu ülkelerin demografik yapılarını değiştirip Şiileştirmeye çalışmaktadırlar. Baran Dergisi 552. Sayı

Sigara Polemiği ve Düşündürdükleri

Hayreddin Karaman’ın “sigara” ile ilgili açıklamalarının ardından kıyametler koptu. Özellikle başörtülü yazar-çizerler tepki gösterdi. Kadın üzerinden ahlâk dersi vermeye çalışan “erkek tipolojisi”ne bir tepkiydi bu daha çok. Hayreddin Karaman’ın çirkin ifadelerini buraya almayacağım elbette, hepimiz okuduk. Freud’u mumla aratacak bir “ima”… “Kaba softa – ham yobaz” tabiri vardır Üstad’ın, her devrin küfür yobazını da, dindar yobazını da kapsar. Ölçüleri ölçülerle boğazlamanın tipik örneği olan Hayreddin Karaman’ın ortaya koyduğu bakış, üzerine büyük gelen bazı sıfatların (büyük alim, müçtehid gibi) hakkını veremediği, basit bir meselede açığa çıkıverdi. İçtihad kapısının açık olduğu fakat o kapıdan geçebilecek çapta adam yetişmediği meseleleri yıllar önce Necib Fazıl tarafından ortaya konulmuş meselelerdir. Müçtehid denilen adam, sigaraya haram diyecek kadar ileri gidince, bir de bunu kadın üzerinden izaha kalkınca, hakikat gün gibi ortaya çıktı diyelim. “Çağımız fikir çağıdır” diyerek “mütefekkir yetiştiren” Necip Fazıl’ın söyledikleri, Hayreddin Karaman vesilesiyle yeniden hatırlanmalı. Cumhuriyet ideolojisinin yetiştirdiği “müçtehid”(!). İlahiyat fakültelerinden “âlim” yetiştiğini zannedenler, “hadis inkarcısı”, “tasavvuf düşmanı” profesör doktorları gördükçe herhalde uyanmıştır artık. Adam dini ilimler öğrenmeye gittiği üniversiteden dinin kaynaklarına düşman olarak çıkıyor, gerisini siz düşünün. Bizim ilahiyat allamelerine değil, üzerinde bulunduğu meselenin hakkını veren mütefekkirlere ihtiyacımız var. Hadis usulünü yeniden keşfedecek değiliz. Mezhepleri yeniden inşa edecek cüretimiz de olamaz herhalde. İslamoğlu gibi “İmamı Azam da adam, ben de adamım, ne farkım var” demesi gibi bir acziyet içine düşmeyeceğimiz de belli. Burada sigara güzellemesi yapıyor değilim, yapacak olsam türkülerden şiirlere, kitaplardan resimlere pek çok “sanat” örneği verebilirim. Ama şunu da söylemeden edemeyeceğim: Sigaranın insan sağlığına zarar verdiği ispatlanmış (bilim kutsamış yani) bu sebeble haram imiş. Allah’ın “haram” etmediğini “haram” etmek cüretine nasıl gelindi? Sigara sağlığa zararlı. Buna kimsenin itirazı yok. Fakat şeker de sağlığa zararlı. Paketli gıdalar, kullanılan kimyasal ilaçlar, hatta ekmek yapılan buğday bile sağlığa zararlı. Onları da haram ilan edecek miyiz? Tekrar soralım; bu cüret nereden geliyor? “İmamı Azam da adam ben de adamım” diyenin bir üst basamağa çıkmış hâli. Tütün’ün milattan yani Hazreti İsa’dan evvel kullanılmaya başlandığı, hatta tedavi amaçlı da kullanıldığı biliniyor. Zamanla yaygınlaştığı… Sanki tütün çağımızda ortaya çıkmış gibi davrananlara İslâm âlimlerinin geçmişte bu konuda tartıştıklarını ancak “haram veya helal” değil, “mekruh ve mübah” üzerinde durduklarını söylemeye gerek var mı bilmem? Mesela Abdülgani Nablusî’nin “Tütün İçmenin Hükmü Konusunda Kardeşler Arasını Bulmak” isimli bir risalesi vardır. (El Sulhu beynel ihvan fi hukmi ibadeti duhan). Hatta birbirlerine bu konuda şiirler yazarak cevap vermiştir Ebussuud Efendi ile Sinan Efendi (Altıparmak)… Velhasıl bu hususta bir görüş birliği olmadığı için, bugün “haram” diyen zevatı ciddiye alacak değiliz. Gelelim edeb meselesine. Kadının sokakta, işte, evde nasıl davranması gerektiğine dair ahkâm kesmek için bunun şuurunun toplumda yaygın olması icab eder. En azından bunun için bir çaba, bir ıstırab çekmek gerek. Fakat neresinden tutsan elinde kalan bir toplumsal ahlak içinde, kadını oradan seçip, “tüm suç senindir” demek abesle iştigaldir. Ahengi tutturamadığın yerde de, ne desen boştur. Bir yandan bütün günahların normalleştiği bir toplumsal düzende yaşayacaksın, öbür taraftan kadını bu toplumun içinde var olması için teşvik edeceksin, sonra da toplumdaki bütün bozuklukları kadın üzerinden tenkid edeceksin. Suya gir ama ıslanma, ateşe gir ama yanma. İslâm ahlâkı topluma hâkim değil ki, oradan tuttuğun filin bacağı ile problemleri çözebilesin… Bütünü kaybetmişsin, parçalarla boğuşuyorsun. Sonra da yanılıyorsun. Geldik mi yine tefekküre... Gelelim, çünkü bu meseleler önemli; sigara üzerinden iyot gibi açığa çıkan bir vaka olarak üzerinde durmak gerek. Hem de öyle bir durmak gerek ki, dini ilimlerin “bilgisine” sahip olduğu için topluma ayar çekebileceğini zannedenler de utanır belki. Bilgi eğer şahsında “parıldamıyorsa”, onunla meselenin çözümüne dair seni “yürütmüyorsa”, hiçbir anlamı olmayan gereksiz bir yükten ibarettir. Ne diyordu Büyük Doğu Mimarı: “Genç adam, düşün! Evvelâ, insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün! Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir kezzap buharı olduğunu düşün! Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer. Filozof: “Mademki düşünüyorum, öyleyse varım!” der. Ya biz ne diyelim?.. Bırak filozofu, milozofu: Kâinatın ve insanlığın Ufku, bir ân düşünceyi bilmem kaç yıllık ibadete denk tutar ve şöyle buyurur: “Yarabbi; bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!” Aziz varlığın aziz aynası fikir… Düşün! Seni karartmak isteyen tesirler evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık şiarını körletmekle işe girişti. Bunu düşün! Hiç bir kaptan haritadan, hiç bir şoför kilometre işaretinden, hiç bir doktor röntgen camından şüphe edemez. Fakat sen, Tanzimattan bu yana, önüne sürülen bilgi ve hakikat unsurlarından şüphe edebilirsin!.. İlimde bile dolandırıldın? Bunu düşün! (…) Sana sürdürülen bu kaba ve nefsânî hayatın ötesine, varlık sebebine, hakikatlerin hakikatine ait uyandırıcı telkinler, senden cüzzam illeti gibi kaçırılmış, sana lâşe gibi gösterilmiştir. İnsanoğlunun biricik meselesi olan sonsuzluk iştiyakı ve onun ahlâkı, yaşanmaya değer hayatın hesabı ve onun duygu ve düşünce ölçüleri, onlarca sebze hâllerinin süprüntü eşyasıdır. Düşün! Bunlar sende, dimağî cihazı kişniş şekerinin tanesi kadar küçültüp, hazım ve tenasül cihazlarını alabildiğine şişirmekten ve urlaştırmaktan başka yol takip etmediler. Bu gidişi görüp seni tezgâha çekecek ve beyninle tabanın arası büyük ruh imarına tâbi tutacak bir rejim de hiç bir gün kurulmadı. Sen yalnız düşün! Suç senin değildir! Suçu irca edeceğin vâhidleri, sınıfları ve şahısları düşün! Düşün! Sen, düşünmeyi düşünmekten başlayarak düşün, yeter!” İnsanımıza “melekler dişi mi erkek mi?” seviyesinde “dini tartışmalar” üzerinden ayar vermek yerine, onların “kim” olduklarını, “nereden gelip nereye gittiklerini”, yani insanın temel meselesini yani “kendisini” hatırlatmak gerekiyor. Sonra toplum olarak bu “kimlik”lerden örülü bir demet olarak ahengi tutturabiliriz belki. Yoksa “o onu yaptı, bu bunu dedi, bütün bunlar şu sebepten” gibi dedikodularla günü geçirmekle, polemiklerle aslî meselelerinin üzerinden teğet geçmekle o ahenk tutmaz. Baran Dergisi 552. Sayı

Türkiye’deki Eğitim Karmaşası

Türkiye’de eğitim sisteminin bir lise talebesi olarak, gençleri menfi yönden etkilediğini gözlemlemekteyim. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu bahis açılınca ‘eğitim ve kültürde yol kat edemedik’ mealindeki sözlerini hatırlatarak; bu yazıma bakıp da bütün faturayı iktidara kesmenin haksızlık olduğunu ifade etmek isterim. Bir zamanlar Türkiye’de eğitimi FETÖ’cüler ellerine geçirmişti. FETÖ’nün en sağlam para kaynağı dershanelerdi. [Aynı zamanda örgütün insan kaynağıydı.] Bu sebeble eğitim sistemini de öğrencilerin dershaneye gitmesi için düzenlemişlerdi. Sınav sorularını da çalarak dershanelerinde çıkan birincilerle en iyi dershanelere sahib olmuşlardı. Hükümet bu örgütün zararını fark ettiği ân, ilk işi dershaneleri kaldırmak oldu. Tabiî bu o kadar kolay olmadı. Bu meselenin hâlâ çözülemediği, şu an dershane işlevini yerine getiren ‘özel öğretim kursları’ ile açık olarak bellidir. FETÖ’cülere ait olan dershaneler kapatılıp diğer kurumların ya temel lise ol ya da ‘özel öğretim kurs’u diyerek dershanelerin açık olduğunu bildirmek isterim. Bu hâl MEB’in de bildiği bir husustur. Fakat öğrencilerin bu kurumları tercih etmesinin yerine okullarda da kurs verilmeye başlanmıştır. Ne yazık ki benim okulumda böyle bir kurs olmadığı için bir ‘özel öğretim kurs’unu tercih ettim. Bu özel kurslar da eğitimde fırsat eşitsizliğini doğurmakta. Bu hususu MEB’in yeniden gözden geçirmesini temenni ederim. 2017-2018 eğitim yılında bu özel kursları kaldırmaya yeltenilmesi de mantıksız olacaktır. Bu kursların kaldırılmasından dolayı hiçbir öğrencinin mağdur edilmeyeceğinden emin olmak gerekiyor. Şimdi de ‘milli’ eğitim kurumlarına göz atalım. Anadolu’dan Bihaber ‘Anadolu Liseleri’ Türkiye’de ‘Anadolu Lisesi’ statüsünde oluşturulmuş, fakat Anadolu’dan bihaber öğrencilerin bulunduğu kurumlar mevcut. Sadece belki de bilmemekte mazur öğrenciler değil, öğretmenlerin dahi Anadolu’yu ‘gezilecek yer’ olarak görmesinin doğurduğu, problem yumağı bir ‘milli eğitim’ sorunu var. Anadolu’yu okullarda düzenlenen gezi programları ile gören ve ‘Anadolu sadece kadim kültürdür’ zihniyeti ile yetiştirilen öğrencilerin sisteme itiraz etmesi de bu soruna ektir. Japonların okul öncesi çağdaki çocukları atalarının yenilgiye uğratıldığı toprakları gösterip, ‘bakın, sizler de okumazsanız bu hâle gelirsiniz!’ fikrini aşılamaktadır. Bu Japonlar için milli eğitimin ne kadar mühim olduğunu göstermektedir. Bizdeki eğitim ise tam tersi. Atalarımızla gurur duymamız gerekirken, onları dışlayıp; sistemin oluşturduğu ulusal kahramanlarla, şeflerle gurur duymamız gerektiği öğretilmekte. Topyekûn ecdadı reddedip, gökten inme kahramanlarla sistem çarkını döndürmeye çalıştırmakta. Taşıma su ile değirmen dönmeyeceği gibi sahte kahramanlarla da bu çark dönmez. Birçok gencin hayatını etkileyebilecek mevkide bulunan sendikalar, öğretmenler vb. grupların acilen ‘öze dönüş’e ihtiyacı var. Çünkü ismini ‘Anadolu’ lisesi yaparak ve puanları arttırarak kimsenin eline bir şey geçmez. Öğretmenlerin bağlı oldukları sendikalara göre atandığı bir devirde eğitim kalitesini arttırmak pek zordur. Diğer okullar için de bahsedeceğim husustan biri eğitim kalitesi. Okul, bir öğrenciye ne kazandırıyor? Yoksa vakit kaybı mı? Zira on iki hatta on altı seneyi okuyarak geçiren bir gencin kaybettiği bir hayatı var ortada. Depresyon ve ye’se kapılarak istikbali hakkında düzgün kararlar veremiyor. Üstad Necib Fazıl, ‘İdeolocya Örgüsü’ eserinde eğitimi iki devreden ibaret ve beşer seneden toplam on sene olarak ifade etmiştir. Pek makul bir zaman, on sene. Zaten lise müfredatında çoğu konu basitleştirilerek ortaokulda öğretilmekte. Yani eğitim sürekli tekrar hâlinde, bu da kuru ezberi doğuruyor. Elemansız Meslekten, Mesleksiz Elemanlığa Doğru Türkiye’de ‘Meslek Liseleri’ net bir şekilde “puanıyla bir yere yerleşememiş, burada okusun bari” zihniyetindeki okullar şu sıralar. Bu hâdise ise ileriki yıllarda Türkiye’nin ihtiyacı olacak, teknisyenlerin ne kadar ‘vasıfsız’ olacağına işarettir. Bu hususta gezdiğim ‘kaliteli’ meslek liselerini ayrı tutmayı uygun görüyorum. Türkiye’nin vasıflı kaynakçı elemanları yetiştirdiği de aşikârdır. Bu hususta gördüğüm haber beni pek mutlu etse de genç kardeşlerimin bu işe ne kadar temayülü var, bu konuda endişeliyim. (1) Meslek liselerinde atölye dersleri dışında, normal liselerde verilen temel derslerin (Matematik, Fizik, Tarih vb.) işlenmediği için pek çok arkadaşım üniversite sınavına girmek istemiyor. Bunun yanında öğrencilerin de bazı hocalara tacizlerinden dolayı giremediği de doğrudur. Bunun sebebi ise, ‘endüstri meslek’ liselerinde bulunan gençlerin ergenlik çağında olması ve bu çağın verdiği gücün nerede atılacağı bilinmemesidir. Meslek liseleri hususunda naçizane önerim ise, bu gençlerin diline inebilecek öğretmenlerin bulunması ve o öğretmenlerin bu çocukları müspet yönde etkilemesi olacaktır. İmam-Hatipler Kapatılmalı mı? Bu soru bir dönem ‘sanal ortam’da çok dolaşmıştı. Hatta Youtube mecrasında röportaj dahi yapıldığını hatırlamaktayım. İmam-Hatipler kapatılmamalı elbette. Çünkü İmam-Hatipler, bu coğrafyanın ruh damarlarındaki cevheri çıkarmış ve öğretim programına koymuştur. Fakat İmam-Hatip bir gelenektir. Bu geleneğin muhafaza edilmesi için de yine İmam-Hatip kökenli öğretmenlerin bu okullara atanması lâzımdır. Arkadaşımın gittiği İmam-Hatip lisesinde mezkur ‘İmam-Hatip ruhu’ var iken, mahallemdeki İmam-Hatip’teki gençler, bu ruhtan bihaber. Bunun da en büyük sebebi ders veren öğretmenler ve idare kadrosu. Buna ek olarak da hiçbir liseye giremeyen gençlerin tercih ettiği liselerden biri olması. Hatta FETÖ güdümlü Nokta dergisinde şöyle bir haber vardı: “Marksist İmam Hatipliler”. Bu haberi görünce çok gülmüş, üç çıktı alıp İmam Hatipli arkadaşlarımın yanına gitmiştim. Fakat daha da gülünç ve saçma olan şu ibareler geçiyordu: “Zorunlu din dersine karşıyız.” Yahu bu çocuklar kendi istekleri veyahud ‘zorunlu’ olarak gittikleri lisenin adını mı unutuyorlar ne? İmam-Hatip ismini taşıyan kurumda okuyup zorunlu din derslerini protesto etmeleri saçmalığı… Bir amaçları da varmış, bağlı oldukları grupta İmam-Hatip birimi açmak gibi. Bu kadar gülünç ifadelerin yanına bir hakikati eklemek isterim. Bin kişilik İmam-Hatip lisesinde üç-beş öğrencinin belki farklı görünüp, marjinal olmak için sola temayülü var. (Öncüleri İhsan Eliaçık ve ‘dönek’ Eren Erdem) Ben İmam-Hatip öğrencisi olmadığım hâlde pek çok defa önemini vurgularım. Çünkü o liselerde pek çok cevher var. Sanatta cevher dersek eğer şu an aklıma gelen Hayreddin Soykan diyebilirim. Kendisi Kadıköy İmam Hatip Lisesi mezunu ve karikatürist. Siyasi alanda dersek pek çok örnek var elimizde. Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan… Bunun nedeni ise, beslendiği kaynak direkt Anadolu’nun ruhu ve cevheri… Çok sayıda İmam-Hatip Lisesi açıldı fakat bu iyiye işaret değil. Bu hususta İmam-Hatiplilerin derneği olan ÖNDER’in çalışma yapması gerekmektedir. Eğer yapıyorsa da bu çalışmanın denetimini yapması elzemdir. Lise seçim dönemimde gittiğim dershanenin rehberlik hocası, gittiğim dershane FETÖ güdümlü Anafen, özellikle İmam-Hatip seçmememi istemişti. “İmam-Hatip’e gidip imam mı olacaksın?” gibi saçma şeylerle aklımı karıştırmıştı. Ailemi de “İmam-Hatiplilere katsayı uyguluyorlar.” diyerek kandırmıştı. Sosyal Bilimler Faydalı Konumda Sosyal Bilimler Liseleri ile en son dört sene evvel bir irtibatım olmuştu. Yine lise seçimlerinde dolaştığım liseler içinde bir ‘Sosyal Bilimler Lisesi’ bulunuyordu. Bu okul İstanbul içinde en yüksek puanla öğrenci alan ‘Sosyal Bilimler Lisesi’ydi. Okulu, kütüphanesi, dil eğitimine pek hayran kalsam da bana okulu gezdiren hocanın konuşması ve davranışları pek hoşuma gitmediği için seçmeyi düşünmedim. Fakat bu sene elime geçen dergilerini okuduğum vakit çok pişman oldum. Dergileri yılda bir yayınlanıyordu ve makalelerden oluşuyordu. Bazı makaleleri o dergide sırıtsa dahi içinde İngilizce, Rusça yanılmıyorsam Fransızca makaleler vardı. Bu makalelerin yanında Türk Edebiyatı’na dair çalışmalar da vardı. Bu çalışmalarda bir eksikliği fark ettim. Tahminimce hocalarının seçtiği bir şair olan Orhan Veli’nin şiirleri üzerinden yorumlamalarıydı. Edebiyatımıza yenilik olarak getirdiği iddia edilen ‘şiirde mısraı kırmak’tan başka bir şey yapamamış bu şahsın değeri ne hâlâ anlayamadım. Üstad Necib Fazıl’ın şiir idraki olarak yazdığı ve çağdaşlarının bihaber olduğu poetika yanında bunun bir hükmü var mıdır, bilemem. ‘Bâbıâli’ eserinde bile pek ehemmiyet vermediği bu şiirlerin izaha ihtiyacı bence yoktur. Hadi Üstad’ı sadece şair olarak gören bu hocalara akademik bir kitap da önereyim: ‘Poetika Dersleri-Orhan Okay’. Orhan Veli’nin demeçlerindeki naralarından ve yazdıklarını kıyası yapılarak ortaya koymuş olan bir kitap. Bu kurum hakkında değerlendirmem kısaca faydalı olduğu yönünde. Fakat yazının devamında bahsedeceğim ‘Öğretmen Liseleri’nin Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri olarak dönüştüğü için kalitesinde düşüklük veya adapte süreci nasıl gelişti, bu konuda pek yorum yapmayacağım. Fen Liselerine Dikkat Bu başlığı atmamın en temel nedeni hocaların kafalarındaki materyalist düşünce. Müfredat ne kadar değişirse değişsin, bu hocaların kafalarındaki dogmalar yıkılmadıkça öğrencilere materyalist düşünce empoze edilecektir. Öğrencilere empoze edilen bu düşünceyi yıkacak en iyi hamle, kurumlarda ‘öze dönüş’ü sağlamaktır. Yani Anadolu’nun ruhuna geri dönmektir. Nizamiye Medreselerinde ve Osmanlı’nın belirli bir dönemine kadar var olan hem fenni ilimleri hem de dini eğitimi vermek olacaktır. Mesela bizim alimlerimiz sadece fizik hususunda ihtisas yapmaz, coğrafya hususunda da ihtisas yapar. Şimdi ise bizler bunları bölüme ayırmış, fizik, kimya, biyolojiyi fende; coğrafya, tarih ve edebiyatı sosyal bilimlerde toplamışız. Hâlâ da bu kargaşa önlenebilmiş değil. Başka bir yazımda bahsettiğim sohbetimi tekrar nakletmek istiyorum: “İyi bir Fen Lisesi’nde okuyan Müslüman bir arkadaşımla sohbetimizde ‘Sizin okulda durum nedir bilemem fakat okuduğum lisede birinci sınıftan itibaren bariz dinsizlik propagandası yapılıyor. Liseye girmeden evvel yakın dostum olan çocuğun imanı, hocalar tarafından verilen Materyalist eğitim yüzünden sarsıldı. Şu an Müslüman olduğunu kabul etmiyor. Hakeza diğer öğrenciler de kendisinin marjinal olduğunu öne sürerek saçma sapkınlıklara kapılıyorlar. Bilim adamı yetiştirmek üzere kurulan bu liselerdeki denetimsizlik sebebiyle ilerde Fen Bilimleri kürsüsünün başına bu tiplerin geçmesi muhtemeldir.’ Dil Eğitimi Ne Durumda? Dil eğitimi… Bu üç nokta içerisinde birçok şey gizli. Benim bulunduğum vakit dördüncü sınıftan onikinci sınıfa kadar dil eğitimi veriliyordu. Şimdi ise bu ikinci sınıflara kadar düşürüldü diye biliyorum. Peki bunun yansımaları nasıl olacaktır? Lise son sınıfa geçmiş bir öğrencinin hâlâ bilmediği gramerleri öğretmenin nasıl bir izahı olur? Sadece ‘nasılsın, adın ne, nerede oturuyorsun’dan ileri gidememiş fakat İngilizce dersinde iyi notlarla sınıf geçebilmiş öğrencinin tek izahı ‘kuru ezber’den başka bir şey değildir. Aksini iddia eden ise, ya soruları çalmıştır ya da hoca performans notlarıyla öğrencisi geçirmiştir. Her dönem tekrar eden müfredatın içerisinde dil dersleri de yer almakta. Dördüncü sınıfta gördüğüm adın ne sorusuyla, ortaokulun birinci sınıfında (Eski döneme göre altıncı sınıf, şimdi beşinci sınıf) da karşılaştım. Hatta liseye geçtiğimde de bu soru karşıma çıktı. Bir de gramer öğretecek hocaların beceriksizliği de eklenince ne temel oluyor ne de bina… Zaten doğru temel atılmadan direkt binayı inşa etmek isteyen bir eğitim sisteminde dil eğitimi ne kadar iyi olabilir ki? Mesela, benim bulunduğum lisede bir dönem hocamız dersinde Türkçe konuşmayı yasaklamış ve İngilizce konuşmamızı istemişti. Sınıfta üç, dört öğrenci dışında hocanın dediğini anlayan pek yoktu. Ben de o anlamayan grupta idim. Aralarında neler geçti, ne konuştular diye merak edip araştırmak yerine birçok öğrenci kafasını masaya koydu ve uyudu. Hocamız da sonra bunun bize İngilizce öğretmediğini anlayınca bu yasağı kaldırdı. Bu yasakta birçok öğrencinin bir dönemi çöpe gitti. İkinci dönem gelen hoca da birinci dönemde gördüğümüzü düşünerek o konuyu geçti. Okulda İngilizcesi normale oranla daha iyi olan öğrencilerin şöyle bir avantajları var. Yurtdışına çıkmış ve yazları çıkma ihtimalleri bulunmakta. Bazılarının da ailelerinden kaynaklı olarak İngilizce öğrendikleri var. Çocukluğundan itibaren İngilizce kitap okumuş, müzik dinlemiş, dizi/film izlemiş kişiler de var. Benim ailem gibi kimselerin de (Anadolu’dan göçmüş, Anadolu kimliğini kaybetmemiş) ailelerin yanında İngilizce dizi izlemek pek zor. Mesela televizyonda yabancı bir dizi açılınca babamın tepkisi buna örnektir: “Bırak şu gavur işlerini”. Bu sebeble benim gibi ailelerde yetişen gençlerin İngilizce öğrenme umudları okullara kalıyor. Orada da öğrenemeyince çözüm kurslarda aranıyor. Ders Kitapları Paralıyken Nasıldı Mevcut hükümetin eğitimde ‘fırsat eşitliği’ni yakalama konusunda yaptığı yeniliklerden biri ders kitaplarını ücretsiz dağıtmak. Fakat bu iş de ders kitaplarının kullanımı azaltmakta. Benim elimde eski dönemlerden kalma bir ders kitabı var mesela. Bu kitap ücretli olarak satılıyormuş zamanında fakat o ders için şu an piyasada satılan ‘yardımcı ders kitapları’ gibi. Hiçbir hocanın kullanmadığı ve kullanmayı düşünmediği bu kitaplarda en büyük eksiklik o konuyu anlatmaktaki tanım ve örnek eksikliği. Türk Edebiyatı dersinde pek çok örnek bulunmasına rağmen diğer derslerde bu örnekler pek yok. Bulunsa bile okuma notu olarak verilmekte. Bu konuda okulda arkadaşlarım ile yaptığım bir sohbette ‘Milli Eğitim Bakanlığı keşke bir yayın grubuyla anlaşsa da bu kitaplara vereceği parayı onlara verip daha iyi bastırsa”. Ne yazık ki böyle bir şey de yok. ‘Yardımcı Ders Kitapları’ hususunda bir denetimsizlik olduğu aşikâr. Çünkü tarih sınavından evvel arkadaşımla çalışırken farkettiğimiz ‘Türkler, Ermenilere soykırım uygulamıştır’ ifadesi bulunabiliyorsa ve bu yayın çok da satılıyorsa bunun adı denetimsizliktir. Sen kendi kimliğinle kendini hain ilan ediyorsan zaten düşman içindedir. Bunu tesbit etmen lâzım... Ben, ders kitaplarının kalitesinin düşürülmesinde FETÖ’nün da etkisinin olabileceğini düşünmekteyim. Çünkü bu yapıya ait birçok ‘yardımcı ders kitabı’ yayını vardı ve bunlar satın alınarak örgütlerine para sağlanıyordu. Ders kitaplarını Talim Terbiye Kurulu’nun ve Milli Eğitim’in yeniden gözden geçirmesinin faydalı olacağını düşünmekteyim. Eğer bu değişim yapılmazsa bu ‘yardımcı ders kitapları’nın satışı önlenemeyecek ve ‘fırsat eşitsizliği’ devam edecektir. Eğitimde Alıştığımız Başarısızlık: Öğretmen Okulları Mevcut hükümetin yine en iyi yaptığı işlerden biri ‘Öğretmen Liseleri’ni kapatmak oldu. Öğretmen yetiştirmek üzere açık bulunan bu okulların kökeni 1848 yılındaki öğretmen ihtiyacına kadar uzanıyor. Fakat bu kurum gün geçtikçe eğitimci yetiştirmekten uzaklaşarak başka bölümlere öğrenci yetiştirmeye başlamıştı. Eğitim fakültelerinde yoğunluk bulunması da göz önüne alınarak bu okullar kapatıldı. Bu okullar tabela değiştirerek Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri olarak ayrıldı. Bunda da bir adapte süreci yaşandı, puanları arttı vs. Bu eğitimi müspet yönde mi etkiledi? Bu soruya yanıtı ancak bu okullar yeni tabelalarıyla mezun vermeye başladığında anlayabiliriz. Ezcümle olarak şunları diyebilirim ki, Anadolu ismini taşıyan liselere Anadolu’nun ne demek olduğunu öğretmenin lâzım olduğunu düşünüyorum. Fakat bunun coğrafi ve tarihi bilgisi değil, Diyar-ı Rum’u Anadolu kılan zâtları (Yunus Emre’yi, Mevlana’yı) ve neler yaptıklarını öğretmekle olacağını düşünmekteyim. Aynı zamanda Osmanlı’nın ilk dönemindeki medrese usulünce hem fenni ilimleri hem de dini ilimleri öğretebilecek bir mevkie gelecek kurumların oluşması gerekmektedir. İmam-Hatip kurumlarında fenni ilimlere pek önem verilmeyip (bu sadece bilim yarışmalarına girerek olmaz) dini eğitim önde iken, Fen Liselerinde ise tam tersi… Din derslerini haftada iki ders süresine çıkararak İslâm öğretilemez. Köhnemiş eğitim sistemini, müfredat değişimi ile değil, ancak belli bir hedef istikametinde yeniden yapılandırarak düzeltebiliriz. (1) http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2014/04/22/kanada-ayda-35-bin-dolara-turk-kaynakci-ariyor Baran Dergisi 551. Sayı

Haberler
SON DAKİKA
Baran Dergisi'nin 553. Sayısı Çıktı
Baran Dergisi'nin 553. Sayısı Çıktı
Dergimizin 553. sayısında Suriye politikasını değerlendirdik ve “Siyonizm’in En Yeni Parya Devletçik Hayâli” manşetini attık. Mevzumuzu ise “Suriye Denklemi” başlıklı yazıda işledik.
Modernizmin Yalanları - Kazım Albay
Modernizmin Yalanları - Kazım Albay
Kapitalist düzen, Marksizmin aksine, insan fıtratını tanıyor ama ruhanî tarafını değil nefsanî tarafını. Ve insanın nefsanî hazlarını istismar üzerine bir düzen kuruyor.
Ölüm Odası B/Yedi: Gençlik -Hakikat...
Ölüm Odası B/Yedi: Gençlik -Hakikat...
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun dergimizde tefrika edilen, dünya ve kainat plânını farklı bir veçheden ve farklı bir üslupla ele alan eseri Ölüm Odası B-Yedi’nin 374. bölümünün alt başlığı “Gençlik -Hakikat Aşkı-”...
Faiz Türleri - Abdullah Kiracı
Faiz Türleri - Abdullah Kiracı
Geçen sayımızda faizin tarifini yapıp kısaca bazı türlerinden bahsetmiştik. Bu hafta diğer türlerine bir göz atacağız.
Amerika Suriye'de Siyonistlerin Taşeronluğunu...
Amerika Suriye'de Siyonistlerin Taşeronluğunu...
Gazeteci yazar Osman Atalay ile Amerikan patentli haritanın detaylarını konuştuk. Atalay, “Amerika Suriye’de Siyonistlerin Taşeronluğunu Yapıyor” dedi.
Japon Kızıl Ordusu ve Mukarbal - Çakal...
Japon Kızıl Ordusu ve Mukarbal - Çakal...
Bu kızıl ordunun kökeni Japonya’ya dayanır ve daha sonra uluslararası bir mücadele vermeye başlamışlardır. Onlardan bir çift; Fusako Shigenobu ve kocası Beyrut’a gelerek Filistinlilerle irtibata geçmiştir.
Suriye Denklemi - Ömer Emre Akcebe
Suriye Denklemi - Ömer Emre Akcebe
Türkiye ne yapabilir? Türkiye’nin birinci önceliği Rusya ve İran ile masada bu meseleyi çözüme kavuşturmak. Çünkü artık Türkiye biliyor ki, Amerika’nın sözüne güvenilmez.
Horoz Borcu ve Miras Sahibi Kim?- I - Osman...
Horoz Borcu ve Miras Sahibi Kim?- I - Osman...
Büyük Doğu-İBDA fikriyatından biliyoruz ki, düşünce tarihi aslında “Mutlak Fikir” ve “Mutlak Tatbik Fikri” çerçevesinde şekillenen Vahdaniyet düşüncesinin salkım saçaklarıdır. Bunun en kemâl noktası “baş ve son” olan ve “Hakikat-i Ferdiyye” mânâsının sahibi Allah Resûlü’nün şahsında Kur’ân ve Sünnet ile başlayan süreçtir. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin tezi hâlinde, “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı!”