Yazarlar
Tüm Yazarlar
Ne ABD ne Rusya, Tam Bağımsız Müslüman Türkiye!

Topraklarımızı işgal edip ümmetimizi köleleştirmek isteyen sömürgecilerin ve onların yerli işbirlikçilerinin 2 asırdır aralıksız devam eden müdahalelerinin son halkasıydı 15 Temmuz. Bundan tam 140 yıl önce Feriye Sarayı’nda Sultan Abdülaziz’i infaz ederek başlattıkları saldırı, 1909’da zirve yapıyor ve II. Abdülhamid Han tahttan indirilerek önlerindeki en büyük engel de kalkmış oluyordu. İslâm topraklarını bölünme ve devleti yıkılma tehlikesinden 33 yıl boyunca koruyan Sultan’ı tahttan indirip sürgün edenler bugün ABD’nin İslâm dünyasına pazarladığı Fetullah Gülen’in iddialarını bir asır öncesinden ifade etmişlerdi. Müslümanların halifesine savaş meydanlarında ve kirli siyasi hesaplarla boyun eğdiremeyen sömürgeciler; bu defa dinî argümanları kullanıp, Sultan’ın İslâm’a ve Müslümanlara zarar verdiğini, ümmetin arasına nifak tohumları attığını iddia etmişlerdi. Bu çirkin “hal fetvası”na imza veren pek çok âlim, ülkenin içinde düştüğü vaziyeti gördükten sonra hayatlarının sonuna kadar yaşayacakları büyük bir pişmanlığa düçar oldular. Onun için İslâm dünyasını işgal eden ABD ve İngiltere’nin şimdi ülkemizi yıkmak için “din adamı kisveli bir sefile” müracaat etmeleri bizleri şaşırtmamalıdır. İstiklal Savaşı’nı yöneten ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin devamı niteliğindeki kurucu Meclis’in, savaşın nihayete ermesi ve işgal ordularının topraklarımızdan atılmasından hemen sonra 1923’te lağvedilmesiyle ilk Kemalist darbeye muhatap olduk. Vatanımızı işgalcilere karşı müdafaa ettiğimiz bir dönemde TBMM’de kabul edilen ve aslında bütünüyle Şer’i Şerif’e uygun olan 1921 tarihli Anayasamızın ortadan kaldırılmasıyla bu darbe tamamen amacına ulaşmış oluyordu. Türkiye Kemalizmin Darbeler Tarihidir Müslüman Anadolu’nun Kemalist darbecilerle, ordumuzu ele geçiren bu Batıcı vesayetçilerle imtihanı ise hiç bitmedi. İslâm’a ait ne varsa ortadan kaldırmaya adeta and içmiş bu yerli işbirlikçiler, halkımızın 1950’lerden sonra biraz rahatlamasına dahi tahammül edemediler. 1960 darbesini yapan askerler, İstiklal Savaşı kahramanı bir Başbakanı idam etmekten çekinmediler.  1971’de, 1980’de ve 28 Şubat 1997’de darbe yapanlar daima bu çirkin işlerini çatırdayan Kemalist dikta rejiminin yeniden ihdası için gerçekleştirdiklerini ifade ediyorlardı. 15 Temmuz gecesi namlularını halka çeviren dikta heveslileri de, her ne kadar “dini bir cemaat görünümlü” terör şebekesi liderinden ilhamını almışlarsa da, aynı şeye hizmet ediyorlardı. Yayınladıkları bildiri dahi pespaye bir dille Kemalizm’in yeniden ihdası çağrısı yapıyordu. Kemalizmi bu millete “vatanseverlik” olarak yutturmaya çalışanlar, daima kendilerine bir efendi bulma uğraşındaki zavallılardı oysa ki.. 140 yıl boyunca, İttihat Terakki’den, tek parti diktatörlüğüne, oradan Amerikancı vesayet rejimlerine kadar tüm darbeciler kimi zaman Emperyalizmin Sağ’ına kimi zaman da Sol’una bel bağlamıştı. Onlar, Anadolu’nun müstemleke olması için çalışan küçük piyonlardı. Onlar tarih boyunca ne vatansever oldular, ne de bağımsızlık yanlısı. Daima Batılı ya da Doğulu sömürgecilerin topraklarımızdaki taşeronlarıydılar. 15 Temmuz darbe girişimini ABD-NATO yanlısı çevrelerin yapması sonrası adeta TV ekranlarına hücum eden “Rusya-Çin-İran” yanlısı Avrasyacı kanadın “darbe karşıtı” tutumları ise tam bir sefalet örneğidir. Darbeye kalkışanları kendi kanatlarından olmadığı için kıyasıya eleştirip vatan hainliğiyle suçlayan ve “darbe karşıtı” gibi görünen Kemalist Solcular “Milli Demokratik Devrim” fikriyatını savunduklarını ne çabuk unuttular? Üstelik bu düşüncelerini 1970’lerde bırakmadıkları, Ordu’yu her fırsatta göreve davet ettikleri gün gibi ortadayken... Anadolu topraklarını adeta bir ur gibi saran NATO üslerine, darbeyi tezgahlayanların merkez üssü olan İncirlik’e karşı olan öfkemizi istismar etmeye çalışanların milletimize vaat ettikleri şey nedir? 600 Bin Müslümanı katleden Beşşar Esed çetesiyle dostluk kurmak mı? Bağdat’ı, Şam’ı yerle bir edip Ehl-i Sünnet’e dair ne varsa yok etmeye çalışan Safevi İran’la ortaklık mı? Yoksa Kandahar’dan Halep’e, Grozni’den İdlib’e kadar topraklarımızı kan gölüne çeviren Rusya’ya Akdeniz’de yeni alanlar açmak mı? Müslümanlar Köleliğe Asla Boyun Eğmediler Meydanlarda, ekranlarda, gazetelerde arz-ı endam eden bu şahsiyetlerin fırsattan istifade ederek, Türkiye’nin yörüngesini Batı’dan Rus-İran-Çin paktına çevirmesi için kıvranmaları nasıl bir “bağımsızlık” anlayışına sahip olduklarının en açık kanıtıdır. İddia ettikleri paktın gerçekte var olup olmadığı başka bir tartışma konusudur. Aslolan vatanseverlik iddiasındaki bu çevrelerin ruhlarına tepeden tırnağa “köleliğin” işlemiş olduğudur. Bu topraklarda sahte, boyalı, makyajlı değil, gerçek vatanseverin kim olduğu sorusu 15 Temmuz Devrimiyle cevaplanmıştır. Sadece İstiklal Savaşımızda değil, ümmetin topraklarının işgali durumunda Müslüman Halklara öncülük edenlerin İslâmî hareketler ve Müslüman önderler olduğu tarihi bir hakikattir. Müslümanların en temel vasıflarından biri “sömürgecilik” karşıtı ve “vatansever” olmalarıdır. Temel kalkış noktası Batılı ve Doğulu küfür ve işgal güçlerine karşı bağımsızlık olan hareketlerin hiçbir koşul altında, her ne surette olursa olsun, vatanın selameti hilafına çalışmaları düşünülemez. İslâmî hareketler bulundukları topraklar üzerinde ister küfür güçlerinin tasalludu sürsün, isterse işbirlikçi bir rejim hüküm sürsün; bu rejimleri zayıflatmak maksadıyla olsa dahi, asla sömürgecilerle işbirliği içerisine girmediler, giremezler. Bu apaçık bir ihanettir ve İslâmî hareketlerin varoluş gayesine temelden aykırıdır. İslâmî mücadele, bağımsızlık savaşını gayesi olarak belirlemiş ve hiçbir ideolojinin olamayacağı kadar tarih boyunca “vatansever” olmuştur. Türkistan’ımızı Kızıl Rusya ile bir olup paramparça eden Çin’le nasıl bir ortak siyasetimiz olabilir? Ya Kafkasya’dan Kırım’a, Afganistan’dan Suriye’ye kadar İslâm topraklarını lime lime eden Rusya ile ittifakımız nasıl mümkündür? Hangi çıkar birliği bizi aynı istikamete götürecektir? Devletlerin çıkar ve kar-zarar üzerine bina ettikleri ilişkiler siyasetin doğası gereğidir. Söz konusu ettiğimiz elbette bu değildir. Kimlerle kader birliği edeceğimiz, kimlerle aynı istikamete yürüyeceğimiz konusunu konuşuyorsak eğer 15 Temmuz gecesi bu halk yediden yetmişe göğüslerini tankların namlularına siper ederek bunun yanıtını vermiştir. O gece meydanları dolduran milyonların dillerindeki tekbirler; tankın önüne dikilip şehadet parmağını zalimlerin yüreklerine saplanan bir ok gibi göğe kaldıran Muhammed Emin Tekin ve “Biz bu yola kefenlerimizi giyerek çıktık” diyen Başkomutan, Türkiye’nin istikametini çizmiştir: Ne ABD’nin şahsında sembolleşen Kapitalist Sömürgeci Batı’ya, ne de Çin ve Rusya’nın şahsında sembolleşen Kapitalist Sömürgeci Doğu’ya asla boyun eğmeyeceğiz. Bizim yolumuz, yörüngemiz “Tam bağımsız Müslüman Türkiye’dir!” Ne alimler, ne vaizler ne de siyasetçiler; bu saatten sonra bu yıkılmaz çelikten iradenin ortaya koyduğu hakikatin hilafına hareket edemezler. ABD destekli Safevilerin işgaline karşı Bağdat’taki İmam-ı Azam camiinin şerefelerinden yükselip sabahlara kadar arşı titreten tekbirler, O gece Süleymaniye’nin minarelerinden yükselen salalara bir mühür gibi vuruldu.. Ümmetin kaderi artık bir. Anadolu düşerse, Şam’ın Bağdat’ın, Kudüs’ün yeniden fethi mümkün olmayacaktır diyen milyonlar ebabil olup tankları hallaç pamuğu gibi savurdular. Bu imanın karşısında kim durabilir? Hangi siyasi hesaplar bu kararlılığı alt edebilir? Topraklarına ve istiklaline sahip çıkan bu ses Müslüman Anadolu’dur. Şimdi bu topraklarda yaşayan herkes bir tercihin şafağındadır: Ya şehidlerin alınlarından süzülen o muazzez kanın gösterdiği hedefin idrakinde olarak siperlerdeki yerlerini alacak ve böylece sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa adalet getirmiş olan tertemiz ecdadının mirasına rücu edecek; yahut köleliğe boyun eğip zillet içinde bir kan denizinde boğulup gidecektir. Baran Dergisi 502. Sayı  

Emanet ve Hıyanet

Hıyanet en affedilmez suçlardan, öyle ki yerine göre cinayet affedilebilir ama hıyanet asla unutulmaz. Çünkü ihanette emniyet hissinin temelden yıkılması söz konusu… Bize yapılan hıyaneti bu kadar derinden hisseder ve haklı olarak ömür boyu unutmazken aynı hissiyatı emanete sadakat hususunda göstermemiz gerekir. Öyle ki Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kişidir ve mü’min kelimesinin mânâsı da emniyete kavuşandır. Peygamber Efendimizin lakabı da “el emin”dir. Allah’ın selamında da emniyet mânâsı vardır ve selamdan sonra sohbet daha iyi kurulur. Her şeyden önce Allah’ın kitabında ifade edildiği üzere, dağın taşın yüklenmediği ilahî emaneti insan kabul etmiştir. İnsan, ilâhî memuriyeti taşımakla yükümlü ve emanete sahip olduğu müddetçe de hıyanetten korunur. Emanete sahip olmayanların birbirine ihanetleri de kolay olur. Çünkü, insanlar arasındaki ilişkilerde ölçüler kalmayınca herkes herkese ihanet etmeyi meşru görmeye başlar. Emniyet hissi de ortadan kalkar. Günümüz manzarasında olduğu gibi. Fetö ihanet çetesine yıllardır hoşgörü ile bakılması, emanete sadakat duygusunun zayıflığındandır. Ilımlı İslâm ve diyalogçuluk, İslâm’a ihanet değil miydi? Allah Resûlü buyuruyor: “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah’ın kitabı ve  Resûlünün sünnetidir.” Üstad, son asırların perişan hâlini vicdanından gelen bir sesle ifade ediyor: “Mukaddes emaneti ne yaptınız?” Kısaca söylersek mukaddes emanet, Topkapı Sarayında teşhir edilen eşyalar değil, insan olmanın ve emniyetle yaşamanın gereği olan Allah ve Resûlünün hükümleridir. Bunları aramızdan kaldırıldığımızda barbar ve vahşi kabilelerden farkımız kalmaz; herkes birbirinin gözünü oymaya ve kuyusunu kazmaya bakar. Ruh ve nefs kutuplarından yaratılan insanda hem sadakat hem hıyanet duyguları var. İnsan hangisini gerçekleştirirse öyle biri olur. İnsanî duyguların başı emanete sadakat duygusudur. Öyle ki en basit işimizde bile dürüst, sadık ve emin kişi olmalıyız. Başkasının malına, canına, ırzına karşı emin olduğumuz gibi ilahî huduta karşı da emin olmalıyız. Emanet her şeyden önce gönül temizliği işidir ve kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkalarına yapmamaktır. Hele Allah ve Resûlüne karşı edepsizlik zincirleme insan ve toplum ilişkilerini bozar ve cemiyette emniyet hissini kaldırır. Emniyet hissinin kalkması ise hayatı yaşanmaz hâle getirir. Mutlak ölçülere bağlılık olmadığı zaman idare eden meşruluğunu ortaya koyamamaktadır. Beşerî kaynaklı sistemlerin düştüğü durum budur. İdare edenler tarafından, “aramızda müşterek olan ölçüler neler olacaktır?” sorusu tutarlı cevaplanmazsa münasebetler de sağlıklı yürümeyecektir. Fikir sistemine (İslâma Muhatap Anlayış) sahip olmayanlar eşya ve hadiseleri yorumlarken bocalamaya ve savrulmaya başlarlar. Bu ise daha sonra ihanet çukuruna yuvarlanmayı kolaylaştırır. Ölçü, endaze kalmayınca insanın nerede duracağı belli olmaz. Bu açıdan BD-İBDA islama muhatap anlayışı Kurtuluş Yolu’na bağlılığın ölçüleri olarak emanete sadakatimizin ve varoluşumuzun anahtarıdır. Emanet ve anahtar olarak, her şeyden üstün görmemiz gereken değerler sistemidir; cemaatçilik ve hizipçilik değildir. Nefsimizden, teşkilat ve cemiyetimizden ve hatta devletimizden dahi yüce göreceğimiz Mutlak ölçülerdir. Mutlak ölçüleri çiğneyen cemaat ve sair yapılanmaların zalim olduğu açıktır. En son Fetö yapılanmasında görüldüğü gibi. Devlet de ilahî ölçülere nisbetledir, yoksa devlet kendibaşına kutsal değildir. Şunu da belirtelim ki, devletsiz kalmamak için ulul emre itaat başka şeydir, onu putlaştırmak başka bir şeydir. Yani bizde faşizan devlet anlayışı olamaz. İnsana ve mümine yakışan emniyet ve sadakattir. Devlet müesseseleri eşkıya yapılanması gibi olamaz. Hukuk bunun için.  Hakk’ın hukuku çiğnendiği yerde de hukuk tecelli edemez ve bunun birçok zulüm örneklerini görmekteyiz. İster İslâmî isimde olsun, ister gayri İslâmî isimde olsun. Mutlak ölçülere sımsıkı bağlı “ölçülendirme ölçüleri” ise insan ve toplum ilişkilerimiz için gerekli olandır. Yoksa Batının ve kapitalizmin iflas etmiş fikirleriyle yeni bir sistem kuramayız. Her şeyden önce bunun yeni bir insan davası olduğunu anlamalıyız. Bu anlaşılmazsa bir hain yapılanma bertaraf olur, başka bir hain yapılanma doğar. Demek ki hepimizin uymakla mükellef olduğu müşterek ölçüler gerek. Şahıs veya zümre diktatörlüğüne gidilmemesi, paralel yapılanmalar, çeteler oluşmaması için. Moda tabirle söylersek, yeni paradigma gerek. Şeriatte hırsızlık suçunun cezasının el kesme olmasının sebebi hıyanet özelliği taşımasıdır. Emniyeti suiistimal ve kişinin güvenilmez oluşu söz konusudur. Olay basitinden aldı, cebe indirdi değildir. Şu hususu da vurgulayalım ki, hırsızlık ve diğer suçlardaki cezalandırma, İslâm devletinin maişet ve emniyet ortamını ve cemiyet nizamını tesis etmesinden sonradır. Günümüzün ortamında ise bu mesuliyetler yerine getirilmemektedir. Her iki taraf (devlet ve fert) emanete sadık davranmamaktadır. Yukarıdakiler kitabına uydurarak hırsızlık yaparken ve esasında düzen de bunun üzerine kurulurken, yani mukaddes emanete sadık davranmazken, aşağıda yakalananlar hangi kıstasa göre cezalandırılacaktır? “İşi ehline vermek” ve “emanetin sahibine verilmeyişinin kıyamet habercisi” oluşuna dair ölçüler malum. Can, canan, mal, mülk, ilim, silah vs. her şey emanet, idare makamları da emanet. Hz. Ömer halife olunca şöyle demiştir: “Ey insanlar! Ben, Allah ve Peygamberimize itaat ettiğim sürece, siz de bana uyun ve itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun.” Birleşecek ortak noktaları ne güzel ifade ediyor. Meşruiyetin kaynağını da gösteriyor. Günümüzde savunmasız birinin malını yemek veya çalmak neredeyse olağan görülse ve “devlet malı deniz, yemeyen domuz” anlayışına gelinse bile bütün bunlar emanete hıyanettir. Başkasının emanetine saygısı olmayanın kendi emanetine saygı beklemesi ne derece tutarlıdır? Başkasının emanetini kendi emanetimiz gibi görmek sadakat borcumuzdur, bu da insan olmak demektir. Büyük Doğu’nun yürüyen hali İBDA’nın sadık, doğrulayan ve şahid vasfıyla tebarüz etmesini, bizim de şahidlik ve sadıklık vazifemiz olarak ifade edelim. Yani, BD-İBDA’yı inkârcılardan olmayalım ve de nefsimize göre yorumlamayalım. Şeriatten kıl kadar feda edilemez anlayışı içinde ölçüleri fikir namusu olarak görmeliyiz. Ehl-i Sünnet ölçülerine bakışı bize kazandıran İslâma muhatap anlayışı da insan ve toplum meselelerinin hallinde pusula olarak bilelim. Selefilik-mezhepsizlik, Şiilik, ılıman İslâm, liberal İslâm gibi savrulmalardan korunmak için. “Muhakkak ki, Allah hainleri sevmez” ölçüsünü de hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Dünyaya doğrulamaya geldik. Doğrulanan Allah ve Resûlü. İnsan emanet taşımaya uygun yaratıldı ve ona emanet edilmesi onu şerefli kılan en büyük insanî değeridir, insanı süflilikten ulviliğe yücelten bu yönüdür! Eğer Mutlak ölçülere bağlılık olmazsa yaratılış gayemize ihanet etmiş oluruz ve canavarlaşırız. İlahî memuriyet ve mesuliyeti unuttuğumuz an, her şeye de müstahak oluruz. Memuriyetimizi hatırladığımız an ise yüceliriz. Bu uğurda şehidlik ve gazilikle taçlanırız, bunun zevkini ve gururunu duyarız. Baran Dergisi 502. Sayı  

Merkez, Uydu, Eksen Meselesi

Güneş ve onun etrafında uydular/gezegenler; İslâm’ın insanlığı aydınlatan solmaz, pörsümez, her daim yeni bir “güneş” olduğunu kabul ediyorsak, onun mensublarının herhangi bir merkezin ekseninde dönen uydu olmasını düşünmek bile abes kaçar. İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, “Adalet Mutlak’a” başlıklı konferansında; “Fikirde aslan payı zaten bizdedir, biz Müslümanız; bugün, dünyanın da bir şansı da yoktur!” derken, tam da bundan bahsediyordu esasında. Aslanın ormanda çakala, sırtlana, köpeğe kuyrukçuluk edeceği bir düzenden bahsetmesi ne kadar abesse, bizim de Atlantikçi yahut Avrasyacı eksenlerde kendimize uydu, kuyrukçu rolü aramamız da o derece abestir. *** 15 Temmuz darbe girişiminin bertaraf edilmesi yalnız Anadolu için değil, başta İslâm âlemi olmak üzere bütün dünya için büyük bir kırılma noktası olmuştur. Müslüman Anadolu İnsanı’nın, TSK içine sızmış ajanlarca gerçekleştirilmek istenen darbe girişimi karşısında sergilemiş olduğu tavır ve tutum, bundan sonra yalnız Anadolu’da değil, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının da milâdıdır. Bakınız, daha şimdiden askerî darbe yoluyla Mısır’da iktidarı ele geçiren Sisi’ye karşı Mısır’da halk ihtilâli pişiyor... Nasıl ki 1999 senesi dünya için büyük bir dönüm noktası olmuşsa, aynı şekilde 15 Temmuz itibariyle 2016 senesi de yeni bir dönüm noktasıdır. Birinci dönüm noktası olan 1999 bütün sunî dengeleri altüst eden yıkıcı bir sürecin; 15 Temmuz’la başlayan ikinci dönüm noktasıysa, yıkılanın enkazını kaldırmanın ve yerine bir yenisini inşâ etmenin milâdıdır. Cereyan eden hadiseleri anlamlandırmak için çoğu kere dönüyor ve hafızamızı yokluyoruz. Ahir zamanın kendine has hususiyeti midir, bilinmez; fakat bugünlerde idrak ettiğimiz hadiselerin bir emsâli daha yok. Bilinen tarihte benzerini bulamadığımızdan hadiseleri lâyıkıyla anlamlandıramıyor, kimi zaman içinde bulunsak bile ehemmiyetini idrak edemiyoruz. *** Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu-İbda ile beş yüz yıllık çöküş ve çürümeyi tersine çevirmek gibi, zorların zoru bir işi gerçekleştiriyorlar ki; bunun adı dünyanın neresine giderseniz gidin RÖNESANS’tır. Müslümanların İslâm’a Muhatab Anlayış ile yeniden doğuşu. Her yeni doğuş, eskiyi devirmek ve onun yerine bir yenisini inşa etmek üzere tabiî bir şekilde ihtilâlci ve inkılâbcıdır. Bizim bugün Türkiye’de idrak ettiğimiz ihtilâl, işte bu büyük doğuşun tabiî seyrinin merhalelerinden biri olarak karşımızda duruyor. Biz, neredeyse bir asır evvel de Anadolu’da işgalciye karşı bir ihtilâl gerçekleştirdik; fakat bu ihtilâli, rönesansımızı gerçekleştirmediğimiz için inkılâblarla taçlandıramadık. Bunun yerine kültür ve medeniyetimizin kapılarını yabancılara açmayı, şahsiyetimizi peşkeş çekmeyi de bize inkılab diye pazarladılar. Ne var ki o günler geride kaldı... *** Bugünün bizim boynumuza yüklediği mesuliyete gelecek olursak... Rönesansımızın anlayış zemini inşa edilmiş, İslâm’a Muhatab Anlayış örgüleştirilmiş ve küfürle beraber içimizdeki işbirlikçiler çatlasa da, patlasa da “tekbirler” eşliğinde halk ihtilâli gerçekleşmiştir... Dıştan içe doğru gerçekleşen hiçbir “oluş”un, yani İbda Mimarının tabiriyle “sokma fikir”in ve bu fikirlere şanzımanlık eden hainlerin, bizim “oluş”umuza hizmet etmeyeceği artık kavranmalıdır. Bizim memuriyetimiz ve mesuliyetimize gelecek olursak, atamız Osman Gazi’nin tarif ettiği üzere; “kuru cihangirlik kavgası değil, İlâ’yı Kelimettulah davası”dır. İçte Anadolu merkezli bir “oluş” ile dışa doğru kendi eksenimizi inşâ etmek gerekiyor artık. Bu uğurda bir çok ittifak içinde yer alabiliriz. Doğu diye anılan Asya ve Afrika kıtası bizim için dış politikada ittifak dairemizin en geniş çapını işaretler. Bununla beraber ittihad ise, merkezi çevreleyen ilk daire olan İslâm Âlemiyle... Teferruatlarını meseleler içinde ilerleyen günlerde konuşmaya devam ederiz... Suriye ve Rusya ile İttifak Rusya ve Amerika’nın ayrı ayrı her birinin vizyonunda, Türkiye, jeopolitik ve aynı zamanda jeostratejik önemi haiz “ortak” olarak hesaba katılmaktadır. Dünya ekseninin yeniden Doğu’ya kaydığı günümüzde, haritaya bakan herkesin rahatlıkla görebileceği üzere, yalnız coğrafî olarak bile Anadolu kilit konumdadır. Dolayısıyla her iki güç için de Türkiye vazgeçilmezdir. 24 Kasım 2015 tarihinde düşürülen Rus uçağını hatırlayalım. Bir NATO üyesi, arada yaşanan uzun Soğuk Savaş döneminde dahi kimsenin cüret edemediğini yapmış ve Rus Hava Kuvvetleri uçağını düşürmüştü. Uçağın düşürülmesi bir yana esas olan ardından sergilenen tavır ve tutumdu. Artık bu gün bildiğimiz üzere, FETÖ pilotunun uçağı vurmasından murad, muhtemelen Türkiye’yi milletlerarası platformda aciz bir duruma sokup Batıya teslim olmaya zorlamaktı. Oysaki Türkiye’nin uçağında düşürülmesi sonrasında sergilediği ezber bozan tavır ve tutumdan en şiddetli kaygıyı Rusya’nın yanısıra ABD, NATO ve AB duymuştu. O günlerde yaşadıkları paniği hatırlarsınız... Ayrıca bizim bu sayfalarda işlediğimiz “ne gerekiyorsa yap, kimsenin karşılık verecek maddî ve manevî gücü yok” tezi de, uçağın düşürülmesi neticesinde patates, soğan, domatese konan ambargoyla ispat edilmiştir. “Turizm ambargosunun Türkiye ekonomisine zararı” mı dediniz? O Türkiye ekonomisinin turizm gibi bir saçmalığı kendisine dayanak yapmasından kaynaklı iç meseledir. Turizme dayalı ekonomi mi olur? Neyse... Bugün dünden daha farklı şartlar içinde bulunuyoruz. Türkiye’de Amerika, Avrupa ve NATO destekli bir darbe girişimi gerçekleşti ve Müslüman Milletimiz darbecileri bertaraf etmesini bildi. Hani dedik ya, hiçbir şey eskisi gibi değil diye, olamaz da. Kartlar yeniden dağıtılıyor ve masada haddi zatından fazla asıl ve yardımcı oyuncu bulunuyor. Amerika, Rusya, İsrail, Almanya, Fransa, İran, Suriye, Irak ve hattâ sessiz sessiz işine bakan Çin dahi masada... Bunlara eşlik eden PKK, PYD, YPG gibi terör örgütleri hakeza. E böyle masada yalnız aç gözlü, paylaşmayı bilmeyen, şımarık, hadsiz Batı cenahında hesapsız kitapsız yer almak intihar olur, değil mi? Rusya, bu yeni konjonktürde kendisi büyüdüğü için değil, Amerika küçüldüğü için yeniden denge unsuru olarak masada oturuyor. Denge unsuru olarak oyuna katılması da Suriye’deki iç savaşa Esad lehine müdahil olmasıyla beraber... Afganistan ve Irak tecrübelerinde ağzı yanan, IŞİD’den ölesiye korkan ve kendi yerine PYD-YPG gibi kullanışlı mayın eşeklerini sahaya sürmeyi seçen ABD-NATO karşısında, bizzat sahaya inen Rusya’nın özgül ağırlığı Suriye özelinde diğerlerinden daha ağır basmaktadır. Aynı mayın eşeklerinin Türkiye’yi yeniden Batı ekseninde bir uydu hâline getirmek üzere kullanıldığını da hesaba atacak olursak, en azından Suriye özelinde Türkiye’nin ittifak yapması gereken oyuncu Rusya’dır. Bir not olarak şunu da ilâve etmekte yarar var; bugün karşımızdaki Rusya, dünün komünist SSCB’si değil. Kendisine “Yeni Avrasyacılık” isimli bir vizyon belirlemiş, Slav ırkçılığını bir kenara koyarak milliyetçiliği Avrasya coğrafyası üzerinde yaşayan milletler şeklinde tanımlamış, materyalizmi reddedip idealizmi savunan, hazcılığı terk edip fazilete göz kırpan, Batı emperyalizmine karşı ortaklık arayan bir Rusya ile karşı karşıyayız. Dünyada yeniden “kural koyucu” ülke olmanın bilhassa Türkiye ile ittifaktan geçtiğini idrak etmiş bir Rusya ile… Batı emperyalizmine karşı Rusya ile Türkiye’nin çıkarlarını önceleyen bir ittifak kurulabilir ve Batı ile olan münasebetler belli seviyede korunabilirse, ikili denklem arasından Anadolu’nun yükselişi daha rahat bir şekilde gerçekleştirilebilir. Yoksa her hâl ve kârda muvaffak olacağız da, verilecek nimetin çekilecek çilesi ne kadar olacak, derdimiz bu. Nihayetinde her seferinde bedel ödeyen bizim Müslüman insanımız oluyor. Mavi Marmara Anlaşması Peşinen fikrimizi ifâde edelim; rezalet! İsrail’in çevresinin yangın yerine döndüğü bir zamanda, sırf Rusya ile barışmanın Batı nezdinde eksen kayması şeklinde algılanmaması için böyle bir anlaşma yapılmaz, yapılamaz! Türkiye’nin üç şartı vardı ve bunlardan yalnız ikisi gerçekleşti. Bir diğeri olan Gazze ablukası kaldırılmadan, Türkiye’nin böyle bir anlaşmayı meclisten geçirmesi ancak “panik” ile izah edilebilir. Oysa ki biraz evvel düşürülen Rus uçağından da misâl verdiğimiz gibi, Türkiye’nin şu saatten sonra atacağı adımların Batı nezdindeki en şiddetli karşılığı, ekonomik ambargodan ibarettir. E böylesi bir vaziyette de dönersin Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerle ticaret yaparsın ki, emin ol bugüne nisbetle kat be kat kazançlı çıkarsın. Bu  panik hâlinde yapılmış bir anlaşmadır ve fiyaskodur. Her ne kadar bürokratik olarak karşılıklı olarak anlaşma sağlanmışsa da, bu anlaşma Müslüman Anadolu İnsanı nezdinde HÜKÜMSÜZDÜR. (Anlaşamaya aracılık eden bürokrat Feridun Sinirlioğlu’na da ayrıca dikkat etmek gerek... Kim ki her devrin adamıdır, o adamdan bizim midemiz bulanır.) Oluş Tekniği Kumandan Salih Mirzabeyoğlu İdeolocya ve İhtilâl adlı eserinde; “insan ve toplum için ihtilâl, “şuur”un bozuluşu ve yıkılışını belirttiği gibi, bunun dış plandaki tezahürlerinin anlamını da kuşatır. Şuurdaki bu bozuluş ve yıkılış, tohumun çatlaması ve ağaca doğru gelişimi şeklinde bir oluşum sürecini belirtebileceği gibi, tam tersi; statikleşme ve kabuklaşma süreciyle bir çürüme ifâdesi de olabilir.” diyor. Bu tariften yola çıkacak olursak, fert ve toplum şuurundaki denge bozuluşu, yani 15 Temmuz, ihtilâl durumunu belirtiyor. Peki bu durum müsbet yöne mi, yoksa menfî bir istikâmete mi kıvrılacak? Asıl mesele de bu. İhtilâl hareketi-aksiyon da, tam bu durumda yeniden bir denge kurmak üzere başlayan seyir anlamına geliyor. Şimdi biz bu seyir devresi içinde bulunmaktayız. Yaşanan ihtilâl durumunun dirilişe vesile olması, yahut pörsüyüp çürümesi bu devrede atılacak adımlara ve sergilenecek iradeye bağlı. *** 15 Temmuz darbe girişimin arkasında olanlar, ihtilâl durumunu pörsütmek üzere neredeyse her gün saldırıyorlar. 10 Ağustos’tan beri beş büyük bombalı saldırı gerçekleşti ve hattâ sonuncusu bir düğün yerini hedef alacak kadar alçaldı. Düşman uyumuyor ve elindeki tüm enstrümanlarla Anadolu ihtilâlini pörsütmek ve bizi yeniden teslim almak üzere çalışıyor. Peki ne yapmak gerek? En başta merkeze millî olan tek mefkûremizi, İslâm’a Muhatab Anlayışı almanın ve ilân etmenin tam zamanıdır. Tankların önüne yatan, askeri çıktığı kışlaya tıkan millet bunu istiyor. Madem ki demokrasi var, referanduma gidilsin ve artık en temelde yer alan şu mesele netliğe kavuşsun. Bunun gereği yapılmazsa, diğer sıralayacağımız maddelerin de bir kıymeti harbiyesi yok! Aksi hâlde tıpkı İsrail’le yapılan anlaşma gibi, iki ileri bir geri yerimizde sayarız. Devam edelim... * Tek kutuplu da olsa, çok kutuplu da olsa global bir dünyada yaşıyoruz. Yani devletlerin ve milletlerin iç içe geçtiği bir devirdeyiz. Burada bir şey olduğunda, yeri geliyor binlerce kilometre öteden akis buluyor. İşte bugün içinde bulunduğumuz vaziyette, bizim elimizi güçlendirecek olan da bu akislerdir. Düşman tüm estrümanlarıyla saldırıyorsa, aynı şekilde topyekûn bir savaş verilmesi gerekiyor. Bu yalnız askerî olarak anlaşılmasın; ekonomiden siyasete, teknikten kültüre, ahlâktan dine ve hattâ estetiğe kadar tüm enstrümanlarla topyekûn savaş. Sen ezberleri bozan yolu aç, sonra bak o yollardan kimler peşinden gelecek... * Bu yaşanan her ne kadar “asimetrik savaş” diye tanımlanıyorsa da, bir süre sonra kendi simetrisini meydana getiriyor. Bizim için böylesi bir savaşı simetrik yollardan vermek de en azından şimdilik oldukça güç. Öyleyse evvelâ yapılması gereken bu savaşın simetrisini bozmaktır. Bu savaş Batı’ya karşı verildiğine göre, ilk yapılması gereken Batı nizamını ve medeniyetini ayakta tutan ne kadar müessese varsa hepsini birden hedef almak ve milletlerarası planda tahrib etmektir. Köhnemiş ve pörsümüş olan bu müesseselerin bugüne kadar ayakta kalması da, kula kul olmayı alışkanlık hâline getirmiş kuyrukçuların “aman efendim dengeler bozulmasın” palavrası sayesinde olmuştur zaten... Kof nizam, sömürge idarecilerinin daha kof olması sayesinde ayakta kalabilmiştir. Tek üfürüklük olmasa da, bir tekmelik canı kalmış olan bu müesseseler hızlı ve sistematik bir şekilde, Batı emperyalizmi karşısında kurulacak bir ittifak ile tahrip edilmeli ve dağıtılmalıdır. İttihad değil, ittifak... Hatırlarsanız bunu geçen sayılarda 15 Temmuz’a karşı meydana gelen ittifak üzerinden izah etmiştik. Aynı şekilde doğulu milletlerle, ortak müşterek olan Batı emperyalizmine karşı ittifak yapmak. Amerika başta olmak üzere, Batılıların ilân ettiği amaçlarıyla, gerçekteki icraatları arasındaki uyumsuzluğu bile sistemli bir şekilde kaşısak, birçok şey değişir. Bu tabiî yuvarlanacak kar toplarından yalnız biri... * Biz Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminden beri kendi topraklarımızda savaşmak gibi bir hata yapıyoruz. Kendi topraklarımızda yapılan savaşları kazansak bile, her anlamıyla maliyeti çok yüksek oluyor. Öyleyse “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır ve o satıh da bütün cihandır” şiarı esas alınmalı ve bu ölçüye göre maddî ve manevî olarak yeniden teşkilatlanmalı... Avrupa ve Amerika’da yaşayan 4-5 milyon civarı Türkü ve bir de diğer Müslümanları hesaba katacak olursak; Batı’nın bugün Anadolu’da yaptığı, manyakça bir zevkle, kendisini de cayır cayır yakacak ateşle oynamaktır. Bakalım o zaman senelerdir sığındıkları banka hesaplarındaki rakamlar onları kurtarabilecek mi? Anadolu güvende değilse, dünyanın hiçbir yeri emniyette değil. Fildişi kulelerinizin 11 Eylül’deki akıbetini hatırlayın, kaçacak, sığınacak yer yok! Bu arada, son iki asırdır hep kazandıklarından olsa gerek, Batılıların tarihin cilvesinden de haberleri yok! Churchill’i komaya sokan arabayı, Lawrance’ı hâlleden adamları ne de çabuk unutmuşlar... *  Suriye’nin kuzeyi, Türkiye’nin güneyine kurulmak istenen Kürt Devleti... Amerika’nın güdümünde Anadolu’nun teslim alınmasına, kuşatılmasına hizmet eden kim olursa olsun, bunun bedelini, hem Türk ve hem de Kürtlerden müteşekkil Müslüman Anadolu’ya ödeyecektir. 1600’lü yıllarda kurulan Şiî devleti nasıl ki İslâm âlemini kuzey-güney istikametinde bölmüşse, kurulmak istenen Kürt devleti de İslâm Âlemini bu kez doğu-batı istikametinde bölmek içindir. Şiî Devleti’nin kurulması, neticesinde Hindistan’ın İngilizlerin hâkimiyetine girmesi ve buradan bulduğu güçle dönüp hilâfetin merkezi olan Devlet-i Aliyye’i yıkmasıyla neticelenmişse, bugünkü tezgâhından ondan pek de bir farkı yok. Ne bahasına olursa olsun, Türkiye’nin güneyinde böyle bir hat çekilmesine, hiçbir şekilde müsaade edilemez! *** 15 Temmuz’un üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Türkiye hâlen Amerika’ya karşı olan tavrında karar kılabilmiş değil. Hiçbir külfete girmeden, hiç bir zarara uğramadan içimizden devşirdikleri ruhu satılık adamlarla askerî darbe yapmaya kalktılar, son patlamalarla beraber neredeyse 300 canımız gitti, 3 bine yakın yaralımız var ve hâlâ Amerika’ya karşı bir tavır takınabilmiş değiliz. Artık herkes aklını başına devşirsin. Milletimiz; “Amerika’dan büyük Allah var!” diyor, siz ne diyorsunuz? Onların elinden yüzlerce vatandaşımızın kanının damladığını unutmayın! Yoksa bu millet bunun hesabını sizden de sorar... Geçtiğimiz sayılarda da ifâde ettiğimiz üzere NATO üyeliği bir kenarda durmak kaydıyla Amerika ile olan karşılıklı tüm anlaşmaların ve ilişkilerin askıya alınması gerekiyor. Ne yapacaklar, ambargo mu koyacaklar? 2014 senesi itibariyle aleyhimize olan dış ticaret açığı 1,8 milyar dolar. Oradan ne alıyorsak muhtemelen yarı fiyatına başka yerden alırız. Gereğini tereddütsüz yapın, millet bunun karşılığında 18 Temmuz’da bozdurduğu doları çıkarıp devletin kasasına da koyar. Ve bu yeni tavır ve tutum diğer ülkelere de müsbet misâl teşkil eder, cebhemiz genişler. *** Son gün, son hesaplaşmaya doğru koşar adım ilerliyoruz. Bu büyük hesaplaşma yaşanacak ve Allah’ın izni keremiyle biz kazanacağız. Zafere lâyık olmak yahut olmamak; işte bütün mesele bu! Baran Dergisi 502. Sayı  

Alexander Dugin, Andrew Craig ve Salih Mirzabeyoğlu

14 Temmuz günü, yani FETÖ Örgütü son darbe hazırlıklarını tamamlamış ve geri sayımı başlatmışken Ankara’da kimi Türk görevliler, Rusya’dan gelen yetkililer ile özel bir toplantı yapıyordu. Toplantı, özelde düşürülen Rus uçağı ve genelde ise Suriye meselelerinden dolayı krize giren Rus-Türk ilişkilerinin normalleştirilmesi için yapılan ve birkaç aydır süren toplantılardan birisiydi. 15 Temmuz günü bir dizi toplantı daha gerçekleşti. İddialara göre, gelen Rus heyeti o gün Türkiye’de bir darbe kalkışması olacağı yönünde Cumhurbaşkanı’nı uyarmaya çalışmış, ancak ulaşamamıştı. Bunun üzerine heyetten bazı kişiler Melih Gökçek’le görüşmüş, darbeyi haber vermişlerdi; ama darbenin önüne geçememişlerdi. Bu hadisede Rusların darbeyi haber verme teşebbüsleri, hele Gökçek ile görüşmeleri, kanaatimizce darbeyi engellemekten ziyade, darbenin karşısında, Türk halkının yanında oldukları mesajını vermekti. Yoksa Rus devletinin Erdoğan’a ulaşamaması düşünülemez bile. Zaten önceden haber verdikleri söyleniyor; haddizatında hükümetin de bir yıldır böyle bir darbe teşebbüsünü beklediği de iddia ediliyor. Rusların darbe girişiminde Erdoğan’ın yanında pozisyon aldıkları, darbenin hemen öncesinde Dugin’le ve sonrasında Putin’in Erdoğan’ı arayan ilk lider olmasıyla son derece anlaşılır hale gelmiş durumda. Ruslar da elbette ABD’nin birkaç yıldır Erdoğan’ı devirmeye uğraştığını biliyorlardı. ABD’nin kendilerine biçtiği rolü tıpkı Türkiye gibi kabul etmeyen Rusya’nın, Türkiye’de ABD’nin şekillendirdiği bir düzen olmasına taraftar olması beklenemezdi. Yani Rusya’nın, Türkiye taraftarı olmaktan ziyade, ABD ve Batı karşıtı bir pozisyonda bulunmasının darbe ve sonrası süreçteki siyasetinde etkili olduğunu söylemek lazım… ABD ve NATO’nun adım adım Ortadoğu’yu işgal edip son olarak Ukrayna ve Suriye’ye de el atmasından ciddi rahatsızlık duyan Putin ve ekibinin Türkiye ile yakınlaşmaya çalışması çok gizli değil. Fakat her seferinde ya iç yahut dış kaynaklı problemler çıkartılarak bu ilişki baltalanıyor; eski adıyla “mavi akım” projesi gibi ticârî açıdan astronomik kazançlar sağlayacak yatırımların, bölgeyi istikrarsızlaştırılarak baltalanması buna bir örnek… Elbette, Türkiye ile Rusya’nın yakınlaşmasının başka mühim sebebleri de var. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Rusya devlet başkanı Putin de Erdoğan gibi ABD tarafından istenmiyor. Daha doğrusu ABD, karşısında kontrol edilemez bir güç odağı istemiyor. Rusların, ellerinde Sovyet döneminden kalan nükleer silahlarla ABD’nin gözünü korkuttuğu açık… O yüzden Rusya’nın ister istemez dünya dengelerinde belli bir yeri olduğunu kabulleniyor, ancak bunu bir noktada tutmak istiyor. Rusların kendi kurdukları denklemde üzerlerine düşen rolü oynamasını istiyor. Ruslar, denkleme girmeye karşı değiller ancak bu denklemde “yer gösterilen” değil, “yer gösterici” olma arzusundalar. Bu durum ve diğer siyasî ve ticarî gelişmeler, ister istemez Rusya ve Türkiye’yi, bu iki ezeli düşmanı birlikte hareket etmeye, amiyane tabirle kader birliğine itiyor. Her gelişmenin yepyeni bir çehreyle kendini gösterdiği “ahir zamanda”, “küresel ihtilal çağı”nda bu birliktelik mecburiyeti bizi şaşırtmıyor. 15 Temmuz Darbesi’ndeki ABD dahlini herkes biliyor, sadece “resmen” dile getirilmiyor; ama ABD ve Türkiye arasındaki ilişkiler büyük tahribata uğramış vaziyette. Şimdilik ikili ekonomik çıkarlar ve uluslararası ilişkiler icabı taraflar asıl niyetlerini göstermese de vaziyetin bu durumda olduğunu anlamak zor değil; esasında, ABD ve Avrupa açısından durum her zamanki gibi de, maalesef Türkiye olarak daha yeni uyanma sinyalleri veriyoruz… 15 Temmuz ise yukarıda zikrettiğimiz ikili ilişkilerdeki yakınlık ve tahrifatları daha da belirgin hâle getirdi… Bunun yanında hem NATO içinde hem de ABD ile 70 yıldır müttefik olan Türkiye gibi bir ülkeyle yakınlaşmak Rusya için bulunmaz bir nimet… Rus uçağının Fetö mensupları tarafından bir ABD tezgâhı olarak düşürüldüğünün ortaya çıkması ve darbe sırasında ve sonrasında ne ABD ne Avrupa’nın darbe karşıtı tavır almaması, bilakis FETÖ’yü destekleyici pozisyonlarını terk etmemesi, iki ülkenin uzun diplomatik bir süreçte sağlayabileceği yakınlığı çarçabuk tesis etti. Elbette iki taraf için de karşılıklı çıkarlar geçerli… Mevzumuza gelirsek… Yazımızın girişinde bahsettiğimiz toplantıdaki Rus heyetinin başkanlığını Rusya Dış Politikalar Baş Danışmanı Alexander Dugin yapıyordu. Görünümüyle Dostoyevski’yi andıran bu adam şu an Rusya’nın iç ve dış siyasette bir anlamda yol haritasını çizen ekibin başı… Şangay Beşlisi’nin fikir babalarından olan Dugin, Rusya’nın son 15 yıldır en önemli figürlerinden, hatta Putin ve Medvedev’den sonra üçüncü önemli kişisi bile diyebiliriz. KGB Başkan yardımcısı korgeneral bir baba ve felsefe profesörü bir annenin oğlu. Mühendislik eğitiminden sonra uluslararası ilişkiler konusunda eğitimine devam etmiş ve bu alanda Rusya’nın en önemli akademisyenlerinden. Çok yönlü kişiliği ile tanınıyor “Rusya Avrasya Hareketi Başkanı, Rus Duma’sı strateji danışmanı, Putin'in Avrasya politikası hakkında fikirlerine ehemmiyet verdiği bir fikir adamı…” Bugünkü Rus entelijensiyası içinde mühim bir isim olarak kabul ediliyor… Dugin’in Dostoyevski’ye fiziken benzerliği basit bir tesadüf sayılamaz; Dugin, fikren de birleşik Rusya hayali güden Dostoyevski gibi düşünen, Batı’ya tıpkı onun gibi tam mesafeli duran birisi… Koyu bir ortodoks ve aynı zamanda Avrasyacılık fikrinin en ateşli savunucularından, günümüzde bu fikrin Rusya’daki temsilcisi hüviyetinde… Dostoyevski “Puşkin Üzerine Konuşmalar”da Rusya ve bizim gibi memleketler için Avrupalılar’ın dilinden şunu söyletir: “Halka geçmişini inkâr ettireceğiz, bizim zorumuzla bu halk geçmişine lanet okuyacak, Avrupa ile Avrupa hayatının inceliği ile kültürüyle Avrupa’nın gelenekleri, giyim kuşamı, içkileri, danslarıyla başını döndüreceğiz. Kısacası bu halk, ayağındaki çarıktan, içtiği kvastan, eski şarkılarından utanacak, yerin dibine geçecek.” Dugin de tıpkı Dostoyevski gibi hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin aynı cendere içinde olduğunu fark etmiş, bu sebeble de ABD ve Avrupa’ya, yani Batı’ya karşı Türkiye ile yakınlaşmanın elzem olduğunu anlamış birisi. Rusya’nın yok olmaktan ancak Batı’ya karşı koyabilecek bir Avrasya birliği ile kurtulabileceğine inanıyor ve Türkiye’nin de aynı pozisyonda olduğundan bu birliğe girmesi gerektiğini uzun süredir söylüyor. Zaten bu fikirlere sahip olduğunu da gizlemiyor: 9 Ağustos Erdoğan-Putin görüşmesi öncesi AvazTürk sitesine verdiği söyleşide Türkiye’nin Hilafete dönmesi gerektiğini, Vahhabilik ve Selefiliğin ABD güdümünde olduğunu, İran’ın ise Şiilikten dolayı etkisiz kaldığını ifade ediyor. Rusya’nın ancak İslâm’ın ana gövdesini oluşturan Sünnilerin Hilafet birliğini teşkil edip başına geçebilecek bir Türkiye’nin desteği ile ABD-BATI tazyikine mukavemet gösterebileceğini zımnen söylüyor. Bunları da, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu ile yakınlığı “dost-düşman” herkesin malumu olan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin kabrini ziyaret ettikten sonra dile getiriyor. Gerçi Ehl-i Sünnet’i “Sünnilik ve Sufilik” gibi tamamen oryantalist bir bakış altında, iki ayrı kategori altında tasnif etmesi, halen alacağı çok yol olduğunu gösterse de, mesajları dikkat çekici: “Biz İslâm dünyasını dört farklı bölümde görüyoruz. Bunlar Şiilik, Sünnilik, Vehhabîlik ve sufi akımlardır. İslâm dünyasındaki Vehhabîlik ve Selefîlik akımları tamamen Amerika’nın kontrol ettiği ve destekleyerek güçlendirdiği, yaydığı akımlardır. İran’ın liderliğini yaptığı Şiilik akımı ise bu Amerikan dayatması akımın karşısında denge unsuru oluşturan tek akımdır ve Şiilik akımı Rusya menfaatlerine en uygun ve Amerika’nın İslâm dünyasını kontrol etme projesine karşı çıkan denge unsuru olması açısından en uygun akım olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Ancak Şii ve Sünni akımlar arasında kesin bir çizgi vardır ve İran’ın Sünni İslâm alanlarına etki etmesi bu ayrım sebebiyle mümkün değildir. Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin Sünni İslâm âleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur. Sünni İslâm’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vehhabîlik ve selefilik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünni İslâm âlemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin İslâm halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslâm âlimi Abdulhakîm Arvasî’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir.” Şimdi geriye doğru bir çizgi çekerek 29 yıl evveline gidelim ve 11 Ocak 1987 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmış ve Salih Mirzabeyoğlu’nun “İstikbal İslâmındır!” isimli eserinde bahsettiği bir habere bakalım: -“Sarı saçlı, mavi gözlü adam bir taraftan piposunu çekiştiriyor, diğer taraftan da yarı Türkçe yarı İngilizce kelimeler kullanarak karşısındakilere derdini anlatmaya çalışırken şunları söylüyordu: “Siz Türkleri anlamak mümkün değil. Nasıl oluyor da bir İslâm Devrimi’nin eşiğinde olduğunuzu göremiyorsunuz!”… Sözlerin sahibi, Andrew Craig adlı bir Amerikalı idi. Ülkesinde Türkiye ile ilgili doktora yapmıştı ve kendini tam bir Türkiye uzmanı sayıyordu. Elinde tuttuğu dergide, gazlı “yeşil” kalemle altını çizdiği satırları Türk dostlarına gösteriyor ve böylece telaşının boş olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Amerikalı oryantalistin elinde tuttuğu dergi, son yıllarda BÜYÜK GELİŞME GÖSTEREN İslâmi yayınlardan biriydi ve Necip Fazıl’a yakın bir İslâmcı İdeolojiyi savunduğu bilinmekteydi. Altı çizili satırlarda ise şu görüş ileri sürülmekteydi: İslâmî dünya görüşüne bağlı bir tarih ve hâl muhasebesi yaptığımızda, içinde bulunulan dönemde Türkiye’de büyük bir İslâmî zuhur, gerçek bir İslâm İnkılâbı bekleniyor!” Söz konusu haber Tavır Dergisi’inde yayımlanan Salih Mirzabeyoğlu röportajına atfendi… Şimdi… 1990’larla birlikte Sovyetlerin yıkılması, Sovyetler’e karşı kurulmuş NATO’nun kendini lağvetmeyip yeni mücadele konseptini İslâm karşıtlığıyla tanımlaması, 1. Irak savaşının patlaması, dünyanın yeni bir dönüşüme girdiğini herkese ihtar ediyordu. Türkiye’de bu dönüşümün yansımasının elbette mücadelenin en derin, en kritik noktasında olmaya başlaması mukadderdi: “Panik Operasyonu” ile Salih Mirzabeyoğlu 1991’de tutuklandı. Sonraki süreçte onu ve sevenlerini hedefleyerek gece gündüz durmadan basın üzerinden aleyhte algı operasyonları tertib edildi. Binlerce İbdacı gözaltına alındı ve tutuklandı. Kezâ Salih Mirzabeyoğlu 1998 yılında tutuklanarak 16 yıl cezaevinde, çoğunluğu tek kişilik hücrede ve telegram işkencesi altında olmak üzere, tutuldu. İbdacılar bu dönemde sürekli karalanır, halktan izole edilmeye çalışılırken, aynı dönemde Fetöcülerin önü sonuna kadar açılmaktaydı. Türkiye’de Batı hegemonyasını kırmaya namzet tek hareket olan İbda’nın önünü kesip Fetö’nün önünü açan, Türkiye’deki uzantılarıyla CIA’dan başkası değildi.  “Niçin Telegram isimli zihni esir etme teşebbüsü Mirzabeyoğlu’na yapılıyor”dan, Fetö’nün CHP’lilerden Ak Partili’lere, Ergenekoncu’lardan iş adamlarına, sendika başkanlarından gazetecilere kadar uzanan ve sayısı on binleri aşan herkesin ne sebeble İBDA/C Örgütü adı altında gösterilerek dinlemesine kadar uzanan hâdiseler serisi, umarım herkesin gözünü biraz açmıştır. Şimdi bu net görüntünün yanına Alexander Dugin’in Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin kabri başında kendi dinince dua etmesini, “bu kabrin başından özellikle mesaj veriyorum” demesini de katalım… Türkiye’deki İslâmî dirilişin önünü kesmek için Batılılarca istihdam edilen Fetö’nün ipliğini 30 yıl önce pazara çıkaran Mirzabeyoğlu’nun, bu çok büyük ifsad projesini engelleyemesin diye bu kadar zulme maruz bırakıldığı anlaşılmıştır herhalde. Dost acı söylermiş ya, o baptan iki kelâmı da yazının sonuna iliştirelim; Elin Rus’u ve Elin Amerikalı’sının anladığını bizimkiler bu sefer anlamıştır diye ümid etmekten başka hüsnü zannım yok! Şimdiye kadar, hadisenin nereye gittiğini görüyor ve anlatıyorduk; diğer kesimler ise, çoğunlukla işlerine gelmediğinden, görmek istemiyorlardı. Ancak bugünden bakınca son otuz yıldır yaşananları halen anlamamakta direnenlerin, artık en azından “ucu hainliğe varacak bir ahmaklıkla” vasıflandırılması gerektiğini söyleyebilirim. Bu millete para-pul değil, “kurtarıcı fikir” lazım… Baran Dergisi 502. Sayı  

Katil Hillary'den Değil, Trump'tan Yanayım

Şabat Şalom! Unutmayalım ki Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri iyileşti bugünlerde, dolayısıyla en uygun selâmlama artık böyle. (Av. Güven Yılmaz, yahudi selâmı verdikten sonra Türkiye’nin İsrail’le yaptığı son anlaşmaya atıf yapan Carlos’un şakasına gülerek mukabele ediyor.) Nasılsınız? (Av. Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) Hava güzel, ben de iyiyim. Herhangi bir haber var mı? (Av. Yılmaz, aynı durumların geçerli olduğunu ve kendileri açısından herhangi bir problem bulunmadığını söylüyor.) Kumandan Mirzabeyoğlu iyi mi peki? (Av. Yılmaz, hem Kumandan Mirzabeyoğlu’nun hem de gönüldaşların iyi olduğunu, hepsinin Carlos’a devrimci selâmlarını gönderdiğini söylüyor.) Allah hepsinden razı olsun. Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını, dilediği gibi konuşabileceğini söylüyor Carlos’a.) Şu ân, ülkem Venezüella’da dâhil, hepsi aynı zamanda cereyan eden birçok hâdise yaşanıyor dünyada. Fakat bunların arasında en önemlisi, ABD’de bugün yaşanan durumdur sanıyorum. Sonuçta, Çin’den Arjantin’e, İrlanda’dan Sibirya’ya, ABD’de yaşananlar hepimizi etkiliyor çünkü. Yaşamakta olduğumuz tarihin en büyük gücü, en büyük emperyalist gücüdür çünkü ABD. İşte bu ülkede bir seçim yaklaşıyor şimdi. Söz konusu başkanlık seçimlerinde cumhuriyetçilerin adayı da Donald Trump, malûm. Burada mesele, Trump’ın tipik bir politikacı olmamasıdır. Politikayla ilgilenen, politikanın içerisinde bir adamdır, ancak bildik anlamda bir politikacı değildir. Buna rağmen, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olmayı başardı ve kendisini o noktaya taşıdı. Ne var ki, ABD’nin –sadece demokratlar değil, cumhuriyetçi liderler de dâhil- hemen tüm idareci sınıfı, hemen tüm seçkinler sınıfı, Trump’a açıkça bayrak açmıştır bugün. Öyle ki, kazansa kendi partilerinden devlet başkanı olacak bir insana karşı, lider katındaki çoğu cumhuriyetçiler harekete geçmiş ve Trump aleyhine bir kampanya başlatmışlardır. Cumhuriyetçi seçmenlerden değil, cumhuriyetçi liderlerden bahsediyorum. Finans unsurlarının hepsi karşısındadır yine Trump’ın. Hâlen görevde olanları konuşmaya izinli değildir elbette ama görevden yeni ayrılmış tüm CIA unsurları da öyle. Bu da çok acayib doğrusu. Daha önce de hakkında konuşmuştum gerçi ancak tekrarlamak gerekirse, bir ABD vatanseveri olan Trump’ın “Müslümanlar ABD’ye girmemelidir!” demesini destekliyorum. Ondan başka kimse de cesaret edemedi zaten böyle bir açıklama yapmaya. Bir Müslüman olarak; sempatim, emperyalist ABD tarafına değil kuşkusuz. Fakat on yıllardır Müslümanlara karşı bir savaş yürüten ABD’nin, topraklarına Müslümanların girişini kontrol etmek istemesi normal bir davranış olacaktır. Hiç şübhesiz, kendisine Müslüman diyenlerin sadece “ajan” olanlarına, emperyalizmin ve Siyonizm’in ajanlarına izin vereceklerdir yalnızca. Trump’ın sözlerinin altında yatan mantık da işte budur. Kaldı ki ABD hava sahası üzerindeki uçuşlarda, el-Kaide gibi örgütlerle ilişkili belli Müslümanlarla benzer isimlere sahib olanlar –ki isim benzerlikleri Arabçada sayısızdır- terörizm kuşkusuyla yıllardır zaten engellenmekteyken, bu hususu açıkça telaffuz etme cesaretini yalnızca Trump göstermektedir. Evet, İslâm ve Müslüman düşmanı ABD’nin böyle yapması, en mantıklı davranış olacaktır kendisi için. Üstelik ABD, sadece Müslümanların değil, “Müslüman” ajanlarının bile düşmanıdır. Normalde bir ajana ödeme yapılır ve yardım edilirken, “Müslüman” ajanlar yıllar yılı kendileri ödeme yapmaktadırlar ABD’ye! Arab Yarımadası’ndaki İngiliz mamûlü ve yeni-sömürgeciliğin ürünü –çoğunluğu itibariyle şimdi ABD ve müttefiklerinin askerî varlığı tarafından desteklenen- o sun’i devletlerin yaptığı ödemeler başka nedir ki! Milyonlarca Müslümanın kanına girmiş; küçük bir örnek olarak, 1991’den itibaren Irak’ta gerçekleştirdiği bombardımanlarda kullandığı seyreltilmiş uranyumlu bombalarıyla bir milyondan fazla bebeğin ölü veya sakat doğmasına yol açmış bir düşman vardır karşımızda. Ki ölü doğanlar da, son nefeslerine dek çile çekecek sakat doğanlara nazaran şanslıydı kuşkusuz. ABD’nin, Irak’ta 1991’den -bilfiil işgal ettiği- 2003’e dek süren bombardımanlarda bir milyondan fazla bebeği katletmesi, bir savaş suçudur. İnsanlığa karşı, Müslümanlara karşı, Müslüman ana babadan bebeklere karşı işlenmiş bir savaş suçudur. Trump’a dönersek, ülkesini savunmak isteyen bir ABD vatanseveri olarak, kendisinin aldığı pozisyon doğrudur. Şayet ben de bir ABD vatandaşı olsaydım, ABD hükümetine karşı bile olsam savunmak isterdim ülkemi, politik temâyülleri ne olursa olsun korumak isterdim ABD halkını. İster ABD vatandaşı, isterse başka bir ülkenin vatandaşı olsun, normalde olması gereken budur. Aksi bir davranış ise hainliktir ki, hainleri de sevmem ben. Neyleyelim ki, hainler tarafından yönetilen bir dünyada yaşıyoruz bugün. Bu vesileyle ifâde etmem gerekirse, bağımsız tek bir Arab hükümeti kalmıştır geriye ve bünyesinde emperyalist bir sızma bulunmasına rağmen Cezayir hükümetidir bu. Başkan Buteflika da ölmeden önce temizlemeye çalışmaktadır bu sızmayı. İnşallah başarır. Mısır’a gelince, o da ajan bir hükümet değildir gerçi ama her şeyi anlamanın güç olduğu belli bir rolü oynamaktadır. Her ne kadar yurtdışından maaş alanlar olsa da hâlâ, durum hain Enver Sedat zamanındaki gibi değildir elbette. Sudan ise, hain bir rejim olmayıp, çok daha kötüsü olarak, bir grub subayın iktidarda kalması uğruna her şeye ihanet eden kalleş bir rejimdir. Ülkenin üçte birini de satmışlardır zaten bu yüzden. Sudan’ın güneyi tam bir karmaşa içerisindedir bugün. İran söz konusu olduğunda söyleyebileceğimiz de şudur: İslâm’dan anladıkları bazı şeyler bizim anladığımız şeyler olmayan Şiî İran, buna rağmen, bağımsız bir ülkedir ve Sovyetler Birliği’nin bile aralarında olduğu herkes tarafından saldırıya uğramış, kendisine karşı herkesçe tavır alınmıştır. Ki, Sovyetler’le bozuşmaları da, KGB adına çalıştığını itiraf eden İran Komünist Partisi liderini idam etmeleri yüzünden olmuştur. Oysa iyi bir partiydi bu, iyi bir tabana sahibti. Ülkesine ihanet o adamı asmaya hakları vardı belki ama politik olarak yanlıştı yaptıkları. Neyse ki, Büyük Rusya davası güden Rus vatanseveri Yoldaş Putin’le birlikte, İran’la Rusya’nın arası düzelmeye başlamıştır. İran’ın Rusya’yla ilişkileri şimdi daha da iyi gidiyor, çünkü ortak bir düşmana karşı savaştaki stratejik çıkarları uyuşuyor ve bu ortak düşman da maalesef “İslâm Devleti”nden başkası değil. Her ne kadar “neo-vahhabî” sızma dolayısıyla kendilerine karşı bazı eleştirilerimiz olabilirse de, tarihî ve jeopolitik bakımdan haklılık “İslâm Devleti”nden yanadır. Hoşlansanız da hoşlanmasanız da; ister Müslüman, ister Yahudi, ister ateist, ister Hristiyan, isterse başka bir şey olun, gerçek budur. Kuşkusuz, sonunda “İslâm Devleti”nin kazanacağı anlamına gelmiyor bu söylediklerim. Fakat onları yenmek çok ama çok uzun bir zaman alacaktır ve ABD ile onun stratejik bir parçası olan Kanada dâhil dünyanın her yerindedirler şimdiden. Tekrar Donald Trump’a dönersek; seçilmemesi için ABD’de her şey yapılacaktır ve onu öldürmek bile dâhildir buna. Peki, her şeye rağmen seçilirse ne olur? En başta, işgal edilmiş İslâm beldelerinden çekilecektir ABD ve Müslüman ülkeleri bombalamaktan vazgeçecektir. Bu bakımdan, ABD’ye Müslümanların girip girememesi en önemli mesele değildir, bu ikinci derecede bir meseledir. Asıl önemli olan, ABD emperyalistlerinin saldırgan politikalarından vazgeçmesi ve Müslümanların da meşru savunmayı bırakıp “özgür” ABD’yle artık dostluk istikametine girmesidir. İsterse “kapitalist” bir ABD olsun bu, mesele değil; bizim için asıl önemli olan, ABD’nin artık başkalarına saldırmaktan, -Arab ülkelerinin petrolü konusunda olduğu gibi- başkalarını sömürmekten, başkalarına sanki köleleriymişçesine davranmaktan vazgeçmesidir. Donald Trump’a –içlerinden çıkmış zengin bir insan olmasına rağmen- ABD’deki hemen tüm seçkinlerin, tüm para babalarının, tüm yönetici sınıfın bayrak açmasının ve bel altı da vurarak saldırmasının asıl sebebi işte budur. Sonuç olarak, Trump için verilecek oy, Müslümanlar için verilecek oy olacaktır. Tüm gönüldaşlara, hassaten hâlâ zındanda olanlara çok selâm söyleyin benden. Hemen çıkartılmalıdır hepsi; daha ne bekleniyor? Öcalan’ı da çıkartmalılar aynı şekilde; çıkartılsın ki şimdi yaşanan ve hiç kimsenin çıkarına olmayan bu savaş dursun hemen. Allah hepinizin yardımcısı olsun, kendinize çok dikkat edin. Özellikle de çok iyi korunması gereken Kumandan Mirzabeyoğlu’na! Allahü Ekber.   20 Ağustos 2016 Baran Dergisi 502. Sayı  

Para Vakıflarında "Bey Bi'l Vefa"

15. yüzyıldan itibaren kullanılmış ve örf hâline gelmiş bir ticaret usûlü olan bey’ bi’l-vefa, aslında murabehe usûlünün geçici satış biçiminde uygulanan bir şeklidir. Meşhur Şeyh Bedreddin’in “Câmiu’l-Fusûleyn” adlı eserinde Nesefî’nin “Fetva”sından naklen şöyle geçmektedir: “Zamanımızda halkın faizden korunmak için yaygın olarak kullandığı ve adına bey’ bi’l-vefa dedikleri muamele, gerçekte rehin muamelesinden başka bir şey değildir. Çünkü bu muamelede, alıcı mala mâlik olamaz ve mal sahibinin izni olmadan da ondan yararlanamaz. Maldan izinsiz yararlanır ve malı telef ederse tazmin etmesi gerekir. Eğer rehinli mal –kimsenin kabahati olmadan- telef olursa borç düşer. Bize göre bununla rehin muamelesinin hükmü arasında hiçbir fark yoktur. Akdi yapanlar ona satış deseler bile bu, teamül hâline gelmiş rehindir ve burada maksat, alacağı teminat altına almaktır.” Rehin anlaşmasında, mal rehin eden kişide kalmasına rağmen, bey’ bi’l-vefada, rehin veren belli bir ücret karşılığında maldan yararlanmayı sürdürebilmektedir. Murabeheye benzediği nokta da tam burasıdır. Böylelikle ortada bir malın olduğu bir anlaşma yapılmakta ve borç veren, kira adı altında bir kâr tahsili yapabilmektedir. Tabiidir ki, bey’ bi’l-vefa sözleşmesinde, alıcı akit süresince mala mâlik olamamaktadır. Satıcı, süre dolmadan her an borcunu ödeyip malı geri isteyebilir. Ancak bu şekilde ipotekli bir malı, ne satıcı ne de alıcı diğerinin izni olmadıkça başkasına satamaz. Bu hak mirasçılara da geçer. Bugün faizsiz finans kurumlarının kredi işlemlerinde en çok kullandığı metodlardan birisi, bey’ bi’l-vefadır. Faizle borç verme şeklinde tezahür etmese de, yakından bakınca işlem, “çalı etrafını dolanma” gibi durmaktadır. O yüzden bu ve benzeri muameleleri ferdlerin veya herhangi bir hayır işi çalışmayan kurumların yapması aslında çok tavsiye edilmemiştir. Bu işlemlerin helalliği, ancak maksadı Allah rızası için bir hayır işine matuf olursa katileşmektedir. İstikbaldeki İslâm devletinde para vakıfları ya da kamu bankalarının dışında kalanların şahsî kazanç gayesiyle bu tür ticarî faaliyetlere girmesinin devletçe yasaklanmasında kanaatimizce bir mahzur yoktur. Piyasada düşük nisbetlerle borç ya da kredi sağlayan kurumlar oldukça, zaten bu tür işlemleri yapan kişilere ihtiyaç kendiliğinden ortadan kalkacaktır. İslâm fıkhına göre, rehin edilen (ipotekli) bir maldan, sahibinin izni bulununca rehine veren kimse yararlanabilir. Böyle bir yerde kendisi oturabilir, ticaret yapabilir ya da kiraya verip kira bedelini alabilir. Mecelle’yi şerh eden Ali Haydar Efendi, “Bey’ bi’l-vefa yoluyla satılan bir gayrimenkulün gelirinden bir bölümü, alıcıya ait olmak üzere şart kılınsa, bu şarta uyulması gerekir.” demektedir. Ömer Nasuhi Bilmen’in konu ile ilgili tesbiti ise şu minvaldedir: “İslâm âlimlerinin çoğunluğu, mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışı (bey’ bi’l-vefa) rehin (ipotek) olarak kabul ederler. Mal sahibinin izni olunca, alıcı malın gelirinden yararlanabilir. Meselâ: Faizsiz yolla borç almak isteyen (A), aylık 1000 lira kira geliri olan ve gerçek değeri 100 bin lirayı bulan bir gayrimenkulünü, bey’ bi’l-vefa sözleşmesi yaparak, iki yıl süreyle, (B)’ye satsa, (B) iki yıllık süre içinde 24.000 lira kira bedelini alabilir. (A), en geç vade sonunda 100.000 lira borcu (B)’ye öderse, ipotek kalkar ve gayrimenkulünü geri alır. Eğer süre sonunda kredi geri ödenmezse, bu gayrimenkulün mülkiyeti kendiliğinden (B)’ye geçer. Ancak (B)’nin bu ipotekli gayrimenkulden yararlanamama riski de vardır. Gayrimenkulün boş kalması, tarım arazilerinden ürün alınamaması gibi riskler bunlar arasında sayılabilir. Yukarıdaki örnekte, (A), kendine ait ipotekli gayrimenkulü kullanmaya devam edecekse “kiracı” sıfatıyla yararlanır. Bu durumda (B)’ye rayiç fiyat üzerinden kira bedeli ödemesi gerekir. Fıkıhta bu son işleme “Bey’ bi’l-istiğlâl” denilmiştir. Bu duruma göre alacaklı, şart konulmuşsa, ipotekli yerden yararlanabilir. İpotekli yerin kira gelirini almak da yararlanma kapsamına girer. Bu muameleler İmam Ebû Yusuf’a göre câizdir ve bunlar hayır işine hizmet için yapıldığı ve ayrıca bir alım-satım mahiyetinde bulunduğu cihetle uygundur. Ribâdan kurtulmak için yapılmış şer’î bir çözüm şeklidir. Bunlar yasak bir borç verme muamelesi değil, belki menfaati celbeden birer satış meselesidir. Akitler başka başka mahiyetleri haiz olduğundan bir akdin meşrû olmamasından diğerinin de meşrû olmaması gerekmez. Ancak işin özüne bakıldığında karz-ı hasen, yani içinde borç verene ait bir menfaat bulunmayan, tamamen rızâ-yı ilâhiye dayanan bir borç verme işlemi dinen çok güzeldir.” Borcun tamamı ödeninceye kadar, ipotekli mal üzerinde satıcı aslî, alıcı fer’î zilyed durumundadır. Bunun bir neticesi olarak, şart yerine gelmeden malda yapılacak temlikî her tasarruf geçersiz sayılır. Bu konuda kötü niyetli üçüncü kişilerin hakkı da korunmaz. Bey’ bi’l-vefa bahsiyle para vakıflarının çalışma usullerini noktalayıp kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Para vakıflarının sosyal sistemdeki faydası iki yönlüdür. Bunlardan birincisi, bu vakıfların ihtiyaç sahiblerine onları zorlamayacak nisbetler ile borç para bulabilme yolunu açmasıdır. İnsanların her istedikleri anda çevrelerinden borçlanarak nakit ihtiyaçlarını gidermeleri pek mümkün olamamaktadır. Diğer taraftan para arzının sabit olduğu hallerde, zaten piyasada ciddi bir para sıkışıklığı yaşandığından, bu imkân daha da azalmaktadır. Ancak nakit ihtiyacı da ne olursa olsun vakidir ve bir şekilde giderilmesi gerekmektedir. Bu sebeble, İslâm devletlerinde yasak olmasına rağmen kimi zaman bilhassa gayrimüslimler eliyle tefecilik yaygın bir şekilde görülür hale gelebilmiştir. Hem para arzının sağlıklı bir şekilde temini hem ihtiyaç sahiblerinin cemiyeti manen ve maddeten çürüten tefecilerin eline düşmesinin engellenmesi, maslahat açısından son derece yerindedir. Para vakıflarına verilen cevazın arka planında bu durumun gözetildiği, içtihaddaki muhakemeden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Sofyalı Bali Efendi’nin para vakıflarının yasaklanmasına yönelik en temel itirazı da insanların gayri meşru yollardan faiz işi yapanların kucağına düşeceği endişesinden kaynaklanmaktaydı. Para vakıflarının ikinci önemli yönü, vâkıfın, yani parayı vakfedenin, para vakfıyla topluma verilen hizmetlerin bir kısmını finanse etmesidir. Para vakıflarına tanınan “muamele-i şer’iyye ile belli bir kâr karşılığında borç verebilme salahiyeti”nin dayanağı, sürekli ifade ettiğimiz üzere, kamu yararıdır. Para vakfı, düşük bir kâr nisbetiyle borç verir; aldığı bu kârı ise vakfın mevkufun aleyh/meşrutun lehi ne ise onun için harcar. Kısacası gelen kâr yine cemiyete geri döner; birinin sermayesine eklenmez. Borç vermekten elde edilen kâr, vakfı idameden sorumlu mütevelliye ve vakıf neye (mescid, aşevi, vb.) ya da kime (imam, müezzin, fakirler, vs.) fayda sağlamak üzere kurulduysa onlara sarf edilmek zorundadır. Karşılaştığımız bir incelemede konu edinilen 19. Asırda kurulmuş “Cılkzade Mehmed Efendi Vakfı” bu konuda paylaşabileceğimiz güzel bir örnektir. Vakfiyeye göre Mehmed Efendi’nin vakfettiği paranın işletilmesi sonucu gelen kârdan, vakıf işlerini yürüten ve denetleyene günlük 10’ardan 20 kuruş tahsis edilmiştir. Ayrıca bu kâr ile iki caminin aydınlatma (mum alınması) masrafları üstlenilmiş, Mehmed Efendi’nin gelip geçenlerin misafir olarak kalması için tahsis ettiği odada geceleyen misafirlere günlük 5 kuruşluk ödenek sağlanmıştır. Ayrıca merkez camiinde verilecek din hizmeti (her gün öğle vakti Kur’an okunması) için günlük 20 kuruş tahsis edilmiştir. Cami aydınlatmaları hariç, Mehmet Efendi’nin günlük finansman için belirlediği para, 45 kuruştur. Bunlara ilaveten Cılkzade, odasının bakım ve tamir masraflarının karşılanması şartını vakfiyesine ilave etmiştir. Aslında mudarebe ya da müşareke tarzında uygulamalar İslâmî finans sistemi içerisinde makbul ve üzerinde her hangi bir tartışma olmayan finansal fon kullandırma alternatifleridir. Ancak vakfın kalıcılığını (ebediyet) sağlama düşüncesi, zamanla işleyiş ve kontrol sistemlerinin zayıflaması ve vakıf paraların kârlı yatırım alanlarına yönlendirilmesini sağlayacak yetişmiş insanların bulunamaması gibi sebeblerle bu tarz alternatif usullere para vakıflarında soğuk bakıldığını düşünmekteyiz. Dolayısıyla daha net ve müşahhas bir sonuç –baştan belli bir kâr- doğuran murabehe alternatifi, para vakıflarının finansal açıdan işleyiş sisteminin temelini oluşturmuştur. Sonuç olarak Osmanlı dönemi para vakıfları, öncelikle belirli bir nakdin/sermayenin kalıcı hale gelmesini sağlamakta, takiben yerel/bölge halkının nakit ihtiyacının karşılanmasında önemli roller üstlenmektedir. Aslında bu vakıflar, yerel kalkınma girişimlerinin finansmanında da kullanılmışlardır. Ancak belli bir hedefi, iş programı olan yetişmiş insanlardan ziyade hevesli küçük müteşebbislerin eline verildiğinden faydalı olamamıştır. Belki bu para vakıflarının çok sağlamcı olmalarından, belki ellerindeki para miktarının nihayetinde mahdut miktarda bulunmasından, belki belli bir zihnî ve ruhî donanıma sahib müteşebbis kıtlığından, ama en çok da ülkenin bir ideale yönelik içtimaî enerjisi tükendiğinden şahsî borç ihtiyaçlarının karşılanmasının ötesine geçememişlerdir. Diğer taraftan ellerinde ciddi bir sermaye bulunduran avarız vakıfları, belli başlı konular haricinde (mesela, evlilik, hastalık, yangın, vb.) borç verilmesini kabul etmemekteydiler. Günümüz özel faizsiz finans kurumlarının işleyiş sistemine çok yakın bir biçimde faaliyet gösteren para vakıfları, aslında Osmanlı dönemi iktisadî ihtiyaçların giderilmesinde bir banka gibi faaliyet göstermişler, ancak yukarıda sıraladığımız sebeplerden ötürü, iktisadî kalkınmaya motor olacak bir mevkiye yükseltilememişlerdir. Bu vakıfların çalışma prensipleri ve haklarında verilmiş fetvaların belli bir bakış açısıyla tetkik edilip yeni bir terkiple Müslümanların kullanımına sunulması zaruridir.  Baran Dergisi 502. Sayı  

Tesiri ile Tüm Türkiye'yi Sarsan Şehid: Halil Kantarcı

Halil Kantarcı’nın şehadetinden bir hafta sonra Çengelköy’de düzenlenen Hatim ve Dua programına katılmak üzere Üsküdar’da pırıl pırıl gençlerle buluştuk. O gençlerden biri, “Halil Kantarcı’nın şehadetinden sonra onun davasına merakım arttı” dedi. Sonra da ekledi: “Halil abi öyle güzel bir insan ki, yaşarken olduğu gibi şehadetinden sonra bile, insanlara İbda’yı ve Salih Mirzabeyoğlu’nu anlatıyor”… Hepimizin gözleri doldu o ân. 15 Temmuz darbe direnişinin sembol isimlerinden biri, remz şahsiyeti Halil Kantarcı’ydı hiç şüphesiz. Bir dernek yöneticisi de, aynı görüşte olduğunu şöyle dile getirmişti bana: “Kimsenin sokağa çıkın çağrısını beklemeden, “ben varım” diyerek sokağa çıkan İbdacılar, ülkücüler, İsmailağa cemaatinden insanlar, Üstad Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu’nun ruhunu 15 Temmuz’da sokaklara taşıdılar. Halil onlardan biriydi ve onun şehadeti bu sebeple tüm Türkiye’yi tesiri altına aldı.” Remz şahsiyet deyince, Salih Mirzabeyoğlu, Usame bin Ladin’in şehadetinin ardından, hem Kızılderili lider Geronimo hem de Ladin’in “sembol şahsiyet” olması bahsinde şöyle yazmıştı: - “Biz bir milleti temsil babında, her mevzuun sembol şahsına talib, Büyük Doğu İdeolocyası’nın 9 Prensib faslında mevcut, ŞAHSİYETÇİYİZ: “Hakimiyet Hakkındır!” düsturunu sağlayacak “YÜCELER KURULTAYI”nın şahsiyetlerinin ruh olarak ne olması gerektiği, baştan beri anlattıklarımızın içinde gizli… Siyasî ve askerî cihetle tarihe geçmiş içimizden ve dışımızdan iki kişinin şahsiyetini anlatmışken bu hususu da parlatmış olalım.” (Ölüm Odası B-Yedi, Tarih, s. 25) Şahsiyetçilik bahsine uzaklık, İslâmcı camianın “Fettoş ve cemaatine aldanmalarının” en önemli sebeplerinden biridir. Hâlâ! Büyük Doğu-İbda çizgisindekilerin neden 40 yıldır “aldanmadığının” sebebi de işte bu “şahsiyetçilik” bahsinin içinde gizlidir. Hâlâ! Halil Kantarcı’nın şahsiyeti, onu tanıyanlarca malûm. “Ne çok seveni varmış” cümlesini duyuyorum sık sık. Hayatını şiir gibi yaşayan, şiir gibi şehadete koşan ve ardında şiir gibi yetimler bırakan bir adam olduğu için, çok sevildi, çok gözyaşı döküldü, çok gurur duyuldu onunla… Halil Kantarcı’nın twitter’dan paylaştığı “140 harfle” sınırlı mesajlarını inceliyorum bir süredir. Herhangi bir gazete ve dergide yazmıyordu, ama hiç şüphesiz, çok iyi yazıyordu. Haziran tarihli notlarından bir kaçı onun şahsiyeti hakkında da fikir verecektir: - “Meşhur bir fizikçi bu ilmin karmaşık teorilerini anlatırken ifadenin çıkmaza girdiği yerde mevzuu şu şekilde özetler: Birşey kımıldıyor!” - “Veya şu meşhur filmdeki replikle, daha basit söyleyecek olursak: “Bir cisim yaklaşıyor!” Sahiden yaklaşıyor… Nedir, neden gelir, ne ister?” - “Bazen anlar anlatamayız, bazen anlaşamayız, bazen anlayamayız. Bazen olağanüstü hadiseler bir anda vuku bulur, şaşar, hazırlıksız yakalanırız.” - “Ülkemizin, ülkelerin hatta topyekûn dünyanın absürd-uyumsuz-tuhaf bir süreçten geçtiğini hissediyoruz. Bir şey kımıldıyor arkadaşlar.” - “Bir zaman yaklaşıyor. Dev bir kasırga, her şeyi yutan bir hortum yaklaşır gibi yaklaşıyor. Zihnimizi ve cismimizi altüst edecek bir güçle…” - “Şimdi en kuvvetli bağ ile kenetlenme zamanı sevdiklerimize, güvenip inandıklarımıza. Rüzgar diner, zaman geçer ve biz kurtuluruz! İnanın...” - “Manyak mısınız? Üç kuruşluk ihtirasınızı göklere çıkarmak basitliğine kapılmış gidiyorsunuz. Normal-gerçek insan olmak gücünüze mi gidiyor?” - “Çoluk çocuğumun huzurla yaşayacağı bir ülke istiyorum. Öteye dünyada düzgün yaşamış biri olarak gitmek istiyorum. Siz neden istemiyorsunuz?” - “Ortada bir acizlik durumu varsa buna sevinir gibi tepkiler vermeyin. Üzülmek lazım. Dertlenmek lazım. Laf değil, iş yapmak lazım.” - “Sanatlarıyla dünyanın köşelerini törpüleyen adamları nasıl sevmez insan?” - “Bu kaba-çirkin tipler Üstadın “Umulur ki 15. İslam asrının yenileyicisi İSLAM’DA ESTETIK planı başa alır” cümlesinin haklılığını gösteriyor.” - “Kendinde 5 asırlık ışık vehmedenlere mukabil 60 eserlik İBDA fikriyatına “Yüzyıl Diyalektiği” diyen Mirzabeyoğlu’nun tevazuuna hayranım.” - “Fotoğraf; hem güzeli ve doğruyu bir karede toplayıp-zarflayıp muhafaza etme sanatı, hem bir karede ne kadar yalan söylenebileceğinin ispatı.” - “İstanbul’da Allah’ın sevgili bir kulunun ciğeri yanıyor galiba. Haziranda bu kadar yağmurun başka izahı olamaz.” - “KK [Kemal Kılıçdaroğlu] cezaevindeki pkk ve dhkp-clileri ziyaret edip bunu ilan ederken, bizimkiler 28 Şubatta tutuklanıp 20 senedir içerde olanları yok sayıyor.” - “Hayatlarını tasavvuf düşmanlığına adamış insanlarda gördüğüm kibri, bugüne kadar hiç kimsede görmedim. Hepsi kibirde dünya markası.” - “İnsan dostunu KINAR yahu, merhamettendir o da. Düşman kınanmaz, haklanır. Bunu da yanlış anlamışız. En tabiî reflekslerimiz tarumar olmuş.” - “Her konuşmasına şiddeti yeren, demokrasi, insan hakları zart zurt şablon cümlelerle başlayan siyasileri ciddiye almamak gençlik alametidir.” - “Aczimizi idrak ettirip Rabbin kudretiyle kuşatıp yücelten müstesna zamanların kıymetini biliyor muyuz? Elbette hayır. Çünkü cihat etmiyoruz.” - “Halbuki bizim belki en güçlü olduğumuz, aczimizi idrak edip Mutlak Kudret Sahibine en yakın hissettiğimiz zamandır Ramazan.” - “Yüce dağları tek başına aşar da insan, an gelir mânâda bir adım atmaya, bir yudum su içmeye takat getiremez sebepli sebepsiz…” - “S. Mirzabeyoğlu’nun bir iktisatçıdan bahsederken “İnsanın insan ihtiyacını karşılayacak biri” dediğini duymuştum. Varlığı yeter bazılarının.” - “Köprüden geçerken gördüğümüz manzara cennetten bir köşe, bir masal şehri. Şeytan giremez bu şehre sanki. Giriyor ama. Zorla sokuyoruz.” İnsan, Halil Kantarcı’nın yazdıklarını “devamı yok mu” der gibi bir iştahla okuyor. Sanki yazdıklarının altında üstünde, şehid olacağına dair işaretler görüyor. Bugün meydana gelenleri, geçmişte nasıl da yazabildiğine hayret ediyor. Şehidimize rahmet, ailesine sabır diliyorum. “Şehidler yolumuzu aydınlatıyor” sözünün anlamını, Halil Kantarcı’nın şehadetiyle “yakîn” olarak bildik; yolu yolumuz, davası davamız… Baran Dergisi 502. Sayı  

Türkiye-Rusya Yakınlaşması

Hafızalarda hala taptaze durduğuna emin olduğumuz üzere, 24 Kasım 2015 tarihinde Rusya Federasyonu’na ait savaş uçağının Türkiye sınırları içerisinde düşürülmesi, Türkiye ve Rusya arasında siyasi krize yol açmıştı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 8 Ağustos 2016’da Rusya’ya yaptığı gezi ile kriz kesin bir biçimde aşıldı ve neticesinde de durdurulan birçok ortak projeye yeniden hız verildi. Aslında bu kriz bir kaç ay önce mektup diplomasisi ile yumuşatılmış olsa da, 15 Temmuz gecesi FETÖ mensubu asker kisveli teröristlerin akim darbe girişimi, diğer her şey gibi, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesi sürecini kısa bir süreliğine gölgede bıraktı. Uçak düşürme hadisesi sonucu Ankara ve Moskova arasında yaşanan siyasi, ekonomik ve askeri krizin hızla son bulmasında, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in darbeyi kınamak ve Türkiye’den yana olduğunu göstermek maksadıyla Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı aramasının büyük tesiri olduğu kanaatindeyiz. Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de yaşanan darbe girişiminin hemen sonrası ilk ziyaretini Rusya’ya yapması stratejik ortaklıklar ve ikili çıkarlar açısından kanaatimizce büyük önem taşımaktadır. Özellikle son iki yıldır dış politikada yaşadığı aksaklıklar, Suriye iç savaşına müdahil olması ile birlikte buraya yaptığı yüksek meblağdaki askeri harcamalar ve kayıplar, yine Suriye’de desteklediği rejimin lehine bir sonuca ulaşamaması vb. siyasî sebebler yüzünden Rus ekonomisi sıkıntılı bir dönem geçiriyor. Elbette bu kötü gidişte petrol fiyatlarındaki büyük düşüşün etkisi çok yüksek... Hatta Rus analistlerin bu gidişatın devam etmesi halinde Yunanistan’ın yaşadığına benzer bir ekonomik buhran ve neticesinde çıkabilecek halk ayaklanması beklentilerini artık gizlememeleri, çözüm arayışına giden Putin’i Türkiye ile yakınlaşmaya ve bozulan ilişkileri normalleştirmeye sevk etmiş görünüyor. Türkiye açısından baktığımızda; son yıllarda ABD ve AB ikilisinin uluslararası arenada giderek faal hale gelen ve her konuda bir sözü olan Türkiye’nin yükselen itibarını sarsmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yalnızlaştırma politikasına başvurup “yeni Saddam” imajı oluşturma gayretlerinin bu yakınlaşmada tesiri olmadığını iddia etmek yanlış olur. Türkiye ile AB arasında 2003 yılında tekrar canlandırılan ilişkiler, zaman zaman inişli çıkışlı bir seyir izlese de, son 2 yıl içerisinde artık kopma noktasına gelmiş bulunuyor. Özellikle AB’nin, Suriyeli sığınmacıların Avrupa’ya göçünü engellemek amacıyla Türkiye’de kalması şartı ile vize muafiyeti uygulayacağını bildirmesi, Türkiye’nin de muafiyet konusunda kendisine sunulan 75 kriterden hemen hemen hepsini yerine getirmesi ancak buna rağmen AB’nin vize serbestisi konusunda oyalama politikasına başvurması, Davutoğlu Hükümeti’nin başını yedi. Yine Haziran 2016’da AB İçişleri Bakanlarının “vize muafiyetinin gecikeceğini” söylemesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan “vize muafiyetinin yerine getirilmemesi halinde, AB ile imzalanan sığınmacı anlaşmasının devam etmesinin mümkün olmayacağı” açıklaması aslında AB’ye verilmiş üstü örtülü bir ültimatomdu. Akabinde buna benzer bir açıklama da AB Bakanı Ömer Çelik’ten geldi. Türkiye’nin AB’nin başvurduğu bu çocuksu oyalama politikasının farkında olması ve Türkiye hakkında Avrupa basınında çıkan ve rutin halini alan “diktatörlük” suçlamaları, işin doğrusu AB-Türkiye ilişkilerinin bittiğinin göstergesiydi. Rusya-Türkiye ilişkilerindeki düzelmeyi Türk-Amerikan ilişkileri bağlamından okuyacak olursak; Suriye iç savaşının başladığı günlerde, Türkiye gibi muhaliflerin yanında yer alan ve rejimin değişmesi gerektiğini savunan ABD, ilerleyen zamanlarda Türkiye’yi bölgede yalnız bıraktı. Suriye’deki YPG-PYD gibi Türkiye’ye tehdit unsuru olan terör örgütlerine alenen yardımda bulundu. Suçluların iadesi anlaşması olmasına karşın, Türkiye’de 15 Temmuz gecesi darbeye kalkışan FETÖ’cülerin başı Gülen’i ülkesinde beslemeyi sürdürüyor ve Türk yetkililerin bu Pensilvanya Papazının (Devlet Bahçeli’nin tanımıdır) terör örgütü lideri olduğu yönündeki belgeleri ABD’ye ulaştırmasına rağmen Feto’yu vermemekte diretiyor. 15 Temmuz Darbe Girişiminin ilk saatlerinde sessiz kalıp, darbenin seyrinin Cumhurbaşkanı ve Hükümet lehine sonuçlanacağının anlaşılması üzerine inandırıcılıktan uzak bir açıklamayla Türkiye’nin yanında olduğunu beyan etmesi, aslında darbenin arkasında ABD olduğunu göstermeye tek başına yeten bir emareydi. Haziran 2016’da iki stratejik hamle yapan Erdoğan, İsrail ve Rusya ile olan bozulmuş ilişkileri düzeltme teşebbüsünde bulundu. Bunlardan İsrail ile düzeltme faslının pek netice getirmediği, ABD darbesinin İsrail’de de sevinçle karşılanmasından anlayabiliriz. Ancak Rusya kısmı önemliydi; özellikle darbe girişiminin Türkiye lehine sonuçlanması ve akabinde Rusya gezisi ile ABD ve AB’ye önemli bir mesaj verilmiş oldu. Bu mesaj o denli önemliydi ki Erdoğan’ın Rusya ziyaretinin hemen ertesi günü NATO’dan “Türkiye’nin NATO üyeliği tartışma konusu değildir. NATO Türkiye’nin katkılarına güveniyor, Türkiye’de NATO’nun dayanışma ve desteğine güvensin” yönünde bir açıklama geldi. Bu sözlerin NATO üyesi ülkelerden ziyade ABD’nin sözleri olduğu aşikâr. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya ziyaretiyle gönderdiği ihtarı Avrupa Birliği de almıştı tabii. Bu ziyaretten o kadar çok rahatsız oldular ki, BBC gibi uluslararası bir medya organı “Erdoğan Batı’yı Terletmeyi Seviyor” başlıklı bir makale yayınladı. Batı’nın son zamanlardaki tutumunun değişmemesi halinde vize muafiyeti anlaşmasının son bulacağı açıklaması Batı’da mülteci akını endişesini giderek arttırmaya başladı. Ayrıca Eski İsveç Büyükelçisi ve Stockholm Üniversitesi Öğretim Üyesi Michael Sahlin, Erdoğan-Putin yakınlaşmasının Batı’nın sinirlerini bozduğunu açıkça ifade etmesi Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasının stratejik bir hamle olduğunun göstergesidir. Rusya ile ilişkilerin normal seyrine dönmesi, ikili ortaklıkların eskiye nazaran daha da artması, uluslararası ilişkiler açısından önem arz etse de, Putin’in DAEŞ’i kastederek “Bölgesel terör örgütleriyle mücadelede ortak hareket edeceğiz” söylemi Halep’i tekrardan kontrol altına alan muhalifler açısından da tehdit unsuru olarak görülmeli. Suriye-İran ortak ordusunca Rus hava desteği ile Halep’e düzenlenecek muhtemel bir operasyonu diplomatik yollarla engellemek, zafere bu denli yaklaşan muhalifleri yalnız bırakmamak adına önemli. Ülkemizin her kesiminde oluşmuş ve artık oturmuş olan “mazlum milletlerin hamisi” misyonu, gerek Türkiye’nin istikbali açısından, gerek Suriye halkı açısından gerekse zulüm altındaki diğer Müslümanların felaha ermeleri açısından büyük önem arz etmektedir. Baran Dergisi 501. Sayı

Sıfırdan Başlamak

Reisicumhurumuz, devleti sıfırdan kuracağız, dedi. 15 Temmuz, halkımızın millet olarak gövdeleştiği, halktan millete inkılâb ettiği tarihtir. Cumhuriyet’in, Osmanlı (Ümmet)’dan kalan çekirdek unsurdan “ulus yaratma” projesine sabırla direnen halkımız, son darbe girişimine temiz, parlak bir darbeyle karşılık vererek MİLLET olma tercihi dışında hiçbir oluşuma prim vermeyeceğini deklâre etmiş oldu. Menderes’in rüyası tevilsiz, tâbirsiz gerçek olmuştur; söz artık milletindir. Devleti, milletin işaret edeceği nişangâhtan hiza alarak, helâlinden yeniden kurma hakkımız doğmuştur. Zira Cumhuriyet iflas etmiş, “ancien régime” olmuştur. Tüm müessese ve ideolojisiyle kazıdığı gayya kuyusunun dibini boylamıştır.  Bundan böyle milletimize karşı yapılacak en affedilmez hadsizlik, yeni devletin inşâında riyakâr bir dile tutunarak; zaruretmiş, konjonktürmüş, dünya gerçekleriymiş türü “reelpolitik” çaresizlikler üreterek, yeni bir paryacılık uğruna milletin paranteze alınması olacaktır. Böyle bir tercih olsa olsa mevcudun yeni bir versiyonunun piyasaya arzı demek olur. (Satamadığın malın yerini değiştir.) 15 Temmuz, hatta öyle bir tarihtir ki, asırlardır dünyaya tebelleş olmuş şer güçlerinin insanımızca paranteze alındığı gündür. Bunun öylesine besbelli olduğuna Demokrasinin Olimpos Tanrıları mevkiîndeki ABD ve AB’nin darbe girişiminin başarısızlığına ve Cumhurreisimiz’in kazandığı hamle üstünlüğüne yazıklanıcı beyânları da şahittir. Kürtçe’de “Orospunun yedi içgömleği vardır, birini kendi giyer, diğerlerini masumlara giydirir.” anlamında bir deyim var. İmdi yırtıp attığımız gömlek, Batıdan “muasır medeniyet uyarınca” alınıp biz “masumlar”a iyi, doğru, güzel diye belletilen her bir şeydir. Batı, püskürtülen son mankurtlaştırma hücumunun mânâsını şimşek hızıyla doğru okumuştur: “Eyvah! Türkiye’de rejimin İslâmîleşmesini önlemek artık imkânsızlaştı.”  Türkçesi: “Yeni bir Osmanlı/ yeni bir Nizâm-ı Âlem (yeni dünya düzeni) hâkimiyetine hazır olmalıyız.” Dolayısıyla mevcut yapının hiçbir unsuru - ki A’dan Z’ye her bir şeyi Batı (gâvur) menşelidir – en başta “cumhuriyet” ve “demokrasi” olmak üzere, siyasî, felsefî, sosyolojik görüş, düşünüş, nazariye karılacak yeni devletin harcında kullanılamaz, kullanılmamalıdır. Aksi davranış, ancien régime’in kuruluşundan 15 Temmuz’a kadar tecrübe edine edine epey beceri kazandığı; öyle ki, dünyaya satabileceği yegâne markası değerindeki “milleti paranteze alma cenderesi” kaçınılmaz netice/miz olur. Elbette ancien régime’in hedefi evvelemirde “kültür devrimi” uyrınca - FETÖ elemanlarının uğradığı istihâlenin bir benzeri şeklinde - (Herhalde Fettoş taifesi de ‘olmasaydın olmazdık’ diyordur.) halkın mankurtlaştırılmasıydı, karşılaşılan direncin gücü anlaşılınca, 1960 darbesiyle beraber ‘halkı paranteze alma yol ve yöntemi’ devletin resmi politikası olarak tescillendi. Neyse ki, belediye başkanlığından azledildiği günden beri bir Recep Tayyip Erdoğan oyunbozanı var. Aldığı her yumruk, her darbe idman mesabesinde gücüne güç kattı. Zira her şer hamlesi “Ak Parti tabanını” ideolojik bir kitle/kütle kılma yolunda eğite eğite liderine cesaret aşıladı. Bütün bir Türkiye olarak yalın gerçeğimiz, hem de yapyalın şudur: Osmanlı Devleti’nin yok oluşunu “zillet” bilenler ile “saadet” bilenlerin katışıklığında bir toplum idik. 15 Temmuz Kıyâmı, kimyevî özelliğiyle bu mayiî ayrıştırarak her birimizi aidiyetine göre kümeleştirdi. “Zillet ehli” aksiyonda sayhalaşarak millet şuurunda gövdeleşti. Zilleti izzete tebdil eyledi. İşte bu gövdeleşen aziz millet, Hz. Yakup misâli, Yusuf’unun kokusunu almaya başlamıştır, hem de buram buram; daha Yusuf’a kavuşmaktan onu mahrum bırakıcı hiçbir beşerî mânia kalmamıştır. Sakarya, öz kardeşlerine; Nil’e, Tuna’ya kavuşsun diye kalktı ayağa. Devleti sıfırdan kurmanın Büyük Doğu-İBDA’cası da, zilletten izzete inkılâbın da mânâsı budur, bu olmalıdır. Osmanlı’nın imhasını saadet bilenler - ki her zaman etkin kılınmış azınlıktır - vatan, millet, ahlâk, imân mefhumlarını, mesela, kötülükte en hafifinden faşizmle eş değer gören ve Cumhuriyet öncesine estetik haz dışındaki tüm ilgi ve yönelimleri gericilik addeden ciğersiz güruhtur. Varlıklarını, varoluşlarını “kutsal”ın bizzat kendisi addettiklerinden olsa gerek, Umre “ziyaretleri” dahi inandıkları neyse artık, o ilâhı şan ve şöhretleriyle tebcil ve teşrif maksadıyladır. (Ertuğrul Özkök’ün Umre dönüşü bir yazısından: Namaza başlayacak mıyım? –Hayır. Şaraba devam mı? –Evet.)  Lâiklik/sekülerlik olmazsa olmazlarıdır. Zira eyyâmgüderliğin/züppeliğin güvencesini neyin sağlayacağını bilecek kadar rasyonalisttirler. Hilâlsiz herhangi bir bayrak altında yaşamak en büyük arzularıdır.  Domuzuna bilirler ki, hilâlli bayrağın dalgalandığı ufak bir kıyı bucakta dahi “bireysellik”leri İslâm tehdidiyle karşı karşıyadır. Kısaca “yaşamist”tirler. Bu kesim içine yakıştıramadığımız halis anti-emperyalist vatanseverler de yok değildir. Umulur ki, milletin açtığı 15 Temmuz “milli irade yolu”nu kendilerine yol eylerler. Devletin, dolayısıyla ana siyasetin/ana omurganın mahiyetini tarihle kurulan ilişkinin keyfiyeti belirlediğine göre, ‘sıfırdan başlamak’ ifadesini/deklârasyonunu, ancien régime’in hıncına yegâne hedef kıldığı öz tarihimizin/İslâm tarihinin tüm imkân ve kudretinin, zilletten izzete inkılâb etmiş milletimizin açtığı “yeni kapı”dan içeri buyur edileceğinin, imdadımıza çağrılacağının ilânı şeklinde anlamak istiyoruz. Zira “tarihte tatile çıkmaya icbâr edilmiş” milletimiz 15 Temmuz’un gonguyla çağrıya cevap vermiş ve bizden esirgenen tarihimize kanını seve seve yakıt kılarak yeniden işlerlik kazandırmanın yolunu döşemiştir.  Hakkın gereğine uygun davranma kararlılığı, kısmen de tabiâtı icabı, kötülükle tanışa tanışa, kötülükle vuruşa vuruşa kazanılır. Bilhassa Ak Parti Hükümetleri devrinde Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında, milletimiz kötülüğün, kahpeliğin dolaylı, dolaysız bilumum çeşidiyle karşılaştı; çok şükür ki, her vaki saldırıyı artan bir kararlılıkla tepeleme becerisini hakkıyla deruhte ederek, bizi 16 Temmuz’un sahil-i selâmetine vardırabildi. Dolayısıyla biz yüzde yüzüz, biz çoğulcu, katılımcı demokrasiyiz, biz Türkiye’yiz zırvalarına aldırmaksızın, yeni devletin kurucu umdelerinin şekillenmesi “Anadoluculuk” temelinde mahiyet kazanmalıdır. Osmanlı’nın yıkılışını saadet bilenleri, Medine münafıklarına denk muâmeleye lâyık görecek şekilde ne var ne yok saymalıdır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kimi demeçlerinde - 15 Temmuz heybetinin erdiriciliğinden midir, bilinmez -  CHP oklarının Kurtuluş Savaşı’nın galibi Anadolu halkını hedef tahtası yapacak süreci başlatacak olan 1924 Anayasasını hiç zikretmeksizin, yeni bir mutabakat zemini olarak 1921 Anayasasına atıfta bulunması ancien régime’in iflasının gecikmiş bir teyididir. Şayet 1921 Anayasası’nın ruhuna- ki o ruhun adı da Anadolucuk’tur- sadık kalınsaydı ne Sünni’deki Sünnilik, ne Alevi’deki Alevilik, ne de Kürt’teki Kürtlük son 90 yılını acının, kıyıcılığın tarihi olarak yaşardı. 1921 Anayasası’nın ruhuna şayet ihanet edilmeseydi işbu yazı dahi gâvur alfabesiyle değil; elifbayla, Kur’an harflerince yazılmış olurdu. Anadoluculuk davasının mânâsını en iyi bilenlerden biri de Cumhurreisimiz olmalıdır. Anadoluculuk, Necip Fazıl’ın “ben”inde yuvalanan, Gençliğe Hitabe’de çerçevesini çizdiği  “biz”dir. Bu biz,  Sakarya Türküsü’nün muradınca ayağa kalkmış bulunmaktadır, ne var ki, tam teşekküllü “oluş hacmi”ni kazanmaya ihtiyacı vardır. Bunun da reçetesi, Kemalizm ve FETÖ’yla ezel-ebed düşmanlığı ayyuka çıkmış Büyük Doğu-İBDA’nın tarih muhasebesidir/İslâma Muhatap Anlayış Sistemi’dir. Bilinmelidir ki, 15 Temmuz azim ve iradesinden geri adım atılmadıkça, zaman mütemâdiyen tehlikenin/tehdidin momentu olarak tecelli edecektir tepemizde. Neden? Zira “Üst akıl”a fiili savaştan başka seçenek bırakmadık. Dolayısıyla ABD “ahmak fili”nin düdükleyicileri, er-geç bu fili üstümüze salıvereceklerdir. Kaçınılmaz savaşın vukuu, iki lâik ordunun çarpışması değil, Hak ile batılın savaşı hüviyetinde olabilmesi için lâiklik ârâzından teberrî etmiş milli orduya behemehâl ihtiyaç vardır. Milli ordunun/ fikrin emrinde kılıncın olmazsa olmazı da Büyük Doğu-İBDA’dır... Ezcümle, sıfırdan başlamanın davet ettiği mesuliyet, Kâbe istikâmetinde hizalanmak/ Kâbe istikâmetinde kıyâm etmek/ Kâbe istikâmetinde “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koymak”tır.  “DOĞRUYU ALLAH BİLİR BİZCE TAMAMDIR VÂDE” - Salih Mirzabeyoğlu Zeyl/Devlet riyâset ehline bir suâl: 25 Temmuz 1951’de 179 vekilin katılmadığı, 50 ret, 6 çekimser oya karşılık 232 oyla kabul edilen 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’un hâlâ yürürlükte olması, 15 Temmuz 2016 itibariyle rüşdünü kâmilen ispatlamış milletimize kapkara bir zül/ aşağılanma addetmeli değil midir? Baran Dergisi 501. Sayı  

15 Temmuz UOK

Uluslararası Olimpiyat Komitesi, kısaca UOK… UOK, topyekûn dünyada tatbik edilen Modern Sporun çatı organizasyonudur. Aynı zamanda Modern Olimpiyat Oyunlarının kurucu hamisi ve organizatörü olan UOK, dünya sporuna ülkelerde adına “milli” dedikleri Milli Olimpiyat Komiteleri ve yine adına “milli” dedikleri Milli Spor Federasyonları vasıtasıyla hükmetmektedir. Evet; UOK, bütün dünya sporuna, diğer bir ifadeyle de modern spora iki koldan hükmetmektedir. Bunlardan biri Uluslararası Spor Federasyonları (USF), diğeri ise Millî Olimpiyat Komiteleridir (MOK). UOK, USF’ler vasıtasıyla Millî Spor Federasyonlarına (MSF), MSF’ler vasıtasıyla da Spor Kulüplerine hükmetmektedir. Bu arada, topyekûn dünyada sporunun Modern Spor anlayışına göre ele alınıp icra edildiğini, modern sporun ise ruhî ve fikrî temellendirmesinin Hristiyan-Yahudi Batı fikir ve yaşayışına göre şekillendirildiğini, Hristiyan-Yahudi Batı fikir ve yaşayışının ise, “Eski Yunan Kültürü, Roma nizâmı ve Hristiyan Ahlâkı”ndan müteşekkil bir medeniyetin çağımıza bir yansıması olduğunu söyleyelim. Kurthan Fişek, Spor Yönetimi isimli eserinde, diktatoryal yapısından ötürü UOK’yı bir “Dünya Devleti”ne benzetir. Topyekûn dünya sporuna hükmettiği ve bunu da ülkelerden bağımsız olarak yönettiği düşünüldüğünde bu yakıştırmanın yersiz olmadığı anlaşılır. Bu tesbite doğrudan katılmakla birlikte, aslında UOK’nın Kristal Krallık hayali güden ve merkezinde Yahudi olan Şeytan elçilerinin bir “rol model” olarak benimseyip tatbik ettikleri büyük bir organizasyon olduğu söylenebilir. Hâlihazırda topyekûn dünyada yapılmak istenen, UOK’nın yaptığının bir benzerine ulaşmaktır. MOK’ların ve MSF’lerin yerine Ülkelerin varlığı düşünüldüğünde bu mevzu daha da netlik kazanır. UOK, ülkelerdeki üyeliklerini bizzat kendisi temsilci/maşa olarak seçmektedir. UOK’nın ferdî üyelikleri, söz konusu Komite tarafından tanınan ülkelerden birinin yurttaşı olmak şartıyla, UOK’yı o ülkede temsil etmek üzere Uluslararası Jüri Konseyi tarafından seçilmektedir. Temsilci/maşa olarak seçilen üye kişi, mensubu olduğu ülkenin UOK’daki temsilcisi değil, UOK’nın o ülkedeki elçisi/maşası ve sözcüsüdür. UOK temsilcileri/maşaları, kendi ülkelerinin hükümetlerinden talimat al(a)mazlar. Bundan dolayıdır ki, üye ülkelerdeki Komite üyelerine, yani temsilci olarak adlandırılan maşalara “sömürge valisi” yakıştırması yapılmaktadır… Kurthan Fişek’in Spor Yönetimi isimli eserinden: “Görüldüğü gibi, Uluslararası spor hiyerarşisi, yapının belli basamaklarını netleştirmek için kullanılan idarî–siyasî kavramların (Ör: federasyon, millî) uyandırabilecekleri ilk izlenimin aksine, millî birimlerin kendi hür iradeleriyle bir araya gelerek yine kendi hür iradeleri doğrultusunda bazı yetkilerini bir üst organa aktarmalarıyla oluşan ‘federatif’ bir yapı değil, özel kişilerce kurulduğu, yaşatıldığı, yenilendiği ve işleyiş kurallarına bağlandığı için ‘millî’ nitelikli üyelerinin etki ve iradelerini en azda tutan ve kural olarak yukarıdan aşağıya işleyen “tek parçalı” bir gövdedir. Hatta bir adım öteye giderek, beliren bu idarî yapının, üyeliğe alınma ön şartı olarak aday ülkelerin karşısına belirlenmelerinde söz haklarının olmadığı bir ilke ve kurallar bütünü çıkaran, seçicileri seçileceklere seçtirdiği için aşağıdan yukarıya işleyecek bir denetime büyük ölçüde kapalı olan, kendi kurallarını kendisi koyan (yasama), koyduğu kuralları uygulayan (yürütme) ve kurallara uymayanları da yaptırımcı bir biçimde denetleyen (yargı), üyelerinin iradesinden tamamen bağımsız bir ‘toplu irade’, bir ‘dünya devleti’ görünümü taşıdığı bile söylenebilir.” Merkezinde Yahudi olup, Kristal Krallık hayali güden ve yeni bir “Dünya Devleti”nin kurucu hamisi olmak isteyen “Vatansızlar” da diyebileceğimiz bir uluslararası güç, seçtikleri temsilciler/maşalar vasıtasıyla ülkeleri kurdukları sisteme dâhil etmek arzusundadırlar. Aksi düşüncede olanları veya karşı tavır takınanları, yani milli iradeyi temsil eden sahici insan soyunun temsilcilerini ise tasfiye etmek istemektedirler. Ülkemizde gerçekleştirilen 15 Temmuz Darbesini bir de bu yönüyle okumak gerekir. Hiç şüphe yok ki Fettoş, Kristal Krallık hayalini gerçekleştirmek isteyen ve merkezinde Yahudi olan bir uluslararası örgüt tarafından seçilmiş bir maşadır. İBDA Mimarı’nın Fettoş yakıştırması bir yana, onun hakkında Yahudi şeyi tabirini kullanması boşuna değildir. Evet; merkezinde Yahudi olan bir uluslararası güç, UOK vesilesiyle sporda gerçekleştirdikleri “Dünya Devleti” hâkimiyetlerini bütün dünya devletleri sathında gerçekleştirmek istiyorlar. Topyekûn dünya devletlerine, özellikle de karşı duruş sergileme potansiyeli taşıyan halkı Müslüman devletlere büyük bir saldırı başlatmış bulunmaktadırlar. Bu saldırıyı geri püskürtme potansiyelinin sadece halkı Müslüman olan ülkelerde olduğuna hiç şüphe yoktur. Nitekim 15 Temmuz’da bunun merkezî direnç noktasının Türkiye’deki Müslümanlar olduğu çok açık bir şekilde görülmüştür. Denebilir ki, taraflar 15 Temmuzda netleşmiş olup, büyük kıyıma yol vermek potansiyeli olan Büyük Savaş (buna Melhame-i Kübra denir mi bilemiyorum, ama Üstad Necip Fazıl’ın, mealen, “leşlerin azametini göreceğiz!” tabiri hatırda!) başlamıştır. Ya Kristal Krallık hayali güden ve Şeytanın elçileri olan Yahudi şeyleri, ya da İstikbâl İslâm’ındır mânâsının zuhuruna yataklık eden Müslümanlar kazanacak! Allah büyüktür! Evet; tarafları netleşmiş olan büyük bir savaşın tam ortasındayız. Saldırı altında olan bütün bir dünyanın kendisini bu saldırıdan nasıl kurtaracak sorusu hâlihazırda cevabını henüz bulabilmiş değildir. Daha doğrusu, bu cevabın nerede yuvalandığı, bunun da Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminde mündemiç olduğu henüz görülebilmiş değildir. Yahudi şeyi veya şeytanın elçileri biliyorlardır ki, bu savaşta Müslümanların bertaraf edilmesi kendilerine Kristal Krallık yolunu açacaktır. Ama Müslümanlar da biliyor ve inanıyorlardır ki, bu savaşta vaadinden dönmeyen Allah, vaadini gerçekleştirecek ve de nurunu tamamlayacaktır. Sonuç: “Rol model” olarak seçilen modern sporda “Dünya Devleti” hâkimiyetlerini gerçekleştirenlere karşı topyekûn bir savaş verilmesi gerektiği aşikâr olduğuna göre, bize düşen düşmanın kazanımlarına karşı esaslı bir savaş başlatmak olmalıdır. Yani kazanılmış mevzi olarak gördükleri modern sporu işlemez duruma getirmek ve sistemlerini ayağı yere basar olmaktan çıkarmaktır. Modern sporu işlemez duruma getirebilmek için, ilk yapılması gereken modern sporların en üst kuruluşu veya çatı organizasyonu olan UOK’yı tanımamak ve onun dünya sporuna hükmettiğinin en bariz göstergesi olan başta Modern Olimpiyat Oyunlarını ve diğer Uluslararası Spor organizasyonlarını reddetmek olmalıdır. Ülke olarak böyle bir hamleyi yapmaktan imtina edenler olabilir, ancak yine de ferdî olarak, yani olimpik sporcu statüsünde olan sporcuların bu tür organizasyonlara katılmamak haklarını kullanmaları gerekmektedir. Böyle bir hamle, söz konusu savaşta büyük bir kazanım olarak belirebilir. Özellikle ben Müslümanım diyen sporcuların böyle bir davete kulak vermeleri gerekmektedir. Müslüman sporcular! Büyük Doğu-İBDA’da birleşin!..  Baran Dergisi 501. Sayı