Yazarlar
Tüm Yazarlar
Rusların SSCB Dönemindeki Filistin Politikası Üzerine

Yahudi sorunu ve bu sorunun mekândaki tecellisi olan İsrail’le hemen her Müslüman alâkadardır. İlahî iradeyi akılda tutarak belirtirsek, İsrail’in en büyük hamisi, şeytandan sonra, beynelmilel Yahudi kapitalistlerinin emir ve direktifleri dışına çıkması imkânsız olan ABD’dir. İlginç; 1948’de Siyonist devlet ilan edildiğinde bu devleti tanımakta ABD ilkin tereddütte kalmış, fakat Ruslar (SSCB) kapitalist ve Siyonist bir rejimi tanıyan ilk devlet olmuştur. Tabii ki Sovyetler-İsrail ilişkilerinde akla gelecek ilk şey Sovyet Rusya’nın Yahudi zulmüne karşı savaşan mücahidlere ve devletlere verdiği sanılan destek… Filistin davası, hemen her rejim için halkların gönlünü almada istismar edilebilecek eşi menendi olmayan bir dava olduğundan ve Rusların da üç asırdır etrafında dolaştıkları Akdeniz’e ve Ortadoğu mıntıkasına girme politikasına açılan bir sur enkazı belirttiğinden dolayı, Sovyet Rusya’nın bu izafî “yardımları”nın esasen mükemmel bir propagandayla Rus emperyalizmini çevreleyen revnaklı bir ambalaj teşkil ettiğini göreceğiz. Fakat şu anlık yazımızı Rusya Federasyonu dönemine kadar getirmekle iktifa ediyoruz. Lâkin Sovyet Rusya ile Rusya Federasyonu’nun Ortadoğu politikasının paralel gittiğini belirtmek de borcumuz. * Lenin, Stalin’i bir problemi çözmek için görevlendirdikten sonra, Stalin, komisyonunu kurar ve Lenin’e isim isim bildirir, Lenin cevap olarak der ki: “Bir tanecik bile Yahudi yok mu? Hayır, o zaman bu yürümez.” * Stalin’in sağ kolu ve SSCB Dışişleri Bakanı Molotof’a bir soru yöneltilir; İsrail’in kurulmasında ABD’nin baştaki tereddüdüne atıf yapılır ve neden Sovyet Rusya’nın İsrail’i tanıdığı sorulur. Molotof cevap olarak Bolşeviklerin Siyonizme karşı olduklarını, fakat aynı zamanda özgürlükçü bir ülke olduklarını, dolayısıyla da İsrail’in bağımsızlığını desteklediklerini söyler. Burjuva bir devletin kurulmasına neden destek oldukları sorulduğunda ise “Neden? O takdirde İngiltere’yi karşımızda bulacaktık. Ve Amerika’yı. Şimdi diyeceksiniz ki neden bunu Finlandiya’da yapmadık, orada daha kolaydı. Benim fikrimce iyi yaptık. (…) Yahudilere gelirsek, siyonizmin bayrağı altında bir devlet edinebilmek için savaşıyorlardı, tabii ki buna karşıydık. Ama bir halka bunu fazla görmek bizim açımızdan onları hor görmekle birdi.” şeklinde cevap veriyor. Bu mülakat “Molotov Anlatıyor” isimli eserde mevcut ve eser sahibi mülakatın başlığına ise vicdanının sesine kulak vermiş olsa gerek ki “Net Olmayan…” koymuş. Fakat kutup ayısının kutuplarda yaşadığı bilgisi gibi net olan bir şey var ki; dönemin “süper gücü” Sovyet Rusya’nın dışişleri bakanının Siyonistlerle işbirliği içerisinde olduğudur. Stalin’in Molotof kokteyli gibi önüne fırlattığı Çeka dosyası, sağ kolu Viyaçeslav Molotof’un gözleri önünde parlıyor; zira dosyada karısının Siyonist bir lobi ile ilişki içerisinde olduğu, o dönem İsrail Büyükelçisi Golda Meir’le sık sık görüştüğü ifşa edilmiştir. Ayrıca mühim bir konu da Kırım’da bağımsız bir Yahudi kolonisi kurmak!.. Molotof’un karısı bu olaydan sonra sürgüne gönderilmekle beraber Molotof’a da önemli işlerden el çektiriliyor. Komplo teorilerine inanmayan fakat siyasetin gerçekliğini de bilen birisi, bir devletin, hele ki süper güç olduğunu iddia eden bir devletin ikinci adamının böyle bir komploya karıştığını duyar duymaz hemen hükmü basar: Ortada bir kuklacı var! Konumuz da Yahudilik/İsrail’le alâkalı olduğuna göre bu kuklacı belli… Esasen Sovyet Rusya, Kalinin’in önayak olmasıyla Yahudilere bir eyalet tahsis etmişti; sene 1928. “Birobican Eyaleti” ismiyle maruf ve i.neleri kıskandıracak şekilde rengârenk bir bayrağa sahip bu eyalet, 1934 senesinde özerk bölge ilan edildi. Sosyalistler bunu, o dönem Yahudilerin tek kurtuluş yolu olarak sosyalizmi görmesine bağlarlar. Ancak aynı sosyalistler bu bölgenin defaatle Siyonist liderlerce teftiş edildiğini de söylemekten çekinmezler. O dönem ideallerini kuvveden fiile dökmek için kaynaşan Siyonistler adına bu eyalet, bir model olacaktır; zira birkaç yıl sonra Sovyet Rusya desteğiyle Filistin’de kendi devletlerini kuracaklardır. Molotof’un hariciye vekâleti döneminde tanınan İsrail ile ilişkiler, Molotof’un sağ kolu olan fakat akabinde onu ve kliğini deviren Kruşçef’den yana tavır koyan Andrey Gromiko’nun dışişleri bakanı olmasından sonra da devam etti. SSCB’nin BM temsilcisi, ABD ve İngiltere büyükelçilik görevlerinden sonra yaklaşık 30 sene Sovyet Rusya dışişleri bakanlığını yürüten Gromiko döneminde ilişkiler görünürde zaman zaman gerilse de istikametinden ayrılmadı. “Yakışıklı orangutan maymunu” Cemal Abdülnasır döneminde Ortadoğu’ya Mısır yoluyla da giren Sovyet Rusya, ipteki cambaz misali zor ve kendi açılarından önemli bir denge politikası güttü. Altı Gün Savaşı’ndan önce Mısır’a istihbarî, askerî ve teknik yardım sağlayan SSCB’nin, yaptığı yardımlarda ne kadar cimri davrandığını ve istihbarat raporlarının ne denli yanlış ve gösterdiği taktiklerin de ne derece faydasız olduğunu Altı Gün Savaşı’nın 6.gününde Cemal Abdülnasır’ın kendisi bizzat söyleyecektir. Hatta İsrail’e karşı Mısır’a yapılan askerî materyal yardımı, 10 sene önce Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail’e yapmış olduğu askerî yardımdan daha yetersizdi. Önemli bir bilgiyi de o dönem Pravda’nın Ortadoğu şefliğinde çalışan ve sonradan Rusya Federasyonu başbakanlığı da yapacak olan Yevgeni Primakof’dan öğreniyoruz: “Doğal olarak Kosigin askerî harekâtların büyük Arap topraklarının işgali ile sonuçlandığı Ortadoğu sorununu da dile getirdi ve Johnson İsrail’e varolma hakkı tanınması karşılığında İsrail ordusunun işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerekliliğini kabul etti. Oysa Kosigin’in bu kabulü sözüm ona “kağıda dökecek” yetkisi yoktu. (…) Yetkisi olmayan Sovyet Hükümet Başkanı’nın düştüğü bu belirsizlik, bence İsrail askerlerinin Altı Gün Savaşı’ndan önceki mevzilere geri çekilmesini engellemişti.” O dönem Sovyet Rusya’nın politikası Arapları İsrail’e karşı korumak ve İsrail’i de güya ABD’yle bölgede çatışma riskinden ötürü Araplara karşı korumak olmuştur. Kosigin’in 1967’de BM Genel Kurulu’nun olağanüstü toplantısında İsrail’i kınaması, Altı Gün Savaşları’ndan önceki topraklarına geri çekilmesini talep etmesinden sonra İsrail’in toprak bütünlüğünün korunması ve Araplarca devlet olarak tanınması gerektiğini söylemesi büyük bir infial yaratsa da Sovyet Rusya 1970’lerde bu politikasına Arapları da inandıracaktı. Böylece Cenevre Konferansı’yla ölümcül “barış” sağlanmış olacaktı… Prensipte Sovyet Rusya’nın Filistin’de iki devlet temayülüne karşı olduğu bilinir. Molotof, önce Arap ve Yahudilerin beraber yaşadığı bir devletin teşekkül ettirilmesi gerektiği, bu başarılı olmazsa Yahudiler için ayrı bir İsrail devleti kurulmasına destek olacak politika güttüklerinden bahseder. Sovyet Rusya’nın İsrail meselesinde takındığı bu ikiyüzlü, belirsiz tavrı verdiğimiz örnekler dışında bir de Sovyet Dışişleri Bakanı Gromiko’nun da hatıratında görebiliriz. Gromiko, Kennedy ile yaptığı özel bir görüşmeyi şöyle anlatıyor: “Terasa gidip çevirmenler olmadan baş başa konuşalım mı?’ dedi. Tabii ki bu teklifi kabul ettim ve odadan ayrıldık. Hemen ABD içindeki durumdan bahsetmeye başladı: ‘Doğrudan Amerikalılar arasında ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin iyiye gitmesinden her zaman memnun olmayan iki kesim var. Bunlardan biri ideolojik nedenlerle bu iyiye gidişe karşı çıkan insanlardan oluşuyor. Diğer grup ise Kremlin’in her zaman ve her koşulda Arapları destekleyeceğini ve İsrail’in düşmanı olacağını düşünen belli bir ulusa mensup kişiler (Yahudi lobisinden bahsediyordu). Bu kesimin ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin gelişmesini çok zor hale getirecek yöntemleri var.’ (…) Ben de konuşmamı sürdürdüm: ‘Ortadoğu’yla ilgili olarak ise Sovyetler Birliği geçmişte eski Filistin topraklarında, biri Araplara diğeriyse Yahudilere ait iki bağımsız devlet kurulmasını önermemişti. Bunun herkese hatırlatılması gerekiyor. Böylece sözünü ettiğiniz kesimin bizimle ilgili olarak endişelenmesine gerek kalmaz.” Bu gizli görüşme resmî bir manâ taşımasa da öylesine söylenmiş sözleri ihtiva etmediğini de Sovyet Rusya’nın icraatlerinden çıkarmaktayız. Yine Yevgeni Primakov’dan öğrendiğimize göre Sovyet Rusya Filistin’de kontrolü dışında olan ve tehlike arz eden İslâmî direnişi yok ederek yerine sosyalist tandanslı örgütler ikame etmiş fakat bu örgütlerin de, özellikle FHKC’nin kontrol dışına çıkarak Siyonizmle savaşta başvurduğu silahlı direniş, uçak kaçırma, Batı ülkelerinde gerçekleştirdiği eylemleri, Filistin davasına sahip çıkmakta kendilerini zor durumda bıraktığını öne sürmüş ve direniş örgütlerine verdiği malî desteği hepten sınırlamıştır. Böylece Siyonistlerle şöyle böyle savaşan yapıları da pasifize etmiştir. Daha sonra FHKC de yaptığı resmi açıklamada uçak kaçırma eylemlerini bırakmalarında SSCB’nin etkisi olduğunu söylemiştir. Ruslar Yaser Arafat liderliğinde FKÖ’yü ön plana çıkardıktan sonra İsrail ile müzakerelerin daha ılımlı düzeyde geçeceğini ummuştur. Nitekim bu politika, bugün çöktüğü kesinleşen Oslo Barış Süreci’ne giden yolu hazırlamıştır. Sovyetlerin Filistin-İsrail politikası, 1970’lerden sonra Mısır’ın da ABD güdümüne girmesiyle açıktan açığa ABD ile paralel yürümüştür. Yevgeni Primakov der ki “SSCB Arap ülkelerine destek verirken dahi İsrail’i yok etmek fikrinden uzak durmuştur.” * Yazımızda şahitlerin ve bizzat oyuncuların diliyle belli bir dönemin panaromasını çizmekten ziyade, o dönemde yaşanmakta olan hadiselerin günümüzde de benzerlikler içinde devam ettiğini göstermek ve yine çağımızın önemli bir aktörü olan Rusya’nın bugünkü Ortadoğu politikasının temelini teşkil eden Sovyet Rusya’nın Filistin-İsrail politikasına değinmiş olduk. Yıllarca davaya destek verdiği zannedilen fahişe yüzlü bir devin aslında Filistin halkını oyaladığı, zamanı Yahudiler lehine verimli bir şekilde arttırdığını gördük. Bugün ise Filistin’de yeni bir intifadanın ateşi harlanıyor. ABD’nin Kudüs’ü Yahudilerin başkenti ilan etmesine şu ana kadar Türkiye’nin yaptırımı olmayan sarsak karşı çıkışından hariç halkı Müslüman olan lâkin kendilerinin ne olduğu belli olmayan rejimlerden herhangi bir ses çıkmadı. Rusların ise Ortadoğu’da Suriye haricinde başrol oynayacağı bir saha olarak 1980'lerde kaybettiği Filistin’e el atıp atmayacağı da meçhul. Baran Dergisi 570. Sayı

Düşmanın Silahıyla Silahlan - Yani İnan!

Esnaf dükkânlarının duvarlarını süsleyen meşhur tablo vardır. Bir tarafta, “Veresiye Satan” ibaresi altında elini alnına koymuş, üstü başı pejmürde, bezgin ve arka planda görünen içi boş kasasıyla sefil bir esnaf tiplemesi; diğer tarafta ise “Peşin Satan” ibaresi altında, keyfi yerinde, semiz, üstü başı gıcır ve kasası dolu diğer bir esnaf, daha doğrusu bir komprador tiplemesi. Aynı tablonun bir tarafına “Hak Din İslâm’a Sırt Çevirmiş Müslüman” ile “Bâtıl da Olsa Dinine Bağlı Yahudi” yazalım ve bir kez daha bakalım. Bu tablo, çağımızda, bâtıl da olsa dinine sımsıkı sarılıp, dininin mucibince bin bir zahmet ve meşakkatle devletleşme yoluna giden Yahudi ile, dine sırt çevirmeyi ilericilik, modernizm, çağdaşlık zannederek hak dine sırt çeviren Müslümanlar arasındaki farkı nasıl da açık bir şekilde resmediyor, değil mi? *** Bilhassa son birkaç yüzyılda, din o kadar çok şeyden tecrit edildi ki, sonunda ne din kaldı, ne de inanan. Din, evvelâ devlet ve siyasetten tecrit edildi. Sonra iktisattan. Ardından bilim ve eğitimden. Tüm bunların neticesinde de tabiî olarak hayattan tecrit edildi. Din bu kadar şeyden tecrit edilirken, Allah da hadiseler üzerindeki rolünden tecrit edildi ve inandığını iddia edenler için bile, sanki her şeyi yaratmış da bir kenara çekilmiş gibi bir anlayış hâkim oldu. Avrupa’da Hristiyanlar ve dünyanın geri kalan her yerinde Müslümanlar hayatı bütün şubeleriyle dinden tecrit etmekte yarışır ve bu tecridin rejimi lâiklik etrafında toplaşırken, bir tek Yahudi, ve hem de muhtemelen bu tecrit anlayışının mucidi olan Yahudi, kendi hayatının her sahasını inandığı dine göre tertib etti. Dininin emri icabınca Arz-ı Mevud (vaad edilmiş topraklar) hedefinde hem birleşti ve hem de dinine göre bir devlet teşkilâtlandırıp, yine dininin siyaseti ve ekonomisini izledi. Bugün İsrail’e bakıldığında açıkça görülüyor ki; senelerdir bize ve bizim gibi ülkelere sattıkları iktisadî zenginlik, dünyada yer tutma, rahat yaşama gibi hedefler sadece palavraymış ve aksine muvaffakiyet, dinî sabitlere sımsıkı sarılarak, dinin işaret ettiği tartışmasız hedefe doğru birleşip, kararlı bir şekilde yol almakmış. Yoksa Yahudi zaten dünyanın her yerinde rahattı, zengindi ve siyasî iradeler üzerinde söz sahibiydi. Demek ki esas olan bunlar değilmiş ve tüm bunlar, dinin işaret ettiği hedefe varmak için yine dinin koyduğu ölçülere uyulduğu nisbette bir kıymetmiş. Yoksa Ortadoğu gibi bin senedir yedi düvelin birbiriyle savaştığı diyarın tam da kalbi Kudüs’e yerleşmek gibi fantastik bir maceraya atılacak kadar manyak değil ya Yahudi. Evet, Yahudi inanıyor ve inancının gereğini yerine getirmeye uğraşıyor! Onun oraya yerleşmesine müsaade eden Hristiyan ve Müslümanlarsa samimiyetle inanmıyor! Aslında bütün her şey inanmak ile inanmamak meselesinde düğümleniyor. Hani Esseyyid Abdülhakîm Hz. diyor ya; “İnan da, istersen bir odun parçasına inan!” diye... *** Meseleyi böyle ele aldığımız zaman tabiî olarak iş geliyor ve bizim inanmamıza dayanıyor. Yahudinin bâtıl bir dinin sabitlerine göre kurmuş olduğu devlet ve izlemiş olduğu siyasetin başarısı açık değil mi? Hak din İslâm’a, ona göre tertib edilmiş devlet, toplum nizâmı ve izlenecek siyasetiyle beraber bir bütün hâlinde inanacak olursak, bizi nereye götüreceği açık değil mi? Oysa biz bunun yerine ne yapıyoruz, “dini karıştırmayalım.” Nasıl karıştırmayalım? Bütün meselelerin düğüm olduğu yer burası demedik mi? Bir tarafta bâtıl da olsa inananlar, diğer taraftaysa hak dediğine iman et-miş gibi yapanlar. *** İsrail ve Amerika’yı kınayanlar bunu ne maksatla yapıyorlar anlamak gerçekten de güç… Yahudi inandığının gereğini fütursuzca yerine getiriyor ve bunu yaparken de Amerikan siyaseti üzerindeki teshirini pek tabiî olarak kullanıyor. Zaten asıl mesele İsrail’in ne yaptığı değil, bizim ne yapmadığımız. Bunun anlaşılması gerçekten bu kadar güç mü? Evanjelikler bile sapkın inançlarının gereği olarak Yahudi’den hiçbir desteği esirgemezken, biz inanıyoruz iddiasında olmamıza rağmen, senelerdir oluk oluk akan Müslüman kanını durdurmak adına bugüne kadar kime silah çekecek cüreti kendimizde bulabildik? Onun yerine karşı taraf “şöyle güçlü”, “böyle güçlü”, “kahrolsun” palavraları. Yahudi, Filistin topraklarına yerleşme kararı aldığında, Osmanlı Devleti zayıf mıydı? Buna rağmen Yahudiler inandığı dinin emrini yerine getirmek için, siyasetten silaha kadar her yola başvurdular ve bunu yaparken de son derece pervasız davrandılar. Biz ise nedense onlara yetişeceğiz diye “rasyonel” bir yol benimsedik ve bunun neticesi olarak boynumuzda tasma takılacak boş yer kalmadı. *** Amerika Birleşik Devletleri’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesiyle alâkalı olarak Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun yaptığı değerlendirme, meseleyi bir çırpıda özetleyiveriyor: - “Bugün Amerika’nın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul etmesi veya öyle karşılayacak olması… Şimdi dünyanın eski dünya olmadığı zaten malum… Öyle uzaktan düdük çaldım tarzında bir şey mümkün değil. Amerika’nın kendi geliyor Ortadoğu’ya. Şimdi sen bir taraftan Amerika’nın gücü-kuvveti falan filan diyorsun, aslında şöyle anla: Amerika’nın işleri, içte ve dışta yolunda olsa, oraya kendi gelmezdi. Yolunda gitmeyen bir şeyler var yani. ‘Allah, bu dini kafir eliyle de ihya eder’in çok çok müşahhas şeylerini görüyoruz.” *** Görüldüğü üzere artık “din işini boşverin”, “dinî çatışmalar falan, aman dini karıştırmayın” gibi palavradan lâfların da artık tamamen hükümsüz olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öyle ya, din işlerini boş vereceksek, dinî çatışmalarda taraf olmayacaksak, Filistin’den, Kudüs’ten bize ne? Kudüs’te tarlamız var da ona mı sahib çıkıyoruz? Böyle olmadığına göre, bugün yaşanan son derece açık bir şekilde Müslümanlar ile Hristiyanlar tarafından desteklenen Yahudilerin çatışmasıdır. Ve bu çatışma kaçınılmazdır. *** Rus Avrasyacılık diyor, Amerikalı Büyük Ortadoğu Projesi, Yahudi ise Arz-ı Mevud diyor. Peki biz ne diyoruz? Neyi, neden ve niçin yapıyoruz? Yazımızın içinde dediğimiz üzere; mesele iktisadî zenginlik, rahat yaşamaktan ibaret olsaydı, Yahudi bunca meşakkate katlanmazdı. *** Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanlarda sık sık okuduğu şiirde geçiyor; “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.” Göklerden gelen karar İslâm, zaten son derece açık ve net bir şekilde ortada değil mi? Biz bu karar karşısında ne durumdayız? Bütün mesele, İslâm’ı hayatın tüm planlarına sistemli bir şekilde tatbik edecek tatbik fikri ve bu fikirden doğan içtimâî nizâm ile o düzenin devletinde değil mi? Karar belli olduğuna ve her fırsatta da bu şiir vesilesiyle dillendirildiğine göre, ya icraat? “Düşmanın silâhıyla silâhlanın” ölçüsü nedense bizde karşı tarafın elinde tabanca varsa tabancayla, tüfek varsa tüfekle, füze varsa füzeyle silahlanmak şeklinde idrak ediliyor. Yahudi’ye baktığımızda görüyoruz ki; onların en büyük silâhı, bâtıl da olsa inandıkları dinî sabitleridir ve düşmanın silâhından daha üstün bir silâhla silahlanmak için, hak din olan İslâm’a inanmaktan başka bir çare yoktur! *** Yeni Dünya Düzenine ne kaba kuvvet ne iktisadî zenginlik ne de makinedeki terakki dayanak teşkil etmeyecek. İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle muvazelendirerek yaşanmaya değer hayatı tesis edecek ve bunu da kıtalar çapında bir ihtilâl ve inkılab hamlesiyle dünya çapında hâkim kılacak olan fikir ve o fikrin aksiyonu, Yeni Dünya Düzenini başlatacak. Açık konuşmak gerekirse, bu düzeni biz kuracağız! Yeter ki, samimiyetle Allah’a inanalım. Baran Dergisi 570. Sayı  

Trump İsrail’i Köşeye Sıkıştırdı

Bu hafta biraz yorgun olduğum için son yaşanan hadiseler hakkında kısa bir değerlendirmede bulunacağım. İlk olarak şunu söyleyeyim; çok mutluyum! Kudüs ve Araplar hakkında çok iyi haberler duyuyoruz. Gönüldaş Trump (!), bu mevzuda çok yerinde bir karara imza attı. O gerçekten bizim için iyi şeyler yapıyor. Artık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail ile de ilişkileri kötüleşecek. Zaten ABD ile Türkiye arasında ilişkiler iyi değil ve artık İsrail ile de daha kötü bir vaziyete gidecek; bu korkulacak bir şey değil, aksine iyi bir şey. Hatta iyiden de öte. Artık ABD, Filistinlilerle, Araplarla, Müslümanlarla İsrail arasındaki arabulucu rolünü de üstlenemeyecektir; bu bahane de artık ortadan kalkmış, sona ermiştir. Şunu herkes biliyor ki, ABD, Filistin topraklarını İsrail’in işgal etmesine, sözde arabuluculuk yaptığı bahanesiyle İsrail’in bazı kazanımlar elde etmesine sebep oluyordu. Üzülerek söylemek zorundayım ki, yapmış olduğum analizlerde genellikle haklı çıkıyorum. Takip ettiğim kadarıyla, tarihî ve aktüel meselelerde birçok mevzuyu ilk defa dile getiren ben oluyorum. Trump hakkında da baştan beri bir şeyler söylüyorum. Söylediklerimin arkasındayım ve Trump da söylediklerinin arkasında duruyor, dile getirdiklerini yapıyor. Onun aptal bir insan olmadığını düşünüyorum. Bu yaptıkları ise bizim açımızdan iyi neticeler doğuracak; çünkü Trump’ın İsrail’e verdiği bu öpücük intifadayı yeniden uyandırmıştır. Bu direnişi yeniden başlatabilecek tek hamleydi. Bu şartlar altında hiçbir Arap hükümeti, İsrail ile dayanışma içinde olamayacak, olanlar da kendi sonunu hazırlayacak. Elbette hadiselerin bu raddeye gelmesinde Arap devletlerinin İsrail ile dayanışma içerisinde olmasının tesiri var; fakat bölgede İsrail ile asla dayanışma içinde olmayan devletler de var. Mesela Suriye bu devletlerden birisi, toprakları İsrail tarafından işgal edilen bir devlet… Ben bir Filistinliyim ve bununla gurur duyuyorum. Biyolojik olarak Filistinli olmasam dahî bu böyledir. Hatta düşmanlarımızdan ve mücadelemizden dolayı Filistinlilerle aramızda kan bağı vardır diyebilirim. Yaser Arafat ve şu anda hayatta olan bazı gönüldaşlarım vasıtasıyla Filistin pasaportuna sahip oldum. Hayatım boyunca Filistinlileri müdafaa etmek için elimden geleni yaptım ve yapacağım. Arap dünyasında ve Müslüman dünyasında iki çeşit insana rastlarsınız. Bunlar İsrail’i kabul edenler ve tarihî-siyasî olarak Siyonist İsrail devletine karşı olanlardır. Dolayısıyla demokratik (!) İsrail ile işbirliği yapan birçok hain türüyor ve İsrail bu sebeple birçok Müslüman devletin tanıdığı bir devlet. Müslümanların içindeki bu hainlerin İsrail’e olan desteğinin yanı sıra, bütün önemli Avrupa devletleri de İsrail ile dayanışma içerisinde, İsrail sıkıştığında ona her türlü yardımı yapıyorlar; biliyoruz ki onlar zaten Arapların ve Müslümanların düşmanı. Son yaşananlardan dolayı Trump’a teşekkür ediyorum; bu sayede saflar daha da netleşecek. Hainler ayrışacak. Böyle bir şey olmasa bunun gerçekleşmesi zor olurdu. Orada Yahudilerin ve Yahudi olmayanların da bir arada yaşayabileceği bir devlet kurulabilir. Siyonist İsrail devleti kendi dışarısında kalan insanlara kesinlikle saygı göstermeyen bir yapı. Yakın bir tarihte İsrail’i kabul etmeyeceği şeyleri kabul etmeye sevk eden bir ortam oluşabilir. Başlayan bu savaşta Allah yardımcımız olsun. Allahu Ekber!   09.12.2017  

İktisad ve Siyaset

İktisad-siyaset münasebeti, sıradan bir insan için gayet tabiî bir vakıa olsa da ve genelde yaşadıkları iktisadî sıkıntılara devayı devletten bekleseler de, iktisadın kendi kuralları olduğu iddiasını tabulaştırmış serbest piyasacılar için hiç de öyle değil. Onlara göre devlet, “yumuşak” yöntemlerle, faiz oranlarını kullanarak, para basarak, tahvil çıkarıp borçlanarak piyasayı yönetmelidir. Faize, sermayedarların gelirlerine vs. vergi koymamalı, hele hele ekonomik süreçlere asla doğrudan müdahil olmamalıdır. Bir gözetmen vazifesini üzerine almalıdır. Bu kesimin söylemleri iyi niyetli değil, azınlıkta olan ve devletin müdahalesi işlerine gelmeyen bir grubun sözcülüğünü yapıyorlar. Lakin bu retorikten bile anlaşılıyor ki, iktisad yarım, çeyrek falan değil, tamamen devletin ve onun siyasî anlayışının “tarassud ve tahakkümü” altındadır. Siyaset, her ferde şamil, çok geniş kapsamlı bir kavram... Üstad’ın “bir anne bile çocuğunu paylarken diyalektik sahibidir” demesinden mülhem, her insanda, bir hedefe varmak için ona uygun davranışlar sergilemek biçiminde ifade edilebilecek bir siyaset anlayışı mevcuttur. Lakin bizim burada üzerinde durduğumuz siyaset, tek tek şahıs ve kesimlere değil de müeyyide gücünü haiz devlete ait olan kısmıyla ilgili... İlk önce siyaset kelimenin lügat karşılıklarına bir bakalım: “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış. Yurt yönetimi. Seyislik, at idare etme, at işleriyle uğraşma. Memleket idaresi. Ceza, idam cezası. Politika. Diplomatlık. Memleket idare etme sanatı. Devlet idare tarzı.” Siyaseti, devletin, -teoride- genel kamu menfaati adına, kamunun refah ve huzuru için tüm içtimaî sahalarda izleme kararı aldığı ilke ve tutumlar olarak da tarif edebiliriz. Bu ilke ve tutumlar, o devletin mahiyetinin yansımasıdırlar. Ülke içindeki farklı toplulukların siyasî görüşleri mevzumuzun hasrı içinde değil. Günümüzde akademisyenler cenahındaki genel kanaat, özellikle materyalist telakkilerin tesiriyle, iktisadın, diğer her şey gibi bir üst yapı kurumu olan devleti ve dolayısıyla siyaseti şekillendirdiği yönündedir. Yukarıda, herşeyi güç ilişkilerinden ibaret gören bu düşüncedekilerin söylemlerinden kısmen bahsettik. Bu, ancak bir yönüyle doğru bir tezdir; zira işin hakikati, bir devletin siyasetinin de iktisadı, en az ondan etkilendiği kadar etkilediğidir. İnsan, Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi “hasta hayvan”dır; hayatını tek başına, izole bir şekilde idame etmesi neredeyse imkânsızdır. Bu sebepten, insanların hayatlarını idame için yeme, içme ve barınma ihtiyaçları varsa, aynı şekilde emniyet ve işbölümü ihtiyaçları da mevcuttur, ki bu da örgütlü bir çalışmayı gerektirir; biz buna devlet diyoruz. Yani bu ikinci kısım ihtiyaçlar kendiliğinden bir devleti zaruri kılar. Örgütlü bir yapıya yönelik ihtiyaç, yemeye, barınmaya olan gibi bir ihtiyaçtır. Materyalist telakkilerin sembol şahsı kabul edebileceğimiz Marks, “her şey galibine tâbidir” ilkesinin şuurunda olan diğer bütün felsefeciler gibi, mihrak bir fikri zaruri görüyordu. Bu yüzden de her tür beşerî olguyu maddeye bağlama itiyadındaydı ve görüşleriyle tutarlı olmak adına iktisadı en merkezî-geri kalan tüm unsurları belirleyen noktaya koymuştu; ama iktisadın böyle bir konuma yerleştirilmesi vakıaya aykırıydı. Zaten öyle olmasa, Marksizm-Leninizm’in devleti zabtetme/devrim yapma tasavvurları anlamsızlaşır. Yani Marksist devrim teorisi, bu açıdan altyapı-üstyapı tasnifine aykırılık göstermektedir. İbda fikir sisteminin kurulumunda baş mevkîi işgal eden “her şey galibine tâbidir” ilkesi icabı, bütün sistemlerin/düzenlerin “esas-usul” ilişkisi içinde neyin aslî belirleyici olduğunu tesbit etmek, çözüm üretmenin ilk adımıdır. İktisad-siyaset münasebetinde, süreç içerisinde iktisadî gelişmelerden etkilense bile asıl muharrik gücün devlet ve siyaset sahası olduğunu görüyoruz; yani tesbitimiz bu cihette… Zira iktisad, ibtidaî haliyle doğrudan bedenle, onun idamesiyle ilgiliyken, devlet düzeni daha karmaşık olmak durumundadır ve zihnin, dolayısıyla açılımı olduğu ruhun sahasına girmektedir. İktisad, siyaseti etkiler, ama siyaset doğrudan, elindeki müeyyide gücüyle, şekillendirir. Zira devlet olmadan, tarif edildiği şekliyle iktisad olmaz. Meseleyi müşahhaslaştırıp biraz yakından bakalım. Günümüz iktisad dünyasına, “şirketokrasi” diye tabir edilen, büyük firmaların gidişatını tayin ettiği bir manzara hâkim... Ülkelerin kendi yağında kavrularak, kendine yeter bir iktisad siyaseti izlemesine izin verilmiyor. “Bir ekonomik tetikçinin itirafları” isimli kitabında John Perkins bu konuyu etraflıca, örnekler vererek anlatıyor. Hoş, bir ülkedeki sermayedarlar, iç piyasayı kullanarak ve devlet desteğini de yanlarına alarak belli bir birikime ulaşsalar dahi, uluslararası finans sistemine entegre olmadıkça, mal ihraç edememektedirler. Bu ise, sabit sermaye ve alt yapı yatırımlarını sür git finanse edecek bir kaynağa asla erişemeyecekleri anlamına gelmektedir. Ancak çok özel bir mal üretebiliyorlarsa ya da petrol gibi herkesin ihtiyacı olan bir hammaddeye sahiplerse, uluslararası finans sistemine “eyvallah etmeden” sisteme girebiliyorlar, satış yapabiliyorlar. İran ve Venezüella örneklerinde olduğu gibi. Bunun haricinde, uluslararası bankacılık ve finans sistemine bir şekilde eklemlenmek zarureti mevcut. Yani dünyayı yöneten kesim, çeşmenin başını tutmuş ve dünyanın geri kalanının nereye ne satacağına bile karışabilir hale gelmiştir. Bu faaliyetlerinde ise kendi firmalarının menfaatlerini önceliyorlar. Bu meselenin birinci yönü. İkinci olarak, dünya ticaretine hakim rezerv para, ABD doları... Yani her ülke tarafından kabul edilen para, dolar... 1930’lardaki kapitalizmin büyük krizinden para basarak çıkma düşüncesiyle “altun” standardı terkedilmiş, daha sonra, 2. Dünya Savaşı’nın ardından (her yüz doların on doları) gibi mahdud bir mikyasla altın standardına geri dönülmüştü. Bütün dünya paraları da dolara endekslenmişti. Ancak piyasada dönen dolar ve dolar bazlı tahvil o kadar yükselmişti ki, gerçekte o kadar altın yoktu; olsa bile ABD’nin bunu karşılayacak gücü yoktu. Nihayet 1971’de dolar-altın sistemi kaldırıldı ve dolar emisyonu serbest bırakıldı. Artık doların tedavüldeki hacmi, ABD darphanesinin basma kapasitesiyle sınırlı, yani teoride sınırı yok. 2008 yılına kadar dünyada yaklaşık 2 trilyon dolar tedavüldeyken, bu tarihten sonraki 6 yıl içinde 4 trilyon dolar daha piyasaya sürülmüş, yani iki katı… Bu para basma süreci büyük bir iştahla da devam ediyor. Piyasada gezen dolar arttıkça, değeri azalır diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; zira rezerv para olduğundan, emisyon hacminin sınırı, dünyadaki mal tedavülü kadar. Bu miktar arttıkça, ABD, karşılıksız olarak o oranda para basabiliyor. Zaten para da artık bir sayıdan ibaret. O kadarını bastığı bile şüpheli; elektronik ortamda bile oluşturuluyor bile olabilir. Bir not olarak şunu da ilave edelim: Bu zaman zarfında, yani 2008-2014 arası, Avro, Japon Yeni ve İngiliz Poundu’ndan da trilyonlarca yeni banknot basılıp kendi iç piyasalarına sürülmüştür, ancak bu paralar ABD dolarına göredir; yani aslı rezerv para ABD dolarıdır. Dolar, dünyadaki tedavülünden dolayı, diğerlerinin aksine hemen yurtdışına çıkar. Bu paranın binde birini lira olarak biz bassak, ülkemizde enflasyon bir-iki ay içinde birkaç kat artar, çünkü bizim paramızın yurtdışından talibi yoktur. İmdi dolar gibi fizikî bir tahdidi olmayan, arkasına ABD’nin askeri gücünü ve uluslararası finans ve bankacılık sistemine hâkimiyetini almış, üstüne üstlük, sırtı asla yere getirilmesin diye de, yazarımız Ömer Emre Akcebe’nin belirttiği gibi, “petrole” bağlanmış bir paranın rezerv para olduğu bir dünyada iktisadî hadiselerin kendi kuralları içinde işleyen olgular olduğunu kim iddia edebilir? Bilakis, olay tamamen siyasîdir ve siyasî tercihler minvalinde ilerlemektedir. Bugün dünyaya hâkim müesses bir nizam var ve iktisad, bunların elinde bir “sopa ve havuç” vazifesi görmektedir. Yani bugün bir ülkenin siyaseten bağımsızlığından söz etsek bile, tam bir iktisadî bağımsızlıktan söz edemiyoruz. Hele ki o ülke siyaseten bağımsız değilse, iktisaden hiç değil. Dünyaya egemen olan, Batılıların iddia ettiklerinin aksine, Batı liberalizmi değil, Batı despotizmidir. Kuralları koyan, istedikleri zaman değiştiren onlar... Bunu yaparken de hiç kimseye hesap vermeyen yine onlar… Bütün bir kürre-i arzın böyle bir tasallutun altına sokulması, bize istikbaldeki İslâm ihtilalinin niçin global çapta olması gerektiğini izah etmektedir. Ezcümle, sıradan ve kendiliğinden bir olgu ile uğraşmıyoruz. O yüzden bu meseleyi ele alma biçimi, her şeyden evvel, ideolojik ve siyasî olmalıdır. Ve o yüzden bu bahis Üstad’ın “şah eseri” İdeolocya Örgüsü içinde yerini almıştır. Yani iktisada şeklini veren esasen siyasettir, siyasî kararlardır. Şöyle bir itiraz ile karşılaşabiliriz: İktisadın doğrudan insan hislerine hitabeden cihetini, insanın hayatını idame için yapıp ettikleri olduğu vakıasını red mi ediyorsunuz? Hayır, bilakis bu hislerin asıl iktisadı merkeze alan görüşlerce, sadece büyüme, üretim ve tüketim eksenli bir dünya tasavvuru olanlarca reddedildiğini söylüyoruz. İktisadın bugün bir algı idaresi olduğunu söylüyoruz. Global oligarklar, ABD eliyle “sanal rezerv para” sistemini denetimleri altında tuttukları sürece, iktisaden kim ne yaparsa yapsın, onların değirmenine su taşıyacaklarını söylüyoruz. Asıl sermayenin para, mal, yer altı ve yer üstü zenginlikleri olmadığını, insan azmi ve bilgisi olduğunu söylüyoruz. İnsanın kazanma arzusunun, sahib olma güdülerinin sapkın olmadığını, sadece bunların tedbir siyasetiyle müsbet istikamete döndürülmesi lazım geldiğini, iktisadî gelişme ve refahın devlet eliyle, onun murakabe ve doğrudan müdahalesiyle yürütülmesi gereken süreçler olduğunu söylüyoruz. O sebepten de dünya çapında verilmesi gerekenin iktisadî değil, siyasî bir savaş olduğunu, siyasetin yöneteceği bir savaş olduğunu, zira iktisadın siyaseti izlediğini söylüyoruz. Yoksa ABD niye elinde o kadar silah bulundursun, dünyayı belki yüz kere yok edecek nükleer silahı üretip stoklasın? Bugüne kadar yaşananlar bir tarafa, son Zarrab hadisesi bile iktisad, siyaset ve dolayısıyla ahlâk düzeni ile alakalı İbda’nın tezlerini desteklemiyor mu?  

Sinemada Yeni Bir Nefes

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, 1989 yılında yayınladığı “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nda ilk kez “rüya ve sinema” ilgisine değinir ve bu mânâda Tarkovski’den bahseder. Sonraki yıllarda yazdığı Tilki Günlüğü isimli eserinde ise “rüyâ”, merkezî bir roldedir ve eserde şu şekilde hülasa edilir: “Dünya hayatında görülen şeyler, uyuyan kimsenin rüyâsında gördüğü şeyler gibidir; yalnız hayaldir. Böyle olunca onun tevil ve tabiri lâzımdır!” diyen İslâm velisinin çerçevelediği hakikat gereğince, muradımı takib ettiğim rüyalarımı “levha”lar hâlinde verirken, hadiseleri de “düşvâri” hikmetinin şemsiyesi altında verdim!..” (Tilki Günlüğü, c.1, s.20) Tilki Günlüğü’nün pek çok vecheden değerlendirilebilir olması bir yana, “bir yönüyle” bize verdiği ilhamı şu şekilde de özetleyebiliriz: “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar” hadisi şerifi, bize rüyâ ve hayat ilgisi içinde, hayatın da tevil ve tabire muhtaç olduğunu söyler. Rüyalarımız ise “rüya içinde rüya” gibidir. Hem hayatımız, “ben kimim?” sualinin cevabını aradığımız “şifreleri” çözmemiz için bize “imkânlar” sunarken, tevil ve tabirimizi beklerken, hem de “rüyalarımız”, rüya içinde rüya olarak tevil ve tabir edilmeyi beklemektedir. Yine bu çerçevede Tilki Günlüğü’nden şu iktibas: ““Ben kimim?” diye sormak, “ölüm nedir?” diye sormakla birdir… “Ben”… Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret!..” (Tilki Günlüğü, c.1, s.18) Bu fikir, 90’lı yıllarda Türkiye’de “Rüya Sineması” başlığı altında konuşulur olmaya başlamıştır fakat bu çapı sinemada terennüm eden bir sanatkâr, (en azından bizim açımızdan) çıkmamıştır. Buğday mı Nefes mi? Semih Kaplanoğlu’nun “Buğday” filmini izleyen herkesin, yukarıda anlattıklarımızı çok iyi anlayacağına şüphe yok. Nitekim, Tarkovski’nin sinemada açtığı “yeni bir çığır” idi. İnsanın ruh dünyasını, metafizik açlığını sinemaya aktarmaya çalışmıştı. Tarkovski’nin sinemasında bu sebeble “maddi” şeyler hep uçucudur, dikkat edin, “maddi bir obje” asla maddi bir anlam taşımaz. Bu çığır, Müslüman bir sanatkâr tarafından, Semih Kaplanoğlu tarafından, aradan geçen şunca zamandan sonra, aksülamel bulur gibi, “yeni bir sinema dili” ile yeni bir çığır açılmasına ön ayak olmuştur. Lafı fazla uzatmadan söyleyelim: “Buğday” Türk sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır. Aynı zamanda Müslüman bir sanatkâr nasıl bir sinema dili kurabilir, bunu nasıl sinemaya aktarabilir, bunun cevabını veren ilk örneklerdendir. Niçin böyle söylüyoruz? Öncelikle, elbette şimdiye kadar pek çok Müslüman yönetmen filmler çekmiş, emekler vermiş, geniş kitlelere bu filmleri izlettirebilmişlerdir. Fakat bu filmler, Batı sinemasının “dilini”, “tekniğini”, “hikâye anlatım biçimini” dönüştürmek yerine, aynen uygulamayı tercih etmiştir. Daha açık ifadesiyle söyleyelim, milli ve yerli unsurların sinemada görünmesi bile o zamanlar devrim niteliğindeydi. “Buğday” ise, sinemada yeni bir dil, yeni bir biçim, yeni bir anlayışa kapı aralıyor. (Aslında bunun ilk işaretlerini “Yusuf Üçlemesi”nde de vermişti.) Nedir o anlayış? Kısa kısa bahsedelim: Öncelikle filmin muhtevası Tasavvufi bir “seyr-i sülûk” hikâyesi olarak özetlenebilir… Semboller aracılığı ile anlattığı “Hızır ve Musa kıssası”nı ise iki bilim adamının arasında geçen hadiseler dizisi ile bugüne taşıyor yönetmen. Fakat, Hızır-Musa kıssasının “balık”, “duvar”, “çocuk”, sembollerini, öylesine “olağan” bir şekilde veriyor ki, filmin akışı içinde, olması gereken de buydu dedirtiyor. Mesela, yarısını yedikleri balık, yola çıktığı öğrencisi Andrei’nin çantasından suya düşüyor mesela. Bir süre sonra, adam o suyun kenarında gözlerini açıyor. Arkada suda yüzen balığı görüyoruz. Belki de çoğu izleyicinin de gözünden kaçmıştır o balık. O kadar sıradan… Bir not olarak belirtelim burada kısa bir süreliğine filmde görünen sonra kendi yoluna giden genç “Andrei” ile, Kaplanoğlu sanki Andrei Tarkovski’yi selamlıyor. Bir zaman inşa etmiş yönetmen filmde. O zamanda, genetik mühendisliği, artık orijinal hiçbir tohum bırakmamış dünyada. Bilim adamları “kıtlığın” yaklaşmakta olduğunu, ürettikleri hiçbir tohumun umut vaad etmediğini, üremediğini tartışıyorlar. Metafizik bir takım açıklamalarla “M parçacığı olmadan doğada hiçbir şeyin yaşayamayacağını” söyleyen bir bilim adamından bahsediliyor toplantıda. Şehri terk etmiş. Kahramanımız işte o bilim adamını aramak ve tezini dinlemek üzere, yasadışı yollardan şehri terk ediyor. Şehrin dışında “kendi haline bırakılmış doğa” ile “ölü topraklar” var. Şehirlere ise genetik olarak belli ölçüleri taşıyan çocuklar dışında kimse alınmıyor. Dışarıda kalan insanlar açlıktan veya hastalıktan ölüyor. Kimyasallar o kadar yaygın ki doğada, insanların ölüleri bile bozulmuyor. Suda yüzen ölüler, kamplarda insan cesetleri… Çok fazla ölüm ve ölü var filmde. Neden diye düşünmüyorsunuz bile! Kıyılarımıza vuran mültecilerin ölüleri, savaşlarda sürgün edilen insanların ortasında yaşıyoruz çünkü. Bir bilim adamının maddî bir şey ararken (buğday), uhrevî bir yolculuğa çıkışını, ona rehberlik eden bilim adamının bir dervişe nasıl dönüştüğünü ve neticede aslında ortada bir derviş filan olmadığını, bu yolculuğu bilim adamının tek başına yaptığını ve dervişe dönüşenin de kendisi olduğunu… Filmi “siyah-beyaz” çekmiş yönetmen, ki rüyalar da siyah beyazdır. Bu anlamda film sanki bir “rüyanın” içindeki bir “rüyayı” anlatıyor. Zaten film boyunca hangisi rüya hangisi gerçek, ne izleyici, ne de filmdeki karakterler ayırt edemiyor. Maddî olanı, bir olayı, bir duyguyu sinemada anlatmak kolaydır. Sinemanın imkânları bunlar için seferber edilmiştir. Efektler, görsel materyaller, gerçekçi üç boyutlu teknikler vesaire… Peki ya manevî olan? Maddî olmayan? Ruhî olan? Metafizik olan? Müslüman sanatçıların en büyük açmazı, Tarkovski’nin zirveye çıkardığı bu ifade dilini, şiir dilini, sinemaya nasıl aktaracakları değil midir? İranlı yönetmenin Allah Resulü’nün hayatını anlatırken ne kadar kabalaştığını gördük. Görsel efektlerle, sinemanın tüm teknik imkânlarını ve dilini kullanarak bir Peygamber nasıl anlatılamazın en güzel örneği idi bu film. Kaplanoğlu bu anlamda, İslâm’ın estetik ve sanatta “sırra bakan” inceliğini, tasavvufî bir şiiriyeti filmine yansıtmayı başarabilmiş midir? Bu rüyadır demeden bir rüyanın nasıl “rüya içinde rüya”ya dönüşebileceğini, bunun tevil ve tabiri gerektiğini anlatabilmiş midir? Bizce anlatabilmiştir. Buğday’ı ararken kendini arayan ve buğdayı bulduğunda “nefes”i seçen bir insan hikayesi; Yunus’un “Buğday mı Himmet mi” seçimine göndermedir bu aynı zamanda: “Buğday mı nefes mi?” Tarkovski’nin efsane “Stalker” filmini hatırlatan, fakat muhteva ve dil olarak elbette farklılaşan Buğday’ı annem, babam, ablam ve birkaç akraba ile izledim. Ki annem altyazılı film izleyemez, babam ise çabuk sıkılır. Film siyah-beyaz, alt yazılı ve oldukça sembolik bir dili var. Ne oldu dersiniz? Annem de babam da filmden büyük zevk aldı. Hızır ile Musa hikâyesini, adamın bir türbede korunmuş temiz toprakla teyemmüm alışını, neticede buğdayı bulduğunda nefesi seçmesini anladılar. Mesele de budur bence. Siz insanlara “kalpten gelen” bir şey sunarsanız, kalpler onu anlayacaktır. Bu anlamda Semih Kaplanoğlu’nu “sinemaya yeni bir nefes” getirdiği için heyecanla karşılıyoruz. Baran Dergisi 570. Sayı  

Arş Horozu ve Telegram -III-

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu-XVI   Arş Horozu ve Telegram -III- Tahrif edilmiş İncillerden bir-iki iktibas: “Yehuda Fısıh yemeğinde İsâ Aleyhisselâm tarafından gönderildikten sonra belli ki doğruca yüksek kâhinlere gitmişti.” (Yuhanna 13:27). Not: Fısh: Nasara bayramı: 178. Mukabele: Karşılık, karşılaşmak. Mücadele. Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. Yüzyüze olmak: 178. Fash: Bir şeyin içyüzünü araştırma, aslını tetkik etme. Ayırtmak. Bahsetmek. Seyirtmek. Sıçramak: 178. “Yehuda kalabalık grubun önünde bahçede ilerlerken İsa’yı elçileriyle birlikte gördü ve doğrudan ona gitti. “Selam Öğretmen!” diyerek İsa’yı sıcak bir şekilde öptü. İsa da ona, “Arkadaş, neden buradasın?” dedi (Matta 26: 49, 50). Sonra İsa kendisi yanıt verdi: “Yehuda, İnsanoğlunu bir öpücükle mi ele veriyorsun?” (Luka 22: 48). Kendisine ihanet edene söylediği tek söz bu oldu. “Getsemani bahçesinde İsa Aleyhisselâm diz çöküp tüm yüreğiyle Allah’a yakardı. Çok geçmeden kâhinler, askerler ve başka silahlı kişilerden oluşan bir kalabalık onu tutuklamak üzere geldi. Onlara bir işaret vermek için Yuda yaklaşıp İsa’yı öptü. Nitekim Yuda onlara yardım etmek için bir işaret verecekti. Şöyle demişti: Kimi öpersem, İsa odur; onu tutuklayın ve gözetim altında götürün.” (Markos 14: 44)(1) Ekrem Buğra Ekinci: “Hazret-i Süleyman’ın ölümünden hemen sonra İsrailoğulları İsrail ve Yehuda olmak üzere iki Krallığa bölünmüştür. Yehuda güneyde olan Krallık’tır (m.ö. 900)... Rivayete göre 12 kabileden oluşan İsrailoğulları’nın 10 kabilesi “İsrail”de, 2 kabilesi ise Yehuda’da kalmıştır. Daha sonra İsrail işgale uğramış ve asimile olmuştur. Günümüz Yahudilerinin Yehuda’da kalan 2 kabileden geldiği, diğer 10 kabilenin ise kayıp olduğu rivayet olunur. Tahrif edilmiş İncil (Matta, Luka, Markos, Yuhanna) müsveddelerinden ibaret olan Yeni Ahit’e göre Yuda, İsâ’yı Roma askerlerine ispiyonlayan bir haindir. Not: 1800 yıl aradan sonra, tekrardan gündeme getirilen Yuda İncili, diğer İncil müsveddelerinden çok daha farklı bilgiler içermektedir. Yuda İncili olarak tanımlanan el yazmasında Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi ve dirilişi yer almaktadır. İlgimizce aşağıda değinilecektir. 12 havariden biri olan Yuda, Hıristiyan dünyasında da Hazret-i İsâ’yı ele veren hain olarak bilinir. Bütün bir Hristiyan inancı bunun üzerine bina edilmiştir… Not: Hıristiyan dünyasında Hazret-i İsâ Aleyhisselâma ihanet eden kişinin Yuda olduğunda ortak kanaat var, ancak O’nun çarmıha gerilip gerilmediği mevzuunda ihtilaf henüz giderilebilmiş değildir. Ahir zamanda bu ihtilafın İslâm’ın lehine ortadan kalkmaması için hiçbir sebeb yok. Çünkü birinci elden şahidlik söz konusu olacak, Allah’ın izniyle! Hazret-i İsâ, Filistin’de ilahî tebliğe başladığında, kendisine putperest Romalılardan ziyade ehl-i kitab olan Yahudiler karşı çıkmıştır. Gerçi Yahudiler, kurtarıcı bir peygamber bekliyorlardı. Ama lütufkâr ve merhametli Hazret-i İsâ, onların beklediği sert kurtarıcıya benzemiyordu. Hazret-i İsa, Davud Aleyhisselâm soyundan bir hahamdı. Yahudilerin çoğunun, Musa Aleyhisselâmın şeriatından uzaklaşmalarına karşı çıktı. Haram kılınmış olmasına rağmen, Beyt-Makdis’de (Mescid-i Aksâ’da) tefecilik yapanları dağıtması bardağı taşıran son damla oldu. Kendisini Filistin’deki Roma Vâlisi Pontius Platus’a şikâyet ettiler. Olgun ve entelektüel bir kişi olan vâli, Hazret-i İsa ile görüştü ve söylendiği gibi biri olmadığı gerekçesiyle şikâyeti ciddiye almadı. Bunun üzerine bir plan düşünen Yahudiler, vâliyi endişelendirmek için Hazret-i İsa’yı “Yahudilerin Kralı” iddiasında olmakla suçlayıp mahkûm ettiler. Bu siyasî bir suç demekti. Yahudilerin, mensuplarını muhakeme ettikleri mahkemeleri vardı; ama bunların cezalandırma salahiyeti yoktu. Vâli, halkın reaksiyonundan ve böylece Roma nezdinde menfi pozisyona düşmekten korkup Hazret-i İsa’nın cezalandırılmasına izin verdi. Bunun üzerine Hahambaşı Kifas’ın askerleri Hazret-i İsa’yı yakalamak için harekete geçti. Hıristiyanlık inancına göre Hazret-i İsâ, 12 havarisi ile yemek yerken, içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini haber vermiştir. Bu “Son Yemek” çok meşhurdur; ekmek ve şarab ile yapılan komünyon (mass, evharistiya) âyini bunun hatırasıdır. Yemekten sonra havarîlerden, ayni Hazret-i Mesih’in 12 kişilik yakın çevresinden Yehuda İşkaryot, 30 dirhem gümüş karşılığında Hazret-i İsâ’yı Yahudilere teslim etti. Yine Hıristiyanlık inancına göre, Hazret-i İsâ, Zeytin Dağı eteklerinde, annesinin evinin yanında zeytin ağaçları bugün bile duran Getsemani Bahçeleri’nde tevkif edilmiştir. Bir gece, şehirde bugün bile mevcut olan bir mağarada mahpus tutulduğu, sonra Via Dolorosa (Elemler Yolu) denilen sokaklardan sırtında çarmıh ile geçirilerek Golgota Tepesi’ne getirildiği masalına ilaveten, mağaradan itibaren yol boyu tökezlediği, elini dayadığı, annesiyle göz göze geldiği 14 yer, bugün mukaddes birer durak kabul edilir ve Hristiyanlar, sırtında sembolik haçlarla bu yolda yürüyerek kendi dinlerine göre bir hac merasimi ifa ederler. Sözde Hazret-i İsâ bu tepede çarmıha gerdirilmiş ve burada öldürülmüştür. Bu arada, Yehuda’nın pişman olup aldığı parayı iade ettiği ve kendisini bir ağaca astığı masalına da yer verilir. Hahamlar, sözde “habis” gördükleri bu parayla mezarlık almayı uygun bulmuşlardır. Yine Hıristiyanlık inancında, müminlerden birkaç kadının Hazret-i İsâ’ya benzer birinin çarmıhta öldüğünü uzaktan gördükleri ve bunu havarîlere haber verdikleri anlatılır. Havarîlerin de üç gün sonra Hazret-i İsâ’yı diri olarak gördükleri ve sonrasında göklere yükseltildiği anlatılır. “Muhtemelen bu sırada Yahudiler de yanıldıklarını anlayıp mezarı açtılar. Buradakinin İsâ olmadığını anlayınca cesedi yaktılar. Havarîler, kabre gelince, boş olduğunu gördüler. Şu halde “Hazret-i İsâ çarmıhta öldü, sonra gömüldü, sonra dirilip göğe yükseltildi” zannettiler… “Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın sözde çarmıha gerildiği, gömüldüğü, fakat daha sonra göğe yükseldiği ve kıyamet günü tekrar ineceğine inanılan bu yere, Roma İmparatoru Constantinos’un annesi Azize Helena bir kilise yaptırtmıştır. Bugün buraya Mukaddes Kabir Kilisesi veya Kıyamet Kilisesi de denir ve çeşitli Hristiyan mezheplerinden ruhbanlarca idare edilmektedir. “Kur’an-ı kerim, Hazret-i İsa’nın çarmıha gerilmediğine ve ölmediğine, bu hususta insanların bir şüpheye düşürüldüğünü söyler. O’nu çarmıha gerilmiş halde görmüşlerdir; ama aslında böyle bir şey olmamıştır. O’nun yerine bir başkası çarmıha gerilmiştir. “İslâm kaynaklarına göre; Vehb, İbni İshak gibi ilk devir âlimleri, Hazret-i İsa göğe çıkmadan evvel kısa bir zaman için vefat etti diyorsa da, sahih olan Hazret-i İsa’nın hiç ölmediğidir. İslâm tarihlerinde bu ihbarı yapanın kim olduğuna dair enteresan bilgiler vardır. Ekseri İslâm tarihçileri ve tefsircileri, umumiyetle sonraki Hristiyanların rivayetlerini alıp yazmak durumunda kalmışlardır. “Büyük İslâm tefsircisi ve tarihçi Taberî, İsrailiyat rivayetleriyle tanınan Tâbiîn âlimi Vehb bin Münebbih’den, bu ihbarcının bir havarî olduğunu nakleder; ama isim zikretmez. Sahabe-i kiramdan Abdullah ibni Abbas der ki, Yahudi hâkiminin adamı Filtiyabus, Hazret-i İsâ’yı yakalamak üzere bulunduğu yere girince, melekler İsâ’yı göğe kaldırdı. Arkadan gelenler Filtiyabus’u Hazret-i İsâ’ya benzetip çarmıha gerdiler. Müfessir Kurtubî ise, ihbarcı Yehuda’nın, havarîlerden değil; oradaki âdi Yahudilerden biri olduğunu ve Hazret-i İsâ’ya benzetilerek çarmıha gerildiğini söyler. Yehuda (Judas), o zaman yaygın bir isimdir. “Tâbiîn âlimlerinden tarihçi Dahhâk’ın rivayetine göre, Hazret-i İsâ, bulunduğu yer Yahudilerce basıldığı sırada, Rabbinin göğe yükseltme iradesi kendisine bildirilince, “Bu gece kim kendisini benim için feda eder de cennette yanımda olur?” diye sorduğunda, havarîlerden en cesuru olduğu anlaşılan Yehuda, “Ben” diye öne atılınca, Hazret-i İsâ, kaftan, sarık ve asasını ona vermiş ve Yehuda’yı, İsâ sanıp çarmıha germişlerdir. Hazret-i İsâ ise göğe yükseltildi.” (2) Yukarıda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ile ilgili tüm söylenenler, kendisi bir Prof. olan Ekrem Buğra Ekinci’nin “Hazret-i İsâ’ya Hâinlik Eden Kim?” başlıklı makalesinden derlenmiştir. Vurgular ise bana aittir… Pek çok kaynaktan devşirilen bilgilerin harmanlandığı bu yazıda, bizce yazı başlığı çok kafa karıştırıcı, çünkü; cevabı malûm bir mevzuda böyle bir soru kafalarda sadece şüphe tohumları eker, istifham oluşturur. Yehuda figürünün hâdiseye sonradan sokulmuş olduğunu söyleme cesareti göstermek ve ardından Yehuda’nın aslında bir hain olmadığını ima etmek, dahası Yehuda’nın bir kahraman olduğunu ispata tevessül etmek akıl kârı değildir. Söz konusu yazıdan devamla: “1970’lerde Mısır’da bulunup, nice maceralardan sonra 2006’da ortaya çıkarılan Yehuda İncili’nde hâdise klasik Hristiyan teolojisinden farklı şekilde anlatılmaktadır. Buna göre Yehuda’nın yardım istemeye gittiği bir dost, kendisini takip edip Hazret-i İsâ’nın yerini öğrenmiş ve Yahudilere ihbar etmiştir. Buna mukabil Yehuda, hâdiseye sebep olduğunu düşünerek kendisini feda etmiş; çarmıha gerilerek idam olunmuştur.” (3) Ekrem Buğra Ekinci, kuvvetle muhtemel, söz konusu makalesini şu tür bir bilgi doğrultusunda kaleme almıştır: “2006 yılında, National Geographic Society tarafından yaklaşık 1800 yıl önce yazılmış “Yehuda’nın Müjdesi”ne ulaşılmıştır. Yehuda’nın Müjdesi, İskariot (katil) olarak adlandırılmış Yehuda’nın İsa’yı Romalılara ve Yahudilere ispiyonlamasının arkasında başka güdüler olabileceği ve suçsuz olabileceği tartışmalarını gündeme getirmiştir.”(4) Not: Bizce söz konusu el yazması metin, Hıristiyanlar nezdinde Yuda’nın şahsında Yahudilerin temize çıkartılmasını hedefleyen bir metindir. 1800 yıl önce paylaşılan bir kaygının 2006’ta tekrar gündeme getirilmesinin geçerli bir sebebi olsa gerektir. Bizce bu sebeb, topyekûn Hıristiyanlık dünyasının “İstikbal İslâmındır” mânâsı ile tanışma sürecine girmiş olmasıdır. Korku dağları sarmıştır. Yahudiler, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın nuzülünün yakın olduğu endişesine binaen bu tür bir metni tekrardan gündeme getirmiş olabilirler. Hıristiyan Avrupa ve Amerika kıtalarında servis edilen İslamofobyanın arka planında aslında Yahudi’nin istikbal endişesini aramak lazım gelir. Haliyle de, Hıristiyan ve Yahudi itikadı üzerinden, merkezinde Küresel sermayenin olduğu ve Kristal Krallık hayâli güden Deccal taifesinin son noktada muktedir olamama endişesini!.. Nacizane ben bu kanaatteyim. Maksatlı servis edildiğini düşündüğümüz bu tür bilgilere Ekrem Buğra Ekinci’nin niçin bu kadar itibar ettiğini bilmiyoruz, ama bu tür bilgilere hiç mi hiç itibar edilmemesi gerektiğini de salık veririz. Ekrem Buğra Ekinci, kafalarda şüphe tohumları eken veya istifham oluşturan sözlerine şu şekilde devam eder: “Peki, Hristiyanlıktaki Yehuda telakkisi nasıl ortaya çıkmıştır? Hristiyanlığı başka forma sokuşu ile tanınan Pavlus, Yehuda’yı tanımış olsaydı, rahatça bu bilgiyi yayan odur denebilirdi. Yehuda, muhtemelen Hazret-i İsa’yı tanıyan ve yerini ihbar eden bir Yahudi idi. Sonradan bu kimse ile Havarî Yehuda birbirine karıştırıldı. Bütün Hristiyanlık inancı, bu temelsiz bilgi üzerine kurulmuştur. Yehuda, hatta kendini astığı erguvan ağacı bile kötülüğün sembolü sayılmıştır. Yehuda, soylu bir Yahudi ailesinden geliyordu. Entelektüel olduğu, kendi adını taşıyan İncil’in üslûp ve ifadesinden anlaşılmaktadır. İşkaryot, Latince “kâtil” (sicario); İbranice “arslan” veya “Keryot’lu Adam”; Aramice, “kızıl renkli” veya “asılmış kimse” kökünden gelen bir kelimedir. Keryot, Filistin şehirlerindendir. İhtimal, kelimenin farklı menfi manaları, sonradan bu hikâyenin yakıştırılmasına sebep olmuştur.” (5) Ekrem Buğra Ekinci’nin mevzuun ana temasına dair söyledikleri eleştiri oklarımıza hedeftir. Ancak, Yehuda İşkaryot’un mânâlarına dair verdiği bilgiler mevzuumuzun hasrı içerisinde oldukça önemlidir. Bu açıdan kendilerine teşekkür. Bu çerçeveden olarak, İşkaryot kelimesinin kelime mânâları üzerinden kısa bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Her şeyden evvel İşkaryot kelimesinin muhtevasından “Arş horozu” mevzuuna ve bu vesileyle de muktedirlik alanı veya muktedirlik makamına sarkmak mümkün gözükmektedir. Ama önce İşkaryot kelimesinin ilgili mânâlarından hareketle birkaç bir şey söyleyelim. Her şeyden evvel, İşkaryot’un Latince “katil” mânâsını Yuda ile beraber kullanmak demek, Hazret-i İsâ’nın çarmıha gerdirildiğini kabul etmek olur ki, böyle bir şey söz konusu bile değil. Çünkü semaya yükseltilen İsâ Aleyhisselâm’a karşılık, Yuda’nın bizzat kendisi çarmıha gerdirilmiş olduğundan, değil katil, olsa olsa maktul manasını ifade eden uygun bir kelime bulmak icab ederdi. İbranice “arslan” mânâsını Yuda ile birlikte zikretmek, Yuda’nın bir “fedaî” olduğuna hükmetmeyi gerektirir ki, bunun da mümkün olmadığı aşikâr. Üstad Necip Fazıl’ın “Hıristiyanlara, onun, kendisini insanlığa feda ve kurban ettiği şeklinde bir masal bırakılmıştır” sözü hatırda! Yâni Yuda, Ekrem Buğra Ekinci’nin kafalara kazımak istediği gibi, kendisini İsâ Aleyhisselâm uğruna “feda” eden bir kahraman değildir. Hakikate en uygun bir değerlendirme olarak, Aramice “kızıl renkli” ve “asılmış kimse” mânâları üzerinden bir değerlendirme yapmak mümkün gözükmektedir. İlkin “asılmış kimse” mânâsı ile çarmıha gerilme arasında bariz bir ilişkilendirme söz konusu. Çünkü İsâ Aleyhisselâm zannedilerek çarmıha gerilen kişi Yuda’nın bizatihi kendisidir. Dolayısıyla da çarmıha gerilmiş veya asılmış kimse mânâsına Yuda İşkaryot! Ama biz daha ziyade “kızıl renkli” mânâsı üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyoruz. Her şeyden evvel, “kızıl renk” ile Yehuda’nın bir pişmanlık neticesinde kendisini astığı denilen erguvan ağacı, dolayısıyla da hakikatte gerdirildiği çarmıh arasında bir bağlantı kurmak pek uygun düşmektedir. Bilindiği üzere, ebced değeri 259 olan ergüvan, Osmanlıca-Türkçe lûgatta “güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek” mânâsınadır ve bu çiçek, “Boğaz’ın mor güzeli: Erguvan çiçeği” olarak da bilinir… Not: Erguvan’a Batı’da ercuvan denilir… Ercu van… Ercu kelimesinin Arapça karşılığı kadı’dır… Kadı, tarihte İslâm ülkelerinde insanlar arasında meydana gelen hukukî anlaşmazlıkları sonuçlandırmak, hukuka aykırı davranışların cezasını hükme bağlamak, verdikleri hüküm ve cezaları infaz etmek üzere devletin yetkili kurumları tarafından görevlendirilmiş kimsedir… Ercuvan, Van kadısı!.. Van veya ban veya ben, dolayısıyla da ruh kadısı, daha doğrusu ruhçuluğun hakikatini temsil eden İslâm olduğundan dolayı Şeriat kadısı!.. “İslâm devletsiz yaşanmaz!” hakikatinden mülhem, Devlet kadısı!.. Bu arada şunu da söyleyelim ki mesele daha bir netlik kazansın:  Nasıl ki tüm Peygamberler, Peygamberler Peygamberi olan Allah Resûlü’nün kadrosudur, aynı şekilde, Hazret-i Adem Aleyhisselâm’dan beri tüm dinler de “Allah indinde din olan İslâmdır” mutlak ölçüsüne tâbidir. Dolayısıyla da, Devlet kadısı sözünün hakikatinin aslında İslâm kadısı veya Şeriat kadısı olduğu hakikati de böylece aşikâr olsun!  Not: Boğaz’ın mor güzeli: Erguvan çiçeği!.. Boğaz?.. İlkin zihnî bir tuluat yapalım. Ortaya bir üçgen çizip, Türkçe alfabedeki son harfin “z” olması hasebiyle, “son boğa” esprisini üçgenin bir yanına, “ZE harfi-Allah’ın “Hayy” ismi, Hava mertebesi, Kamer menzillerinden “Hayy-Hayat”a işaret eder” hakikat bilgisinden mülhem “canlı veya diri veya yaşayan boğa” esprisini ise diğer yanına koyalım. Yine, Anadolu kültüründe yer eden bir deyim hâlinde, “Dünya Kızıl Öküzün veya Kızıl Horozun üstündedir”(6)  sözünü üçgenin diğer yanına koyarsak, “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman”ın ve “Berzah sırrı”nın, “boğazın Anadolu ve Avrupa yakasını bir arada tutan, daha doğrusu, “İslâm tasavvufu karşısında Batı tefekkürünü hesaba çeken” bir çerçevede, doğu ile batıyı kendi şahsında cem eden bir mizaca işaret ediyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer taraftan, mor rengin eflatun rengi olduğu hatırda ve zevke hitab eden yönüyle de, Sokrates’in, horoz borcunu Eflatun’a (Platon) havale etmiş olması! Bütün bunlarla bir muhakeme yapmak gerekirse, o da şu: Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl ile İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu arasındaki fikrî münasebetin Sokrates ve Eflatun arasındaki fikrî münasebet ile örtüştürülmesinin derin mânâlarından biri de, üzerinde durduğumuz “kızıl renk” (şafak vakti, namaz vakti!) veya “mor renk” veya “erguvan” olsa gerektir; bu da Arş horozu ile ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Buradan içimize doğan mânâlar ise: Halifeliğin merkezi, daha doğrusu gökyüzüne kaldırılan Halifeliğin tekrardan yeryüzüne ineceği veya indirileceği ve sahibini bulacağı vakte kadar, “insan düştüğü yerden kalkar” veya “bir şey nerede kaybedilirse orada aranır” esprisine de uygun olarak, tekrardan Halifeliğe mekân olma istidadında olan İstanbul; İstanbul’un “sur içi” oluşu ve İBDA’nın ise Büyük Doğu’yu çevreleyen “sur” olarak belirmesi, aynı zamanda kıyamet öncesi İsrafil Aleyhisselâm’ın sur’a üflemesi neticesinde kıyametin kopması sürecine girilmesi, bununla birlikte Arş horozunun üçüncü ötüşünden sonra tekrar ötmesine müsaade edilmemesi ve kıyametin kopacağının haberine delalet etmesi, ama ondan önce Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın zuhuru ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın tekrardan yeryüzüne inişi; Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ve Hazret-i İdris Aleyhisselâm’ın mekânlarının ise 5. felek olan Güneş feleği olarak belirmesi ve hassaten, Üstad Necip Fazıl’ın İstanbul isimli şiirinde geçen, “O mânâyı bul da bul ille İstanbul’da bul!” mısraları!.. Mor renk, Kundalini Yoga’da başın tepe noktasında yer alan 7. Çakra / Taç veya Tepe Çakranın da rengidir. Beyaz veya mor rengin hâkim olduğu Taç veya Tepe Çakra, melatonin, serotonin ve dimetiltriptamin / DMT hormonları salgılayan epifiz bezi ile de doğrudan ilişkili olması ve epifiz bezinin ise, Descartes tarafından “ruh ve bedenin buluşma noktası” olarak değerlendirilmesi bir yana, hadîs ile sabit olduğu üzere, nefsin de açık adresine işaret ediyor olması ayrıca hatırda!.. Hakeza, Boğaz’ın Troya Savaşı ile olan ilgisi, Troya Savaşı’nın Paris ile, Paris’in ise Fransa ile ilgisi de hatırda! Fransa’nın sembolünün ise horoz olduğuna ayrıca dikkat!.. Düne kadar “Beşer zekâsının sekreteri” olarak görülen Fransa’nın elinden bu sıfatın bugün “Beşer zekâsının sekreteri İBDA” olarak belirmesi hakikatine ise hassaten dikkat! İBDA Mimarı’nın şifahen söylediği ve şahidi olduğumuz bir sözü: “İstanbul! Bir gün benim olacaksın!” Bu mevzuya devam edeceğiz. Son dakika notu: Malum olduğu üzere, 22 Mayıs 2017 tarihli gazete sayfalarında, “Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde 55 ülkenin katılımıyla gerçekleşen ABD-Arap ve İslam Ülkeleri Zirvesi’nin ardından “İtidal” Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’nin açılışı gerçekleştirildi. Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, ABD Başkanı Donald Trump ve Mısır’ın cuntacı Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi açılış münasebetiyle dünyayı temsil eden küreye ellerini koydu” şeklinde bir habere yer verilmişti. Bu haberin muhtevası ile ilişkili olarak 6 Aralık 2017’de ABD başkanı Donald Trump, kendi aklınca Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etti ve ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması kararını aldı. Kürenin etrafında poz veren Deccal taifesi ne yana düşer, sahici insan soyunu temsilen ve İstikbali avuçlarında tutan fikir ve aksiyon adamı Yağmurcu ne yana!.. Bu çerçeveden olarak hatırlanması gereken, İBDA Mimarı’nın Baran Dergisi’nde tefrika edilen “Ölüm Odası B- Yedi”nin ara başlıkları “Abdülhakîm Mührü (Abdulhakîm Koltuğu)”, “İman ve Tefekkür (Kiliseyi Fethetmek) ve Mihnet (Şatranc-ı Urefa’dan) olan ve üst başlığı ise “Kıstî (Bend-i Din…)” olan yazısı çok dikkat çekicidir. Söz konusu yazıda söylenenler, “İstikbâl İslâmındır” mânâsının sembolik ifadesi olan “Dünya Çapında Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” mânâsı çerçevesinde gerçekleşecek olan büyük hadiselerin müşahhas planda zuhuruna mı işaret ediyor acaba? Kudüs mevzuu etrafında kopacak büyük fırtına, topyekûn Hıristiyanlık dünyasını İslama teslim olmaya kadar götürecek bir müjdeyi de içinde barındırıyor olabilir mi? Allahü âlem!.. Avrupa’da ilk tepkinin Fransa’dan gelmiş olması müjdenin mahiyeti açısından ziyade önemli olsa gerektir. Kim bilir! Son söz: İstikbâli kollayan ve zamanın sahibinin elinden ve gönlünden çıkan söz konusu yazının tamamı bizce dün, bugün ve yarına işaret ediyor gözükmektedir. Söz konusu yazıdan bir-iki not: “Bend-i Din-Din Bağı: 1120= 121: Hilâfet”… “DERVİŞ MUHAMMED. “Büyük ebcedle”: 833: VAHDET-İ VÜCUD + VAHDET-İ ŞÜHUD.” “İMAN VE TEFEKKÜR: 1812: ŞAH-I NAKŞİBEND…” “Biat-Nasara Kilisesi: 482: Biat-Bağlılığını, itimadını bildirmek…” “Tebi’-Sığır Yavrusu: 2480= 482: Salih İzzet Mirzabeyoğlu…” “Şatranc-ı Urefa’nın 19. Kabı, MİHNET-Zahmet. Eziyet. Dert. Belâ. İmtihan. Tecrübe: 498: FETHÎ-Fetihle alâkalı…” “Süryanice, MAVDYONUTO-Mihnet: 529: DESTİNE-Bilezik; yüzük, mühür… “SALAHAT-Salihlik: 529: MİFTAH-Açan âlet. Anahtar.”(7)   1*https://www.jw.org/tr/yayinlar/kitaplar/kutsal-kitap-ne-anlat%C4%B1r/isa-mesih-%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BCl%C3%BCyor/ 2*https://isamesihruhullah.wordpress.com/2011/10/27/12-havari/ 3*https://isamesihruhullah.wordpress.com/2011/10/27/12-havari/ 4*https://isamesihruhullah.wordpress.com/2011/10/27/12-havari/ 5*http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=550 6*http://blog.milliyet.com.tr/Neden_yemeklerde_hep_tavuk_adi_gecer__horoz_adi_gecmez_/Blog/?BlogNo=557515 7*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-kist-bend-i-din-393-h3827.html Baran Dergisi 570. Sayı        

Ehl-i Beyt, On iki İmam ve İmam-ı Hüccet

Ehl-i Beyt diye anılan Sahâbî’den bir kesim ve sonrasında onların evladları, Ehl-i Sünnet’in kendisidir; O değil, O’ndan hikmeti çerçevesinde topyekûn Ehl-i Sünnet’e renk verenler bütün bir sahabe kadrosu ile birlikte aynı zamanda bu NUR neslidir. İslâm cemaatinin (Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat) içinden birkaç yüz kişiyi ayırıp, onları tarihî süreç içerisinde farklı adla anmak ve sonra gelenleri bunların farklı oldukları inancına düşürmek, hakikaten İslâm’a kurulan en büyük Yahudi tuzaklarındandır. Bugün Şia başta olmak üzere, güya Ehl-i Beyt taraftarı görünen birçok zümrenin görüşlerine bakıldığında katı bir Sahabe düşmanlığı, Hz. Aişe başta olmak üzere Efendimiz’in birkaç hanımına kin ve nefretleri, imamet başlığı altında haddi aşan bir yüceltme ile 12 İmam tapınmacılığı görülmektedir. Oysa İmam-ı Zeynelâbidîn’in çocuklarından bir tanesinin adı Ömer Eşref, İmam-ı Musâ Kâzım’ın kızlarından birinin adı da Aişe’dir. Yine İmam-ı Câfer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Azam Hazretleri’ne iki yıl hocalık yapmış, aynı zamanda İmam-ı Azam’ın dul kalan annesi ile evlenmiştir. On İki İmam diye bilinen İmamların hiçbiri Sahabe hakkında onların manevî hâlini incitici bir söz söylememiş ve kendinden sonrakilere böyle bir gelenek bırakmamıştır. Hatta bu yönde temayülleri olanları azarlamıştır. Şöyle ki: “Urve bin Abdullah anlatıyor: İmam-ı Muhammed Bakır’a (radıyallahu anh) kılıç süslemenin hükmünü sordum, dedi ki: ‘Bunda beis yoktur. Zira Ebu Bekr es-Sıddık’ta kılıcını süslemiştir.’ ‘Sen Ebu Bekr’e ‘sıddık’ mı diyorsun?’ diye sorduğumda yerinden sıçrayıp dedi ki: ‘Evet! Sıddık! Evet! Sıddık’ diyorum. Kim ona sıddık demezse, Allah onun dünyada ve ahirette sözünü tasdik etmesin!” (İmam-ı Şeblenci, Nurul Ebsâr, s.159) Aşikardır ki kahvehane hükmünde bir yere eczacı levhası asmakla orası eczane olmayacağı gibi Ehl-i Beyt levhası asılan ve içerisinde güya Ehl-i Beyt’e bağlılık iddia edenlerin haddini aşmış davranışları ve tahrif edilmiş dinî-ilmî bilgileri yerleştirilen yer de “Ehl-i Beyt” mânâ ve cilvesine o kadar uzaktır. Ehl-i Beyt Kime Denir? Allah-u Teâlâ, Peygamber Efendimiz’in hanımlarına hitaben; “Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, (Rics’i) sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab 33: 33) Hz. Aişe (radıyallahu anha) diyor ki: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sabah siyah yünden yapılmış bir abaya (örtüye) bürünüp evden çıktı ve oturdu. Önce (kızı) Fâtıma yanına geldi, onu hemen abanın altına aldı. Sonra Ali geldi, onu da abanın altına aldı. Sonra Hasen geldi, onu da abanın altına aldı. Sonra Hüseyin geldi, onu da abanın altına aldı. Sonra buyurdu ki: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak (manevî kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Müslim) Bu âyet-i kerîme ve hadis-i şerîfe göre, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ev halkı olan zevceleri ve kızları Ehl-i Beyt’e dâhil oldukları gibi, ayrıca Peygamberimiz’in (s.a.v.) kızı Hz. Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasen ve Hz. Hüseyin de Ehl-i Beyt’e dâhildir ve bunlara “Ehl-i Kisa, Âl-i Abâ” denir. Hz. Peygamber ile birlikte abâya bürünenlerin sayısı beş olduğundan, onlar “Hamse-i Âl-i Abâ, Pençe-i Âl-i Abâ” diye de anılmışlardır. Ayrıca Hz. Hasen ile Hz. Hüseyin’in çocukları, torunları ve kıyamete kadar gelecek olan nesilleri de Ehl-i Beyt’e dâhildir. Bazı rivayetlerde Selman-ı Farisi’nin de Ehl-i Beyt kadrosundan olduğu söylenmiştir. «7 gök tabakasını gösteren “Ye, Dad, Lâm, Nun, Ra, Tı, Dal” harflerinin ebced toplamı: 1103: AL-İ ABA-“Ehl-i Beyt”... HAMSE-İ AL-İ ABA, yâni “örtü altındaki beşli” de denilen Allah Sevgilisi ve aile efradını temsil eden 4’lü topluluk, aynı zamanda ASHAB’ın da aynı hisseden temsilcisidir ki, fertte toplu topluluk hakikati liyakatini temsil edenlerin de hangi kavimden olursa olsun EHL-İ Beyt’ten oluşlarını gösterir. » (S. Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B Yedi: Matla Beyitler, s. 277) On İki İmam ve Devam Eden Ehl-i Beyt Ehl-i Beyt imamları sayısız... Bu sınır Şia’yla başladı ve onunla meşhur oldu. Hulefa-i Raşidin’den ilk üç halifeyi ve sonra gelen halifelerin büyük kısmını red ettikleri, bu reddediş esnasında kendilerine Ehl-i Beyt’in 12 güzide insanını maske kıldıkları için İslâm coğrafyasında “On İkiciler”, “On İki İmamcılar” mânâsına gelen İsna-i Aşeriyye ismi ile anıldılar. On iki sayısı özellikle seçilmiş gibi durmaktadır. Bakalım: On iki (12)!.. Bir yılda 12 ay, burçların sayısı 12, saatin bölümlenmesi 12, kaburga kemik sayısının 12 olması, İsa’nın 12 havarisi, Eski Ahit’te Harun aleyhisselam’ın omuzluklarına konduğu ve üzerinde 12 İsrailoğlu’nun adının yazılı olduğu akik taşları, Elim’in 12 su kaynağı ve Yeşu’nun Erden ırmağının ortasından 12 taş aldırıp ahit sandığına koyması, Yuhanna’nın İncilinde cennetlik Kudüs’ün 12 kapısı olduğu ve Kuzu’ya tapınma için 12x12 kişinin seçilmesi, Alpenga vaftiz şapelindeki mozaikte kullanılan 12 güvercin figürü ve sair veriler 12 sayısını oldukça gizemli kılmaktadır. Ancak bu gizemlilik hâli daha çok birbirini tetikleyici taklidi bir durum izlenimi vermektedir. Şöyle ki: Şia’nın bazı mevzularda aşırılığı, Yahudi yahut Hristiyanlara benzeme güdüsünün haddi aşan noktada oluşu 12 sayısı ile imamların sınırlandırmasını beraber getirmiş olabilir. Nihayetinde Ehl-i Sünnet’te böylesi bir sınır yoktur, günümüze kadar gelen ve tertemiz şecereleri ile malum olan zatlar, saygı görmekte, ayrıca kendilerinden her zaman ilim ve hikmet devşirilmektedir. 12 taklitçiliğinin basit bir örneği: Şii eğilimleriyle tanınan Bektaşi dervişlerinin 12 kamalı bir başlık giymeleri ve bellerine Hacı Bektaş taşı denilen onikigen bir akik taşı takmalarıdır. Akik taşı Hz. Harun’dan hatırlanmalıdır. On iki imamın ilki Peygamberimizin övgü ve iltifatlarına mazhar olmuş, ilim ve iman okyanusu yüce Sahâbî, cennet ile müjdelenenlerden, Efendimizin amcazâdeleri ve damatları İmam-ı Ali. Sonra sırasıyla: İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin, İmam-ı Zeynelâbidîn, İmam-ı Muhammed Bakır, İmam-ı Câfer-i Sâdık, İmam-ı Musâ Kâzım, İmam-ı Ali Rıza, İmam-ı Tâki, İmam-ı Hâdi, İmam-ı Askerî, İmam-ı Hüccet. İmam-ı Hüccet: İmam-ı Askerî’nin oğulları… Asıl adı Muhammed Mehdî. Temiz yaradılışlı, kerametler hazinesi... On ikinci İmam… Şia bunu ahir zamanda gelecek mehdî zannetse de bu alakası olmayan ve sadece isim benzerliğinden ibaret bir inançtır. Ancak tevafuklar ve tedailer zinciri boyunca, asıl dememek ve “dır ve tır”lar ile kestirip atmamak kaydıyla, ilim ve hikmet kapısı her çeşit yoruma açıktır. Sakarya’da Yeşeren Mânâ; Kumandan Mevzuyu tevafuklar ve tedailer boyunca işleyecek olursak, İmam-ı Hüccet. Hüccet: Delil, senet, vesika, şahid... İmam-ı Askerî. İmam-ı Hüccet’in babasının lakabı. Askerî ismi Samarra’da oturduğu el-Asker Mahallesine nisbetle. Asker: Türkçe; er. Farsça; leşker. Arapça; askar. Latince; exercitus. Ayrıca ordu mânâsı da mevcut. Tevafuklar boyunca; Salih Mirzabeyoğlu’nun babası Hava Astsubayı iken emekli oldu ve hatırlanırsa -ki arşivlerde mevcut- 25 Ocak 2000 tarihindeki Metris hâdisesinin arkasından Hürriyet gazetesinin manşetine yansıyan haber “Salih Mirzabeyoğlu asker çocuğu imiş. Ve bir başka malum, Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri Hz. Hüseyin neslinden. Abdulhakîm Arvasî Hazretleri, Salih Mirzabeyoğlu’nun babaannesinin dayısı. Ve diğer tevafuklar, bu defa Mirzabeyoğlu’nun eserinden: «İMAM-I HÜCCET: 493. Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1493. İfrat hâlde tecrit. (Noktalı harfler): 493 İ’timan: Emniyet etme. Emin bulunma: 493. Fatiha: Bir şeyin başlangıcı. Başlamak. Karar vermek. İki defa nazil olmuş olan, Kur’ân’ın birinci sûresi: 493. Besalet: Yürek sağlamlığı: 493. Dimne(t): Duvar temeli. (Dimne: Tilki): 494= 1493. Küst-ic: Mecusiler kuşağı. (Nefs): 493» (Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası: Giriş, s. 447) Asker. Arapça; askar. Türkçe asker mânâsına gelen kelimenin kökeni; Su/sü. Asker kelimesi aynı zamanda Orta Asya’da erkek adı. As-ker diye hecelendiğinde. “As” Türk efsanelerinde, ulvî, ilahî, ulu gibi mânâlara gelirken “ker” sınır, çadır, mesken, kötülük gibi anlamlara gelmekte. İskandinav ülkelerinde Asgeir kelimesi de benzer anlam taşımaktadır. As; ilah, geir ise Mızrak. Asgeir; Allahın mızrağı. Dikkat çeken ihtimal. Oscar kelimesinin de buradan türemiş olabileceği. Peki, Oscar’ın mânâsı ne? Oscar; yabancı, dışarıdan gelen, profesyonel olmayan, edebiyatta savaşçı, kahraman. Bir cephesiyle asker. Ker; kötü varlık. Eşdeğeri; ger/kir/gir. Bu kelime çoğu zaman sıfat olarak kullanılır. Sümerlerde “Kur” adlı bir yeraltı canavarı bulunur ki, yer altında yaşayan varlıkların “Ker” sözcüğü ile tanımlanmasının kökeni buradadır. “Altını şer, incisi ker” şeklindeki halk deyiminde de bu kavram görülmektedir. Ölüm Odası; Salih Mirzabeyoğlu’nun destansı mücadelesinin en önemli verimlerinden biri. Dünya dil ve tefekkür ürünlerinin İbda Fikir imbiğinden geçirilerek dökümünün çıkarıldığı, kâinat muhasebesi haritasının çıkarıldığı dil topografyası, kumaşı fikir ve estetik olan lügat çarşafı. Mevzumuz orada şöyle ele alınıyor: «ASKERÎ: (Muhammed Mehdî Hazretleri’nin babası Hazret-i Hasan’ın lakabı): 360. Sipahsalar: Serasker. Askerlerin en büyüğü: 360. Ziberkan: Ay, kamer. Ay ve güneş: 360. Naşıt: Vahşî sığır. Bir yoldan ayrılan küçük yol. Bir burçtan başka bir burca varan yıldız. Neşeli ve şen adam: 360. Asr: Yüzyıllık zaman. Gece ve gündüzün her biri: 360. Sakar: Cehennemin bir ismi. (Üstadım’ın, bana ithaf ettiği “Noktalama”lardan, CEHENNEM: Ateş beni yıkayan, yuyan, emziren annem! - Bir arınma kurnası olsa gerek Cehennem... İsmini hatırlayamadığım bir Noktalama: O’na yakınlık ateş, O’ndan uzaklık ateş, - Bu ne bitmez çiledir, vicdan azabına eş... SAKARYA isimli şiirinden: Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya... Zebane: Alev... Zeban: Dil. Lûgat. Lisan. Lehçe.): 360. Şin. (Kürtçe): Mavi: 360.» (Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası: Giriş, s. 447) KUMANDAN: İdamdan dönülmüş mahkemede Hâkim sorusu: “Size neden Kumandan diyorlar?” Cevab: “Lakap, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır.(...) Kumandan lakabı da bana 1980’lerde ‘Rapor’ Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lakaptır.” (21 Şubat 2000 tarihinde DGM’de yapılan savunmadan). Bu mânâ çerçevesinde ve on ikinci imam Mehdî Muhammed bin Askerî Hazretlerinden mülhem (askerî) Salih Mirzabeyoğlu. Leşkerkeş: Kumandan. İbda bir cephesiyle; hüccet, delil. Sakarya bir ırmak adı. Su gibi keyfiyet hatırlanmalı! Sakarya şiirinin yazılış tarihi: 1949. Salih Mirzabeyoğlu’nun doğum tarihi: Mayıs 1950. Ana rahmine düşüş: 1949. İncelik idraki, şiirle beraber. Dünya mü’mine zindan, yâni cehennem. Yerinde kullanma kaydıyla “teşbihte hata olmaz” hikmetinden ilhamla, SAKAR: Cehennemin bir ismi. Mirzabeyoğlu’nun yaşadığı hayat malum. İbda diyalektiğinin örgülenişi; fikir ve aksiyon dünyasının bâtıldan, fesattan arınışı, arındırılışı, onlarca yıllık zindan hayatı ve Telegram işkencesi vesaire. “İfrat hâlde tecrit” iltifatına bitişik olarak “Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna” muradının yaşanışı. “Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek”; Mütefekkir’in ana fikri. Diğer taraftan; akıncının fikre mahsus yönü olmakla beraber daha çok askerî bir keyfiyet söz konusu. Böyle olunca fikir ve aksiyonun birlikte terkib edildiği mânânın yâni Gölge’nin zuhuru, ardından Hicrî 1400’e denk gelmesi ayrı bir hikmet; AKINCI-GÜÇ’ün fışkırışı. Hüccet’ül İslâm, Gazalî’nin bir lakabı, ismi. Bu mânâda İslâma Muhatap Anlayış davasının ehil ellerde örgüleşmesinin bir hüccet olması. Sakarya şiirinden: “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader”. Zodyak’ın burç sırasına göre akrep burcu 8. sırada ve elementi su. Salih Mirzabeyoğlu’ndan: “Biz, su gibi bir keyfiyetin mâlikiyiz; buhar oluruz, buz oluruz... Fikirse fikir, kavgaysa kavga; her şartta geçerli bir hassaya sahibiz...” Derdi olanın dertle kavrulduğu, çilesi olanın çilesi ile yaşadığı bir derin iklim, sırrına vakıf olmadığımız ulvi bir hâl: “SAKARYA isimli şiirinden: Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya.” Müjdelerin müjdesi; “Kalb: 1131= 132: İsna Aşer-Oniki. “Rüya’da gelen mânâ; 12 sığır yavrusundan biri, mucize beyanıdır!”; Onuncusu Efendi Hazretleri olan, Mehdi’yi Hâmil On Süvarî, Üstadım ve ben…” (Baran Dergisi, Ölüm Odası B Yedi, 345. Tefrika) Nihaî Sözümüz: Bugün yaşadığımız hayatta İbda, tüm bâtıl itikatları ayıklamış ve çerçöpten insanların bu temiz neslin mânâsını lekelemesine izin vermemiş olarak has ve som bir fikir ve aksiyon hareketi olarak yürümektedir. Ehl-i Sünnet demekle Ehl-i Beyt demenin aynı şey olduğunu bilen bu davanın sahipleri, kendi batıl görüşlerini Ehl-i Beyt başlığı altında pazarlamaya çalışanlardan kendilerini tecrid etmesini bilmekte ve böylesi bir ihanetin en fazla “on iki imam” şeklinde zihinlerde tasnif edilen büyüklerimize zarar verdiğini ilan etmektedir. Kaldı ki, Ehl-i Beyt İmamları on iki ile sınırlı olmadığı için sapa sağlam bu şecereden gelen İslâm büyükleri de, her birinin kıymet derecesi farklı olmak üzere değerlidir. Bugün İbda’nın mücadelesi İmam-ı Azam’ın Ehl-i Beyt’e gösterdiği muhabbet derecesinde bir mücadeledir. Malum olduğu üzere İmam-ı Azam bu mücadele esnasında işkence görmüş, zindanlara atılmış ve bir müddet sonra şehid edilmiştir. Yine aynı şekilde aynı mânâ iklimine bağlı olarak Yavuz Sultan Selim Han’ın Ehl-i Beyt’e ihanet eden, o büyük imamların ruhaniyetlerini inciten sapkın taifeyi imha edişindeki tavrın da muhibbidir, biatlısıdır. Baran Dergisi 569. Sayı

Sarraf Davası ve ABD’ye ‘Yazılan’ Anti Emperyalist ‘Devrimciler’

Şunu en başta belirtelim; Bu davada “ABD’den taraf” olanlar, katıksız vatan ve İslâm düşmanlarıdır! Müslüman Türk milletinin düşmanıdır! Türkiye’de, “7 Şubat”la başlayan saldırı devam ediyor… İstediklerini yaptıramamanın; Mavi Marmara’nın, “Van minüt”ün rövanşı bu saldırılar… Halkının yanında yer almanın, onun hislerine tercüman olmanın… En küçük mikyasta dahi olsa dünya egemenleri karşısında şahsiyetli bir duruş göstermenin bedeli… Zarrab davası denilen hadisenin en kestirme ifâdesi aslında bu! “Zarrab davası” denilen dava, Türkiye’nin ABD’ye karşı attığı “bağımsız” adımların küresel emperyalizm tarafından cezalandırılması girişimidir! Türkiye ile ABD arasında 2012’de başlayan “soğuk savaş”ın yeni bir aşamasıdır! Süreç 7 Şubat’la başladı… Gezi Olayları ve 17/25 Aralık kumpasıyla devam etti… MİT tırlarıyla başka bir merhaleye geçti… (Halen hükümetin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi tutuluyor.) 15 Temmuz’la zirvesine ulaştı… En küçük çapta, “bağımsızlık iradesi” ortaya konduğunda, bilmem kaçıncı defa “demokrasi” maskesi düştü; kel göründü… “Demokrasi, insan hakları, hukuk, uluslararası hukuk, medya-basın-ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü” gibi temel kavramları da ancak ve ancak; “İçi Batılılar tarafından doldurulduğu” zaman bir değer(!) taşıdığı ortaya çıktı! ABD ile Türkiye arasında 7 Şubat ile başlayan “soğuk savaş” devam ediyor… Bu çerçevede sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim; Batı ile hesaplaşmanın… ABD ile boğuşmanın –bize göre-birinci ve öncelikli şartı; “Devrimci bir irade” ortaya koymaktır…  “Tam bağımsızlığı” hedefleyen bir stratejiye sahip olmaktır! Bu “irâde ve şuuru” besleyecek yerli ve milli bir “ideolojiye” sahip olmaktır! -Devrimci irade gücünü devrimci ideolojiden alır!- Bu şuur ve irade “devlet gücünü” kontrol eden mekanizmaların “motor gücü” olmak zorundadır! Sağlam bir esasa dayanmayan… Fikir ve ruh kökü olarak “İslâm temelli” bir motivasyonla beslenmeyen “karşı oluşlar” nihayetinde erimeye, pörsümeye, sönmeye mahkûmdurlar… Yani; Bugün var, yarın yok hesabı… Daha açıkçası, böyle bir “temel ve esas”a sahip değilseniz, düşmanın gücünden değil de ‘kendi zaaflarınızdan’ dolayı kaybetmeniz de kaçınılmazdır! Türkiye’de ABD ve Batı emperyalizmine karşı -7 Şubat’tan bu yana- Erdoğan öncülüğünde yükselen nefret dalgası, kabul etmek gerekir ki, “çağdaş uygarlık tekerlemesi” etrafında belirginleşen, hayat tarzı ve düşünce biçimi olarak, “Batı ve ABD normlarına” göre şekillenen sosyolojiyi ciddi anlamda sarstı… O kadar temelden sarstı ki; Kişisel hamaset ve nefreti (“Erdoğan nefreti”ni) “ideoloji” sanan bir kısım zavallılar, bir uçtan öbür uca savruldular… Öyle bir savruldular ki; Türkiye’yi yargılamaya kalkan ABD’nin, Erdoğan’ı “devirme ihtimali”ne bile “ümit” bağlar hale düştüler… ABD’nin “Erdoğan’ı devirme ihtimâli”ne sevinen “devrimciler”(!) peydah oldu! ABD’nin “Erdoğan’ı devirme ihtimâli”ne sevinen “anti emperyalisler”(!) zuhur etti!.. ABD’nin -Rıza Sarraf davası üzerinden-, “Erdoğan diktatörlüğünü” devirme ihtimâline yatan “vatanseverler”(!) türedi… Bu kafanın tamamı, ABD “şeyiyle” gerdeğe girmeyi, en ufak bir şekilde “haysiyet ve şeref” mevzu yapmadılar! Dünden hazır ve nâzırmışlar!. ABD Erdoğan’ı devirecek, bunlar da “daaeevrimci” olacaklar! “Anti emperyalist, anti emperyalist” çekirdek çitleyecekler! Karaktersizler! E böyle bir durum ortaya çıkmasaydı ne olacaktı peki? Siz bunları hâlâ; “Devrimci…” “Anti emperyalist…” “Vatansever…” Sanmaya devam edecektiniz! Kabul etmek gerek… Türkiye ve Erdoğan’ı doğrudan hedef alan bu “dava-tiyatro” sebebi ile ortam çok gergin… Kabul etmek gerek; ABD’nin Zarrab üzerinden Türkiye ve Erdoğan’ı hedef alan saldırısına sevinenlerin, -ABD Irak’a girdiğinde- “demokrasi” getireceğine inanan ahmak ve salaklardan farkı yoktur!.. Kabul etmek gerekir ki; ABD’deki bu davanın “Türkiye’deki yolsuzluklara”(!) karşı yapıldığına inanmak için, sadece salaklık ve ahmaklık yetmez, biraz da “hainlik” lazım! Hainliğin de “birazı” olmayacağına göre… Kabul etmek gerekir; Yabancı bir ülkenin-ABD- Türkiye’nin siyasi iktidarını hedef alan bu saldırısı karşısında göbek atan katıksız vatan-millet-İslâm düşmanıdır! Hiç şüpheniz olmasın! Hangi maske altında gizlenirse gizlensin; İster “dinci” kisve altında, ister “solcu” görünümlü, ister “vatensever-ulusalcı” maskesi taksın! Bu meselede “ABD’den taraf” olan kim olursa olsun; Kanı bozuktur, sütü bozuktur! Bu meselede “ABD’den taraf” olanlar “bertaraf!” olacaklardır! Baran Dergisi 569. Sayı  

Hoş Geldin Sefa Geldin Ey Şefaat Nebîi

Gel ey Amine’nin Mustafa’sı, İbrahim’in duası, Arzın son Sefâ’sı, Hamdolsun sana “Vema erselnake illa rahmetten lilalemin” diye seslenene, Seni biz yâr edene, Bizi teşrifinle bahtiyar edene, Gönderdiği Kur’an’a ve Hak dine, Selâm olsun izinden gidene... Mevlâmız’a sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, Yüce Allah, bizi bir kere daha Hicrî 1439 Rebiülevvel ayında Rahmet Peygamberin doğduğu geceye kavuşturdu... Bu sene Kasım’ın yirmi dokuzunu, otuzuna bağlayan gece, Rahmet Elçisi’nin dünyayı şereflendirdiği gecedir. Mübarek olsun Ümmet’e... Elbette o geceyi; “İndiler gökten melekler sâf sâf, Kâbe gibi kıldılar evim tavaf” diye dillere destan etti Süleyman Çelebiler. “Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler, kaç bin senedir halbuki beklemişlerdi diye hayıflandı Akifler... Yüceler yücesi Rabbim o gece son elçisini dünyaya saldı ve “işte bu dünya sana teslim ya M......” der gibi, inananı da inanmayanı da tüm insi ve cinni onu ümmet eyledi. Lakin Mehmet Akif’in yine dediği gibi; “Dünya o zamanlar buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.” Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi, Mekke’de Kureyş kabilesinin, Haşimi kolundan Abdülmuddalib mahallesinde doğdu, Allah’ın son elçisi Abdullah’ın oğlu Peygamberler Peygamberi... Salat-u selâm olsun ona, sonsuza dek... İtikadlarını dumura uğratmış, kendilerini âlim-bilgin zannedenler Hz. Peygamber’in hayatını severek incelememişlerdir! O’ndan bahsederken, normal bir kimseden bahseder gibi atıp tutuyorlar, hatta bazıları haşa, amcaoğluymuş gibi selâmsız, salavatsız sadece ismiyle hitab ediyorlar. O ki, El-Emin, insanoğlunun en güzeli, fatih, hikmet kapısı ve Allah’ın Resûlü... Eskiden insanlar buhranlar içindeydi de, sanki şimdi değil mi? Yirmi birinci asrın çeyreğinin bitmesine beş kala, insanların binlercesi sebepsiz-günahsız yere öldürülmüyor mu? Zalimler, Emperyalistler Müslümanların arasına durmadan fitne sokmuyor mu? Arakan, Afganistan, Doğu Türkistan, Irak, Libya ve saire İslâm dünyası kan gölü gibi değil mi? “Müttefik” gibi görünüp, bizi Fettuşiler gibi içimizden vurmuyorlar mı? Ortadoğu’daki manzara Müslümanlar’a kötü gidişatı hissettirmiyor mu? Her yerde fitne, her alanda dış güç parmağı, siyaset sahneleri ve STK’lar... Birkaçı hariç, televizyonlardaki insanlar Allah ve Resûlünü gücendirecek ne kadar laf varsa dillendirmiyor mu? Din hürriyetinden kimsenin şüphesi yok ama, dinî terbiye ve ahlâkî eğitime teşvik edici, sevdirici hareketler yok. Bu hususta devlet teşviki olmazsa, netice alınamaz! Ne peygamberinden, ne namazından, ne kulluğundan, ne kudsiyetinden haberi olmayan bir toplum yetişiyor. Fuhuş, uyuşturucu, zina artıyor, önüne gelen beline silah takıyor katliamlar yapıyor. Allah sonumuzu hayreylesin! Allah Resûlü: “El ulema-ü veresetül enbiye” buyurmamış mıydı? Hani Allah-ı Teala’nın elçisinin yolundan giden âlimler nerede? İsa Aleyhisselam’dan, 571 sene sonra dünyayı şereflendiren Rêsuller Resûlü’nün âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bildiği hâlde, bizim çakma âlimler neden Batıcı yazar-çizerlerden bahsederler? Bu bir komplekstir, kıskançlıktır. Bazılarının konferanslarına gittiğim oluyor. Konuşma boyunca Peygamberler Peygamberi’nden iki-üç kez bahsederler, Çin mezhepsizi Konfüçyüs’ten en az on kere bahsederler. Peygamber ile kıyas edilir mi? Efendimiz Mekke’de doğdu ve Medine’de vefat etti. Hz. Peygamber, aynı zamanda “Ulül-azm” Nebîlerin sonuncusu, Hatemül Enbiya’dır. Kur’an’a göre ilki Nuh Aleyhisselam’dır. İkincisi İbrahim Aleyhisselam, üçüncüsü Musa Aleyhisselam’dır. Dördüncüsü İsa Aleyhisselam, ve sonuncusu Hz. M...... Mustafa (s.a.v) Efendimiz’dir! Dünyada gelip geçen peygamberlerin sayısı, “124 bin” olarak söylenir. Yine de tam sayıyı Allah bilir. Peygamberler ya bir kavme, yahut bazı toplumlara, belirli zamanlara göre gönderilmiştir. Fakat Allah’ın Resûlü Efendimiz, cihanın tümüne gönderilmiştir. İnanmayanlar da, İslâm dışı ümmettendir. İnananlara ise itaat eden gerçek Ümmet denir! Ümmet kapısı kıyamete kadar açık kalacaktır. Baran Dergisi 568. Sayı  

Mekanik İnsan-Kainat Tasavvuru ve İslam

Allah insanı ruh ve nefs kutuplarıyla yaratmış ve ruh kutbunu gerçekleştirmesiyle imtihan etmiştir. Ayrıca insanı başıboş ve rehbersiz bırakmamış, Peygamberler göndererek hakikatini bulmasına ve gerçekleştirmesine yardım etmiştir. Allah’ın bir ismi de “El-Muin”/kullarına yardım edendir. Zira kul sınırlı aklı ile sınırsızı kuşatamaz, Mutlak Fikri kuramaz. Peygamberlere ve onların getirdiği kitaplara muhtaçtır. İnsanoğlu ile birlikte, en başından itibaren hak ve batıl kutupları var olmuştur. Bu minvalde materyalizm ve idealizm kutuplaşması çok eskidir. Bilinen en eski düşünce ürünleri olan antik Yunan’a kadar uzanır. Fakat insanlık düşünce tarihi eski Yunan’dan da eskidir. Bu husus Batı merkezli propaganda ve eğitim gereği gözlerden kaçırılsa bile, Mezopotamya (Babil vs.), İskenderiye (Mısır), Hindistan vs. var. Bunlar kadim medeniyetler ve eski Yunandan daha eski. Bu husus konumuz dışında olduğu için materyalizmin kaynağı olarak Demokritos ve Aristo’ya, idealizmin kaynağı olarak Sokrat ve Eflatun’a gitmeyeceğiz. Batı’nın rönesansı ve aydınlanmasıyla birlikte atağa geçen materyalizm ağırlıklı düşünce tarzına, onun türevleri olan pragmatizm, kapitalizm, komünizm, modernizm ve post modernizme kısaca temas edeceğiz. Bunların insan ve toplum anlayışlarıyla İslâm’ın insan ve toplum anlayışlarını karşılaştırırken “mekanik insan” ile “önce insan” farkına dikkat çekmek istiyoruz. Ve işin ilginci Batı’nın rönesansı, kilise tasallutundan kurtulmak için insan merkezliliği esas alır ve insanın hürriyet alanını kiliseye karşı geliştirirken, neticesinde vardığı yer ise mekanik insan ve kâinat tasavvurudur. Cemiyeti mekanik bir şablona oturtmak ve oradan kitleleri yönetmektir. Özgürlük, hümanizm vs. derken mekanizme varılmıştır. Batı’nın kişi hak ve hürriyetleri mevzuunda çektikleri çileler saygı ile izlenirken, dünyayı da beraberinde sürükleyerek vardıkları bu nokta da ibretle takip edilmelidir. Batı temel hak ve hürriyetleri elde etmek için bu kadar boğuşurken, İslâm âleminin “Dinde zorlama yoktur” ölçüsü çerçevesinde geniş bir din ve vicdan hürriyeti ve bununla birlikte üstün bir kişi hakkı uygulaması vardı. Mekanik insan ve kâinat tasavvurunun kaynağı Newton’dur. Newton’un saat gibi işleyen kâinat algısı peşinden bu anlayışa uygun insan profili doğurmuştur. Pozitivizm ve bilimcilik anlayışı da bunu takviye etmiştir. Aslında bağnazlık sayılan düz bir ilerlemeci çizgi ile katı determinizmin izdivacı materyalizme hayat öpücüğü olmuştur. Mekanik ve düz ilerlemeci çizginin bir örneği olarak pozitivizmin (A. Comte) üç hâl yasası sayılabilir. A. Comte, toplumları kendi determinist anlayışına göre (determinist de değil, kendi kurgusuna göre) “teolojik evre, metafizik evre, pozitif evre” diye sınıflar. K. Marks’ın tarihi maddeciliği de benzer sınıflamayı yapar (ilkel komünizm, antik üretim tarzı, feodalizm, kapitalizm ve komünizm), proletarya algısı da mekanik bir tasnif içerir. Rastlantı ve varyasyonlar üzerinde mekanik bir düzenek olan Darwin’in doğal seleksiyon teorisi de düz ilerlemeci çizginin ve mekanik kâinat tasavvurunun örneğidir. Hiçbir amaç içermeyen, sanat, felsefe ve bilim çalışmalarıyla medeniyetler kuran insanoğlunu dışlayan bir “evrim teorisi”, insanı ve doğayı açıklamakta çok çok yetersizdir. Kısaca hayat, şablonları kabul etmiyor; hayatın ve insanın en büyük özelliği, sırdır. Sır idraki ise İslâm’dadır, insanın hakiki özgürlüğünün, bizatihi kendisini bulacağı noktanın İslâm’da olması gibi... Tüm mekanik ve determinist kâinat algısına karşı, kuantum fiziğinin onların katı determinist ilkelerini yıktığını ve Newton fiziğinin, günlük hayatımızda cari olsa bile, atom-altı parçacıklar dünyasında iflas ettiğini belirtelim. Çağın bilim buluşları da İslâm’ın tezlerini desteklemekte ve isbat etmektedir. İnsana ve kâinata mutabık olan İslâm’ın tarih anlayışıdır. İslâm’ın, ruh ve nefs kutuplarını ayrı ayrı değerlendirilmesi, insanı ve toplumları kronolojiye göre değil, iniş ve çıkışlarıyla ele alması, insandan çıkan her şeye değer vermesi ve hakikatini göstermesi, kısaca insanı mekanik olarak değil de canlı olarak ele alışı buna misaldir. “Mekanik insan” mevzuuna duygusal cihetten bakmamız meseleyi daha berraklaştıracaktır. Mesela iki insan aynı şeylere sevinebilir veya üzülebilir, fakat sevinç ve üzüntüleri aynı derecede olamaz. Modern-kapitalist insan tipinde reklamlardan dizilere, sanatçı denen müsveddelere kadar davranışlar, jest ve mimiklere varıncaya kadar taklit edilmektedir. Rol modeller ve Süpermen çizgi filmleriyle, sahte kahramanların yapay dünyası ile kitleler (burada çocuklara dikkat!) oyalanılıyor. Böyle bir mekanik kitle oluşturulmak istenmektedir. Tıpkı maymunun insan davranışlarını taklidindeki komikliklerine şahit olmaktayız. Tersinden Darwin haklı çıkıyor. Başka bir misal: Bir toplulukta biri espri yapıyor, topluluktaki herkes aynı tempoda aynı kahkahayı patlatıyor. Hiçbir insanın refleksleri ve sinir sistemi aynı olamazken, seri malı-fabrika üretimi bir nesil oluşmaktadır. Garip ve komik bir durum… Komik demişken, gülmenin sadece insana özgü ve bunun insanın metafizik varlık oluşunun delili olduğunu “Gülme” adıyla müstakil bir eserde inceleyen H. Bergson şöyle der: “Bir fikir, konuşmanın başından sonuna kadar büyüyen, filizlenen, çiçek açan, olgunlaşan bir şeydir. Hiçbir zaman durmaz, kendini asla tekrar etmez. Her an değişmesi şarttır zira değişmeyi bırakmak, yaşamayı bırakmak demektir. Jestler de yaşam gibi canlı olmalıdır. Hayatın temel kanununa, asla kendini tekrar etmeme şartına o da boyun eğmelidir! Ama işte, bir baş veya kol hareketi sürekli aynı, düzenli aralıklarla kendini tekrar ediyor. Bu hareketi farketmişsem, dikkatimi dağıtmayı başarmışsa, yeniden ortaya çıkmasını bekliyorsam ve beklediğim anda da ortaya çıkıyorsa, istemeden de olsa gülerim. Niçin? Çünkü artık önümde otomatik biçimde işleyen bir makine vardır. Bu artık hayat değil, hayatın içine yerleşmiş ve hayatı taklit eden bir otomatizmdir. Gülünçtür.” Modernizmin kölesi olan insan, estetik birçok hasletini kaybeder. Mesela ona bir evi tarif ederken ne kadar güzel özelliklerden bahsedersen bahset, anlamıyor. Ancak evi övmek için, “On bin dolarlık ev” dendiği zaman anlıyor. Sıcaklık ve tabiîlik ifadesi olan ruh çekildiğinden birçok modern yapı için, etrafındaki tabiat güzelliğini saymazsak, “modern ve soğuk” diyebilirsiniz. Bunu kırmak için sıcak malzemeyi (ahşap vs.) modern yapılara sokmak istemekteler; böylece insanla evin bağını tekrar kurmayı arzuluyorlar. Fakat modernleşmenin getirdiği şehirleşme ile bu ne kadar mümkün? Her şeyden önce insanın köreltilen estetik duygularını canlandıracak küllî bir anlayışa ihtiyaç var. Aksi halde yapılanlar soğuk beton binaların içine bir saksı yerleştirmekten öte bir mana ifade etmez. Mekanik olmayanı anlamayan modernlik, aslında insanı ıskalıyor, onu moderne-maddeye feda ediyor. Nerde “önce insan” algısı? Madem duygulardan bahsediyoruz -ki “insan önce hisseder, sonra fikreder”- devam edelim. Burada duygudan kasıt beş duyu değil, insanın batınî duygularıdır, müşterek his, aşk-vecd halidir. Ve insan, zıtları birleştirebildiği anda, vecd halindedir. Bu sözü ise Ölüm Odası’nda zıtlar arasında gidip gelinmesinin ilhamı ile ifade ediyorum. Allah’ın ayetleri-tecellileri olan kâinata İslam’ın hasrı içinde bakabilmek ve bunun vecdini duyabilmek için. Buna madde de dâhil, öyle ki maddenin ardındaki sırrı kurcalarcasına. Demek ki bizim maddeyi tasarrufumuz maddecilerin tasarrufundan daha derindir. Günümüz Müslümanlarının hali bu sırdan uzaktır ama “İstikbal İslam’ındır!” Bu tezi zıddımız doğruluyor. Batı dışı modernleşme sürecimizden kısaca bahsedelim. Batı kendi geleneği içinde moderni çıkarırken, bizim onların sürecini atlayarak modernleşmeye kalkmamız saçmalık veya komiklik olduğu gibi neticesi de başarısızlık olmuştur. Kendi modernimizi doğuracağımıza bunu da anlamayarak Batı karşısında duyulan eziklikle yenileşmeyi Batılılaşmak olarak algıladık. Hâlbuki devşirme kültürle ne Batılılaşma olur, ne de şahsiyet olunur. Zaten şahsiyeti olmayanın da hiçbir şeyi olmaz. Batı kendi modernini doğururken, bir çile çekmiş ve oluş sancısı sonucu eserini vermiştir. Bizdeki Batı taklitçilerini kastederek soruyorum: Hiç doğum sancısını taklit ederek doğum olur mu? Aslında doğum sancısı taklidi bile yapılmamıştır. Bizdeki Batıcılar (Kemalistler) bu kadar ucuz soydandır. Bilim ve objektiflik diye sunulan pozitivist, determinist, materyalist anlayışın hâlâ eğitim sisteminde cari olduğunu ve bu şuur süzgecinin tesiriyle muhafazakar ve Müslümanın da bu sakatlıkla malûl olduğunu üzülerek belirtelim. Modernizmin ilim anlayışıyla İslâmî eğitim verilmektedir. Ve ilahiyat ve Diyanetin yetiştirdikleri de reformist ve rasyonalist olmaktadır. Kurgulanmış mekanik kâinat anlayışına paralel kurgulanmış akıllar yetişmektedir. Birbirinin kopyası türünden, al birini vur öbürüne. Şahsiyetsiz, tarzsız, usulsüz kişiler, hocalar. Modern ve ilkel bir nesil doğduğunu, Cumhuriyetin şen sıpa tipinin bu şekilde sürdüğünü söyleyelim. Her insan ayrı bir şahsiyet olduğu gibi, öğretmen olanlar da şahsiyetleriyle tebarüz etmelidir. İdeolojilerin bırakıldığı günümüzde tekdüze bir eğitim mahsulleri olan öğretmenlere karşı eski kuşağın öğretmenleri daha farklıydı; hemen hemen hepsi nevi şahsına münhasır idi, kimi fanatik tutkulu veya takıntı derecesinde olsa bile eğitme biçimleriyle şahsiyetleri arasında ilgi vardı. Tarzı, üslubu vardı. Şimdi bunlar da kalmadı. Seksen sonrası 24 Ocak Kararları ve kapitalist sistemle entegre olma çabaları sonucu hızla otomatlaşmış bir nesil doğdu. Ak Parti’nin de, bu sürece uyumu ile meyveleri verildi. Buna sebep olanlar da şikâyet eder hale geldi; ama çözüm üretemiyorlar, çapları ve kadroları müsait değil. Yani onlar da seri malı olmuşlar. İnsanın hamle ve değişim gücüne (önce içte inkılap, sonra dışta inkılap) saygı duyuyoruz. Ve ortamın buna müsait olduğunu ve davet ettiğini müşahede ediyoruz. Bu da müsbet bir gelişme. Robotlaştıran eğitimden kurtulmalıyız. FETÖ’nün okulları buna misaldir. Pink Floyd’un hicvettiği fabrikadan seri mal üreten gibi nesiller çıkaran, robotlaştıran eğitimdir. Devlet, kendi siyasi emellerini değil, düşünme alışkanlığını kazandırmalı. Benimsetme ve şartlanma değil, irfanı ve sır hikmetini tanımak ve milletini sevmek, nefsin esaretine karşı, ruh ve kalp özgürlüğünü bilmeyi öğretmelidir… Hatta öğretmeli değil, hissettirmeli, yaşayışıyla vermeli. Bunları verse yeter: “Kendini tanı”. İnsan ve bilgi ilişkisindeki çarpıklık üzerinde de durmalıyız. Bilgiyi varlığın dışında bırakmak, insan var oluşuyla ilgisini kesmek. Bilgi için bilgiyi aramak, hatta çıkar ve sömürge için bilgiyi amaç görmek, teknolojik üstünlüğe sahip olmayı (bilgiye sahip olarak) kendi üstünlüğü olarak görmek ve öbür medeniyetleri sömürü ve zorbalığa layık, gelişmemiş, geri kalmış insan soyu olarak görmek. Bütün bunlar Batı’nın kibri ve maddeyi kutsamasına yol açmış, ilahî olanı red için insanı merkeze koyarken (hümanizm, insan hakları, özgürlükler vs.) aslında insandan ziyade maddeye değer vermiştir. Derinliğine insan özüne değil de, maddeyi tasarruf eden teknolojiyi icad eden genişliğine insana değer vermiştir. Bilim de değerini buradan alır ve bu açıdan kutsanır, sanki değer yargısı gibi değer görür. Tabiî kendi tekellerinde olduğu müddetçe. Öğrenmek kişinin kendi kendine var ettiği bir olgudur. Peygamber sözünde, “Ya öğreten ol, ya öğrenen; üçüncüsü olma” şeklinde öğrenme teşvik edilmesine rağmen, modernizm öğrenmeyi de metaya çevirmiş, kişinin varoluşuyla ilgisini kesmiştir. Hayatın mânâsı laboratuvar ortamlarından çıkmaz. Metalaşmış bilgi ile de hakikate ulaşılamaz. Ancak kendimizi ve kâinatı irfansız-hikmetsiz tek düze tanımış oluruz. Aslında Batı’nın bilim ve teknik algısıyla eşyanın hakikatine ters düşülmüş oluyor. Bugün Batı’nın bin bir akıl harikası keşifleri yanında “neden buhran içindedir?” diye düşünmek gerek. Maddî keşifleri onlara niye bıraktığımızı da. Zira İslâm’ın altın asırlarında durum böyle değildi. Fikir ve irfan derinliği olan, insan ve kainat tasavvurumuzun işaret dilini oluşturan BD-İBDA dünya görüşü, mekanik düşünmeye alışanlar tarafından yadırganır, ters gelir; kafa konforunu, şablonları ve ezberleri bozduğu için. Halbuki insan kelimelerle düşünüyor ve düşüncede ne kadar ufku genişse hürriyetine ve insanî özüne o kadar yaklaşıyor. Birbirine zıt kelimeler bile “zıtların birliği-kesrette vahdet” esprisi içinde Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası” ve öbür eserlerinde işlenir. İnsanın özüne, varlık hikmetine göre geniş bir bakış açısıyla özgürlük alanı açılır. Fakat mekanik düşüncenin dar kalıplarını aşma çabasında olanlara hitap eder ve onu kendi oluş orijinalliğine davet eder.  Baran Dergisi 568. Sayı  

Haberler
Carlos Uyarmıştı! Bu Kez Lübnan Hedefte
Carlos Uyarmıştı! Bu Kez Lübnan Hedefte
İsrail İstihbarat Bakanı Katz, İran'ın Lübnan'da gelişmiş bir füze tesisi inşa ettiğini savunarak "Askeri harekata girişip onlara engel olacağız, tıpkı Suriye'de olduğu gibi. Çok daha geniş ve güçlü bir saldırı olacak, bu kez tüm Lübnan hedef alınacak" dedi.
Baran Dergisi'nin 570. Sayısı Çıktı!
Baran Dergisi'nin 570. Sayısı Çıktı!
Yahudiyi yenmek, ancak İslâmda yenilenmekle kabildir. Bu meseleyi derdimizin 570. sayısında değerlendirdik ve “Bâtıl da olsa dininin yol gösterdiği İsrail” manşetini attık.
Düşmanın Silahıyla Silahlan Yani İnan!...
Düşmanın Silahıyla Silahlan Yani İnan!...
Yahudi’ye baktığımızda görüyoruz ki; onların en büyük silâhı, bâtıl da olsa inandıkları dinî sabitleridir ve düşmanın silâhından daha üstün bir silâhla silahlanmak için, hak din olan İslâm’a inanmaktan başka bir çare yoktur!
Ölüm Odası B-Yedi: Tarihçi Emin (Rehber-i...
Ölüm Odası B-Yedi: Tarihçi Emin (Rehber-i...
Salih Mirzabeyoğlu’nun dergimizde tefrika edilen, dünya ve kâinat plânını farklı bir veçheden ve farklı bir üslupla ele alan eseri Ölüm Odası B-Yedi’nin 395. bölümünün alt başlığı “Tarihçi Emin (Rehber-i İttihad Mektebi)”...