Yazarlar
Tüm Yazarlar
Aynaların Türkiye’ye Hıncı

Son yıllarda çevremizde cereyan eden hadiseler karşısında Türkiye’nin takındığı tavır ve tutum ne kadar da gerçeklikten uzak ve çocukça, farkında mısınız? PYD-PKK’nın Türkiye’nin Suriye sınırında kurmayı planladığı devlete karşı, “güney sınırımızda ‘seküler’ bir Kürt devleti kurulmasına asla müsaade etmeyiz.” diyen lâik Kemalist devlette milletvekilliği yapan siyasetçimiz de var, Barzanî’yi Irak’ın kuzeyinde kalkıştığı bağımsızlık referandumundan dolayı İsrailci olmakla suçlayanımız da... Cereyan eden her hadise, bir bakımda kendi görüntümüzü seyretmemize vesile teşkil eden ayna hüviyetinde oluyor. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olanlar, ayna da gördüğü suretin yalnız ama yalnız hakikat olduğunu bilir ve ayna ile polemiğe girmek yerine, kendisinde gördüğü eksik ve yanlışları düzeltmekle meşgul olur. PKK-PYD’nin kurmak istediği devlet ve Barzanî’nin bağımsızlık referandumu, aslında bir bakıma Türkiye’nin güney sınırındaki iki farklı aynadan bizim kendi yansımamız. Büyük analistlerimiz her gün televizyon ekranlarına çıkıp diyorlar ya; “birinci dünya savaşından sonra bu bölgede sınırlar, ilerleyen günlerde yeniden parçalanmaya ve kaosun devamına yönelik olarak kurgulanmış” diye. İyi de, Türkiye Cumhuriyeti’nin sistemi ve devletiyle beraber aynı kurgunun bir parçası olarak tezgâhlandığını niçin görmüyorlar? Bilhassa Devlet-i Aliyye’nin bakiyesi olan toprakların aynasında, hoşumuza gitmeyen her ne görüyor isek, onun aslında bizim aynadaki aksimiz olduğunu anlamak gerçekten de bu kadar güç mü? Suçu devamlı olarak başkasında aramak, başkasını eleştirmek, başkalarının muhasebesine girişmek bizim meselelerimize çözüm getirmediği gibi, işin esasının da gözden kaçmasına ve çözümsüzlüğe sebeb oluyor. Dedik ya çocuk gibi diye... Kırılan bardağı yere düşürenin, çocuğun beyan ettiği gibi oyuncak ayı olmadığını biliyoruz değil mi? Yoksa bilmiyor muyuz? Habis İdare Ruhu Açık açık izah edelim. Bugün hiç kimsenin beğenmediği, hani herkesin Batılılar tarafından, onların çıkarına göre içe ve dışa doğru sakat bir şekilde dizayn edildiğini kabul ettiği Ortadoğu ülkeleri var ya, işte Türkiye Cumhuriyeti de, tıpkı o ülkeler gibi aynı dönemde, bu sistemin parçası olarak, devleti ve sistemiyle beraber “aynı el tarafından kurgulanmış” bir ülkedir. Bu sebeble, mevcut statükoyu korumak suretiyle bölgede cereyan eden hadiselerde, Türkiye, figüranlıktan öte hiçbir rol üstlenemez. Son senelerde bu vaziyetin farkına varılıyor ve bilhassa müşahhas plandaki idare şekline yönelik olarak çeşitli değişikliklere gidiliyorsa da, Türkiye Cumhuriyeti’nin “habis” idare ruhu olduğu gibi yerinde duruyor. Hâl böyle olduğu için de, bilhassa dış politikamız, hadiseleri teshir edici olmak yerine karşı tarafı suçlamak, öfkelenmek, bağırıp çağırmak üzerine kurgulu. Vicdan müessesesi açısından da hep karşı taraf suçlu olduğu için, biz hep masum(!)uz da. Bugün Cumhurbaşkanından Başbakana, vekillerden yazarlara kadar birçok kesimin temsilcisinden şu ifâdeyi duymak mümkün; “Şartlar Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor.” Bu ifâde esasında Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun otuz yıl önce ortaya koyduğu bir tesbit. Bugün birçokları bu ifâdeyi rahatlıkla kullanıyor; fakat “Türkiye tarihî misyonunu üstlenmeye hazır mı?”, “rejim bu misyonu yerine getirmeye uygun mu?”, “Türkiye kendi içinde bu misyonun gereği olan ahlâk, adalet ve kültür gibi şartlara haiz mi?” gibi sorular sorulmuyor. Sorulmadığı için de ne cevab verilip gerçekle yüzleşiliyor, ne de bu misyonun karşılanması için gereken şartların ne olması gerektiği ve nasıl yerine getirileceği hususunda çalışmalar yapılıyor. İş slogan zaviyesinden yürüyüp gidiyor... Nasılsa hep karşı taraf suçlu ya... İBDA Mimarı Mirzabeyoğlu “Şartlar Türkiye’yi tarih’i misyonunu üstlenmeye zorluyor.” derken, tüm bu soruların yanıtlarıyla beraber, üstlenmek zorunda olduğumuz misyona uygun misilsiz devlet modelini de geliştirerek, sözün havada kalmasına müsaade etmiyor oysa ki. Beşerî olan her şeyin altüst olduğu dünyada ve Türkiye’de mevzu kadın-erkek meselesi olduğunda namus kumkuması olan aydınlarımızın, fikir mevzu bahis olduğundaki fahişelikleri de ayrıca bir yazı konusu.  Türkiye’nin ve Devlet-i Aliyye’nin bakiyesi olan topraklarda meydana gelen hadiseler şartları belirlerken, içeriden ve dışarıdan gelen müdahalelerse zorlamayı ifâde ediyor. Tüm bu şartların zorladığı misyonsa, İslâm Birliği’nin kurulması olarak karşımıza çıkıyor. İslâm Birliği nasıl mı kurulacak? E tabiî bu da karşı tarafın suçu, biz masum(!)uz ya.  Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Bugün Barzanî’ye İsrail ve PYD-PKK’ya ABD ile iş tuttuğu için kızıyoruz. Peki biz bugüne kadar ne teklif ettik, ne vaad ettik, neye davet ettik de icabet etmiyorlar diye kızıyoruz? Bu iki yapı da, yarın referanduma gitse ve özerk bir şekilde Türkiye’ye bağlanmak istiyoruz dese, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna göre üniter devlet oluşu dolayısıyla bunu peşinen reddettiğini biliyor muyuz? Hadi daha öteye gidelim ve Türkiye Cumhuriyetine dahil olsunlar diyelim. İyi de niçin? Bizim neyimiz var ki, bu adamlar bize dâhil olsunlar. Erbil ve sair şehrin meydanlarına “Atatürk heykeli dikmekten” başka, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti kime ne teklif ediyor ki, sonra bir de herkese kızacak hakkı kendisinde buluyor. *** Başyücelik Devleti, kuruluşuna göre “Birleşik Devlet”tir. Anadolu merkezli olan bu devlet, bütün İslâm Âlemi’ni bir bayrak altında toplamayı hedefler. Bu yüzden aynı zamanda hilâfet devletidir ve kuruluşunun tamamlamasının şartı, hilâfet devletinin haiz olması gereken şartları taşımasıdır. Devlet olarak hilâfet devletinin taşıması gereken şartları haiz olduktan sonra, gerekirse beyâtını almak adına “zor kullanmak dâhil” her metoda başvurarak İslâm Birliği’ni tesis eder. Milliyetçilik Anlayışı Kürt Barzanî, “Türk”iye Cumhuriyeti’ne neden bağlansın? Kürt-Türk kardeştir palavrasının artık bir hükmü olmadığı açık değil mi? Kız aldık verdik seviyesinde bir devlet politikası olmayacağına göre, Anadolu’nun ve hinterlandının etnik yapısının böylesi bir milliyetçilik anlayışıyla yönetilemeyeceği anlaşılmıyor mu? İslâm ordularının Anadolu’yu fethi ve farklı kavimlerden insanların Müslüman olarak bu topraklara yerleşmesinden sonra, birçok millet İslâm potasında erimiş ve böylelikle “bir” olmuştur. Ne var ki Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber insanımızın biricik ortak paydası olan İslâm’ı reddederek, ulusçu bir anlayışa yönelen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Anadolu’daki ahengi bozmuş ve bugün muhatabı olduğumuz bir çok sıkıntının da tohumlarını ekmiştir. *** Türkiye, bugünkü rejim anlayışı dolayısıyla gayr-ı mütecânis/heterojen bir devlettir. Yeni bir anlayış ve yeni bir bakışla merkeze alınan paydayı değiştirmek ve yeniden İslâm’a iltica ederek mütecânis/devlet ve milletin birbirlerinde tam ifadelerini buldukları bir devlet olmaktan başka bir çaresi de yoktur. Arab Baharı’ndan başlayarak Anadolu’ya dayanan Siyonist-Emperyalist saldırının bertaraf edilmesi için, Anadolu birliğinin tesis edilmesi her geçen gün daha çok ehemmiyet kazanıyor. Büyük Doğu-İBDA ideolocyasının milliyet anlayışında ortak paydada İslâm vardır. Bu bakımdan Başyücelik Devleti, millet hakikatini reddetmeyen ümmetçi bir devlettir. “Başyücelik Devleti”, alt başlık olan bir ulusu değil, üst bir başlık olan Müslümanı millet olarak tanımlar, ümmetçidir. Bu bakımdan gerçekten Anadolu ve İslâm Birliği’nin tesis edilmesi noktasında samimiysek, mevcut sistemi ve Büyük Doğu-İBDA’nın teklif ettiği “Başyücelik Devleti” modelini korkmadan, çekinmeden konuşmak ve tartışmak zorundayız. Gözü Yenilemek Aynı aynaya şimdi bir kez daha bu gözle bakalım. Barzanî mi, yoksa biz mi kabahatliyiz? Esad, Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, İran, IŞİD, PYD-PKK ve İsrail mi kabahatli, yoksa biz mi kabahatliyiz? Evvelâ teşhisi doğru koymak lâzım. Tüm bu saydığımız ve saymadığımız ülke ve grublara ömür boyu kızsak da, suçlasak da bir şey değişmeyeceğini artık anlamak gerekmiyor mu? *** Barzanî, İsrail ile iş tutarak hata yapmıştır. PYD-PKK’da, Kürtleri bin yıla yaklaşan ulvî misyonundan saptırıp, Batılı efendilerine, tıpkı Kemalistlerin bizleri peşkeş çektiği gibi, mayın eşekliği yaptırdığı için kabahatlidir. Beşar Esad, içinde bulunulan şartları doğru şekilde okuyamadığı ve Siyonist-Emperyalistlerin istediği gibi bir iç savaşın çıkması için ateşe körükle gittiğinden dolayı suçludur. İsrail, Müslümanlara ait olan topraklarda işgalcidir. Amerika, Müslümanların petrolünü sömüren bir hırsız ve katildir. İngiltere ve Fransa ise işgâl ettikleri topraklardan çekilirken, sınırları Türkiye’ye hizmet edecek şekilde değil de, kendi çıkarlarına dönük olarak çizdikleri için ayıp etmiştir. İnanın ki, bunları böyle söyleyerek değil bir, bin ömür geçer gider de, biz bir adım bile mesafe alamayız. Mesafe alamadığımız gibi, yarın bunların hepsi birleşip üzerimize çullanmaya davrandığında da, kötülemeye ve karşı tarafa kabahat bulmaya devam ederek tarih sahnesinden silinip gideriz. ​Baran Dergisi 558. Sayı  

Burma’da Neler Oluyor?

Burma’da diğer adıyla Birmanya (Myanmar)’da neler olduğundan bahsetmek istiyorum. Burma, nüfusunun yüzde doksanın üzerinde büyük bir çoğunluğu Budistlerden oluşan bir ülke. Tarihî olarak bu inanç, barış dini diye bilinir. Bir gelenek olarak şiddete karşı oldukları kabul edilir. Buna mukabil Budistler arasında da aşırılar, Budizm fanatikleri vardır. Bilinenin aksine Budizm’in çok agresif ve saldırgan olan mezhepleri vardır. Burma’da yaşananlar Budistlerin saldırgan mezheplerine mensup olanlar tarafından gerçekleştiriliyor. Rohingya ise Burma’da Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu, Müslümanların yaşadığı bir bölge. Beş yıl önce de tıpkı bunun gibi hadiseler yaşanmıştı. Bu insanlar Hindistan asıllı Müslümanlar. Burayayıllar önce gelmişler ve Burma’da yaşamaya devam ediyorlar. Sürekli takip ediliyorlar, baskı altında tutuluyorlar, vatandaş kabul edilmiyorlar ve devletin hedefindeler. Esasında Burma Asya’nın önemli ülkelerden birisidir. Önemi şuradan gelmektedir; bağımsızlıkları için İngilizlere karşı savaştılar. II. Dünya Savaş’ı esnasında Japonlar da İngilizlere karşı onlara destek verdi. Savaştan sonra bu mücadelenin neticesinde bağımsızlıklarını kazanmayı başardılar. Burma’da, Cumhuriyet rejimine geçene kadar askerî bir yönetimi vardı. Belki muhteşem bir yönetim kuramadılar, ama bağımsız bir devlet kurdular. Mesela Türkiye II. Dünya Savaşı öncesinde bağımsızlığını kazandı; fakat daha sonra kaybetti. Buna karşın onlar bağımsız kalmayı bildiler. Bu nasıl oldu ve devamında hadiseler nasıl gelişti? Burmalılar bağımsızlık için mücadele ederken, İngilizler, enteresan bir şekilde bir anda bölgeden çekilerek Burmalılara bağımsızlıklarını verdiler. Aynı zamanda, İngilizler ülkenin Doğu sınırlarına, yani Müslümanların yaşadığı bölgelere, hem Müslüman sayısının artması için Müslümanları ve hem de gerilla savaşı verebilecek unsurların oluşması için bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı da diğer inançlardan olan azınlıkları yerleştirdiler. İngilizler daha sonra sahayı Amerika’ya yani CIA’ya bıraktı. O gün bugündür bölgede savaş açık bir şekilde devam ediyor. Rohingya kurtuluş cephesini hepimiz çok iyi biliyoruz, fakat bu hareketin arkasında kim olduğu hakkında kesin bir malumatım yok. Netice olarak süren bu savaş sebebiyle binlerce sivil Müslüman zarar görüyor. Her ne olursa olsun, kesinlikle Burmalıların, Rohingyalılara yapmış oldukları saldırıları haklı göremeyiz, kimse göremez. Ama şunu söylemek istiyorum ki, bu mesele göründüğünden çok daha karmaşık ve teferruatlı bir mesele. Şunun üzerinde özellikle duruyorum; Burma’da bağımsızlık için yapılan silahlı mücadele gerçekten önemliydi, belki bağımsızlıklarını kazanmalarındaki tek sebep değildi, ama en azından bunun için savaştılar. Bugün ise iktidar bir takım Budist fanatiklerin elinde. Bunlar ise Rohingyalı Müslümanlara acı çektiriyorlar. Burma’da askerî yönetimin sona ermesinde Nobel Barış Ödüllü, Su Çi isimli kadının önemli bir rolü var. Senelerce Batı’da kalmış ve döndüğünde Burma rejimine karşı mücadele etmiş bir kadın. O görünürde devlet başkanı pozisyonunda olmasa da, reelde ise devletin idaresini elinde bulunduruyor. Seçilenler onun tarafından yönlendiriliyor. Şimdi bu idare, Rohingyalıları öldürüyor ve vatanlarından çıkarıyor. Maalesef bu hadisenin Rohingya kurtuluş cephesinin, Burmalıları hedef almasından sonra alevlendiği, bunun üzerine Rohingyalılar üzerinde müthiş bir baskı ve işkencelerin başladığı söyleniyor. Burma, topraklarında yaşayan insanlara zulüm eden ve baskıcı tek Asya ülkesi değil ve öte yandan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından senelerce baskı altında tutulmuş bir devlet. 1962 senesinde idareyi ele alan askerî yönetimin başındaki General Ne Win, anti-emperyalist bir insandı. İngiliz ve Fransız sömürgeciliğiyle mücadele etti; Amerika’nın Vietnam’a müdahalesine karşı çıktı. Bölgede yaşanan çatışmalar oldukça üzücü. Çok uzun yıllardır o topraklarda yaşayan Müslümanlar hayatta kalabilmek için topraklarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Ayrıca çatışmalar, hadiseler hakkında hiçbir söz söyleme hakkı olmayan insanlar tarafından derhal manipüle edilmeye başlandı. Gerçekten Rohingya kurtuluş cephesinin ne yaptığı ve arkasında kim olduğu hakkında bir bilgim yok. Tek bildiğimiz Rohingyalıların haklarını müdafaa etmeye çalıştıkları. Açıkçası bu hadisenin başka eller tarafından yönlendirilmesinden de korkuyorum. Rohingyalıların topraklarını terk ederek göç ettiği en önemli ülke ise Bangladeş. Hindistan ile senelerce sınırlar konusunda anlaşmazlıklar yaşamış bir ülke. Bu problem senelerce devam etmişti. Müslümanların çoğunlukta olduğu bir bölgeden bahsediyoruz; tüm İslâm coğrafyasında olduğu gibi orada da sorunlar hiç eksik olmuyor. Bütün Müslüman ülkeler emperyalistlerin işgaline uğramış vaziyette. Libya’da çatışmalar körüklendi, ülke işgal edildi ve parçalandı. Cezayir bölünmedi; ama çatışmalar yaşandı, yaşanıyor. Suriye karmakarışık bir hâle getirildi. Tüm bölgede, Suudiler tarafından yetiştirilen sözde Müslümanlar, emperyalistler ve Siyonistler tarafından kullanılıyor. Benzer örnekleri Güney Amerika için de verebiliriz. Zamanında birçok Venezüellalı çatışmalar ve hayat şartları sebebiyle Kolombiya’ya kaçtı. Bunların bazıları CIA tarafından silahlandırılıp militarize edildi. Tıpkı Burma’daki gibi ayrılıkçı gruplar hâline getirildiler. Birçok silahlı örgüt emperyalistler tarafından cesaretlendirilip kullanılmıştır. Umuyorum ki, Burma’da böyle bir durum söz konusu değildir ve ben yanılıyorumdur. Tüm tarihî hadiseler gösteriyor ki, emperyalistler dünyanın kendi dışında kalan tüm bölgelerinde, böyle hadiselerin olmasını sağlayarak daha rahat yönetmeyi ve sömürmeyi arzu ediyorlar. Bunun önüne geçebilmek için tek çare insanların haklarının iade edildiği bir düzen tesis edebilmek ve bu düzenin tesis edilebilmesi için Türkiye çok önemli bir konumda.   Allahü Ekber 15.09.2017 ​Baran Dergisi 558. Sayı

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu- VI

Beyaz Horoz Metaforu Çevresinde Horoz (خوروز): 819… İBDA Mimarı’nın “Furkan -Lûgat-ı Salihûn-” isimli eserinden: Tahiyyat- Selâmlar. Duâlar. Hayır duâları. Mülk, beka ve devamlılık. Malikiyet: 819: Hatir- Muhataralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse… Tedaisi, Yine İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “MALİK TEŞKİLÂTI. (Hafiye Teşkilâtı: 866: Husrev-Hükümdar, şâh… Tenvit-Niyet Etmek: 866: Rüsuh-İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Yerinde sağlam, sâbit ve devamlı olmak. Maharet. Meleke. “Adlî Tıbb”…)… Tedaisi, yine “Ölüm Odası”ndan: “MALİK-İL MÜLK-Bütün sahibliklerin sahibi; Allah’ın 99 güzel isminden biri…” Not: Allah Resûlü (SAV) ve Hazret-i Ebu Bekr (R.A.) arasındaki mağara dostluğu… Sevr Mağarası… İslâm düşmanlarından korunmak için mağarada gizleniş… Allah Resûlü “uyku” hâlinde… Hazret-i Ebu Bekr (R.A.) ise, bir delikten sızan yılanın sızmasını engellemek derdinde… Ayağı ile kapattığı delikten yılan onu ısırıyor ve dayanamayıp gözlerden akan yaş Allah Resûlü’nü uyandıracak şekilde mübarek yüzlerine damlıyor… Allah Resûlü’nün Hazret-i Ebu Bekr (R.A.)’a zikir talimi vs… Hafî / gizli zikir… Nakşiliğin başlangıcı…  Daire sırrı… Üstad Necip Fazıl, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Üçışık Hazretleri’ni Başbuğ Veliler Halkasının 33. ve sonuncusu olarak mühürler… İBDA Mimarı’nın son dönemlerde sıkça atıf yaptığı “Mehdiyî hamil on süvari” hadîsi hatırda!.. Efendi Hazretleri’nin Hilafet merkezi Osmanlı Devleti’ndeki saygın yeri ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki konumu… Sonrasında Üstad Necip Fazıl’ı cemiyet meydanından çekip alışı ve ardından onu tekrardan İslâm Ümmetine takdimi… Üstad Necip Fazıl’ın ruhuna üflenen Büyük Doğu ve ardından İBDA’nın zuhuru… Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’de kuruluşundan tam üç yıl önce, yani Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından tam altı yıl sonra İtilâf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması… Söz konusu Antlaşma adını, son müzakerelerin ve imza töreninin gerçekleştiği Paris’teki Sevr banliyösünden alır… Sevr ve Fransa-Paris’e dikkat!.. Daha sonra, İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devlet’i arasındaki savaş hali 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile sona eriyor... Ardından Hilafetin kaldırılışı ve hezimet ve rezilet!.. Ahbes’e lanet! Hadsiz hesapsız!.. Tedaisi, İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “Cem-i Ezdad-Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 1923: Cumhuriyet’in kuruluş tarihi… “Kültür Davamız” için Üstadım’ın kıymet hükmü: “Bu kitab, Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi ve ilk çileli nefs murakabesi eseridir!”… Fransızca, Zebre-Zebra, beyaz üstünde siyah çizgili hayvan. “Dil, lisân”: 214: Bürü-Tuva dilinde, “Hep. Tam. Her”… Cevn-Siyah. Beyaz: 59: Mehdî… Burka-Taşlı yer: 309: Hurufiye-Harfler ilmi. “Ulum-u hafi; gizlilikler ilmi, ebced tevafukları. Kamer menzilleri. İlm-i Ledün”… İBDA Mimarı: “Nakşi sırrıdır kavgam!”…  Not: Yer altı dünyası denilince ilk akla gelen mafya, gangster, kabadayı, külhanbeyi, dolayısıyla da horoz!.. Yunan mitolojisinde sembolü horoz olup da ismi görünmez olan ve kendisine Sicilya civarını yurt edinen, yer altı ve ölüler dünyasının hükümdarı olarak bilinen Hades hatırda!.. Yer altı ve ölüler dünyasının görünmez hükümdarı olmak?..  Tedaisi, beden; gizli!.. Tedaisi, bedene; kurbanlık deve!.. Tedaisi, beden terbiyesi ve nefs terbiyesi!.. Tedaisi, Şeriat ve Tasavvuf… Tedaisi, “Ölüp de ölmemek sırrı” (Şehid) ve “Ölmeden ölmek sırrı” (Veli)… Not: Horoz borcu, aklın hakkını vermek mânâsını mündemiç bütün bir insanlık dünyasının “felsefe taşı” mahiyetinde! Dik (ديك): Horoz: 65… Necîb- Soyu temiz. Asilzâde. Cömert. Güzel huylu ve ahlâklı: 65: Yedan: Eller. İki el… Babeyn- İki kapı. Dünya ve ahiret: 65: Nevcah- Bir makam ve memuriyete yeni geçmiş olan.  Tahta yeni oturmuş… Tedaisi, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi ve Sokrates’in miras bıraktığı horoz borcunu topyekûn insanlık adına bir miras olarak üstlenen ve hassaten Sokrates’in üzerinde yoğunlaştığı saf aklı/selim akıl istikametinde gaye noktasına erdiren kişi olarak İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu! Dîk (ديك): Horoz: 34…  Keyd- Tuzak. Kötülük, hile. Menetmek. Kusmak. Cenk etmek, döğüşmek. Karganın ötmesi: 34: Kevh- Gâlib olmak… Tedaisi, “her şey galibine tâbidir!”… Ruh ve nefs arasındaki kavgada galib olan ve olacak olan sadece ve sadece ruhtur… Tedaisi, Üstad Necip Fazıl’ın Çile’sinden: “Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! / Heybem hayat dolu, deste ve yumak. / Sen, bütün dalların birleştiği kök; / Biricik meselem, Sonsuza varmak...”… Ruh kazansa da kaybetse de galibtir… Tedaisi, El Galib, Esmâü’l-Hüsna’dan!  Arabça Lûgatta dîk, (çoğulu, diyeke ve edyâk) horoz mânâsınadır. Kelimenin iştikakında çok önemli olduğunu düşündüğümüz beyaz horoz ile karşılaşmak mümkün.  Meselâ dîk-i ebyâz kelimesi, Arapça lûgatta “cennet’te bir kuş” mânâsınadır. Dîk-ül-arş ise, “sidret-ül-müntehâ’da bulunan ve bağırtısiyle Cennet’teki meleklere namaz zamanını bildirecek olan tavus şeklinde bir melek” mânâsında… Tedaisi, Miraçnâmelerde adı Keyâyil veya Nîkyayil olduğu belirtilen “arş horozu.” Hazret-i Ebu Hureyre (R.A)’dan rivayet edilen bir hadîs meâli: “Miraç’ta bir melek gördüm horoz yüzlü ve biçimli idi. Çok büyük bir başı vardı. Bu baş Arş-ı Ala ile bir olmuştu. Ayakları yedi kat yerden aşağı idi. İki kanadı vardı ki onları açınca maşrık (doğu) ile mağribi (batı) dolduruyordu. O meleklerin makamı Sidretül Münteha idi. O melek’in vücudu beyaz inciden ve ibikleri kızıl yakuttan yaratılmıştı.” Yukarıdaki hadis pek çok Miraçnâmede geçmektedir. Miraçnâmelerde geçen “arşın horozu” bahsi bizce, horoz borcu mevzuunda önemli ipuçları içermektedir. Beyaz horoz mevzuuna “arş horozu” üzerinden bir sonraki yazıda da devam edilec          ektir. Not: Diyanet Vakfı tarafından neşredilen İslâm Ansiklopedisi / Mi’rac maddesi Miraçnâmeler hakkında ayrıntılı ve doyurucu bir bilgi içermektedir. İlgililer müracaat edebilir. Not: Allah Resûlü tarafından Miraç’ta görüldüğü ve makamları sidretül müntehada olduğu rivayet edilen vücudu süt beyaz ve ibikleri kızıl yakuttan yaratılmış horoz yüzlü ve biçimli bir meleğin çok büyük bir kafaya sahib olduğu, bu melek veya horozun kafası arş-ı âlâda ayakları ise yerin yedi kat altında olduğu, iki kanatlı olan bu horoz yüzlü meleğin kanatları açıldığında ise doğu (maşrık) ve batının (mağrib) doluluk keyfiyetine kavuştuğu sözkonusu… Tedaisi, Lakabları “Horoz-Kabadayı” olan Hazret-i Halid bin Velid (R.A.)’ın nesebinden İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin temsil ettiği mânâ üzerinden sembolleştirdiği “Abdülhakîm Koltuğu” ve “Üç Işık”...  İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası B-Yedi” isimli eserinden: “Esseyyid Abdülhakîm Arvasî: 566: Süruş-Melek. Cebrail Aleyhisselâm… KANDAL-Büyük başlı. “Üstadım’ın Bahriye Mektebi’ndeki -Koca kafa- lâkabı hatırlanmalı. (Kan-Dal): 184: MEHDÎ Salih İzzet Erdiş…” Beyaz horoz… Her şeyden evvel beyaz mücerredin rengidir… Daha önceki yazılarımızda üzerinde durduğumuz veçhile, “Mirzabeyoğlu hükümdardır” çerçevesinde düşünüldüğünde ilk akla gelen, Üstad Necip Fazıl’ın Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na bizzat söylediği: “Mücerred fikir istidadı tamam!” Not: Ayaklar, baş ve kanatlar çerçevesinden bakıldığında, ince bir bakışla beş köşeli bir yıldız (tedaisi, Kayan Yıldız Sırrı!) veyahut da adam kadmon (tedaisi, İnsan-ı Kâmil), kaba bir bakışla ise artı veya haç yâni Hıristiyanlığın simgesi olarak da kabul edilen, fakat çok eski çağlara ait olduğu düşünülen ve hassaten paganistlerin kullandığı bir sembol olan, yani birbirini dik kesen iki çizgiden ibaret bir sekil ortaya çıkmaktadır… Bu şeklin ezoterik kültürlerin merkezî sembollerinden kadüse ve ankh ile de ilişkili olduğu pekâla düşünülebilir… Birbirini dik kesen iki çizginin şekli kabaca artı (+) şeklindedir. Artı, “toplama” mânâsı üzerinden cem-topluluğa, dolayısıyla da muktedirlik makamı veya alanına işaret ediyor olabilir… Haç üzerindeki cezalandırma yöntemini de yine bu muktedirlik makamı ile ilişkilendirmek mümkün gözükmektedir… Diğer taraftan, fonotik açıdan artı kelimesini eski Yunanca’da arete kelimesi ile ilişkilendirmek istediğimizde ise karşımıza çok daha farklı pencereler açılmaktadır. Meselâ arete, eski Yunancada erdem diğer bir ifadeyle de ahlâk mânâsınadır ve bu, “bir şeyin yetkinliği” anlamına gelmektedir. Eski Yunan kültüründe kendine uygun olan işi yapana, kendine özgü işlevi yerine getirene arete’si olan, yani yetkin olan, erdemli insan denilirdi. Meselâ; bıçağın arete’si iyi kesmektir, çünkü bıçak bu amaç için imal edilmiştir… İnsan söz konusu olduğunda ise erdem şu şekil tanımlanmaktadır: “İnsana özgü faaliyet türü, hareket, büyüme, üreme değildir, çünkü bunları başka hayvan türleri de gerçekleştirir. İnsanın erdemi, aklı en yüksek düzeyde kullanmasından ve geliştirmesinden ibarettir”… Bıçak örneği esprisinin bizdeki tedaisi, Yağmurcu’nun ünlü ve büyük savunmasından: “Ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser, isteyen adam!” Erdem kavramını felsefede ilk kullanan kişi Sokrates’tir. “Her varlığın kendine özgü fonksiyonunu en iyi biçimde yerine getirme” anlamına gelen erdem sözcüğü Sokrates tarafından insan ve insanın etkinliklerini ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bu bağlamda Sokrates’e göre “erdem, insanın kendisine özgü ve uygun olanı gerçekleştirmesidir”… İBDA külliyatından biliyoruz ki, “her davranış aynı zamanda ahlâkî bir davranıştır.” Yine İBDA külliyatından biliyoruz ki, “insan, varoluşunun hakikatini yakalamak için dünyaya gönderilmiştir” ve “varoluş, oluşta kendini idrak etmektir.” Var oluşun hakikati?.. Bu mevzu, “herkesin hakikati kendine” esprisi üzerinden, “hakikatin hakikati nedir ve kimde tecelli etmiştir?” sorusuna ve oradan da “Hakikat-i Ferdiye” bahsine kadar uzanan bir dava olarak İBDA külliyatında gayet güzel bir şekilde izah edilmiştir… Allah, hatası sebebiyle Hazret-i Âdem Aleyhisselâmı dünyaya gönderirken, “varlık bütünü” çerçevesinde Halifeliği görünsün diye göndermiştir… Diğer taraftan, yine İBDA külliyatında sıkça tekrar edildiği üzere, “Her dünya görüşü aynı zamanda ahlâkî bir görüştür” ve; bütün bunların süzüldüğü “Mutlak Hakikat” olarak da, Allah Resûlü’nün şu hadîsinde toplu (meâlen): “Ben ahlâkî yücelikleri tamamlamak için gönderildim.” Eflatûn’a göre insan ruhu üç kısımdan oluşmaktadır: 1-Alt düzeydeki iştahların ruhu, alt karın bölgesinde yer alır. İlkesi akılsızlık ve dünya arzularıdır. Erdemi ise ılımlılıktır (ölçülülüktür). 2-Diyaframda yer alan yüreğin ilkesi öfke, erdemi ise yürekliliktir (cesaret). 3-Baş kısmında yer alan ölümsüz tin; ilkesi akıl yürütme ve erdemi bilgeliktir. Üç parçanın ayrı ayrı erdemleri “bilgelik, cesaret ve ölçülülük” olup bunlar gerçekleştikten sonra, üç parçadan meydana gelen bütünün ahenk içinde olması hâli ise adalet erdemine karşılık gelir. Söz konusu dört erdem Antik Yunan Kültürü’nde Kardinal Erdemleri olarak bilinir.” Not: Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, yeni insan yeni nizam hasreti çeken insana hitab eden bir bir ruh ve fikir sistemidir. İBDA Mimarı’nın 2014 yılında Haliç Kongre merkezinde vermiş olduğu “Adalet Mutlak’a” Konferansı’nda, meâlen, “Yeni dünya düzeni kurulacaksa, biz de diyoruz ki, buradan başlasın!” sözü hatırda! Not: Eski Yunan mitolojisinde Kronos ile Rheia’nın (tedaisi, zaman ve mekân, yeryüzü ve gökyüzü, ratk ve fatk, kaos ve kozmoz, ruh ve beden, ruh ve akıl, duygu ve düşünce, fail ve münfail, melâike ve meleke, erkek ve kadın, Adem ve Havva vs.) çocukları olan Zeus, Poseidon ve Hades eski Yunan’da bütün varlığın aralarında pay edildiği üç büyük tanrı olarak kabul edilir. Gökyüzünün ve yeryüzünün efendisi olarak Zeus tüm tanrıların en kudretlisidir. Poseidon denizler, depremler ve atların tanrısı, Hades ise yeraltı dünyasının hükümdarıdır. Ölüler imparatorluğunun efendisi olan Hades, dünyanın yeraltı zenginliklerinin de bekçisidir. Tanrılar gibi insanların da nefret ettiği Hades, ölüleri acımasız bir şekilde esir tutar ve hastalık ve acı yayar. İBDA Mimarı’nın Esatir ve Mitoloji’sinden: “Zeus- Poseidon- Hades / kainat imparatorluğunun / üç efendisi- üç kardeş… // Zeus gökyüzünün / Poseidon denizin / Hades ölüler diyarının… // Titanlara karşı savaştı / Kykloposlar onu donattılar / sihirli bir miğferle / onu GÖRÜNMEZ kılan //… // HADES- ismi GÖRÜNMEZ anlamında / ama kaçınılırdı bu isimle anmaktan / korkulurdu öfkesini uyandırmaktan / hüsnü tâbir kullanılırdı bu yüzden / ZENGİN lâkabı kullanılırdı / hem yerin işlenmiş toprağının / hem de topraktaki madenlerin / tükenmez zenginliğe atıf / PLUTON- zengin mânâsında / Hades’in ritüel lâkabı / çoğu kez elinde / bu zenginliğin alâmeti / BEREKET SEMBOLÜ BOYNUZ…” Not: Kykloposlar?.. Yunan mitolojisinde, alnının tam orta noktasında tek gözü bulunan devler… Daha evvel Gudde-i Sanavberî (epifiz bezi veya kozalaksı bez) yazı dizimizde, hadîsle sabit, iki kaş arasında bulunan nefs ile ilişkilendirerek mevzuun aslında üçüncü göz, kalb gözü veya kâmil nefs, diğer bir ifadeyle de insan-ı kâmil ile ilişkilendirilebileceğine değinmiştik. Not: Zeus farklı lehçelerde Zan, Dan, Dios olarak geçer. Mitolojide adaletin sembolü olarak bilinen Zeus, terazi sembolü ile gösterilir. Çoğu kez davranışlarında diyalektik (ikilem/karşıtlık) olan bir tanrıdır. Zeus’un doğuşuyla ilişkili tüm mitoslarda babadan kaçırılan bebeğin Girit Adası’ndaki İda dağında Dikta adı verilen mağarada büyütüldüğü anlatılır… İsmi görünmez anlamında olan Hades ise, yeraltı dünyasının tanrısı olarak bilinir ve sembolü horoz’dur… Not: Zeus’un adaletin sembolü olarak terazi ile sembolize edilişine dikkat!.. Terazide aslolan terazi kefelerini (ruh ve beden!) dengede tutan veya terazi iplerini kendinde toplayan halka (“zıtların birliği” mânâsına küllî ruh!) keyfiyetini haiz horoz istinadıdır. Aynı şekilde, diyalektik, diğer bir ifadeyle de ikilem veya karşıtlık üzere oluşuna da dikkat!.. Her şeyin zıddıyla kaim olması esprisi!.. Bunun da, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı”na olan ihtiyacı göstermesi!.. En önemlisi de, İda dağı veya Dikta mağarasında büyütüldüğüne de hassaten dikkat!.. Adaletin adlî tıbbı, adlî tıbbın belirli bir ruh ve fikir sistemi veya dünya görüşünü tedai ettirmesi bir yana, bizzat terazinin, “zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı”na işaret ettiği söylenebilir. Ayrıca, terazi kefelerinin ruh ve bedenin dengeli bir şekilde geliştirilmesini önceleyen olduğunu ve bunun da, tam orta noktasında beliren topuzun, yani horozun küllî ruhu tedai ettirdiğini de söylemek gerekir. İda dağı ve dikta mağarası esprisi mevzuumuz açısından çok dikkat çekicidir. İda’nın ide’ye ve oradan fikre açılan bir kapı olarak belirmesi bir yana, Dikta’dan bir yönüyle Arapça ve Kürtçe horoz manasında olan Dik’e, diğer bir yandan ise, diktatör, diğer bir ifadeyle de hükümdarlık, dolayısıyla da horoz mevzuuna doğru evrilmesi mümkün gözükmektedir. Not: Hades… Görünmez olmak… Yeraltı dünyasının tanrısı… Tedaisi, beden; gizli… Mafya (Sicilya)... Kabadayı!.. Horoz! Not: Hades- Yeni olmak. Sonradan olma. Taze. Yiğit. Genç. Abdest almayı icabettiren hâl. Pislik: 512:  Müstebî- Esir eden… İki nur: 256+ 256= 512: Mezbuh- Kurban edilmiş: 256… İki Kurban: 756+ 756= 1512… Tedaisi, Büyük Doğu-İBDA! Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 62+ 129+ 322= 513=1512: Beşerî- İnsan hâllerine müteallik. İnsanla ilgili… Tedaisi, “Beşer zekâsının sekreteri İBDA!” Hades (Hads)- Sür’atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, reyini bildirmek: 72: Hads- Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür’at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak… Tedaisi, “İslâma Munatab Anlayış.” Mütefekkir Mizabeyoğlu: 760+ 332= 1072: Haste- İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş… Tedaisi, 21. yüzyıl İBDA çağı! Yezdan- Cenab-ı Hak: 72: Secde… Tedaisi, ledûn ilmi!   ​Baran Dergisi 558. Sayı

Zeybeğin Ölümü*

Üstad Necip Fazıl “Benim Gözümde Menderes” isimli eserinde Celal Bayar’ın şu sözlerine yer verir: “Fakat kaderin ne acı bir oyunudur ki, bütün hayatında meşruluğu bu ölçüde savunmuş, kanun içinde kalmak konusunda bu ölçüde titizlenmiş, milletten başka baskı kaynağı olmayacağına bu ölçüde iman etmiş bir devlet adamı, Anayasayı çiğnemek iddiasıyla darağacında can verdi!..” Üstad Necib Fazıl’ın tarih görüşünü “keramet çapında” olarak değerlendirir İbda Mimarı. Üstad’ın “Benim Gözümde Menderes” isimli eserinin her cümlesinin de, “bugüne” ışık tutan keramet çapında değerlendirmeler olduğunu görebilirsiniz. Menderes’in iktidara gelmeden, iktidara geldikten sonra ve idam edilmesine kadar yaşanan süreci, tüm teferruatlarıyla anlatmakla kalmaz, her biri bir fikir, siyaset ve aksiyon dersi olan değerlendirmeler yapar. Bu değerlendirmeler, o günleri sanki bugün değerlendirmiş gibi tazedir ve her kesimin alacağı pek çok dersi muhtevidir. Mesela, Demokrat Parti iktidara gelmeden evvel tesadüfen Maraş’ta karşılaştığı iki genç DP’liyle ilgili şunları yazar:  “Bir aralık Fevzi Lûtfi ve Samed’i alarak kimsesiz bir odaya çekildim ve tepeden inme sordum: — Demokrasi bir ideal değil, bir metottur. Sizin bu metot içinde güttüğünüz dünya görüşü nedir ve insanlarla mezhepler arası dost ve düşman kutuplarınız kimler ve nelerdir? Ve acaba bizim dost ve düşman kutuplarımızla alâkanız ne merkezdedir? İşte müzakere usulünü tâyin edici biricik vazediş budur! Demokrat Partiye fikir ve (doktrin) rengi verebilecek gençler arasında bu ikisinden daha yeterli bulunamayacağına göre, bana verdikleri cevabın sığlığı, onların da Celâl Bayar’dan ileriye bir fikir sahibi olmadıklarını ve partilerinden fazla bir şey beklemeye yer bulunmadığını gösterdi.” Üstad’ın DP’ye ve iktidar olduktan sonra Menderes’e bakışı, ne menfaat, ne ikbal, ne de başka bir şeydir: Bir dava adamının, davasının istikbali ve hali gereği, gerektiği yerde şiddetle tenkid, gerektiği yerde de yol göstericilik yapmasından ibarettir. Her karşılaştığı durumu davası lehine semerelendirme… Demokrat Parti’yi üç devreye ayırır ve şöyle değerlendirir Üstad: “Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950’de başlayıp 27 Mayıs 1960 darbesiyle sona eren tam 10 yıl 13 günlük iktidar hayatını, seçimlerle sınırlı üç devre içinde mütalâa etmek, son derece ayrıntılı çizgileri bakımından riyazi bir görüş olur. Birinci devre: 1954 seçimlerine kadar 4 sene... Hedefsiz Gayret Devresi... İkinci devre: 1957 seçimlerine kadar üç sene… Boşuna Zahmet Devresi… Üçüncü devre: 1960 baskınına kadar üç sene… Boyuna Gaflet Devresi…” Bu devreleri tek tek inceler ve bugün ders alınması gereken müthiş değerlendirmelerde bulunur. Bence en can alıcı bölüm şudur: “Adnan Menderes, iktidara erdiği ilk günden itibaren, halkın kendisini öc alıcı olarak gönderdiğinden habersiz, kusuriyle «inkılâp» dediği şeyin ne olduğundan ve onun başında Halk Partisini tasfiye memuriyeti bulunduğundan gafil, ona normal bir muhalefet partisi mahiyetinde hayat hakkı tanımıştır. Milletin, bir silkelenişte boynundan söküp attığı yılana, Adnan Menderes hiç bir hamleye aklı ve gücü yetmez demokrasi softalığı içinde, sadece uslu durmasını şart koşarak kafeste yer vermiştir. Böylece, ilk günden itibaren kaatilini beslemeye ve onunla demokrasi prensipleri üzerinde anlaşmaya yönelmekle intiharını kendi eliyle imzalamış; üstelik 14 Mayıs 1950 zaferinin bir inkılâp değil, basit bir seyr içinde hazin bir muvaaza getirdiğini, 7 yıl sonra anlaşılmak ve Onuncu sene nihayetinde de kafalara dank diye çarpmak üzere o günden belli etmiştir.” Nihayet, eserin sonunda, Üstad Necip Fazıl’ın yine bugüne hitap edici maddeler halinde sıraladığı değerlendirmeler:  “Nazik anlarda bir dostuna demişti ki, Adnan Bey: “— Kardeşim! Şu Ankara’ya bak! Şu ufka bak! Şu Mehmetçiğe bak! İhtilâl olacak diyorlar! Bu Mehmetçik mi bana ateş edecek? Ben ki, onun köyüne yolu götürdüm, suyu götürdüm, makineyi, işi, parayı götürdüm... Onun için, onun Ayşe’si için, Fatma’sı için, anası için, babası için neler yapmadım? Ben gecemi, gündüzümü, bunlara adamadım mı?... Bunlar mı ihtilâl yapacaklar?...” Bilmiyordu ki, sam yeli eserken sapsarı bozkırlara bakıp iç geçirerek köyünü ve tarlasını düşündüğü Mehmetçik, kılıç gibi, hançer gibi, balyoz gibi bir şeydir; ve anadan, babadan devralınan mutlak itaat, sorgusuz baş eğme hasleti yüzünden, kimin eline geçerse onun işini yapar... Ah Menderes, daha neler bilemedin sen, neler!.. Birincisi: Üzerinde toplanan bütün hıncın tam mânasıyle sivil olmandan ileri geldiğini bilemedin ve ona göre davranamadın! İkincisi: Harbiye’den başlayarak ordunun içine girmek, oraya yeni bir mâna, bir çift göz ve kulak yerleştirmek gerektiğini, yoksa orduyu müdahalesiz ve kendi başına bırakmanın onca bir nevi düşmanlık sayılacağını bilemedin ve ona göre davranamadın!.. Üçüncüsü: Tanzimat’tan beri gelen sahte inkılâplara “dur!” demeyi, bu dâvada asıl sorumlu Halk Partisini topyekûn eseri ve tesiriyle iptal etmeyi, Allah’ın sana biçtiği memuriyete göre Türk’ün ruh köküne dayalı gerçek inkılâbın ne olduğunu göstermeyi bilemedin ve ona göre davranamadın!.. Dördüncüsü: Toprak ve köylü sermayesine yönelici millî bir iktisad politikası takip etmenin, mason, Yahudi ve kozmopolitler elindeki karanlık sermaye merkezlerini kudurtacağını ve aynen olduğu gibi, seni zaif düşürmek için partini hiziplere böldüreceğini ve seni zıtlarınla halkalayacağını bilemedin ve ona göre davranamadın!.. Beşincisi: Hesap sormayanlara mutlaka hesap sorulacağını, üstelik, aynen olduğu gibi, kendisinden hesap sorulmayanın kendi öz suçuna hesap sormayana devr ve havale edeceğini, onu aslında kendi suçiyle suçlandıracağını bilemedin ve ona göre davranamadın!.. Altıncısı: Ruhlara hâkim olunmadıkça ve orada bir imar sahası açılmadıkça madde imarının basit ve haris gözlere mirasyedilik gibi görüneceğini ve içtimaî sınıfları yeni refah şartları istemeye doğru tahrik edeceğini, ortalığa bir açgözlülük havası yayılacağını ve bazı sınıfların bu hava içinde müthiş yağmacılık hissine kapılacaklarını ve haklarını gasbedilmiş sayacaklarını bilemedin ve ona göre davranamadın!.. Yedincisi: Tepeden ve etrafındaki zıt kutupları tasfiye ve tevsiye edip partini yekpâreleştirmeyi ve bu yekparelikle bütün aykırılıkların üstünden silindir gibi geçmeyi, tezatsız bir kadro kurmayı bilemedin ve ona göre davranamadın!.. Sekizincisi: Partisine bağlı milliyetçi ve mukaddesatçı gençliği kendi elinle boğmak yerine, ne yapıp, dere, tepe, bunları dörtlü ümit yaprağı ararcasına bulmak ve demetlemek icap ettiğini bilemedin ve ona göre davranamadın!... Dokuzuncusu: Sana hesap soranlara “asıl hesap soracak benim!” diye ölmeyi bilerek kahramanlaşmayı bilemedin ve ona göre davranamadın!..” Adnan Menderes’e Allah’tan rahmet, 27 Mayıs darbe sürecinde yaşananların da bugüne ibret olmasını dileriz. * Üstad Necib Fazıl’ın Adnan Menderes’in idamından sonra yazdığı şiir. ​Baran Dergisi 558. Sayı

Büyük Doğu’da Sanayi Davası -II-

Sanayi ve İdeolocya Yaşadığımız dünyada gördüğümüz her eşyanın, kendisini oluşturan veya kendisinin oluşturulmasını plânlayan bir felsefî arka plânı-dünya görüşü vardır. Bu en iptidaî bir eşyadan en karmaşık bir sisteme kadar böyledir. Bu durumda Sanayi gibi insan ve toplumu ilgilendiren bir meselede muhakkak bir dünya görüşü sahibi olunması gerekmektedir. Gerek sanayi oluşturulurken, gerekse sanayileşmeye başlarken ve sanayiyi dışarıdan bir yerden alırken. Nitekim önceki başlığımızdan hareketle; Batı Rönesans ve Reform hareketleri sonrası kendini yenileyerek kendine bir dünya görüşü oluşturmuş ve bu dünya görüşünün akabinde Sanayileşme gerçekleşmiştir. İdeoloji-dünya görüşünün tanımı şu şekildedir: “Fert ve toplum arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi... Ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi...” [1] Ferdin ve toplumun inşâı söz konusu ise ve madem sanayi ferdin ve toplumun inşasında önemli etkenlerden biriyse, sanayi ve sanayileşme de bir ideolojiye-dünya görüşüne dayalı olmalıdır. O yüzden eğer sanayi ve sanayileşmenin ilk adımı belli bir ideolocya sahibi olmak: “... evvelâ fikirde ağır sanayi hedefine ulaşmanın ve Avrupa’dan yedek parça beklemekten kurtulmanın yolu...” [2] Sovyetler Birliğinin kısa süreli sanayileşmesi bunun en bariz örneklerinden biridir. Fakat sanayi ve sanayileşme, özellikle millî ve yerlilik söz konusu olduğunda karşımıza önemli bir mesele dikilmektedir: Keşif ve eriş dehası. Bir milletin modern çağda ayakta kalabilmek, ilerlemek ve refahını sağlamak için en önemli unsurlarından birinin de sanayi olduğu aşikârdır. Bunun için de o milletin bünyesinden sanayileşmeyi başlatacak, ilerletecek keşif ve eriş dehalarının olması elzemdir. Meseleler zincirleme bir şekilde ilerlerken bu keşif ve eriş dehası da eğitim meselesini davet etmektedir. Bahsettiğimiz keşif ve eriş dehalarını yetiştirmek için de bir devletin eğitim sisteminin ve politikalarının yerinde olması gerekmektedir. Peki, bir devlet için eğitim nedir? Neden bir devletin eğitim-öğretim sistemi vardır? Her devlet, iyi-kötü, bir dünya görüşüne nispetle kurulur ve bu dünya görüşünün belli bir ideali vardır. İçinde barındırdığı fertleri bu ideal istikametinde yetiştirmek, rejimin bekası için olmazsa olmaz mevkiindedir. Bu yetiştirme ise ancak sistemli bir eğitimle mümkündür. İdeal meselesi ise bizi ideolocya bahsinin önüne getirmektedir: “Hani eşya ve hâdiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen, hasret, iştiyak, hayâl ve plânı gösteren ideolocyan ki, idealin bu iken, bütün oluş hikmetleri ve getirdiği ıstıraplarıyla birlikte “makine” bilmecesini buna göre çözerek, ideale bağlı ideal edinmişsin?...” [3] Elde ettiği farklı başarıların ve ilerlemelerin yanında sanayi ve teknolojide zamanının çok ilerisinde olan Nazi Almanyası bunun bariz örneklerinden biridir. Çünkü Adolf Hitler tüm Almanya’yı belli bir ideal etrafında halkalandırmayı başarmıştır. Yukarıda söylendiği gibi sanayi, Batının diğer devletler üzerinde hâkimiyet kurmasını ve kurduğu hâkimiyeti pekiştirmesinin de aracı haline gelmiştir. Bu mesele sadece iktisadî bir bakış açısıyla anlaşılıp, ele alınacak gibi de değildir. Sözgelimi bir ülke kendi ideolocyasını üretememiş olsa ama bugün Sanayi ve teknolojide Batı’dan daha ileri bir durumda olsa yine de bu onun üzerindeki Batı hâkimiyetinin son bulduğu anlamına gelmez. Günümüz Japonya’sı bunun örneklerinden biridir. Sanayide, teknolojide, bilimde vb. hemen her alanda Batıyı geçse de, her geçen gün ülkesinde Batı kültürü daha da hâkim olmaktadır. Bunun sebebi, kendisine Batı’dan gelecek olanı süzmeye, faydalısını alıp zararlısını atmaya, hepsinden öte yeni bir medeniyet inşa etmeye yeterli bir ideolocya-dünya görüşünden, şuur süzgecinden mahrumiyetidir. O yüzden sanayi ve teknoloji bugün kültür emperyalizminin araçları haline gelmiştir: “Bir ideolocya manzumesinin bünyeleştirilmesi gayesine bağlı olmayan, bilgi ve hammaddesine kadar dışarıdan gelen bir sanayileşme, eserin de insan üzerindeki tesirinden hareketle, kültür emperyalizmine açılmış bir kapıdır ve ideolojinin teknoloji üzerindeki rolünü anlamayanlara, teknolojinin üzerindeki etkisini anlatmak mümkün değildir...” [4] Görüldüğü gibi sanayi öncelikle bir ideolocya manzumesiyle çözülmeli daha sonra pratiğe dökülmelidir. Günümüzde –özellikle Büyük Doğu coğrafyasında- insan ve toplumu ilgilendiren birçok mesele gibi sanayi ve teknoloji meselesinin de bir ideolocyadan hareketle çözülmesi gerektiği anlaşılamamakta ve bu durum hüsranla sonuçlanmaktadır. Bu durumu halledecek yegâne terkibi hüküm şudur: “BİR TOPLUM KENDİ İDEOLOJİSİNİ ÜRETEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE kendi teknolojisini üretebilir” [5] Sanayi ve Kültür İlgisi “Sanayi–Teknoloji–Makine”nin olmazsa olmazlarından biri keşif ve eriş dehasıdır.  İnsan içinde bulunduğu çevreden bağımsız düşünülemez: “Kısacası; toplum, fertlerin demetlerinden ibarettir, kendisine katılanların “şahsiyetlerini kazandırıcı vasat”tır ve onun hamleleriyle yeni mayalara namzettir. “Fert-toplum” ikili münâsebeti de bu…”[6] Bahsedilen vasatın keyfiyetini belirleyen en önemli faktör ise o çevrenin kültürüdür. Ancak Sanayi ve İdeolocya başlığı altında ipuçları verildiği gibi öncelikle bir ideolocya olmalı daha sonra o ideolocyanın cemiyete hâkim konuma gelip yeni bir kültür vasatı oluşturması gerekmektedir. Bunun arkasından o cemiyet kendi sanayi-teknoloji-makinesini üretebilecek keşif ve eriş dehalarının yetişeceği bir vasat temin edecektir. Burada Mütefekkirin belirttiği şu husus da hatırlanmalıdır: “Ölüm Odası’nda ne yapmaya çalışıyoruz?.. Aslında sadece bu esere mahsus değil, bütün eserlerimizi de içine katarak söyleyebilirim; bir bakıma kendi rönesansımızı başlatmanın heyecanını duyurmaya çalışıyoruz… Bu da kendi değerlerimizi yenilemek anlamına gelir… Beş yüz yıllık çöküş ve çürümeyi tersine çevirmek gibi, zorların zoru bir iş… En genel anlamda, Batı karşısında “Doğu” diye anlayın. Mücadeleyi, dava ahlâkını, hep verici olmayı, başını bir gayeye adamayı, ilme, fikre, ideolojiye dayalı bir hareket tarzını yaşamak, yaşatmak, aşılamak…” [7] Günümüz İslâm ümmetinin veya “Doğu”nun kültürel mânâda bulunduğu seviye göz önüne alındığında, sanayi-teknoloji-makine alanında ilerlemenin sağlanabileceği kültür vasatının inşâsı için gereken “kültür” hamlesinin Rönesans çapında olacağı muhakkaktır: “Kültürel yaklaşım, özellikle geçtiğimz beş yüz yıl boyunca Batı’nın teknolojik yenilik üretimini hâkimiyet altına almasını anlamaya yönelik bir yaklaşımdır. Öyle görünüyor ki Rönesans kültürü, tıpkı modern hayatın diğer birçok yönünde olduğu gibi, teknolojik yeniliğe imza atan mucidin ortaya çıkmasında da bir dönemeç noktası olmuştur.” [8] Burada ele alınması gereken bir başka husus daha var; sanayi-teknoloji-makine’nin bir topluma getirdiği ve götürdüğü arasındaki münasebet. Giderek sanayileşen toplumlarda fertler teknolojiyle ne kadar içiçe olursa o derecede bireyselleşmekte, çevresinden kopmaktadır. Söz gelimi bir aile ve aile bağlarına çok önem veren bir topluma eğer televizyon girecek olursa, artık o aile kendi arasında iletişim kurmayı, vakit geçirmeyi kesmekte olduğu bilinen bir gerçektir. Bugün gelinen noktada artık fert ve cemiyet kendisini televizyonlarda ve çeşitli kitle iletişim araçlarında gördüğü hâl ve durumlara göre ayarlamaktadır. Burada televizyonun veya herhangi bir aletin hangi amaca hizmet ettiği de önemlidir. Fakat günümüzde menfi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı da bir gerçektir. Yine günümüz sanayi-teknoloji-makine’si her geçen gün ruhu derdest etmekte ve bunun neticesinde “ruhsuz” bir kültür vasatı oluşmaktadır. Oluşan bu vasatı şahsında billurlaştıran Sovyet astronotu Gagarin bunun en bariz örneğidir:   - “Fezayı dolaştım; Allah diye birşeye rastlamadım! Budala astronotun bu hudutsuz fikir sefaleti üzerinde durmaya değmez; fakat onu yetiştiren teknoloji dünyasının ötelere bakışını göstermek bakımından, bu anlayış, üzerinde ne kadar durulsa az denebilecek bir ehemmiyet belirtir.” [9] Ruh ve Sanayi Büyük Doğu’nun temel prensiplerinden biri olan Ruhçuluğun “eşya ve hâdiseleri kendi içlerinden çıkan kuru müşahede ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde göziyle görülmez ve ölçülemez müessirlere bağlamak” [10] ilkesinin görüneceği ve gösterileceği sanayi, teknoloji ve makinedir. Çünkü İbda Mimarından öğrendiğimiz veçhile “Sûretler olmadan mânâlar ebediyyen zuhur etmez.” Sanayi-teknoloji-makine mânânın zuhur edeceği birer surettir. Bu suret hizmet edeceği gayeye göre ulvî veya süflî bir mânâyı da haiz olabilir. Ama eğer ki, sanayi-teknoloji-makine bir mânânın sureti olmazsa kendini mânâ addettirebilir, yüzyılımızda olduğu gibi. O yüzden ruhun emri altına alınmalı ve ahiretin ekin tarlası vasfına kavuşturulmalıdır: “Madde ve onun mârifet kombinezonu olan makineyi ruhçu gözle görenler, onda, ruhun her şeyi kendisine tâbi kılıcı nakış ve damgasından başka bir mahiyet ve hüviyet bulamazlar.” [11] Bununla birlikte ruh su ise, soğukta donarak buz, sıcakta kaynayarak buhar [12] halinde zamanın ve mekânın şartları gereği farklı şekillerde kendini göstermektedir ve yine zamanın ve mekânın şartları gereği kimi zaman buhar kimi zaman buz ve kimi zaman farklı şekillerde her meselenin kendi usûl ve esasları göz önüne alınarak mevzu ve meselelere hâkim kılınmalıdır. Günümüzde ise ruh, varlığını “yokluğunun getirdiği buhran” ile tersinden göstermektedir. Ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi gören ve onu insanın bütün oluş ve görünüş sahasına perçinli bilen [13] BÜYÜK DOĞU-İBDA, neticeyi hiçliğe bağlayan ve hayattan kopan ruhçu görüşlerin aksine, insan ve toplum meselelerini bu zaviyeden değerlendirdiği gibi sanayi-teknoloji-makine meselesini bu zaviyeden ele alacaktır. Günümüzde insan ve toplumu ilgilendiren tüm meseleler, bu zaviyeden ele alınmadığı ve insan da ruhî bir varlık olduğu için fert ve cemiyet planına buhran hâkimdir. Bununla beraber Yüce Allah “Ben insanı eşya ve hadiseleri teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım” ve arkasında Gaye İnsan-Ufuk Peygamberin “Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” buyurması her Müslümanın üzerine bir misyon yüklemektedir. Bu misyona denk olarak sanayi-teknoloji-makine meselesinde de murada uygun bir çözüm teklifi olabilmelidir. Sanayi-teknoloji-makine’yi halifelik görevini yürüteceği mükemmel bir araç haline getirmelidir. Mükemmel olması ise hizmet edeceği “öteler” gayesinden dolayıdır. Tüm bunların “İslâma Muhatap Anlayış”tan hareketle yapılması izâhtan vârestedir. Varlık, ruha mukavemetle kendini insana empoze eder. Bu mukavemeti kavramak için insan, yapma varlık olan “tekniği” meydana getirir. [14] Sözgelimi Mikropları (varlığı) müşahede edebilmek için mikroskop (yapma varlık) meydana getirmesi örnek verilebilir. Bu misaldeki mikropları müşahede ruhî bir ihtiyaç veya arzu, mikroskop ise bu ihtiyaç veya arzuya cevap veren bir yapma varlık veya yapma varlığın meydana getirdiğidir. Fakat bu “yapma varlık” veya onun meydana getirdiği ruhun belirttiği ihtiyaç ve arzu sınırının ve amacının dışına çıkacak olursa kendisini amaç hüviyetine getirecek ve ruhu hadım etmeye başlayacaktır. Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin şu ölçüsü halimize gayet muvafıktır: “Bir şey cemiyette aşırıya giderse zıddına inkılâp eder.” Bu söze uygun olarak eğer sanayi-teknoloji-makinenin bir cemiyet içerisindeki yeri ruhun koyduğu “sınır” ve “gayenin” dışına çıkacak olursa, zıddına inkılâp edecek ve maksadı ruha hizmet, ruhun aradığı ötelere bağlı yüksek bir ideali gerçekleştirmek için bir araçken, artık öteleri hedeflemeyen, toprak seviyeli, idealsiz bir amaç haline gelir.  “Makine Etrafında Sanayi Anlayışı” başlığıyla devam edeceğiz...   Dipnotlar 1-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa –İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 94. 2-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa -İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 97. 3-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa-İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 111-112. 4-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa-İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 120. 5-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa-İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 117. 6-Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 138. 7-Şükrü Sak, Salih Mirzabeyoğlu İle Zindan Konuşmaları –Sohbet ve İntibalar-, 1.Basım, Çarpıcı Kitap, İstanbul 2015, s. 60. 8-George Basalla, Teknolojinin Evrimi, Trc. Cem Soydemir, 8.Basım, TÜBİTAK Yayını, Ankara 2000, s. 175. 9-Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış –Teorik Dil Alanı-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2015, s. 180. 10-Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 14. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2015, s. 367. 11-Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış –Teorik Dil Alanı-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2015, s. 179-180. 12-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa-İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s.95. 13-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa-İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 95. 14-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa-İntibâ ve İlhâm-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2013, s. 96. ​Baran Dergisi 558. Sayı

Rahatı Rahatsızlıkta Bilmek

Bir Müslüman’ın dünyada yalnız rahatı araması doğru bir hayat tarzı değildir. Zira Müslüman’ın asıl rahat edeceği yer bu dünya değil, öbür dünyadır, ebedî yurt ahiret yurdudur. Şu hadis biliniyor ama biz yine de hatırlatalım: “La rahate fid-dünya- Dünyada (Müslümana) rahat yoktur.” Hatta başka bir hadiste, dünyanın kâfirler için, ahiretteki azaplarına nisbetle, cennet olduğu ifade edilir. Dünyayı ebedî âlem gibi algılayıp bütün hesaplarını dünyaya bağlamak, dünya bâkidir mânâsına gelir ki, ne biz, ne de dünya bâki değildir. Bunu da herkes kabul eder. Fakat maalesef günümüzde rahatına düşkün Müslüman tipi, gerçek mü’min tanımıyla bağdaşmıyor. Bilhassa Ak Parti döneminde rahatına düşkünlükte artış olduğunu ve bunun da İslâm düşmanlarına birçok manevra ve fırsat verdiğini belirtelim. En son Fetö ihaneti de, “çocuklarımızın başına bir şey gelmez, rahat ederler” anlayışıyla onların okullarını desteklemenin bir neticesi değil midir? Hakkı ve hakikati göz ardı etmek ve sadece rahatımızı düşünmenin (buna bencillik de diyebiliriz) neticesi, rahatsızlık ve fenalık olarak 15 Temmuz’da bize geri dönmüştür. Yaptığımız hatanın ve bile bile aldanmanın vicdan azabı da cabası olarak. Aslında dünyada mutlak rahatı bulacağını sanan ve rahatı idealleştiren rahat edemez, huzur bulamaz. Çünkü bu anlayış hayatın hakikatine zıttır, insanın yaratılışına ve macerasına da zıttır. Çünkü hayat, kimse için dümdüz değildir. İnişler, çıkışlar, sıkıntılar ve dertler vardır. Beklenmedik kazalar, hastalıklar ve ölümler söz konusudur. Allah yolunda dertten (cihad vs.) kaçanlar ise, dünya yolunda nefsin binbir derdiyle boğuşmak zorunda kalırlar. “Allah’tan korkmayanı, Allah her şeyden korkutur” ölçüsünde olduğu üzere, kul artık her şeye şüphe ve korku içinde bakar. Öyle ki, evladından korkar, ticaret yapsa ortağından korkar, devamlı rızık endişesi taşır, hastalıktan korkar, komşusundan korkar vs. Bunları artırmak mümkün. Çünkü kalbi bir kere Allah korkusundan boşalınca, yasadışı hayat anlamını yitirmeye başlar. Ahiret inancı da olmayınca veya zayıflayınca insanın büyük meselesi olan ölümden de korkar hâle gelir. Bu korku Müslümanım diyende de var, çünkü birçoğu marka Müslüman’ı olmuş, rahata endeksli bir hayata alışmıştır. Ölüm yaklaşınca bütün keyif bitecek veya nasıl hesap vereceğim korkusu yakayı sarmıştır. Artık Allah’a kavuşma-visal olan ölümden nefret edilir hâl almıştır. Öyle ki, şehidlikten bahsedilmesini bile duymak istemez hâle gelinmiştir. Böyle Müslümanlar biliyoruz. Şehidlik nimetini külfet olarak görmek ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılmak Müslüman’a yakışmaz. Dengeyi belirten ölçü şu Hadiste görülür: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın.” Her ne kadar zahirinde kalıp derinine giremesek dahî S. Mirzabeyoğlu’nun Kayan Yıldız Sırrı eserindeki şu dizelerine de yer vermek istiyoruz: “Bu mahmurluk sırtımda kaplumbağa kabuğu Rahatı rahatsızlık şu dünyanın seyrinde Ah geçmiş ne gelecek şimdiyse uçan buğu Yollar ki bir birine kavuşmanın derdinde” Sadece rahatı arayanlar gerçek rahatı bulamazlar. İlâhî huzur, vecd ve sükûnet hâlinden (iç huzur) uzak kalırlar. Zira dünyanın ve nefsinin envai çeşit endişeleri arasında oradan oraya savrulurlar, âdeta dolap beygiri gibi dolanıp dururlar. Hâlbuki gerçek mutluluğu bulanlar, kader sırrına erenlerdir. Bir ölçüyü hatırlatalım: “Kader sırrına erenler rahattadır.” Bu şu demek; dünyada başına ne gelirse gelsin Allah’tan bilmek ve Hak yolda yürümekten hiçbir an geri kalmamak. Başına gelenleri de imtihan ve sabır olarak görmek. Zaten Müslüman hayatını bir gayeye (ahirete) göre değerlendirdiği ve canı da malı da emanet gördüğü için bunların kaybından da fazla üzüntüye kapılmaz. Artışından fazla sevinmez, eksilmesinden fazla üzülmez. Kader sırrı bu. Dünyanın karakteri, artma ve eksilmeye, sevinç ve tasaya uygun olduğu için kader sırrı hayatın realitesine daha uygundur. Ve bunu anlayan idrak sahipleri de dünyada rahata ererler, rahatsızlıkları rahat bildikleri için. Bu mevzuda dışımızdan biri olan Epiktetos’un, “İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar” isimli hoş bir kitapçığını da hatırlatalım. Demek ki iş bir algılama, bir ideoloji ve bunu hayat tarzına çevirme işidir. Ondan sonra her şey daha kolaylaşır. “Görelim Mevlam neyler / Neylerse güzel eyler” anlayışına erilir. Müslümanın hayatı sanatkârane ve kahramanca olur. Çünkü bela ve musibetleriyle, sevinç ve coşkularıyla her şeyi kıvamında karşılar. Ne çok sevinir, ne çok yerinir. Yüzü gülerken dudak kıvrımlarında dünyanın hüznünü taşır ve her dâim tebessüm eder. Çünkü dünyaya tepeden bakış hâkimdir. Geldiği âleme hasreti yüreğinde taşır ve her akıllı insan gibi bilir ki gideceğimiz yer orasıdır. Onun için yalan tesellilere (içki, uyuşturucu, kumar, dedikodu, gıybet, atalet vs.) aldanmaz, onları küçük ve süflî görür. Gözü ulvîde olanın süflîde veya sefahatte bir şey araması düşünülemez. Zaten sefahatte kim ne buldu ki, nefsinin açlığını artırmaktan başka, nefsini ve ömrünü boşuna tüketmekten başka? Sefahat demişken, bunun daha kötüsü sahte İslâmcılık ve nefsine göre fetva alıp yaşama ikiyüzlülüğünden de bahsedelim. Lafta Müslüman ama rahatının bozulmasını hiç istemez, dini de egosunun aracı yapar. Doğru Yol / Kurtuluş Yolu derdi taşımaz. Bu da bir sefillik çeşididir ve yerine göre içkiden, kumardan daha tehlikelidir. Çünkü imana taalluk eden bir yönü vardır. “İmansız İslâmcılık” tehlikesine kapı açar. Rahatına geldiği gibi şeriatın emirlerini eğip büker, türlü sapkın anlayışlara meyleder. Rahatına düşkünlüğe bir başka misali samimî fakat hâl olarak gayesinden uzaklaşmış tarikatlerden vermek istiyorum. Öncelikle şunu belirtelim ki, hakikî şeyh-mürid ilişkisi erdiricidir. Bunun tarihte birçok örneği olduğu gibi çağımızda da muhakkak örneği vardır. Çarpıcı ve orijinal bir misal olarak Esseyyid Abdülhakîm Arvasî ile Necip Fazıl’ın arasındaki ilişkiyi verebiliriz. Tasavvuftan maksat nefs tezkiyesi ve Allah’a ermek olmasına rağmen günümüzde birçok tarikata nefsî rahata ermek şeyh, tesbih ve cemaat havasıyla manevî tatmine kavuşmak için giriliyor. Burada tekâmül yok, donuklaşma ve rahatlama var. Hâlbuki tasavvuf “kal” değil “hâl” iken, rahat değil çile iken. Ve ondan sonra cemaatinin nüfuzuyla tatmin ve kalabalığıyla övünme-gururlanma başlıyor. Ve söz konusu tarikatlerde kalabalığın verdiği ticarî bir nüfuz doğuyor, şirketleşmeye ve holdingleşmeye gidiyorlar. Ve şeyhlik de (bu nüfuz ve ekonomik alanı korumak için) babadan oğula geçiyor. Hepsi sakat ilişkiler ve bunu ne müridi ne şeyhi sorgulamıyor. En başta bütün bunlar ahlâkî değil; ama herkesin rahatına geliyor. Bazı tarikatlerin Fetö’ye düne kadar “hocaefendi” dediğini ve hâlen Selefîlik çizgisiyle hoş geçinenler olduğunu biliyoruz. Sahte tarikatlerden bahsetmiyorum; samimî olanlardaki bu hâl neyin nesi diyorum. Gerçek tarikat değil, tarikat taklidi veya mürid taklidi oluyor. Tasavvufa ve gerçek tarikatlere duyduğumuz saygıdan bunları söylüyorum. Tasavvufun yüce katlarının, nefsinde kemal dikizlemelere alet edilmemesi açısından yani işi ayağa düşürmemek bakımından. Edeb ölçülerine sahip çıkmak her Müslümanın vazifesidir, duruşudur. Çile, İslâmî yolda bilinçlenme ve aksiyon demek olan “hâl” ifadesinin, çağımızın zihnî karmaşasına karşı (ki kalbler de bundan etkileniyor), Doğru Yol-Kurtuluş Yolu’nu parıldatan “İslâm’a muhatap anlayış” davası ile olacağı açıktır. Bu yol müridlik değil, müridliğin müridi mânâsındadır! Daha ilerisini de konuşmaya gerek yoktur. Esseyyid Abdülhakîm Arvasî’nin neden az müridi olduğunu da bu açıdan düşünmek lâzım.   Günümüzde rahat felsefesi, Modernizm-Kapitalizmin empoze ettiği bireysellik ve çıkarcılıkla beraber yürütülüyor. Herke, tüketim toplumunun bir ferdi olmaya yönlendirilir, ihtiraslar teşvik edilirken, doyumsuzluk ve mutsuzluk had safhada. Açgözlülük, kıskançlık, tamahkârlık, tüketmeye para yetiştirememe gibi sorunlar ve huzursuzluklar artmaktadır. Üstelik kapitalizmin doğası olan gelir dağılımındaki aşırı farklılıklardan dolayı mutlu azınlık (ruhî mânâda ne kadar mutlu ayrı bir konu) doğarken, çoğunluk ise birbiriyle didişmekte, geçim ve bütçesini denk getirme ile uğraşmaktadır. Ömrünü âdeta boğazına köleliğe adamaktadır. Bu insanın fıtratına da uygun değildir. Fakat ekonomik düzen bu çarka iterken, bu materyalist anlayışı da yerleştirmektedir. Yaşanmaya değer hayatı aramak yerine bu kısır döngüye kitleler mahkûm edilirken, güdücüler de bu bozukluğu düzelteceğine bundan nemalanmaya bakmaktadır. Yani bozukluk tepededir. Aşağıyı suçlamak çözüm değildir. İnsanları boğaz tokluğuna köleliğe razı eden ve devamlı arzu ve istekleri teşvik eden bir rejim var. İnsan, fıtratına uygun bir hayat tarzı neticesinde çile de çekebilir ve bundan mutlu da olur. Nasıl ki vatanı için, davası için savaşan insanların duyduğu hazda olduğu gibi. Öyle ki böyleleri öldüğü veya şehid düştüğü zaman aileleri onunla gurur duyabilmekte ve gözyaşlarının altında bu onur onların acısını hafifletmektedir. Fakat bir gaye, bir ideal uğrunda olmayan yani süflî yollarda başına bir şey gelen ise hepten yıkılıp gitmektedir. Hırs ve nefsaniyet kavgaları, içkiden doğan facialar, çetecilik ve türlü âdi suçlarda olduğu gibi. Şunu demek istiyoruz ki, Hak yolda çile ve ıstırab insanın fıtratına uygun olandır ve acılar insanı olgunlaştırır. Sadece rahatını düşünmek felsefesi insanı tehlikelerden mâsun (korunmuş) kılmaz. Çünkü hakkını (ister nefsinin olsun, ister Allah’ın ve cemiyetin olsun) aramayan daha büyük haksızlıklara ve zillete dûçar olur. “Aman rahatım bozulmasın” diyen ve pasif kalan, her türlü çirkefe ve dolayısıyla rahatsızlığa razı olmak zorunda kalır. Çünkü zalimler en başta onun yolunu keserler, savunmasız olduğu için. Çocuklarını yetiştirirken anne babalar, “iyi bir eğitim alsın, iyi bir mesleği olsun” diyorlar; fakat “iyi bir eğitim alsın, iyi bir insan olsun” demiyorlar. İstisnalar var tabiî, fakat geneli maalesef böyle. Çocuklar hocalarından da eğitimin amacı ve iyi insan olma ile ilgili bir şey alamıyorlar, çünkü onlarda da yok. Maalesef bu durum hocası ve talebesi ile birlikte çoğu İmam-Hatip’te de mevcut, hem de fazlasıyla. Çocuklar İmam-Hatip’ten nefret eder hâle gelmiş. Çünkü hocalar derslerini severek vermiyorlar, verenler ise azınlıkta. Çünkü her şey paraya bağlı. İlim-irfan için çalışan (bu bir idealdir) yok. İlim yapanlar da bunu para için yapıyorlar yahut etiket ve unvan için yapıyorlar. Bu da maddiyat demek. Aşksız, imansız, idealsiz ve kuru akılcı ilahiyat hocaları buna misal. Kızlar bile okulu bir dayanak olarak görüyorlar, kocasına dayanmak yerine diplomasına dayanmak için okuyorlar. Artık annelik ve ev kadınlığı bırakıldı. Anneler tarafından kızlarına annelik değil, meslek sahibi olmak öğütlenir oldu. Meslek sahibi olmak, para mânâsına geliyor. İnsanlar para uğruna yıprandı. Kendileri evli olan anne babalar bile kızlarına, mesleği olsun kocasının kahrını çekmesin, diyor; hâlbuki evlilik en basit mânâsıyla birbirinin kahrını çekmek iken. Bu kadar bencillik, tenakuz ve rahata (paraya) düşkünlük insanı rahatsız ediyor. Mecazî bir deyimle söylersek, böyleleri “beş para etmezler.” Çünkü hiçbir değer ihtiva etmiyorlar. Burada şunu da eklemek zorundayız. Ekonomik şartlar insanı bazı şeylere zorluyor. Geçim derdi ve pahalılık mevzu önemli. Onun için karı-koca çalışıyorlar. Ev kirası neredeyse birinin maaşını götürüyor. Bunun yanında insanlar lükse meraklılar. Bir de sosyal çevrenin baskısı var, onun evinde şu eşya var, benim evimde niye yok, diye. Fakat geçim derdi olan da olmayan da maddeci anlayışa teslim olmuş, madde peşinde bir hayat koşturmacasının kurbanı olunmuş, Dar gelirliler bir yanda, öbür yanda bir bolluk ve israf var. Meselenin aslı ahlâk mevzuuna geliyor ve zenginler gerçekten zekâtını verse yoksul Müslüman olmazdı hâkikatine çatıyoruz. Gençleri istikbal kaygısına mahkûm eden sistemi eleştirmeliyiz en başta. Çünkü onlara böyle bir ortam bırakıldı. Çoğumuz Fetöcüleri görünce ihaneti anladık, “namazında temiz insanlar” saflığından kurtulduk. Ancak, ortalıkta müptezel miktardaki bu gençler neyin nesi, bunları kim yetiştirdi. Hepsi birbirinin kopyası, bilgisayar internet düşkünü, aşk ve ideal yoksunu, varlık içinde sürekli aç, şahsiyet sahibi olamayan ve hepsi birbirinin kopyası bencil bir nesilden bahsediyorum. Aslında 12 Eylül’ün gençleri siyasetten ve toplumdan soğutma çabalarının neticesi ve Ak Parti döneminde zirve yapan bir nesil söz konusu. Ülkenin bağımsızlığı, Batı ile savaşımız ve en son Arakan’daki Müslümanların hâli bizi ne kadar yakından ilgilendiriyor? Bu soru hepimize. Ve ayrıca şu husus: Bu söz konusu gençliği yetiştiren anne babalar ne kadar suçlu? “Aman çocuğumuz rahat etsin. Bir şeye karışmasın. Bir meslek edinsin, para kazansın” anlayışı böyle bir nesil doğurdu. Tepedeki soyguncular ve koltuğuna yapışanların da bu husus işine geldi. Çünkü onlar için “nasıl bir nesil?” değil, “nasıl iktidar sürdürülür?” önemli idi. Ama sonuç ortada. Bundan ne iktidar partisi memnun (çünkü iktidarlarını iç ve dış düşmanlara karşı koruyacak bir gençlik yok), ne ana baba memnun, ne de gençler. Bu hayat tarzının son tahlilde kimseye mutluluk vermediği meydanda. Ruhsuz-imansız kadavraya dönmüş, kavruk ve fosilleşmeye yüz tutmuş bir nesil karşısında onları diriltecek ancak içten gelen fikir ve dinamizme sahip inkılap neslidir. Vakıa hâlinde örnekleriyle zuhur etmektedir. Zıddı olan neslin davet ettiği üzere, yeni nesil doğmaktadır. Anne babalar da suçlu demiştik. Hem çocuğunun bir dava ve ideal sahibi olmasını ve gerektiğinde risk almasını istemiyorlar, ama içten içe de çocuğunun uyuşturucudan homoseksüelliğe kadar çeşitli tehlikelere düşmesinden korkuyorlar. Hak yolda başa gelecek bir beladan (aslında rahmettir bunu 15 Temmuz’da gördük) korkar ve bundan kaçarken, bu sefer nefsin ve bâtılın bin bir belâsı ile karşı karşıya kalınıyor. Rüzgârdan kaçarken fırtınaya yakalanmak gibi. Ayrıca bu yolda şehidlik de elde edilemez, pisi pisine yaşayıp öylece gitmek var. Allah bunu kimseye göstermesin. Velev ki sonu çile olsun hak ve fazilet yolundan ayrılmamak öğütlenecek yegâne yoldur. Acaba buna hangi anne baba itiraz eder, ama bu hâl niye? Genelleme hatasına düşmemek için şu önemli noktaya da vurgu yapalım ki, insanların geneli maddî hayatına bakarlar. Fakat mühim olan güdücü konumunda olan entelektüel, öğretmen, yönetici, kanaat önderi, aktivist vs.nin aşk, ideal ve mukaddes sahibi olması ve topluma öncü olmasıdır. Fakat baş olması gerekenler baş vazifesini yapamadığı zaman (aslında günümüzdeki sorun budur), hayat boşluk kabul etmez gereği, ayaklar baş olmaya kalkar ki, ortalık kaos ve kakafoniden geçilmez. Görüntü biraz da budur. Fakat çokluk ve görüntüden ziyade, keyfiyete bakmalı. Ben yakinen inanıyorum ki, bu sancılı gidiş, ehliyet ve liyakate doğru evrilmekte, cemiyet hamurkârı çilekeş Necip Fazıl’ın, “ne sevgili, ne kardeş, yalnız iman ve fikir” deyişindeki güneşli günlere doğru gitmektedir. Tüm olumsuzluklar bunu ihtar ederken, oluş ve arayış sesleri daha yükselmekte. Menfîliklere takılıp kalan değil, müsbet şeyler peşinde koşanlardan olalım. Rahmetli bir baba tavsiyesi ile söylersek: Sen bildiğin doğrudan yürü, eğri belasını bulur.   Baran Dergisi 557. Sayı    

Atamız Bilir Atalarını, Biz Biliriz Ötelerini

Gündemimizdeki en önemli meseleler arasında Ehli Sünnet ve’l Cemaat yapılara ve hareketlere karşı yöneltilen sistemli saldırılar var. Hadiseler ABD’nin yaklaşık bir ay önce Kemalistlere ve mezhepsiz-müteşeyyî-selefî gruplara doğrudan saldırı direktifi vermesiyle başladı. İslâm ile “Peygamber ve Ashabının yolu/Ehli Sünnet ve’l Cemaat” manaca “aynı” olduklarından, Ehli Sünnet’e yapılan saldırıların kaynağı Ebu Cehil’in leş kokan ağzından çıkanlara kadar dayanıyor. Esasında tarikat ve cemaatler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan beridir düşman olarak görülmüşler; bunda da laik devletin refleksleri etkili olmuştur. Özellikle Nakşîbendiliğe yöneltilen namluların gerisindeki zevat çok iyi, hatta bazı Müslümanlardan daha iyi biliyor ki; Nakşî yolunun bir şeridi tasavvuf ve diğer şeridi şeriattır. Dolayısıyla İslâm ahkâmının Anadolu’da yayılması yolunda laik devlete karşı büyük bir tehlike arz etmektedir. O nedenle Allah düşmanı olduğu su götürmez kimselerin özellikle Nakşî cemaat ve tarikatlara saldırması da şaşılacak bir eylem değil; zira tapındıkları kişi “Şimdiye kadar bu milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihinlerde mevcut hurafeler kâmilen tardolunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkânsızdır. Türbelerden, yalancı evliyalardan, ölülerden istimdat etmek medeni bir heyeti ictimaiye için şindir (…) Bugün ilmin, fennin bütün şümuliyle medeniyetin muvahcehci şulebasında filen ve falan şeyhin irşadiyle saadeti maddiye ve maneviye arayacak kadar iptidai insanların Türkiye camiai medeniyesinde mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.” demiş ve “Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz.” kaidesini koymuştur. Ömrü boyunca da tarikat ve cemaatlerin kökünü kurutmak adına icraatta bulunmuştur; kılıç yoluyla temizleyebildiğini temizlemiş, sonra “anlayışı yıkmak” gerektiğini şeytandan daha iyi bildiği için laik devlet eliyle besiye yatırılan damızlık din adamları silsilesini başlatmış ve bunları Müslümanların üzerine salarak itikatlarına da musallat olmuştur. Asıl şaşılması gereken de, sırf Müslüman olduğundan ötürü dedesi, ninesi belki anası, babası, kardeşi türlü zulüm ve zorluklar çekmiş kişilerin devlet kadrolarına veya devleti tahkim eden noktalara yerleştikten sonra renk değiştirip bu zalimlerle aynı noktaya gelmesidir. Kimsenin bir cemaate sırf adı cemaat diye veya kendini Nakşî, Kadirî vesaire şeklinde tanımlıyor diye saygı duyması doğru olmaz; bilakis o cemaatin veya tarikatın Ehli Sünnet yoluna bağlılığı önemlidir. Bu bağı belirlemek haddimize olmasa da neye göre belirleneceğini söyleyebiliriz: Büyük Doğu-İbda İslâma muhatap anlayışı… Mesela FETÖ de kendine “cemaat” diyordu lâkin itikatları ve icraatları İslâm’a mugayirdi. O sebeple de ülkemizdeki İslâm düşmanları başta çekinseler de zamanla Fetullahçılara ısındılar, feraset sahibi Müslümanlar da onlara karşı mücadele ettiler çünkü iki taraf da onlardaki riyayı ve nifakı sezdiler. Mesela Çeçenistan’da Moskof hükümranlığını destekleyen Kadirî tarikatına Rusya neden düşmanlık etsin? Etmiyor aksine destekliyor da… Afganistan’da ABD’ye karşı cihad eden Ehli Sünnet ve’l Cemaat tarikatler (Nakşîler ve Mevlevîler) terörist ilan edilirken, bir takım Müceddidîler de NATO’ya itaat ettiklerinden devlette en üst noktalara getirildiler. Dolayısıyla bir hareketin veya cemaatin meşru kabul edilip edilmediği Ehli Sünnet yoluna bağlı olup olmadığına göre değiştiği için esasında bizi ilgilendirdiği gibi tersinden kâfiri, İslâm düşmanı rejimleri de yakından ilgilendirir. Ehli Sünnet cemaatlerin de bunun farkında olduğunu ve buna göre bir rota çizdiklerini umalım. Müslümanlar için şu anki hükümet yararlı olsa da ideal olan değildir ve devamlılığı tek bir şahsa, Recep Tayyip Erdoğan’a bağlıdır. Hiçbir Müslüman da sonsuza kadar kendine taban tabana zıt bir rejime razı olmaz, kendi rejimini ikâme için öyle veya böyle cehd eder. Zaten kendine tanınan belirli özgürlükler çerçevesinde sürekli aynı şeyleri yapmaya Pavlov’un köpeği de razı olmaz. Tarikatlere ve cemaatlere saldırılmasında; FETÖ’nün de “cemaat” olduğu, zamanla iktidara göz diktiği ve böylece dış güçlere uşaklık ederek ülkeyi kaosa sürüklediği; dolayısıyla diğer cemaatlere de devlette kadro açıldığı an böyle bir tehlikenin ve tehdidin devam edeceği fikri ön plana çıkıyor. Bu espiyonaj fikrinin patenti ise 15 Temmuz’dan önce de bu savı dillendiren Doğu Perinçek’tedir kuşkusuz. Fakat Doğu Perinçek’in veya bir başka Kemalistin, İslâm düşmanlığından dolayı, bunu söylemesi normal karşılanmalıdır. En önemlisi ve tehlikeli olan da “bizden” gözüken ama itikadının Kemalizmin tadilatından geçtiğini gizleyemeyen bazı kadroların bugün İslâm adına, bu topraklarda İslâm’ın korunmasına vesile olan tarikatlara ve diğer Sünnî yapılara bu argümanı kullanarak FETÖ’yle mücadelede “diversiyon” uygulamasıdır. Sebebini de demin izah ettik, özetleyelim: İtikadları Kemalizmin bir ürünü… Bu sapkınların mizacı Yahudilikten, taktiği Şia’dan, yüzsüzlüğü İngiliz’den, pervasızlığı da Bulgar komitacılarından farksızdır. Bahsi geçen zevatın küfrü içlerinde fokur fokur kaynadığından İslâm’a olan düşmanlıklarının açığa çıkarılması, hidrojen bombasının zemine değer değmez verdiği reaksiyondan çok daha hızlıdır; bakalım tesirleri sinek ısırığını aşacak mı? Bahsettiğimiz zevattan Don Kişot kılıklı bir yazar, kendi görüşündekilerin hislerini hülasalandırarak Yenişafak gazetesinde “Cemaatler Tehdit mi? Bu Tartışmayı Kim Yönetiyor?” başlıklı yazısında: “Şahsen, her devletin cemaatlere muhtaç olduğuna, cemaatlerin toplumu ayakta ve diri tuttuğuna, siyasi istikrarsızlık dönemlerinde bile toplumsal çöküşü engellediğine, bir zaruret olduğuna inanırım. Ancak cemaatler, iktidar talep etmeye başladığı, cemaat devlet hayallerine giriştiği anda tehdittir. Çünkü cemaat aklı, örgüt aklı devlet olduğu anda çöküş başlar, iç çatışma başlar, yıkım başlar.” diye yazarak sinsi sinsi cemaatlere gözdağı veriyor. Ve “cici” cemaat ile “cız” cemaatin arasındaki sınırı ne güzel özetliyor öyle değil mi? Ancak piyasada mebzul miktarda bulunan mahut şahıs ve benzeri sapkın görüşleri paylaşanların FETÖ’ye karşı anlayışlı davranmalarını nereye oturtacağız? Unutmayalım ki, FETÖ, küfre teslimiyetçilik ve yaranma zihniyeti sebebiyle memleketimizde kendine yer bulmuştur. Demek ki bu hazretlerin derdi müesses nizamın öyle veya böyle devamıdır ve gerçek mânâda terakkiye düşmanlıktır. Kendi nefslerine dokunulmadıkça iktidara o sapık gelmiş, bu müfsit çıkmış hiç önemli değil, makûl da olsa yeter ki Sünnî bir yapı olmasın! Cemaatlere ve tarikatlara saldırının arka planını göstermiş bulunarak Kemalistlere ve sabah namazına Yahudi şofarıyla uyanan zevata giriştikleri mücadeleyi kaybettiklerine dair müjdeyi verelim: Artık Müslümanlar adına her şeyi topyekûn kazanmanın vâdesi hulûl etmiş bulunuyor!   Baran Dergisi 557. Sayı    

Faize Dair Muhtelif Görüşler

Kilisenin faiz konusundaki tavrının değişmesinden itibaren faizin kaynağını, sebebini ve haklılığını açıklamaya çalışan teoriler ortaya konmaya başlandı. Önceleri faizi ahlâken mahkûm eden dinlerin ve felsefî ekollerin tesirini bir anda ortadan kaldırmak mümkün değildi. O sebepten faizi halkın ve devletin nazarında meşrulaştıracak bir terminolojiye ihtiyaç hâsıl oldu. Yahudilerin o devrin ticaret kentlerine gömülerek –başka bir iş yapmalarına izin verilmediğinden biraz da mecburen- para piyasasını ellerine geçirmelerine tepki olarak Thomas Aquinas’tan itibaren Avrupa’da faize bakışın yumuşadığını müşahede etmekteyiz. Protestanlığın iki büyük önderinden birisi olan Calvin’in yatırım finansmanına yönelik faizi caiz kabul etmesiyle birlikte, bilhassa Hollanda faizli işlemlerin cenneti haline geldi. 16. Asır boyunca Hollanda’ya müthiş bir para akını yaşandı. Devletin resmen faizi tanıdığı ve güvence altına aldığı bu ülkenin Avrupa’da bugün bilinen manada ilk merkez bankasını, Amsterdam Bankası’nı kurması tesadüf değildir. Hollanda’nın hâkimiyet sahasını dünya ölçeğinde geliştirme çabalarına İngiltere ve Fransa “Merkantilizm” ile karşılık verdi. İthalatı kısıtlayıp ihracatı artırarak ülke sermayesini artırma anlayışı şeklinde özetleyebileceğimiz Merkantilizm, faizi arazinin icarı ve gayrimenkullerin kirasıyla aynı hükümde ve değerde tutarak, “faiz de kapitalin kirasıdır” demekteydi. Ülke içi tedavülü sağlayacak, yatırımları hızlandıracak, devlet denetiminde bir faizi savunmaktaydılar. Fransa’da 18. Asırda neşet eden ve Merkantilizme karşıt bir pozisyonda duran Fizyokrasi’ye göre ise ancak toprak üretkendir. Şu halde rant temin eden bir toprak satın almaya yarayan bir meblağ ödünç verildiğinde bu rant kadar faize hak kazanmalıdır. Klasik iktisatçılardan John Baptiste Say ve Roscher, sermayeyi emeğe benzeterek işçinin emeğiyle kazandığı değere ücret denildiği gibi sermayenin üretime katılma payını da faiz terimiyle ifade etmek gerektiğini belirtmiş ve kredinin üretim araçları sağladığını, dolayısıyla faizin sermaye tarafından üretilmiş bir gelir payı olduğunu savunmuşlardır. Bu görüş sermayenin prodüktivitesi teorileri arasında yer almaktadır. Adam Smith ve David Ricardo gibi klasik iktisatçılar faizi, ödünç alanın paradan sağlayacağı kâr için ödünç verene ödediği karşılık olarak ele almışlardır. Klasik iktisatçılara göre faizin yasaklanması paranın gizlenmesine yol açar ve piyasada kredi ihtiyacı oldukça, faizin önüne geçilemez. Hükümet, paranın fazla olandan ihtiyaç sahibine akışını temin maksadıyla faizi serbest bırakmalı, kendisinin uygulayacağı bir politika faiziyle piyasa faizini denetim altına almalıdır. Ahlâkî temelin kalmadığı yerde gayet normal bir çözüm… Tasarrufun fedakârlığı ve aynı zamanda paranın sağlayacağı tatminden vazgeçmeyi gerektirdiği tezini ilk olarak ortaya atan Nassau Senior’ün görüşü, zenginlerin en küçük bir sıkıntıya katlanmadan tasarrufta bulundukları gerekçesiyle, birçok tenkide maruz kalmıştır. Bu sebeple Neoklasik iktisadın kurucusu kabul edilen Alfred Marshal, “fedakârlık” veya “el çekme” yerine “bekleme” ifadesini koymuştur. Bu ekolün bütün çözümlemeleri, faiz yoluyla piyasa dengesinin sağlanması üzerinedir. Marshal’a göre tasarruf eden bugünkü tüketimi gelecek bir güne ertelemiştir. Bunun için bir özendiriciye ihtiyaç vardır. Bu da faizdir. Önceleri J. M. Lauderdale tarafından geliştirilen sermayenin prodüktivitesi teorisine göre, verimlilik sermayenin tabiî bir sonucudur. Verimli olmayan sermaye düşünülemez; bilakis mutlaka verimli sahalara gitmeye çalışan sermaye vardır. Sermaye emek yerine ikame edilebilmektedir. Bu ikame olayı sermayenin de emek gibi değer ürettiğinin ispatıdır. Faiz kredi kullanımıyla elde edilen değer artışının karşılığıdır. Sermaye üretim artışına yol açtığından, bir değer ortaya çıkardığından, faiz hem haktır hem de kaçınılmazdır; yoksa sermaye hareketliliği olmaz. Marksizm’de faiz kesinlikle yasaktır; ancak Marks, işçinin sırtından kazanılan artı değer analizi merkezli bir iktisadî anlayış oluşturduğundan, sadece faizi değil, kârı da hırsızlık olarak görmektedir. Marksistlerin faiz konusundaki görüşleri özetle şöyle: «Faiz, artı değerin değişikliğe uğramış biçimidir. Üretim alanında gerçekleşen bir artı-değer parçasından başka bir şey olmadığı halde, paranın fiyatı gibi görünür. Bir kapitalist girişimci tarafından, bir sermaye sağlamak için ödenen faiz, o girişimcinin işçileri tarafından meydana getirilen toplam artı-değerin bir parçasıdır. Borçlanma, ona bu toplam artı değeri faiz yükünden daha büyük miktarda artırmak imkânını verdiği için girişimci tarafından gözden çıkarılan parçasıdır. Rekabetin gelişmesi karşısında, kapitalistler gitgide daha çok ek sermaye ararlar. Aynı zamanda, sosyal olarak merkezîleştirici bankalar fraksiyonu, her para meblâğının ek nakit sermayeye dönüşmesini mümkün kılar. Ortalama faiz haddi, yani âtıl olmayan para meblağlarının “normal oran”ı, nakit-sermaye arz ve talebinin dalgalanmalarıyla teessüs eder. Faiz, sermayenin öz nitelikleriyle ilgili bir şey olmayıp, bu para meblâğının kapitalize edilmesini (faiz ve kârın sermayeye eklenmesiyle kişinin tüm varlıklarını para cinsinden tasavvuru), cemiyetteki bütün emekçiler tarafından yaratılan artı-değerin bir kısmına sahiblenilmesini mümkün kılan belirli üretim ilişkilerinin sonucunu temsil eder. Böylece, burjuva toplumda, her geliri, ortalama kâr haddiyle kapitalize edilmiş, hayalî bir sermaye geliri olarak görme alışkanlığı yayılmıştır (örneğin, ortalama kâr haddi % 5 ise, 5000 franklık bir yıllık gelir, 100.000 liralık kurmaca bir sermayenin geliri olarak mütalâa edilir). Bu alışkanlık, burjuva ekonomistlerini, keza, sırf kendi sermayesiyle çalışan bir kapitalist nezdinde de, hem sermaye üzerinden bir faiz hem de kapitalist kârı ayırma fikrine sevk eder. Her kapitalist, kendi sermayesi üzerinden ortalama faiz haddi değil de, ortalama kâr haddi sağlamaya yöneldiğine göre, burada söz konusu olan ideolojik, yani kurmaca bir işlemdir, bir operasyondur. Bu alışkanlık, kâr teorisinin yerine faiz teorisini ikâme ederek, kâr probleminin yani sömürünün örtbas edilmesini mümkün kılar. » Avusturya ekolünden Böhm Bawerk’e göre ise insanlar genellikle günlük ihtiyaçlarını ön planda tutar ve geleceği küçümserler. Faizin modern iktisatçılar tarafından algılanma biçimi üzerinde büyük tesir doğurmuştur. Ona göre önemli olan bugünün ihtiyacı ve bugünün fırsatı olduğundan elde bulunan para, yarın ele geçeceği umulandan daha büyük değer taşır. Gelecekteki 110 liradan bugünkü 100 lira daha kıymetlidir. Şu halde bugünün hazır parası ile yarının belirsiz parası arasında bir acyo (komisyon hakkı) vardır ve bir zaman tercihi söz konusudur. Bugünkü malların ileriki mallarla mübadele edilebilmesi için bu acyo farkının kaldırılması gerekir. İşte faiz bu farkı ortadan kaldırmaya yaramaktadır. Böhm Bawerk, vade kaynaklı değer farklılaşmasının ne yönde tecelli edeceği kesin olarak bilinmemesine rağmen bunu sermaye sahibinin sabit bir fiyatla (faiz) ödüllendirilmesi gerektiği şeklinde değerlendirip tercihini tek taraflı olarak kullanmış, borçlunun karşılaşabileceği durumları hesaba katmamıştır. İslâm’da ise para ve mal piyasalarının değişkenliği sebebiyle vadeden doğan değer farklılaşması her iki yönde tecelli edebileceği ve bunu önceden kestirmek mümkün olmadığı için, iki tarafın da hakkını korumak amacıyla kendi cinslerinden vadeli para ve mal mübadeleleri yasaklanmıştır. Getirdiği “kalkınmacı” modelle 20. asrın iktisad anlayışlarına damgasını vuran J. M. Keynes’in “likidite tercihi teorisi”ne göre ise faiz, likit vasıtaları elde tutmaktan ve para biriktirmekten vazgeçirmek maksadıyla para sahibine ödenen bedeldir. Faiz, insanların günlük alışveriş ihtiyacı, ihtiyatlı davranma ve spekülatif kazançlar elde etme gibi amillerle tasarruflarını elde nakit olarak tutma arzularına (likidite tercihi) karşı bir tedbirdir. Kısacası faiz tasarrufun değil tasarrufu elde tutmaktan vazgeçirmenin bedelidir. Keynes’e göre insan, geliri ve hayat standardı tasarruf etmesine el verdiği zaman para biriktirebilir ve bunu faizi düşünmeden yalnızca kötü günler için yapar. Bu sebeple tasarruf herhangi bir karşılığı veya özendirici tedbir almayı gerektirmez. Keynes, klasik iktisatçıların tasarrufların artması için faiz hadlerinin de yükselmesi gerektiğine dair iddialarına şiddetle karşı çıkmış ve yüksek faizin yatırımları daraltarak halkın gelir seviyesini düşüreceğini, sonuçta da tasarruf kapasitesinin daralacağını savunmuştur. Keynes’e göre binlerce seneden beri devamlı yapılan ferdi tasarruflara rağmen dünyanın çektiği sermaye malları sıkıntısı eskiden araziye, şimdi de paraya verilen yüksek faiz sebebiyledir. Özetle Keynes, klasik iktisatçılardan ayrılarak, faizin tasarruflar için gerekli olmadığını savunmaktadır. O’na göre faiz yatırımları teşvik etmez, aksine engeller. Günümüzde kitle iletişim araçlarında sesleri yüksek volümle verilen, sıradan Batılı ve azgelişmiş ülke iktisadçılarına göre ise serbest piyasa ekonomisinde faiz, hayatî bir fonksiyona sahip olup kaynakların tasarruf ve tüketim arasındaki bölüşümünü tayin eder. Tasarruflar yine faiz mekanizması vasıtasıyla daha verimli alanlara yönelir. Kaynakların azaldığı durumlarda nisbeten verimliliği düşük olan yatırımlar tasfiye edilir. Faiz, paranın kiralanması karşılığında hak edilen bedeldir. Dar anlamda; ödünç fonlara uygulanan ve piyasanın belirlediği kira bedelidir. Bu bağlamda, fon piyasalarındaki arz ve talebe göre oluşur. Buna “borç faizi” de denir. Onlara göre faiz, para sahibine bağlı olmayan “gayri şahsî” bir gelirdir. Bu genellikle faiz haddinin piyasa koşullarına göre oluştuğunu, parasını ödünç veren kişinin bunda bir rolü olmadığını gösterir. Bir başka yönüyle faiz, mal ve hizmet kullanımını ertelemenin karşılığıdır veya öne almanın bedelidir. Yani, bugün ile gelecek arasındaki bağlantıyı sağlar. Faiz, konusu bir miktar paranın ödenmesinden ibaret olan borçlarda, alacaklının bu paradan mahrum kaldığı süreye ve belli bir orana bağlı olarak hesaplanan bir karşılıktır. Olayı hukukî açıdan değerlendiren bu tanım, faizin oluşmasına neden olan iki unsur; zaman ve faiz oranını ortaya koymaktadır. Birçok tanımda faizi, paranın kullanılma bedeli olarak görürüz. Bu tamamen doğru değildir. Çünkü ödünç verenin (mukriz) faize hak kazanması için borçlunun parayı kullanması şart değildir. Faizin doğumu için gerekli ve yeterli olan alacaklının bir miktar paradan belli bir süre mahrum kalmış olmasıdır. Bir alacağın faiz getirmesi için, paranın mülkiyetinin borçluya geçmiş olması ve belli bir süre sonra iadesinin şart koşulması gereklidir. (Bu bölümde Sosyalist Ekonomi Sözlüğü, Ekonomik Terimler Sözlüğü ve TDV İslam Ansiklopedisi’nden faydalandık) Baran Dergisi 555. Sayı

Denizi ve Denizciliği Sevdirmek İçin

İstanbul Üniversitesinde beş yıl denizcilik dersleri öğretmenliği yaptım. Öğrencilerime denizciliğin önemini anlatarak hem ülkemizin hem de İslam âleminin dünyanın dörtte üçünü kaplayan bu su kütlesinden daha fazla yararlanması gerektiğini yaşadığım örnekler ile anlatmaya çalıştım. Bunda ne derece muvaffak olduğumu mezun olan öğrencilerimin göstereceği performans belirleyecek. Gerçekten de halen taşımacılığın yüzde 75’inin üzerinden yapıldığı ve karayolu, demiryolu ve havayolu ile mukayese edildiğinde açık ara öndeki bu sektörün önemini anlatmak için sadece benim değil daha bir çok kişinin gayret etmesi gerekiyor. Şimdi yeniden gemilerde çalışmaya başladım. Her zaman yaptığım gibi yine ilk iş olarak gemi salonlarına denizcinin tarifinin yapıldığı yazımı asarak birlikte çalıştığım arkadaşlarımın mesleklerini severek yapmasına uğraşıyorum. İşte aşağıdaki bu metin denizciyi tarif etmekte olup birçok usta denizcinin değerli katkıları ile hazırlanmıştır. Yazının ilk hali bahriyede görev yaptığım bir amiralin babası tarafından hazırlanmıştır. Denizci kimdir? Denizcilik, Yaratıcımıza yakınlık, iman ve inanç mesleğidir. Denizcilik kendine has kutsal özellikleri olan asil bir meslektir. Nuh Aleyhisselâm’ın mesleğidir. Asalet soydan değil, iyi huydan ve temiz ahlâktan gelir. İşte denizcilik de böyledir, nezaket ve centilmenlik mesleğidir. Temizlik, intizam ve gönye mesleğidir. Örf, adet ve görgü mesleğidir. Üstün fedakârlık ve vefa gerektiren soylu bir meslektir. Denizcilik, Sancak gezdirdiği için şerefli bir meslektir. Yüksek ahlâk ve fazilet mesleğidir. Yurt dışında güzel vatanımızı onurlu bir şekilde temsil etme mesleğidir. Denizci iyi bir yurttaştır. Gittiği ülkelerde ülkesini temsil ettiğini unutmaz. O bilinçle hareket eder. Denizcilik kuvvetli bir şahsiyet ve liderlik mesleğidir. Gönülden birlik, beraberlik, sevgi ve saygı mesleğidir. Denizcilik her türlü yeniliği takip etme ve uygulama mesleğidir. Zira “iki günü bir olan, ziyandadır” buyuran şanlı Peygamberimizin (asm) sözleri ile hareket etmektir. Denizci her an kendini yeniler ve geliştirmeye çalışır. Çok değişik ve zorlu şartlarda görev yapma zorunluluğu dolayısıyla, denizci her şeyden evvel yürekli insandır. Cesurdur... Çünkü başka türlü denizlere kafa tutamaz o. Denizci yaşadığı ortama, yani gemiye ve çalışma arkadaşlarına karşı merttir. Sözünün eridir. Denizin kendisi de merttir. Yalanı affetmez, hemen yüzüne vurur... Denizci çalışkandır. Tembel denizci bir seferlik yolcudur... Denizci özlem adamıdır. Özler. Özlenir. Kavuşmanın ne güzel bir şey olduğunu ondan daha iyi kimse bilmez... Denizci duygu adamıdır. Şairlerin kıskanacağı, Allah’ın yaratmış olduğu en güzel manzaraları o görür. O yaşar ilk defa, görünen ve bir daha dünyada görünmemek fakat ahirette canlanmak üzere kaybolup giden güzellikleri denizlerde... Denizci bilgedir. Çok okur. Hatta yazar. Sürekli yalnızlığı, onu tefekkür ummanında bazen akıl almaz büyüklüğe eriştirir. Rabbimizin yarattığı tabiatın ihtişamı karşısında kendini aciz hisseder. Bütün bunlar bilgeliğinin elinde onu hoş görülü ve anlayışlı yapar. İnsanı sever. Zira Yunus Emre’nin dediği gibi “Yaratılanı sevin, Yaratandan ötürü” sözünü iyi bilir. Denizcinin kalbi sevgi doludur. Onu güçlü kılan sevdiklerine olan bağlılığıdır... Denizci dosttur, arkadaştır. Yalan ve iftiradan uzak durur. Sefer dönüşü hep o arar kardeşlerini, dostlarını. Unutulmuşluğunu bilse bile. Denizci nankör değildir. Milyonlarca çeşit canlıyla paylaştığı denizlerini kirletmez... Onu ibadet yeri gibi temiz tutar. Çevre bilinci yüksektir. Zira “temizlik, imandandır.” Denizci için emanet kutsaldır. Gemisi ve taşıdığı yük onun namusudur. Denizci güvenilir adamdır. Binlerce hatta milyonlarca insanı ilgilendiren ticarî yolculuklar sadece onların ellerine teslim edilir. Denizci paylaşmayı bilir. Adalet duygusu gelişmiştir. Çünkü denizde hayatın başka türlü olmayacağını bilir. Adalet “kutup yıldızı gibidir geri kalan her şey onun etrafında döner” diyen Eflatun’u ve “Adalet, mülkün temelidir” diyen Hazreti Ömer’i iyi tanır. Denizci varlığının sebebini kavrayarak, hayatın mucizesini anlayarak, her gün şükrederek yaşar. Selâmetini Allah’ın adıyla anarak duâlaştırır. Bunu her gün ve her vardiya değişiminde yapar. Demir atarken, alırken hep “Bismillah” der. Bahriyede çalışanlar top atışlarında besmeleyi eksik etmezler. Allah’ın ismini daima tekrar ederek onun merhametine sığınırlar Denizci, ismini her gün kucağında uyuduğu, uyandığı hatta canını verdiği denizden almıştır... Çünkü onunla özdeştir artık. Oysa karada çalışanlara karacı denmez. Hülâsa denizci farklıdır. Dolayısıyla bu farklılığın önemini algılamak denizci gibi hareket etmek büyük bir sorumluluk gerektirir. Allah, bütün denizcilere selâmet, karada çalışıp denizciliğe her kademede ve sektörde emek veren arkadaşlarımıza kolaylıklar versin”. Baran Dergisi 554. Sayı

Şahsiyet Mektebi

Baran Dergisi’nde yaklaşık bir buçuk ay çalıştım. Bu süreçte derginin tasarım aşamasından, matbaasına kadar birçok işte yer aldım. Bunları okuyunca “ne gereği var bunu yazmanın!” demeyin. On yedi yaşında, okuyup yazmaya hevesli bir genç olarak Baran Dergisi’nin bana kazandırdığı bir buçuk aylık tecrübe neticesinde öğrendiklerimi, en ufak görünen işten en zor işe kadar bazı şeyleri anlatmaya çalışacağım. İlk iş günüme matbaada başlamıştım. Bu arada Aylık Dergisi’nin baskı işlerini de Baran ekibi takib ediyor. Aylık dergisinin dağıtımı vardı. Miktarı belirlenmiş etiketlere miktarı kadar dergi koyup bağlamaktan ibaret bir işti. Çok basit gözükmesine rağmen ben bağlamayı bilmediğim, aslında beceremediğim için sadece etiketlerin miktarına göre dergi koyuyordum. Bir de burada ince bir nokta var ki, bölgeleri karıştırmamak. Matbaada iş bittikten sonra dağıtım için arabaya dergileri yerleştirip, dağıtım alanına gittik. Orada işimiz bitince derginin ofisine geçip, abonelere yollamak üzere dergileri zarfladık. Sonra o zarfları abonelere göndermek üzere postaneye götürdük. İlk iş günüm böylece bitmiş oldu. Eve giderken aklıma her öğrendiğim bilgiyi, tecrübeyi not etme fikri geldi. Bunun neticesinde günlük not tutmaya başladım. Günlüğümden bir not; “her şeye olur-olmaz gülmek hödüklük hatta ahmaklıktır. Bundan böyle her şeye gülmek yok. ‘Çok gülmenin kalbi karartacağını’ da unutma!” Bu notu aldığımdan itibaren çevreme dahî bakış açım değişti. Çok gülen, çok konuşan ama hiçbir şey anlatmayan insanların çevremde bulunduğunu ve bu lakayt tavırların esasında hayatın ciddiyetine yakışmadığını fark ettim. Bu tavırlara aşırı düşkün birkaç tanıdığıma onlarla bir süre görüşmeyeceğimi bildirdim. Bildirmediklerime ise benim, onların hâllerinden memnun olmadığımı anlayıp, sessizce benden uzaklaştılar. Çok isabetli bir karar verdiğimi yanımda kalan dostlarımın değerinden anlıyorum. Bildiğimi zannettiğim şeyleri bilmediğimi öğrendim. En basit gibi gözükse de namaz kılarken nasıl duracağımı bile bilmiyormuşum. Kıyamda elleri nasıl bağlamam gerektiğini, ayaklarımın arasındaki mesafeyi ve bildiğimi sandığım bazı şeylerin doğrusunu öğrendim. Dergide bildiğimi zannettiğim ama bilmediğim bir başka husus: Okuma. Aslında bu zamana kadar yaptığım pek çok okumanın yanlış olduğunu, nerede, nasıl duracağımı bilememenden kaynaklı ‘anlayamama’ durumumu yeni keşfettim. Derginin bana kattığı en ilginç tecrübe ise; bir şeyi doğrudan anlatmak. Bu tecrübeyi, bana öyle güzel bir şekilde kazandırdılar ki, zannediyorum hiçbir eğitim kurumunda yahut bizim toplumumuz içinde böyle öğrenemezdim. Bunun yanında sessiz sinema. Bildiğiniz üzere bir kişinin, sadece jestlerle bir filmi anlatması. Bu kadar eğlenceli ve öğretici hiçbir oyun görmemiştim. Elbette bu oyunu dergide oynayınca bir kıymeti var. Röportaj yapmak, muhatap kişinin fotoğrafını çekmek (uygun pozu yakalamak) ve sonrasında o röportajı çözmek gibi basit duran ama yapmaya başladığın ilk zamanlarda zorlandığım işleri öğrendim. Çayı demlerken, demi yakmamayı öğrendim. Çay demlemenin sadece kaynar suya çayı katmak olmadığını, sevgiyle demlemem gerektiğini öğrendim. Çay demlemek bile sevgiyle yapılacaksa hayattaki diğer mühim işlerimizi düşünün bir de… Bunların yanında genç bir Müslüman olarak, kıyafetlerime ve temizliğime hususi olarak daha fazla özen göstermem gerektiğini öğrendim. Gönlüm isterdi ki, bütün yaz çalışayım dergide. Fakat bu sene hazırlanmam gereken sınav nedeniyle kısa bir süre çalışmış oldum. Az çalışmama rağmen hem işe dâir, hem de kendime dâir birçok ‘doğru bildiğim yanlışları’ öğrenme fırsatını bulduğum için mutluyum. Bana göre, Baran ve Aylık dergisi, sadece bir dergi-gazeteden ibaret değildir. Bir mektebin mahsulüdür. Bu mekteb Büyük Doğu-İBDA’dır. Dergide geçirdiğim bu kısa süre zarfında bana şahsiyet olma yolunda kazandırdığı bir sürü tecrübe; doğru ile yanlışı, ayırmama vesile oldu, olmaya da devam ediyor. Yani, benim bu mektebden öğreneceğim daha birçok mevzu var. Şimdilik bu kadar... Baran Dergisi 554. sayı

Haberler
Cumhurbaşkanı: Eğitim İçin Batı'ya...
Cumhurbaşkanı: Eğitim İçin Batı'ya...
Erdoğan, kendilerinden ülkeleri için kurtuluş reçetesi hazırlaması beklenenlerin Batı'nın 'gönüllü ajanları' haline geldiklerini ifade etti.
SON DAKİKA
Baran Dergisi'nin 558. Sayısı Çıktı
Baran Dergisi'nin 558. Sayısı Çıktı
Türkiye’nin, Kemalist-Batı kıskacından kurtulup varlığını devam ettirebilmesinin yegâne şartı ise artık bu duvarları yıkıp İslâm’ı hâkim kılmaktan geçiyor. Dergimizde bu meseleyi işledik ve “Emperyalist Kuşatmayı Kırmak İçin Tek Çare: İslâm Nizâmını Hâkim Kılmak!” manşetini attık.
Takdimdeki Deniz; Kaptan Mirzabeyoğlu -...
Takdimdeki Deniz; Kaptan Mirzabeyoğlu -...
500 yıldır beklenen mütefekkir. İnceliğe dikkat: Müçtehid değil, mezhep imamı değil, MÜTEFEKKİR. Mütefekkir, sağa sola rahatlıkla yapıştırılacak yafta, lakap yahud etiket değil. İşin hakkını vermek ve ehline muhatap kılmak için özel bir keyfiyet.
Nuriyeva: IKBY Referandumu En Çok İsrail'e...
Nuriyeva: IKBY Referandumu En Çok İsrail'e...
Kazakistan’ın başkenti Astana’da gerçekleştirilen Suriye görüşmelerinin altıncısı düzenlendi. Türkiye-İran ve Rusya’nın garantörlüğünde, İdlib’e 500 TSK askeri gönderilme kararı alındı. Öte yandan IKBY referandumu da geldi çattı. Bu iki kritik meseleyi Star Gazetesi Yazarı Sevil Nuriyeva’ya sorduk...
Can Baydarol: NATO İçin Türkiye'yi...
Can Baydarol: NATO İçin Türkiye'yi...
AB Uzmanı Akademisyen Can Baydarol ile Türkiye-AB ilişkileri ve Ortadoğu’daki hâdiseleri değerlendirdik...