Yazarlar
Tüm Yazarlar
Ahmak Fil Dizleri Üzerine Çökerken

Dünya, her zaman olduğu gibi süratle değişip dönüşüyor. Kabul edilmiş izafî değerler manzumesi, meydana getirdiği maddî zenginliğin aksine, doğurduğu ruhî sefâlet hasebiyle tıpkı tarihteki örnekleri gibi insanoğlunun gündeminde her geçen gün solup giderken, açılan sahada taptaze “mutlak” değerler manzumesi arayışı yeşeriyor ve genişliyor. *** Bugünün dünyasında ferd, cemiyet ve milletlerarası münasebetler, herhangi bir esasa müteallik olmayan usullere, yani teamüllere dayanıyor. Bu teamüller bir yere kadar işlese de, bunların “neden” ve “ne için”ine dair bir sorgulamaya gidildiği andan itibaren işler karışıyor. Meselâ Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Domuzlar Diktatoryası” diye formüle ettiği ve son yıllarda Cumhurbaşkanı Receb Tayyip Erdoğan tarafından “Dünya beşten büyüktür” çıkışına vesile teşkil eden sorgulamayı ele alalım. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dünya çapında kabul edilmiş, yani global anlamda meşruiyeti olan herhangi bir ahlâkî esasa müteallik değil. Bu sebeble de varlığı, henüz sorgulanmamış olmasına bağlı ve güce dayanan bir teamülden ibaret. Teamül bahsini özelden genele taşıyacak olursak; Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş döneminde birçok ülke ile komünizm tehdidine karşı kurmuş olduğu münasebet, ifâdemizden de anlaşılacağı üzere komünizm ve Sovyet işgâline karşı olma esasına müteallik teamüller doğurmuştu. Aradan geçen zaman zarfında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılması ve komünizm tehdidinin de ortadan kalkmasıyla beraber, karşılıklı olarak geliştirilen teamüllerin esası da ortadan kalkmış oldu. Alışkanlıkların bir anda değiştirilmesi kolay olmadığından belli bir süre aynı teamüller üzerinden münasebetler sürdürülmüşse de, bir müddet sonra tabiî olarak bu vaziyet sorgulanmaya başlandı. Üstad Necib Fazıl’ın “Ahmak Fil” diye etiketlediği Amerika, 1990’lı yıllardaki zafer sarhoşluğundan hâlen ayılamadığından mı, yoksa gün be gün yenilenen şartları okuyacak adamları eskiden olduğu gibi yetiştiremediğinden mi bilinmez, zamanın dışına düştü. Teamülleri belirleyen esasın ortadan kalktığını bir türlü idrak edemediği gibi, global plandaki hakimiyetini sürdürmek adına yeni esaslar ortaya koyamadı. Tıpkı eskiden son derece popüler olan bir sinema artisti yahut sahne yıldızının, aradan geçen yıllardan sonra unutulmuş olmasına hiç aldırış etmeden, berduş bir kılıkta eski itibarını beklemesi gibi hastalıklı bir ruh hâline büründü. Tümevarım gayesinde olmayan diyalektik unsurlar, bütün varlığını dayandırdığı zıttı ortadan kalktığı andan itibaren yok olmaya mahkûmdur. Amerika, global siyaset sahnesinde, Avrupa’nın iç diyalektik unsuru olan Almanya’ya karşı giriştiği savaşla var olmuş, akabinde müttefiki olan Rusya ile bir diyalektik münasebet geliştirerek de dünya çapında bir güç hâline gelmiştir. Ne var ki Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla beraber diyalektik münasebeti meydana getiren zıtlığın bir tarafıyla beraber, diğer tarafı da çöktü aslında. Amerika, dün Komünizm tehdidine karşı Türkiye’de palazlandırdığı Ilımanları, S.S.C.B.’nin yıkılmasından sonra, kendisine yeni hedef olarak seçtiği Müslümanlara karşı da kullanmak istedi. Herkesin malûmu olan Büyük Ortadoğu Projesi içinde Türkiye’ye biçilen misyon son derece ehemmiyetliydi. Ne var ki Büyük Ortadoğu Projesi hedefine ulaşmadan Büyük Ortadoğu Kaosuna dönüştü. 1991’de Şehid Saddam Hüseyin’in Amerika’nın fiyakasını bozması, 2001 senesinde Amerika’nın takındığı pozların İkiz Kulelerin enkazı altında kalması, Afganistan hezimeti, 1 Mart Tezkere krizi ve ardından histeri bunalımı içinde ne yapacağını şaşıran Amerika Birleşik Devletleri... Bu yıllar, esasa müteallik olmayan teamüllerin karşı tarafça reddedildiği andan itibaren hiçbir hükmünün kalmadığıyla Amerika’nın yüzleşmeye başladığı seneler oldu. 11 Eylül’den sonra George Bush’un yapmış olduğu “Haçlı Seferi” açıklaması, hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Bu açıklamayla beraber Amerika, diyalektik münasebette Komünizmden sonra zıddı olarak İslâm ve Müslümanları ilân etmiş oldu. Ne var ki bunu yaparken esası ortadan kalkmış eski teamüllerin de işlemesini beklemek gibi bir gaflete kapıldı. Hani demiştik ya esası ortadan kalkmış teamüller sorgulanana kadar işlevini sürdürür diye; işte Bush’un yapmış olduğu bu açıklama, Müslümanların içinde bulundukları münasebetleri de sorgulamalarının vesilesi oldu. Onun bu açıklaması hafızamızda ne kadar tazeyse, bin senedir bu topraklara aynı sebebden ötürü gelen Haçlılara ne yaptığımızda, hatıralarımızda aynı derecede canlıydı. Amerika’nın yeni düşman tarifi ve düşman diye tanımladığı Müslümanların içinde bulundukları vaziyeti sorgulamaya başlaması müesses nizamı da çözdü. Bugün her ne kadar kağıt üzerinde geçerliliğini koruyan fakat pratikte hükmünü yitirmiş milletlerarası müesseseler ve hukuk biz düzen varmış imajı çiziyorsa da, aslında global planda hâkim olanın düzensizlik olduğu aşikâr. *** Bu sorgulamanın Türkiye’deki yansımalarına bakacak olursak... Yakın zamana kadar sıradan bir Amerikan vatandaşına trafik cezası bile kesemezdik. Cumhuriyet tarihi boyunca mağlubiyet kompleksi ve az gelişmişlik duygusu içine mahkûm edilerek hep çevrede tutulmuş milletimiz, ilk defa, kendine doğru diye dayatılan yanlışların açmazından, yersiz korkuların ezikliğinden kurtulup, darbelere, darbenin planlayıcısı güçlere direniyor, bu uğurda ölüyor ve irade benim diyorsa; ezikliğini yenmiş, mağlubiyet kompleksini tarihin çöplüğüne atmış demektir. Bu ülke, artık vurgun yemiş üçüncü dünya ülkesi değildir. Senelerdir “neden” ve “niçin” demeden kendisine ezber ettirilen, yabancı teamüllere uymak gibi bir zorunluluğu da yoktur. Milletimiz, artık üzerine giydirilen deli gömleğini yırtarak yeni bir düzen kuruyor ve bunu başaracak gücü, birikimi ve morali de var. Milletimiz, ferasetiyle kendisine kurulan tüm tuzakları görüyor ve bunları birer birer bozuyor. Dolayısıyla kapitalist modernist sistemi ayakta tutan işgal-sömürgecilik ve bunlara bağlı bir mülkiyet anlayışının şekillendirdiği şiddet tehdidinin ve tekelinin üzerinden kuru bir mantıkla atlayarak, “demokrasi güzellemeleri” yapmak sadece ahmaklıktır. Zaten demokrasi, kapitalizm, modernizm ve globalizm de, eski dünyadan kalma esası meçhul teamüllerden ibaret değil mi? Bugün Türkiye ile Amerika arasında cereyan eden hadiselere de bu gözle bakmak lâzım. Amerika çağın dışına düştüğü için Türkiye’ye hâlen eski teamüller geçerliymiş gibi davranıyor ve bunun karşısında da kayıtsız şartsız bir itaat bekliyor. Oysa ki ne Türkiye eski Türkiye, ne A.B.D. eski A.B.D. ve ne de dünya eski dünya. Amerika’nın FETÖ ile PKK-PYD’ye vermiş olduğu kayıtsız şartsız desteğe bu perspektiften bakarsak, vaziyeti daha rahat kavrayabiliriz. Münasebetlerin değil, münasebet şekillerinin altüst olduğu bir dönemdeyiz. Son vize krizini ele alalım. Türkiye’den Amerika’ya kimlerin gittiği ve Amerika’dan Türkiye’ye kimlerin geldiği belli. Hâl böyle iken ayağına kurşun sıkar cinsten verilen böylesi bir karar bile, Amerika’nın ne kadar da içler acısı bir kafa tarafından sevk ve idare edildiğini anlamak için yeter. Hele ki bu karara gösterilen gerekçe ise kararın kendisinden beter. Kendi personeli olarak kayıtlı olmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, Türkiye tarafından tutuklanması gerekçe gösterilerek alınmış bir karar bu. Bir de bu kararı yayımlayan Amerika’nın Türkiye Başkonsolosu John Bass, kurduğu cümle içinde “masumiyet karinesi” gibi kavramlar kullanacak kadar da alçak bir adam. “Masumiyet karinesi” ve buna benzer işinize gelen şekil ve yerde kullandığınız bütün mübhem kavramlarınızı toplayın da, gidin Guantanamo’da senelerdir işkence ettiğiniz Müslüman esirlere anlatın. *** Bir diğer mesele de hukuk... Hani senelerdir kafamıza silah gibi dayanmış duran, içeride ve dışarıdaki güç odaklarının çıkarı istikâmetinde şekillendirilmiş hukuk. Türkiye, bugün o silahı karşı tarafın elinden almak ve bu sefer onun kafasına sıkmak zorunda. Bunun yolu da bilhassa 15 Temmuz gecesi zafer kazanacağından hiçbir şüphesi olmadığı için suç üstü yakalanan Amerika’ya karşı iç ve milletlerarası hukukun son haddine kadar istismar edilmesinden geçiyor. İncirlik Üssü başta olmak üzere konsoloslukların pervasız bir şekilde FETÖ ile beraber Türkiye Cumhuriyeti devleti ve milletine karşı yapmış olduğu darbe girişimindeki rolünün, zaten açık olan somut delillerle ortaya konulması ve bu soruşturmanın ivedilikle neticeye kavuşturulması son derece ehemmiyetli. Bu süreci engellemek için yapılacak olan her türlü girişimin de sahte kabadayılık olduğu bilinmeli ve tereddüt gösterilmemeli. Amerika Birleşik Devletleri’nin tam da istediği gibi yapıp, siyaset hukuktan elini çeksin ve dergimizin geçtiğimiz sene yapmış olduğu suç duyurusuna konu olan soruşturma artık başlatılsın. Nihayetinde burası bir hukuk devleti. ***                                                                        Hasılı kelâm, esası olmayan usuller devrinin sonuna geldik ve tarihe baktığımızda, böylesi dönemlerde “Mutlak”ların konuşmaya başladığını, esasların ve bu esaslara göre tertib edilmiş usullerin yenilendiğini görürüz. Bu gibi zamanlarda, maddî servet ve kaba güç hâkimiyetin dayanak unsuru olmaktan çıkar ve senelerce bu iki unsura dayanarak ayakta duran devletler, bir bir tarihin tozlu sayfalarında yerlerini alırlar. Bugün dünya çapında bütün aydınlar bu değişimin ayak seslerini işitiyor; fakat gelen sese aşina olmadıkları için, neyin nasıl değişeceği hakkında bir fikirleri yok ve tabiî olarak bilmedikleri şeyden de korkuyorlar. Bir yenilik olacaksa, hele ki ruhî sefâlete çare olacak bir yenilik, bu, mutlaka ama mutlaka, solmaz pörsümez yeninin kendisine karargâh kıldığı Anadolu topraklarından fışkıracak. Birileri tarihin tozlu sayfalarında kaybolurken, başka birileri de illâki tarihi yazacak.   Baran Dergisi 561. Sayı  

Türkiye ve Venezüella’nın Birbirlerine İhtiyacı Var

Son günlerde yaşanan hadiseler gösteriyor ki dünya birçok şeye gebe. Bir takım görüşmeler gerçekleştiriliyor ve anlaşmalar yapılıyor. Geçtiğimiz haftalarda Putin ile Erdoğan’ın görüşmesinin ardından bu hafta da Erdoğan Venezüella devlet başkanı Maduro ile bir görüşme gerçekleştirdi. Biliyorsunuz Maduro, Chavez döneminde dışişleri bakanlığı görevinde de bulunmuştu. Bundan evvel bir takım anlaşmalar imzalanmış ve bir takım görüşmeler gerçekleştirilmişti. Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan da Venezüella’ya gitmiş ve görüşmeler gerçekleştirmişti. Türkiye, global sistem ile iç içe bir ülke, Venezüella ise sosyalist idareye sahip bir ülke. Nüfusunun büyük bir çoğunluğu Müslüman olan Türkiye için İslâmî hassasiyetleri olan bir hükümetin iktidarda olması da önemli bir husus. Türkiye ve Venezüella birçok müşterek noktaya sahip iki devlet… Ortak noktaların başında ABD tarafından sürekli operasyona ve sabotajlara muhatap kalmaları geliyor. Öte yandan bu iki ülkenin bir diğer ortak noktası da, bürokrasilerinde ve idarî kadrolarında bir takım çürümüş ve usulsüzlüklere yönelmiş insanların olması… Daha önce Venezüella için söylediğimiz birçok hususu Türkiye için de söyleyebileceğimizi belirtmiştik. Şundan hiç şüphem yok ki, hükümette önemli görevlerde bulunmuş bu iki insan da devletlerinin tam bağımsızlığı için Amerika’nın merkezde olduğu düzene karşı mücadele ediyor. Bugüne kadar ABD ile yakın müttefiklik ilişkisi içerisinde olan ve aynı zamanda bir NATO üyesi olan Türkiye’de Amerika eskisi kadar etkili değil. Şimdi sınırlarında da bir takım değişiklikler oluyor. Bundan önce müteaddit kereler söylediğim üzere bu sınırlar hiçbir yönüyle kabul edilebilir değil. Türkiye, Irak, Suriye halkları birlikte var olacak, İslâm müşterek paydasında buluşarak güçlenebilecek halklardır. I. Dünya Savaşı sonrası çizilen sınırların hâlâ geçerliliğini koruması ve onlara saygı gösterilmesinin istenmesi tam anlamıyla bir saçmalık. Bu sınırlar emperyalistler tarafından çizilmiştir. Venezüella’ya geldiğimizde ise Müslümanların azınlık olduğunu görüyoruz. Türkiye’de Erdoğan’ın almış olduğu pozisyon ile geçmişte Venezüella’da Chavez’in durumu aynıydı. Bunlar bir ülkenin nasıl bağımsızlık mücadelesi verebileceğini göstermesi açısından önemli. Chavez devrimci bir insandı ve devrimci kadrolara sahipti. Eğer mücadelesinde samimiyse Allah Erdoğan’ın ve Türk halkının yardımcısı olsun, bütün Venezüella halkı da benimle aynı dilekleri taşıyordur. Aynı süreçlerden geçen ve aynı özellikleri taşıyan bu iki devletin her şeyden önce, içerideki problemlerini gidermesi gerekiyor. Bürokrasideki ve devlet kadrolarındaki çürümüşlük sebebiyle iki devlet de bir takım yanlış politikalara doğru savrulabiliyor. Halkların da büyük sıkıntıları var, içerideki bu problemleri halletmeden büyük devlet olunmaz; özellikle Türkiye’nin İslâm dünyasında önemli bir misyonu var ve bu misyonu yerine getirebilmesi için sorunların üstesinden gelmesi gerekir. Soğuk Savaş döneminde kurulan ve Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO da artık miadını doldurmuştur. Dünyada yeni ittifaklar ve anlaşmalar ortaya çıkıyor. Özellikle hem Türkiye’nin, hem de Venezüella’nın yeni nesillerle beraber daha bağımsız politikalar izlemeye çalıştığı ve içeriden-dışarıdan baskılara maruz kaldığı bir dönemde, bu iki ülkenin birliktelik mesajı vermesi önemli. Bu dünyada olan güzel şeylerden birisi… Siyasî olarak benzer şartlar içerisinde bulunan Türkiye ve Venezüella’nın birbirine birçok hususta ihtiyacı olduğunu ve birbirlerine katkı sağlayacaklarını düşünüyorum. Başkan Maduro da ziyaretinde Türkiye’nin gücünden bahsetti. Türkiye’nin tarihteki harika günlerine geri dönmesi herkesi memnun edecektir. Bu süreçte Türkiye’nin, mirasına sahip çıkabilmesi için tüm halkların haklarını savunan bir pozisyonda olması gerekiyor. Allahu ekber…   08.10.2017   Baran Dergisi 561. Sayı  

Devletin Ekonomideki Rolü

Mevcut iktisadî sistemi tanımlarken önce “rejimi nasıl tanımlamalıyız?” sorusunu cevaplamamız icap eder. Biz meseleyi parçadan giderek göstermek istiyoruz. Zira parça bütünün habercisidir. Yani parçada yapılan tahlil ve çözümlemeler bizi ister istemez bütüne götürür. Parçada olan sorunların bütündeki sorunlardan kaynaklı olduğu gerçeğini de böylece görebiliriz. İktisat biliminde uygulamada üç ekonomik sistemden bahsedilir. Liberal, sosyalist ve karma sistem. Özel sektör, devlet sektörü ve devlet sektörü ile özel sektörün birlikte olduğu karma sistem. Türkiye’de karma sistem var deniyor ama, Batı güdümünde kurulan rejimin gereği, kapitalizm ağırlıklı karma sistem var. Karma kapitalist sistem denebilir. Sistem kelimesini de kullanıyoruz ama Türkiye’de bu kelimeyi de pek hak etmeyen bir durum var. Uluslararası kapitalist sisteme bağlı olunduğu ve kendine özgü bir anlayış geliştirilemediği gibi karmakarışık bir sistem söz konusu. İktidarda muhafazakâr hükümetler olsa da özünde kapitalizmin hâkim olduğu bir rejimle karşı karşıyayız. Sistem ile karmakarışıklık ifadeleri ise en başta çelişkili bir durum. Doğu-Batı arasında sıkışmış halimizi andırır gibi. Bu arada Batı ile savaş içinde olan hükümetin Batı’ya karşı bağımsız politikalar geliştirme ve sistem arayışı çabalarını da saygıyla karşılıyor ve destekliyor olduğumuzu da belirtelim. Ve şu önemli nokta: Liberal, sosyalist ve karma ekonomiden başka İslâm’ın iktisadî nizamı diye bir alternatif var ve bu nedense üniversitesi dahil statüko tarafından gözden kaçırılıyor. Hayatın şartları ve krizler ihtar edici olsa da. Kapitalist ekonomi, piyasa ekonomisi, serbest piyasa deniyor; hepsi, bugünkü anlaşılan şekilleriyle, temelde aynı. Türkiye tam kapitalist sistem değil, onun kullanımına ve pazarına “kapitalist yandaşı” açık bir sistem. Çünkü tam kapitalist sistem olursa, kendi içinde bir sistem bütünlüğü arz eder. Kapitalist sistem olsa bazı şeyler daha iyi işler idi; bütününde adaletsizlik olsa dahi. Liberal ekonomide her şeyin piyasada olması lazım. Ama Türkiye’de yapısal sorunlar olduğu için (temelde ideoloji eksikliği) sağından solundan sınırlamalar geliyor sık sık. Bunların hepsinden baktığımızda, oradan buradan karma oluyor, müdahaleler oluyor. Dünyada ABD dâhil, ne kadar liberal ekonomi var tartışılabilir. Mortgage krizinde devletin büyük şirketleri koruması ve fon aktarmasına bakınca devletin müdahalesi olduğu görülür. Liberalizmin ülkesi ABD’de “bırakın yapsınlar, bırakın batsınlar” denmemiş anlaşılan. Piyasa kavramından bahsetmeye devam edelim. Türkiye’de oligopol piyasalar hâkim. Bir üründe birkaç firmanın hâkim olduğu piyasalar. Mesela demiryolları tekel iken, havayolları oligopol, beyaz eşya oligopol oluyor. Gerçi oligopol firmalar az sayıda olsa da rekabet içinde oluyorlar ama, hemen hepsi kapitalist özentisi sistemin yaşatıcısıdırlar. Çünkü ondan besleniyorlar ve onu besliyorlar. Reklamlardan üretime, tüketimden sanayileşmeye kadar kapitalist çarkın hizmetkârlarıdırlar. Yani birinden kaçıp öbürüne gitsen aynı teşkilata teslim olmuş olursun. Ve hepsi ister istemez mabuduna (para-kapital) doğru akmaktadır. Yani hür teşebbüs olayı söylendiği gibi değil. Hür teşebbüsü ile büyüyen bile kapitalist sistemin savunucusuna dönüyor. Bu çarka Müsiad veya Anadolu Kaplanları da dâhil olmak zorunda kalıyor. Başka çaresi yok belki de. Hükümet, Batı karşısında bağımsız politikalara yönelince bunun sorun olduğu görülmektedir. Stratejik iktisadî kararlar kapitalizmin kölesi ticaret ehli ile alınamıyor. Bir misal: Türkiye dünyada etkin olmak istiyor ve haklı olarak yerli bir araba markası olsun istiyor; dünya çapında rekabet edebilir markaları olsun istiyor. Türkiye ekonomisinin yarısına hükmeden ve ekonomik elit bir tabaka olan Tüsiad ailesi (3000 imtiyazlı aile) araba üretimi işine yanaşmıyor, kendisi araba işiyle ilgili olmasına rağmen. Çünkü Tüsiad gibiler yabancı sermaye ile beraberdir ve yabancı sermaye kendine yerli rakip istemez. Otomobil firması olan Koç, yerli otomobil işine girmek istemiyor. Onun için dışarı ile rekabet eden bir tane markamız yok. Hem ülkenin kaymağını yıllardır yiyeceksin, hem uluslararası bir tane markan yok? Şu soruyu hem siyasî, hem iktisadî olarak sormalıyız. Bu nasıl iş, ülke kalkınmıyor, yoksulluktan kurtulamıyor; ama Tüsiad gibiler devamlı kalkınıyor? Yineliyoruz: Neden dünya çapında bir markamız yok? TÜSİAD gibi kuruluşların amacı, bağımsız iktisadî sistem değil, çıkarlarının bağlı olduğu Batı’nın büyük firmaları korumaktır. Taşeronluk, acentalık yapmaktadır. Burada araya girip şunu soralım: Hangi teknolojiyi üretmişler? Onun için uluslararası rekabeti de önemsemezler, millî kalkınma için gereken politikaları da önemsemezler. Tam bir “sömürgeci vekili” mantığı ile hareket ederler, Batı ile fikrî, ahlâkî ve iktisadî entegrasyonun bozulmasını istemezler. Hatta bu hususta hükümetlere ayar verirler, raporlar hazırlarlar. Türkiye’nin bağımsızlığını ve kalkınmasını nasıl istesinler ki? Çıkarları buna zıttır. Dış ticaret açık veriyor. 100 milyar dolar dış ticaret açığı var. İhracat-ithalat farkı olarak. Bu ülke neden dışarıya devamlı borçlanıyor? Üretim önemli, ama dış ticaret açığının en büyüğü enerjiden geliyor. Nükleer santral, petrol, doğalgaz, diğer ürünler… Bunların faturası çok ağır oluyor. Lüks ithalat da oluyor, ama enerjinin payı çok yüksek. Almanya 1,5 trilyon dolardan fazla ihracat yapıyor. Biz ise 150 milyar dolar ihracat yapıyoruz. İthalat ise 250-260 milyar dolar. Kritik ürünlerde dışa bağımlılıktan kurtulmalıyız. Araba üretemiyor, çelik ithal ediyoruz. Teknoloji üretemiyoruz. Düzenleyici olması gereken devlet, stratejik meselelerde firmaları toplayıp “üretin” diyecek, arkasında da duracak. Aselsan İHA’lara takılan aletleri üretmeye başlayınca, ABD daha önce vermediği teknolojiyi “veriyorum” diyor. Bizim kendi sanayimizi kurup dışa bağımlılıktan kurtulacağımızı farkedince bunu önlemek için malzemeyi vermek istiyor. Uluslararası sermaye ve güdücüleri Türkiye’yi borç batağına sokar ve borçla beraber bağımlı kılmak isterken şu hususu da tesbit etmek zorundayız. Çünkü sadece eleştiri olsun diye konuşmak kolaylığına düşmek istemiyoruz. Yatırımlar için yabancı sermayeye ihtiyacımız var. Borç alıyoruz, onlar da yüksek faiz var diye geliyorlar. Bunun gibi her olayın birkaç yönü var. Reel-politiği önemsemek lazım, fakat teslim olmamak lazım. Kendi adına politika geliştirip aktör olmaya bakmalıyız. Her olayın birkaç yönü var demiştik. Mesela bir hastayı tedavi etmek istiyorsun. Bir ilacı veriyorsun, öbür organı bozuyor. Denge önemli, her şeyde olduğu gibi. İktisadın tanımında da “denge” var. Hasılıkelam ekonomi ayakları üzerinde duracak ki, yabancı sermayeye ihtiyaç kalmasın. Mesela Almanya’nın yabancı sermayeye ihtiyacı yok. Çünkü kendi kendine yeten ekonomisi var. Dış ticaret açığı vermiyor. Dünyanın iktisadi şartları karadüzen üretimi kaldırmıyor artık. Öbür yandan küçük esnafı da yaşatmalıyız. Bu nasıl olacak? KOBİ’lerin ülke kalkınmasındaki dinamikliğini de düşünürsek, sermayeyi ve geliri tabana yaymak gerekiyor. Tasarruf bilinci ve müteşebbis ruhu ile (ar-ge, rekabetçi ve orijinal düşünce vs.) bunu beslemek gerekiyor. Üretim faktörlerini ustaca yönetmeyi ve birlikteliğini sağlamak. Hiçbir şeyde israfa kaçmayacak, âtıl kalmayacak ve tembeller gerekirse sopa zoruyla çalıştırılacak. Dikkat edin, kölece değil, bir ideal uğruna olacak. Kalkınma kelimesini kullanırken gelişme ve ruhî hamle ile birlikte kullanmak maksadındayız, bunu da ifade edelim. Sermaye-emek ve teknolojiyi kolkola çalıştırmak; işin özeti milleti inanacağı bir mefkure etrafında kol kola çalıştırmaktır mühim olan. Asıl devrim ve hamle budur. Maddî üretime kafa yorarken, fikir ve çözüm üretimine de kafa yormalıyız. En önce baştakilerin buna inanması ve sistemli fikirden (cemiyet projesinden) hareket etmesi gerek. Tutarlılık olması ve yaz-boza dönmemesi için.  İktidardakilerin kadro olarak çapsızlığı yanında, muhalefetin de devamlı fren vazifesi görmesi ve statükoyu koruması buna engel gibi görülüyor ama zuhur eden aksiyon da bu zamanlar için vardır. Devlet, düzenleyici demektir. Anti-tekelci piyasa düzenleyicisi ve geliri adil dağıtıcıdır. Devlet dediğin manevî bir şahsiyettir ve onu kaba kuvvetten ayıran kimliği, gaye ve ideali olması, doğduğu toplumla mutabakat içinde yükselmesidir. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diyen şeyh Edebali’nin anlayışında olduğu gibi. Oy almak için halka yaranmak ve günübirlik politikalar devleti yüceltmez, aslında hükümetleri de yüceltmez. Yalancının mumu misali olur ancak. Devlet nizamdır, nizam ise hukuktur, hukuk ise sistemdir. Nizam bizzat sistem ve sistem ise hukuktur şeklinde de ifade edebiliriz. İnsan olan yerde ekonomi, yönetim, zabıta, paylaşım vs. hepsi düzenlenmiş olmalıdır. Nizam olmayan yerde (sistemli anlayış), iktisadî nizam da kurulamaz. Ancak kısa vadeli tedbirler olur. Uzun vadede bunlar yürümez. Sık sık tıkanma yaşanır. Kapitalist sistem ürettiği krizlerle beslenip hayatiyetini sürdürüyor ama ortada örnek gösterilecek ve idealize edilecek bir model yoktur. Ve dünyanın iktisadi merkezi de artık Asya’ya kaymıştır. Çin-Kore ve ABD krizini de bu açıdan değerlendirmek lazım. Asya sermayesine çöreklenmek isteyen ABD’ye duyulan tepkiyi de görmek lazım. Artık dünya eski dünya değil, Türkiye de eski Türkiye değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan her yeri yıkılmış çıkan Almanların tekrar var olmak için ekonomik hamleye kalkmasının altında yatan sebep, varolma iradesi ve Alman ruhudur. Zaten Nazilik de bu ruhtan neşet etmiş ve yeni bir istikamet vermiş idi. Demek ki her şey insan iradesi ile oluyor. Teknolojiyi üretmek dahi insan çabasıdır. Ahlâkî kokuşmuşluk, yolsuzluk, bürokrasinin rahatlığı vs. ile millî hamle olmaz. Aslında bu hâle İslam’ı yok ederek geldik. Sermaye sahibi gidiyor, yabancı ile işbirliği yapıyor, ülkesini düşünmüyor. Yabancı ile işbirliği yapamayanlar ise maaşını düşünüyor, sadece kendi menfaatini düşünüyor. Japonların kalkınmasının altındaki amil de bilinmelidir. Japon İmparatorluğu’na bağlı olma ruhu; azimli, idealist insanlar… Ahlâk ve iktisat arasındaki ilişki ihmâle gelmez. Ucuz materyalist anlayış gereği ıskalanan durum; ancak sıkışınca başvuruluyor. Kalkınma hamleleri dâhil her girişim, karşılığını milletin ruh yuvasını bulduğunda başarılı olur. Şunlar söylenebilir: Ahlak yok ki ülkesini düşünsün, eğitilmiş insan da yok ki, üretsin. Hem ahlâken fakir, hem eğitim olarak fakiriz. İslâm anlayışı da çok sulandırılmış. 100 küsur yıldır İttihat ve Terakki zihniyeti hâkim idi. Devlet onların ellerinde idi. İslâm düşmanlığı yaptılar ve İslâm’ı bozdular. Reformist olup Müslüman ve aydın geçinenler var. Liberal düzenin fetvacısı olarak, Fetö misali çarpık bir İslâm anlayışı hâlâ yaygın ve neye inanılacağı tam olarak bilinemiyor. Cemiyete sunulacak sahih bir İslâm anlayışı yok (BD-İBDA hariç). Osmanlı’da kaynak belli idi, yetişiyor idi. Kökü ile bağlar kesilince birçok farklı yol türedi. Müslümanlar nereden beslenecek? Sahih İslâm anlayışı hangisi ve nerede? Ağacın suyu nerede, öz nerede? İktisadî meseleleri de içine alan, hayatî sual budur.   Baran Dergisi 561. Sayı  

Faize Dayalı Sömürü Düzeni

Yeni Şafak Gazetesi’nden bir haber: “Bankalara güç yetmiyor.” Haber spotu ise şöyle: “(Bankaların) yıllık kârları 50 milyara koşuyor. Yüksek faizden beslenen bankalar, aşırı büyük kârlar elde etmeyi sürdürüyor. Siyasetçi, iş dünyası, tüketicilerden gelen eleştiriye kulağını tıkayan bankalar, ‘dediğim dedik’ tavrında. Ocak-Ağustos döneminde 33.3 milyar lirayı bulan banka kârlarının bu yılın sonuna kadar 50 milyar liraya çıkması bekleniyor. İş dünyası ile esnaf ve tüccar, söz geçirilmeyen bankaların bürokratlar tarafından korunduğuna inanıyor. Faiz soygununun asıl sorumlularının Merkez Bankası ile BDDK olduğuna dikkat çekiliyor.” Gazete, haberin içeriğinde Müsiad ve Esnaf Odaları ve Tüketiciler Derneği başkanlarının görüşlerine yer vermiş. Müsiad yetkilisi, faize değil de, yüksek oluşuna karşı çıkıyor ve bu oranlardaki faizin sömürü vasıtası olduğunu söylüyor. Kredi faizlerinin % 20’lere yükseldiğini belirten Müsiad Başkanı’nın bu konudaki düşünceleri şöyle: “Bir yatırımcı % 20 karı nerede yapacak ki, kredisini ödesin. Bunu bir sömürü düzeni olarak görüyoruz. Dünyada faizi değil, üretimi arttırdığınız zaman enflasyon düşer. İşsizlik azalır. Dolayısıyla faiz de o zaman düşer.” Cumhurbaşkanı Erdoğan da müteaddit kereler, faizin ülke ekonomisini zora soktuğu, bir avuç insanın kesesini doldururken halkın geri kalanının iliğini kemiğini sömürdüğü minvalinde açıklamalar yaptı. Yatırımcının bu yüksek kredi faizlerinin cenderesi altında nasıl borçlanıp bir de üretim riskini üzerine alacağını haklı olarak soran Cumhurbaşkanı, en yüksek büyümenin faizin “sıfır” olduğu bir piyasada mümkün olabileceğini dile getiriyor. Gerçi kendileri “icra makamının” başında ve mecliste kanunları tek başına çıkarabilecek partinin lideri, ama o da, tabii gördüğümüz kadarıyla, bizim gibi müşteki olmanın ötesine geçemiyor. İlginç bir nokta, ama ekonomist, akademisyen veya her ikisi birden görünümlü, dünyaya egemen sermaye odaklarının gönüllü ajanı (ajan, etkileme aracı anlamına da gelir) kesimler tarafından bugünün devlet adamlarının zihinlerinin nasıl cendere içine alındığına güzel bir örnek. İktisadın bir zihniyet ve fikir işi olduğuna da… Araya, Cumhurbaşkanı’nın şikâyetçi olmasını da vesile ederek, faiz sarmalının sanıldığından daha kötü olduğunu gösteren bir not daha düşelim: Faiz yoluyla ülkeye yaygın sermayeyi -ki tek tek halkımızın her ferdine Allah tarafından maddeten ve manen dağıtılmış asıl zenginliğimizdir-, bir avuç insanın elinde toplama mekanizması sadece bankalar değil. Bankaların da alacaklarını “kırdırdıkları” tefeci finans kurumları var ve bankalar alacaklarını tahsil ettiklerinden, bilançolara işlenenden çok daha fazla banka borçlusu mevcut. Bunların aldıkları kredilerin faizleri “temerrüd”e düştüğünden aylık % 6’e varabilen oranlarla büyüyor. İnsanları “mafyavari” yöntemlerle ve devletin imkânlarını da kullanarak köşeye sıkıştıran bu tefeciler, bir biçimde alacaklarını tahsil ediyorlar. Hatırlanırsa, dergimizde bu konuyla alakalı bir dosya yayınlamıştık. Bu tefeci kurumlar öyle sıradan bankalar gibi çalışmıyor: Devletin içinden edindikleri adamlarla (bu adamlar arasında 1 sene evveline kadar dehşetli sayıda Fetöcü de vardı ve Fetö’nün gelir kaynaklarından biriydi bu) kişinin tüm akrabalarına, onların mal varlıklarına ulaşıyor ve akabinde alacaklarını güzel güzel tahsil ediyorlar. Bu kurumların en büyüklerinden birisi, eski bir banka sahibine ait. Yani hadise göründüğünden çok daha vahim… Faize dayalı sömürü düzeni… Sürekli kullanılan bir terkib halinde bu tamlama ve hakikatin bir yönünü birebir yansıtıyor. Sömürü ve faiz sadece bizde değil, dünyada da sıklıkla yan yana kullanılan iki tabirdir. Sömürme, sözlükte, “içine çekerek emer gibi içme, kısa zamanda büyük bir iştahla yiyip içerek bitirmek, silip süpürmek” anlamlarına gelen, eski halk dilinde yaygın bir fiil… Buradan aktarma yoluyla, uydurukça döneminde, sömürü kelimesi isim olarak türetilmiş ve menfi bir pozisyonda, bilhassa biraz okumuş yazmış kesim arasında, yerleşmiştir. Aslında, çocuğun annesini iştahla emmesine de sömürmek denir ve halk arasında bu fiil çok kötü görülmez. Aynı akıbeti bu tabirin Osmanlıcadaki dengi “istismar” da yaşamıştır. Arapça “s-m-r” (meyve) kelimesinin fiilinden türemiş olup, “semerelendirmek, işletmek, fayda devşirmek” anlamlarına gelirken, sonraları tamamen negatif bir mânâ yüklenmiştir. Kelimenin kaderini belirleyen, dünyayı kasıp kavuran “emperyalizm” tabirinin karşılığı olarak görülmesiydi. Sömürü kelimesi de, sol jargonun yüklemesiyle, genelden özele dönerek, sadece emperyalizmi değil, burjuvanın her tür kazancını tarif maksadıyla kullanılır oldu. Hoş, solun hâkim ideolojisi Marksizm ve muhtelif türevleri, faizi, kârın yanıltıcı bir yansıması olarak görüp tesirini küçümserler. O yüzden, onlara göre, burjuva egemenliğindeki devlet başta olmak üzere ülkedeki tüm iktisadî müesseseler sömürü çarkının dişlileridir. Diğer taraftan, kârı helal, faizi haram kabul eden Müslümanlarca da sömürü kelimesi çok sevilmiş, bir yerde küçük aldatmalara, hatta müstehcen imalara doğru kıvrılan istismar tabirinin o yöndeki kullanımını terk etmişlerdir. Bu noktada faizin neticelerinin daha iyi anlaşılması için Marksist tecrübe iyi bir vesile. Marksizm’in kâr ile faizi aynı kefeye koyarak tüm ticarî hayatı dondurmasının ceremesini yüzyıl boyunca sosyalist devletler çektiler. Tutarlı olmak adına hem her tür metafiziği ve hem de toplum içindeki “mutlak eşitliği” bozacak her olguyu reddeden Marksizm, insan fıtratına mağlub oldu; mağlubiyeti mukadderdi de. Kâr, mal ve hizmetlerin içtimaî tedavülü demek olan ticaretin hem saiki hem meyvesidir ve mahiyeti faizli alışverişlerden farklıdır. Her şeyden önce ticaret, tanımı itibariyle bir rizikoyu içinde barındırmaktadır. Kâr oranı baştan belli olmayıp piyasa şartlarında belirlenen, muhtelif tehlikelere (çürüme, yanma, talep olmayıp elde kalma, vs.) açık mal alım satımıyla, oranı önceden tayin olunmuş ve getirisi değişik yöntemlerle garanti altına alınmış faizle borç vermenin aynı gözle görülmesi en hafif tabirle haksızlıktır. Bu her şeyden önce, çalışanın, icad ve fikir sahibinin emeğinin karşılığını alamaması neticesini doğuracaktır. Kâr güdüsü, elbette denetim altında tutulmak kaydıyla, ülkenin iktisaden diri olmasının muharrik kuvvetidir; faiz ise, tersine, statükocu mahiyetinden ötürü, ülke iktisadını durağanlaştırıp boğucu bir etkide bulunur. Yani kişinin yaptığının karşılığını alması, onun temel hakkıdır ve mesele, bunun çerçevesini ve şartlarını belirlemektir. Bu da o ülkede insan fıtratına mutabık bir düzen kurmakla olur, ki bunun yegane yolu da son tahlilde Mutlak Fikir’e müstenid bir dünya görüşünün inşa ve tatbikinden geçer. Bir vücutta hastalık var diye onu öldürmek ne kadar doğru bir çözümse, kârın temerküzü sömürü çarklarını döndürür diye kârı ortadan kaldırmaya teşebbüs de o kadar doğrudur. Marifet, ülkeye tatbik olunacak düzenin bir bütün halinde ele alınması ve iktisadî sistemin bu düzenin zihniyetiyle mutabık ve değişmez kaidelerle çerçevesi çizilmiş bir surette işlemesinin sağlanmasıdır. Dünya üzerinde izole bir halde, tek bir ülke olarak yaşamadığımızdan en azından iktisadî sistemimizin tesir sahasını genişletici politikalar da bu durumda öncelik kazanacaktır. İbda iktisadî sistemi, istikbaldeki İslâm rejiminin damarlarında dolaşan kan hükmünde olacaktır.   Baran Dergisi 561. Sayı  

Karıncalar-Bir Savaş Vardı

Yaz boyunca beklediğim tiyatro sezonu açıldı. Ben de bu sezon gittiğim oyunları yorumlamaya çalışacağım. Bu sezon ilk gittiğim tiyatro, Karıncalar-Bir Savaş Vardı… Oyun, Boris Vian’ın “Karıncalar” ve John Steinbeck’in “Bir Savaş Vardı” eserlerinin tiyatroya uyarlanması ile yazılmış. Monolog şeklinde anlatılan bir kurgusu var. Oyuna dair yorumlara geçmeden önce; tiyatrocu Mert Turak’ı kutlamak istiyorum. Çünkü monolog oyunların genele mukayese edildiğinde seyirciyi sıkması muhtemeldir. Fakat Mert Turak ne seyirciyi sıktı, ne de oyundan koptu. Bir askerin duygusunu yaşatmak için seksen dakika boyunca yerinde durmadı ve o duygunun hareketlerine yansıdığını gördüm. Oyun, başroldeki askerin sevgilisine (Jakli) günlük yazmasıyla başlıyor. Oyunun başında ‘savaşlar kötüdür, savaşlara tükaka’ klişesi üzerine kurgulanmış olacağını düşündüm. Fakat yanıldığımı fark ettim. Mert Turak’ın başroldeki asker, Azman, Çapkın gibi kişileri canlandırması ve bunları yaparken hiç de sırıtmaması oyunda böyle bir klişeyi sezmemi önledi. Oyun “Jakli sevdiğim, şimdi bu günlüğü manzara fotoğraflarıyla süslemek isterdim. Fakat buradaki tek manzara karıncavari askerler ve onların ayakları” sözleriyle başlıyor ve “sevdiğim, savaşta mutlu an nasıl olur?” sorusuyla ışıklar sönüyor. Daha sonra başroldeki asker; Çapkın ve Azman ismindeki iki arkadaşının tiplemesini yaparak tanıştırıyor. Bu sahnelerde oyun güldürmeye yönelik biraz. Daha cepheye gidilmemiş; savaşın sıcak anları yaşanmamasının bunda payı büyük. Çoğunun genç olduğu anlaşılan askerlerin de savaşı bir oyun zannettiğini tahmin ediyorum. Bu sırada, savaşın olduğu bölgeye giden geminin içinden başroldeki asker “Jakli aşkım, sence bu kumar değil mi?” diyerek olan biteni sorguluyor. Hareketli anlar yavaş yavaş başlıyor. Çünkü gemi savaş bölgesine ulaşıyor. Sahnenin önünde suyun bulunduğunu anlıyoruz burada. Oyuncu gemiden kıyıya inerken o suyun içine atlıyor. Biraz cedelleştikten sonra sanki kıyıya çıkmış gibi bir etki bırakıyor. (Bu arada, ön sıradaki seyircilerin üzerine suyun gelme ihtimali var.) Kıyıya indikten sonra, sıcak çatışmanın olduğunu göstermek için yoğun bir sis ve yüksek bir ses veriliyor. Oyuncu da bu sırada sahnede bir o tarafa, bir bu tarafa koşuyor. Bir yandan da “bu 82’lik sesi, bu şunun sesi” diyerek silahları seslerinden tahmin ediyor. Çatışma sona eriyor, sonra karargâhta bir hatırasını anlatıyor başroldeki asker. “Herkes, belki de son gülüşümdür diye gülüyor” sözü bu sahnede çok hoşuma gitti. Sonraki sahnede ise tankın altındaki mayınların patlamasından bahsediyor. Başroldeki asker, tankın çalışır hâlde olduğunu gören çavuşun, koltuk ile direksiyonun arasına sıkışan askeri kasaturası ile keserek tankı kurtardığını söylüyor. “Jakli, benden iğreniyorsun ama savaş bu.” diyerek sahne kararıyor. Oyunda en üzüldüğüm sahnelerden birisi; Azman, Çapkın ve başroldeki asker kıyıda kafaları çekerken Azman’ın ‘ben buradan gitmek istiyorum’ diyerek sinirlendiği o sahne. Çapkın ile yirmi papeline iddia giren Azman, ilerde gördüğü esir gemisine atlıyor ve gidiyor. Gemi limandan uzaklaşıncaya kadar gülüyorlar ama sonrasını düşünmüyorlar. Daha sonra o gemi karşı limana gitmeden geri dönüyor. İçinde sadece kendi askerleri… Azman ve diğer esirler yok. “Zaten esirleri geri götürüp besleyecek misin? İşlerini yolda bitirmişler.” diyor başroldeki asker. Çapkın’ın o çaresizliğini gördükten sonra bayağı etkilendim. Oyunun birçok yerinde savaşın kötü ve savaş alanının da pis olduğunu dile getiren başroldeki asker, Jakli’nin bile adını ağzına almaktan korkuyor. Çünkü onunda kirlenmesini istemiyor. Başroldeki askerin de içinde bulunduğu bir taburu, karşı saflara gönderiyorlar. Başroldeki asker, bu kadar az askerin buraya gelmesinden şüpheleniyor ve kendilerinin yem olduğunu düşünüyor. Yine sıcak çatışmalar… Bu sıcak andan sağ kurtulan asker, savaştan kaçıyor. Kaçarken öyle bir rahatlıyor ki artık dünyaya savaşla bakan gözlerle değil; çiçekleri, kırları ve renkleri gören gözlerle bakıyor. Tam bunları düşünürken mayına basıyor. Yirmi dakika boyunca ayağını olduğu yerden kıpırdatamıyor. Umutsuzluğa kapıldığını şuradan anladım “Jakli, burada ne kadar kalırım bilmiyorum, ama artık seni bekliyorum.” Ayağına dolaşan karıncalardan rahatsızlık duyduğunu dile getiriyor. Susuzluk ve açlık da buna ekleniyor. Bu sırada ‘Tanrı tarafından’ yağmur yağıyor ve doyasıya su içiyor. Sonrasında “Bu mayınlar dil, din ve ırk ayrımı yapmaz. Hatta döşeyeni(sahibini) de tanımaz.” diyerek mayınlara dair dünya üzerinde 110 milyon mayının olduğunu ve maliyetinin iki dolar olduğunu söylüyor. O an, asker, kendinden başka bir askerinde hayatını kurtarabileceğini düşünerek boşta kalan ayağıyla mayın arıyor. Sonra patlayacak iki mayının yerine iki milyon mayının yapılacağını düşünüyor. Son sahnelerde ise medyaya ve gazetecilere gömüyor. “5. Ordu 20 km ilerledi! Zafer yakın!” manşeti atan gazetecinin hiçbir zaman onun yaşadıklarını yaşamayacağını, gazetecinin en fazla savaştan dolayı aç kalmış çocukların “Karamela yes, yes!” diyerek çikolata istediklerini bileceğini söyler. Yarın, öbür gün de 50 km ilerledi diyeceğini söyler. En son da “Benim bahçemde ekili gül yoktur ama başkalarının benim bahçem hakkında planları var.” diyerek ayağını çeker. Son sahnesini yazmadan burada bitirmek istedim yazımı. Oyuna gitmeden önce isminden dolayı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Yaşamayı Deneme” isimli eserindeki karıncalar bahsi aklıma geldi. Fakat oyunda karıncalar üzerinden bir imgesel anlatım yoktu. Ama askerlerin hepsi karıncaya benzetiliyordu. Karınca bahsinin sonunda ‘Karıncaların başı koptuğu hâlde ısırdığı yeri bırakmadığına’ değiniliyordu. Bütün savaşlarda da asker ölse bile o cebheden izi veya asker dönse bile o cebhenin izi hiçbir zaman kaybolmaz. Ezcümle olarak şunları da ekleyeyim. Galiba insanın dünyada kaybedecek bir şeyi (evi, malı, sevdiği) olduğu sürece yaşamayı arzuluyor. Dört senedir savaşla alâkalı oyunlarda farkettiğim nokta, sevdiği veyahud hâli vakti yerinde olan askerlerin ölümden korktuğu oldu. Dünyalık malların veya zevklerin insanları dünyaya nasıl bağladığını idrâk etmek için bu oyunları illa bir din adamının mı yazması gerekiyor?     Baran Dergisi 561. Sayı  

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu- IX

Horoz Sûretli Melek (2) Sahibül Mirac (Kitabül Mirac) isimli eserden özetle: “Allah Resûlü buyuruyorlar (meâlen): “Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ı dünyada olduğu sûrette gördüm, nurdan libaslar giymiş, nurdan taht üzerine oturmuştu.” “Yüce Hak ölenlerin ruhlarını ona arz ettiriyordu. O da mümin kulların ruhunu gördüğü zaman sevinip şöyle diyor: -“Temiz bedenden temiz ruh.” “Sonra onun için af ve mağfiret diler, dua ve rahmet dileği ile tazarru eder yalvarır.” “Bundan sonra melekler o ruhu alıp yüceler yücesine götürürler. Nitekim Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruldu (meâlen): “Gerçek şu ki iyilerin amel kitapları birliğindedir.” “Kâfirlerin ve münafıkların ruhları ona arz olduğu zaman üzülür ve şöyle der: -“Habis bedenden habis ruh.” “Beddua eder. Bundan sonra melekler o ruhu alıp siccine götürürler. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruldu (meâlen): “Gerçek onların sandığı gibi değil kötülerin kitabı siccindedir.” (Mutaffifîn 83 / 7. âyet). “Cebrail’e sordum: Bu kimdir? “Bana şöyle anlattı: -“Babanız Âdem’dir, ileri var ve ona selam ver.” “Ben de ileri varıp selâm verdim ve selâmımı tazimle aldı.” -“Merhaba salih oğul, Salih nebi! Senin gibi bir oğlu bana hibe eden Allah’a hamd olsun.” “Böylece bana hoş geldin etti.” “Onun bu övgüsüne karşılık şöyle dedim: -“Bana senin gibi bir baba hibe eden Yüce ALLAH’a hamd olsun.” “Gördüm ki Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın sağ canibinde bir kapı var oradan güzel koku gelmektedir.” “Oraya bakar mesrur olur güler, sol yanında bir kapı daha var buraya da bakıp mahzun olur ağlar.” “Cebrail’e sordum: -“Bunlar nasıl kapılardır.” “Şöyle anlattı: -“Sağındaki kapı cennete açılır, saidlerin ruhları oradan cennete gider, sağ tarafına bakınca onları görüp şad olur. Solunda olan kapı cehenneme açılır şakilerin ruhları oradan cehenneme gider, sol tarafına bakınca onları görüp mahzun olur… Sonra bir melek gördüm horoz sûretinde idi. Gayet büyük başı Yüce Arş’la beraber olmuştu, ayakları yedi kat yerden aşağı idi. İki kanadı vardı, onları açtığı zaman maşrıkla mağribi doldururdu. O meleğin makamı Sidreti münteha olup, vücudu beyaz inciden, ibikleri ise kızıl yakuttan yaratılmıştı.” Miraçnâmelerde anlatıldığı üzere, beyaz horoz beslemek çok faydalıdır. Bunun sebeb-i hikmeti kuvvetle muhtemel “Arş horozu” ile ilişkilendirilmiş olmasıdır. Demişlerdir ki, beyaz horoz besleyen yalnız kendi ev halkını değil, komşularını dahi afetlerden ve musibetlerden korur. Hadîs meâli: “Beyaz horoz benim dürüst dostumdur. Cebrail’in dahi arkadaşı ve dostudur. Düşmanım şeytanın da düşmanıdır. Beslendiği evin sahibini ve çoluk çocuğunu civarında bulunan dokuz evin hane halkını korur.” Hazret-i Enes (R.A.)’dan naklen ve Ebu’ş Şeyh tarafından rivayet edilen bir hadîs meâli: “Çatal ibikli beyaz horoz benim habibim ve sevdiğimdir. Habibim Cebrail’in dahi habibidir. Bulunduğu evin sağından dört, solundan dört, önünden dört, arkasından dört, ceman on altı evi ve içinde olan ehillerini afetlerden ve musibetlerden korur.” Hazret-i İbni Ömer (R.A.)’dan naklen ve Beyhakî tarafından rivayet edilen bir hadîs meâli: “Horoz namaz vakitlerini Allah’ın kullarına bildirir, her kim evinde beyaz horoz tutup beslerse, o kimseyi Allah üç şeyden korur: Şeytandan, büyücüden ve kâhinlerin şerrinden.” Beyaz horozun boğazlanmaması tavsiye edilmiştir. Nitekim Fethul Kadir’de, “Beyaz horoz kesenin hâli kederden yana boş olmaz” denilmiştir. İmam-ı Salebi, İmam-ı Dümeyri’nin “Hayatul Hayvan” adlı kitabından naklen bir hadîs meâli: “Allah üç sesi sever ve bunlardan razıdır. Kur’an-ı Kerim okuyanın sesi, seher vaktinde istiğfar edenin sesi ve horoz sesi.” Yine Sahibül Mirac isimli eserden devamla: “Allah Resûlü buyuruyorlar (meâlen): “Horoz sûretli melek gece olunca dünya semasına iner ve şöyle tesbih eder: “Pek mukaddes Sultan bütün noksanlıklardan münezzehdir. Ondan başka ilah yoktur. Hayatı ve kıyamı sonsuzdur.” “Cebrail’e sordum: -“Bu nedir? “Bana şöyle anlattı: -“Bunun için arşın horozu derler. Gece karanlığı olduğu zaman, dünya semasına iner, gecenin üç bölüğünden biri geçtikten sonra kanatlarını çırpar ve şöyle der: -“Hani ibadet edenler; namaza kalkacaklar kalksınlar.” “Onun bu sesini insan ve cinden başka bütün varlık duyar. Yer horozları onun sesini işitince kanatlarını çırpar ve şöyle seslenirler: “Ey gafiller, Allah-ı zikre başlayınız.” “Gece yarısı olunca, o melek yine kanatlarını çırpar şöyle seslenir: -“Teheccüde kalkacaklar kalksın namaz kılsınlar.” “Bu nidadan sonra tekrar yer horozları ötüp insanlara o meleğin haberini bildirirler. “Gecenin iki bölüğü geçip bir bölüğü kaldığı zaman o melek tekrar seslenip şöyle der: -“Hani günahlarından mağfiret isteyenler! Nerede Âlemlerin Rabbi’nden ihtiyaçları ve muradları olanlar! Kalksınlar, istiğfar etsinler ve muradlarını arz etsinler.” “Onun bu nidası üzerine yer horozları ötüp insanları ondan haberdar ederler. “Tanyeri ağardıktan sonra tekrar o melek kanatlarını çırpar ve şöyle der: -“Şimdiden sonra gafiller kalksın hem de üzerlerinde kat kat günahları olduğu halde.” “Bunu söyledikten sonra kendi mekânına yükselir. Bunu duyan yer horozları da öterek onun söylediğinden haberdar ederler.” “CEBRAİL devam etti: -“Ya Resûlullah bu durum hep böyledir, ta kıyamete kadar.” “Bir haber de şöyle anlatıldı: -“Kıyametin zuhuru vakti geldiği zaman o horoz sûretli melek gecenin üçte birinde nida etmek ister ama yüce HAK’tan şu izzet hitabı gelir: -“Ey melek, kullarımı uyandırma.” -“Böylece ötmekten nehy edilir, bu durumda o melek ve tüm sema melekleri kıyamet kopmasının vakti geldiğini anlarlar. Hep birden ağlamaya başlarlar. “O gecenin uzunluğu üç gün-üç gece kadardır. -“O gece horozlar ötmez ve köpekler havlamazlar. İnsanlar tam bir gaflet içinde üç gün üç gece yatar kalırlar. Ancak daima teheccüd namazına kalkanlar kalkar teheccüd namazlarını kılarlar. -“Sabah olmadı; acaba erken mi kalktık? deyip biraz yatarlar. Tekrar kalktıklarında, sabah olmadığını görürler. O zaman gecenin uzunluğundan anlarlar ki, kıyamet geldi. Bunlar teheccüd kılmayanları kaldırmak için çok çalışıp çabalarlar; ama onları uyandırmak hiçbir yoldan mümkün olmaz hiç kaldıramazlar. Bunun üzerine kendileri camilere gider orada toplanırlar, günahlarına tövbe eder bağışlanmalarını dilerler, hep gözyaşı dökerler… Ta o üç gün üç gece geçinceye kadar. Hep tazarruda niyazda ve ağlamakta olurlar. “Bu süre dolup sabah olduğu zaman, güneş mağripten doğar tevbe kapıları da kapanır… Demek ki, Arş horozu ve ona bağlı olarak yeryüzü horozlarının varlığı doğrudan doğruya kıyamet ile ilgilidir. Not: Kıyamet öncesi bir zaman diliminde yaşadığımız hemen her insaf ehlince kabul edilmektedir. İBDA Mimarı, “sona geldik, en sona!” derken aslında kıyamet öncesi bir zaman diliminde yaşadığımıza da işaret ediyordu. Beyaz horoz… Daha evvel de söylendiği üzere, beyaz, “mücerredin rengi”dir. Yine daha evvel söylendiği üzere, bir röportajında “ben mücerredler adamı” ifadesini kullanan Üstad Necip Fazıl’ın Salih Mirzabeyoğlu hakkında söylediği: “Mücerred fikir istidadı tamam!” “Tamam” olan aslında “horoz borcu”nun yerine getirilmesiydi! “Tamam” olan aslında aklın ruhî bir keyfiyet olduğunun gösterilmesiydi! “Tamam” olan aslında Salih kulun mekânda yer işgal etme hakkını elde etmesiydi! “Tamam” olan aslında “var-yok” mânâsına her şeydi!.. Tedaisi, Salih kulun rüyası: “Levha: 24 Mayıs 1982… Çalkantılı ve muzdarib değil de, belirsizliğe bakmanın karışık duyguları içinde, un yaymanın, daha doğrusu ipe un sermenin yorgunluğundasınız… Kafanızda kelimeler köşe kapmaca oynarken mayışıyorsunuz, tükeniyorsunuz, bitiyorsunuz, sızıyorsunuz… Birdenbire bir ses, “Var-Yok 126 tamam!”… Sıçrayarak uyandım…” Salih: 126: Kabadayı… Tedaisi, “lakabları horoz- kabadayı olan Hazret-i Halid bin Velid (R.A.)” ve onun nesebinden olan Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu! İbn-ül ma- Su kuşu: 126: Hullebaf- Terzi… Tedaisi, ilk yazı yazan ve terzilik yapan Hazret-i İdris Aleyhisselâm!.. Bilindiği üzere, Hazret-i İdris Aleyhisselâm, 16 yıl riyazet neticesinde ruhu bedenine galib geliyor ve daha sonra Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın da yükseltildiği 5. felek olan Güneş feleğine yükseltiliyor… Tedaisi, “düşman (nefs!) oklarına hedef olmak” mânâsını mündemiç Telegram (en şeddeli riyazet!) eşliğinde tam 16 yıl zindan hayatı yaşayan ve hâlihazırda, Telegram işkencesine göğüs gererek yaşamaya devam eden, daha doğrusu “zehirle pişmiş aştan” yiyerek yaşamaya gayret eden, üstüne üstlük, “Hayat Odası” mânâsını mündemiç “Ölüm Odası” isimli eserini de tefrika ederek topyekûn dünyaya nizam vermeye çalışan “horoz-kabadayı lâkablı Hazret-i Halid bin Velid” nesebinden İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu! “Ölüm Odası B-Yedi”den: “TAMMAT-Musallat olanı defetmek. Keskin çığlık. Son, netice. Kıyamet: 1450: SALİH Mirzabeyoğlu…” Şiir: Her horoz kendi çöplüğünde öter / Arş horozu ise şafak vaktinde… Not: Devlet ve millet / ümmet olarak Telegram deyip geçmeyelim. Yaşadığı hâli anlatırken İBDA Mimarı, hatırlayınız, bizzat kendisinin verdiği bir örnekle, meâlen, hani bir insanın ayağına taş bağlayıp onu denize atarsın ve taş da onu yavaş yavaş suyun dibine doğru çeker ya, tıpkı bunun gibi, tam 17 yıldır ben böyle yaşıyor ve böyle yazıyorum derken, aslında doğrudan doğruya “çığlık içimde düğüm” dercesine sesini değil beş tepeye, önce istiklâl sonra istikbâl kaygısı taşıyan her tepeye duyurmaya çalıştığını bilelim. Telegram işkencesini ta 2000’li yılların başlangıcından bugüne kesiksiz bir şekilde yaşadığını söylerken de aslında nasıl bir sabır üzere olduğunun altını çiziyordu. Sabırla imtihan edilenin Kim olduğunu söylemeye ne hacet! Biz de bu duruma şahidlik edelim ve en azından, Hazret-i Ebu Bekir (R.A.)’ın sözünün gereğini yerine getirmeye çalışalım: “Ağlayan ağlasın, ağlamayan da ağlar gibi dursun!” Allahu Ekber!     Baran Dergisi 561. Sayı

Gomis, Belhanda, Feguli: Bu da mı Gol Değil?

Günümüzde “idealsizlik ideali” olarak kitleleri avutma aleti olan meşin top zannediyorum her şeyi tamam bir cemiyette aslî hüviyetine kavuşacak, yani müsabaka zevkinin seyrine doğru incelecektir. Bu meyanda şu hususlardan bahsetmek istiyorum: Türkiye Süper Ligi’nde bütün dikkatler Galatasaray Futbol Kulübü üzerinde; çünkü geçen sene başarısız bir sezon geçiren Galatasaray, bu sene yaptığı yabancı oyuncu transferleriyle beraber Türkiye Ligi’nde adeta rüzgar gibi esiyor, her oynadığı maç başka kulüp taraftarları tarafından bile alâka ile takip ediliyor. Bu alâkanın sebebi, Avrupa liglerine göre ağır aksak, kör sağır bir periyod çizelgesi taşıyan Türk liglerinin aksine Galatasaray’ın neredeyse doksan dakika boyunca pres yapması, rakiplerini bunaltması neticesinde müsabakalarda görmek istediğimiz heyecanlı anları ortaya çıkarması; bir maç süresince beş-on defa mühim anlar görmeye alışık seyirci ise bu haleti ruhiyenin doksan dakikaya serildiğini görünce ister-istemez dikkatini bu noktaya verecektir ve öyle de oluyor. Galatasaray’ın böylesine dikkat çekmeyi ve kendisinden söz ettirmeyi başarmasının iki sebebi var ki, bunlar mevzuyu futbol müsabakasından çıkartıp başka bir yere taşıyor. Birincisi heyecan! Bütün Galatasaraylı oyuncular lig maçlarında yatıp Avrupa maçı olunca kendini gösterme gayretine giren birçok futbolcunun aksine neredeyse her maçı uluslararası arenadaki bir maçın atmosferine taşıyacak bir heyecan dalgasıyla sahada top koşturuyor; böyle olunca da geçen sene bomboş stadlarda maç oynayan Galatasaray 50 bin kişilik stadını bu sezon her maçında doldurmaya başladı. Demek ki, heyecan, Galatasaray’ın aksettirdiği heyecan, evinde aynı maçı seyretmeye karar vermiş binlerce insanı stadlara taşıyacak kadar bir kuvvet dalgası meydana getirmeyi başarmış. Buradan yola çıkarak imanı olanın mutlaka heyecanı olduğu, heyecanı olanın da illâ bir şeye imanı olduğu neticesine varabiliriz ki, heyecanın olmadığı yerde hayat belirtisinin en düşük seviyeye indiğini söyleyebiliriz! “Hayat belirtisi” ibaresini de, hayatı kapsayan bütün sosyal şubeler ve ferdî işler içindeki hamle gayreti olarak düşünürsek, heyecanlı ile heyecansız arasındaki farkın gece ile gündüz arasındaki fark gibi olduğunu takdir edersiniz... Dikkat çektiğimiz ilk nokta olan heyecan meselesi kadar alâka çekici olan ikinci bahis ise Galatasaray Futbol Kulübü’nün bu sene yaptığı üç yabancı oyuncu transferi... Gomis, Belhanda, Feguli. Bu üç futbolcu sırasıyla Senegal asıllı Fransız, Faslı ve Cezayirli... Pek yüksek meblağlar ile Türkiye’ye gelen yabancı oyuncuların takımlarına uyum sağlayamaması, oyuncular arasında ciddi sürtüşmelerin yaşanması ve umumiyetle sezon sonunda oyuncuların takımlarından ayrılması sık sık yaşanıyor. Galatasaray’ın bu üç oyuncusu ise ilk defa Türkiye’ye geldikleri hâlde bir anda uyum sağladılar; çünkü kültür bakımından yahut kültür emperyalizmine uğramak bakımından bizimle ortak bir yönleri var. Bu Futbolculardan ikisinin (Belhanda ile Feguli) Müslüman olduğunu da hesaba katarak söyleyelim ki bu husus bana, yani, kültür bakımından uyum yahut uyumsuzluk meselesini, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Kültür Davamız eserinde geçen şu hususu hatırlattı: “Bir toplumdaki fertlerin ortaya koyduğu fikirler, o toplumun mensub olduğu medeniyet ve kültür ortamında yoğurulduğundan ve bu ortam da muhtelif toplumlarda farklı bulunduğundan, toplumdan topluma nakledilen fikirlerden fazla istifade edilemez. Bilhassa yabancı fikirlerin ithâl edildiği toplumun fertleri muayyen bir ilim kapasitesinden mahrum iseler, alınan fikirler o toplumun mahvına sebebiyet verir. Bu hususlar biyolojide de aynıdır: Gıda olarak aldığımız, –meselâ sığır proteinini- organizmamız aynen kullanamaz... Onu evvela insan proteinine çevirir ve sonra kullanır. Bu itibarla şayet müfekkiremizin metabolizması düşük ise, okuduklarımızdan ve duyduklarımızdan elde ettiğimiz fikirlerimizin kendisine pek faydası olmaz.” Bu vesileyle Galatasaray özelindeki bu hususların yanında memleketimiz futbol kulüplerinin yabancı oyuncu transferleriyle alakalı şu mühim meseleyi de yine aynı bakış tarzıyla kısaca ele alalım. Futbol Federasyonu üç sene evvel kulüplerin kadrosunda altı yabancı oyuncuya müsaade ederken bu sene bu rakam on dört; böyle olunca da, kulüpler getirecekleri oyunculardan elde edecekleri reklam gelirlerini de hesaba katarak yabancı oyunculara yöneliyorlar. Yabancı oyuncular için ise Türkiye çok cazip bir memleket; çünkü Avrupa’da bir futbolcu kendisine verilen toplam paranın neredeyse %25’ini şahsen vergi olarak öderken, Türkiye’de bu vergi meblağını kulüpler ödüyor... Tüm bunlarla beraber ortaya çıkan netice ise kulüpler alt yapıdan millî bir oyuncuyu 10 sene yetiştirmek gibi boş(!) bir uğraşla vakit kaybetmektense, evvelce yahut günümüzde Avrupa’da isim yapmış bir futbolcuyu, onun getireceği reklam gelirlerini de hesaba katarak transfer etmeyi (elbette maddî açıdan) daha kazançlı buluyor ve öyle yapıyorlar.... Böyle olunca da millî oyuncu yetişmiyor, ola ki yetişen olursa o da yabancı memleketlere kapak atmak için dört dönüyor. Şu manzara meseleyi açık eder zannediyorum: A millî takımın 18 kişilik kadrosunun 10 oyuncusu yurt dışındaki kulüplerin altyapılarından yetişmiş oyunculardan oluşuyor... Bizim bu mevzuda alâka kurmaya çalıştığımız husus irfan-kültür meselesindeki hususla birebir örtüşüyor ki yine Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun aynı eserinden hatırlatalım: “İrfanın iki yolu var. Biri kendi kaynaklarını doğurup onlardan, öbürü yabancı kaynaklardan irfana ermek… Dava kendi kaynaklarını doğurmak olduğuna göre, ikinci yolu, birincisine çıkaran bir geçit sayalım. O hâlde irfana erme davasında ilk iş, herhangi bir dil çarşafına bütün dünya irfan yemişlerini silkelemek, o dile bütün dünya hakikatlerini konuşturmaktır. Böylece, henüz yürümeye başlayan çocuk nasıl dilini döndürmeye ve mevzuunu seçmeye çabalarsa, milletler de yabancı mahsullerin bünyelerinde yapacağı karışmaları kendi hak ve hakikat telâkkilerinin mihveri etrafında yavaş yavaş sermayeleştirir. Nihayet öz irfanlarını içlerinden ifraz edebilecek kıvama ererler.” Kültür Davamız isimli eserden yaptığımız bu iktibası “Türk Futbolu’nu kurtarmanın iki yolu var” diye okunur ve meseleye böyle bakılırsa asıl ihtiyacımız olan şeyin yeni bir bakış açısı, yeni bir ruh, eskimeyecek bir heyecan olduğunu zannediyorum kolaylıkla anlaşılır!  Sadri Alışık’ın dillere pelesenk olmuş repliğiyle bitireyim: “Bu da mı gol değil?” Baran Dergisi 560. Sayı

"Kadınlar da Vardır” Kemalist İdeolojinin İzin Verdiği Kadar

Geçen haftaki yazımızda “Son Sömürge: Kadınlar” isimli kitaptan bahsetmiştik. Bu kitapla ilgili bir ayrıntı verelim: 1988’de yayınlanan bu kitap, 20 yıl sonra 2008’de tercüme edilmiş Türkçe’ye. Bu önemli bir vurgu, çünkü bizde “feminizm” hareketi, ister Kemalist, ister sosyalist, ister komünist ideolojik tabanlı olsun, hiçbir zaman beklediği tabanı bulamamış, toplumsal bir hareket haline gelememiştir. Bunun pek çok sebebi var, fakat en önemli sebeblerinden biri de, Batı kaynaklı bu hareketi, bizdeki muadillerinin hep 20-30 yıl geriden takip etmeleridir. Bahsini ettiğimiz kitap, bir tezi olan, bu tezini de güçlü argümanlarla besleyen bir kitap. Bizdeki “Tek Tanrılı Dinlerde Kadın” gibi kitaplarla, İslâm’ı da diğer dinlerle “aynı” kabul eden, basit ve sığ kitaplardan değil en azından. Feminizmin temel çıkış noktası Hristiyan ahlâkının ve Yunan aklının, kadını temelde “dışlayan” ve “yok sayan” bakışıdır ya, bizdekiler de aynı argümanı İslâm üzerinden dillendirmeye çalışırlar. Bizdeki Feminist hareket bu anlamda sığ ve taklitçidir. Batı’da tabiî bir süreç hâlinde gelişen hareket (Hristiyan dogması, Yunan Aklı, Sanayi devrimi), bizde zoraki, itekleye itekleye gelişmeye çalışmıştır. Sonra da mevzu bir cinsel kimlik dayatmasına dönüşmüş, “kadın bedeni” ekseninde gündeme gelmiştir.  Bahsini ettiğimiz kitap şu soruya cevap arıyor: “Gerçekten temel soruları ötekiler, yani ekoloji hareketi, alternatif toplumsal hareket ve kadın hareketi soruyor: Yağmalanmış bir doğada tam anlamıyla beşeri bir varoluş söz konusu olabilir mi? Kökleri insanların ve doğanın sömürüsüne dayanmayan toplumsal ve ekonomik örgütlenme modelleri oluşturabilir miyiz? Fakat, asıl olarak çevreci ve alternatif hareketin önerdiği ileriyi gören modeller bile Beyaz Adamın -hem Batı hem de Doğunun endüstriyel uluslarının - fikrî ufku ve de somut hayatı içinde tuzağa sıkışıp kaldı.” Ben Türkiye’de bu suali soran bir “feminist hareket” henüz göremedim. Aslında bırakın feminizmi, “başka bir ekonomik sistem mümkün” diyen, (İbda hareketi dışında) herhangi bir ideolojik hareket bile göremedim. Hâlâ kadının kılık kıyafeti, bedeni üzerinden tartışmalar ve suni gündemlerle meşgul oluyoruz. Öyleyse Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk yılları sürecinde bizde ortaya kadın hareketlerinin içinde, pek de bilinmeyen bir hadiseden bahsetmek, sanıyorum, ülkemizdeki feminist hareketlerin seyrini anlamak için de ufuk açıcı olacaktır. Nezihe Muhiddin. Kimdir bu kadın? 1889 yılında İstanbul, Kandilli'de doğar. Serasker Ağa Hüseyin Paşa'nın torunu, savcı Muhiddin Bey'in kızıdır. Eğitim hayatı Kandilli mahalle mektebinde başlamış, sonrasında kardeşiyle birlikte evde devam etmiştir. Farsça, Arapça, Fransızca ve Almanca ile bu dillerin edebiyatını özel öğretmenlerden öğrenir. Kadın sorunları üzerine düşünen, aynı zamanda ilk kadın gazetesi Hanımlara Mahsus Gazete'nin Zekiye takma adıyla aktif yazarlarından olan Nakiye Hanım ile annesinin edebiyat ve toplumsal sorunlar üzerine yaptıkları tartışmalar, Nakiye Hanım'ın evde düzenlediği toplantılar, ilerideki düşüncelerinin ilk tohumlarını atacaktır. Henüz sekiz yaşındayken, annesiyle birlikte kadınların kurdukları hayır derneklerinin çalışmalarında bulunur; Nakiye Hanım vesilesiyle Fatma Aliye ile tanışma fırsatı yakalar. Fatma Aliye Hanım ile ilişkileri uzun yıllar sürecektir. Yüksek öğrenim görmediği halde kendi kendini yetiştirecek, yirmi yaşında Maarif Nezareti'nin fen sınavını kazanarak fen bilgisi derslerini vermek üzere Kız İdadisi’ne atanacaktır. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi'ne müdür olur. Maarif Bakanlığı'na eğitim hakkında raporlar yazar; birçok okulda müdürlük, ilkokul ve yabancı okullar için müfettişlik yapar. İki kere evlenir. Ancak edebi yaşamı boyunca ikinci evliliğinin soyadını değil, babasının soyadı olan Muhiddin'i kullanacaktır. 1911 ile 1944 yılları arasında ulaşılabilen 17 romanı, 300 kadar öyküsü yayınlanmıştır. Kadınlara oy hakkı, “hak verilecekse biz veririz” diyen tarafından henüz “verilmeden” 10 yıl kadar önce, 1923 yılında Cumhuriyet tarihinin ilk partisini kurmuştur. Kadınlar Halk Fırkası. Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmadan evvel. Tabiî ki, onay verilmemiş, onun bu girişimi engellenmiştir. “Parti kurulacaksa biz kurarız” diyen tarafından. 8 ay partisinin onaylanmasını beklemiş ve fakat beklediği onay gelmeyince, Türk Kadınlar Birliği adı altında dernekleşme yoluna gitmiştir. Kadınların oy hakkı için mücadele etmiş, meclise teklifler sunmuştur. Çeşitli dergiler çıkarmış, makaleler kaleme almıştır. Gelin görün ki, bu faaliyetleri Atatürk tarafından yasaklanmış, CHP’nin gazetesi Cumhuriyet’te ise “Havva’nın kızları, meclise girip yılın manto modasını tartışacak” şeklinde alaya alınmıştır. Nezihe Muhittin, siyasi hareketi engellenip, savunduğu fikirler “çok sert” bulunduğu için kendi kurduğu dernekten de çıkarılmış, hakkında yolsuzluk davaları açılmış, itibar suikastına maruz bırakılmıştır. Yazılı basında hakkında olur olmaz bir sürü haber çıkmış, savunduğu şeyler karikatürlerle alaya alınmıştır. Kadın derneği ise, kadınlara oy hakkı “verildiğinde”, “artık derneğimizin kuruluş amacı gerçekleşti” denilerek kendini feshetmiştir. Nezihe Muhittin, bu süreçte, kendi içine kapanmış, edebi alanda eserler vermiş, hikâyeler, tiyatrolar romanlar yazmış ve tek başına bir akıl hastanesinde ölmüştür. Bu olaylardan kısa bir süre sonra kurulan İstiklal mahkemelerinde, oy hakkı “verilen” kadınlardan biri, yine fikirleri sebebiyle, “şapka kanununa muhalefet ettiği gerekçesiyle”, idam edilmiştir. Bu kadın da Erzurumlu Şalcı Bacı’dır. Darağacı yolunda şaşkınlık içinde, "Kadın şapka giye ki asıla!" dediği rivayet edilir. Bu idamın, kadınlara şapka giyme yolunun hazırlanmasında fayda sağladığından söz edenler olur. Hatta derler ki, Erzurum’da Vali ve Kumandan Paşa bir araya gelmiş, ‘Şapka Kanunu’nun “muhayyilelere dehşet salmak” suretiyle kabulü için bu kadını asmak gibi bir karara varmışlardır.  Cumhuriyet tarihinden, Cumhuriyet’in hışmına uğramış iki kadın. Biri cumhuriyet değerlerine sahiptir fakat söz dinlemez, itibar suikastına maruz kalır, diğeri ise halktan garip bir kadındır, ibreti âlem için idam edilir. Türkiye’deki feminist hareketin “cumhuriyet kadınları” tarafından filan başlatıldığını iddia etmek, “Batılı pek çok ülkeden evvel biz kadına oy hakkı verdik” demek abesle iştigaldir. Cumhuriyet ideolojisinin, Kemalizm’in desteklediği kadın hareketinin muhtevası budur çünkü.  Gayet açık bir şeyden bahsediyoruz, tarihimizde bir kadın “şapka giymeye muhalefet ettiği için” idam edilmiştir. Bugün, kılık kıyafetin, yani bedenin, kadın hareketlerinde bu kadar “merkezi” rol üstlenmesinin temelinde yine bir kadının “ölü bedeni” yatmaktadır.  Baskı ve zorbalıkla kadına dayatılan “benim istediğimi giyeceksin”, “benim dediğim gibi düşüneceksin”e dair iki açık örnektir Nezihe Muhittin ve Şalcı Bacı. Türkiye’deki feminist hareketin temeli bundan ibaret… Son tartışma Türkiye’de hiçbir şeyin değişmediğinin de göstergesi: Harp Okuluna kabul edilen bir başörtülü kadın için, “modernizmin başarısıdır bu, dinin başarısı değildir” diye keskinlik yapan bazı İslâmcılar ile “cumhuriyet değerlerimiz dinamitleniyor” diyen Kemalistler ortak paydada buluşmuş görünüyor. Sistemin “izin verdikleri” üzerinden tartışmaya devam. Kadının kapitalist, laik, cumhuriyet sisteminde kapladığı yer, eğer başörtülüyse şu kadar, açıksa bu kadar. Tartışma bundan ibaret. Tekrar başa dönüp soralım: “Başka bir sistem mümkün değil mi?” Baran Dergisi 560. Sayı

Takdimdeki Deniz; Kaptan Mirzabeyoğlu

İbda bir cephesiyle edeb demek, edeb ise had bilmek. Bu yazı belli hadler çerçevesinde kaleme alındı ve hakiki kelâm sahibinin izzetine sığınıldı. Üstad’ın bir şiirinin başlığı; “Takvimdeki Deniz”. Tedaîsi; “Takdimdeki Deniz”. Takdim malum; “Sana bir takdimim olacak bütün hüviyetinle görüneceksin.” Söz Üstad’a ait. Bu takdim peşinde bir ömür FİKİR İDMANI ve geride koca bir külliyat. Külliyatın sahibi; Salih Mirzabeyoğlu. Takdimdeki deniz: “O Allah’tır ki, iki denizi salıverdi. Şu tatlı, susuzluğu giderir, bu tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretinden bir engel ve birbirlerine karışmayı önleyici bir perde koymuştur.”(Furkan, 25:53) Kur’ân’ın bu mucizesine şahit olunan deniz,Akdeniz sularının Atlas okyanusu ile buluşmaya başladığı Cebel-i Tarık boğazı. Farklı denizlerde mevcud ve dahası mümkün. “Takdimde Deniz” sırrı, hem bu kadar açık hem bir o kadar perdeli... “Takvimdeki Deniz” şiirinden: “Yana yatmış bir gemi.../ Kaybettiği âlemi/ Arıyor deryalarda./ Bu resim rüyalarda” Son 500 yıl, İslâm dünyası için yitirilmiş bir zaman hükmünde. Bu zaman diliminde hikmeti, edebi, dil ve diyalektiği, izzet ve iffeti ve daha pek çok şeyi kaybettik. Bir tufan gibi geçti her şey. Battık!.. Kıyıdan köşeden yürümeye, yüzmeye çalıştık, olmadı. Koca koca imparatorlukları göçerttik, şehirleri tanınmaz hâle getirdik. O muhteşem âlemi kaybettik. Derya: Deniz, bahr... Dery: Bilmek... Deryân: Bilmek, ilim. Derya aynı zamanda Kamus demek. Kamus: Büyük lügat kitabı. Rüya; ruhun kendi âleminden, Allah’ın lütuf ve ikramlarından istifâde ile, eşya ve hadiselerin dışında bazı hâllere şahitlik etmesi. Genel anlamda insanın uyku hâlinde iken gördüğü, duyduğu şeyler. Rüya, suretler âleminden akisler. Rüya, Allah’ın nurundan olan ruhun, ezeli âlem ile suretler âlemi arasındaki berzahı. Arapça, Hulm: Rüya, düş, hulyâ. Rü’ya: Düş. Rü’ya: Umut. Rü’yet: Görme, bakma, görülme. Farsça, Rûyâ: Yerden biten, bitici, nâbit. Rûy: Yüz, sima, çehre. Rüya denince akla gelen, Mirzabeyoğlu’nun dünya fikir ve sanat tarihinde eşi ve benzeri olmayan, “Tilki Günlüğü: Ufuk ile Hafiye” adlı rüyayı eşyadan daha gerçek bir buuda oturttuğu eseri. Başlangıç tarihi 17 Ağustos. Kitabın ilk baskı tarihi 1991. Kitap rüya ile gerçeklik arasında bir kâinat muhasebesi. “İnsanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar” hadis-i şerifinden mülhem, rüya gibi hayatında tabire muhtaç oluşu eser boyunca satır aralarında mevcud.17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi; Büyük Deprem. Saat: 03:02. 45 saniye süren 7.6 şiddetinde sarsıntı. Resmi bilgiler: 17.480 kişi öldü, 23.761 kişi yaralandı, yüz binlerce ev ve iş yeri hasar gördü vesair. Aynı yıl laik Kemalist ve aynı zamanda Batı güdümlü 28 Şubat 1997 darbesi bütün uygulamaları ile meydanda. Bu zulme karşı yükselen ses: “1999 Kurtuluş Yılı- Müslümanlar dik durun. Karşınızda leşler var.” Sesin sahibi SalihMirzabeyoğlu. Depremden aylar önce söylenmiş bir söz ve yine aynı depremden 8 yıl önce baskıya verilmiş bir eser. Tilki Günlüğü, sadece bir misâlle gösterdiğimiz bu cephesiyle bileSIRRÎ’liğini muhafaza etmekte. Ve eser 1999’da yükselen bayrakla şu ilanı bir daha yapar: DÜNYA ÇAPINDA BİR HADİSE: KUMANDAN MİRZABEYOĞLU. Bir başka deyişle: KURTULUŞ GEMİSİ İBDA; KAPTAN MİRZABEYOĞLU. Şiirden: “Arıyor deryalarda.” Tedaîsi: Arıyor lügatlerde. Lügat: Söz, kelime, bir dili meydana getiren kelimelerden her biri. İbda Mimarı’nın deyişiyle “Âlemde bulunan her şey, kelimeler hâlinde, lügatte toplu; lügat, bir bakıma kâinatın toplamı.” İbda külliyatına aşina olanların birtakım terkibi hükümlerin mahiyetini seyre daldığı “Furkan Lügatı” bu çerçevede bir şaheser... Aslında mütefekkirin bütün kitapları tek bir eser. “Birbirini tamamlayan” ve aynı zamanda “KÂİNAT MUHASEBESİ-LÜGATI” olmak bakımından tek bir eser. Burayı biraz açalım. Takdim: “DÜNYA ÇAPINDA BİR HADİSE- KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN Dergilerden, gazetelerden ve televizyon ve radyodan tanıdığım meşhur Kaptan Kusto... Bu adam bir devrin (MarkoPolo)su, Evliya Çelebisi gibi tetkikçi bir seyyahtır ve tabiat denilen yaratıklar âleminin sırlarını denizlerde arayan ve deniz içi hayatı kurcalayan ilmî bir tecessüs sahibidir.  Bu adam basit ‘olabilir’ler veya ‘olabilir’ sanılan şeyler arasında öyle bir tecelliye şahit oluyor ki, 1400 yıl önce Kur’an’ın haber verdiği mucize önünde dize gelip Müslüman oluyor.” Kaptan; kumandan, baş, başkan ve reis mânâlarında.Kumanda; komuta. Bir nev’i anahtar. Anahtar; bir kilidi açıp kapamaya yarayan, ucu ve sapı çeşitli biçimlerde olabilen araç. Seslerin isimlerini ve müzik dizisindeki yükseklikleri belirtmek için portrenin başına konulan işaret. Bir problemi çözmeye, bir düşünceyi açıklamaya yardım eden araç. Kumandan Mirzabeyoğlu; Kumanda İBDA. Anahtar fikir İBDA. Sokrates’ten dışa vuran hakikat; mavi ışığı görmeden bir fikir beyân edemez, herhangi bir fikri tasdik edemezdi. MAVİ IŞIK. Anahtar ışık. Rüyada gelen mânâ: Kumandan mavi takım elbise içinde. Tabircide bir mânâ: takım erki, takım gücü. Ve kelimeler. Takım gücü; Kadro İbda. Surete bürünmüş mânâ. Suret; Mavi takım elbise. İçinde ki mânâ Mirzabeyoğlu. Kumandan Mirzabeyoğlu; ANAHTAR. “Mütefekkir’in mektebi hekimin eczanesi gibidir; oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı çekmek için gidilir.” hikmeti hatırda. Ölüm Odası’ndan: “Rahman Sûresi’ndeki 19-20. âyetlerdebelirtilen, ‘İki denizin birbirine kavuşması, ama aralarında birleşmelerine engel bir perde bulunduğu’ hususunda geçen ‘Yeltegıyan-Bulamamacasına arama’ sırrı ve Furkan Sûresi’nde geçen, ‘İkiz denizin arasındaki Mania’ sırrı... Orada, ‘Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı’ başlar; bunun ufuksuzluk ufkunda, Allah Sevgilisi... Üstadım’ın, ‘Susan Deniz’ isimli şiirinin toplam ebcedi: 4668: Takım Elbise... Mehdî Derviş Muhammed: 1671: Sirayet-Yayılmak, bulaşmak, geçmek; sarî, denizci)... Arabça, BİDLE-Takım elbise. ‘Takım Erki’: 436: TLO-Süryanice, ‘Gençleşmek’.” İki deniz; ikiz deniz. İki deniz: Büyük Doğu-İbda. İkiz deniz: Büyük Doğu-İbda. İlki nasıla bakarken diğeri niçin peşinde. “Bir ayniyetin iki kanadı.” Hem birbirinin aynı hem birbirinden gayrı. Gölge ile asıl ilişkisi gibi. Büyük Doğu, İbda ile göründü. İbda bu sebeble Yürüyen Büyük Doğu. İkizler; birbiri ile farkı olmayacak derecede benzeyenler. Üstad, İkizler burcundan. Mirzabeyoğlu Boğa burcundan. Bu minvalde Hırka-i Tecrîd’de mühim bir not: “‘Ben miyim yoksa arşı boynuzunda taşıyan öküz’... Boğa burcundanım.’” Şiir, Üstad’ın “Çile” adlı şiirinden bir mısra.  Ve “Susan Deniz”. Hz. Eyüp Peygamber hatırda. Onca çileye rağmen müthiş bir sabır ve sükût hâli. 18 yıl. Bu sabrın neticesinde GENÇLEŞME. Hz. Eyüp Aleyhisselâm kıssası malum. Biz nihai noktasından bahsedelim. Sad suresinde bildirildiği gibi, Cebrail Aleyhisselâm, Hz. Eyyûb’un ayağını yere vurmasını söyledi. Ayağını vurunca, yerden berrak bir su çıktı. Bu su, içme zamanında soğuk, yıkanma zamanında sıcak akardı. Hz. Eyyub Aleyhisselâm bu sudan bir yudum içip, bir miktar da başına dökünce, hastalığı hemen geçti, kuvveti yerine geldi. Genç bir delikanlı oldu. Hz. Cebrail, ona temiz ve kıymetli elbiseler giydirdi. “Susan Deniz” Üstad’ın bir şiiri: “Gittim, gittim, denizin,/Sınır yerine vardım./ Hâlin bana da geçsin!/ Diye ona yalvardım.” Susan Deniz; Susan kâmus. Devam eden Telegram işkencesi ve 16 yıllık zindan hayatı hatırda. KUMANDAN: İdamdan dönülmüş mahkemede Hâkim sorusu: “Size neden Kumandan diyorlar?” Cevab: “Lakap, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır. (...) Kumandan lakabı da bana 1980’lerde ‘Rapor’ Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lakaptır.” (21 Şubat 2000 tarihinde DGM’de yapılan savunmadan) Kaptan, bir mânâsıyla Kumandan... Kaptan Mirzabeyoğlu; Kumandan Mirzabeyoğlu. İbda Mimarı anlatıyor: “1975, Üstadımın ‘Derviş Muhammed’ rüyasını yazıya döküşü... 1975, GÖLGE dergisinin çıkışı ve ‘Mirzabeyoğlu’ soyadını alışım. 1975, Üstadım’ın ‘Erken Gel’ isimli ‘Noktalama’sı... Davet yerini bulmuştur.” (Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c.6, s.64) Mir; baş, komutan, kumandan, amir. Mirza Bey; Salih Mirzabeyoğlu’nun dedesi İzzet Bey’in babası Musa Bey, Musa Bey’in babası Mirza Bey. “Mirza Bey” oğlu; Salih Mirzabeyoğlu. O diyor: “Kendi kendimden kurtulur ve yerli yerine oturur gibi, Salih Mirzabeyoğlu... Davamın gurur ve şuurunu temsil eden bu isim, öbür ismimi günlük sıradan işlerde kullansın; bu işin öz plânındaki kıymet şerefi yeter ona!” (Tilki Günlüğü, c.3, s.334) Bu çerçevede “Medhe Layık Takdim” sırrı ve “Ben Kim’im?” davası “O Kim?” davasına bitişik. O; Kaptan Mirzabeyoğlu, Kumandan Mirzabeyoğlu, Mütefekkir Mirzabeyoğlu. İsme bitişik sıfatların hiçbiri rastgele seçilmiş değil, müstear bir mânâlandırma ise hiç değil. Başlığımızla mutabık olarak bir takdim, takdime layık bir adlandırma.  Kumandan Mirzabeyoğlu KİM’dir? Salih Mirzabeyoğlu; Erzincan, Mayıs 1950 doğumlu. Muhammed Şerif, baba ismi. Ancak dönemin yasakları arasında Anadolu insanının kendi evladına Muhammed ismi koyması mümkün değil. Hikâyesi şöyle: “Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi seslenmesinden, yâni ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına geldiğinde, o zamanın şartları icabı nüfus memuru bu ismin verilemeyeceğini söylüyor ve Muhammed ismini ‘Muammer’ olarak değiştiriyor... ‘Kafa kâğıdı’nda: Muammer Şerif... Künyesi ‘Salih Bin Muhammed’ olan ben de kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif.” Surete bürülü mânâ. Henüz bebeklik çağında Batıcı-laik zulümden nasiplenme. Hem de isim üzerinden. İnsanda isim oldukça mühim bir mevzu. Öyle ki, “ismiyle müsemma olmak” deyimi bu ehemmiyeti işaret etmek için var. İsmiyle müsemma olmak; fiziki yapısı, karakteri, şahsiyeti ve becerileri ile örtüşmek. Bu çerçevede hem öyle hem böyle Muhammed Bin Şerif yahud Muammer bir Şerif. Her ikisi de baba ismi. Salih İzzet ise kafa kâğıdında yazılı isim. Mirzabeyoğlu ise dede tarafından mülhem adlandırma. Dede tarafı: “Mutki Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, onun oğlu İzzet Bey, onun oğlu Hacı Muammer Bey, onun oğlu Salih Mirzabeyoğlu... Büyük sahabi ‘Seyf’ül İslâm-İslâmın kılıcı lâkablı Hâlid bin Velid Hazretlerine kadar bir şecere...” “Babannem, rahmetli Hanife Süphandağı...(...) Rahmetli Babannemin annesi, Hazret-i Ebubekir soyundan. Ve Babaannemin annesi de -aynı zamanda Babasının diğer eşi olur- Abdulhakîm Arvasî Hazretlerinin kız kardeşi... YâniAbdulhakîm Arvasî Hazretleri, Babaannemin dayısı olur!..” “ ‘Kaptan Kusto Müslüman... Eski yazıda ‘kaf’ yerine ‘kef’ ile ‘Gusto’ olarak yazılabilişine nisbetle, ‘Gusto Müslüman’terkibi, ebced hesabında ‘Mirzabeyoğlu’na denk gelir...Malûm, ‘kaptan’; kumandan, baş, başkan, reis mânâlarınadır...Aynı şekilde, noktalı harflerin toplamı olarak, ‘Kaptan KustoMüslüman’ terkibi, noktasız harflerin toplamı olarak, ‘Derviş Muhammed’e denk gelir... Netice-i Kelâm: –‘Kaptan Kusto Müslüman-Kaptan Mirzabeyoğlu-Derviş Muhammed’ ” (Mirzabeyoğlu, İstikbal İslâmındır, s.12) Derviş Muhammed; Altun silsileden bir veli ve 33 halkalı zincir üzerinde 21. kolbaşı. Mevzuya dahli Üstad’ın bir rüyası vesilesi ile... Meraklısına takibi “İstikbal İslâmındır”danzaruri. Bir hatırlatma: 21 Eylül 2017 itibari ile Hicri 1439. yıl başladı. Derviş Muhammed Mührü, ebced hatırda. Ve bir mühür: “Derviş Muhammed-332.” Zâhire çıkışı şöyle: 1984 yılında vefât eden bir şahıs tarafından Kumandan’a verilen bu mühür, bir zaman sonra içerisine konulduğu eşyalar ile beraber zihne meçhul hâle geliyor, unutuluyor. Ancak yıllar sonra Kumandan’ın 16 yıllık esaret hayatı bitip evine dönünce “ihtiyaç dışı” lüzumsuz diye kaldırılan eşyaların arasında çocukları bir vesileyle buluyorlar. Ve silikleşmiş yazı temizlenince SIR perdelerinden biri daha aşikâr oluyor ve mühür üstündeki yazı okunuyor: DERVİŞ MUHAMMED-332. Kumandan bunu “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinin 255. bölümü olan “Şehitle Gelen...” başlıklı bölümünde şöyle izah ediyor: “Ariflerin gönlüne Allah’ın vurduğu mühür. ‘Derviş Muhammed-332’: 1441: Salih Mirzabeyoğlu... Derviş Muhammed: Adem Aleyhisselâm’dan bütün Peygamberlere kadar hepsini sancağı altında toplamakla, o zamandan bu zamana erenleri, sahabîleri, tâbîleri, velileri, mücahidleri ve bütün mümin ve müslüman toplulukları ihata eden, Mürşidi Allah, Allah Sevgilisi. O’nun ümmetinden ve Hacegansilsilesinin 21. kahramanı, O’nun ruhaniyetine Varis... ‘Derviş Muhammed Semerkandî-442’ mührü: 7725= 732: Abdülhakîm Koltuğu... Şehîdlerimiz bu kumaştan Allah’ın takdir ettiği)” Mevzunun farklı sahalara sarkması ve okurun ufkuna yeni tedaîler açmasını mahfuz tutarak, birkaç ölçüyü zikrederek yazımızı noktalayalım. 500 yıldır beklenen mütefekkir. İnceliğe dikkat: Müçtehid değil, mezhep imamı değil, MÜTEFEKKİR. Mütefekkir, sağa sola rahatlıkla yapıştırılacak yafta, lakap yahud etiket değil. İşin hakkını vermek ve ehline muhatap kılmak için özel bir keyfiyet. Bu çerçevede Mirzabeyoğlu niçin Mütefekkir? Allah Resûlü’ndenSahâbeye ve topluluk hakikati çerçevesinde süregelen Ehli Sünnet ve’l Cemaat yoluna sımsıkı bağlı İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, eserde derinleşen Muhyiddîn-i Arabî’den hikmetler devşirirken, işi bağlama noktasında müessirde derinleşen İmam-ı Rabbânî yolundadır. İmam-ı Rabbânî’ninaçtığı çığır, “ANLAYIŞI YENİLEMEK DAVASI” bir bayrak yarışı hâlinde daha sonra gelen kolbaşı Mevlana Hâlid, SeyyidTaha, Seyyid Fehim ve Esseyyid Abdulhâkim Arvasî eliyle Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’na kadar gelir. İbda Mimarı’nın “NAKŞİ SIRRIDIR KAVGAMIZ” deyişi bu çerçevede değerlendirilmeli. Baran Dergisi 558. Sayı 

Makine Etrafında Sanayi Anlayışı

Günümüz sanayiini oluşturan ve geliştiren temel unsur makinedir. Zaten Sanayi Devrimini başlatan da, yine emek maliyetini düşürüp üretimin inanılmaz miktarlara çıkmasını sağlayan makinedir. Fakat mücerret mânâda makineden kasıt, bildiğimiz mânâda en iptidaî şekliyle makine veya onun çeşitli varyasyonları değil, bilgisayarlar, robotlar vb. aletlerdir de aynı zamanda. Bu meselede atlanılmayacak başka bir kavram varsa o da tekniktir. Fakat teknik tüm bunların çok üstünde, makineden çok daha geniş bir sahayı kapsayan, oldukça mücerret bir kavramdır. Sanayi gibi müşahhas bir kavramla eş değer görülüp “birlikte” ele alınacak gibi değildir. Sadece yeri geldiğinde kendisinden “yardım” alınabilecektir. Tam mânâsıyla olmasa da makine kavramıyla temas edilen meseleler aslında tekniğe de temas etmek oluyor. Yalnızca bir kısmına tâbi. Teknik insanlığın her döneminde varolan bir olguydu. Rönesans-Reform ve Sanayi Devrimiyle birlikte Batı ve ilerleyen yıllarda hâkimi olduğu dünyada giderek makinenin önemi arttıkça, teknik uzmanlık belli noktalarda odaklanmış ve ayrı bir dal olarak kabul edilmiştir. Bunun akabinde İbda Mimarı’nın ifadesiyle “teknik putlaştırılmıştır.” [1] Hâliyle sanayiden ve sanayileşmeden önce teknik ve makineye dair belli ölçülendirmeler olmalıdır. Sanayi meselesine makine özelinde temas edilmesi lüzumunun izahı burada yatmaktadır. Burada İbda Mimarı’nın tek başına bir manifesto addedilebilecek şu ihtarını vermeliyiz: “Siz; 21. Asra doğru sarkan teknik küfür, insan saadetini ruhu hadım etmekte arar ve onu bağırsak yoluna doğru iterken, atom bombanızın bile eşiti olmayacağı patlamaya belki 21. asırda şahit olacaksınız” [2] Makinenin Serüveni Makine basit bir mekanizmadan veya dişliler, yataklar, miller vb. karmaşık ekipmanlardan oluşan, bir enerjiyi başka bir enerji türüne dönüştüren ya da belirli bir güçten yararlanarak bir işi yapacak gücü-etkiyi oluşturan sistemlere verilen addır. Fakat bu tanım biraz dardır. Herhangi bir işi yapabilen, enerjiyi dönüştürebilen elektronik hatta organik bir sistemde bu tanıma girebilir. Makine tarihi genel olarak üçe ayrılır: Artizanat, Sanayi ve Otomasyon dönemleri. Artizanat dönemine ihtiyaç kavramı diğerlerine nazaran daha bir hâkimdir. Bu dönemin başlarında metallerden araç-gereç geliştirilmesi, tekerin bulunması gibi daha çok uzun dönemli bir tecrübe ile buluşlar başlamış, nazariyatın devreye girmesiyle artarak devam etmiştir. Bu dönem dokuma ve tabaklama tezgâhlarının bulunması ve su, rüzgâr enerjisini kullanan araçların geliştirilmesiyle son bulmuştur. Bu dönemdeki ürünler umumiyetle ihtiyaca istinaden ve emek yoğun bir şekilde üretilmiştir. Sanayi dönemi ise buhar enerjisinin 18. Asırda kullanılmasıyla başlamıştır. Sanayi Devrimi 19. Asrın ikinci çeyreğinden itibaren boy gösteren süreçtir. Bu dönemde beher üründe insan gücüne duyulan ihtiyaç azalmıştır. İçten yanmalı motorlar ve elektrik kullanımıyla devam eden bu dönemde üretim yönetimine dair teoriler ortaya atılmış ve pratikte başarılı şekilde uygulanmıştır. Otomasyon dönemi ise enerji ve bilginin insan tarafından değil, makineler tarafından sağlandığı otomasyon teknolojilerinin geliştirilmesiyle başlamıştır. Kol gücü kolaylığı sağlayan mekanik sistemlere nazaran zihinsel faaliyeti kolaylaştıran bilgisayarlar da bu döneme rastlar. Bu bilgisayarlar daha sonra üretimin her kademesine eklemlenmiştir. Her ne kadar makinenin tarihçesi bu şekilde olsa da “her şeyin olduğu gibi makinenin tarihçesi Peygamberle başlar. Çünkü biliyoruz ki “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı.” [3] İnsanlığın tekniği Nuh Peygamberden o muazzam gemisini yaparken öğrendiği rivayet edilir. Makine artizanat döneminden bugüne gelirken de aslında bir yandan da ruhu derdest eden, ötelere bağlı itikadları pörsüten süreci de yavaş yavaş başlatıyordu: “Makine, kendisi için hazırlanmamış olan bir toplumsal ortamdaki yerini aldı; bu nedenle de içinde yaşadığımız insani olmayan toplumu yarattı.” [4] Bu toplum yapısında tüm muvazene bozuldu. Bu muvazenesizlik medeniyetin yapısında bugün de devam eden köklü bir değişime sebep oldu: “Gerçekten de teknik araç’tan ve araçlar topluluğundan başka bir şey değildir. Bu, elbette ki meselenin önemini azaltmaz. Medeniyetimiz her şeyden önce bir araçlar medeniyetidir. Modern yaşamın gerçekliğinde, öyle geliyor ki, araçlar amaçlardan daha önemlidir. Durumun başka türlü değerlendirilmesi, idealizmden başka bir şey değildir.” [5] Montaj Sanayii ve Felix Culpa Günümüzde sanayi-teknoloji-makine’deki üstünlük, istisnası Japonya olmak üzere, Batı’dadır. Dolayısıyla diğer ülkelere kalan ise onun işçiliğini yapmak oluyor ne yazık ki. İşte bu işçiliğe mahiyeti ne olursa olsun “montaj sanayii” diyebiliriz. Montaj sanayii adından da anlaşılacağı üzere bir ürünün parçalarının, parçalarının birleştirileceği araçların ve daha o ürüne dair ne kadar şey varsa hepsinin kısmen ya da tamamen dışarıdan gelmesi ve parçaların birleştirilip ürün hâline getirilip satılmasıdır. Ana patent sahibi, ürünün yapıldığı teknolojiyi üretmiş firmadır; üretimin yapıldığı ülke ise emeğin ucuz olmasından dolayı seçilmiştir. Üründen kalan artı değer, ana patent sahibine giderken, üretimin yapıldığı ülkeye istihdam, rantiye ve levazım ürünleri yoluyla bir miktar para bırakır. Bu işlem üretim sahası kılınan ülkede uzun vadede işsizliği ve dışa bağımlılığı artırıcıdır. En tehlikeli tarafı ise, emek yoğun veya kalifiye, her tür üretim artışının aslında ekonomik büyüme göstergeleri açısından yanıltıcı olmasıdır. Bu büyümenin “sanal” olduğu, patent ve sermaye sahibinin kârını “realize” etmesi ve istediği üçüncü bir ülkeye götürmesiyle ortaya çıkar. Fakat bu yöntem üretim yapan üşlkelerin idarecilerinin ve yatırım yapan sermayedarların işine geldiğinden tercih edilmektedir. Muvakkat da olsa ekonomik getirisi olduğu için işin bu tarafı göz ardı edilmiştir. Bu durumu Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl “Felix Culpa- Mes’ut Suç” tabiriyle ifade etmiştir. Mes’ut Suç ifadesi dünkü ve bugünkü Türkiye’yi çok güzel ifadelendirmektedir: “(FelixCulpa)’yı gayet açık bir misâle kavuşturmak için, yedek parçası, muharrik kuvveti, hattâ ham maddesi dışarıdan gelen bir fabrika düşünelim: bu fabrika, kurulduğu memleket hesabına, dış cephesi mübarek bir cinayetten başka bir şey değildir.” [6] Bu durumun aşılabilmesi ve önüne geçilebilmesi için her sahada olduğu gibi sanayi-teknoloji-makine alanında da yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Eğer bu anlayış olursa “makineyi yapan makineye” doğru bir tekâmül seyredilecek ve dışa bağımlılık azalacaktır. BEKLENEN NİZAMIN SANAYİ MUHAYYİLESİ Her şeyden önce beklediğimiz nizam “Başyücelik”tir. Dolayısıyla ele alacağımız Sanayi muhayyilemizde bu nizama nisbetle olacaktır. Günümüz Sanayisinin kökünde makine ve teknik davaları vardır. Her şeyden önce bu davalar halledilmeli ve daha sonra bunların yansımaları olanlara geçilmelidir. Bu meseleler hakkında yapılacak bir muhasebe neticesinde ideolocyaya mutabık bir “alt-sistem” oluşturulmalıdır. “İstikbâl İslâm’ındır” tezi içinde belirtirsek her sahada olduğu gibi “zıtlar arası muvazenenin üstün nizamı İslâm”a sanayi-teknoloji-makine sahası da muhtaçtır. Çünkü bugün makine kendini, ortalama insanın da avamın da kalbinin ve beyninin hâkimi yapmıştır. [7] Tüm bunlarla birlikte Başyücelik Devleti, bugün olduğu gibi nisbet noktasını unutma ve kaybetme hatasına asla düşmeyecek ve nisbet noktası her daim İslâm ve ümmetinin faydası olacaktır. “Ben insanı eşya ve hadiseye teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım” ilahî ölçüsü hiç unutulmayacaktır. Başyücelik Devleti yeni bir makine veya teknoloji geliştirdiğinde ve bu makine-teknoloji başka bir ülkeye girdiğinde bugün olduğu gibi o ülkenin kültürünü yıkıcı değil, bilakis o kültürü de potasında eritici ve zenginleştirip hakikatini gösterici bir mânânın temsilcisi olacaktır. Dışımızdakileri, içimizdekiler yapıcı bir görev de üstlenecektir. Başyücelik Devleti asla Montaj Sanayii gibi bücür oluşlara yeltenmeyecek ve prim vermeyecek, her daim milliliğe ve yerliliğe önem verecektir. Bunun aksinin ölümle eşdeğer bir mânâda kabul edecektir. Bu uğurda gerekirse gece uykuları 1 saate kadar indirilecek [8] ve devlet bu seviyeye getirilecektir. Başyücelik Devleti sanayi-teknoloji-makine‘nin en önemli unsurunun keşif ve eriş dehası olduğunu bilecek ve bu dehaların yetişmesi için gerekli iklimi her ân diri tutacaktır. Başyücelik Devleti’nde sanayileşme, ülkenin potansiyeline uygun gelişecek ve ânlık büyüme için dış borç, montaj sanayi gibi yollara asla başvurmayacaktır. Bununla birlikte hâkimi olduğu yerlerin sanayi potansiyelini ve alanını sürâtle tespit edip yine aynı sürâtle işler hâle getirecektir. Sanayileşme uğruna tarım, hayvancılık gibi diğer sahaları asla ihmâl etmeyecektir. SONUÇ Günümüzde Batı’nın çizdiği dünya görüşünde hareket eden insanlığın hâl-i pürmelâli belki de hiç olmadığı kadar kötü bir durumdadır. Her sahada muvazene kaybedilmiş, insanlık haysiyetine yakışmayan her türlü durum yaşanmaya ve normalleşmeye başlamış, Allah’ın “belhümadal-hayvandan aşağı” dediği duruma sürüklenmektedir. Bu durumunun kısmen farkında olan insanlık çözümü de bilmemektedir. Yalnızca birkaç cins kafa dışında! Bunlardan biri olan Arnold Toynbee “İstikbâl İslâm’ındır” diyerek çözümün İslâm’da olduğunun ipuçlarını vermiştir. Bu durumun oluşmasında hiç şüphesiz en büyük pay sahibi sanayi-teknoloji-makine sahasının oluşturduğu mahkûmiyet ve getirdiği buhrandır. Makine telâkkilerinde her geçen gün yaşanan gelişmeler sorunu örtbas ettiğini vehmettirse de her geçen gün sorunu daha da derinleştirmektedir. Burada yegâne çıkmaz şudur: Sorundan kurtulmanın çaresi olarak makine’den tecrid edilmiş bir hayat zannedilmektedir. Oysa bu insanın tabiatına terstir. Zira kesiksiz oluşun membaı olan “ruh”a sahip insanoğlunun kendisiyle birlikte varlığı da bu kesiksiz oluşa uygun şekilde tekâmül ettirmelidir. Diğer yandan yine bu zân, insanın halife sıfatına uygun değildir. Buna zıt olan cephe ise pozitivist-materyalist bir anlayışla her sorunun çözümünü giderek makineleşmekte görmektedir. Oysa varlık (yani makine) kesiksiz oluşa eşlik etmeli, onun emri altında olmalıdır. Dünden bugüne süreç bu şekilde ilerlerken yine her sahada olduğu gibi bu sahadaki problem de giderek derinleşmiş ve en sonunda Heidegger vb. birkaç cins kafa bunu görmüştür. Heidegger gibi görebilenlerse sadece sorunu tespit edebilmiş, fakat çözüm sunamamıştır. Çözüm sunmaya çalışan Faşizm ve Nazizm gibi telâkkilerse Batı Tefekkürünün tümü için geçerli olan “Mutlak Fikir”den yoksunluk ve insan ve toplumu ilgilendiren tüm meselelerle “uyumlu” bir şekilde olmaması gibi engellere takılmıştır. Fakat sorunu derinden hissedip yine aynı derinlik buudundan çözüme kavuşturan ve “her sahada olduğu gibi sanayi-teknoloji-makine sahasında da Büyük Doğu ve İbda Mimarlarıdır. Bugün insanlık bu mihraklara kendilerininde farkında olmayarak muhtaçtır ve eşya kendisini nakış nakış işleyecek bu kurtarıcı ideolocyayı beklemektedir.   1-Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış –Teorik Dil Alanı-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2015, s. 180. 2-Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler-, 3.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 15-16. 3-Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâmındır –Denenmemiş Tek Nizâm-, 4.Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2014, s. 113. 4-Jacques Ellul, Teknoloji Toplumu, Trc. Musa Ceylan, 1.Basım, Bakış Yayınları, İstanbul 2003, s. 15. 5-Jacques Ellul, Teknoloji Toplumu, Trc. Musa Ceylan, 1.Basım, Bakış Yayınları, İstanbul 2003, s. 29. 6-Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 14. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2015, s. 398. 7-Jacques Ellul, Teknoloji Toplumu, Trc. Musa Ceylan, 1.Basım, Bakış Yayınları, İstanbul 2003, s. 317. 8-Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 14. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2015, s. 358-359.     Baran Dergisi 559. Sayı    

Haberler
Somali’de Bombalı Saldırı: Yüzlerce...
Somali’de Bombalı Saldırı: Yüzlerce...
Somali'nin başkenti Mogadişu'da bomba yüklü bir aracın patlatılması sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı 231'e yükselirken, ülkede 3 günlük ulusal yas ilan edildi
TSK’nın İdlib'e İntikali Tamamlandı
TSK’nın İdlib'e İntikali Tamamlandı
Türk askerlerinin İdlib’e intikalinde ilk aşama tamamlandı. Afrin’deki terör örgütü PKK/PYD noktalarına 3 kilometreye kadar yaklaşıldı.
Türkmenlere Çağrı: Silahlanın
Türkmenlere Çağrı: Silahlanın
Irak Türkmen Cephesi Başkanı Salihi, Kerkük'te Türkmenlere seslenerek, kendilerini korumalarını istedi.
TÜSİAD ABD'yi Temize Çıkartma Derdinde
TÜSİAD ABD'yi Temize Çıkartma Derdinde
Ülkemizdeki beynelmilel sermayenin temsilcisi TÜSİAD'ın Başkanı Erol Bilecik isimli dönme, gündemdeki kritik gelişmeleri CNN Türk'te Hakan Çelik'le Hafta Sonu’nda değerlendirdi. Erol "Karşılıklı bir yerlerde hata var" dedi.
Montaj Sanayi ile Nereye Kadar?
Montaj Sanayi ile Nereye Kadar?
Ekonomide yeni bir anlayış ve yeni bir dile ihtiyacımız var. Ekonomi alanında teknik bakımdan olmasa bile yepyeni bir anlayış ortaya koyup, rekabetin kurallarını belirleyici olmamız gerekmektedir.
SON DAKİKA
Türk Askeri Gece İdlib’e Girdi
Türk Askeri Gece İdlib’e Girdi
TSK dün gece, çatışmasızlık bölgesi ilan edilen Suriye’nin İdlib şehrine giriş yaptı.
Baran Dergisi’nin 561. Sayısı Çıktı
Baran Dergisi’nin 561. Sayısı Çıktı
Baran Dergisi olarak 15 Temmuz işgal girişiminin, İncirlik Üssü’nden tertiplendiğini belirten bir suç duyurusunda bulunmuş, gereğinin yapılmasını istemiştik; fakat bu başvuru hâlâ savcılıkta bekletilmekte… Kapağımızda bu meseleyi değerlendirdik ve “Dergimizin İncirlikle Alâkalı Suç Duyurusunun Gereği Yapılsın!” dedik.