Yazarlar
Tüm Yazarlar
Tencere-Tavacılara Yedi İkaz Bir Fıkra!

Batıcı-Laik ve takriben 1980’den beridir arkalarına kuyruk olmayı adet edinmiş Sol tandanslı ekipler 1 Şubat 1997’de “Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık” ismi altında bir eylem başlatmış ve hedef olarak da Müslüman Anadolu halkını, İslam’ı ve İslamî değerleri temsil eden grupları seçmişti. Yani, bir taraftan o zamanın sonradan Ergenokoncu tayfa olarak ortaya çıkacak 28 Şubatçı Laik-Kemalist paşalar, diğer taraftan ise o günkü mevcut düzenin kaymağını yiyen STK’lar; ve ikisine de tam 20 yıldır erketelik etmeyi vazife edinen Sol tandanslı birçok grup... (Elbette, Sol Fikriyat içerisinde olduğu hâlde, bu memleketin evlatlarını ezmeyi vazife edinmiş bu gürûhu tasvip etmeyenler de var.) 28 Şubat’ın kudretli paşaları şeytan tarafından kendi kudretlerinin Allah’ın kudretiyle boy ölçüşebileceği gibi bir zanla ve geçmişteki birçok tiranın karikatürleri olduğu gerçeğini bilememenin cehaletiyle başta Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun efsanevi çıkışı olmak üzere Müslümanların dik duruşu, sabrı ve mücadelesi neticesi tarihin-geçmişin bugünden bakıldığında çöplük olarak görünen tarafına yollandılar... İşte savaşın kızıştığı o dönemlerde bu “tencere-tavacı”lar, yani, evvele göre ötesinin, bugüne göre öncesinin “Gezi zekâlı”ları belirli bir saatte ışıkları söndürmek, ellerinde tencere-tavalarla sokaklarda dolaşarak, “Türkiye Laiktir Laik kalacak” diye sloganlar atarakmemleket meydanlarında dolaşmışlardı. Bu hâdiselerden bahsetmemizin sebebi, geçtiğimiz haftaki referandumun %51.41 ile % 48.59 gibi birbirine yakın bir neticede çıkmasından yola çıkarak “Hayır” tarafında toplanan bütün şer çetesinin gereksiz bir havaya girerek bir türlü yakalayamadıkları havayı bu sefer yakalayacaklarını zannetmeleridir! Oysa, bu hâl boş bir hayâlden ibarettir. Çünkü, sosyolojik bakımdan Viktor Hügo’nun da pek güzel izah ettiği gibi “ayaktakımı sadece kargaşa çıkartabilir. İhtilâl yapmak için halk gerekir!” Bu bir! İkincisi, bir blok hâlinde, yani topyekûn bir ideal ve büsbütün bir imân merkezi etrafında toplanan –ve kazanan!- “Evet” cephesine nazaran bu şer çetesi bölük pörçük, darmadağınık ve türlü karışık fikirlerin yuvalandığı bir güruhtur... Üç, tâbiri câizse yularını kaybetmiş bu azgın güruh, Müslüman halkımızın 15 Temmuz Zaferi’nde gösterdiği taarruz hamlesini Mekkeli Müşrikler gibi evlerine kapanarak seyretmenin verdiği eziklik kompleksini bu defa Referandumu vesile kılarak tekraren tencere-tava eylemleri yaparak kırmaya çalışıyorlar ki, devir o devir değil! Dört; Avrupa Birliği’nin ana unsurlarından İngiltere ani bir marifetle batan gemi AB’yi terk ederken memleketimizdeki bir kısım hainlerin her zamanki dilenci vaziyetlerinde el açarak AB’den medet ummaları dünya umûmisinin politik gidişatından da haberdar olmadıklarını göstermektedir! Her dâim Amerikan uşaklığı ile anılan ve şu hazin(!) günlerinde ABD’nin yani gizli ilahlarının kendisini yalnız bırakmayacağını zannedenler bilsinler ki, sahte ilahlar tarihin her devrinde kendi sahte kullarını terk etmişlerdir! Bu beş! Altıncısı, kendi tarihlerinin her döneminde, hükümet, mahkeme ve asker-polis içinde olmak üzere her türlü imkana sahipken Batıcı bir “devrim” yapmayı beceremeyenlerin, kendisine vurulan zincirleri bir bir kırdığı bu demde milletimizi, yani Müslümanlık etrafında bir blok oluşturmuş heyecanı yerinde bir kitleyi alt etmeyi nasıl başaracağını hesap etmedikleri, birileri tarafından tekraren fena gaza getirildikleri pek açıktır! Yedi; milletimiz her ne kadar 15 Temmuz’da bütün Batıcı unsurlara gereken reaksiyonu göstermişse de, böyle bir hâdisenin ilk olması hasebiyle tam anlamıyla yapması gerekeni yapamamış, hevesi kursağında kalmış bir vaziyettedir! Tam 200 yıldır, Batı ve Batı’nın ürettiği her pisliğin, her sapık ekolün saldırısı altında, ailesi, dili ve her şeyiyle tarumar edilen, tüm bunlara mukâbil tarihî çapta bir tahammül ve tevekkül ile sabretmeyi başarıp hayatta kalan, fakat hıncını, şahsî ihtiraslarının değil dinine yapılanlarının hıncını asla unutmayan bu halkın önüne çıkmak, Batıcı efendilerin gazıyla onların hedef olacağı 200 senelik hıncın presine göğüs germeye çalışmak gibi bir bedbahtlıktır ki karşısına çıkanı bu defa paramparça edecektir! Bu maddeleri daha da çoğaltabilir ve bu meyanda daha başka hususları da dile getirebiliriz; fakat görüldüğü üzere sadece bu kadarı bile tencere-tava güruhunu ikna etmeye, bu memleketin asıl düşmanlarının önünde perde olmaya engel değilse, sabrımızı test etmeyi denemekte serbesttirler... Meşhur horoz fıkrasında olduğu gibi Müslüman Anadolu halkı bu defa polemiğe girmeyecek, gerekeni yapacaktır. Biline! Baran Dergisi 536. Sayı

Şimdi Hesaplaşma Zamanı

Partili cumhurbaşkanlığını, yani bir çeşit başkanlık sistemini köhne rejimin çürümüş temelleri üzerine ikame edecek olan anayasa, referandumdan çıkan %51 küsurluk oyla kabul edildi, ama 16 Nisan akşamından itibaren görüldüğü gibi hiçbir şey bir anda değişmedi. Yalnızca referandum öncesi mevcut durum şimdi daha bir gergin, kasvetli, boğucu hale geldi. Şimdi mesele bu sıkıcı ahvali yırtarak önce kimin hamlede bulunacağında… Topyekûn Batılı ve Batıcı cephe, referandumun “EVET”le sonuçlanacağını gayet tabii biliyordu; bunu Tayyip Erdoğan’ı “demokrasi karşıtı" yani “diktatör” ilan etme çabalarından anlayabiliriz. Kendi topuyla, kendi sahasında, kendi kurduğu oyunda ta baştan yenileceğini anlayıp, mızıkçılık yaparak, gerekirse kaba kuvvete başvurarak sonucu kabullenmeyeceğini, topun santrada kıpırdadığı ilk andan itibaren kafasına koymuş çocuk gibi… Tayyip Erdoğan ise bunun farkına, ayağını sakatlamaya yönelik kasti hareketlerden geç de olsa vardı; şimdi Batı cephesi mızıkçılıkla maçı sabote etmeye çalışıyor! En geniş ovalardan, okyanusları da aşarak sokakların en dar dehlizlerine kadar sokulmuş ve ne olduğu tam kestirilememiş, ama meydana çıktığı medeniyetin temsilcilerinin ona adak olarak dünya milletlerinin kanlarını sunduğu, şöyle bir baktığımızda şeytaniliğini sezdiğimiz, suretten surete giren ve bizim gibi ülkeleri parya statüsünde tutmaya matuf bir “demokrasi” anlayışı ile selamete çıkamayacağımız anlaşılsın! “Bir trenin içinde, onun gidiş istikametine ters yönde yürümenin, trenin kendi istikametinde yol almasına bir zararı yoktur…” (1) Dolayısıyla tez vakitte Büyük Doğu-İBDA ideolocyası rehberliğinde,Türkiye’nin oligarşi eliyle idaresini “fizibl” kılan bu tarzdaki bir demokrasi çıkmazından kurtulmak da Tayyip Erdoğan’ın boynunun borcudur. Onun, Müslüman halkın temayüllerini yansıttığı haliyle demokrasiyi sahiplenmesi Batı nazarında hiçbir anlam ifade etmiyor. Onlar için Müslüman halka hizmet eden demokrasi, otokrasiden kötüdür. Tayyip Erdoğan demokrasi temayülünden vazgeçmezse Batı vazgeçirecek ve elbette ki bu çok kötü olacak… Bunun yolunu yaptıklarını da görebiliyoruz. Nitekim seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz AB’den gelen seçimin şaibeli olduğu yönünde açıklama ve ABD’nin sonuçlara karşı 24 saat süren suskunluğu ve şahıs şahıs Türkiye’deki seçim hakkında laf söylemeye cüret eden diğer gavurlar dediğimizi teyid eder. Elbette ki demokrasiye atıfta bulunmak bir yere kadar anlaşılabilir… Millet olarak biz, bu işin hayat memat meselesi olduğunu sezebiliyoruz, önemli olan bu sezgilerin CB tarafından icraata geçirilebilmesi… Ya tam olarak bağımsızlığımızın sahibi olacağız, ya tamamen yok olacağız! Net tavır almaya cesareti olmayanlar, yani münafıklar ise, buna da yaşamak denirse, en rezil hayatı yaşayacaklar… Bunlar Ak Parti içerisinde üst konumları tutan ve “AKP’liler” diye adlandırdığımız liberaller, demokratlar, müteşeyyiler ve mezhepsizlerdir. Seçim boyunca AKP’lilerin ne kadar emek verdiğini de gözü olan görüyor: Hiç! Diyelim ki referandumda en az %3 MHP’den geldiyse, tek başına %55’i geçebilen Recep Tayyip Erdoğan’ın “partisi” %48 almış oluyor. Ortaya da Şener Şen’in canlandırdığı Züğürt Ağa tiplemesinin meşhur repliğindeki gibi “bizim oylar nereye gitti?” sorusu dikiliyor. Özellikle biz Müslümanlar için manevi değeri büyük olan İstanbul’da “HAYIR” oranının “EVET”i geçmesinin sebebi Ak Parti İstanbul il teşkilatlarındaki liberal klik ve bunların ilçelerdeki uzantılarıdır. Bol keseden attığımızı zannedenler, İstanbul İl Gençlik Kolları Seçim İşleri Başkanı’nın “Pelikan Bildirisi”nde ismi zikredilen “Genç Siviller”in şeyhi cavlak Yıldıray Oğur’un müridi olduğunu görebilirler. Daha kim bilir kimler nerelerle ilintililer! İçimizdeki münafıklarla hesaplaşma vaktini kapamadan şu hatıramı da aktarayım: Yaklaşık iki sene önce Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanı bir ermeni ile dar bir çerçevede yapılan programda mahut şahıs kendisine sorulan o dönemde başkanlık sisteminin neden müşahhas verilerle konuşulmadığına dair bir soruya şöyle cevap vermişti “Cumhurbaşkanlığı ekibi başkanlık sistemi hakkında bir taslak hazırladı ve bunu partiye gönderdi, Ak Parti bile bunu reddetti. Dolayısıyla bir seçim olsa muhtemelen toplum da reddedecek…” Bir-iki sembol şahsın değişmesine rağmen o günkü Ak Parti, bugünkü Ak Parti’dir. “Demokrasi masallarına inananlar için şu tespiti de yapalım ki, işler demokrasi ile dönmüyor. Gücü eline alan darbesini yapar ve daha sonra istediği kadar demokrasi dağıtır. Demek ki halkın gönlünü almak yetmez, hakkın kılıcı olmak gerek. Çünkü gücü eline geçirenler zorla ve propaganda ile halkı sindirir. Böyle durumda ‘halk bizden yana’ edebiyatı bir mana ifade etmez. Çivi çiviyi söker hesabı çeteye karşı çete olmalı, operasyon yapanlara karşı operasyon yapmalı. Üstadın dediği gibi, ‘Hakkın şiddetine muhtacız!” (2) Batı cephesi ile ilk ciddi hesaplaşmamız olan 15 Temmuz Halk İhtilali’nde edindiğimiz mücadele azmini şiddetle sürdürmek gerekir. Batı’nın ajanlarıyla hiçbir ahlâkî değer etrafında tartışamayız, çünkü bunlar ahlak tanımayan bir grup yamyam. Görüldüğü gibi Batı’nın topraklarımızdaki borazanları meydanı her boş bulduklarında “kan dökülür”, “etraf alev alev yanar”, “oylar şaibelidir”, “seçim geçersiz”, “% 80’le bile geçse tanımayız” gibi tehditlerde bulunabiliyorsa, bunların anladığı dille konuşmak lazım. Öncelikle CHP isimli Kemalist rejimin köksüz küfür ocağını Müslüman topraklarından sürmek lazım ve onunla uzaktan yakından ilintili halk düşmanı her türlü vakıf, dernek, oluşum, aydın adı altında geçinen ahlak suikastçılarını da… Seçimden sonra CHP’nin çıfıt başkanı ve saz arkadaşlarının yaptığı muhtelif açıklamalarla beraber İstanbul’un belli semtlerinde ve İzmir’de ceddimizin denize dökmeyi atlamış olduğu gâvurların torunları birtakım protestolar düzenledi. Bu ilk protestolar biraz korkak bir havada, ama tepki görmezlerse cesaretlenecekleri aşikar… Anadolu insanına düşen, bu hain tayfaya meydanı boş bırakmamaktır. Yarı süper güç ABD’siyle, kendini gladyatör sanan ve birbirine kenetlenmiş birkaç felçliden müteşekkil AB’siyle, Ehl-i Sünnet’in burçlarından Şam’ın belediye başkanı Esed kâfiriyle ve bunların topraklarımızdaki izdüşümü binbir türlü hainiyle hesaplaşma zamanı! Her daim ihtar ettiğimizdir: Geç kalan ölür!   (1)-Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun 6. DGM’de yaptığı Savunma’sından. (2)-Kazım Albay’ın Cemaat, AKP ve İslâmi Hareket başlıklı yazısından. Baran Dergisi 536. Sayı

Türkiye’deki Tarihî Referandum

Bugün 16 Nisan 2017 Pazar ve Türkiye için tarihî bir gün. Türkiye’de bugün gerçekleşen referandum vesilesiyle konuşmak istiyorum biraz. Bugünkü referandum, şu ânki parlamenter cumhuriyetten başkanlık cumhuriyetine geçişle ilgili anayasal değişikliğin oylandığı bir seçim niteliğinde. Ben Türk değilim, Türkiye’de yaşamıyorum, Türkiye’de de bulunmadım. Ancak bugün Türkiye’de yaşanmakta olan ilginç bir hâdise var. Bu vesileyle ilk olarak kendi ülkem Venezüella’dan da bahsetmem gerekirse, biz 200 yıldan fazla bir zamandır bağımsız, daha doğrusu güya bağımsız bir ülkeyiz. Bu süreçte sömürgeci ve emperyalist ülkelerden her zaman tam bağımsız olamadıkgerçi ama en azından şimdi bağımsızız artık. Venezüella, başkanlıkla idare edilen bir ülke olmuştur daima. Latin Amerika’daki gelenek de hep başkanlık hükümetlerinin, başkanlık cumhuriyetlerinin olmasıdır zaten. Politikayla hep içli dışlı olmuş, aynı tarih ve aynı gelenek içinde yetişmiş ailem de daima bu istikamette düşünmüş, başka türlü bir değişiklik hiç aklımızdan geçmemiş, ben de bu istikamette büyütülmüşümdür. Dolayısıyla, Türkiye’deki bu mesele hakkında konuştuğum takdirde tamamen objektif olmam imkânsızdır. Zira başkanlık sistemi, bizim kendi sistemimizdir. Madem ki bizim sistemimizdir, öyleyse o sistemi her yerde tatbik edilir görmek istememiz de tabiîdir. Diğer yandan, Türkiye bir Venezüella değil kuşkusuz. Katolik gelenekten gelen bir ülke orası.İbadetlerini düzenli yapmak anlamında çoğu Venezüellalı pek dindar da değildir gerçi ama anayasal güvence altında bir din hürriyeti vardır benim ülkemde. Bu vesileyle ifâde etmek gerekirse, dinî hoşgörü gerçekten büyüktür Venezüella’da ve nüfus içerisinde her gün daha fazla sayıda müslümanın mevcudiyeti göze çarpmaktadır. Gelmek istediğim nokta şurasıdır: Türkiye halkı, daha doğrusu çoğul olarak “Türkiye halkları”, oylarını kullanarak şuna karar vereceklerdir bugün: Acaba an’anevî olarak Türkiye’de mevcut olan hükümet sistemiyle, yâni parlamenter sistemle mi devam etmek istiyorlar, yoksa şimdi oylananbu yeni sistemle, yâni başkanlık sistemiyle mi devam etmek istiyorlar? “Soru” olarak bu bir problem teşkil etmiyor belki ama Türkiye’de yaşanan çatışmalı durum şu ki, insanlar tek başına yeni bir başkanlık sistemi getirmeyi yahutmevcut parlamenter sistemle devam etmeyi oylamıyor, sadece ve sadece “Erdoğan lehinde” veya “Erdoğan aleyhinde” bir seçim belirtiyorlar. Gerçekbu işte. Böyle konuşarak bir tarafı tutuyor da değilim;ne var ki Türkiye’deki bu “durum”, yeni bir politik hükümet sistemi getirmek bakımından insanların seçimini tahrif etmekte, halkın seçimini tersyüz etmektedir. Bunu söylemek üzücü ancak yaşanan durum sanıyorum bu. İnşallah her şey barışçı bir çerçevede yaşanır ve halkın çoğunluğunun iradesine saygı gösterilir Türkiye’de. Referandumda kazanamayanlar da, referandumda kazanan çoğunluğun iradesine saygı gösterir. Fakat dediğim gibi, asıl üzücü olan şey şudur ki, ortada gerçekten anayasal değişiklikler getirecek bir referandum söz konusu iken, mesele sırf bir adamın lehine veya aleyhine oylamayapmaya, politik bir liderin lehine veya aleyhine tercih yapmaya dönmüştür.1938’de ölen seferad yahudisi kökenli kurucu devlet başkanından sonra gelen en güçlü politikşahsiyet muhtemelen kendisidir ancakiçinde bulunduğumuz durum budur. Her şeyin barışçı, demokratik ve anayasal bir çerçeve içerisinde gelişmesini dileyelim. Burada taraf tutmuyorum, ancak açık fikirli okuyucu ve dinleyicilerimizden, Türkiye halkından, Türkiye halklarından da,sorumluluklarını üstlenmelerini diliyorum. Kumandan Mirzabeyoğlu’na, tüm diğer kardeşlerimize ve gönüldaşlarımıza çok selâm söyleyin benden. Dediğim gibi, oy atarken sorumlu davranın ve sadece anayasa için oy kullanın; sırf bir adama karşı veya sırf bir adamın taraftarı olarak oy kullanmayın. Selâmetle kalın.   16 Nisan 2017 Baran Dergisi 536. Sayı

Sizi Denize Dökmek? Denize Yazık…

Müslümanlar açısından, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ehemmiyetli psikolojik eşiklerden birinin ifadesi olan anayasa değişikliği ve cumhurbaşkanlığı sistemi 16 Nisan’da yapılan referandum neticesinde kabul edildi. 15 Temmuz sonrasında, “Millî bir Cephe” oluşturan Ak Parti-MHP ittifakının yanı sıra, BBP, Hüda-Par ve birçok Stk’nın desteğiyle kazanılan referandum öncesinde yapılan anketler “evet” sonucu çıkacağını zaten haber veriyordu; fakat oy oranının %51,4 değil de, daha yüksek olacağı düşünülüyordu. İstanbul, Ankara ve İzmir’in yanı sıra birçok büyük şehrin “hayır” tercihinde bulunduğu referandumda İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz’den çıkan oylar ile yurtdışından gelen oylar belirleyici oldu. Neticenin belli olmasının ardından Ak Parti-MHP ittifakına rağmen “evet” oylarının niçin bu düzeyde kaldığı tartışılmaya başlandı. Bilhassa maksatlı bir şekilde, MHP’li seçmenin sandıkta beklenen düzeyde destek vermediği gündeme getirildi. Hâlbuki MHP’nin içerisinde, Ümit Özdağ’ın başını çektiği, Batı ile iş tutmaya teşne, Kemalist-Şamanist bir güruhun “hayır” oyu kullanacağı zaten biliniyordu. Yani Türkiye’nin bağırsaklarını temizleme sürecinde, içerisindeki gayrımillî unsurları temizlemeye çalışan MHP’nin blok hâlinde “evet” oyu vermeyeceği aşikârdı. Dolayısıyla bu propagandanın, siyasî plânda Müslüman Anadolu insanının hissiyatına tercüman olan iki partinin oluşturduğu ittifakı dağıtmaya yönelik bir operasyon olduğunu söyleyebiliriz.Hâliyle MHP kadar, Ak Parti’den kaynaklı bir problem olduğu rahat bir şekilde anlaşılıyor. Müşahhas bir misal ile 1 Kasım 2015 seçimlerinde Ak Parti’nin %44,3 ve MHP’nin de %17,7 oy aldığı Manisa’da %54,33 oranında “hayır” çıkması bunun ispatı kabilinde… 15 Temmuz sonrasında,her gün Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde ve devletin çeşitli “alt kademe”lerinde görev yapan birçok devlet memurunun FETÖ ilişkisinden dolayı ihraç edildiği yahut gözaltına alındığı haberlerini okuduk. Bu rakam şu anda iki yüz bin civarında… Kaba bir hesap yaparsak, bu iki yüz bin kişinin çevresindeki eş, dost, akrabasından en az beş kişinin referandumda tercihini “hayır”dan yana kullanması, bir milyonluk “hayır” oyuna ve bu da yaklaşık olarak %2 oy oranına tekabül eder. Yaptığımız hesap asgarî bir hesaptır; bunu gözden kaçırmayalım. FETÖ bağlantısı sebebiyle ihraç edilen, gözaltına alınan ve tutuklananlar arasında gerçekten örgüt ile bir alâkası olmamasına rağmen mağdur edilenler var mıdır, bilmiyoruz; fakat yoksa bile Batı ve Batıcılar tarafından yapılan mağduriyet edebiyatının tuttuğu, referandumun neticesinden anlaşılıyor. Öte yandan yine 15 Temmuz sonrasında, “alt kademe”deki birçok memur tasfiye edilirken FETÖ’nün siyasî ayağına hiç dokunulmadı. Bu siyasî ayağın en çok da Ak Parti içerisinde yuvalandığı herkesçe bilinen bir gerçek. Bu hususta lafı eğip bükmeye, kem küm etmeye lüzum yok. Zira, referandum sürecinde Ak Parti teşkilâtlarının “evet” oyu çıkması için çalışma yapmadığı, aksine “hayır” için ters propaganda yaptığı da dillendiriliyor. Menfaatperest parti mensuplarının dahliyle girişilen bu operasyonlar sebebiyle de yüzbinlerce oyun rengi değişmiş olabilir. Recep Tayyip Erdoğan’ın, sıklıkla dile getirdiği “FETÖ ile mücadelede yalnız bırakıldım” sözlerini burada hatırlatalım… Tüm bunları niçin söylüyoruz; 1923 yılında Batıcı bir darbe ileithal bir rejimin oturtulduğu ülkemizde sosyolojik olarak iki kutuplu bir yapı mevcuttur. Bu iki kutup Müslümanlar ile Batıcılardır. Sayıca daima azınlıkta kalmış ve var güçleriyle milletin imanını ifsada uğraşmış Batıcıların hemen hemen tamamının İslâm ile ciddi problemleri vardır. Yaklaşık yüz yıldır Türkiye’de süren mücadele, Batılı efendilerinin desteğiyle iktidarı elde eden Batıcılar ile bu memleketin öz evlatları Müslümanların mücadelesidir. Memleketin öz değerlerine sadık Müslümanlar toplumumuzun asgarî %80’ini oluşturur. Yani referandumda çıkan %51,4-%48,6 sonucu, kavganın cephelerinin gerçek nüfus oranını yansıtmamaktadır. Yani gerek Ak Parti, gerekse de MHPkadrolarımeramlarını topluma yeterince anlatamamıştır. Zira toplumumuz, bu kavganın Müslümanlara yönelik nihai saldırıyı püskürtmeye yönelik olduğu gerçeğini tam anlamıyla idrak etseydi, en az %75’lik bir “evet” oyu ile karşılaşırdık. Önümüzdeki süreçte topluma bu mücadelenin mahiyetinin daha iyi nasıl anlatılabileceği ve küstürülen Müslümanların gönlünün nasıl tekrar alınabileceği üzerine kafa yorulmalıdır; çünkü yüz yıllık hesaplaşma başlamıştır! Tabiî ki bunu yaparken, Ak Parti’nin, içindeki bu neticenin ortaya çıkmasında büyük payı olan FETÖ irtibatlı siyasî kadroları tasfiyesi elzemdir. Batıcılara gelirsek; malûmunuz mağlubiyet ile ayrıldıkları her seçimin ardından zır zır ağlayan bir güruh bunlar… Ağlamaya, meydanlarda “hile var” diye zıp zıp zıplamaya, tencere-tava çalmaya, ışık açıp-kapama oyunu oynamaya referandum akşamından itibaren başladılar. 15 Temmuz’u çabuk unutmuş yahut da kendi uydurdukları “kontrollü darbe” yalanına kendileri inanmış olacaklar ki, referandum kampanyası sürecinde “Müslümanları İzmir’den denize dökmek”le tehdit edenler, bugün de Batı’nın gazıyla meydanlarda Müslümanlara meydan okumaya kalkıyorlar. Kemalizm, kafalarını o kadar piç etmiş ki, “aga bu darbe kontrollüyse, kendi destekçilerinin üzerine bomba yağdıran ‘diktatör’, bize neler yapmaz, az susalım” yahut da “bu darbe gerçekse tankların üzerine çıkan Anadolu insanı bizi nasıl ezer” diye düşünmüyorlar. Efendiler, 15 Temmuz’da kan-can pahası tankların üzerine çıkan Müslüman Anadolu insanının yaptığı bu ihtilâli tencere-tava ile durduramazsınız. Anlaşılan siz uşaklığını ettiğiniz Batılıların önüne kendinizi siper etmeye meraklısınız. Hiç merak etmeyin, Müslüman Anadolu insanı ikinci bir millî mücadeleyle sizi yuvalandığınız o kıyılardan denize dökmesini bilir de denizi kirletmek istemiyor! Baran Dergisi 536. Sayı

Anadolu İhtilâli Sürüyor...

“Yeniden Doğuş” gerçekleştiren bir dünya görüşü ve bunun meydana getirdiği mücerret idrak zemini, kurduğu yeni dil ve bir ihtilâl süreci vasıtasıyla cemiyete aks eder. Akabinde, fikir planında verdiği mahsullerle inkılabına girişir: Ferdî hayat tarzından başlayıp içtimâî hayatı, devleti ve devletin milletlerarası münasebetlerini yeniden şekillendirir. O yüzden, bugünden geriye doğru baktığımızda Anadolu ihtilali, tesir çapı olarak, Fransız, Rus, Amerikan ve İngiliz İhtilallerinden daha büyük bir hadisedir. Ve bunlardan Fransız İhtilâli nasıl ki 19. Asrın Avrupasını şekillendirmişse, Anadolu İhtilâli de dünyanın beklediği inkılâbı doğuracak değişimin vesilesi olacaktır. Bu bir süreçtir ve devam etmektedir. Referandum: 16 Nisan tarihinde Cumhurbaşkanlığı Sistemi referandumu gerçekleşti ve Müslüman Anadolu İnsanı, ulvî ittihadı tesis ederek %51,4 oranında oy toplamıyla, bundan doksan küsur sene evvel İngilizlerce kol ve ayak bileklerimize vurulmuş prangalarından birisini, kollarımıza vurulmuş olanı nihayet söküp atmaya muvaffak oldu. 1999 Kurtuluş Yılı: 1999 senesinde, 28 Şubat kokusunun Anadolu’ya sindirilmek istendiği günlerde, İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından Metris Cezaevi’nde tutuşturulan “Kurtuluş Meş’alesi”, 15 Temmuz gecesi devlete ve millete kast eden hainlere karşı Müslüman Anadolu İnsanı’nın kalplerini de tutuşturmuş ve Anadolu’nun necis kuyrukçulardan temizlenmeye başlanmasıyla, süreç, yeni bir merhaleye girmişti. Artık bunun adını açık açık koyalım: Bu bir ihtilâl sürecidir. 16 Temmuz’da gerçekleşen referandum da, 1999’dan 15 Temmuz’a dek yaşanan ve süren ihtilâl ikliminin, referandum vesilesiyle sandığa yansımasından ibarettir. Kemalizmin Devletten Tasfiyesi: Referandumda elde edilen netice, hem içerideki kuyrukçulara ve hem de dışarıdaki Batıya karşı doksan küsur senelik Türkiye Cumhuriyeti tarihinde topyekûn Anadolu tarafından indirilmiş okkalı tokatlardan bir diğeridir ve arkası da gelecektir. Bu vesileyle süreçte çalışan başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, MHP lideri Devlet Bahçeli ve Hüda-Par Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nu tebrik ederiz. Bu Yeni Bir Başlangıç: Şuur seviyesindeki her değişim, gerçeklik seviyesinde de değişim meydana getirir. Unutmayalım ki, ölüm dahi bir son değil, yepyeni bir başlangıçken; elbette ki, 16 Nisan tarihinde yapılan referandum da bir son değil, bir başlangıçtır. MİT Krizi, Gezi Olayları, 17-25 Aralık Yargı Darbesi ve 15 Temmuz Askerî Darbe girişimi, Türkiye’de kemikleşmiş pek çok sunî dinamiği altüst etmesi bakımından hayırlı olmuştur. Bununla beraber kavgadan muzaffer çıkılsa bile arada geçen zamanın elbette ki bir maliyeti de var. Bürokrasi: Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi, içine sızıldığı çapa bakıldığında meşruiyetini kaybetmiştir. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı ve siyasî iktidarın önündeki en acil mesele, bürokrasiye yerleşmiş hainlerin temizliğini hızlı bir şekilde nihayete erdirmektir. Unutmamak gerekir ki; “memleketine hain” kamu çalışanına merhamet, kamuya merhametsizliktir. Ekonomide Psikoloji: Denizlerin şiddetle dalgalandığı günlerde elden iktisadî planda inisiyatif elden kaçırıldı. Bu vaziyet tabiî olarak ekonomik bir buhranın doğumuna vesile oldu. Bundan sonrasında siyasî iktidarın son derece radikal kararlar alarak ekonomideki inisiyatifi yeniden ele alması gerekir. Bugün yaşanan ekonomik kriz değil, buhrandır ve bunun çaresi piyasaya para basmak değil, ekonominin psikolojisini düzeltmektir. Bununla beraber piyasayı adeta huniye çevirerek içine atılan her kuruşun evvelâ kendi cebine ve ardından da Batıya akmasına sebeb olan oligarşik deliğin tıkanması da bir o kadar elzemdir. Orta Gelir Tuzağı: Ekonomiyle iç içe olan bir diğer mesele de, Türkiye’nin içine düştüğü orta gelir tuzağıdır. Seçim sonuçları haritasına bakan her gözün görebileceği üzere, biraz kanı bitlenen herkes, içinde bulunduğu refahı ve konforu kalıcı sanmak gibi bir gaflete kapılmış vaziyette. Oysaki Türkiye ekonomisi eğer ki kendi kendisine yetebilir bir hâle getirilmezse, yakın bir gelecekte dünya çapında cereyan edecek hesaplaşma esnasında ayakta kalamaz ve bu vaziyeti kalıcı zanneden ahmaklar da ağaç kabuklarını kemirmek zorunda kalırlar. Kondüsyon: Batı’nın Çöküşü adlı eserin müellifi Oswald Spengler, milletler ve kültürleri değerlendirirken, “kondüsyonda olmak her şeydir” der; başarıyı, her şeye bedenen ve ruhen hazır olmaya bağlar. Biz bugün millet olarak dünyanın geri kalan belki de tüm milletlerinden daha kondüsyonlu bir dönemdeyiz. Her ne kadar lâik, Kemalist, Batıcı kuyrukçular milletimizi hâlâ Birinci Dünya Harbi ve İstiklâl Savaşı’ndan çıkmış viran hâliyle görmek istiyor ve büyük bir yanılsama içinde öyle davranıyorlarsa da, kondüsyonumuz iyi. Bugün Batı elindeki tüm imkâna rağmen iki şeyden mahrumdur ki; bunlardan biri iman ve diğeri de kondüsyondur. Dolayısıyla bu iki unsura sahib olan milletimiz; doğru taktik, iyi anlayış ve güzel insanlar tarafından sevk ve idare edilirse, Allah, muhakkak ki kendisine inananları zaferle taçlandıracaktır. Gençlik: Zaaflarımızdan da konuşmamız gerek. Geçtiğimiz yıllarda ülkemizi etkisi altına alan Avrupa Birliği rüzgârının ardında bıraktığı en mühim zarar, gençliğimizde meydana getirdiği ruhî tahribat olsa gerek. Türkiye’deki bilhassa üniversite gençliğinin bir kısmında dinsizlik, ayyaşlık, namussuzluk, şahsiyetsizlik ve cehalet vaka-i adiyeden olmuş vaziyette. Devletin sorumluluk alarak el atması ve bu bozukluğu gidermesi mutlaka ama mutlaka şart… Elbette hemen peşinden gelecek soru belli: Nasıl? Bizim cevabımız da belli… Basın: Bunca harcanan paraya rağmen liyakatsiz ellerde Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan’ın önünü açacağı yerde papağanlığını yapmaktan başka bir işe yaramayan, bunu yaparken de sevimli olmayı bile beceremeyip bütün bir milleti kendisinden nefret ettiren bir medya var. Aydın, aydınlatan gibi sıfatlar nere, bizim basın nere? Oysaki karşımızdaki karanlık cephe, milletimizin üzerine olanca yüküyle zifirî karanlığı boca etmekte pek mahir. Unutmamak gerekir ki, bir dava, dava adamlarıyla yürür ve yürütülür. Çıkar amaçlı menfaat şebekeleriyle dava yürütülmez. Bugün iktidarı kuşatmış çıkar amaçlı lobiler, faydadan çok zarar veren konumundadır. Fikrin konuşulmadığı her yer, bir müddet sonra kadınlar hamamına dönmeye mahkûmdur. Basın merkeze ya fikri alacak ve olması gerektiği gibi yol açan, aydınlatan olacak yahut papağanvari tekrarcılığı ile ihtilâl sürecinin pörsümesine yol açacak... Tohum Çatlayalı Çok Oldu: Gelelim bir de “tohum”culara. Çıkıp her gün diyorlar ki; tohum ekelim. Ya siz bırakın tohumu, uyanın da balığa çıkalım. Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Anadolu’ya ektiği tohumlar fışkırdı, büyüdü, ağaç oldu... Bugün fikir namuskârlığından hissedar olan herkes gibi bize de düşen, bu ağacın düşük dallarını budamak, ona musallat olan zehirli sarmaşıkları kurutmak ve beslendiği ruh kökünün verimlerini bir ân evvel fikir, edebiyat ve san’at planlarında toplayarak ihtilâlimizi inkılaplarla taçlandırmaktır. Fikir taltif değil, iş ve eser bekler. Öyle ya, İbda’nın bir mânâsı da kârı tamamen kendine ait olmak üzere birisine sermaye vermektir. Ergen Psikolojisi: Ergenlik dönemindeki gençler, kendilerinin olmayan şeylere çok fazla alâka duyar ve eğer ki bu alâkadan kendilerini arındıramaz yahut o şeye sahib olamazlarsa, ciddî ruhî rahatsızlıklar içine savrulurlar. Bizim ülkedeki lâik, Kemalist, Batıcılar da tıpkı ergenler gibi. Senelerdir kendilerinin olmayanı zorla gasb eden onlar değilmiş gibi, kendilerinin olmayanı aldıktan sonra millette geri kalan dine, imana kadar musallat olan onlar değillermiş gibi; bugün millet hakkı olanı aldığı için histeri krizine giriyor, ellerde tencere tava, ipinden kurtulmuş kuduz eşekler gibi sokaklarda tepişiyorlar. %48,6’lık “hayır” veren kesim, içinde onlarca dünya görüşü, hayat tarzı ve dağınıklık barındıran bir güruh. Dolayısıyla homojen ve organize bir yapı değil. Bunların varlığını sadece ve sadece İslâm düşmanlığına bağlamış kesimi ise çok daha azınlıkta. Belki % 48’in % 20’si, belki daha azı. Yani bu % 48 homojen olmadığı gibi yekten İslâm düşmanı hiç değil. Ülkemizde yaklaşık 5 milyonluk –ki bu da az değil aslında- bir kuduz İslâm düşmanı güruh var. Ama bu tarafta, Halkın, yani Müslümanların tarafında ise 70 küsur milyon var. Zafiyetleri olsa da halkımız Müslümandır, dinine, imanına laf söyletmez; söyleyeni de tepeler. İnsanımızın bu konudaki hassasiyeti noktasında şu partiden veya bu partiden olmasının farkı yoktur ha, onu da söyleyelim. O yüzden, bu kuduzlara tavsiyemiz akıllı uslu durmaları. Yoksa akşam haberlerinde izlemeye alıştığımız TIR’larla otomobillerin karıştığı trafik kazalarına bir baksınlar, otomobillere neler oluyormuş bir görsünler… Bu memleket ulvî İslâm idaresiyle yönetilmeyi artık hak etmektedir ve bu idare, Müslüman olsun ya da olmasın herkese adalet getirecektir. Bunu görün ve kabullenin… *** İnsan gibi yaşamak ve yaşatmak yolunda devletin şekil planında bir adım daha atıldı. Şimdi sıra, bu yeni şekli canlı kılacak idare ruhunu hâkim kılıp, devleti yeniden Ebed Müddet mânâsıyla canlandırmakta.  Baran Dergisi 536. Sayı  

Gelir Eşitsizliği Neden Kaynaklanıyor?

Sanayii kapitalizminden bu yana karşılaşılan önemli meselelerden biri de gelir eşitsizliğidir. Buna ilave ve birbirini besleyen olarak yoksulluğu da sayabiliriz. Küreselleşmeyle birlikte gelir eşitsizliğinde artış olduğunu bilim adamları da tesbit ediyor. Endüstriyel piyasa toplumlarında ruhî tutarsızlıklar ise daha büyük ve korkunç boyutlarda. Ayrıca yüksek oranda suç ve şiddet, aile yıkımları, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, madde kullanımı ve intihar, asosyallik ve depresyon, gençler arasında yabancılaşmayı vesair Batılı kaynaklarda da kabul edilen hususlardır. “İktisadî Adamın Sonu” diyebileceğimiz bu tabloda yanlış olan sebebtedir, işin temelindedir. Fakat Batı sorunu kabul etse bile “ürün” ve “kâr” odaklı pragmatist ve kapitalist sistemi değiştirmeye cesaret edemez; hele de alternatif olarak İslâm’ın hayat görüşü yükselişteyken. Batı her zaman yaptığı gibi temel zihniyet aynı kalmak şartıyla modellerde değişiklik yapmayı tercih edecek: başına “neo-yeni” kelimesini ekleyerek, eski gelini süsleyecek. Bu meyanda Salih Mirzabeyoğlu’nun “İstikbal İslamındır” eserinden şu alıntıyı yapmak istiyoruz: “Amerikalı âlim, Müslüman olduktan sonra Meryem adını alan hanım, şöyle diyor: -Batı medeniyetinin kötülüğü tesadüfî değildir yahut ASIL PRENSİPLERİNE göre yaşamakta kusur eden sırf BEŞER ZAAFINDAN DA ileri gelmiş değildir. Eksik olan, bizzat ASIL PRENSİPLERİDİR. Batı medeniyeti teoride de pratikte de kötüdür!” Evet, Batı medeniyetinin insan tanımı sakat. Bu sakatlık ekonomi vs. her şeye yansıyor. Adam Smith’in “iktisadî birey” tanımının sakatlığını birçok bunalımdan sonra kabul eden Batı, yine kendi sakat anlayışından (temelde materyalist ve pragmatist) mülhem alternatif insan modelleri üretiyor. Kurumsal, iktisadî adam, sosyal iktisadî adam, insancıl iktisadî adam gibi. Yine insanı bütünüyle kucaklayamayan modeller. Mutlak fikrin zafiyetiyle malûl model denemeleri de diyebiliriz. Her ne kadar bu teoriler işin aslını veriyorsa da, biraz pratiğe geçelim. Malum bizde de Batı kapitalizmi cari. Karma ekonomi dense bile, Batı tarzı serbest piyasa ekonomisi etkin. Çünkü Batılılaşma gereği hukukundan eğitime, sanayileşme yönteminden tüketim alışkanlıklarına kadar Batıdan kopya bir sistem var. Birçok revizyona rağmen bize özgü bir sistem yok. Serbest piyasa deniyor, mutlu bir azınlık pastanın ekserisini alıyor, çoğunluk ise geçim derdinde didiniyor. Bu şuna benziyor; elli kiloluk güreşçi ile yüz kiloluk güreşçiyi mindere çıkarıyorsun. Ondan sonra “her oyun serbest, buyurun (serbest piyasa) güreşinizi yapın” diyorsun. Madem eşitlik var, neden tekelleşme oluyor, neden sermaye büyük şirketlerde (uluslararası) toplanıyor? Neden gelir eşitsizliği sanayi kapitalizm ile birlikte uçuruma varıyor. Teknolojik gelişmelerle paralel üretim artarken bu yoksulluk niye? Malthus’un nüfus artışı bu hızla sürerse gıdaların yetersiz kalacağı şeklindeki ve benzerlerinden neşet eden ve politik iktisada atfedilen “kötümser bilim” tezleri çökmüşken, iktisadın tanımındaki “kıt kaynaklar” tezi de geçerliliğini yitirir. Mesela, eskiden petrol, doğalgaz vesaire yoktu. Ayrıca azalan verimler ilkesi ise çağımızda teknoloji vesilesiyle artan verimlilik ilkesine dönüşmüştür. İnsan mutlak olmayıp sınırlı aklı ile geleceği kuşatamaz. Meçhule hürmet tavrının ve sır idrakinin olmayışının bilimsel gurur ve Batı kibrini sık sık krizlere sokmaktadır. İman ve tefekkürden nasibi olmayan Batı yine aynı hatalarla malûldür ve asıl hedefi ona alternatif bir hayat tarzının doğuşunu engellemektir; İslamafobi ve Ortadoğu’daki kan gölü de bundan ibarettir. Hâlâ liberalizmi ve serbest piyasayı savunan demokratların, hakikate teslim olamadıkları için kendi kendilerini yanlışlarla teselli ettiğini de belirtelim. Hakikati bulamadıkları veya feraset ve nasip meselesi de diyebiliriz. İnsanlarda artan güvensizlik, huzursuzluk ve mutsuzluk Batı modernizmi ve sanayileşmenin getirdiği hayat tarzıyla izah ediliyor. Demek ki sadece ekonomi ile mutluluk olmuyor. “İnsanın asıl meselesi karnı doyduktan sonra başlar” tesbiti dâhilinde insanın yaradılışı ve psiko-sosyal hususiyetleri önemli. Sosyo-ekonomik düzenlemeler ile sosyal bilimler ve davranış bilimlerini devreye sokuyorlar, ama amaç yine “refah” olunca, psikolojik, sosyal tatminler yahut yapay çözümler üretiliyor, yine eksik kalıyor. “Manevî fayda” kavramına bile pragmatik gözle bakılıyor. “Yaşa ve yaşat” özdeyişiyle sunulan “toplum adamı” modelinde olduğu gibi. Serbest rekabet adı altında devlet himayesinde kapitalistleşirken, bir hastane, bir okul yapmak gibi. Bunun küçük örnekleri ise özürlü birini yoldan karşıya geçirmek gibi, sosyal tatminler… Aslında insan yine iktisadî veya pragmatist açıdan değerlendirilmiyor. Problem, “iktisadın insanî yönü”nün değil de “insanın iktisadî yönü”nün ele alınmasıdır. İnsan her zaman çıkarına göre davranan bir mahlûk değildir. Klasik iktisadın “bireysel rasyonalite” kavramı doğru değildir. Aslında insanlar sosyal faydadan ve hayır işleriyle uğraşmaktan zevk alırlar; ama modern Batılı hayat bunu desteklemiyor, tersine köreltiyor. “Serbest piyasa”nın iflasını şuradan anlayın ki, Batılılar kendi şirketlerini büyüttükleri oranda serbest piyasa müdafîidirler. Amerika’da Mortgage krizi ve Avrupa’da bazı bankalar battığında devlet müdahalesine başvuruyorlar. Bu ise, siyasî ya da ekonomik liberalizmin iflası demek. Demek ki “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklindeki fizyokratların (liberal iktisadın öncüleri) dedikleri gibi olmuyormuş. Bireyin çıkarına ve hürriyetine dayandırılarak ortaya çıkan liberal iktisat düşüncesi, ekonomik açıdan kapitalistleşmeyi doğurdu, özgürleşmeyi değil. Belli ellerde temerküz eden sermaye alabildiğine şişerken, halk kitlesi ise bu hürriyetin metaı oldu ancak. Yani, bireyin çıkarı ve hürriyeti anlayışı, belli bir zümrenin tekelleşmesini ve kendi çıkarlarına dayalı “demokratik rejimleri” yaşatmasını doğurdu. Belirli bir ekonomik seviye ise bu rejimler için gerekli idi. Yani gelişmiş ülke rejimlerine uygun bir model idi. Onun için 3. Dünya ülkelerinde bu rejimin karşılığı olmadığı gibi bu ülkelere demokrasi ithali, tarihi, kültürel, geleneksel vs. değerlerde de yıkıcı rol oynamıştır. Yani bir tabak yemeği gelenekler üzere paylaşanlara artık beş tabak yemek yetmemekte ve kavga etmekteler. Demokrasi var ya! Demokrasi ile özgürlüğün sanıldığı gibi eş anlamlı olmadığını hatırlatalım. Bilhassa “demokratik rejimler” ekonomik olarak güçlü (sömürgecilikle oluyor), hayat standardı yüksek ülkelerde yürüyor ve orada imtiyazlı sınıflar doğuyor. Kapitalist zümreler olan büyük şirketler, devletlere bile diş geçiriyorlar. Gelir eşitsizliğinin kaynağına inmeye çalışıyoruz. Kuzey ile Güney ülkelerindeki gelir farkı 400 katına kadar çıkıyor. Ülkemizde de durum iyi değil. Ak Parti halkın gücü ve desteğiyle ayakta duruyor ama gelir dağılımında partinin isminde olduğu gibi “adalet”i tesis edemiyor. 2016’nın Eylül ayında açıklanan rakamlara göre, gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan ve sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade eden Gini katsayısı, 2015’te bir önceki yıla göre 0,006 puan artışla 0,397 olarak açıklandı. Toplumun en zengin yüzde 20’sinin gelirinin, en yoksul yüzde 20’sinin gelirine oranı 7,4’ten 7,6’ya yükseldi. Halk oylamasında “evet” oyu vereceğiz; ama gelir eşitsizliğinde Türkiye, Şili ve Brezilya’dan sonra dünyadaki en kötü üçüncü ülke. 16 yıldır iktidarda olan Ak Parti’nin de sorumluluğu var. Virgül kadar iyileşmeler ise düzelme diye takdim ediliyor ama TÜSİAD gibi kapitalist zümreye bir şey yapılamıyor. Türkiye’nin sırtındaki kamburlar hâlâ atılamıyor. Çünkü problemin çözümüne dâir fikrî donanımı ve cesareti olmadığından kaynağından çözüme gidilemiyor.  Baran Dergisi 535. Sayı  

Marksizm ve Sabite Paradoksu

Geçen hafta Marksizm’e kısa bir giriş yapmış ve bu hafta Marks’ın kapitalizm tenkidine gireceğimizi söylemiştik. Ancak Marks’ın kapitalizm tenkidi üzerinden kurduğu iktisad merkezli dünya görüşüne girmeden evvel bir hususa değinmeyi zaruri görüyoruz, çünkü onun da kategorik olarak içinde bulunduğu Batı’nın son bir kaç asırlık kalburüstü düşünür kesimi, esasen ciddi bir açmazla karşı karşıyadır. Bu açmaz, kendilerini ona göre değil de onu kendilerine göre belirlediklerinden bir türlü izah edemedikleri mutlak mihrak ve sabitelerle alakalıdır. İbda, temel tezi “Mutlak’ın varlığı ve Mutlak Fikrin gerekliliği” olan ve bu mutlak fikrin de İslâm olduğunu söyleyen bir anlayıştır. Varlığı ve bilgiyi teorik planda bu mihrak üzerinden izah eder; içi dışı birdir, tutarlıdır, karnından konuşmaz. Bu yüzden “isbat dairesini” de düzgün bir şekilde kapatır. Şimdi meseleye biraz daha yakından bakalım: İbda’nın merkeze aldığı “bütün varlığın kendine bağlanması zorunlu, müteâl/mutlak varlığa ihtiyaç” o kadar aşikârdır ki, mihrakına aldığı varlık formunu (ister muhayyel, ister müşahhas olsun) mutlaklaştırmayan, yani mutlağı olmayan herhangi bir görüşün, ferd ve cemiyet meselelerini hal iddiaları askıda kalmaktadır. Formülleştirilebilme, düzeni şart koşar, düzen de sabitelerin varlığını… Sabitelerin ise nazari açıdan nihayetinde tek bir mutlak/ezeli/ebedi varlıkta sonlanması gerekmektedir. İnsan zihnindeki “mekân/düzen” ihtiyacından neşet eden bu hal, mecburen her düşünceye sinmektedir. Zihnî mekân olmadan herhangi bir görüş inşa edilemiyor. Ayrıca, mutlağı olmayan bir görüş, bir dava haline de gelemiyor, kendilerini onun için fedaya hazır insan bulamıyor. Yani görünüşte ister ruhçu isterse maddeci olsun tüm fikirler, nihayetinde kendilerini istinad edecekleri bir “mutlak” tesis etmek durumunda kalıyorlar. Tarihe ve çevremize şöyle bir baktığımızda, kimi durumlarda adı konmasa veya tarifi zımnen yapılsa bile vaziyetin bu minval üzere olduğunu müşahade etmekteyiz. Kısacası, Mutlak’a olan ihtiyaçtan kaçış yok. O yüzden mesele, bu Mutlak’ın ne olduğunda düğümlenmektedir. İşte Batılı düşünürlerin açmazı, mutlak ve sabite ihtiyacının kendini dayatması, yani kaçınılmazlığı ile bu mutlak ve sabitelerin mahiyeti noktasında baş göstermektedir. Onlar, bir putperest gibi, sürekli yeni mutlaklar icad etmekte, bunlara bir süre inanmakta ve sonra da terk etmektedir. Hâlbuki Mutlak, mahiyeti icabı değişmez; değişmemesi gerekir. Nihayetinde “Mutlak”ın, “konuşan ve emreden” bir varlık olması lazım gelir; aksi düşünülemez. Yani hem mutlak hem naçar, pasif bir varlık olmak bir araya gelemeyecek vasıflardır. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Haliç Kongre Merkezi’nde verdiği tarihî konferansta söylediği “herkesin Mutlak’ı var ama bizimki konuşuyor” cümlesi, işin doğrusu, son iki asırlık hercümerci bir çırpıda özetleyip hal ve fasletmektedir. Mutlak olduğuna göre, bizim cihetimizden görünen yüzünün şuurlu ve faal olması iktiza eder. (İbda’nın içi dışı bir derken bunu kastediyoruz: O doğrudan Mutlak Varlık’ı her şeyin önüne koyarken, diğerleri mutlakı sözde reddedip kendi sahte ve sürekli değişen mutlaklarını onun yerine ikame ediyorlar) Bu bahis, böyle birkaç cümleyle geçiştirilemeyecek kadar uzun olduğundan bu noktada kesip sadece şunu söyleyelim: İster klasik iktisadçılar, ister fizyokratlar, ister sosyalist/kolektivist görüştekiler olsun, hep doğru oldukları, insanlığın mahut problemlerine deva getirecekleri iddialarıyla ortaya çıkmışlardır. Elbette burada, iddialarında samimi olanları kastediyoruz; şan-şöhret peşinde koşanları değil… Bütün tariflerini, sezerek tayin ettikleri, belki derinden hissettikleri “muhayyel bir mutlaka” göre yapmaktadırlar. Yani çevreyi ve kendini gözlemlemek, aklî muhakeme yoluyla gözlem ve tecrübelerinden kural ihdas etmek meselenin ikinci safhasını teşkil etmektedir. Bu kurallar, zaten artık bu kişilerin zihinlerinde –kendileri farkında olmasalar dahi- sabite haline gelmiş bulunan ve mutlaklığına “o an için” derinden inandıkları “varlık” –bu varlığın mahiyetinin de önemi yoktur, önemli olan “o an için” değişmezliğine olan inançtır- merkeze alınarak belirlenmektedir. Kuralların, kanunların doğru ya da yanlışlığından ziyade, terkibçisinin inanç dünyasıyla uyuşması mühimdir. İşte tam bu noktada problem başlamaktadır. Çünkü bu sistem kurucuların mutlak/mutlak varlık biçiminde bilerek ya da bilmeyerek merkeze aldıkları varlıklar, hakikatte “Mutlak” değildirler. Hakikat olan, onların o muhayyel mutlak varlık nezdinde gerçek Mutlak Varlık’a ihtiyaçlarıdır. İhtiyaç hakikat, ama mihrak yanlış… Yanlışlar, Mevlüt Koç’un ifadesiyle kendi doğrularını hâsıl etmekte, bir süre sonra da bütün bir sistem tam bir yanlışlar hercümerciyle içinden çıkılmaz hale gelmektedir. Tabii yeni bir sisteme ihtiyaç da kendini dayatmaktadır. Diğer taraftan, her şey ve hadiseyi gözlemleyip denemek mümkün olmadığından, hayatı tanzime talib kuralların ihdasının mecburen zihinde teşekkül etmesi gerektiği da açık. Marks bu durumu “tek tek deneyemeyeceğimizden zorunlu olarak soyutlama yapmak durumundayız” diyerek açıklar ve bu hâlinde mazurdur. Bütün felsefecilerin mecburen aynı özrü paylaştığını söylemeye gerek yok. Doğrusu, kişinin zihninde “bir anda beliriveren” fikirlerin, “peşinen kabul edilmiş bir mutlak”la mukayesesi ve formüle edilmesi biçiminde tezahür ediyor bilgi… Mütearife/aksiyom için bilimsel olarak kabul edilen yaklaşım, aslında tüm bilim ve felsefelerin esasını oluşturmaktadır. Burada Batılı düşünürlerin her söyledikleri yanlıştır demek istemiyoruz; demek istediğimiz, içe doğan parça doğrularla ve –İbda Mimarı’nın tabiriyle- “mihraksız tümevarımlarla” teşkil edilecek fikirlerin zahirde tutarlı, lakin hakikatle mütenakız olacağıdır. Bu cihetten bakıldığında, bütün bu kural ihdası teşebbüsleri, daha başlangıçta ölü doğmaktadırlar; bunların derde deva olmadıklarının anlaşılması için ise bir neslin geçmesi gerekmektedir. Gelelim konumuz Marks’ın mutlaklık anlayışına… Marks bir materyalisttir, ama varlığın mahiyeti ve kaynağı (ontoloji) meselesiyle, ilgilenmez, onu var olduğu şekliyle kabul eder. Bilimin o anki halinin maddenin kaynağını tesbitte yeterli olmadığına, ilerleyen zamanlarda bunu çözeceğine inanır. Zaten bu o kadar da önemli değildir. Bütün varlık ve hayat gözümüzün önündedir; bizim yapmamız gereken onları anlamaktır. Ona göre, madem mutlak olan fizik yasaların mündemiç olduğu ve yönettiği madde, yani tabiattır, o halde onun bir türevi olan insanlar da ferden ve toplu olarak, kendilerinden bağımsız ve üstün yasalarla yönetilirler. Bu noktada insanlar, o yasaların objeleridirler. Yani Marks’ın nazarında mutlak olan, ferd ve cemiyetin de dahil olduğu tüm tabiatı yöneten “yasalardır”. İlgi alanı cemiyet ve cemiyette yaşanan haksızlık ve zulümleri gidermek olduğundan, kendisini, cemiyeti bir bütün olarak yöneten yasaları keşfe hasretmiştir. Bunları bulacak, anlayacak ve sonra da içtimaî yasaları değiştirmenin tek yolu olan “zor” kullanımıyla cemiyetteki haksızlıkları giderecektir. Görüldüğü üzere Marks, materyalist olmasına rağmen koyu bir ahlâkçıdır; bütün içtimaî hayatın dürüstlük, fazilet üzerine inşa edilebileceğine inanmaktadır. Eserlerindeki o “bilimsel hava”nın altında çok kuvvetle hissedilir bu ahlâkçılık. Devlet karşıtı bir pozisyonu savunmasına rağmen, devletçidir. Onun karşıtlıkları konjonktüreldir; bunu da, her devrin kendi doğrusu vardır şeklinde özetleyebileceğimiz diyalektik mantıkla açıklar. Hülasa Marks, içinde yaşadığı cemiyet müştekisi olduğu haksızlıkları doğurduğundan, onun mutlakını ve sabitelerini reddetmiş, kendine yenilerini edinmiştir. Lakin ahlâkçılığının yol açtığı tutarsızlıklar yüzünden, bu yenileriyle de çatışmaya girmek zorunda kalmıştır. Marksizm için, Avrupa’dan başlayarak bütün dünyayı kasıp kavuran, nefsaniyet kutbunun konsantre hali kapitalizme Avrupa’nın maşerî vicdanının “reaksiyonu” demek yanlış olmaz. Onun serpilip dünyayı tahakküm altına aldığı topraklarda yetişip eserlerini verdiğinden, kapitalizme yönelik en “yakîn” tenkidlerin Marks’tan gelmesi son derece tabiidir. Kapitalizm, Marks’ın yaşadığı zaman zarfında aşırılıkta ne kadar uçtaysa, Marks da o kadar zıt uca savrulmuştur. Öyle ki Marks, her dönemin “içtimaî yasalarının”, o dönemin üretim biçimi tarafından tayin olunduğunu söylemektedir. Din, ahlâk, hukuk, millet, devlet gibi en temel beşerî kurumlar, birbiriyle münasebet halindeki insanlardan müteşekkil bir coğrafyadaki üretim ilişkilerinin doğrudan ya da dolaylı neticeleridir. Meşhur altyapı-üstyapı ilişkisi... Diğer taraftan, Marks, insanlığa karşı, formülünde yeri olmayan büyük bir merhamet hissi de beslemektedir. Onun analizinden çıkan sonuca göre, onun bakış açısıyla son tahlilde maddenin yansımaları olmakla dönemsel alt yapı ilişkilerinin tezahürlerinden öte anlam taşımaması gereken edebiyatı çok sever ve eserlerinde bolca kullanır. Hülasa yürüttüğü muhakeme ile hisleri arasında büyük bir tezat vardır. Belki bu, insanlar için önemsiz bir nokta gibi görünebilir; lakin, evvelki sayımızda da ifade ettiğimiz üzere, Marks vicdanlı ve hakkaniyete düşkün birisidir. Her ne kadar kendi semantiğinde bu hislerin yeri olmaması gerekse de, kazın ayağı öyle değil: Bütün bir Marksizm kurgusu, Marks’ın bu merhamet ve hakkaniyet hisleri üzerine bina olunmuştur. Marks, o kadar ayrıntıcı ve izahçıdır ki, eserlerinde en ufak bir meseleyi bile atlamamaya çalışmış, bu yüzden kendisinden sonra gelen takipçilerini daha işin başında fikren boğmuştur. Yani Marksizm, sadece ana hatlarıyla değil, çoğu tali cihetleriyle de Marks’ın his dünyasının belirlediği şekliyle donup kalmıştır. Marksizm’in cazibesi de, açmazı da Marks’ın bu detaycılığında yatmaktadır.  Baran Dergisi 535. Sayı  

-Gudde-i Sanevberî X- Kozalaksı Bez ve Horus'un Gözü -II

Eski Mısır’da iyi, doğru ve güzeli temsil ettiğine inanılan Osiris ile İsis ve çocukları Horus’un karşısında kötü, yanlış ve çirkini temsil ettiğine inanılan Seth her ne ise, bugün iyi, doğru ve güzeli temsil eden İslâm karşısında konuşlanandır ki, kötü, çirkin ve yanlışı temsil etmektedir. Aynı şekilde, “Allah indinde din İslâmdır” Mutlak Ölçüsü çerçevesinde “İstikbal İslâmındır” mânâsı Kim’de tecelli ettiyse iyi, doğru ve güzel olan odur ve onun karşısında konuşlananlardır ki, -bize göre bu kimseler, Şeytanın elçileri konumunda olan ve Telegramcı fahişe veyahut da burulmuşların/hadım edilmişlerin hamisi Siyonist Hıristiyan-Yahudi Batı medeniyetinin muktedirleridir-, kötü, çirkin ve yanlışı temsil etmektedirler. “Horus’un gözü, matematiksel anlamı itibariyle Tanrı’nın birliği ile doğrudan ilişkilendirilmektedir. Şöyle ki; bir bütün 2’ye bölünürse 1/2, bu da 2’ye bölünürse 1/4 elde edilir. Bu şekilde devam edilerek 2’ye bölme işlemi sonucunda sırasıyla 1/8, 1/16, 1/32 ve 1/64 elde edilir. Bu parçaların hepsi toplandığında sonuç, 63/64 çıkmaktadır. Buradan çıkan sonuç şudur ki, bir bütün sürekli 2’ye bölündüğünde toplam değerde hiçbir zaman sonsuzluk hariç, birliğe asla ulaşılamaz; çünkü bir olan sadece Mutlak’tır (Tanrı’dır). Horus’un gözü de, “glif” diye isimlendirilen 6 parçadan oluşmuştur. Bu 6 parça da sırasıyla1/2’lik kısım duyma, 1/4 lük kısım görme, 1/8’lik kısım düşünme, 1/16’lık kısım koklama ve 1/32’lik kısım tatmayı, 1/64’lük kısım ise gözyaşını (merhamet) temsil eder. Ve toplamları 63/64’tür. Anlaşıldığı üzere beş duyu ve düşünce sistemi rasyonel şekilde Horus’un gözünde anlam bulmuştur.(1) “Horus’un gözünün altında yer alan kıvrım (1/32’lik kısım), insanın Tanrı’ya ulaşmasındaki yolu, 1/64’lük, gözyaşı gibi duran şekil ise Tanrı’nın merhametini simgeler. “Horus’un gözü, Antik Mısır’da şifa kaynağı olarak da kullanılmıştır; bunun sebebi gözlerden çıkan enerjinin çok güçlü olduğuna inanılmasıdır. Anadolu kültüründeki nazar boncuğunun da Horus’un gözünün bir versiyonu olduğu yönünde tartışmalar bulunmaktadır. Tedaisi, erdirici nazar ve göz değmesi! Erdirici nazar, meselâ Allah Resûlü’nü gören veya Allah Resûlü tarafından görülen Ashab’ın, Peygamberlerden sonra en yüksek mertebeye çıkması. Veli’nin bir nazarı ile kemale erme durumları!.. Nazar değmesi ise, “Nazardan Allah’a sığınmak lazımdır” şeklinde kaydı düşülen Mutlak ölçü! Kem gözden sadır olan nazar insanı mezara kor! “Horus’un gözü, 3. göz olarak da isimlendirilmektedir. Bunun sebebi, bu şeklin, insan beynindeki talamus(2) bölgesine benzemesidir. Evet; görme ve duyma merkezlerinden aldığı sinyalleri beyne yönlendiren beynin ara merkezi konumundaki talamus şeklinin, Horus’un sembolik gözüne çok benzerliği çok dikkat çekicidir. “Horus’un gözü, Antik Mısır’da şansı da temsil ederdi. Antik Mısırlılar iyi şeylerin 3’er 3’er olduğuna inanırlardı, bu Horus’un gözünün 3 parçasına, yani üst göz kapağı, alt göz kapağı ve gözün kendisinden oluşan 3 parçaya atfen oluşan bir düşünceydi. Tedaisi, yaratılışın aslının üçleme-teslis üzere olması! “Her ne kadar gözünü babası Osiris’e vermiş olsa da, gözün asıl sahibi Horus’tur. Horus, ölüler arasında saygı gören ve ölülerin gözünü açarak onların görmelerini ve ebediyete doğru yol almalarını sağlayan bir tanrı olarak kabul edilir.(3) Not: “Reçete” kelimesinin asıl kaynağının Eski Mısır olduğuna dair bilgiler var. “Horus’un Gözü” ya da daha bilindik adıyla “Tanrı Ra” ve onu temsil eden “Ra’nın gözü” sembolünün, reçete kelimesinin menşei olduğu söylenir. Horus’un gözünün basit bir şekli olan R harfi, Galen’den günümüze ilaç reçetelerinde (R ya da Rp) şeklinde kullanılmaktadır. Tıp tahsilinin bir kısmını İskenderiye’de tamamlayan Galenus’un, hastalarını iyileştirebilmek için kullandığı bazı mistik semboller yanında Ra’nın Gözü Hiyeroglifinden de bir telkin aracı olarak faydalandığı rivayet olunur. Galenus’u örnek alan hekimler de aynı yolu takip ettiklerinden, bu sembol, zamanla esas kaynağından uzak diyarlarda ne anlamı olduğu bilinmeden, daha sade çizgilerle ifade edilmeye başlanmıştır. Temelde makyajıyla zaten R harfine benzeyen Horus’un gözü, şeklî çizgilerin basitleştirilmesiyle tamamen R harfinin şeklini almıştır. Bu sebepledir ki eczacılığın Ortaçağ’da ayrı bir dal olarak ortaya çıkışıyla R’ye yeni bir anlam uydurulmuştur. Bu dönemde tıp dili Latince olduğundan, hekimin Eczacı tarafından hazırlanmasını istediği ilaçların terkibini yazdığı reçetelere “alınız” anlamına gelen “recip” kelimesinin ilk harfi olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonra Fransızca’nın Avrupa’da tıp dili olarak kullanılması sırasında yine aynı anlama gelen recipez’nin iki harfi Rp kullanılır olmuştur. Not: Arapça Rı harfinin ebced değeri 200’dur… 200: İki yüz; iki yanak; yüzün ruh mânâsından mülhem iki ruh; iki insan; ruh ve beden; zahir ve batın; erkek ve kadın; ay ve güneş; gece ve gündüz; cennet ve cehennem; iyi ve kötü; hasta ve sağlıklı; dünya ve ahret; maddî ve manevî; İdris ve İlyas! Not: İki yüzlü; iki ruhlu; riyakâr!.. Hem dünyaya ve hem de ahirete bakıyor olmak! Hâlbuki Allah, cennet karşılığında dünyayı satın almıştır. Dünyada Allah’ın istedikleri yapmanın en makul izahı! Mümin kimsenin tek gözlü, yâni onun üçüncü göze sahib olması dünyadan müstağni bir şekilde ahireti gözlüyor olmasındandır. Kâfir de ise bunun tam tersi söz konusudur. Nefs taifesinin dünyada ilâh olmak istemesinin temelinde de böyle bir mantık yatmaktadır. Yeryüzünde Allah’ın hükümlerine düşmanlıklarını ve Allah’a inanan müminlere ise Laiklik sistemini dayatmalarını bu çerçevede değerlendirmek icâb eder… Tedaisi, Deccal’in tek gözlü olması! “İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın Ehl-i Sünnet damarı hariç, hemen her kadim kültür ve medeniyette göz figürü kötülükleri savan güçlü bir tılsım olarak kabul edilmiştir. İslâm’ın Ehl-i Sünnet damarı göz değmesini inkâr etmez, lâkin kem gözden korunmayı “Nûn vel-Kalem” Sûresinin okunup üflenmesine ve hassaten, nazardan Allah’a sığınmak lazım geldiği Mutlak ihtarından hareketle de, Allah’a havale eder. Çünkü kem göz insanı mezara kor!.. Söz konusu göz figürüne Yahudi, Hıristiyan ve Anadolu kültürlerine eklemlenmiş bazı sapık taifenin yanı sıra, Budist ve Hindu toplumlarında da rastlanmaktadır. Evet; çok eski zamanlardan bu yana insanlar, kötülüklerden korunmak istediklerinde nazar boncuğuna iltifat etmekten geri durmamışlardır. Yeni doğmuş bebeklerden, bindikleri ata, hatta, evlerinin kapılarına ve dahi çocuk beşiklerine kadar nazar boncuğu denilen sözde tılsımlı bir nesneyi bir şekilde bir yerlere iliştirivermişlerdir. Nazar boncuğu geleneği bugün bile Anadolu’da hâlâ yaşamaktadır. “Eski kültürlerde yaygın olarak rastlanan ve bir sapık inanış hâlinde “Fatma Ana’mızın Eli” ismiyle de Anadolu insanına yutturulmaya çalışılan Hamsas adlı tılsım veya ikon, nazar boncuğunun değişik bir versiyonudur. El ayasında göz sembolü, her şeyi gören gözün gücü veya iktidarına işaret eden bir sembol olması kuvvetle muhtemeldir. Hamsas, beş parmağın ve avuç içinin belirgin bir şekilde görüldüğü, ortasında bir göz işareti bulunan bir tür el ikonudur. Bazı kültürlerde mavi nazar boncuklarına ek olarak, Hamsas tılsımları da pencere ya da kapıların kenarlarına korunma amacıyla asılmaktadır. “El”in ilâh ile ilişkilendirilmesi ve Hamsas’ın tam orta noktasına bir göz yerleştirilmesi “ilahî göz” mânâsına “üçüncü göz”e bir atıf olduğu düşünülebilir. “Söz konusu tılsım veya ikon Anadolu’ya geldiğinde bazı değişimlere uğramıştır. Bugün Anadolu’da her yerde görebileceğimiz nazar boncuğu aslında Horus’un gözü kökenlidir. Horus’un gözü, birçok toplumda yaygın bir inanışı ifade eden nazar ve göz değmesine karşı koruyucu olacağına inanılan nazar boncuklarına da esin kaynağı olmuştur. Nazar boncuğunun niçin Ehl-i Sünnet anlayışı tarafından dışlandığını bu çerçevede değerlendirmek lazım gelir. İslâm dışı kavimlere benzememek lazım geldiği hadisle sabit! Hadis meali: “Kim bir kavme benzerse, onlardandır.” (Ebu Davud, 4031) “Nazar boncuğunun izleri Mısır’a, M.Ö. 4800-M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzandığını bilmek gerekiyor. Dünyadaki tüm kötülükleri gören Mısır imparatoru Osiris’in gözünün, yoksulluğu ve cehaleti uzaklaştırdığına inanılırdı. Oğlu Horus, gözlerini açtığında ortalığın aydınlandığı (iyilik) kapattığında karanlık (kötülük) olduğu düşünülürdü. “Horus’un gözünü simgeleyen hiyeroglif resim eski Mısır’da uzak görüşlülüğün, beden dokunulmazlığının ve sonsuz doğurganlığın simgesi olarak çok kere gemi, araba mumya, vazo gibi nazardan korunması gereken gereçlerin üzerine işlenmiştir. Mısırlılar önem ve değer verdikleri hemen her şeyi koruyabilmek için üzerine Horus’un gözünü çizmişlerdir. Bu çizimler daha sonra Anadolu’ya ulaştı ve büyük bir ihtimalle de onu ilk defa Fenikeliler (M.Ö. 2500-M.S. 65) cam üzerine işlemişlerdir.”(4) “Güneş tanrısı Osiris’i öldüren Seth’den öç almak isteyen Horus’un gözü, kavga sırasında aynı zamanda amcası olan karanlıklar ve kötülükler tanrısı Seth tarafından parçalanır. Bilimlerin ve tıbbın kurucusu olan Toth (ki eski Yunan kültüründe Hermes, İslâm kültüründe ise Hazret-i İdris Aleyhisselâm ile ilişkilendirilmektedir)(5) parçaları toplar ve gözü eski haline getirir. Ancak 1/64’lük parçası eksiktir ve bu parça, Toth’un büyü ve sihir gücü tarafından tamamlanır.(6) Not: Yukarıda sözü edilen 1/64’lük parça, yâni eksik olan parça 6. Çakra’ya işaret eder ve “üçüncü göz” sembolüyle ifade edilmiştir. Bu mevzunun, Toth’un İdris Âleyhisselâm ile ilişkilendirilmesinden mülhem, İdris Âleyhisselâm’ın 16 yıl riyazetle ruhunu bedenine galib kılması neticesinde gökyüzüne, daha doğrusu güneş feleğine yükseltilmesi ve daha sonra da İlyâs Âleyhisselâm olarak yeryüzüne inip Elçilik vazifesini tamamlaması ile bir ilgisi var mıdır? Bir ilgisi varsa, Hint mistisizmindeki Kundalini Yoga’nın arka planında da İdris Âleyhisselâm’dan kırıntılar aramak lazım gelir. İslâm tasavvufundaki nefs terbiyesi sülûkunun Hint mistisizminden devşirilen değil, Nebevî olduğunu bilmek gerekiyor. Meselâ Nakşiliğin üzerine bina edildiği Nefs Terbiyesi seyr u sülûku, Allah Resûlü tarafından Hazret-i Ebu Bekr (R.A.)’a talim ettirilmiştir.   Dipnotlar (1) https://indigodergisi.com/2017/03/horus-un-gozu-matematik/ (2) Talamus, diensefalonun bir parçasıdır. Koku duyusu hariç, tüm sistemlerden gelen afferent impulslar için bir kapı olarak kabul edilir. Ayrıca amaca yönelik bilinçli davranışlardan sorumludur. Vücuda gelen çeşitli uyaranlara bir çeşit filtre görevi yapar. Bu sayede konsantrasyon sağlanabilir. Talamus, koku dışında tüm duyu bilgilerinin toplandığı ve beyin kabuğundaki (korteks) alanlara gönderildiği istasyondur… (3) http://giztok89.blogspot.com.tr/2013/07/horusun-gozu-nasl-ortaya-ckt.html (4) https://insanveevren.wordpress.com/2011/06/26/horusun-gozu-wedjat-sembolu/ (5) “Thoth Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Hermes’in ise Hazret-i İdris Aleyhisselâm ile özdeşleştirildiği malumdur. Bir görüşe göre, “tarot” kelimesi de Thoth’un adından türemiştir. Eski Mısır’da İbis kuşu ya da Babun Maymunu’yla özdeşleştirilmiş olan tanrı Thoth, tüm Mısır tanrıları arasında bilgeliğin, bilginin, ilimin, düşüncenin tanrısı olarak gösterilmiş ve yazının, yazıcıların, papirüslerin, mürekkebin, kalemin koruyucusu olarak tanımlanmıştır. Bu nitelendirmelere paralel olarak İbis başlı Thoth, aynı zamanda eski Mısır mitlerinde tanrıların kâtibi olarak anılır… Antik Mısır’da İbis kafalı Thoth’un iki önemli kült yerinden biri ülkenin kuzeyinde Delta bölgesinde, öteki de Orta Mısır’daki Hermopolis’de yer almıştır. Büyük İskender’in ölümünden (İ.Ö. 322) sonra başlayan, Mısır’daki Ptolemeler (Makedon kökenli krallar) devriyle beraber, Mısır’a gelen Yunan kökenliler, Tanrı Thoth’u kendi tanrıları Hermes’le özdeşleştirmişler, bu nedenle de Thoth tapınaklarının bulunduğu yerlere Hermopolis adını koymuşlardır. Hermopolis mitolojisine göre İbis kuşuyla simgelenen Thoth’un kuluçkaya yattığı yumurtalarından biri çatladıktan sonra, içinden güneş doğmuş ve bu güneş göğe yükselerek evrendeki yerini almıştır. Yine, antik Hermopolis mitolojisinin bir başka teolojisine göre, evren Thoth’un sözleriyle oluşmuştur. (6) http://www.kolektomani.com/eski-misirin-gizemli-kusu-ibis/ Baran Dergisi 535. Sayı

Atlas Okyanusu ve Gemi Yarışı –II-

(Geçen haftadan devam) Üretici firmalar ‘Light Fuel Oil’ veya ‘Hafif Fuel Oil’ isimlerini de kullanıyor. Hafif fuel oil’ler 50ºC’deki maksimum viskoziteleri ile belirtiliyor. Örnek olarak IFO 180, maksimum viskozitesi olan yakıt olarak algılanmaktadır. ISO standartlarında belirtilen yakıt terimlerinden olan RM, yakıtın iyilik derecesini veriyor. Burada ‘R’ artık anlamına gelen ‘Residue’ kelimesini temsil ediyor. Örnek olarak RMC10, viskozitesi 100ºC’de 10 cSt olan artık yakıt anlamına geliyor. Bu durum diğer standartlar için de geçerli. ISO ve diğer standartlar da geçen ‘D’ harfi distile anlamına geliyor. Örnek olarak DMX: Bu yakıt yüksek uçuculukta bir damıtma ürünü olup, devir sayısı 1200 rpm ve daha yukarı olan yüksek ve süper yüksek devirli dizel makinelerde kullanılıyor. Bu yakıtlar genelde gemide Emercensi makinelerde kullanılıyor. DMA: Orta uçuculukta, parlak ve temiz bir damıtma ürünü olan bu yakıt, genel olarak ‘Marine Gas Oil’ olarak isimlendiriliyor. DMB: Alçak uçuculukta bir damıtma ürünü olup, DMA’ya benzerlik gösteriyor fakat az miktarda artık yakıt içerdiğinden siyah renkli bir görüntü sergiliyor. DMC: DMB’den daha çok oranda artık yakıt içeren DMC, diğerlerine göre daha çok karbon artığı, tortu miktarı, alüminyum + silikon ve vanadyum miktarı kapsıyor. Gemilerin günlük ortalama yakıt harcamaları, taşıyabilecekleri yük ağırlığı (DWT)na göre sıralanmıştır; Genellikle 7000 DWT 7 ton, 19000 DWT 14 ton, 60000 DWT 35 ton ve 166000 DWT 55 ton yakıt sarf eder. Bu kadar çok yakıt kimsenin gözünü korkutmasın zira taşımacılıkta en az yakıt tüketimi deniz taşımacılığındadır. Her ne ise biz Ege’deki gemi yarışına geri dönelim. Gerçekten de bir müddet sonra Sami A, bana yetişti ve bu sefer Necdet Ağabey benle dalga geçmeye başladı. Bu arada minibüs şoförlerinin birbirlerine laf attığı gibi bu sefer biz deniz ortasında birbirimizle laf yetiştiriyorduk. Telsiz cihazından gemiler arası konuşmaya ayrılan bir kanaldan atışıyor, keyifli bir yarış yapıyorduk. Denizcilik hayatımda tekrarı olmayan unutamadığım güzel bir hatıradır. Bir de geçebilseydik ne iyi olurdu. Fakat olmadı. Sami A, ağır yakıta geçince adeta şahlandı. Kısa zamanda bize yetişti ve geçmeye başladı. Sonunda açık ara Necdet Ağabeyin gemisi yarışı kazandı. Baklavayı “Türkiye’ye dönünce ısmarlarım” diyerek, geçiştirmeye çalıştım. Fakat unutmamıştı ve bunu hep hatırlattı. Aradan birkaç ay geçmişti ki bu sefer ben Sami A, isimli gemiye kaptan olarak gittim. Necdet Abi başka gemide çalışıyordu. “Ne yapalım galip gelen geminin kaptanı ben oldum” diyerek kandırmaya çalıştıysam da maalesef külyutmaz bir tipe çatmıştım. Nihayet yıllar sonra Üsküdar’da baklava yedik, bu hatırayı yeniden canlandırdık. Evet, Bahriyede kurmuş olduğumuz güzel dostluklar işte bu olayda olduğu gibi sivil hayatta da devam ediyordu. Bu vesile ile önemli bir gerçeği ifade etmeyi bir borç biliyorum. Necdet Kaptan da ben de 28 Şubat 1997 darbesi esnasında ordudan atılmıştık. Her ikimizin de Donanma Komutanı Güven Erkaya’nın ifadesi ile büyük bir kusuru ve suçu vardı. Zira eşlerimiz başörtülü idi. Töbe billah böyle büyük bir suç affedilemezdi. Tiz kellesi vurula denildi ve her ikimizi de Yüksek Askeri Şura  (YAŞ) kararı ile ordudan attılar. İşin kötüsü o yıllarda 1982 Anayasasının 125. Maddesi gereğince YAŞ kararları yargıya kapalıydı. Kaderimizde askerliğin bunaltıcı ortamından kurtularak özgür bir biçimde okyanuslarda seyir yapmak düşmüştü. İdeallerimizden ve doğruluğuna inandığımız gerçeklerden yılmamak işte böyle sonuçlar doğurabiliyordu. Necdet Kaptan daha sonra Türkiye’nin en iyi gemilerinde ve şirketlerinde görev yaptı. Halen de kaptanlığa devam ediyor. Çalıştığı firmalar böylesine başarılı insanları kaybetmemek için türlü türlü ödüller veriyorlar. Bahriyede olduğu gibi ticaret gemilerinde de başarılı olup ülkemizin ismini gurur ve şerefle dünyanın her yerine taşıyorlar. Hatta Necdet kaptan, bir defasında ABD kıyılarında seyir yaparken iki amatör balıkçıyı ölmek üzere iken denizden kurtarmış gazete ve televizyon programlarına konu olmuştu. Deniz hayatının işte böyle ilginç yönleri vardır. Biz Necdet Kaptan’ın “pruvasının neta” olması temennisi ile yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edelim… Arjantin’de yükümüzü almak için Parana nehrine girmemiz ve bir buçuk gün yolculuk yaptıktan sonra rıhtıma yanaşmamız gerekiyordu. Parana nehri Arjantin’in batısı boyunca kuzeye doğru ilerliyor, Brezilya ve Paraguay sınırlarına vardıktan sonra Brezilya içlerine kadar devam ediyordu. Bu nehir boyunca beş Güney Amerika ülkesi nehir taşımacılığı yapıyor, 40 bin tonluk gemileri kıtanın içlerine kadar sokabiliyorlardı. Bu sayede başta tahıl olmak üzere üretmiş oldukları ürünleri kolayca ihraç etme imkânları vardı. Arjantin, Şili sınırı hariç neredeyse tamamen düz bir ülkedir. Çok verimli toprakları vardır. Güneyde Patagonya, kuzeyde ise Parana Nehri boyunca her taraf yemyeşildir. Fakat bizim gittiğimiz yıl oldukça kurak geçmişti. Parana Nehri’nin suları yaklaşık 1 metre çekilmiş ve bu yüzden daha az yük yüklemek zorunda kalmıştık. Bu durum elbette kiracımızın işine gelmiyordu ve daha az navlun yani taşıma ücreti alacaktı. Fakat yaklaşık 2000 tonluk “ölü navlun-yük” adını verdiğimiz “deadfreight” talebim oldu ve bu sayede kiracımıza oldukça iyi bir para kazandırmış oldum. Peki, nedir bu “ölü navlun”? Madem denizcilikle ilgili bilgiler veriyoruz bundan da bahsedelim: Yükleten veya kiracının gemiye taşıma sözleşmesinde belirtilen miktarın altında yük verilmesi halinde bu eksiklik karşılığı olarak ödemesi gereken paradır. Noksan yük miktarına karşılık yapılan bu ödeme, birim başına ödenmesi öngörülen navlun üzerinden hesaplanır. Ancak, navlun yükleme veya boşaltma masraflarını da içeriyorsa bu masraflardan birim başına isabet eden miktar ödenecek ölü navlundan azaltılabilir. İşte, şirketler gemilerini sefere sokmadan önce imzaladığı sözleşmede geçtiği halde bazen yükleme esnasında yeterince yük bulunamaz. Gemide boş hacim kalır. Bu şekilde limandan kalkmak gemi sahibi için avantajlı değildir zira daha az yük taşıyacağı için daha az taşıma ücreti alacaktır. Böyle durumlarda kaptan derhal “protesto mektubu” çeker ve eksik yükün tamamlanmasını talep eder. Yük sahibi elinde yük olmadığı için yüklemediği halde sözleşmede yazdığı kadar yükün taşıma ücretini öder. İşte ölü navlun ücreti budur. Devam edecek... Baran Dergisi 535. Sayı

Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu

Üstad Necib Fazıl’ın üç Ramazan gecesi boyunca verdiği konferans-eseri. Bu eseri, “İdeolocya Örgüsü’ne bağlı olarak en başa alınması gereken verimlerimden biri” diye takdim ediyor Üstad. “İdeolocya Örgüsü”ne bağlı olarak… Bilenler bilir, “bu eseri yazmak için yaratıldım” der Üstad “İdeolocya Örgüsü” için. “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” eseri de o hizada demektir bu, o kadar hayatî, o kadar mühim… Ekliyor Üstad: - “Bu eser, zâtiyle ne olursa olsun, muhtaç olduğumuz tefekkür cehdine mihenk teşkil etmesi bakımından kıymetlendirilse yeridir.” Salih Mirzabeyoğlu’nun, “İslâma Muhatap Anlayış”, “İbda Diyalektiği” gibi eserlerini hatırlayın. İbda fikriyatının temel eserlerini… Mütefekkir, Üstad’ın “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” isimli eserine “aksülamel” hâlinde, sanki o eserde yazan her satırı “hükme getirici” bir “fikirler zinciri” kurmuş, her halka birbirine sımsıkı bağlı, her halka bir diğerini gerekli kılmıştır. Anlıyoruz ki, “muhtaç olduğumuz tefekkür cehdi” olan “İBDA”, bu eserin “mihenk” olduğu eserleri, yani İBDA fikriyatının temel eserlerini ortaya koymuştur. Üstad’ın “çifte kanat” metaforunu Salih Mirzabeyoğlu şöyle formüle etmiştir: - “İslâm Tasavvufu” ve “Batı Tefekkürü” arasında kanatlarını açan İBDA, birincisinde imânın hakikatini ve ikincisinin de bir “arınma kurnası” hâline getirdiği gizli imânını selamlarken, “ana gövde” dilinde, yâni işin kemmiyet örgüsüne memur zarurî bir âlet mevkiindeki BÜYÜK DOĞU dilinde tecelli eden mânânın muhasebecisi, iç ve dış hikmetlerin bu gövdeye maledicisidir. (İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, İbda Yay., 3. Basım, İstanbul 1995, s. 17) Necib Fazıl, malûmdur, Batı’yı şu şekilde hülasa eder: “Yunan Aklı, Roma Nizâmı, Hristiyan Ahlâkı”… Bu eserde Batı Tefekkürü’nü Antik Yunan’dan başlayarak Bergson’a, Heidegger’a, Sartre’a, Russell’a kadar getirir. Felsefeyi hem tenkid hem tahlil eder. Hemen söyleyelim, bu tür bir felsefî tahlili hiçbir felsefe kitabında bulamazsınız. Meselâ, Batı Felsefesi’nde “ilk vahdanî görüş”ün Platon tarafından ortaya koyulduğunun altını çizer. “Eflatun-u İlahî” der Müslümanlar ona. İlk idealist felsefenin kurucusudur. Sokrat’ın “nasıl”ı, Eflatun’un “niçin”i getiren kafa olduğunu söyler. “Nasıl” metoddur, ilk eşiktir. Sonra “niçin” gelir. Sokrat, Platon ve Aristo o kadar tesir etmiştir ki Batı’ya, onlardan sonra ortaya çıkan tüm akımları yine onlardan birine bağlamak mümkündür. Bunları tek tek izah eder Necib Fazıl eserinde. Ders anlatır gibi. Yanlış anlayışları veya anlaşılanları düzeltir. Hakikate yanaşır gibi olanları işaretler. “Batı Tefekkürünü, İslâm Tasavvufu önünde hesaba çekme”nin nasılını ortaya koyar. “Batı’ya aklı getiren ama nihai erişin sırrını veremeyen” Yunan’dan sonra Roma’yı, Roma nizâmını, cemiyet dehasını işaretler. Elbette tahrif edilmemiş İsevîliği, tahrif edilmiş Hristiyanlığı anlatır, Ortaçağ ve Rönesans devirlerine geçiş yapar: “Aklın kiliseden intikamı.” Materyalist ve mistik görüşleri ile topyekûn Batı tefekkürünü elekten geçirdikten sonra hükmünü verir: - “Batı tefekkürü, maddeye aksetmiş akılla harikalar doğurduğu, aynı akılla da aklı kıracak kadar ileri gittiği halde ruh feyzine, yani nura çıkamayan, eşya ve hadiselere insan ruhunda tahakküm ölçüsünü kuramayan, neticede ruhu öksüz bırakan ve bu eksiğini daima hissedip keşiflerinin oyuncaklarıyla teselliye eremeyen, muazzam bir madde bonmarşesi ve plastik inşadan ibaret. İçinde sultanı olmayan saray…” (Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, 2. Basım, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1984, s. 100) Aslında, eseri okuyan herkesin kolayca idrak edeceği bir şeydir “İslâma Muhatab Anlayış” davasının gerekliliği. Bunca yıl Necib Fazıl okuyan, Büyük Doğu okuyanların, oradan İbda’ya yol bulamamaları “mucize” gibi bir şey. “Tersine mucize”. Bütün işaretleri vermiş Necib Fazıl, bütün yolları çizmiş, Büyük Doğu’dan çıkan bütün yolların İbda’ya varacağını bir bedahet halinde anlatmış aslında. İnsan gerçekten hayret ediyor. Bu “anlayışsızlığı” da şöyle dile getirmiş zaten Necib Fazıl: - “Bugün İslamiyeti içeride müdafaa etmek dışarıda müdafaa etmekten zor hâle gelmiştir. Ben bu davayı eğer Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da, hattâ kutuplarda müdafaa etmiş olaydım belki bir anlayış istidadı, bir “acaba?” merakı olsun bulabilirdim. Burada ise, her şeyin anlaşılmış olduğunu zannetmenin, sadece kabuktan ibaret kalmanın ve böylece her türlü nefs muhasebesinden mahrumluğun düzelmez akameti vardır.” Her Büyük Doğu okurunun, Üstad’ın omuzlarına yüklediği yükten dolayı bir arayış ve çaba içine girmesi, en azından bir “acaba”ya varması, bir nefs muhasebesi ile kâinatı ve hâlini, hâlini ve kâinatı bütünleyen bir anlayış mihrakını araması gerekirken, bunca yıl, İbda’yı görmezden gelip, Necib Fazıl’ı şairlerden bir şair ilan eden “Büyük Doğucular”(!), en hafifinden tertemiz bir gençliğin hakkına girmişlerdir. “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır”; nitekim, Büyük Doğu-İBDA çağındayız. Bu çağın gençleri, Üstad’ın aşağıda çerçevesini çizdiği “yaşanmaya değer hayat”ın peşinde olacaklardır: - “Batının bütün eserlerini sıfıra indirici eksiği ruh, asl olarak Doğu’da, ahiretin tarlası olan dünya fethine memur akıl Batı’da… Bu iki kutbu birleştirip bir ark lambası parlayışına vücut vermeden, yaşanmaya değer hayatın sırrı da ele geçirilemeyecektir.” (Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, s. 224) “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu arasında kanatlarını açan” İBDA, İslâm’ın hâkimiyeti davasını, ilimde, fikirde, sanatta, siyasette bütün cepheleri ile ortaya koyucu olduğuna göre; bize düşen vazife de, kendi hâlimizi O’nda tevil ve tabir ederek, bu misyon ve mükellefiyet çerçevesinde nefsimize düşen payı edâ etme gayreti içerisinde olmaktır. Baran Dergisi 535. Sayı