Yazarlar
Tüm Yazarlar
Halden Anla

Mahmut Efendi Hazretleri buyurdu ki: “Ona hiç kimse yardım edemeyecek. Etmeyecek. O kendi işini kendi görecek.” Neticede, başta sonu görmüş olan efendi hazretleri bu sözleri ile başka bir gerçeği ifşa ediyor ve “Yardım edemeyecek!” diyor. Neden? Tek başına bu söz, Kumandan’ın misyonunu izaha yeter!.. Bugün, “İbda anlayışı “şudur budur” şeklinde, onun eserlerinden ve sözlerinden hareketle yola çıktığını iddia eden bazı yeni yetme şahsiyetler, hakikatte kendilerinde olmayan şeyin cakasını satmakla meşguller. Mangalda yanmadık kül bırakmıyor, bin bir çile ile damıtılan fikir cevherlerinin sahibiymiş gibi davranmakta hiç bir beis görmüyorlar! Hani İbda üstün anlayıştı ya! Bunu genele yaysana! Bu olmaz mı? Olur elbet. Ama “sadece ben varım, başkaları yok!” tavrı nedir? Kumandan’ın asil tavrı nerde? Bu tür sığ anlayışlar ne? Tavır olarak doğruyuz ama kuşanılması gereken hal nerede? “Teknoloji ile istidrac yolu açıldı!” “Şimdi gerçek keramet ehli kendini göstersin!”diyor.  Diyor ama, hani tecrübi ilim? Fikir uç noktada ama, tecrübi ilimden, hal bilgisinden bir pay yok. “Konu ne Başyücelik ne şu, ne bu. O olmasa da olur. Önemli olan tasavvuftur!” diyor.  Ama, bu söz, diğer eserlerini “yok” saydığı anlamına gelmez ki. “Hâl”den bahsediyor! Ortada yanan bir ateş var. Dönüştürücü.  Dönmeyeni yakıyor. O ateş sende var mı; yok! Olsa olumsuz gördüğün herşeyi siler süpürür. “Cihat” mı? “Mücadele” mi? “Dâvâ” mı? Adını ne koyarsan koy. Neticede bütün bunlar benliği güçlü adamların yapacağı bir şey. Şah-ı Nakşibend Hazretlerine kibir isnat ediyorlar. “O gördüğünüz kibriya” diyor. Kibriya, Allah’ın verdiği büyüklük. Kumandan ve hayatı boyunca her yerde gösterdiği o vakur duruş! “Tenimizi ezebilirsiniz ama, ruhumuzu asla!” deyişi!.. Hangi insan evladı benliği için bu kadar işkenceyi çeker? Hangi mücadele adamı İbda erlerinin sergilediği tutumun aynısını benzeri belalar başına geldiği zaman gösterebilir? Bizim içimizde dönüştürücü bir alevin her zaman yanması lazım! Dışımızda kim varsa küfür tayfasının bütününü aşağılamak lazım. Kumandan hayatı boyunca küfür tonlarının hangi birini aşağılamadı ki? Konu kendimizi beğendirip beğendirmeme değil. Olduğumuz gibi görünmek. Dönüştürmek. Kendinden zuhur budur. Bir yemek yedin ve orijinalin içinde bunu erittin. Bu yakıtıyla birlikte kendine dönüştürebilme halidir. Ateş topu gibi!. Tasavvufta hangi kapıyı açarsan üstada çıkar ya! Kumandan, önemli olan tasavvuf diyor ya! O hali kuşananların karşısında sahip olmadığı mânânın maliki imiş gibi görünenler, kalbinde haset olanlar dönüp kaçacak veya yoldan çekilecek. Hâl ilmi kuşanılacak! Bizde “hâl”i yok ettiler. Yapılan en büyük operasyon buydu. Asıl işkence, acı duyma ıstırabının bile ortadan kaldırılması değil mi? Baran Dergisi 627. Sayı

Türkiye’nin Misyonu ve Bahçe İçinde Ev

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunu kapsayan alana operasyon hazırlıklarını tamamladığı aşamada, Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan ile telefon görüşmesi gerçekleştiren Amerikan Başkanı Donald Trump, Amerikan askerlerinin ivedilikle Suriye’den çekilmesi kararı almıştı. Bu karar, yedi kocalı Hürmüz kılıklı Amerikan devletinin içindeki çeşitli odaklarca şiddetle tenkit edildiği gibi, birçok Avrupa ülkesi ile İsrail tarafından da kınanmıştı. Aradan geçen zaman zarfında yapılan onca yorum ve analize mukabil, Türkiye’nin operasyonu askıya alınmak durumunda kalmıştı. Türkiye’nin sevkiyatı sürdürdüğü ve Amerikalı muhatablarıyla görüşmelere devam ettiği şu günlerdeyse, Amerikan Başkanı Donald Trump tarafından yeni bir açıklama yapıldı ve Türkiye’nin olası bir operasyonunun neticesinde Amerika’nın ülkemiz ekonomisini yerle bir edeceği tehdidi geldi. Bu tehdidin akabinde yapılan görüşmeler, anlaşma pozları derken operasyonun hâlen başlamadığına bakarak işlerin pek de istenildiği gibi gitmediğini anlamak için müneccim olmaya lüzum yok. Son Yılların En Yıpratıcı Hadisesi Gezi Olayları, 17-25 Aralık Emniyet-Yargı ortak darbe girişimi, 15 Temmuz askerî darbe girişimi ve Ajan Papaz Brunson’un iade edilmesi hadiselerini ele alalım. Bu hadiseler içinde Türkiye’yi en çok yıpratan hadise hiç şübhe yok ki Ajan Papaz Brunson’un iade edilmesidir. Brunson’un tutukluluğu sürer ve Türk Lirası diğer para birimleri karşısında her geçen gün erirken, vatandaşımız bunun memleketimizin şahsiyetini muhafaza etmenin bedeli olduğunun şuuruna ermiş ve menfi bakımdan sesini çıkartmadığı gibi Türkiye’de nadiren oluşan toplumsal mutabakat bu hadise çevresinde tesis edilebilmişti. Vatan hainliği tescilli tipler hariç her kesimden vatandaş, bedel ne olursa olsun ödemeye razıydı. Bu süreçte bedeli ne olursa olsun Amerika’nın blöfüne rest denmesi gereken yerde, çekinerek masadan kalkan iktidar, yalnız Türk Lirası’nın değerini değil, aynı zamanda kendisine yönelik itimadı da o masada bırakıp kalktı.  Bugün vatandaş içinde bulunduğumuz ekonomik şartlardan rahatsızlığını ifâde ettiğinde, iktidarın dalkavuk kalemşorları tarafından “içinde bulunduğumuz bu vaziyette cebini düşünen haindir” şeklinde yaftalanıyor. İyi de bu millet bundan daha kötüsüne razıydı, Brunson’un verilmemesi karşılığında. Menfî de olsa şartlara katlanmak için bir sebebi vardı, çünkü memleketinin itibarı ve izzet-i nefsiydi söz konusu olan. Papazla beraber bunların da iade edildiği o gün için anlaşılamadı, iade edenlerce.  15 Temmuz’dan beri kaç sefer aynı şeyi söyledik, bu süreçte heyecanı pörsütmeyin diye. FETÖ’nün üst kademelerinde yer almasına rağmen hangi kirli ilişkiler içinde olduğunu bilmediğimiz kimi tiplerin bir bir serbest bırakılması, kimilerinin hiç takibata bile uğramaması, yurt dışına kaçanların zevk-ü sefa içindeki hayatları ve Ajan Papaz Brunson’un günlerce ekranlarda yayınlanan faaliyetlerine rağmen milletin gözünün içine baka baka havalanın VİP bölümünden iade edilmesi. Adalet duygusu tahrib ediliyor. Bu duygunun olmadığı yerde birlik ve beraberlik ile heyecanın tahrib olacağı akıl edilemiyor mu? Anadolu Dalı Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla beraber Anadolu bir asır sonra ilk defa dışarı doğru dal verdi. Askerî planda son derece başarılı bir harekât sevk ve idare edildi ve asgarî kayıpla bu iş nihayete erdirildi. Temizlenen alanlarda iyi-kötü bir kamu düzeni tesis edildi. Bundan sonrasında Türkiye’nin işi daha ileri doğru taşıması gerektiği yerde, yani Anadolu’nun misyonuna uygun bir fikrin benimsenmesi ve bu fikre göre hareket edilirken aynı zamanda bunun telkininin yapılacağı yerde, tehdit tweetinden sonra Amerikan başkanı ile görüşen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 500 metrekare bahçe içinde evler yapmak için TOKİ’den bahsettiğini duyduk. Evet, Anadolu ve Ortadoğu ile beraber Avrupa, Asya ve Amerika’nın içinde bulunduğu ferdî, içtimâî, siyasî, hukukî ve ekonomik buhran çözüm beklerken, bu beklentiyi karşılayabilecek yegâne fikir manzumesi Anadolu’da neş’et etmişken, ülkemiz Cumhurbaşkanı’nın bölge insanına vaadinin 500 metrekare bahçe içinde evler olması, herhâlde Donald Trump ile bir alay ediş olsa gerektir. Anadolu dalı, yani çürümesi için köküne bir asırdır devlet eliyle kibrit suyu dökülen çınarın, adeta bir isyan duygusunun taşkını gibi maruz kaldığı tüm bu menfiliklere rağmen yeniden yeşermesi ve dal vermesi. Bahsedilen çınarın tarihî hüviyeti ve misyonu nere, 500 metrekare bahçe içinde ev vaadi nere? Her zaman buradan ifade ettik, Türkiye bölgeye uzanıyor ama bu kuru kuruya olmaz, bir şey teklif etmek lâzım diye. Yani bölgedeki Türkmen, Kürt, Arab ne için Türkiye’nin yanında olsun sorusuna bir yanıt bulunsun diye. Bu bölge özelinde konuştuğumuzda, bizim müşterek tek bir paydamız olduğunu, bunun da İslâm olduğunu defaatle dile getirmiş olmamamıza rağmen bugün çıkıp hâla TOKİ’den bahsetmek, bana kalırsa, “biz Anadolu’nun tarihî misyonunu üstlenmeye lâyık değiliz” demekle eşanlamlıdır.  Belediye Seçimleri Cumhur ittifakını meydana getiren taraflardan biri olan Devlet Bahçeli, geçtiğimiz aylarda belediye seçimlerinden alınacak sonuç Cumhurbaşkanlığı sistemini bile tartışmaya açabilir gibi talihsiz bir açıklama yapmak suretiyle bu seçimlere gereğinden fazla anlam yüklemiş oldu. Her Türkiye Cumhuriyet vatandaşı bilir ki, belediyeler, siyasî partilerin kendilerini ve beraberinde çevrelerini nemalandırmak için peşinden koştukları bütçesi ve rantı olan idare birimleridir.  Şimdi sen buna bu kadar anlam yüklersen, adam da seni yakaladığı ekonomi zaafından beri üzerine gelmek için bunu fırsat bilir ve dünyanın gözünün içine baka baka sana istediği her şeyi dayatır.  Bu saçmalıklara imza atan adamlar dün siyasete girmiş çaylaklar da değiller işin garibi, senelerce bu meselelerin içinde yetişmiş, güya pişmiş adamlar. Yoksa pişkin mi? Hadiseler ile Siyaset Allah, insanı eşya ve hadiselere teshir etmek üzere halifesi olarak yarattı. Devletlerin siyaseti ise bunun makro plandaki karşılığı. Yani devlet müessesesinin en önemli vazifelerinden biri de misyonu ve ufku çapında eşya ve hadiselere milletinin hüviyetine göre teshir etmek. Türkiye özelinde gördüğümüzse, eşyanın bilhassa muşamba dekora bakan cihetinde muazzam mânâda kabartma mahareti ve hadiseler karşısında rüzgârda savrulan yaprak zaafiyeti.  Gönül isterdi ki bu hafta Türkiye’nin dal vermeye başladığı İslâm âlemi coğrafyasına teklif ettiği yeni dünya nizamını konuşalım, ama maalesef. *** Türkiye’nin bölgede rekabet içinde olduğu güçlere karşı iki temel üstünlüğü var; bunlardan birincisi inancı, ikincisiyse moral üstünlüğü. Bunlar bugünlerde sistemli bir şeklide tahrib ediliyor ve eğer ki muvaffak olunursa, Türkiye’nin karşısındaki güçlere karşı asimetrik hamle kabiliyeti de ortadan kalkmak tehlikesiyle karşı karşıya.  Bu sebeble daha fazla zaman kaybetmeden gerekeni, gerektiği şekilde yapmak icab ediyor. 80 bin asker sınıra yığılmış emir beklerken, buradan geri dönüş olmaz, olmamalı. Madem Donald Trump da güvenli bölge için tamam dedi, o zaman daha ne bekleniyor. Hemen şimdi oraya girilmeli ki kimsenin kararından bir kez daha dönme lüksü kalmasın.. Bu millet kavgada yumruk saymaz. Hakiki bir kavganın bedelini her ne olursa olsun ödemeye her zaman hazırdır. Yeter ki geri adım atılmasın, muvazaacı tavır artık bir kenara bırakılsın.  Kaybedilmeye başlanan coşku yeniden ancak bu şekilde kazanılabilir ve itimad ancak bu şekilde yeniden tesis edilebilir. Baran Dergisi 627. Sayı  

Venezüella: Uluslararası Sistemin Çöküşü

Bu hafta Venezüella’da seçilmiş devlet başkanı Nicholas Maduro’nun yeni bir yedi sene için göreve gelmesi sebebiyle bir kutlama yapıldı. Elbette düşmanları da boş durmadı ve yeni dönemin başladığını kabul etmediler. Tabiî ki protesto hakkına sahipler; fakat problem bu değil. Venezüella dünyadaki en modern ve en iyi seçim sistemine sahip ülke. Bu sistem oylamada manipülasyon yapabilmenin önünü kati bir şekilde kesiyor. Bu sistemin muazzam bir kontrol mekanizması var. Dolayısıyla Maduro oyların büyük çoğunluğunu alarak hukuka uygun bir şekilde seçilmiş bir devlet başkanıdır, bu konuda bir şüphe yok ve bunun üzerinden hükümetin meşruiyeti sorgulanamaz. Muhalifler haince ve ajanca bir takım tahriklere kapılıyorlar. Muhaliflerin içerisinde son derece saygın insanlar da bulunuyor. Bu insanlar ideolojik olarak yönetime uzak değiller ve Amerikan ajanı da değiller. Muhalifler, Amerikan ajanları tarafından kontrol ediliyor dememekle beraber içlerinde hain ve ajanların olduğunu belirtiyorum. Venezüella’da siyasî hayatına devam eden bir Komünist Parti de bulunuyor. Onlar da şu an muhalif pozisyonda ve son derece kritik bir noktadalar. Bolivaryan devrimi ve devrimci liderlerini her zaman desteklediler. Hükümeti bir çok noktada desteklemekle beraber bazı boykot teşebbüslerinde de bulundular. Ben de, hem Bolivaryan devrimi hem Maduro’yu destekleyen birisi olarak, bazı eleştirilerde bulunuyorum. Komünist Parti’nin tavrının önemli olduğunu düşünüyorum. Seçimlerin neticeleriyle alakalı bu hafta yapılan programa uluslararası bir çok kuruluştan ve devletten 94 delege katıldı. Birçok önemli ülkenin temsilcisi Venezüella’da idi. Latin Amerika ülkelerinin ise neredeyse tamamı Maduro yönetimini boykot ediyor. Lima Grubu, Venezüella seçimlerinin gayrı meşru olduğunu ve Maduro yönetimini tanımadıklarını ilan edip ülkede legal bir hükümet kurulması gerektiğini belirten saçma bir açıklamaya imza attı. Latin Amerika’nın bazı ülkelerinden ve diğer kıtalardaki ülkelerden toplam 94 delegenin katılımıyla gerçekleştirilen törenle ilan edilen yönetimi tanımıyorlar. Bu delegeler arasında Rusya, Hindistan, Çin gibi önemli ülkelerin temsilcileri de vardı. 100’ün üzerinde devlet yeni hükümeti tanıdığını açıkladı. Bunların karşısında ise ABD ve AB ülkelerinin başını çektiği devletler bulunuyor. Bu durum dünya politikasındaki bozulma, istikrarsızlaşma ve kutuplaşmayı gösteriyor. Uluslararası sistem bir çıkmaza girmiştir. Donald Trump’ın her fırsatta en iyi Amerikan başkanı olduğunu söylüyorum. Kesinlikle bazılarının iddia ettiği gibi aptal bir insan değil. Bir çok ülkeyi kasıtlı olarak provoke ediyor. Yine belirtildiği gibi yalnız da değil, beyaz fakir Amerikalı azınlığı temsil ediyor ve onların desteğiyle iktidarda. Kapitalistler tarafından başkanlıktan indirilmek isteniyor. İktidara geldiğinde her yeri bombalayabilecek bir potansiyele sahip olduğu propagandası yapılıyordu. Öyle olmadığı anlaşıldı. ABD’nin yerleşik düzenine karşı bir takım politikalar sergiliyor. Venezüella hususunda da farklı bir politika seyredebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Venezüella’yı destekleyenler arasında. Hükümeti kabul ettiği gibi geçtiğimiz haftalarda da Venezüella’ya bir ziyarette bulunmuştu. Venezüella açısından Türkiye’nin desteği önemli. İsrail ise tabiî olarak Venezüella hükümetinin karşısında yerini aldı. İsrail, Hugo Chavez’in iktidar olmasından beri Venezüella ile kötü ilişkilere sahip. Chavez özel bir hava indirme komandosuydu. Venezüella ordusunda bu birliğin kurucusuydu. O, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesen, İsrail’i devlet olarak tanımadığını söyleyen bir devlet başkanıydı.  Nicholas Maduro oyların büyük çoğunluğunu alarak iktidara gelen meşru bir devlet başkanıdır. Hükümeti içerisinde ise çok farklı insanlar var. Bunların bazıları gerçekten iyi; fakat menfaatperestler de mevcut. Bundan evvel de defalarca söylediğim üzere hükümetin içeride gerekli temizliği acilen yapması gerekiyor. Venezüella köklü tarihe sahip bir ülke. Latin Amerika’da bağımsızlığını kazanan ilk ülke. Resmi olarak 5 Temmuz 1811’de bağımsızlığını kazanmıştır; fakat gerçekte 19 Nisan 1810’da Venezüellalılar gücü ele geçirmiştir. Bağımsızlığın öncüsü olan Simon Bolivar, Napolyon’un kardeşine karşı savaşmış ve zaferler elde etmiştir. Tutuklanıp sürgüne gönderilmesine rağmen tekrar bir ordu ile bağımsızlık ilan etmiştir. Bolivar’ın ülkesi olan Venezüella özel bir ülkedir; Latin Amerika’da devrimci dalganın yükselişine öncülük etmiştir. İspanyol sömürgeciliğine karşı Latin Amerika’da direnişin merkezi olmuştur. Latin Amerika’nın hürriyete kavuşmasını sağlamıştır.  Aradan geçen uzun senelerin ardından bugün ise devrimciliğinde samimi olduğunu düşündüğüm Maduro liderliğinde bir hükümet var. Babası Venezüellalı, annesi ise Kolombiyalı olan Nicholas Maduro hemen hemen tüm Latin Amerika ülkelerinin karşısında konumlanmasının yanı sıra Kolombiya’nın ise kendisine doğrudan saldırısıyla karşı karşıya. Venezüella’nın en önemli sınır komşusu Kolombiya. Brezilya ile de sınırı olmasına rağmen en uzunu Kolombiya sınırı. 2 bin kilometre civarında. Maduro, Kolombiya’ya karşı bir tavrı olmamasına rağmen Kolombiya’nın saldırısına maruz kalıyor.  Venezüella, Afrikalı kölelerin, Latin Amerika yerlilerinin, Avrupa’dan gelen İspanyolların ve diğer çeşitlik etnik unsurların bulunduğu kozmopolit bir ülke. Diğer ülkelerde ırkçılık yükselirken Latin Amerika’da ırkçılığın en az rastlandığı ülke Venezüella’dır aynı zamanda.  Öte yandan zengin kaynaklarına rağmen bugün Venezüella Latin Amerika’nın ekonomik olarak en fazla sıkıntı çeken ülkesi ve şu anda tamamıyla harap olmuş vaziyette. Bunun iki önemli sebebi var. Birincisi hükümet içerisindeki çürüme, diğeri ise dışarıdan gelen saldırılar. Bunların ehemmiyetli olanı ise hükümet içerisindeki çürümenin bir türlü giderilememesi. Maduro’nun ivedilikle bu problemi çözmesi gerekiyor. Önemli bir potansiyeli bulunan Venezüella’nın devrimci ve güçlü bir devlet hâline gelmesi için bu temizliğin yapılması şart. Mesela, geçtiğimiz günlerde Venezüella Savunma Bakanı General Vladimir Padrino Lopez’in, son derece sert bir şekilde Maduro’nun istifa etmesi gerektiği, etmezse kendisinin istifa edeceğini söylediği iddia edildi. Padriona orduyu temizleyen adamdır; ordu Chavez tarafından temizlenmemiştir. İçerisinde CIA’ya bağlı bir çok ismi temizleyen kişi Padrino’dur. Bu çıkış doğru ise içeride bir takım rahatsızlıklar olduğunu gösterir. Venezüella’nın her geçen gün geriye gittiğinin göstergelerinden birisi de benim. İhtiyaçlarım bulunmasına rağmen Venezüella’nın benimle eskisi gibi alakadar olmaması inanılır gibi değil. Düşmanlarım Venezüella’ya geri dönmek istediğimi, bu sebeple böyle dediğimi düşünebilir; fakat ben bir vatansever olarak tüm devrimci Venezüella hükümetleri için tecrübelerimi paylaşır, tavsiyelerde bulunurum.  Her zaman en kötüsüne hazır olup, en iyisini ümit etmemiz gerekiyor.    12.01.2019 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 627. Sayı  

Kenevir Silahımız

Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezinin bünyesinde kurulmuş Kenevir Enstitüsü’nün iki yıldır yürüttüğü yoğun çalışmalar, devlet nezdinde en yüksek seviyeden karşılık buldu. Öncelikle bizim de içinde bulunduğumuz ASAM’da bu milli ürünün üretilmesi konusunda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Poşet tartışması ile de gündeme gelen kenevir; artık devletin resmi bir stratejik tarım politikası olarak çok şükür yürürlüğe giriyor. ASAM bünyesinde oluşturulmuş “Kenevir Bir Kooperatif Merkezi” Kenevir Kalkınma programı ile, köye dönüş şeklinde son derece önemli bir kalkınma modeli oluşturacak.  Burada kenevir üretimi, tedarik zinciri, ve piyasaya arzı, hangi alanlarda üretimin yapılacağı konusunda 19 Ocak 2019’da Aydın Üniversitesinde 2. Çalıştayını yapacağımız kenevir finans modelini de konuşacağız.  Milli bir ürün olan kenevir; mevcut faizci düzeneğin faizle finanse ettiği, bağımlı hale getirdiği bir ürün olmaktan korunacaktır. Üretimi tekel oluşturmadan, kooperatifler sistemiyle üreticiyi Tarım Bakanlığı ile ortak eğitim çalışmaları ile “kenevir çiftçisi” oluşturularak ekonomi tabana indirilecek.  Kenevir kendi finans modelini kendisi oluşturacak. Bu bor gibi zengin madenlerimiz için de model olacak ve ülkemizin faiz çarkından, faizli para kredi sistemine bağımlılıktan kurtaracaktır. Karar verildiği an bunun nasıl kurgulanacağı hazırdır. Cumhurbaşkanımızın start verdiği kenevir süreci, devletimizin yetkili kurumları ve Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin öncülüğü ile gerçekleştiriliyor. Bu yeni ve milli ürün kontrollü bir şekilde üretime sokulduğunda, mevcut tarım alanlarımızın %10-15 arası bir kısmında ekildiğinde, köye dönüş projesi gerçekleştiğinde, yıllık 100 milyar dolar getiri ile ekonomimizin güçlü bir sektörü olacaktır. Dünyada kenevir lobileri oluşurken STK’lar ve hükumetler işbirliğiyle ABD olmak üzere; Kanada, Almanya, Avustralya, İsrail, Hollanda ve Fransa’da üretim alanlarını süratle genişletiyor. ABD ekim alanlarını %150 arttırırken, 38 eyaletinde kenevir ekimini serbest bıraktı. ABD tarım arazilerinin %6 kısmına kenevir ekerek tüm taşıtların petrol giderlerini biyo-dizel üretim yöntemiyle, ülkenin tüm elektrik ihtiyacını da karşılamaya yönelik çalışmalar yapıyor.  Bizde bugüne kadar ekimi yasaklanan bu ürün kalkınmada güçlü bir tarım ürünü olarak artık her ülkenin gündemine geldi. Türkiye attığı adımla başka milli ürünlerin de üretim sahalarını genişletecektir. Bir dönüm kenevirden, 4 dönüm ağaca eş kağıt çıkıyor. Bir ağaç 15-50 yıl arası yetişirken, kenevir dört ayda yetişiyor. Kenevirsekiz kez kağıda dönüştürülebilirken, ağaç üç kere kağıda dönüştürülebiliyor. Kenevir ilaç yapımında, kağıt yapımında, yakıt yapımında, kumaş yapımında, otomotiv sektöründe, petrol ve petro kimyanın kullanıldığı her alanda alternatif olup, kozmetik ve sabun yapımında da kullanılıyor. AIDS ve kanser tedavisinde, kemoterapi ve radyasyon etkisini azaltmada, kalp, sara, astım, mide, uykusuzluk, omurga rahatsızlıkları ve psikolojik rahatsızlıklar gibi 250 hastalığın tedavisinde kenevir kullanılıyor.Bataklık kurutmada kenevir çok etkilidir. Çok yüksek miktarda oksijen üretir. Bir dönümlük kenevir 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir Kenevirden üretilebilecek olan ürün yelpazesi gıdadan ilaç sanayisine, biyopolimer ve biyoplastik gibi doğa dostu sanayi ürünlerinden inşaat malzemelerine kadar son derece geniş bir aralık arz ediyorken, bugün hâlâ kenevir denildiği zaman akla ilk gelen şeyin uyuşturucu olması, küresel finansın yaptığı kötü reklam olup, bir karalama kampanyasının sonucudur. Peki kenevirin ekimi yasaklanıp uyuşturucu sınıfından sayılmasının serüveni nedir? İşin arka planına baktığımızda elit küresel finans güçlerin nasıl planlı bir şekilde işi organize ettiğini görüyoruz. Bugün yasaklanan kenevir, 18. yüzyılda ABD’de zorunlu olarak yetiştiriliyordu. Kenevir üretmeyen çiftçi hapse bile atılıyordu. Bugün ise üreten hapse atılıyor. Bu hale nasıl gelindiğinin öyküsü ise kısaca şöyle: ABD’de altın madenlerinin sahibi W.R. Hearst, ülke çapında gazete, dergi ve birçok şeyin sahibiydi. Kağıt üreticiliği yapıyordu ve ormanları vardı. John Davison Rockefeller ABD’nin en zengin adamlarından biriydi ve petrol şirketi vardı. Bio yakıt kenevir yağı onun rakibiydi. İlaç sektöründeki kenevir bazlı doğal ürünler de Rockefeller tarafından düşman edilmişti. Andrew Mellon petrol ürünlerinden plastik üretmek için patentler almıştı. Kenevir üreticisi Pazar payının %80’ine sahipti. Andrew Mellon ABD’de hazine bakanı oldu. Rockefeller ile anlaşarak kenevir ile ilgili basında aleyhte propaganda başlattı. Uyguladıkları strateji Meksikalıların marihuana adını verdiği uyuşturucuyu kenevirle özdeşleştirerek, kenevir üretimi yasaklamaktı.Bu propagandanın arından Kenevir ilaçları yasaklandı ve kenevir sahte bir raporla en tehlikeli uyuşturucu olarak fişlendi. Tek bir marihuana sigarası satmak bile ömür boyu hapisti. Ve bu bir ırkçılık politikası olarak siyahiler üzerinden yürütüldü. Doğal ilaçlar üretilen kenevir tıp dünyasından çekilerek bugünkü öldürücü sentetik ilaçlar piyasaya sürüldü. Kenevir ile ilgili Türkiye’de son durum nedir? Dr. Yalçın KOÇAK, kenevir konusunda yaptığı çalışmalarla halkı bilgilendirmenin yanında, karar odaklarındaki yöneticilerimize de, milli menfaatlerimize yönelik proje ve öneriler sunmakta. KOÇAK’IN ön ayak olduğu bu çalışmalardan sonra, kenevir Türkiye’nin 19 ilinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan izin alınması ve denetimi koşuluyla üretilebilecek. Bu gelişmenin son derece sevindirici olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Ancak sınırlı tutulan 19 il kapsamı genişletilmelidir. Gerekli denetim-kontrol tedbirlerinin alınmasından sonra kenevir sanayisinin oluşması çok ciddi bir istihdam alanı sağlamasının yanında ithalatın azalmasına, dolayısı ile cari açığın kapanmasına olumlu katkı sağlayacaktır. Nefes alacak bir orman korusu arayan bizler; bugün dünyamızın neden plastik çöplerle, zararlı atıklarla donatıldığını sorgulamalıyız. Sonuç olarak bugün; hem birçok önemli hastalığın tedavisinde kullanılabilecek olan ‘tıbbî kenevir’, hem de kağıttan iplik sanayisine, biyopolimer ve biyoplastik ürünler gibi çevre dostu üretimlerden tekstile kadar çok geniş bir ürün yelpazesinde değerlendirilebilecek olan ‘sanayi keneviri’, çok önemli bir potansiyel olarak karşımızda duruyor. Şimdi biz, 1930’lu yıllardan beri yönetmelik üzerindeki dar revizelerden öteye gitmeyen, konuyu sadece esrar yapımı gibi sınırlı bir alana hapsederek diğer geniş kazanımların önünü tıkayan eski algı ile mi yol alacağız? Yoksa kenevirin bahtını değiştirip ekonominin tahtını yapacak öncü adımları mı atacağız? Bu konuyu yakından takip edip okuyucularımızı bilgilendirmeye devam edeceğiz. Baran Dergisi 627. Sayı  

İçime Doğanlar: Eğitime Dair

Cumhuriyet denmiş rejimin adına… Hayat Bilgisi derslerinde en basit anlamda öğretmenlerin öğrencilerine papağanvari ezberleterek öğretme gayretinde olduğu bu kavram “yöneticilerini halkın seçtiği ve mecliste halkın temsil edildiği bir sistem” şeklinde anlatılır. “Yöneticileri halk yani anneniz babanız seçiyor” diyerek ruhlar okşanır. “Anneniz babanızın iradesi alınıyor. Oysa önceden öyle miydi? Bir padişah vardı, babadan oğula geçer dururdu…”  Cumhuriyetin seçkin öğretmenleri Anadolu insanını adam etme ve Batı medeniyetini aşılamakla vazifeli, çocuk yaştaki bu saf ve temiz varlıklara... “Kimsenin söz hakkı yoktu. Padişahın astığı astık kestiği kestik” havası verir dururlar. En çok sevdikleri şey 23 Nisan kutlamalarıdır. Daha çok pop müzik eşliğinde olmak üzere, erkek ve kızları Batılı tarzda oyunlar oynatmanın keyfine bakarlar. Çocukların müziğin ritminde kıvrak ve ahenkli vücut hareketleri süresince, Cumhuriyetin bu seçkin öğretmenlerinin yüz ifadelerine baktığınızda, idealizmin şahikasında olduklarını hemen anlarsınız. Sanki onlar da hayal âlemine dalmış, Avusturya’da soylu insanların bulunduğu kraliyet sarayında klasik müzik eşliğinde dans ediyorlar. Hemen hissedersiniz bunu. Karma eğitimle iki karşı cinsi bir sınıfta buluşturan, iki karşı cinsi eşitleyen cumhuriyet, böylesi oyunlarla cinsiyetleri kaynaştırıyor ve ayrımcılığa son veriyordu; kadın erkeği, erkek kadını anlama yoluna giriyordu. Nasıl anladılarsa bilinmez, en çok boşanmaların ve ailevi bozuklukların göründüğü dönem de bu devir olmuştur. Çocukların, her kesimden kadın ve erkeklerin psikologlara mahkûm olduğu yıllar, bu zamana denk gelmiştir. Birbirini anlasınlar, cinsiyet ayrımcılığı kalksın denilen dönemde bilakis iki cins birbirini anlamaz, birbirine katlanamaz bir dönemi yaşıyor ve yaşatılıyor. Örnek aldıkları Batı dünyasında evlilikler bitme noktasına gelmiş, partner olma dönemi başlamış, yanlışlıkla yapılan çocuklar devlet güvencesine terk edilir olmuştur. Had nedir bilinmeyince, hadde dair ölçüler manzumesi olmayınca, evde besledikleri hayvanlara dair hassasiyetleri insanlara gösteremez oldular. Oysa sevdikleri ne hayvanlardı, ne başkası... Biricik sevdikleri kendileridir. Oysaki, sevgi emekti, samimiyet ve fedakârlıktı; sevgi, sevdiğinde tükenmek, o varlıkla bir ruh potasında eriyip yepyeni bir anlayışla doğmaktı. İnsanların sevgiye dair anlayışları samimiyet ve fedakârlıktan öte, “karşı cins beni mutlu etsin, benim emrimde bulunsun” şeklinde değişti. Dert, fazilete göre yaşamak değil, hazza dair bir hayat anlayışı içinde tüketim ve gösteriş budalalığına döndü. Tüketim ve gösteriş ile var olma derdi içinde yaşıyorlar artık. İnsan nasıl böyle bencil ve hodbin olabilir? O yüzden bu tür insanlar evcil hayvan edinmeye yöneliyorlar, hayvan sevgisiyle avunup yaşıyorlar. Oysa hakiki mânâda sevdikleri kendileri, hayvanlarla olan ilişkilerinde son tecritte kendi benlerine tapınma var. Hayvanlar, onlar ne derse yapıyor, nasıl arzu ederse öyle hareket ediyorlar. Hayvanları anlama telaşına gerek yok; peki insan öyle mi? Oysa insan sever, bu sevgiyi had çerçevesinde yaşar, hayvan başta olmak üzere bütün mahlukatı gerektiği ölçüde gerektiği şekilde sever. Bu sevgiyi hakikate nisbetle oturtan insanlar ya annen yahut ben tercihi yaptırmayıp karşı cinse yönelik yanlış ve ahmakça bir sevgi ölçüsü koymazlar; anne sevgisi ve yar sevgisinin parçalanmaz bir bütün olduğunu idrak eder, birbirinin tercihine sebep teşkil etmeyeceğini bilirler. “Madem birbirimizi hakiki anlamda seviyoruz, bizlere emeği geçen insanları da sevmeli ve onlara tahammül etmeliyiz.” derler. Bir sevgiye duyulan hal, başka ilişkileri bozmaz, yerli yerine oturtur. Böyle bir durumda ne kadın erkeği, ne erkek kadını çeker. Sevgiye dair romanlar filmler seyrediliyor fakat sevgisiz günlere gömülü gidip geliyorlar. Sevginin adı var, kendi yok. Bir şeyin ağızlarda çok serdedilmesi, o şeyi var kılmıyor; annelerimizde babalarımızda belki bu kelimenin adı yok, lakin kendi vardı. Maaşları azdı kanaatkâr oldukları için bereketli bir hayat sürüyorlar, gül gibi geçinip gidiyorlardı. Bizse karı-koca çalışıyor ama bir türlü para yetiştiremiyoruz. Çocuğumuzun cep telefonlarına masraf ettiğimiz kadar fakire fukaraya yardım etmiyoruz. Az çocuk yapıyoruz. Niye? Çok çocuk yaparsak iyi yetiştiremeyiz diye. Gerçekten öyle mi? Babamız tek maaşla pek âlâ kardeşlerim ve beni büyütmüştü. Devir değişmişti. Elbette devir değişmişti; bizse bozulmuş değerler karmaşası yaşıyoruz. AVM ve market kuyruklarında geçirdiğimiz süreyi ibadetlerimizde harcamıyoruz. Her daim nerde ucuz bir mal, onu elde etme telaşı içindeyiz. Arabanın ve cep telefonunun borcu bitmiş, yeni modelleri çıkmış; artık hedef bu yeni modelleri elde etmek ve yeni borçlanmaları gerçekleştirmek olmuş... Ne de olsa ihtiyaç... Nefslerinin tutkunu olan ruhi muvazenesini kaybetmiş şahısların ihtiyacı biter mi?  Evet, çocuklarını 23 Nisan’da oynarken görmek, onların yeteneklerini hissetmek Müslüman, Kemalist, sağcı, solcu herkesi oldukça memnun ediyor. Geçekten çocukları oyun halinde görmek ayrı bir keyif onlar için. Herkesin elinde kamera, cep telefonu, yavrularının bu güzel anını mekana hapsetme, tarihe kayıt düşme telaşı... Onlara göre karma eğitimin güzelliği şudur; erkek ve kızlar iç içe yan yana birbirlerini anlıyorlar. Bu anlama süreci anaokulunda başlıyor, küçük bir mekânda şarkılı oyunlu kız-erkek danslar, oyunlar, masallar... Teneffüs olur, bahçeye çıkamazlar, bir türlü sınıfları dışına çıkamazlar. Kafese tıkılmış kuş gibidirler. Sağ olsun hükümetimiz, öğretimi okul öncesine indirecek. Niçin? Nasıl? Çünkü Batı’da öyledir. Onları takip et. Bazen Finlandiya, bazen Amerikan sistemi. Erkek ve kadın yan yana, iç içe, ahlâklı (!) ve güzel nesiller yetişiyor. Freud’un Batılı psikologlarının görüşleri doğrultusunda okullara yerleştirilmiş rehberlikçilerimiz, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkıyor. Psikologlar cinsiyet ayrımcılığının olmaması için karşı cinslerin birbirlerinin oyuncaklarıyla oynaması gerektiğini velilere anlatıyorlar. Erkek çocuk bebek alıp kucağında uyutmalı, kız ise elinde tabanca-kılıç, kötülerle savaşmalı. Utanmasalar cinsiyet ayrımcılığı olmasın diye küçükken erkek çocuğuna etek giydirecek, küçük kızlara bıyık taktıracaklar.  Erkek erkektir ve kadın kadındır. Fıtrat ne ise, nasıl olmalı ise, o olmalı. Mevzu erkek ve kadını insani hakikat ölçülerinde birbirini anlar hâle getirmektir. Aksine bugün yapılanlar fıtratı bozmak, erkeği erkek, kadını kadın olmaktan çıkarmak. İnsan, iki cins demek. İnsan hakikatinde erkek ve kadın; bir ayniyetin iki yüzü. Birbirinin mukabil kutbu değil. Her şey zıddıyla kaim ölçüsü içinde, karşı kutbu besleyici ve ayakta tutucu. Her birinin var oluş mücadelesinde hakikatini görmek bakımdan birbirine muhtaç, hakikatini gösterici ayna mevkiindeler. İnsanı anlamak fert hakikatini göstereni anlamak demek. Fert hakikati kimde tecelli ederse, oradan iki cinsin davranış ve ölçülerini oturtabiliriz. Evet, fert hakikatini ortaya mutlak ölçüler zaviyesinde şahsında tezahür ettiren Allah’ın Resûlü. “Dünyanızda bana üç şey sevdirildi” buyuruyor topyekûn zaman ve mekânın peygamberi; “Güzel koku, kadın, gözümün nuru namaz.” Ona duyulan sevgi bizi Allah’a, Allah’a duyulan sevgi ise bizi Resûl’e götürüyor. Resûl sevgisi ve ölçüleri, kadın ve erkeği birbirine karşı nasıl ve niçin yaşamalı hakikatinde buluşturuyor ve bir anlaşma zemini oluşturuyor. Vefalı, samimi olmanın varlık hakikatinde bize ne güzellikler gösterdiklerine şahit kılıyor.  Yine koşuyoruz, lakin içimizde huzur var. Niye sabır ve şükrü yaşıyor ve yaşatıyoruz? Rabbimin “Kulum bana adım atarsa ben ona koşarak gelirim.” sözünü anlıyoruz. Rabbimiz mutlak güç ve kudretiyle destek çıkıyor, birçok dert ve meselelerin dert olmadığını anlıyor, görmezlikten geliyoruz. Rabbimizin yardımına mazhar oluyor, nice kapılar açıyoruz. Böylesi ana ve babalar hayatın çile ile iç içe olduğunu biliyor. Çilesiz emeksiz bir şey olmayacağının farkındalar. “Böylesi ana ve babalar ben çocuğumu okula temizlik için mi gönderdim?” demiyorlar. Bizzat kendileri gelip öğretmenlerle birlikte ilim yuvasının temizliğini yapmaktan haz alıyorlar. Ev ve yurt toprağını bir tutuyorlar. Bu ana ve babalar çocuklarında ahlâk ve fazilete dair ölçüleri olmayınca üzülüyorlar. Sınıftaki diğer çocukları evlatları mesabesinde görüyorlar. “Benim çocuğum temizlik yapamaz!” diyen anne ve baba diğer çocukları birer rakip olarak görüyor. Çocuğu notlarında onları geçtiyse bir sorun yok. Kariyer ve zenginliğe odaklanmış anne ve babalar... Sağcısı-solcusu yok herkes bu ölçüden hisse almış.  “Suriyeliler niye burada? Suriyeliler ne olacak” bir nefret bir öfke. Kimsenin Amerika ve büyük devletlere lafı yok. Şu kadar insan ölmüş, şu kadar çocuk sulara gömülmüş, şu kadar insanın evleri yıkılmış, umurlarında değil. Amerika, medeniyetin beşiği; Anadolu’yu mahvetmeye çalışan PKK’ya destek olmuş, silah dağıtmış önemli değil. Suriyeliler kaka, kötü; ama onları perişan edenlere laf yok. On binlerce kilometreden bombalarla demokrasi pompalayan, ülkelerde kanlı devrimlere destek çıkan, ekonomik buhranlara sebep olan Batı’ya ses çıkmaz. Evlatlarını Amerika’da okutmak için can atıyorlar. Bütün dünyayı kan gölüne döndüren, ülkeleri batırmak için çalışan Amerika’da çocukları yüksek maaşla çalışsa “Oğlum-kızım Amerika’da çalışıyor.” diye böbürlenecekler. Bunlar vatansever, bunlar medenî, bunlar çağdaş; bunlar feminist!..  Her kesimden insan var bu saydıklarım arasında... AKP döneminde gelmiş bürokratlar, yüksek maaşlı ihale sever muhafazakârlar da başta...  PKK, Amerika ile aşk ve meşk halindeyken, ırkçı temayül gösterirken, devlet kurma hayalleri kurarken, solcu olduğunu, antiemperyalist eğilimleri bulunduğunu ifade eden, Ak Parti’yi yıkmak için ise Amerikan destekli PKK ile eylem ve güç birliğine gidenleri saymıyorum bile... Sizin solculuğunuzu ve anti-emperyalistliğinizi nideyim? Bu ne tezattır ki, size nasıl bir gözle bakayım?  Hz. Adem’den beri, şu son on yılda Anadolu insanının görmüş olduğu garip ve hainlikleri hangi millet görmüştür? Ülkücülük iddiasındaki birilerinin Doğu Perinçek’le gözükmeleri... İbda mensubu iddiasındaki kimilerinin dergilerinde Mustafa Kemal’i kurtuluşçu, Vahdettin’i hain göstermeleri... Milli Görüşçülerin 28 Şubat’ta kendilerini arkadan vuran ve iktidardan düşüren Fettoş ve CHP ile işbirliğine gitmesi... Emin olun kendimden korkuyorum. Muhal denileni, bu nefs enaniyetleri mümkün kıldılar. Tarih böyle bir ana şahitlik ederken bir dile gelse neler söyler kim bilir. Evet, bugün okullarımız bir ilim yuvası olmaktan öte eğitim-öğretim kisvesi altında doldurduğumuz içi boş mekânlar. Yaşadığımız cemiyette din, nesil, can ve mal güvenliği yok. Erkek ve kadın cinsiyetinin yozlaştığı, hatta sözde özgürlük adına, cemiyeti lanetli Lut kavmine çeviricilerin kendilerini makul ve insani görmemizi isteyen, hak ve halk düşmanlarının peyda olduğu bir cemiyet. Rabbim sonumuzu hayreylesin. Baran Dergisi 627. Sayı  

Gal Horozu: Rene Descartes -II-

“Akıl, insanda birleşen ruh ve maddeden ibaret dünyanın anahtarı…”(1) Bu sözün sahibi Üstad Necip Fazıl der ki (meâlen) “Spinoza’dan sonra 17. asırda en enteresan kafa, Tahlilî Hendesenin de (Analitik Geometri) kurucusu olan Rene Descartes’tır.” Yine Üstad Necip Fazıl’ın dediğine göre, Skolastiği yıkan ve akla yepyeni bir istikamet veren, daha doğrusu kiliseye bağlı yeni bir akıl metodu getiren Descartes, ilmî çalışmalarında materyalist, metafizikte ise idealisttir.(2)  Descartes, enkizisyon kültür ocağı olarak da bilinen Skolastik düşünce okulunda (La Fleche Koleji) yoğrulmuş bir düşünür olmasına rağmen, gelişen süreçte bu skolastik eğitime karşı tavır almıştır. Aristoteles ve Eflâtun felsefesinin Orta Çağ yorumlarına karşı farklı bir bakış açısı geliştiren Descartes, bundan dolayıdır ki kimi felsefe tarihçileri tarafından Augustinuscu olarak da takdim edilir. Augustinus (d.354- ö.430), Orta Çağ’ın en önemli filozofu ve kilise babalarından biridir. Descartes’ı çağdaşlarından farklı kılan en önemli düşünce, Augustinuscu felsefeyi mekanik bir doğa anlayışı ve mekanist bir yorumla birleştirmesidir. Aslında Descartes, felsefeyi özneleştiren, yani sübjektivizmi(3) felsefeye sokan kişi olarak da bilinir. Gerçi buradaki sübjektivizm rölativizm(4), yani görelilik değildir, daha doğrusu eski Yunan sofistlerinin(5) anladığı türden bir rölativizm(6) söz konusu değildir.(7)  Batı düşünce tarihinin son yüzyıllardaki en önemli düşünürlerinden biri olan Descartes, çok büyük bir matematikçi, bilim adamı ve filozoftur. Descartes, 1628’den itibaren, 15 yıl süren geziler, savaşlar ve serüvenlerden sonra yerleştiği Hollanda’da, batı düşüncesini altüst eden çok büyük bir felsefî sistem örgüleştirmiştir.Örgüleştirdiği bu sistem onu modern felsefenin babası, diğer bir ifadeyle de “baba horozu” konumuna getirmiştir. Descartes denilince ilk akla gelen kavramlardan biri hiç şüphesiz ki epistemolojik bir kavram olarak anlam kazanan “metodik şübhe”dir. Doğru bilgiye ulaşmada bir araç olarak kullanılan “metodik şübhe”, Descartes’ın en önemli buluşlarından biri, hatta başlıcasıdır denilebilir. Başlangıçta bütün bilgi, görgü, kültür ve irfanını bir kenara bırakarak, ilkin Tanrıdan, daha sonra çevreden, en nihayet kendinden ve başka insanlardan şüphe ederek işe koyulan Descartes, duygu ve düşünce faaliyetini şübhe edemeyeceği bir noktaya doğru taşır ve en nihayet, “şüphe etmek düşünmektir” ve “düşünmek var olmaktır” önermeleri üzerinden, “Cogito, ergo sum”, yani “Düşünüyorum, o halde varım” sonucuna ulaşır.Descartes’ın “metodik şübhe” üzerinden aradığı “kesinliktir.” Birazdan üzerinde duracağız. Evet; Descartes, “metodik şübhe” üzerinden yalnız tek bir şeyden emin olabildi: Düşüncenin varlığı! Elde ettiği tek argüman üzerinden bütün bir varlığın izahına tevessül eden Descartes,“Metot Üzerine Konuşma”da indirgemeci bir yol takib ederek, yani karmaşıktan basite indirgeyerek, gerçeği kuşatmaya yarayacak kurallar üzerinde durdu. Aslında Descartes, temel bir hakikat olan, daha doğrusu İslâmî bir hakikat olan, meselâ, “İnsanlara akıl seviyelerine, istidat ve durumlarına göre hitap ediniz” temel ölçüsünü referans almıştır, denilebilir. Allah Resûlü, bir hadîs-i şeriflerinde buyuruyorlar (meâlen): “İnsanlara akılları nisbetinde konuşun.”(Ebû Davud, Edeb, 20; Münâvî, Feyzü'l-Kadir, 3/75)(8)  Descartes’ın dikkate aldığı diğer bir hakikatin yine İslâmî bir muhteva taşıdığı kanaatindeyim. Söz konusu hakikat, İBDA fikriyatının temel argümanlarından biri olan, “Hakikati bir kişi bulur, milyonlarca insana tasdik ettirir” tesbitidir. Descartes, “Metod Üzerine Konuşma”sında (İkinci Bölüm) buna dair uzun uzun izahatlarda bulunur. Söz konusu eserdeki şu misaller, bu iddiaya dayanak teşkil etmek üzere kullanılmışlardır: “Muhtelif zamanlarda ustaların elinden çıkan, birçok parçalardan mürekkeb eserlerde, yalnız bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerde olduğu kadar mükemmellik yoktur.” “Bir mimarın kendi başına başlayıp bitirdiği binaların, birçok mimarların başka maksatlarla yapılan eski duvarlar üzerine bazı tadilâtla kurmağa çalıştıkları binalardan daha güzel ve daha düzgün oldukları görülür.” “Başlangıçta alelâde bir köy iken zamanla büyük şehir olan eski siteler, bir istihkâm mühendisinin bir ova üzerinde hayâlinden geçirdiği biçimde plânını çizdiği düzgün müstahkem şehirlerin yanında o kadar ölçüsüz kalıyor ki, insanın bunları aklı başında kimselerden ziyade tesadüfün tanzim ettiğine inanacağı geliyor.” “Eskiden yarı vahşi iken yavaş yavaş medenîleşerek kanunlarını suçlarla kavgaların doğurduğu huzursuzluğun zoruyla yapan milletler, bir topluluk hâlinde yaşamaya başladıkları ândan itibaren hakîm bir kanun vâzının koyduğu kanunlara göre hareket eden milletler kadar iyi bir siyasî ve adlî bir teşkilata malik değildirler. Eğer eski Yunan’da Isparta çok terakki etmişse, herhalde bu kanunlarının teker teker iyi olmasından değildi; zira bu kanunların çoğunun pek acaib ve ahlâka aykırı olduğu malûmdur. Fakat sadece tek adam tarafından konulan bu kanunlar, aynı gayeye yönelmiş bir tutarlılık gösteriyordu.”Şöyle devam ederek iddiasını kuvvetlendirmektedir: “Böylece, muhtelif şahısların kanaatleriyle azar azar birikip artan kitaplardaki ilimler, sağduyu sahibi bir kimsenin önüne çıkan şeyler hakkında tabiî bir şekilde yaptığı muhakemeler kadar hakikate yakın değildir. Ve biz, yaşlı başlı adam olmadan önce çocuktuk ve uzun zaman ya arzu veya nefretimizle, yahut da mürebbilerimizle idare edildik. Hâlbuki bunlar çok zaman birbirine uymadığı gibi, belki de hiçbiri bize en hayırlı hareket tarzını tavsiye etmiyordu. Binaenaleyh, hükümlerimizin, çocukluğumuzdan beri malik olduğumuz bütün aklımızı rehber edinmek suretiyle vermiş olacağımız hükümler kadar yanlışsız ve sağlam olması imkânsızdır.”(9) Son olarak şu söyledikleri, ne demek istediğimizi daha net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Kesin ve şübhe götürmez bir bilgiden ziyâde, örnek, görenek ve alışkanlıklarımıza inanıyoruz. Halbuki reylerin çokluğu, bulunması biraz güç hakikatler için değerli bir delil değildir; ve bütün bir milletten ziyâde tek bir adamın onları keşfetmesi çok daha muhtemeldir. Böylece fikir ve kanaatleri diğerlerinin düşünce ve telâkkilerine tercih edilebilecek tek bir kimseyi görmüyordum; ve dolayısıyla, kendime ancak kendim yol göstermek mecburiyetindeydim.”(10)  Evet; Descartes, “metodik şübhe” üzerinden aklın hakkını teslim etmek isterken izlediği yol, gayet insanîdir, fakat İslâmî değildir; çünkü “herşeyi tutan bir şey” mânâsına, İslâm’a inanmış değildir. İslâmî hakikatlerden yola çıkıp da İslâma ulaşamamak, büyük bir nasipsizlik!Batı Tefekkürünü İslâm Tasavvufu karşısında hesaba çeken Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi, bu tür bir nasipsizliğin ortadan kaldırılması için büyük bir fırsat sunmaktadır. BD-İBDA, sadece Müslümanlara değil, başta ve özellikle de modern dünya insanına “İstikbâl İslamındır” müjdeli haberini vermek için kaleme alınmıştır. Kıymetini bilelim!  İBDA Mimarı, “Büyük Muzdaribler” isimli eserinde, meâlen, Rönesans döneminden başlayarak, Descartes da dâhil, Batı’da tek bir filozof gösterilemez ki ışığını İmam-ı Gazâlî’den almış olmasın der ve ekler: Onun “El-Munkizu Mineddalal” isimli eserinde nefs muhasebesi olarak geçen hususlar, Descartes’ın kendi yoluna düşüşü hakkında işlenmektedir.(11) İBDA Mimarı’nın İmam-ı Gazâlî Hazretleri üzerinden Descartes hakkındaki hükmü, çok çarpıcıdır. İBDA Mimarı der ki, meâlen, “Yarı yollarda kalmamış her soylu kafa gibi Allah’a inanan, fakat O’na inanmanın hakikatine eremeyen her insan gibi çabası akîm kalmıştır. Hâlbuki yukarıdaki sözleri, işin başından beri “Hakikat-i Ferdiyye” davasının ne kadar da yakınında durduğunu gösteriyor. Tahkikî imanla uçurumun kenarından nasıl döndüğünü ondan yüzyıllar önce anlatan Gazâlî’ye nisbetle, bu yakınlığı nihaî varışa döndüremeyen hazin netice.”(12) Bu tür bilgilere yer vermemizin temel sebebi, ele aldığımız “horoz borcu” mevzuunu sağlam bir zemine oturtma gayesi taşımaktadır. Mitolojik hurafelerden beşerî aklı selamete çıkaran ve insan aklına Vahdaniyetçi bir istikamet kazandıran Sokrates’ten ve beşerî akıl çerçevesinde aklın İdeal Devletini kurma gayesine odaklanan Eflâtun’dan çok daha sonraları Descartes, aynı aklı Enkizisyon kültür ocağı olarak da bilinen Katolik Kilisesinin Ortaçağ Karanlığından kurtarmış ve Enkizisyon Mahkemelerince karanlık mahzenlerde hapsedilen beşerî aklı özgürlüğüne kavuşturmuştur. O gün bugündür beşerî akıl, neye tâbi olması gerektiğini arayıp durmaktadır. Bütün felsefî sistem veya ekoller, beşerî aklın tâbi olması gerektiği duygu ve düşünce sisteminin bizzat kendileri olduğu iddiası ile gelmişlerdir. Hâlbuki tüm felsefî sistemler, beşer aklının birer ürünüdürler. Hal böyle olunca, aklın kendi kendisine tâbi olması gerektiği iddiasını da beraberinde getirdiğinden, ölümlü aklın ölümcül hastalığına yakalanmaktan kurtulamamışlardır. Birbirinin ölüsü üzerine kendisine hayat hakkı arayan leş kargaları misali, bir sonraki karganın leşi olmaya aday felsefî sistemler, insan aklını leş haline getirmenin de eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Çürümeyen robot insan üzerinden yapay zekâ araştırmalarını da bu çerçevede değerlendiriniz. Nasıl ki ruhsuz beden sadece bir leştir, aynı şekilde, din ve hayâdan azade bir akıl da sadece bir leşten ibarettir. Dünden bugüne kendisini yiyerek büyüdüğünü sanan akıl, ortada yenecek bir şey kalmadığını görünce, hâliyle ne yapacağını da bilemeyip, en nadide addettiği demokrasi çadırını ayakta tutan laiklik direğini de yemeğe başladı! Kimi Evanjelizm üzerinden Yahudi’nin konsomatrisi oldu, kimi Tao’nun hiçliğine gark oldu, kimisi de ziyafet sofrasından kalkıp solucan atıştırmaya başladı! Çağın bütün putlarını bir tekmeyle devirecek ve leş kargalarının korkulu rüyası halinde zuhur edecek dev bir canavarın (Vav veya Van Canavarı!) sahne alması an meselesi! Leviathan özlemi duyanlara duyurulur! Başyücelik Devleti çok yakında sînelerde makes bulacaktır!     Dipnotlar   1-Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm tasavvufu, bd yayınları, 26. Basım, İstanbul, 2018, sh. 49.   2-Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., sh. 49.   3-Bütün bilgilerin özneye ilişkin ve değer yargılarının bireysel, öznel olduğunu ileri süren öğreti.    4-Rölativizm nesnelerin, fenomenlerin ve süreçlerin birbirleri arasındaki tüm bağıntıların ve ilişkilerin öğrenilebileceğini, ancak nesnelerin, süreçlerin vb. kendilerinin bilinemeyeceğini ileri sürer. Bu yüzden rölativizm için, bilgi edinen özneden bağımsız, mutlak bir hakikat (doğruluk) yoktur. Her bilgi, görecelidir ve her durumda bilgi edinen özneye bağlı olduğu için, son tahlilde, özneldir. Rölativizmin temelinde genellikle öznel-idealist tavır yatar ve varacağı yer kaçınılmaz olarak agnostisizm’dir; ayrıca nesnel hakikatin yadsınmasına din ile dünya görüşü düzeyinde uzlaşılmasına yol açar.( https://www.nedir.com/r%C3%B6lativizm)   5-Sofistler, M.Ö. 5. yüzyılda para karşılığında felsefe öğreten gezgin filozoflardır. Sofistler, göreceli ve kuşkucu düşüncenin temellerini atan ve bu görüşleri geliştiren düşünürler olarak da tarihe yazılmışlardır.  6-Protagoras’ın “her şeyin ölçüsü insandır” düşüncesinden açılım kazanan rölativizm epistemolojik anlamda göreli bilgiden dem vuran bir bakış açısı.    7-Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Akçağ, 5. Basım, Ankara, 1990, sh.131.   8-https://sorularlaislamiyet.com/insanlara-akil-seviyelerine-istidat-ve-durumlarina-gore-hitap-edin-hadisinden-hareketle-muhatabin-0 9-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, 2. Cilt, İstanbul, 2003, sh. 234-235.   10-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e, sh. 236.   11-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e, sh. 236. 12-Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e, sh. 237. Baran Dergisi 627. Sayı  

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: İnsanı Yeniden Kurgulamak

Okullarda “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” derslerinin yer alacağı haberi üzerine, büyük bir tartışma başladı. Oysa bu konu okullarda zaten seminerler ve bilgilendirme başlıkları altında işleniyordu. Fakat bunun bir proje olarak ortaya çıkması tepkiyi yükseltti: “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’ (ETCEP)”. Kadın dernekleri her ne kadar “kadınların güçlenmesi” meselesi etrafında bir cinsiyet eşitliğinden bahsediyor olsa da, meselenin alt metninde “eşcinsel-LGBTİ” haklarından dem vuruluyor ki, bazıları bunu açıkça ifade ediyor zaten. Nedir bu “toplumsal cinsiyet eşitliği” meselesi? “Kadınların güçlenmesi” teziyle ortaya atılan “toplumsal cinsiyet eşitliği” meselesi, çok yönlü ele alınıp tenkit edilebilecek bir alandır. Kavram çerçevesi içinde bile, “toplumsal”, “eşitlik” ve “cinsiyet” kavramlarının nasıl mânâlandırıldığını incelemek icap eder. Bu kavramların psikolojik, sosyolojik, tarihî, iktisadî, siyasî, ahlâkî alanlarla ilişkisi çerçevesinde ele almak gerekir. Kısaca özetlemeye çalışalım: Toplumsal cinsiyet denilen kavramın aslı “Gender”… “Kadınların uğradığı haksızlıklar” cümlesinden yola çıkarak feminist teorisyenlerin oluşturduğu bir kavram. “Toplumsal cinsiyet” teorisine göre, kadınlık (dişil) erkeklik (eril) gibi kavramlar kültürel kavramlardır. (Simone de Bouvaoir “kadın doğulmaz olunur” der). Yani her çocuk aslında cinsiyetsiz (unisex) olarak doğar fakat içinde bulunduğu toplum ona kız veya erkek rollerini öğretir. Çocuklar bu rollerin içine doğmazsa, yani yönlendirilmezse, kadın ve erkek rollerinin davet ettiği olumsuzlukları da bilmeyecek ve cinsiyetsiz bir “anlayışa” sahip olarak ne kadın ne de erkek olacaklar. Böylece çatışmalar sona erecek. Herkes mutlu olacak. Aslında burada dolaylı olarak kötülüklerin anası olarak işaretlenen cins “erkek”tir. İktidar savaşları çıkaran, kadını ezen erkektir. Dolayısıyla tüm bu kavramsal çerçeve aslında “eril unsur”un imhasına veya tahribine yöneliktir. Bu projenin, BM ve AB gibi uluslararası kurumlar vasıtasıyla dayatıldığının, uluslararası ve ulusal sivil toplum kuruluşlarına bu proje üzerine çalışma yapmaları halinde maddî destek sağladığının da altını çizelim. Bakınız, “Toplumsal cinsiyet eşitliği” hakkında, Heinrich Böll Vakfı “Çevre” Politikaları Projeleri Koordinatörü Menekşe Kızıldere şöyle diyor: “Toplumsal cinsiyet eşitliği, toplumdaki farklı cinsiyet gruplarının birbirleri ile eşit haklara sahip olmasıdır, bu hakların diğer insan haklarından hiçbir farkı yoktur. Bu durumda ihlal edilen bu haklar için, özellikle LGBT+ ve kadın kavramları öne çıkıyor.” Demek ki mesele sadece “kadının güçlenmesi” değil. Erkek veya kadın meselesi de değil. Üçüncü cins denilen “eşcinselliğin” normalleştirilmesi meselesi. Burada artık, iyi niyet aranmayacağı belli bir şeydir. Öğretmenlerin çocuklara “oğlum” veya “kızım” diye hitap etmemesini söyleyen bu projenin altında yatan asıl meselenin ne olduğu sanırım anlaşılıyor.   Müslümanlar Ne Yapıyor? Yeni bir cins inşa etmek, cinsiyetler arası farkları ortadan kaldırmak gibi bir projeyi, sanıyorum hepimiz hatırlarız, Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” kitabından… Batı’nın insanı, “Tanrısız toplum” anlayışı ile yeniden inşa etme çabası, çok yönlü ve kökleri çok eskiye dayanan bir projedir. “Yeni Dünya Düzeni” projesine hazırlıksız yakalanan Müslümanlar, bu meseleye itiraz ederken “işte bizim medeniyetimiz farklılıklara saygı duyar, birlikte yaşamayı teşvik eder” diyerek romantik tepkiler vermeye devam ediyorlar. “Aile yok olur, insanlık mahvolur” diyorlar. Elbette öyle olur ama bu tepkiyi vermekle işimiz bitiyor mu? Bitmiyor. Bu kavramı ve elbette uzantılarını, dayandıkları tezlerle beraber tenkit edip mahkûm etmek, ne yapılması gerektiğini ise İslam’a nisbetle değerlendirmek, bunun için de İslama Muhatap Anlayış sahibi olmak gerekiyor.  Ama bizim İlahiyatımız “kadın düşmanı hadisler” filan ayırmakla meşgul. Zaten zihniyet olarak “Batılı”. Çünkü Batılı kavramlarla düşünüyor, Batılı kavramlarla yazıyor. KADEM de dahil pek çok sivil toplum kuruluşu “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” hakkında çalıştaylar, sempozyumlar düzenliyor, akademisyenlerimiz koşa koşa bildiriler sunuyor, çalışmalar yayınlıyor. Zannediyor musunuz ki, bu teoriyi tenkit eden, bunun masum bir proje olmadığını söyleyen bir akademik çalışma var. Maalesef yok. Bununla ilgili söz söyleyen, eleştirenlerin hemen akademide boğulduğunu tahmin etmek de zor değil. Yazılan tezlerin hepsi, bu projeyi nasıl destekleriz, nasıl topluma yayarız, neler yaparız da bunu uygulamaya koyarız üzerine… Velhasılı kelam, akademisyeninden aydınına, entelektüelinden edebiyatçısına, köşe yazarından siyasetçisine kadar etkili yetkili hiç kimse, bu meselenin bir dünya görüşü meselesi olduğunu anlayamıyor. Müslümanı “bizim medeniyetimiz” diye başladığı cümlelerde, romantik bir “ah vah” edebiyatından öteye geçemiyor. Kemalisti “yaşasın Batılı değerler” diyor. Sosyalisti “eşitlik bizim işimiz” diyor. Tehlikenin sadece görünen yüzü “yeni bir insan inşa etmek”, görünmeyen yüzü ise sistemli bir şekilde “insanlığı”, yani Müslümanlığı yok etmek. Problem ise insan ve toplum meselelerinin halli davasında, Müslümanların hâlâ bir dünya görüşünün gerekliliğini idrak edemeyişlerinde yatıyor.  En basit mesele: İnsanlıktan kasdımız ne? Müslüman bir aydın, “insan” dediği zaman neyi kasd eder? Bunun bile üzerinde tartışmaya devam eden Müslümanlar, acaba hangi yaraya merhem olabileceklerini düşünüyorlar? Allah Resûlü’nün “Hakikat-i Ferdiyye” olduğuna dair hadisleri reddeden “aydıncıkları”, insanı hangi fikre göre, neye nisbetle “insan” olarak değerlendirecekler? “Evrensel değerler”le mi? Evrensel değerler “yeni bir insan” inşa etmenin gereğini ortaya koyarken, hakikatini temsil ediyorlar mı, Mutlak prensiplerini ortaya koyuyorlar mı? Yeni insan davasının, yeni bir cinsiyet inşasına döndüğü şu noktada, Müslüman olarak söyleyebilecek tek sözümüz “ama bizim medeniyetimiz” midir? Salih Mirzabeyoğlu’nun eserler boyunca işaretlediği “Mutlak Fikrin Gerekliliği”, insanın zihni çaba ile “mutlak”a ulaşamayacağı davasının davacısı olması gereken Müslümanlar, karşılarına çıkan her meselede böyle apışıp kalmaya devam mı edecekler? Asıl soru budur ve cevabı henüz yoktur… (Devam edecek) Baran Dergisi 627. Sayı 

Dava Ahlâkı

Ahlâk, eşya ve hadiseler karşısında tavrımızdır, hareketlerimize ait değerlerin toplamıdır. Her şeyden önce insan, ahlâkî bir varlık ve “değer” taşıyıcıdır ve bunu da hürriyeti ile yerine getirir. İnandığı ile yaptığı arasındaki uyum da diyebileceğimiz ahlâk, insana hastır. İnsan, nizam kuran ve nizam yıkandır. Kendi hareketleriyle kendini tayin eden “süje”dir ve başkalarıyla da hürriyetleriyle yakınlık kurarak ilişki geliştirir. Başkalarını nesne veya sömürü aracı olarak görmesi doğru olmayıp insanî (ahlâkî) vasfına zıttır. Varoluş ferden yaşanır. Kimse kimsenin yerine oluşunu gerçekleştiremez. Hukukî bir tabirle söylersek, varoluş kişiye sımsıkı bağlı haklardandır, devredilemezdir. Varoluşundan kaçarak iradesini bir cemaate teslim edenler her ne kadar bağlılıktan bahsediyorsa bile burada kendini kiraya verme ve kafa çilesinden kaçma vardır ki, bu husus modernizmin istediği “robot insan” tiplemesine denk gelir. İslâm’da ise bağlılıkta kendini ortaya koyma vardır. Başkası olmadan başkası olma vardır. İslâm’da körü körüne bağlılık yoktur, basiretle bağlılık vardır. Necip Fazıl’ın temel eseri İdeolocya Örgüsü’ndeki dokuz temel prensipten biri de ahlâkçılıktır. Bir diğeri ise şahsiyetçiliktir. Salih Mirzabeyoğlu’nun temel eserlerinden İbda Diyalektiği’nde ise bu ilkeler, “muhakeme usulü prensiplerimiz” diye verilmiş ve diyalektik (usulî) bir çerçeve içinde bütünlükle ele alınmıştır, “kontrol ölçüleri” olarak işlenmiştir. “Nefs muhasebe ve murakabesi” prensipleriyle birlikte ve “İslâm nizamı”ndan bahsedebilmenin şartı olarak... Diyalektik ve fikir ölçüleriyle birlikte düşünülmesi gereken söz konusu dokuz umdeyi burada hatırlatalım: “Ruhçuluk, Keyfiyetçilik, Şahsiyetçilik, Ahlâkçılık, Milliyetçilik, Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik, Cemiyetçilik, Nizamcılık, Müdahalecilik.” İhlas ve samimiyet her şeyin başı iken ahlâk ise bunun tüm ilişkilerimizdeki adıdır. Fikir ise meselelere çözümler bulma mânâsı taşır. Ahlâk aynı zamanda bir fikirdir. Ahlâk felsefesinde farklı teoriler vardır. Metafizik, dinî, materyalist, bilimci vs. ahlâk olabilir. Ahlâk hem pratik, hem normatiftir. Fikir var, ancak ahlâk yoksa o fikir ileriye gidemez. Ahlâk var, ancak fikir yoksa dürüstlük ve samimiyet söz konusu ama cemiyetle ilgili bir şey ortaya koyamama ve sonucunda içine kapanmaya varılır. Nostaljide kalmak veya platonik aşk gibi saçma ve kopuk durumlar doğar.  İhlas, içi-dışı bir olmak, samimî olmaktır. Zıddı ise münafıklık olup İslâm’la bağdaşmaz. Gerçek İslâm toplumu ise pazarlıksız Allah ve Resûlü’ne tâbi olmuş, iman temeli üzerine birleşmiş ve bu temel üzerinde birbirlerini sevmiş insanlardan oluşur. İman ve ihlas bir ruh işi olduğu için “İslâm kalbin yoludur” denmiştir. Burada nefs tezkiyesi şartı görülür. Ve Allah Resûlü’nün “Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim.” hadisindeki hikmet de idrak edilir. Samimiyetin ve tutarlılığın (dürüstlüğün) ifadesi olan ahlâkın olmadığı yerde ise İslâm kardeşliği ve gönüldaşlık yükselemez. Ahlâk, fikrin içine işlemiş işletici sıfattır ki, kendisinden doğduğu fikri ileriye doğru zuhur ettirir. Ahlâkî gerekçelendirmelerin fikrî bir izahı vardır ama ahlâk olmadan fikir daha ileriye gidemez. İhlas var ancak sevgi yok; sevgi var ancak ahlâk yok; ahlâk var ancak fikir yok... Bu mevzuları açalım: İslâm baştan sona samimiyettir ve ahlâkî temeldedir. Ahlâkî ilkeler tasavvufta sistemleşmiştir. Bunların bazılarını sayalım: Kardeşini sevmek, fedakârlık, nezaket, tevazu, hasetlenmemek, dedikodu ve gıybet yapmamak vb.dir. Bunlar herkesin bildiği ve kabul ettiği hususlardır. Kamil mü’min olmak kolay olmadığına göre mühim olan bu yolda olmak ve nefs ile cihadını sürdürmektir. Ahlâkî seviyen kadar Müslümansın ve olgunlaşma (tekâmül) sürecinde olduğun müddetçe saygıyı hak edersin.  İhlasın olmadığı yerde birbirlerine kenetlenen Müslümanların toplumundan bahsedilemez. İhlasın olmadığı yerde ilişkiler riyakârlığa veya birbirine taktik yapmaya döner ki, burada kardeşlikten ve gönüldaşlıktan bahsedilemez. Menfaat veya bazı hesapçılık ilişkilerinde kardeşlik geri planda kalır. İki mü’minin birbirlerine taktik yapmaları düşünülemez. İlişkilerimizde ahlâkî ilkeler geçerli olmalıdır. Mü’min özü-sözü bir olandır. Samimiyetin olmadığı yerde ise kardeşlik yürümez. Eğer sürüyorsa ya bir taraf saftır yahut iki taraf da birbirine rol yapmakta, menfaatlerine göre birbirlerini kullanmaktadır. Bu ise gönüldaşlık ilişkisi değil, yandaşlıktır. Hatta iş şer ittifakına kadar varır. Böyle yerlerde dava yürümez, gerçek kardeşlik ve gönüldaşlık dayanışması doğmaz. İslâm binasının duvarları inşa olmaz. Zira mü’min hadiste de işaretlendiği üzere birbiriyle kenetlenen bir duvarın tuğlaları gibi olmak zorundadır.  Fikir olmadan insan ve toplum meselelerine çözümler sunamayız. Zira “insanlar topluluğu” oluşturmak için etrafında birleşeceğimiz fikirler manzumesine ihtiyaç vardır ki, bunun dünya görüşü mânâsında ifadesi ise bizce işaretlenmiş olup BD-İBDA ideolocyasıdır. İhlasın olmadığı hiç bir yerde tekâmül olmaz. Ne kadar fikirden dem vurulursa, bu hususta kalem oynatılıp edebiyat parçalanırsa da yol alınamaz. Dava ona inanmış ve onun uğrunda gerektiğinde can veren insanlar eliyle yücelir, isterse bu dava batıl olsun. Komünistlerin iktidarında görüldüğü gibi… Mesela Lenin, davasına vecd içinde inanmış, gözü kara bir devrimci idi. Davanın yürüyeceği şartlardan bahsettik. Ölçüleri bilelim ki boy ölçümüzü de görelim, ona göre kendimizi düzenleyelim-düzeltelim. Ölçüleri tamamen kaybeden ve işi edepsizliğe vuranlara ise “gönüldaş” veya “kardeş” muamelesi değil, ölçülerin istediği tavrı göstermek zorundayız. Zira hadisle de sabit olduğu üzere, “Kibirliye kibretmek sadakadır.” Kötüye kötü demeyen ve tavır almayan da kötüdür. Münşeat’tan (S. Mirzabeyoğlu) Küçük Adam başlıklı şiiriyet: “Bilirim kalblerinizin kin ve hasedini / kin ve hasedi bilmeyecek kadar büyük değilsiniz / üstelik arsız ve pişkinsiniz!” Mü’min beş türlü şiddet içindedir. Bunlardan biri de mü’min kardeşi onu çekemez. Hadisle sabit olduğu üzere hased, ateşin odunu yediği gibi kişinin amellerini yer-bitirir. Hased hastalığı, dedikodu ile birlikte nefs tezkiyesinde önemli bir noktadır. Hasedçilik hastalığı davranışlarına tamamen yön veren sözde gönüldaşlar vardır ki, kalbi kararmaya başlamış demektir. Cahillik ve gurur da bunu desteklemektedir. Cihadı terkeden veya yalancıktan cihad edenlerde bu süflî haller daha sık görülür.  Bazı insanlar yanar-döner bir karakter arz eder ve esasen istikamet davası zordur. İhlasını da yitirdiği için her şeyi hesap-kitap içinde görmekte, kardeşlerini de sevememekte bilakis rakip ve düşman olarak değerlendirmektedir. Böyle samimiyetsizler bir araya gelerek nefslerinin ortak noktasından yürüyerek bir şeyler yapsalar ve yapılanlar dava adına lehte neticelenmiş olsa bile kendilerinin bir tekâmül elde edemeyeceğini söyleyebiliriz. Zira ihlassız amellerin bir ecri olmadığı ölçülerle sabittir. Parsa hesapları peşinde olmak da dava aşk ve ahlâkıyla bağdaşmaz ve böyleleri de gönüldaşlık değil, yandaş kategorisine girer. Şunu da belirtelim ki, maalesef parsa ve unvan peşinde koşanlar, ihlaslılardan daha gayretli olmaktalar. Gönüldaşlık ve kardeşlik demişken bir Arap atasözü aklıma geldi: “Kardeşin, seni tasdik eden değil, sana dostluk edendir.” Gerçek dost, her dediğini tasdik eden değil, dayanışmalı fikir oluşumu içinde seni eleştiren ve geliştiren, hataların yanında durmayan ve uyarandır. Ahlâkî ve fikrî ilkeleri ihmal ederek ve çoğu kere çiğneyerek bir araya gelenlerin oluşturduğu grup ise cephe faaliyeti değildir. Öyle ki böyleleri İBDA fikriyatını ve Kumandan’ı da kendi parsa hesaplarına meta yapmaktalar. Kavgadan kaçmak ve nefsini oyalamak için hadis-tefsir okuyanlarda olduğu gibi, güya davanın ilkelerini kendi çirkef ağızlarına alet edenler, edepten de yoksun oldukları için kendi seviyelerine davayı indirmeye çalışırlar. Külliyattan şu tesbit bahsettiğimiz “kaşar İbdacılar” ve benzerlerine denk düşüyor: “Kitap bir aynadır: Yüzüne bir maymun bakarsa elbette bir havarinin görüntüsünü yansıtmaz.” Amerikalı bir antrapologa veya Çinlilere atfen geçen bir söz vardır: “Küçük kafalar kişilere, orta kafalar olaylara, büyük kafalar fikirlere bakar.” Demem o ki, hadiselerin ardındaki fikirleri öğrenirsek, “o onu yapmış, bu bunu etmiş” tarzında basit izleyici olmaktan çıkarız. Hadiselere yön veren fikir sahibi olur ve aksiyonumuzu (kendinden zuhur) icra ederiz. İç ve dış hadiseleri televizyondan vs. seyretmekten ziyade yönlendirici fikri idrak etmeye ve davamızı inşa etmeye bakmalıyız. Kaba ve ilkel ağızlarda ulvî ve medenî bir dava yükselemez. “Nefs muhasebe ve murakabesi” Müslümanlığın icabıdır. Hatalarından ders çıkarıp hedeflerine odaklanan, düştüğü yerden kalkmasını da bilen, kısaca olmaya ve ermeye bakan erlerin eliyle dava yükselir. Geçmişte de bu böyle olmuştur, bugün de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır.  Baran Dergisi 626. Sayı

Komik, Şahsiyet ve Rupert Pupkin Hakkında...

Türk Sineması’ndaki komedi filmlerinin bolluğu malum... Bazı istisnalarını saymaz isek, maalesef çoğunun ana teması, yani, mevzuunu oluşturan esas saikler adî, süfli olmakla kalmayıp, rezaletin daniskasına ödül verilse, her birinden hangisine birinciliği vermek için şaşa kalacağınız bir vaziyetteler. Şu edebî izahı bir kenara bırakarak söylersem, hepsi tamamiyle iğrenç ve hatta ötesi... Gülmek ruhî bir faaliyet ve Bergson’a göre “insanı hayvandan ayıran” bir aksiyon... İşte, işin bu tarafından, yani “gülme”nin esasen tamamen ruhi bir faaliyet oluşuna nazaran söylersek, şahsiyet’in “ızdırab” ile mezcolunmuşluğu, bize, gülmenin, komiğin trajik tarafından pek çok haberler verir... Evet, doludizgin atılan, her biri birbirinden daha ağır olan, belki de bu sebeble “pirzola”ya benzetilen kahkahalar insana nasıl ağırlık vermekteyse, gülmenin esas tarafları da bilakis tam zıddıyla bir hafiflik vermektedir; vermektedir, çünkü büsbütün bu âlemin bütün hikâyesinin ana mevzuu düz akılla anlaşılmayacak bir “komik”i, espriyi, latifeyi barındırmaktadır ve her şeyde olduğu gibi, bir şey, her ne olursa olsun, aslına nisbetle değerlenir, ona nazaran yeri tayin edilir... Bu bakımdan komediyi, komiği çerçeveleyen sınırlar, esasen insanın bu âlemdeki trajik halinin, dramatik yapısının sınırlarından farklı bir yerde değil, hatta iç içedir; işte, bu birbirlerine mezcolmuş halleri ayırıp arta kalanından ne çıkar diye bir tecrübeye gidilseydi, bana kalırsa bu neticenin en iyi misallerini ancak Türk Sineması’nın bahsettiğim tarzdaki filmlerinde bulabilirdik ki, vakıa hâlinde varlar! Fakat yine de, işte bu bakımdan, yani böylesi bir tecrübeye gerek kalmadan ve herhalde “aşağılaşacaksak dibini bulalım” denilerek yapılmış bu filmlerin birçoğunu ben pek başarılı bulmaktayım; en azından, bir komedi filminin ne ve nasıl olmadığını anlamak bakımından haricen bir çalışma yapmaya gerek kalmamış gibi gözüküyor... “Yanlışı bu ise, doğrusu nedir?” diye bir sual de hatıra gelebilir; çapımız yettiğince bunu da cevaplamaya çalışalım. Türk Sineması’ndan misâl vererek devam edersek; şahsen benim bildiğim üç yönetmenin -birisi daha farklı mânâda, onu izâh edeceğim- filmlerinin ana mevzuu biraz evvel bahsettiğim tarzdaki komiğin, yani esas tarafıyla insanın hayat karşısındaki trajik vaziyetini, bu vaziyet esnasındaki değerler silsilelerine karşı tutumlarıyla alakalıdır ki, filmlerinin sahnelerinin çoğu ilk bakışta komik vaziyetleri gösteriyor gibi olsa da, esas vazetmek istedikleri unsurlar pek ciddi hususlardır. İşte bu bakımdan, yani komiğin sululuk değil de esasen ciddiyetle alakalı bir mesele olduğunu bize aktarmalarından ötürü bu üç yönetmenin filmleri kayda değer dersler vermektedir. Yılmaz Erdoğan, Onur Ünlü ve Nuri Bilge Ceylan... “Birisi daha farklı mânâ da” demiştim; Nuri Bilge Ceylan, diğer iki yönetmenin aksine komedi filmi çekmemiş olsa da, yukarıda bahsettiğim taraflarıyla düşünürsek, onun filmleri de bir bakıma -hatta bana kalırsa ağırlıklı olarak- komiğin birçok tonunu fevkalade bir biçimde barındırmaktadır! Şimdi söylediklerim tuhaf gibi gözüküyor olduğundan misallendirelim ki, neyi kasttetiğimizin izâhı belirsin... Tamamiyle kesif, kasvetli, trajik biçimlerle dolu olan Bir Zamanlar Anadolu’daki bazı sahneler kastettiğim tarafları barındırmaktadır; mesela, maktul bulunmuş, başında ön otopsi yapılırken geçen konuşmalar; aynı esnada tarladan kavun toplayan polis; bir aktör olarak bu filmde rol alan Yılmaz Erdoğan’ın çoğu yerdeki tavır ve konuşmaları... Uzatmayalım, buna benzer bir çok misal verebilirim; buradaki esas mesele, olabildiğince trajik ve sahnesi esasen dramatik olan bu filmin içinde bulunan bahsettiğim “komik” taraflar, diğer taraftan daha önce bahsettiğim “komik-trajik” katışmasını pek iyi izah etmektedir; çünkü, bize hayatın ta kendisini anlatmaya çalışan yönetmen ister-istemez işin bu tarafını da görecek, onu ihmal etmeyecekti... Hakeza, Kış Uykusu isimli filmde Ceylan, bahsettiğim tarzdaki komik unsurları ihmâl etmemiştir; onun komiği, diğer iki yönetmen gibi, komiğin esas tarafına nazaran ele alınan, yani hayatın, tek neşesi ızdırab olan ruhun içine bir tende hapsolduğu hayatın akışlarındadır... Haddi zatında büyük yönetmenlerin hiçbirisi “komik”i, bahsettiğimiz taraflarıyla varolan komiği ihmâl etmemiştir. Bu işin modern çağdaki piri Şarlo’yu biliyoruz; hatta bilen, bilmeyen, oradan buradan okuyup onun komiğinin ruhi alametlerinden de dem vurmaktadır. Ben, bir şeyi bir yerden duyup da onun üzerinden lüpçülük yapılmasından hazzetmediğim için, Batı’dan pek beğendiğim ve şuraya kadar yazdıklarımı destekler tarzda gördüğüm bir misâli vereyim de, hem yeni bir şeyden bahsetmiş olalım ve hem de aramadan, bilmeden, kısacası hiçbir zahmet çekmeden başkasının fikirleriyle edebiyat dünyasının gerdeğinde dolaşanlara, kendi fikirlerini bulmaları için de bir misal olsun... Komik ile trajik esasen nasıl iç içedir, merak edenler, Martin Scorsese’nin 1983 tarihli The King of Comedy isimli filmini seyretmelidirler. Başrolünü Robert De Niro’nun -herkesçe bilinenin aksine, aktörlüğünün esasen zirvesi denilecek bir performansı işte bu filmde gerçekleştirmiştir- oynadığı bu film, Rupert Pupkin isimli karakterin şahsiyeti, şahsiyetsizliği; yani kendisi olmakla başkası olmak arasında arasında çırpınan birisinin trajik hâlini nefis bir şekilde sergilemiştir. Bir başka ifâde ile kendi olamayıp başkası olmaya çalışanların komik halinin trajik neticesinin ne olduğunu seyretmek isteyenler, en azından, bunu bir kez de filmde görmek isteyenler kaçırmasın, seyretsin! İnsan olana pek çok dersler barındıran bu filmin birçok karesindeki harika anlatımlar bir yana, şu sahne ne de muhteşemdir: (Bir komedyen olmaya heves eden) Pupkin, gittiği ve defalarca kabul edilmediği bir bekleme salonunda şöyle der: “o kadar çok bekledim ki, artık niye beklediğimi hatırlamıyorum” Baran Dergisi 625. Sayı  

Batı Emperyalizminin Medeniyet Düşmanlığı

Batı’da bugünkü gelinen yer de dâhil medeniyet hiçbir zaman olmamıştır. Tarih boyunca da medeniyeti yok etmek için savaşmışlardır. Medeniyetle şereflenen “Endülüs” batılı haçlılar tarafından yakılıp yıkılmış, Endülüs’teki bütün Müslümanlar yamyamlaşmış batılılar tarafından katledilmişlerdir. Dünyanın en büyük kütüphaneleri olan “Kurtuba kütüphaneleri” batılı sömürgeciler tarafından yağmalanarak bütün kitaplar çalınmıştır. Ayrıca yağmalamakla kalmayıp, kitapların içindeki bilgileri de çalarak sanki kendi buluşları gibi tekrar bize satmaya kalkmışlardır. Batılı tarihçilerin tespitiyle “Avrupa’daki rönesans ve reformlar ‘Kurtuba kütüphaneleri’ndeki bilgiler sayesinde olmuştur”. Batılı sömürgecilerde insani olan hiç bir şey yoktur. Batılı emperyalistler ya insanları sömürerek açlıktan öldürmüşler ya da insanı başkalaştırıp aptallaştırarak robotlaştırmış, insan olmaktan çıkarmışlardır. Batılıların tarihine göz attığımızda tepedeki sömürgeci hegemonyacıların menfaati ne ise ona göre istedikleri sistemi kendi halklarına ya zoraki kabul ettirmişler ya da halkı aldatarak sözüm ona rıza yoluyla uygulamışlardır. Medeniyet düşmanı batıdaki sömürgecilerin yönetim şekillerine sırayla bakacak olursak “derebeylik” idaresi; derelerin oluşturduğu vadinin başını tutan, “dere boyu”nca oturan halka kan kusturan, zorla köleleştirip çalıştıran eşkıya başına “derebeyi” denir. Yönetimine de “derebeylik” yönetimi denmiştir. “Derebeylik”lerin güvenliğini ise “şövalye” sağlıyordu. Aşırı zulüm ve başkaldırıya dayanamayıp “derebey”lerine karşı ayaklanmalar başlayınca, baskı ve zulmün daha da artırılmış şekli olan “krallık” yönetimine geçildi. “Derebey”lerin bazılarının o zamanki para baronlarının desteğiyle güçlenmesi sayesinde merkezi krallıklar oluşmaya başladı. Batılı “medeniyet” düşmanı sömürgeciler, sınır tanımaksızın yağma ve talanlarını kan ve gözyaşı akıtarak devam ettirdi. Yani, vahşiliklerini daha da büyüterek, medeniyet ve insanlık adına güzel olan ne varsa yakıp yıktılar. 10. asırdan itibaren Batılı yamyamlar birleşerek “haçlı ittifakı”nı kurdular. Dünyaya adeta aydınlık saçarak “medeniyet” getiren İslâm’la savaşmaya başladılar. İlk hedefleri de Endülüs Müslümanlarıydı. Niye İslâm hedefti? Çünkü İslâm medeniyeti zulmü ve sömürüyü yasaklıyordu. İslâm, insan olmaktı, medeni olmaktı… Haçlıların savaşı onun için Müslümanlarlaydı. Krallıkların ve onları kullanan güçlerin baskılarına dayanamayan halklar isyan etmeye başlayınca, daha çok baskının fayda etmediği anlaşılmış ve halkı aldatma yoluna giderek sömürüyü devam ettirmenin yeni şekli olarak “cumhuriyet” modeli seçilmiştir. Cumhuriyet, bir nevi sömürgeciliğin resmi idaresi gibiydi. Batılı medeniyet düşmanı emperyalistler, yine en büyük düşman olarak medeniyeti yani İslâm’ı görüyordu. Cumhuriyet’in, herkes için yapılmış vaadine bağlı olarak benimsenmiş beklentilerin tersine bir durum olduğu ortaya çıktı. Bir yenilik yerine var olan toplumsal düzeni olduğu haliyle yasallaştıran bir sistem olmaktan öteye geçemedi. Cumhuriyet, insanı var olanı aşmaktan alıkoyan, bunu insana yönelik bir yetersizlik ve imkânsızlıktan ötürü değil, belirli bir toplum biçiminin egemen sınıfın ayrıcalıklı, toplumsal konumunu sürdürmek için yapan bir aldatma biçimidir. Evrensel ve akılcı gibi görünmesine, hatta her zaman için bir gereklilik ve doğal bir olgu gibi görünmesine rağmen “cumhuriyet ideolojisi”, belirli bir toplumsal düzeni yasallaştırdığı ve belirli bir sınıfın egemenliğine yardımcı olduğu için illüzyon/yanılsamadır. Yanlış bilinçtir. Sanayi devrimi öncesinde Afrika’dan insanları zorla getirerek, ahırlarda hayvanlarla birlikte barındırıp, Avrupa ve Amerika’da günde 20 saat çalıştırarak, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuşlardır. Batı’nın ekonomik olarak ileride olmasının sebebi, medeniyet düşmanı bir anlayışla milyonlarca masum insanın ölmesidir. Ekonomik gelişmişlikleri, ölen insanların birikmiş kanıdır. Kendi beklenti ve umutlarına kavuşamayan, durumları eskisine göre daha da kötüye giden yığınlar, rahatsızlıklarını belli edip, yer yer ayaklanmalar başlatınca egemen sınıf daha büyük bir aldatmaca yolu aradı ve buldu. Eski sömürgeciliklerini sürdürmek ve halkı kitle iletişim vasıtalarıyla aptallaştırıp şapşallaştırmak, daha kolay aldatmalarını sağlamak için demokrasiyi devreye soktular. Batılı sömürgeciler için sömürgecilik çok pahalıya mal oluyordu. Batılılar bir ülkeyi önce işgal ediyor sonra da o ülkenin hammadde kaynaklarını kendi ülkelerine taşıyordu. İslâm düşmanı (yani medeniyet düşmanı) barbar, yamyam, kan emici Batılı sömürgeciler kendilerini bu çıkmazdan kurtarabilmek için bir an önce “taşımalı sömürgecilik”ten “yerinde sömürgeciliğe” geçmek zorundaydı. Bunu da en güzel büyük bir aldatmaca olan “demokrasi” rejimiyle yapabildiler. Artık emperyalizmin yeni modeli olan yerinde sömürgeciliğin resmi ideolojisi “demokrasi” olmuştu. Artık sömürgeciler de gasp ettikleri hammadde kaynaklarını Avrupa’ya ve Amerika’ya taşıma yerine, bunların “artı değer”lerini taşıyacaklardı. Sömürdükleri ülkelere yeni bir dil anlayışı dayattılar. Bu yeni dilde, kendileri ‘uygar’, onlara karşı olanlar ise ‘barbar’dı. Batıcı olanlar “ilerici”, Batı’ya karşı olanlar “gerici” idi. Sömürge halklarını aldatarak, emperyalist olduklarını perdelemek için “barbar toplumlara medeniyet götürüyoruz” yalanına başvurdular. Sömürge ülkelerinin aydınlarının beyinleri yıkanarak köleleştiriliyor, kendi toplumlarına yabancılaştırılıyordu. Bir misâl verecek olursak; Abdülhamid Han’a suikast düzenleyip 17 kişinin ölümüne sebep olan bir Ermeni terörist için Tevfik Fikret adlı Batı kölesi şair şunu yazabilmişti: “Ey şanlı avcı attın ama vuramadın” Demokrasi tüm toplum yüzeyinde yaygınlaştırılan bir kitlesel aldatmacadır. En çok da kitle iletişim araçlarıyla işletilen bir kültür endüstrisi aracılığıyla yaygınlaştırılmaktadır. Demokrasi, toplumda var olan hegemonik egemenliği, eşitsizliği, adaletsizliği gizleyip maskelemektedir. Bir açıklamanın, bir yargının “doğru” oluşu veya “yanlış” sayılışı, yaşanan dönemin genel gidişatına, toplumun gidişatına yön vermek için oluşan kabullenmelerdir. Yani mutlak doğruları yoktur. Hemşehrilik, milliyet aidiyeti, akrabalık, soy ve aile mensubiyeti ortadan kalkmaktadır. İnsanlar, kapitalist toplumsal sistem içinde yüklendiği rollerden oluşacak bir kimlikten ve aidiyetten başka hiçbir kimlik ve aidiyet taşımayacaktır. 1950’li yıllarda demokrasi ile yönetilmeye başladıktan sonra, insanın içindeki masumiyet yerine paranın bilincine varmış, hiyerarşik ilişkilerin oluşum biçimini olduğu gibi meşru sayma pragmacılığını benimsemiş, yarışmacı psikoloji içinde tipler oluşmuştur. Arkadaşlarını veya komşusunu kendisinin benimsediği tüketim kalıpları ile ezmenin mutluluk olduğuna inanmış yetişkin insanlar çoğaltma çabası başlamıştır. Çocuğu bir an önce bu yönde değiştirmeyi amaçlayan yeni bir eğitim, yeni bir sosyalizasyon süreci işletilmiştir. Bu süreç okulda, sokakta, televizyon karşısında magazinleşmiş basının her türünde ve sayfasında işlenmeye başlanmıştır. Gerçeklik pembeleştirilmektedir Kumandanımızın muazzam bir tespiti var: “Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı.” İlk peygamber Âdem Aleyhisselâm, medeniyetin ilk başlangıcı olan “dil”i yani konuşmayı öğretti. Sonraki peygamberler ise kendi medeniyetlerini getirerek kendisinden öncekileri de yeni nesillere aktardı. Her peygamberle birlikte medeniyet tekâmül etti. Son Peygamber Hazreti Muhammed (SAV) ile birlikte medeniyet ete kemiğe bürünerek bir nizam halini aldı. İnsanlık tarihinde gerçek manada medeniyetin ilk oluştuğu yer Medine’dir. Bütün insanlığı kapsayan ilk hukukun oluştuğu yer yine Medine’dir. “Mutlak Ölçüler”e bağlı olarak “yaşanmaya değer” hakça bir “düzen” kurulmuştur. Medine’de bir nizam haline gelen medeniyet bütün insanlık için model olmuştur. Bir hadisi şerifte buyuruyorlar ki “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere geldim”. İşte güzel ahlâkın bir nizam haline geldiği yerdir Medine. Batı’da birçok hukuk sistemi vardır. Fakat bunların hepsi de kralların ve seçkinlerin hukukunu, haklarını koruyan kaideler bütünüydü. Hâlbuki Medine’de ete kemiğe bürünen İslâm hukukunda, insanların bütün insanlarla ve insanların devletle olan bütün ilişkileri hakça bir şekilde tanzim edilmiştir. Batı’daki bugün de dâhil ortaya koydukları hukuk “egemenlerin” hukukudur. Yani üstünlerin haklarını savunur. İslâm’ın getirdiği nizam ve medeniyet insanın kendi fıtratına uygundur. Dünyadaki hiçbir insanın parmak izi nasıl ki başkasına benzemez, insanların kişilik, mizaç ve karakterleri de farklıdır. Hiçbir insan başka bir insana benzemez. Bizim medeniyetimizde insan kişiliklerinin geliştirilmesi çok önemlidir. Sömürgeci Batı ise insanların kişilik farklılıklarını yok ederek toplumu sürü haline getirip öyle yönetebilmiştir. Mevzunun daha iyi anlaşılması için Mevlüt Koç Bey’in yazısından bir bölüm aktarıyorum: “İslâmcı aydınlar, “yerinde doğruyu genelleştirerek yanlışta kullanmak” gibi bir muhakeme yanlışlığı içinde, İslâm ile demokrasiyi bağdaştırma gayretindeler. Böyle yapmakla klasik demokrasinin zaaflarını İslâm’a taşıdıklarının, bunun ancak kendi kendinizle çelişmek pahasına yapılabileceğinin idrâkinde değiller. Zira, din ve devlet bütünlüğünü esas alan İslâm’ın demokrasiyi içerdiği iddiası yanlış bir algıya dayanır; bu algı asla İslâmî bir devlete sahip olunamayacağının kabulü ile eşanlamlıdır. Tanrı’yı dünyadan tahliye eden ve dini sadece bir inanç meselesi olarak gören demokrasi ile İslâm asla bağdaşmaz. Ne yazık ki, siyasal İslâm’ın, aklî ve ahlâkî pejmürdeliğini sergileyen liyakatsiz ellerde temsili, İslâm’a mal ediliyor ve İslâm bu angaryayı taşımak zorunda kalıyor. Dolayısıyla, İslâm’la demokrasi asla bağdaşmaz.” (Aylık Dergisi, sayı 131) Hakkın iktidarı ve bu milletin tekrar yükselmesi isteniyorsa Ak Parti bir an önce Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun “Yeni Dünya Düzeni”ni benimseyip uygulamaya koymak zorundadır. Yoksa geçmişte olduğu gibi Batı’nın yeni değişim sürecine tâbi olmak zorunda kalacaktır. Kurtarıcı reçete, “Başyücelik Devleti”nin hayata hâkim kılınmasıdır.” Baran Dergisi 623. Sayı