Yazarlar
Tüm Yazarlar
“Anadolu Ergini”, Ayasofya ve Mama Meselesi

Dünya çapında hâkimiyeti elinde kim tutuyorsa onun anlayış, kültür ve medeniyetine göre Ayasofya’nın bir kimlik kazandığı tarih boyunca gözlemlenmektedir. Doğu Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmesinin ardından, merkez İstanbul ve bu merkezin dillere destan mabedi olarak inşâ edilen Ayasofya, Hristiyan mezhebleri ve bu mezheblerin doğurduğu medeniyet farklılıklarından kaynaklanan çatışmalardan tarih boyunca etkilenmiş ve son olarak 1453 senesinin 29 Mayıs tarihinde İstanbul’u fethedilmesiyle beraber, İslâm medeniyetinin fetih hakkı olarak aslî mânâsına kavuşturulmuştur. Ayasofya’nın İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed tarafından kılıç hakkı olarak camiye dönüştürülmesi ve İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi; Asr-ı Saadet devrinden sonra değişik coğrafya ve milletler elinde farklı farklı devrelerde gitgide pörsüyen İslâm medeniyetinin, Müslümanlar tarafından Anadolu merkezli olarak yeniden inkişâf ettirilmesi ve Hicrî 857 senesinde bu inkişafın kemâl çığırının açılış devresinde, hâsıl olan fikrin aksiyonu olarak eşya ve hadiseler üzerine pençesini geçirmesinin mekân planındaki karşılığı olmuştur. Her medeniyet el attığı eşya ve hadiseleri teshir etmek ister. Bilhassa mekân planında ön plana çıkan mabetler tarih boyunca hangi medeniyetin hangi coğrafyaya hâkim olduğunun da nişanesi olagelmiştir. İslâm medeniyeti de İstanbul’a girdiği ândan itibaren Ayasofya’yı bu mânâ çerçevesinde kendileştirmek için kolları sıvamış ve Kâbe’den sonra bir mekânı haiz olabileceği en büyük şerefe nail olabilmesi için bu yapıyı camiye çevirerek İslâm’ın hizmetine tahsis etmiştir. Doğu ve Batı arasında, bilhassa Doğu’da İslâm’ın doğuşundan itibaren başlayan ve günümüze kadar süren, bundan sonra da nihayete kadar sürecek olan diyalektik münasebet sürecinde İstanbul’un fethedilmesi ve Ayasofya’nın İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi, bir devrin sonu olduğu gibi yeni bir devrinde başlangıcı olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra inişler ve çıkışlar olsa da Ayasofya’nın hüviyetine bakarak şunu söyleyebiliriz ki, İslâm’ın hâkimiyet devresi 1 Şubat 1935’e dek sürmüştür. Ayasofya’nın hüviyetine bakarak bunu söylüyor olmamız kaba bir bakış açısı olarak değil, biraz evvel ifade ettiğimiz üzere medeniyetin eşya ve hadiseler üzerindeki hâkimiyetinin göstergesi açısından değerlendirdiğimiz içindir, yâni Batı medeniyeti bizim siyasî sınırlarımız içinde kalan bir camiyi müze statüsüne kavuşturmak suretiyle kendileştirmesini bilmiştir. Üstad Necib Fazıl’ın tarih muhasebesine göre Kanunî devrinden itibaren Müslümanların mânâ planındaki pörsüme ve tersine tekâmül süreci beş asır sonra kızıl elmayı çürütmüş ve Doğu ile Batı, iyi ile kötü, Müslüman ile kâfir arasındaki medeniyet çatışmasında eşya ve hadiseler üzerindeki inisiyatif, hâkimiyet bir kez daha Batının, bâtılın eline geçmiştir. Batı medeniyetinin kendileştirme, kendisine benzetme hamlesi yalnız Ayasofya ile kalsa bir nebze; hadisenin esas trajik tarafı, buradaki İslâm medeniyeti mensublarının Devlet-i Aliyye’nin yıkılmasından sonra kendi dil, fikir, anlayış, değer, ahlâk ve geleneklerini yabancılaştırmaları olmuştur. İnkılâb tarihinin de, yâni bu harf, kılık kıyafet, tekke ve zaviyelerin kapatılması, medenî kanun gibi hamleler, çatışan iki medeniyetten mağlub olanın, diyalektik münasebeti sürdürebilmek için sarılması gereken kültür dayanaklarını terk etmesi şeklinde değerlendirilmesi gerektir ki, bu işi gerçekleştirenlerin de ne büyük bir cinayet işledikleri ancak o zaman daha net bir şekilde idrak edilebilir. Anadolu Ergini Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren bir kültür ve medeniyet davası olmadığı, hatta Batı’nın, Doğu’nun remzi olan Anadolu’yu tıpkı Ayasofya gibi kendileştirmesine, kendisine benzetmesine hizmet edici politikalar izlemesi yanında asıl göz önünde bulundurulması gereken, tüm bu menfiliklere rağmen İslâm kültür ve medeniyetinin kemâl çığırının yeniden açılması için fikir ve aksiyon planında gözünü budaktan sakınmadan faaliyet gösteren Büyük Doğu-İbda’dır. Büyük Doğu’nun ışığında İslâm Tasavvufu ile Batı Tefekkürü arasında kanatlarını açan ve ikinciyi birinci önünde hesaba çekerek aslına irca eden İBDA, Doğu ile Batı arasındaki medeniyet toslaşmasından sonra paramparça olan İslâm medeniyetini zamanın ruhuna uygun bir şekilde yeniden ibda ve inşâ etmek, bir medeniyet hâlinde zamana ve mekâna hâkim olup, eşya ve hadiseleri teshir etmek üzere yeniden İslâm adına Batı medeniyetinin karşısına dikilmek gibi bir misyon üstlenmiştir. Bilhassa siyasîlerden sıkça işitiyoruz, “biz cumhuriyetle beraber ağaç kovuğundan çıkmadık” diyorlar; fakat bizi biz yapan kökü ezelde dalı ebedde bir sistemin aşkından, vecdinden, diyalektiğinden, estetiğinden, irfanından ve idrakinden pek de dem vurmuyorlar.  Büyük Doğu-İbda 1400 yıllık İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekerek, çağın verimlerinden ifrazatı tahliye etmek ve faydalı olanları ise bünyeleştirmek suretiyle bugün Anadolu merkezli olarak İslâm medeniyetinin yeniden tarih sahnesine çıkmasının da vesilesi olmuştur. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Hicrî 1400 Gergini” ile beraber ele aldığı “Anadolu Ergini” ifâdesine şimdi bir de bu gözle bakmak gerekir. Batı’da Rönesans ile beraber yenilenen anlayış artık köhnemiş bulunuyor ve bırakın dünya çapında bir iddia sahibi olmayı, kendi milletlerinin fert ve toplum meselelerine bile çözüm getiremez hâle gelmiş bulunuyorlar. Biz ise Üstad Necib Fazıl ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koymuş olduğu Büyük Doğu-İbda sayesinde Batıdan gelen taarruzu durdurmanın yanı sıra, 40 yıllık bir gerginlik ile kendi kemâl devremizin çığırında, eşya ve hadiseleri bir kez daha dünya çapında teshir etmenin, yeniden taarruza geçmenin eşiğinde bulunuyoruz. Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Kalkanı ve Libya’ya yönelik askerî operasyonları ise yine Anadolu’nun tabiî hinterlandına yönelik yardım faaliyetleri bizim taarruz çığırımızın ilk işaret fişekleridir ki, bunlar aynı zamanda kurudu zannedilen Anadolu çınarının asırlardır gölgesinde refah içinde yaşayan coğrafyalara doğru bir kez daha uzanmak üzere dallarının yeşerdiğinin ifâdesidir. Ayasofya İslâm’ın Hizmetine Tahsis Edilsin Hatırlayanlar olacaktır, geçtiğimiz sene Ayasofya önünde onun İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi için iki büyük eylem gerçekleştirmiştik. Geçtiğimiz günlerde de sosyal medya üzerinden yine Ayasofya meselesi gündem edildi ve yine Ayasofya’nın İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi istendi; her iki girişim de ciddi mânâda ses getirdi. Bilhassa Ayasofya önünde gerçekleştirilen eylemler, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı Dinî Özgürlükler raporunda bir tehdit olarak konu edildi. Amerika’nın Müslüman Anadolu’nun aksiyonundan rahatsızlık duymasından, bunu tehdit olarak algılamasından memnuniyetsizlik duyacak değiliz elbet, şereftir. Hakeza Yunanistan ve Rusya’dan da çeşitli tepkiler yükseldi, bundan da büyük bir memnuniyet duyuyoruz, buraya kadar bir sıkıntı yok. Bunların yanı sıra bir de senelerdir iktidarın nimetlerinden mamalanan hayvancıklar var, bizim bu girişimlerimizden rahatsızlık duyan; bunlar muhtelif gazete köşelerinden tutun da ekranlara ve sosyal medyaya kadar şuurların şekillenmesinde rol oynayan her türlü mecrada faaliyet gösteren ve kendi kurulu düzenleri ile ikballeri için Kemalist devlet geleneklerini, statükoyu yaşatmak adına milletimizin idrakini iğdiş etmek vazifesini ifâ eden, dolayısıyla herkesin tanıdığı tipler... Bunlar da tıpkı ABD, Rusya ve Yunanistan gibi bizim bu girişimimizden rahatsız oldu ve “iktidara operasyon yapıyorlar”dan tutun da, “dış mihrakların operasyonuna” kadar elli tane iftira ile aşağılık vaziyetlerine rağmen tutmuş oldukları yerlerin bekası için demediklerini bırakmadılar. Bugün de haberini alıyoruz ki, LGBT’nin, diğer türlü rezilin, Ezân düşmanlarının, yabancı servisler güdümünde hareket edenlerin seslerinin çıkmasından rahatsızlık duymayan aynı hayvancıklar, bizim Ayasofya’nın İslâm’ın hizmetine tahsis edilmesi talebimizi seslendirmemizden rahatsız oluyorlarmış ve bunu da “bunlar rejime düşmanlık ediyorlar” diye kendi aralarında seslendirip, iktidarı bize karşı şimdiden tedbir almaya davet ediyorlarmış. Şimdi, bütün bu yazı boyunca tüten mânâ çerçevesinde biz; Ayasofya yeniden cami olarak ibadete açılsın, yeniden İslâm’ın hizmetine tahsis edilsin ve Doğu ile Batı medeniyeti arasındaki çatışmada Anadolu’nun kemâlinin nişanesi olsun; kendi kültürümüzü şahlandırırken bir kez daha dünya çapında eşya ve hadisleri teshir edici olalım ve bütün insanî verimleri aslına irca ederek yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir dünya düzeni tesis edelim, İslâm medeniyetinin fetih hakkı olan Ayasofya da bu hâkimiyet çığırının alâmeti farikası olarak yeniden cami olsun diyoruz. Biz bu şuurla “Ayasofya” derken, siz ne diyorsunuz? Baran Dergisi 698.Sayı

Aksiyon Adamı Necip Fazıl

Üstad’ın şairlik yönü ön plana çıkarılarak mütefekkir ve aksiyoncu yönü geri plânda bırakılıyor. Bu mevzudan bahsetmek istiyorum. Bir insanı bütün olarak tanımamız gerekir. Üstad Necip Fazıl, fikir, sanat ve aksiyon adamı idi. Necip Fazıl’ın bu üç yönü birbirinden ayrılmaz bir bütündür. O, bir İslâm düşünürüdür. “Varlık sebebim” dediği “İdeolocya Örgüsü” başta olmak üzere onu tamamlayan eserleri ile çağımızda insan ve toplum meselelerine tatbik edilecek bir dünya görüşü ortaya koymuştur. Belki onun şairlikten ziyade bu yönü üzerinde durmamız gerekir. Çünkü eşya ve hadiseleri yorumlarken bize küllî bir bakış kazandırıyor. Başta İmâm-ı Rabbânî ve İmâm-ı Gazâlî olmak üzere İslâmî kaynaklardan süzülmüş ve günümüze hitap eden yepyeni bir İslâmî düşünce sisteminden bahsediyoruz. Bu mesele şu açıdan da mühimdir. Eğer böyle bir “küllî bakış”ımız olmazsa, mevcut düzenin ve kültür emperyalizminin etkisine açık olan zihnimiz, hatalı değerlendirmelere düşebilir. İslâm’ın temel bir itikadî eserinden sonra İdeolocya Örgüsü’nü okursak bu İslâmî ölçülerin sosyal, siyasî, iktisadî vb. alanlarda nasıl yürütüleceğini de görürüz. Ayrıca şu husus da önemlidir: Çağımızda meseleler karmaşık ve iç içe geçmiş vaziyette. İlimlerdeki parçalanma da bu karmaşıklığı artırıyor ve iş âdeta körün fili tarifine dönüyor. Çağımızın yeni bir sisteme ihtiyaç duymasına nazaran Üstad Necip Fazıl’ın kanlı çileleri sonucunda neden “İdeolocya Örgüsü”nü yazdığını daha iyi anlarız. Necip Fazıl, “genç şair” olarak el üstünde tutulan biri idi. Ancak kendisi Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ile tanıştıktan sonra bu davayı yüklenmesi gerektiğinin ateşi içine düşmüş/düşürülmüş ve Büyük Doğu dergileriyle cemiyet meydanına atılmıştır. Kendi kendinden ibaret sanat faaliyeti yapmaktansa cemiyet içinde ve cihad ederek hem sanat, hem fikir faaliyetinde bulunmayı tercih etmiştir. Sanatçının “fildişi kule”sini kendi elleriyle yıkmıştır. İman ve aksiyon hamlesiyle de Çile ve Sakarya Türküsü gibi üstün şiirlerini de yazmış ve en önemlisi mukaddesatçı bir gençlik yoğurmuştur. Bu milletin mayasında Üstad çok önemli roller oynamış, dinî hayatını âdeta yeniden inşa etmiştir. Bütün bunlara karşı Üstad’ı sadece bir şair olarak anmak, hem onu hem İslâm davasını hem de yetiştirdiği gençliği anlamamak olur. O, Kemalist zulüm karşısında İslâm’ın taviz vermez silahşörü olduğu gibi, Batı ve Doğu’yu muhasebe ederek bir dünya görüşü ile ortaya çıkmış idi. Vefat ettiğinde bile, “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” isimli kitabından dolayı boynunda 18 aylık hapis cezası vardı. 2019 yılında Türk okurlarına kazandırılan “Put Adam” isimli kitabını da, vefatından sonra bir hizmeti olarak hatırlatalım. Üstad’ın mütefekkirlik yönünden bahsettik. Ancak onun aksiyon yönünden de bahsetmemiz elzemdir. Şunları söylemek istiyorum. Üstad, Osmanlı’nın son döneminde doğmuş, eski yazı ile eğitimine başlamış, Cumhuriyet rejimi ile gençliğini ve yetişkinliğini idrak etmiştir. Allah’ın verdiği bir yetenek olarak önce şiirleriyle tebarüz etmiş, sonra toplumun çilesini derinden çekmiş, Batılılaşmanın bizi düşürdüğü derekeden ıstırap duymuş, entelektüel bir krize girmiş ve Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî ile tanışınca da rotasını bulmuş biridir. “Fikir denen şey bir aksiyonun tohumu olmazsa neye yarar?” ilkesince adım adım Anadolu’yu dolaşmış, konferanslar ağıyla örmüş, zindanlara girip çıkmıştır. Necip Fazıl’ın sadece kahramanlık yönünü bilmek de yeterli değildir ve esasen ben bunları onun için anlatmıyorum. Onun sistemli bir fikir etrafında İslâmcı mücadeleyi başlatmasından bahsediyorum. Müslümanlarda rejime muhalefet duygusu körelmişken bunu fikir ve aksiyonda bayraklaştıran kendisi olmuştur. Öyle ki, Necip Fazıl’dan beslenmeyen hiç bir İslâmcı entelektüel yoktur. İslâmî yolda mücadele eden şahsiyetler olmuştur, hepsi bir boşluğu doldurmuştur, ancak Necip Fazıl’ın misyonu farklıdır. Necip Fazıl, İslâmcı hareketin fikirde ve fiilde başlatıcısıdır. Davayı, fikirde ve fiilde sisteme kavuşturmuş, yeniden ve sistemli olarak inşa etmiştir. Onun diğerlerinden farkı budur. Onun rolünü ve mânâsını iyi bilmeliyiz ki, böyle bir dehadan faydalanalım ve onu daha ilerilere taşıyalım. Böylece bizden sonraki nesillere İslâmcı hareketi devrederek, iyi bir miras bırakalım. “Körler sağırlar birbirlerini ağırlar” hesabı İslâmcılık oynamak değil, gerçek mânâda iman ve aksiyona tâlip olmak bize ve Müslümanlara fayda sağlar. İmâm-ı Âzâm diyor: “Söz kalpten gelirse kalbe tesir eder.” İslâmî bir toplum ve gençlik inşaındaki çilesi çekilmiş bir söz ki, değerlidir ve kalbleri etkileyicidir. İşte Necip Fazıl’ın her satırı onun benzetmesiyle, kamışından ciğerine çektiği kanla yazılmıştır. İslâm’ı, dillerde bir söz olarak değil de imânımızın bir ameli olarak görmeliyiz ve her iş ve faaliyetimizde bunun heyecanını duymalıyız. “Eskimez, solmaz, pörsümez yeni”ye bağlı İslâm gençliği bu vasıfları kuşanmalı, kendi imân ateşiyle etrafını yakmalıdır. BD-İBDA ilişkisinden kısaca da olsa bahsetmek icap eder.  Necip Fazıl’ın tesiri azîm olmuştur. Etkilemediği ve beslemediği hiç bir İslâmcı entelektüel yoktur. Mütefekkir Necip Fazıl’ın yetiştirdiği Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Doğu ekolünün doğurduğu ekol ise İBDA olmuştur. Necip Fazıl’ın yolunu sürdüren gençlik de İBDA gençliği ve aksiyonu olmuştur. İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu Akıncı Güç dergisinde, Büyük Doğu’ya nisbetini ilân edince Üstad Akıncı Güç kadrosunu davet etti ve gönlüne bastı. Üstad’ın “Müjdelerin Müjdesi” ve “Işık” yazıları buna dairdir. İslâmcı gençliğin kendi adına teşkilâtlanması ve meydan yerine çıkması olarak Akıncıların doğuşunda ve oluşmasında Salih Mirzabeyoğlu ve onun çıkardığı Gölge dergisi başrol oynamıştır. İslâmcı hareketin aksiyon cephesini örgüleştiren ilk olarak Salih Mirzabeyoğlu olmuştur. Bütün Fikrin Gerekliliği, iktidar-siyaset-eylem olarak İslâmcı hareketi sistemleştirmiş, ilkelerini koymuştur.  Necip Fazıl’ın imân öfkesinin yanında, davayı bütünleştirici yönü ve her dâim küfre karşı istikamet çizgisi önemlidir. Onun şiirinin, güzel ve kafiyeli bir söz değil, içindeki imân ateşinin mısralara dökülüşü olduğunu unutmayalım. Ancak onu tanımak isteyenler eserlerinde derinleştikçe hem kendi dil ve diyalektiklerini geliştirirler hem de İslâmcı duruşun nasıl olması gerektiğini idrak ederler. İşte Salih Mirzabeyoğlu, sanatıyla, fikriyatıyla, aksiyonuyla bir davanın peşine nasıl düşüleceğine güzel bir misal olmuştur. Necip Fazıl’ın aradığı “gençlikle köprübaşı” rolünü yerine getirmiştir.  “Necip Fazıl bir aksiyon adamıydı” ifadesi kapsayıcı bir tanımdır. Zira aksiyon kelimesi “sade iş ve fikir değil, üstün işe hâkkedilmiş üstün fikir” mânâsına gelmektedir. (Necip Fazıl Kısakürek, İman ve Aksiyon, 2018, s. 11) Türkçe’deki amel kelimesi de aslında bunu ifade eder. Fikirsiz amel olamayacağı gibi, amelin kendinden zuhur ve ruhî çaba yönü de iman-sanat ilişkisine tekabül eder. Dinimizde ihlassız amel makbul değildir ve inanılan fikirler manzumesi de ancak amelle tecelli eder. Amel, hem samimiyetin ölçüsü olur, hem kulun davranışlarını tayin eder.  Hiç bir dava cemiyete nakşedilme iştiyakından vazgeçemez. Bilhassa Batı ve onun yandaşı içimizdeki Batıcılar tarafından bize yıllardır pasifist bir çizgi empoze edilmeye çalışıldı. Bu ise hem zulme rıza, hem de bir moral bozukluğuna yol açtı. Fikir ve eylemin birlikte yürütülmesine ve dik duruşa güzel bir misal olarak Üstad Necip Fazıl’ı ve onun şâhidi Salih Mirzabeyoğlu’nu belki de bu açıdan yeniden keşfetmeliyiz.  Baran Dergisi 697.Sayı

“Müslüman”ların İsrail ile İlişkisi

Dün, yani 15 Mayıs, Nakba günüydü. Nakba, felaket mânâsına gelmektedir. Siyonist İsrail devletinin bağımsızlığının ilan edildiği 1948 deklarasyonunun yıl dönümü. Dolayısıyla bu tarih hepimiz için bir trajedinin tarihidir; Filistinli Müslümanlar, Hıristiyanlar ve tabiî ki Yahudiler için de... Bu Yahudiler Siyonist kriminal katiller tarafından kullanılıp sömürülmektedir. Asla unutmamalıyız ki, Nakba her şeyin daha kötüye gitmesine sebep olmuştur. Tüm diğer devletler İsrail’in yanında yer almıştır. Tüm Arap ve Müslüman ülkeleri de başta karşı çıksalar bile sonrasında İsrail ile ilişkilerini geliştirmiştir. İran’ından Cezayir’ine kadar herkesin İsrail ile ilişkileri oldu. Biz oradayken Sudan’da İsrail ajanları cirit atıyordu. Ümid ederim yeni yönetim İsrail ile ilişkiler hususunda dikkatli olur; fakat bundan emin değilim. Suudi Arabistan zaten açıkça İsrail’in en önemli müttefiki.  Burada sadece Suriye’yi ayrı bir kefeye koyabiliriz. Suriye, hep aynı çizgide yer alarak İsrail’e karşı hareket etti. İsrail’i 1948 sınırlarının gerisine itmeye çalışan devletlerden biriydi; fakat bu çaba 1967 sınırlarını getirdi ve işler daha da kötüye gitti. Hâlâ Suriye’nin İsrail ile iyi ilişkileri yok.  Irak’ın Kürt bölgesinde, Sünnî Kürt Müslümanların yaşadığı Kuzey Irak’ta İsrail üsleri bulunuyor. Yıllar önce İsrail özel kuvvetleri buraya yerleşti. Bu gerçekten utanç verici; özellikle Müslüman olduğunu iddia eden idareciler için büyük bir utanç kaynağı.   Venezüella, Siyonist sömürgeciliğe karşı en ciddi mücadeleyi veren, İsrail ile hiç bir diplomatik münasebeti bulunmayan tek ülke. Venezüella İsrail’i 1948’de tanıdığında Venezüella’da hain bir cunta idaresi bulunuyordu. Bu idarenin başında olan kişi, bir darbe teşebbüsünde darbe başarısız olmasına rağmen öldürüldü. Venezüella’da cezaevlerine doldurulan Komünist siyasî mahkûmların ekserisi, 1960’larda hapisten kaçtıktan yahut çıktıktan sonra Filistin mücadelesine destek vermek için gerillaların saflarına katıldı.               Felaket günü tüm Filistinliler için emperyalist ırkçı Siyonizm’e karşı direnişin başlangıç günüdür. Sapık ideolojinin müesseseleşmiş hâli olan İsrail Filistin topraklarını işgal altında tutuyor ve kimse sesini çıkaramıyor. İsrail bölgenin en büyük gücü olarak yaşamaya devam ediyor. Nükleer bombaya kadar her çeşit askerî envantere sahipler.  Türkiye, NATO üyesi olarak İsrail ile iyi ilişkiler tesis etmiş bir devlet. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise İsrail’in tercih ettiği bir isim değil ve Erdoğan’ın Türkiye’si ile İsrail arasında zaman zaman sürtüşmeler oluyor. 1948’den Erdoğan’a kadar, Türkiye’de iktidara gelen herkes İsrail adına çalıştı. Erdoğan bunu tersine çevirdi. Ayrıca Türkiye’deki Yahudilerin Siyonist olmadığını unutmayalım. Musevî bir Türk hanım vardı, adını hatırlamıyorum. Kendisi İsrail’e göç etmişti, ardından Fransa’ya ve burada milletvekili olmuştu. Türkiye Yahudilerinin büyük bir çoğunluğu Siyonist değildir. Hıristiyanlar Avrupa’da, özellikle de İspanya’da Yahudileri katlederken Müslüman Türk imparatorluğu onlara sahip çıktı, onları korudu ve haklar verdi. Devlet içerisinde çok güçlendiler ve onurlandırıldılar. Türk halkı ve devleti I. Dünya Savaşı öncesinde onlara saygı gösterdi. Bu gerçek; fakat daha sonra çok şey değişti.  İsrail çok hızlı bir şekilde büyüdü ve zenginleşti; düşüşü de o nisbette hızlı olacaktır. Hapishanede olsam da, hayatta olduğum müddetçe bu mücadelenin içerisinde yer alacağım. Siyonist devletin çöküşünü ve Post-Nakba’nın kuruluşunu, Filistin devletinin bağımsızlığını ve komşularla müttefikliğini göreceğim. Siyonistler kaybederek mukaddes topraklarımızdan defedilecekler. Belki sadece hislerimle konuştuğum düşünülebilir; fakat esasında sadece hislerimle değil, mantığımla konuşuyorum. Ortada tarihî ve tabiî gerçekler var. Siyonist ideoloji her şeyden evvel insan fıtratına, tabiata aykırıdır. Siyonist devlet sürekli var olamaz. Onları şu anda ayakta tutan tek şey neredeyse tüm Arap devletlerinin ihanet içerisinde olmasıdır. Katar’ın bile İsrail ile özel ilişkileri var. El-Cezire televizyon kanalına, Filistin’in işgal altındaki mukaddes topraklarında özgürce yayın yapma hakkı veriyorlar. Batı Şeria ve Gazze’de el-Cezire yayın yapıyor. Ümid ediyorum yeni jenerasyon özgür bir Filistinle karşılaşacak ve isteyen mukaddes Kudüs topraklarında gidip ibadetini yapabilecek.  Kötümser değilim, hiç bir zaman olmadım; fakat sabırlı olmak gerekiyor. Çünkü ABD emperyalizmi ve Siyonizm birlikte hareket ediyor. Hâlâ ABD’nin dünyanın en kudretli devleti olduğu iddia edilse de, artık eski güçlerinde olduklarını düşünmüyorum. Ümid ediyorum, başkan Trump Amerikan emperyalizminin sona ermesinin ve yeni bir Amerika’nın ortaya çıkmasını başlatan adam olacaktır. Amerikan halkı çalışkan bir toplumdur, onların da emperyalist ve Siyonist ideolojilere karşı özgürlüklerini kazanmaları, Siyonizm’in pençesinden kurtulmaları gerekiyor. Amerikan doları özel bankalar tarafından kontrol ediliyor ve bu bankalar da Siyonistlerin hakimiyeti altında. FED, Siyonistlerin kontrolü altında. ABD, uluslararası ticarette rezerv para olarak kullanılmaya devam ediyor. Siyonistler kendi paralarının uluslararası ticarette rezerv para olması hayaliyle yatıp kalkıyorlar. Türkiye’deki gönüldaşlarıma devrimci selamlarımı göndermek istiyorum. Tarihî bir lider olan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na tekrar rahmet diliyorum. Allahü Ekber!  16.05.2020 Baran Dergisi 697.Sayı

Küfr-ü Saadet Son Perde -Kara Fırının İntikamı-

Masanobu Fukuoka, modern bilimsel teknikleri terk edip, 95 yıllık ömrünün 70 yılını keşfettiği doğal tarıma adamış Japon bir ziraatçıdır. Bilimsel çalışmalar neticesinde başarı gibi sunulan tabloların doğal yöntemler karşısında aciz kalışını yaptığı çalışmalarla gösteren bir insandır. Fukuoka, toprağı sürmeden, gübrelemeden, ilaçlama yapmadan, ağacı budamadan tarım yapmanın yöntemlerini keşfedip “Doğal Tarımın Yolu” kitabında ayrıntısı ile anlatmıştır. Bu çalışmaları kendi inancı ile bütünleştirip yaşam felsefesi haline getirmiş bilge bir kişilik olarak dikkate değer bir insandır. Bakış açısı ve çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmak için kitabından bazı paragraflara bakalım; “Doğa ne canlıdır ne ölü, ne küçüktür ne büyük, ne zayıftır ne güçlü, ne cılızdır ne de gür. Bir böceğe, zararlı ya da predetör deyip doğanın, güçlünün zayıfı yiyerek beslendiği bir görelilik ve çatışma dünyası olduğunu haykıranlar, bilimden başka bir şeye inanmayanlardır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü kavramları doğaya yabancıdır. Bunlar sadece insan icadı ayrımlar. Böylesi kavramlar olmadan doğa, büyük bir uyum içerisinde varlığını sürdürmekte, insanın yardım eli olmadan otlara ve ağaçlara can verebilmektedir.” “Her şeyin rahmet olduğunu” kuru kuruya tekerlemek yerine bu sözleri bizlerden birisi söyleseydi keşke! Ve “evrim teorisi”ne karşı savunma yaparken “İslâm’da, bu mesele ‘tekamül’ kavramıyla açıklanır” diyerek geçiştirilip kadük bırakılmasaydı. Neyse devam edelim; “Canlı ve bütünsel bir biyosistem olan doğa, parçalarına ayrılıp bölünemez. Parçalandığında can verir. Ya da şöyle diyelim, doğadan bir parça koparanların ellerinde tuttukları şey ölüdür; araştırdıkları şeyin artık varsaydıkları şey olmadığından habersiz, doğayı anladıklarını iddia ederler.” “Doğal tarımla bilimsel tarımı grafik olarak karşılaştırdığımızda, iki yöntem arasındaki farklılıkları anında takdir edebiliriz. Doğal tarımın amacı eylemsizlik ve doğaya dönüştür; hareketi merkeze doğru ve birbirine yaklaşan özelliktedir. Diğer yandan bilimsel tarım, insan istek ve arzularının çoğalmasıyla doğadan kopar, merkezden kaçan ve birbirinden uzaklaşan bir özellik gösterir. Bu dışa doğru genişleme durdurulamayacağından, bilimsel tarım yok olmaya mahkûmdur. Yeni teknolojilerin eklenmesi, onu sadece daha karmaşık ve çeşitlenmiş hale getirir, bu da durmadan çoğalan bir masraf ve iş gücü gereksinimi yaratır. Doğal tarım ise aksine, yalnızca basit değil, ekonomik ve zahmetsizdir de.” “Doğal tarımla dışarıdan hiçbir malzeme kullanılmaksızın, bir kişinin günlük emeğiyle 60 kilo çeltik (200 bin kalori enerji) üretilmektedir. Bu, doğal beslenen bir çiftçinin günlük tüketimi olan 2000 kalorinin 100 katıdır. Tarlaları sabanla sürmek için atın ve öküzün kullanıldığı geleneksel tarım, bunun 10 katı fazla enerji sarf etmekteydi. Küçük ölçekli makineleşmenin ortaya çıkışıyla kalori olarak enerji girdisi yeniden ikiye katlandı. Büyük ölçekli makineleşmeye geçiş ile ise bir kez daha iki katına çıktı. Bu geometrik dizi bize bu günün enerji yoğun tarım yöntemlerini getirdi.” “Makineleşmenin iş verimini arttırdığı iddia edilir sık sık, fakat çiftçiler, bu makinelerin bedelini ödemek için, kalan zamanlarını tarlalarından uzakta çalışarak geçirmek zorunda kalırlar. Bu durumda yaptıkları, tarlalarında yaptıkları işleri bir başka şirketteki iş ile değiştirmektir; açık havada geniş tarlalardaki çalışma hazzını, bir fabrikanın içine kapatılmış olarak geçen kasvetli saatleriyle takas etmişlerdir.”  “İnsanlar modern tarımın hem verimliliği yükselttiğine hem de ürünü arttırdığına inanıyor. Ne yanılgı. Meselenin aslı şu ki, bilimsel tarımla elde edilen mahsul, doğanın tam gücüyle elde edilebilecek olandan daha azdır.” “Bilim, üretimine katkıda bulunduğu yiyeceklerin kalitesi konusunda da doğayla aşık atamaz. İnsanlık, doğanın parçalarına ayrılıp incelenerek anlaşılabileceği düşüncesi ile kendini yanıltalı beri bilimsel tarım yapay ve biçimsiz yiyecekler üretmektedir. Modern tarım doğal olan hiçbir şey üretmedi. Aksine sadece, doğanın kimi yönlerinde niteliksel ve niceliksel değişimler yaparak yavan, pahalı sentetik gıda ürünleri imal etmeyi ve insanı doğadan giderek yabancılaştırmayı başardı”  Yazarın dile getirdiği meseleler, çoğumuzun içinden geçtiği halde delile dayandıramadığı için haykıramadığı gerçekler aslında. Ömrünün 70 yılını doğal tarıma vakfederek doğal tarımın bilimsel tarımdan üstün ve barışçıl olduğunu ispat etmiş birisi olarak kendisine saygı duymamak elde değil. Günümüzde yapay zekâ ve robot teknolojisi konuşulurken öküz ile tarla sürmeyi bile reddeden bu görüş elbette fazlası ile saçma gelebilir insana. Lakin içinde bulunduğumuz hal, dünyanın bir an önce bu tespitlerin ciddiye alınması gerektiğini söylüyor. İşitene… Doksanlı yıllarda Ege kasabasının birinde belediye memurluğu yaparken belediye başkanımız aynı zamanda fırın sahibiydi. Bildiğimiz odun ateşli kara fırını vardı. Bir gün, “millet bizim ekmeği beğenmez oldu şehirden gelen matador ekmeği yemeye başladı, gidip matador fırın alacağım dedi.” İyi dedik vardık İstanbul’a. Fabrika sahibi “Başkanım bunların modası geçti ben size elektrikli taş fırın vereyim.” dedi ise de dinlemedik aldık geldik fırını. Teknik servis fırının montajını yaptı, başkan bir deneme yapalım deyip hamur yoğrulmasını istedi. Teknisyenler; -Ne yapıyorsun başkan, bu hamuru bizim fırın pişirmez. -Ne olacak? -Katkı lazım. Gittik şehre. Bu maya, şu kabartıcı, diğeri özleştirici, öbürü kızartıcı derken bir sürü katkı maddesini aldığımız yetmediği gibi falanca fabrikanın ununu kullanırsan daha iyi olur diye tavsiye alıp döndük kasabaya. Başladık ekmek yapmaya. Bir sene kadar güzel satış yaptı başkan, durumdan memnun. Sonra… Sonrası malum, başkan eski fırınını tekrar yakmak zorunda kaldı ve matadoru da satacak yer bulamadı. Ettiği zarar yanına kâr kaldı. Makine ile yapılan birçok iş, işlenen hammaddenin makineye uydurulması ile yapılmaktadır. Örneğin inekleri sağan robot, aynı tip inek memesini sağabildiği için çiftlik sahipleri ne kadar iyi olursa olsun meme yapısı robota uyum sağlamayan hayvanı kesime gönderir. Endüstriyel ürünlerin tamamına yakını makineye yapışmasın, gösterişli olsun, lezzetli olsun, standart olsun, malzeme az kullanılsın, raf ömrü uzasın gibi birçok nedenle gıdalara çok sayıda katkı eklerler. Haliyle bunlar, damağımızın tembelleştirerek sürekli bunları istememizi sağlayıp fıtratımızı bozmanın yanı sıra bütçe ve sağlımızı gasp eden bir eşkıya olarak karşımıza çıkar. Doğal sandığımız tarım ve hayvancılık ürünleri de benzer sebeplerle aslına çok yabancılaşmış durumdadır. Bu meseleler defalarca işlendi uzatmaya gerek yok. Bu kadar veriden sonra insanın aklına takılan soru: Bilimsellik ve makineleşme denen şey, tarlamızı elimizden alıp şehirlerde birçoğumuzu işsiz bırakan, kalanı köle olarak çalıştırıp, verdiği parayı sattığı zehir ile geri aldıktan sonra yedirdiği zehrin ilacını satarak kendi kendisini kahraman ilan eden düzenbazlık değil de nedir? Bilim gerçek manada tabiat ve insana hizmet ettiği sürece, asla karşı çıkılacak bir araç olmadığı gibi insanlığın en değerli hazinelerindendir. Bir avuç güç sahibinin oyuncağı haline geldiği anda tehlikeli bir silah ve acımasız bir canavara dönüşür. Bu seçenekler arasındaki tercihi bireyin ahlâkı ve devletin adaleti yapması gerekirken bu gün her iki kontrol mekanizmasının felç olduğunu görüyoruz. Felç olmuştur diyorum çünkü ahlâk ve adalet asla ikinci seçeneğin yanında olmadı, olamaz. Felçli olmanın verdiği takatsizlikle ikinci seçeneğin yanındaymış gibi durur o kadar. Farkındaysanız Covid-19 salgınını takiben dünya çok sakin bir yer olmaya başladı. İnsanların temel ihtiyacı olan gıda, giyim, barınma, ibadet, sağlık ve eğitim hizmetleri bazı aksaklıklar olsa da devletlerin ve ahlâkî değerlerin desteği ile ayakta tutulmaya çalışılıyor. Normal dediğimiz zamanlarda egemenlerin çarkına su taşır görünen mekanizmalarımız, normal saymadığımız dönemde felçli halden kurtularak insanlığın geneli için çalışıyor. Bu tabloyu görünce; “Bu kadar gürültü, telaş, ahlâksızlık ve adaletsizlik eğlenmek, gezip tozmak, egoların tatmini ve savaşmaktan mı oluyordu?” diye sormadan edemiyor insan. Soygun planı yapan hırsız topluluğu bile soygun süresi ve sonunda olacaklar için aralarında ahlâk ve adalete ihtiyaç duyarlar. Bu gün yaşadığımız olumlu hava, hırsızların ahlâk ve adaletine benzese de neticede huzurun anahtarının ahlâk ve adalet olduğu açık seçik ortaya çıkmış durumdadır. Fukuoka’nın ortaya çıkardığı hakikatler, insan ve tabiata karşı ahlâklı ve adil olma mesuliyeti neticesinde ortaya çıkmıştır. Çalışmalar modern bilime tezat gibi dursa da gerçek bilim budur, zira çıkış ve varış noktalarında ahlâk ve adalet vardır. Fukuoka’yı modern bilim insanından farklı kılan şey kuru bilgi sahibi değil, BİLGE bir kişilik olmasıdır. Bilgelikle bilgililik arasındaki farkı bir örnekle açacak olursak; Katkılı endüstriyel gıdalar deneyler ve bilgi birikimleri neticesinde elde edilmiş ve firmaların pazar payını arttırarak piyasaya hâkim olmalarına yol açmıştır. Bu yolla daha az iş gücü kullanılarak çok fazla kazanç elde edilmesine rağmen refah çok az sayıda kişiye yansımış, günlük taze ürün işleyen zanaatkârlar ve doğal ürün yetiştiren çiftçiler işsiz kalmıştır. Üstelik bütün insanlığın bu gıdalar sebebi ile fıtratı bozulmuş ve kronik hastalıklarla uğraşmaktadır. Adalet ve ahlâk, kuru bilgiye itibar göstererek birkaç kişiyi zengin ederken milyonların mağdur olmasına yol açmıştır. Oysa bilgelik bu mahsurları öngören ahlâklı bir yaklaşımla adalete tavsiyede bulunsa ve adalette bilgeliğe itibar edip, ben bu şüpheli şeyleri yasakladım dese; bir anda işsizliğin çözüldüğü, gelir dağılımının dengelendiği, tabiatın bozulmadığı, insanların hasta olmadığı ve bilge insanların çoğaldığı huzurlu bir dünyaya adım atmış olurduk. Fukuoka, fıtratının izini sürerek el yordamıyla hakikatin bir parçasına ulaşırken, hakikatin tamamı bize 1400 yıl önce tebliğ edilmiş olmasına rağmen içinde bulunduğumuz durum çok vahimdir. Üstelik bu hakikatler Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından zamanımıza uygun şekilde hazırlanıp önümüze Büyük Doğu-İbda tefekkürü olarak konulduğu halde bu konudaki duyarsızlığımızın, hesap günü izah edilir yanı yoktur. Büyük Doğu-İbda tefekkürü bilgeliğin nizamını teklif etmiştir. Bütün dünyaya nefes aldıracak tek “ahlâk ve adalet sistemi” teklifidir. Bu teklifin muhatabı elbette ABD ya da diğer küfür devletleri değildir. Teklif muhatabına yapılır. Üzerimizdeki vebalden kurtulmak için muhatapları ısrarla rahatsız etmeye devam edeceğiz.  Diyeceğim odur ki insanlık, dönüp dolaşıp sonunda kara fırın ekmeğini isteyecek. İsterken tufan yaşanmasını istemiyorsak bizim başkanın yaptığı hatadan ders çıkarmak lazım. Yol yakınken matadoru çöpe atıp insan fıtratına uygun olanı aramak, ilahî emre teslim olmak lazım vesselam. Baran Dergisi 697.Sayı

Bedahetleri Görelim –III-

Yazıya başlamadan önce okulumuza ait WhatsApp grubuna gelen mesajlara bakıyorum. Müdür bey hususî olarak hanım öğretmenlerin ve şahsımızda tüm annelerin anneler gününü kutluyor. Şu anda yazıyı yazarken karşımda annem bulunuyor. Babam vefat etti, annem yalnız kaldı. Annem felçli ve kendi kendine bakmaktan mahrum. Hafta içi bize yardım eden bakıcı var, anneme hafta sonları sırayla bir hafta ben, bir hafta da abim bakıyor. Oysa küçüklük hayalimiz böyle miydi? Asla… Büyüyüp adam olunca anneme ben bakacaktım, onu asla yalnız bırakmayacaktım. Annemi şuna-buna muhtaç etmeden sırtımda taşıyacaktım. Hayatta neler oluyor neler? Hayat cenderesinde ne sözler yutuluyor. Evet, müdür bey anneler gününü kutlayınca hanım öğretmen arkadaşlar sıraya girmiş teşekkür üstüne teşekkür ediyorlar. Sağolsunlar hepsi de, kadir-kıymet bilen nezaket ve zarafet dolu insanlar. Zaten müdür bey ne zaman bir şeyler atsa bayanlarımız maşallah hemen duygu ve düşüncelerini ifade etmekte cesaretli ve atılganlar. Bizden önceki nesillere -yani babam ve annemlere- baktığımda hiç anneler gününü kutladıklarına şahit olmazdım. AVM’lere gidip güzel hediyeler ve çiçeklerle annelerini ziyaret ettiklerini görme bahtiyarlığına ermedim. Bizden önceki nesiller kaba saba insanlar mıydı? Romantik değiller miydi? Bizden önceki nesillerde babalarımız çalışır, annelerimiz de ev hanımlığı yapardı.  Bir gün okulda otururken Murat isimli arkadaşla bizim nesille bizden önceki nesli tahlil ettik. Onun babası astsubaydı, annesi ev hanımı ve dört kardeşlerdi. Hepsi de meslek sahibi olmuşlardı. Zaman zaman küçük kavgalar olsa da boşanma diye bir şey akıllarının ucundan bile geçmemişti. Evet, bizden önceki neslin çocuk sayıları ortalama üç-dört civarındaydı, gayet güzel de geçinmişler. Hepsinin de yavruları, mahalle denen hanede arkadaşlıklarla dolu dolu bir çocukluk geçirmişlerdi. Konu komşu bilinir, sadece annenin kız kardeşine değil mahallede oturan birçok hanım büyüklere teyze diye hitap edilirdi. Anne ve babalarımız acil bir şey olup da bir yere gittiğinde bizi rahatlıkla mahalledeki teyzelere emanet edip giderlerdi. Bu teyzeler, mutlulukla bizi yedirir, içirir ve bir şeye muhtaç olduğumuzda üşenmeden gözleri pırıltılı bir şekilde üzerimize titrerdi. Mahallede oynarken bakkaldan ve manavdan bir şey alacaklarında bize seslenir ve bizden yardım isterlerdi. Biz de hiç gocunmadan teyzelerimizin isteklerini yerine getirirdik. Teyzelerimiz kapıya gelip istediklerini alacakları zaman başımızı okşayıp teşekkür ederken, biz de bir insana yardım etmenin hazzını yaşardık. Ne yalan söyleyelim, bazen de küçük bir harçlık alırken daha bir “sevindirik” olurduk. Yardım ederdik; çünkü büyüklerimiz bize böyle öğretmişti. Eğer teyzelerimize yardım etmezsek çatık bir kaşla karşılanır ayıplanırdık. Kimsenin ailesi, bilmediğiniz kimseye yardım etmeyin demezdi. Çünkü mahallemiz, bizim hanemizden sonra ikinci evimizdi. Evet, teyzelere yardım ettiğimizde kimi zaman bizlere minik harçlıklar verirdi ve bizleri çok sevindirirlerdi. Verdikleri bu harçlık teyzelerle bizim aramızda kalırdı. Ne annem, ne de babam kimse bilmezdi. Teyzelerle aramızda oluşurdu bu minik sırlar. “Neden?” diye sorarsanız iyilik karşılıksız yapılır derdi analarımız ve babalarımız. Yardım edip para aldığımızı duysalar çok kızarlardı. Teyzeler harçlık verirken sen yardım ettin o yüzden veriyorum demezdi. Yardımının karşılığı bunu hak ettin imasında bulunmazlardı. “Nerden biliyorsun?” derseniz inanın izahı zor. Teyzelerin gözüne bakınca, ne bileyim, böyle anlardım. O zaman insanlar çok konuşmazlardı. Hatta, o zaman insanlar laftan iğrenir gözleriyle birçok şeyi anlatırlardı. O zaman insanlar sükût denen ırmağın yatağında sessiz ve derin derin akarlardı. O zaman insanlar dinlemenin daha aziz bir şey olduğunu bilirlerdi. O zaman ağustos sıcağında oynarken hangi kapıya yakınsak evimize gitmez bir yudum suyu ister ve oyunumuza çabucak dönerdik. O zamanlar henüz bakkalda çakkalda pet şişelerle su satılmazdı. Henüz kimsenin su satıp da para kazanmak aklına gelmezdi. Allah’ın suyu satılır mıydı? Kimi dükkanların önüne, yazın sıcağında su içsinler diye güzel insanlar sebil koyarlardı.  Evet, bu nesiller bir çok şeyi becermişler sadece anneler gününü kutlamayı becerememişler. AVM’lerden hediye paketleri ve demet demet çiçeklerle annelerini ziyaret edip mutlu etmeyi unutmuşlar. Bizden önceki nesiller kaba saba insanlardı ve romantik değillerdi. Sorsak onlara “Birbirinizden elektrik aldınız mı?” “Ne diyorsun evladım, ne elektriği?” diye garip garip bakarlardı. Dedim ya onlar romantik değillerdi. Oysa onlar aşkın, samimiyetin, vefanın lafzını değil halini yaşatırlardı. Hal olan bir şey dile gelir mi? Dile gelse sihri bozulurdu. Anlaşılmaz ve anlatılamaz şey dile gelse söze gelse ne olurdu. Bizim nesilse halden anlamaz her şeyin lafında. Aşka dair ne varsa lafzi biliyoruz; lakin o halin gereklerini tatbik etmekte aciziz. Bizden önceki nesiller anneler gününü bilmezdi lakin küçük aile cinnetinde de değillerdi. Anne ve babalarına onlar bakardı. Anne ve babalarımız “öf” nedir bilmezlerdi. Olur ya insanlık hali bir öf deseler bir köşede oturur pişmanlık içre dişlerini sıkar dururlardı. O zamanlar televizyona bakarken huzurevlerine gidilip anneler gününün kutlandığına şahit olunmazdı. O zamanlar huzur anne, çocuk, dede ve ninenin yani üç neslin yaşandığı evlerdi. O zamanlar huzur geçmişi barındıran dede-nine ile geleceği yeşerten torunların kalp atışlarının birbirine karıştığı yuvalardı. Dede-nine ve torunların ayrıldığı büyüklerin başka mekanlara terk edildiği yerler nasıl huzurevi olur? İnsan, insan olsa bu ismi koyarken utanır. Bu devrin en büyük hastalıklarından birisi utanma duygusunun unutulması olsa gerek. Anneler yavrularının evlerinde son demlerine kadar yaşarlardı.  Okul WhatsApp grubundan hanım öğretmenler müdüre teşekkür ederken birbirlerinin anneler gününü kutluyor. Korona olmasa AVM’lere gidip annelerine güzel güzel hediyeler alıp demet demet çiçeklerle ziyaret edeceklerdi. Ellerinden öpüp onları ne güzel sevindireceklerdi. Onların içli dualarını alacaklardı. Kahrolsun korona nelere engel oldu. Bizim nesil çift maaşla yaşıyoruz. Ortalama çocuk sayımız bir-iki. Babalarımız mı çok, biz mi az kazanır olduk? “Sebep bu mu?” derseniz... Asla böyle bir şey söz konusu değil. Mesele ekonomik falan değil. Biliyorsunuz... “Devir değişti” diyorlar. Böyle izah ediyorlar... Dağ gibi anne ve babalarımız tek maaşla üç dört çocuğa bakarken bizler bir veya iki çocuğa zar zor bakıyoruz. Devir değişti, bu zaman böyle gerekiyor diyenler bir türlü insanlıktan çıktık demiyorlar. “Nereye gidiyoruz, bu işin sonu nereye çıkar?” diye dert edinmiyorlar. Ahlâkî bir cinnetin içinde yaşadıklarının farkında değiller. Şimdiki nesil anne ve babalarını yalnızlığa ve huzurevlerine terk etmiş bir vaziyette. Anneler günü ve sevgililer gününü kutlamaya çok hevesliler. AVM’lere gidip oturup yiyip-içecekler, bir kendilerine bir de annelerine bir şey alıp mutlu olacaklardı. Ne garip anne ve babayı yalnızlığa veya huzurevine terk et ve sonra da onları mutlu etmenin sahteliğine sığın.  Evet, şimdiki nesil okumuş lise, üniversite bitirmiş. Anne ve babalarımızdan daha eğitimliler. Hayatta en iyi yol gösterici ilim deyip akıllarını bolca çalıştırmışlar. Kimi mühendis, kimi doktor , kimi öğretmen olmuşlar. Eski nesilden çok daha aydınlar. Hayata mantıklı ve akıl dolu bakıyorlar. Daha iyi bir gelecek vermek için daha az çocuk doğuruyorlar. Bu annelere mahallede kimse teyze demiyor. Hiçbir terlemiş çocuk kapıya vurup “Teyzeciğim su verir misiniz? diye seslenmiyor. Bayramlarda ziyaretlere gitmiyor. Çünkü bu nesil akıllı ve mantıklı, bayramı tatil edinmiş akın akın denize gidiyorlar. Denizin tuzlu sularında yanıp yanıp geliyorlar. Cep telefonlarıyla hazır mesaj bulup bayramları kutlayıp vazifelerini yapıyorlar. Evet, şimdiki nesil bayramlarda eş dost akrabayı ziyaret etmenin faziletini yaşayıp, vazife şuurunu duymuyorlar. Bir nefeste koşturup tuzlu sularda sahillere uzanarak yaşamanın doruğundalar; fakat kimse sahilde uzanırken Suriyeli mülteci bir çocuğun cesedinin sahile vurduğunu hayal edip ürpermiyor. Bir an böylesi bir hazdan utanıp sıkılmıyor.   Evet, kadın istihdamını artırıp en az üç çocuk diyenlere gülüyorum. Bu bir tezattır. Çünkü yaptıklarınızla arzu ettiklerinize ulaşmanız muhal. İstatistiklere boğduğunuz insanlara bunun da istatistiğini yapsanız ya.. Çalışan karıkocaların ne kadar çocuk yaptıklarının hesabını sunun. Zaman elbette akıp gidiyor. Zaman elbette her zaman öncekinden farklı bir durum arzeder. Zaman akıp giderken yaşanan güzellikleri ileriye taşımak çok mu zor?  Evet, adam olacaktım. Annemin, babamın anne ve babasına baktığından daha güzel anne ve babama bakacaktım. Zaman nelere gebe. Birazdan felçli annemi arabaya bindirip evine götüreceğim. Birazdan annemi bakıcıya emanet edeceğim. Bakıcının kurşini ifadesine ve metalik kalbine annemi bırakacağım. Annemi huzurevine terk etmedim. Bu bir küçük avuntu. Ya ben annem gibi olursam evlatlarım olacak, bizden sonraki nesil ne yapacak?.. Bizlere bakabilirler mi? Allah’ım beni kimseye muhtaç etmeden canımı al. Baran Dergisi 697.Sayı

“Devrim Bildirisi” Olması Ümidiyle, “Güneş Tacı” Mânâsına Korona: “Dünyaya Kapalı, Allah’a Açık” - II

Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl, “Çile” ile yoğrulmuş bir hayat yaşadı. Bu yaşanmışlık “Çile” isimli şiir kitabında tablolaştırılmıştır. “Çile” isimli şiir kitabında yer alan tüm şiirler, Üstad Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden mânâya uygun suret teşkil eden bir noktadadır. Üstad Necip Fazıl, kendi şahsında tecelli eden hakikati şiir diliyle ve de şiir formunda tablolaştırmıştır. Talebesi İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu için de aynı değerlendirme sözkonusudur. Nitekim İBDA Mimarı’nın bir tespiti hâlinde (meâlen), “Necip Fazıl ve benden başka hiç kimse, şiirde mânânın suretini bulabilmiş değildir.” Bundan dolayıdır ki, bu iki sahici şairin şiirleri, taklidi mümkün olmayan şiirler olarak değerlendirilmelidir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirleri, taklid edilemez şiirler olarak görülmelidir. Aksi takdirde, taklid edeni taklidi mümkün olmayan bir noktaya doğru taşıyacaktır. Bu mevzuda namı-ı diğer Yahudi şeyi Fettoş, mühim bir misal teşkil eder. “Kavanozdaki balı dışardan yalayan”, yani Üstad Necip Fazıl’ı dış yüzden taklid eden Fettoş, süreç içerisinde belasını da bulmuştur. “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” darb-ı meseline toslamıştır. Üstad Necip Fazıl’ın “Çile”sini, dolayısıyla da “Çile” isimli şiir kitabını burada mevzu etmemizin bir sebebi var ve o da şudur: Üstad Necip Fazıl, sözkonusu şiir kitabında, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli bir şiir kaleme almıştır. Bu şiirin cezaevi şartlarında yazıldığı malumdur. Oğullarından birinin adının Mehmed olması, şiirin ilkin oğlu Mehmed’e yazıldığı intibaı doğuruyor. Kanaatimce bu şiir oğlu Mehmed’e yazılmış bir şiir değildir. Oğul Mehmed mecazı üzerinden Ümmed-i Muhammed’e yazılmış bir şiirdir. Daha da spesifik bir hâle getirdiğimizde bu şiir, aslında “Derviş Muhammed” metaforu üzerinden “Beklenen Kahraman”a, dolayısıyla da İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na yazılmış bir şiirdir. “Derviş Muhammed” metaforunu merak edenler, İBDA Mimarı’nın eserlerine, özellikle de “Ölüm Odası” isimli eserine müracaat edebilirler.   Not: Dünyada hâlihazırda yaşanan pandemik vak’a da dahil tüm yaşanacaklar, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın temsil ettiği mânâ ile de doğrudan alakalıdır. Çünkü “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık teşkil eden bir keyfiyeti haizdir. Koronanın İtalyanca bir kelime olduğunu ve genelde “taç”, özelde ise “güneş tacı” mânâsında olduğunu önceki yazılarımızda söyledik. Hemen belirtmek gerekirse, İslâm tasavvufunda güneş Allah’a remzdir. Ay ise Allah Resûlü’ne remzdir. Ayın dolunay hâli ise, İBDA’ya remzdir. “İBDA, İslâma muhatap anlayışı temsil makamındaki BÜYÜK DOĞU’ya nisbet vasfını gösteren bir sıfattır.”  Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirinden iki kıta: “Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar; Tek nokta seçemez dünyadan nazar. Yerinde mi acep, ölü ve mezar? Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz? Ses demir, su demir ve ekmek demir... İstersen demirde muhali kemir, Ne gelir ki elden, kader bu, emir... Garip pencerecik, küçük, daracık; Dünyaya kapalı, Allaha açık.” İlk dörtlükteki son iki mısraı tekrar dikkatleri çekmekte fayda var: “Yeryüzü boşaldı, habersiz miyiz? Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?” Dünyanın mevcut hâli malum olduğuna göre, şiirde esas dikkat çeken mısra son dörtlükteki son mısradır. Yani; “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” mısraı. Şiirin cezaevinde yazılmış olması ilkin cezaevi şartlarının dünyaya kapalı olmasını akla getiriyor olabilir. Elhak doğrudur da. Ama bugün yaşananlarla ilişkilendirmek sözkonusu olduğunda, mevzuun çok daha farklı boyutlarda ele alınması gerektiğini ihtar ediyor. Şöyle ki; bir kere şiir, sahici şiir, mânânın suret bulduğu şiir, “zaman ve mekân üstü” bir keyfiyeti haizdir. Çünkü şiir, İslâm büyüklerinin de yüksek ifadeleriyle “Kur’ân idrakıdır.” “Zaman ve mekân üstü” mânâsına Kur’ân’ın “mutlak fikir” olduğu sabit olduğuna göre, “Kur’ân idrakı” üzerinden yazılan şiirlerin de bu mânâdan nasipli olması gayet normaldir. Bu durum, Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın şiirlerine nasıl bakılması gerektiğine dair bir ipucu olarak da değerlendirilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, sözkonusu mısraın, yani, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraı, bugünü de mündemiç bir mânâda olduğu hemencecik anlaşılır.  Üstad Necip Fazıl’ın sözkonusu şiirinin Ümmed-i Muhammed üzerinden “Derviş Muhammed”e, dolayısıyla da İBDA Mimarı’na yazıldığını daha evvel söyledik. “Derviş Muhammed” sembol kavramı veya mecazı, İBDA Mimarı’nın şahsında tecelli eden mânâya tam mutabık bir hâldedir. Nitekim  pek çok eserinde İBDA Mimarı, bu mevzuya sıkça ve de çok açık bir şekilde temas etmektedir.  Bilindiği üzere İBDA Mimarı, 28 Şubat Darbe sürecinde Fettoş ve Kemalist bir kumpas üzerinden önce tutuklanıp Metris Cezaevine konuluyor, sonrasında ise idam cezasına çarptırılarak ömür boyu hapse mahkûm ediliyor. Daha sonra ise Allah’ın inayeti ve keremiyle yeniden yargılama yolu açılıyor ve 2014 yılında tahliye edildikten kısa bir zaman sonra da beraat ediyor. Beraat etmesinden kısa bir süre sonra da, “Kıyamet silahı” olarak da adlandırılabilecek bir uygulamaya maruz bırakılıyor ve 2000 senesinden beri muhatap olduğu Telegram işkencesi vasıtasıyla suikasta kurban edilerek şehid oluyor. Yıl: 16 Mayıs 2018… 10 Mayıs 1950 yılında dünyaya gelen İBDA Mimarı, 16 Mayıs 2018 yılında şehid ediliyor ve berzah aleminde yerini alıyor. Ne ilginçtir ki Üstad’ı Necip Fazıl da Mayıs ayında doğdu ve yine Mayıs ayında dünyasını değiştirdi. Doğumu 26 Mayıs 1904, Ölümü ise 25 Mayıs 1983!.. Maksadımız mevzuyu dramatize etmek değil elbette, ama bunun bile bugünkü pandemik hadiseyle dolaylı da olsa bir alakası olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki, İslâm kültüründe Mayıs ayı “Sefer Ayı” olarak bilinir. Yine İslâm kültüründe, “Sefer bizden, Zafer ise Allah’tandır” diye bir söz var ki, bu sözün mânâsı hak ediş itibariyle en çok da Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’na yakışıyor. Evet, zafer Allah’tandır ve zafer, her zamankinden çok daha yakındır.   İBDA Mimarı’nın hayatının en verimli çağı cezaevi / zindan hayatı olarak kayda geçmiştir. Bu mânâdan olarak İBDA Mimarı’nın hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” mısraındaki mânâ ile de tam muatbık bir haldedir. Daha da ilginç olanı şudur ki, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, tam da sözkonusu mısraın ifade ettiği mânâ ile örtüşmektedir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, İBDA Mimarı’nın bütün bir hayatı, “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir noktada kendisini göstermiştir. Yine bu mânâdan olarak İBDA Mimarı, bir aydın, Müslüman bir aydın sorumluluğunun da şuurunda olarak, dünyayı kendi eliyle kendisine zindan kılarak “Berzah âlemi”ne göçmüştür. Diğer bir ifadeyle de, kendi şahsında tecelli eden “Berzah” hakikatinin hakikatine ermiştir. Niçin böyle bir ifade kullandığımızı merak edenler, Üstadı’nın kendisini takdim eden “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman” terkibine müracaat edebilirler. Orada zâhir olan hakikat, “Mutlak Hakikat” hâlinde, “Rahman Sûresi’nin 19. ve 20. Ayetleri”nde zâhir olan “Berzah” hakikatidir. Bunun büyük bir mucize âyeti olduğu sabit olduğuna göre, daha büyük bir mucize beklemek akıl kârı değil! Bizzat şahidi olduğum bir konuşma hâlinde, İBDA Mimarı, 1999'da Metris'te ümmete hitaben (meâlen): “Ben gökyüzünden bir taş düştüğünü söylüyorum. Adam gökyüzüne bakıyor ve ben taş filan görmüyorum diyor. Tamam da onu ben görüyorum. Sen onu gördüğünde kafana düşmüş olarak görürsün!” Korona pandemisi üzerinden bu kadar çok şey anlatmaya niçin ihtiyaç duyduk? Şunun için: Her şeyden evvel yeni zaman ve mekânın sahibi, diğer bir ifadeyle de “yeni zaman ve mekânda tecelli eden mânâ”, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”dan başkası değildir. Dolayısıyla da, İBDA Mimarı, kendisine kulak olunması gereken bir insan olarak dünyaya geldi! “Seçilmişlerden” olduğu sadece eserlerinden anlaşılmıyor, bizatihi ve doğrudan doğruya Üstadı’nın ona söylediklerinden de anlaşılıyor. Durum bu merkezde olmasına rağmen gelin görün ki, bu kadar mübarek bir insana, aslında “dünyaya gelmiş en sonki büyük ve güzel insan”a kulak olunamadığı gibi, onun katline, dolayısıyla da şehid olmasına kayıtsız kalınmıştır. Bu mübarek insana tam 16 yıl Telegram işkencesi reva görülürken, genelde topyekûn insanlık, özelde ise tüm dünya Müslümanları bu duruma kayıtsız kalmışlardır. Halbuki o, tüm ömrünü topyekûn insanlığın selamete çıkması için “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine hasretmiştir. Diğer bir ifadeyle de, bütün bir insanlığın kurtuluşuna hasretmiştir.  Bu ifadeyi hiç çekinmeden kullanmamın tek bir sebebi var ve o da, temsil ettiği mânânın “Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü”nün zamanımızdaki gölgesi keyfiyetini haiz olduğundandır. Evet, böyle mübarek bir insan yapılanlara karşı Müslümanlar özelinde topyekûn insanlık ne “El, dil ve buğz” mutlak ölçüsüne, daha doğrusu mutlak ihtarına riayet ettiler ve ne de başka bir şekilde mevzuya dahil oldular. Kumandan’ı büsbütün ademe/yokluğa mahkum ettiler. Hal böyle olunca da, tıpkı Peygamberler tarihinde olduğu gibi, uç noktada ya helak olmak, veyahut da büyük bir belaya davetiye çıkarmak kaçınılmaz olmuştur. Müslümanlar için helak olmak sözkonusu olmadığı içindir ki, bugün bütün bir insanlık hâlihazırda ayakta kalabilmektedir. Bilindiği üzere Allah Resûlü’nün kabul edilen üç duasından biri de diğer kavimlerde olduğu gibi ümmetinin helak olmaması yönünde idi. Allah Resûlü’nün bu duası kabul edilmiştir. Bu duanın kabulü yüzü suyu hürmetinedir ki bugün topyekûn dünya, helak olmaktan kurtulmuştur. Ancak, her suçun da bir cezası muhakkak ki vardır esprisi çerçevesinde, büyük bir bela da eşikte beklemekteydi. Koronanın pandemik çapta olmasını bu çerçevede değerlendirmenin hiçbir mahsuru olmasa gerektir, diye düşünüyorum. Evet, Allah’ın şanındandır ki, bela umuma gelmiştir. Kanaatimce koronanın pandemik bir boyut kazanmasının metafizik arka planı veya boyutu bundan ibarettir. “Kısasta hayat var” ilahî adaletinin bir tecellisi hâlinde topyekûn dünya, “Zindandan Mehmed’e Mektub” isimli şiirde geçen mısraın mânâsına düçar olmuş gözükmektedir. Neydi o mısra: “Dünyaya kapalı, Allah’a açık.” Bu pandemik durumdan kurtulmak mümkün mü? Allah, “rahmetim gadabımı geçmiştir” buyurduğuna göre, elbette ki kurtulmak da pekâlâ mümkündür. Topyekûn dünyada “Dünyaya kapalı, Allah’a açık” bir hâl yaşandığına göre, bir tek dua kapısı açık kalmış demektir. Kurtulmak için ilkin yapılması gereken yapılan yanlıştan dolayı tevbe etmektir. Malumdur ki tevbe kapısı, “güneş batıdan doğana kadar” veya “güneş battığı yerden doğana kadar” ardına kadar açıktır. Bu noktada mevzuya bir dalarsam, korkarım ki karşımda açık kapı neyim de kalmayacaktır. Her şeye rağmen, hâlihazırda bütün camilerden yapılan dua gayet yerindedir. Umulur ki bütün ezanların sahibi olan Allah, yine ezanlar yüzü suyu hürmetine Ümmed-i Muhammed’in dualarını kabul eder. Burada İBDA Mimarı’ndan bir helallik almak zaruretine de işaret etmek gerekiyor. Peki, bu nasıl mümkün olacak? Çok basit: “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” kendisini “yeni insan yeni nizam” çerçevesinde “yeni dünya düzeni” şeklinde teklif eden bir “ruh ve fikir sistemi” olduğuna göre, tüm dünya insanı veya ülkelerinin bu sese veya sisteme kulak olması hâlinde umulur ki yapılan duaların kabulü de mümkün bir hâle gelir. Aksi takdirde tüm insanlık, pes edene kadar çile çekmeye devam edecek gibi gözüküyor. Her şeyi hakkıyla bilen ise sadece ve sadece Allah Azze ve Celle! Parantez: Bugün topyekün dünya insanına yeniden şekil vermenin hesabı üzerinden iş kotaran, daha doğrusu topyekûn dünyaya “Dijital Tek Dünya Devleti” dayatması üzerinden adeta Allah’a dil çıkarırcasına meydan okuyan Deccal Komitesinin tetikçileri mahiyetindeki “Küresel Sermaye”, tüm dünya varidatının neredeyse yüzde 80’ini ellerinde bulunduruyorlar ve bundan dolayı da tüm dünya insanının kendilerine olan ihtiyacı üzerinden, daha doğrusu nefs kuduzluğu üzerinden kibir küpü olarak meydanda arz-ı endam ediyorlar. Bilindiği üzere Allah, nefse, “Ben kimim?” diye sordu ve nefs, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde bir cevap verdi. Halbuki Allah, ruha da aynı soruyu sormuştu. Allah, ruha “Ben Kimim?” diye sorduğunda ruhun verdiği cevap, “Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde olmuştur! Neyse mevzumuz bu değil! Ama bununla da bağlantılı olarak, Allah, “Sen sensin, ben de ben!” şeklinde cevap veren nefsin bu tavrı karşısında tek bir hamle yapıyor ve nefsin rızkını kesiyor ve onu aç bırakıyor. Bu durum karşısında nefs sözünden dönmüyor amma, açlığa daha fazla dayanamıyor ve kısa bir zaman sonra pes ediyor. “Nefs terbiyesi” denilen durumun metafizik arka planı bundan ibaret olsa gerektir. Nitekim riyazet, az gıda ile yetinmek mânâsınadır. “Sözlükte “yabani bir hayvanı evcilleştirmek, serkeş atı eğitmek; egzersiz yapmak” gibi mânalara gelen riyâzet kelimesi tasavvuf terimi olarak nefsi eğitmek için onu birtakım tabii ve meşrû arzularından mahrum etmeyi ifade eder. İslâm’da nefsin haramlardan uzak tutulması emredilmiş, mekruh olan hususlardan sakınılması tavsiye edilmiştir. Sûfîler, sâlikin nefsini mubah olan hazlardan da mahrum ederek nefis üzerinde hâkimiyet kurması gerektiğine inanırlar. Riyâzet “nefsin şehvet denilen beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, bunları etkisiz hale getirmek, nefsi aklın ve dinin tesbit ettiği sınırlar içinde tutmak” şeklinde de tanımlanmıştır.”  (https://islamansiklopedisi.org.tr/riyazet--tasavvuf) Evet, buradan mevzuumuzla ilişkili olarak ne söylenebilir sorusunun cevabı da şudur ki, “Dijital Tek Dünya Devleti” hayali üzerinden iş kotaranlar, korona vesilesiyle ilahî adaletin pençesine düşmüş olarak, “daralan boynuz”un içerisine sokulmuş bulunmaktadırlar. Bundan sonraki süreç, “İlmi dileyene, zenginliği ise dilediğime veririm.” buyuran Allah, -ki en büyük zenginliğin “Allah’a iman” olduğunu da bilelim bu arada!-, imtihan vesilesi üzerinden “Veren Allah, alan Allah!” hakikatinin bir tecellisi hâlinde, “Küresel Sermaye”nin elindeki tüm varidatları alacak, almasa bile hükümsüz kılacak, hükümsüz kılınmasa bile hiçbir kıymetleri kalmayacak. Böyle bir sürece dahil olduğumuzu bilelim. Yine bu süreç içerisinde, umuma gelen bela olması hasebiyle de, topyekûn insanlık büyük bir kıtlıkla imtihan edilebilir ve bu duruma da hazırlıklı olmak lazım gelir. Buna karşı ne yapılabilir sorusu, Osmanlı Devleti’nin sahici akıncıları olarak tarihte yerini alan  “Deliler”in  alınlarındaki yazı ile izah edilebilir: “Yazılan gelir başa!” Bu uzun yazıyı Üstad Necip Fazıl’ın Dua şiiri ile bitirelim: “Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bak bir ülkeme: Başsız başsız adamlar... Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi. Anne, seccaden gelsin; Bize dua et, emi!” Allah’tan duam o dur ki, Allah ilkin Kumandan’ı Ümmed-i Muhammed’e karşı, bizleri Kumandan’a karşı, cümlemizi ise Zat-ı Sübhanına karşı mahcub etmesin, Amin! Yine Allah’tan duam o dur ki, Allah, “İstikbâl İslâmındır!” mutlak müjdesine yataklık eden “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın kendisine mekân olarak gördüğü Anadolu’da yaşayan tüm Ehl-i Sünnet Müslümaların şahsında tüm dünya Müslümanlarını korusun, kollasın ve gözetsin ve dahi muzaffer ve mukadder kılsın, amin! Son olarak, bizzat İBDA Mimarı’nın “Metris, Kartal ve Bolu Cezaevi” rampaları üzerinden arş-ı alaya gönderdiği mübarek duaları: “Ya Cabbar! Ya Kahhar! Ya Müntakim Allah! Bizi intikamına memur et!” Amin! Amin! Amin!..  Baran Dergisi 697.Sayı

Mirzabeyoğlu Niçin Okunmalı?

İBDA Külliyatı 70’e yakın eserden oluşuyor. Bu külliyatın müellifi olan Salih Mirzabeyoğlu, son eserlerini cezaevindeki birkaç metrekarelik odasında, yaklaşık 16 yıl içinde ortaya koydu. Mirzabeyoğlu, eser üretimini çocuk doğurmaya benzetiyor. Ana rahminde olgunlaşmaya başlayan bir ceninin, zamanı geldiğinde sarsıcı ve büyük sancılarla doğuşundan mülhem, eserlerine “çocuklarım” diyor. Bu noktada ilim haysiyeti ve fikir çilesi sahibi her idrak ehlinin bu çabaya gereken takdiri göstereceğinden şüphe yok. Sokrates’in anne mesleğinin ebelik olmasından hareketle, muhatabının düşünce dünyasında yaptığı duygu ve düşünce sorgulamalarını ebeliğe benzetişi hatırlanacak olursa, söz konusu çilenin layıkıyla anlaşılması umulur. Şahsiyet kavramının kök kelimesini, “acı çekmek” mânâsıyla “şahs” olarak işaret eden Mirzabeyoğlu, aynı kelimenin “işkence” mânâsını taşıdığına vurgu yapmış. Bu çerçevede hayatta karşımıza çıkan her kitap “eser” mahiyetinde sayılamayacağı gibi, her yazarın da yazmanın (Mirzabeyoğlu’nun vurgusuyla yaşamanın!) keyfiyetini hakkıyla ifadeye kavuşturma idrakine sahip olamayacağı gerçeği teslim edilmelidir. Nitekim günümüz “popüler kültür” rüzgârıyla mevcut vasata baskın yapan sayısız kitap müsveddesinin, bahsettiğimiz soydan eserleri üretici şartları kısırlaştıran, kültür seviyesi bakımından çorak bir iklim yaşatan alametlerden sayıldığı malumdur. Külliyat merkezinde ifade edecek olursak; Mirzabeyoğlu için fikir, “kavga” ile eş mânâdadır. Kavgadan kasıt, kelimelerin kökenine inme ve fikrin olanca derinliğine nüfuz ve onu “dış oluş”ta zahire kavuşturucu intikal melekesine sahip şahsiyet olmak denilebilir. Mirzabeyoğlu’nun, eserlerini nefes kesici bir kafa disiplini içinde ürettiği reddedilemez. O, insanımızın ve inancımızın kavgasını müthiş bir tempo ve dinamizm içinde sergileyen, toplum hafızasında böyle yer bulan bir insan oldu. Sürekli değişiklik ihtar eden hakikatin ifadeye kavuşturulması bakımından düşüncelerine kelimeleri yetiştirmek çilesi çektiğini ifade eden Mirzabeyoğlu, “kavga” kelimesinin fikir köküyle alakasını yenilerken, “kevg” esprisinden hareketle İbda Diyalektiği’nin kuruluşunu eserler boyu sergiler. Bu fikir sistemi, “21. Yüzyıl Diyalektiği” formunda müjdelenmiştir ve Mirzabeyoğlu, bütün hayatını bu “fikir kavgası”na adamıştır. 16 yıllık ağır tecrit şartlarından kurtuluşunun ilk saatlerinde, sevenlerinin arasında yine fikir konuşurken, öteden beri söylediği şu sözünü, onu henüz tanıma fırsatı bulamamış insanlara tekrar hatırlatmıştı: “Yaşamayı fikir, fikri de yaşamak bildim…” Hayatı boyunca daima fikir haysiyetini aziz tutan tavrıyla Mirzabeyoğlu, şahsî yakınlıktan öte, fikri alâka ve bağı esas alan Müslüman aydın kimliğiyle temayüz etmiştir. Dolayısıyla İbda Külliyatı’na muhatap olan her kişi, mekân itibariyle nerede olursa olsun, onu doğrudan doğruya eserlerinden tanıma ve anlama fırsatını her zaman bulabilir. Ailesiyle birlikte korkunç zulümler altında yaşarken en ufak şikâyetine rastlanmayan Mirzabeyoğlu, ölümle burun buruna yıllar süren işkence ve zulüm süreci yaşadı. Son eserlerini kaleme alırken kaçınılmaz biçimde dikkat çektiği bu çetin süreçte, adını bizzat kendisinin koyduğu Telegram işkencelerini anlattı. Bu sürecin teferruatı, Telegram-Zihin Kontrolü adlı eserinde giriş mahiyetinde kaydedilirken, takip eden süreci olanca fikrî ve felsefi altyapısıyla Ölüm Odası adlı seri eserinde ele almış, davanın girift başlıklarını bütün yönleriyle insan ve toplum davası şeklinde arzetmiştir. İlk eseri Bütün Fikrin Gerekliliği olan Mirzabeyoğlu, son eserine ve son nefesine kadar sabit ve şaşmaz bir çizgi hâlinde, çağın insan ve toplum meselelerini idrak ölçülerine kavuşturma çabası içinde olmuştur. Üstad Necip Fazıl tarafından “beklenen fikir kahramanı” olarak işaret edilen İbda Mimarı, böyle iddialı bir çıkışla Üstad tarafından müjdelenirken, Üstad’ın şahsı da Mirzabeyoğlu tarafından “Mütefekkir yetiştiren Mütefekkir” olarak mânâlandırılmıştır. İbda Külliyatı’nda Büyük Doğu, daima dış yüz kavrayışlardan öte, her zaman derinliğine vukufiyet çabası içinde, batınî terbiye, disiplini esas alan, bütün ilim şubelerini bütün fikirde bütünleyici sistem hassasiyetiyle dile getirilmiştir. Bu fikrin, çağın insanının aradığı “tatbik fikri” olduğunu anlatabilmek?   Hapis hayatından önce de, ağır tecritten kurtuluş sonrasında da, şahsını “azat kabul etmez bağlılık” içinde muhatap bulduğu Büyük Doğu Fikriyatı’nın, İslâm Tasavvufu önünde İbda yenileyiciliğiyle an be an muhasebecisi olduğunu hatırlatan Mirzabeyoğlu, öte yandan Batı felsefesinin, kültürünün ve hayat tarzının dünyayı istila ettiği bir zaman diliminde şunu gerçekleştirmiştir: Yepyeni bir insan ve toplumu bina edici fikir geleneğini kurmak, İslâm’a nisbetle dünya görüşü ihtiyacını karşılamak… Bu misyonu tek başına karşılama sorumluluğunu üstlenen Mirzabeyoğlu, aydınımızın dava temsilciliğini tüm yönleriyle misâllendiren köklü birikim ve soylu tecrübesiyle, dava kültürümüzü tükenmeksizin zenginleştirme imkânına kavuşturan kavram dünyasını ortaya koymuştur. 28 Şubat sürecinin 90’lı yılları 2000’e bağlayan kritik dönemecinde, ABD merkezli Yeni Dünya Düzeni dayatmasına Başyücelik Devleti-Yeni Dünya Düzeni eseriyle meydan okuyan Mirzabeyoğlu, Ehl-i Sünnet itikadının sıhhatini, iman ve fikir bağıyla pırıl pırıl ifadeye kavuşturmuş, İslâm inkılâbının çizgisini “ana cadde” halinde her kesimden insana açıklamıştır. Mirzabeyoğlu, her türlü insani iş ve esere sahip olmanın keyfiyetini İbda çizgisinde verimlendirmek üzere davette bulunurken, maalesef beklediği seviyede ilgiyi görmemiş, “piyasaya sunduğu her eserin ciddi fikir tartışmaları başlatmasını, derinliğine eleştiri kültürünün hakim olmasını umarken yapayalnız kalmış, hayal kırıklığına uğramıştır: “Ne yapalım, vehmettirenler utansın…” 2014’ün 22 Temmuz akşamında gönüldaşları, sevenleri, dostlarının arasındayken meraklı bakışlar altında medya mensuplarının sorularını cevaplandırmaya çalışan Mirzabeyoğlu şöyle demişti: “Cezaevinde geçen yıllarımı hayatımın kaybolmuş bir devresi olarak görmüyorum. Bana zehir yedirdiler ben onu bala çevirdim. Bundan dolayı yaşamayı fikir, fikri yaşamak bilen bir insan olarak bu devreyi de bu şekilde verimli geçirdim. Bu yönden kayıp olarak görmüyorum. Bizi uçurumdan attılar biz yere sağlam indik. Paraşütü icat etmiş olarak indik. Sabah kalkar kalkmaz kaldığı yerden çalışmalara başlayacağım. Hayatımın hiç değişmeyen bir rutini vardır. Aynı şekilde devam edeceğim.” Mirzabeyoğlu’nun hayatı gerçekten destanlık bir mücadeleyi tablolaştırıyor. Gıpta edilesi dolu dolu bir hayat, her cümlesinde güçlü tesirinden anlaşılıyor. Bu da, “İslâm kalbin yoludur” hakikatinin her mevzuda İbda diline kavuşturulması olsa gerek… Bu külliyat Batılı okurlarıyla karşılaştığı zaman, hiç şüphesiz bambaşka bir hidayet ikliminin zuhuruna vesile olacaktır. Müslümanlar için ebedî gurur verici, bahtiyar bir öncülük… Kumandan Mirzabeyoğlu ile ilk kez karşılaşan okurlara mümkün mertebe sade ve onu yakinen tanıtma amacını taşıyan bu yazıda, İbda’nın birbirinden kıymetli eserlerinden bazılarını öne çıkarmayı da düşündük. Mirzabeyoğlu’nun eserlerinin önemli bir kısmı, kesintisiz elektromanyetik taciz ve işkence altında kaleme alınmıştı. O, şahsını yıllarca “delirmiş, aklî dengesini yitirmiş” biri olarak karalamaya çalışan, kitleleri manipüle etmek sûretiyle aldatıcı haberler uyduran sistematik karapropaganda karşısında, kalemini daima üstün ve galip gelecek biçimde aksiyon niteliğinde kullanmış, her satırında hücum belirten aksiyon şuurunu muzaffer kılmıştır. Nitekim Telegram adlı eserinin girişinde soyuna hiçbir şekilde leke sürülemeyeceğini savunan Mirzabeyoğlu, eserlerine hiçbir şüphe ve tereddüt lekesi bulaştırılamayacağını da ispatlamıştır. Mirzabeyoğlu okurları için ciddi mânâ ve önem arzeden şu hususu hatırlatmakta fayda var; İbda Külliyatı, Üstad Necip Fazıl’ın Müslüman gençliğe miras bıraktığı Büyük Doğu Külliyatı’na bitişik, Büyük Doğu’yu lif lif açan, içinde bulunduğumuz 15. İslam Asrı’nda İslam’a Muhatap Anlayış’ı dirilten, yeniçağa “fikir çağı” damgasını vurmak üzere güncelleyen, yeni zaman ve mekân meseleleri önünde ileri görüşlülüğe çağıran, her biri yepyeni eserlerin doğumuna zemin teşkil eden bir külliyattır. İbda Mimarı’nın hatırlattığı bir başka hassas nokta ise şu: “Büyük Doğu olmadan İbda anlatılamaz, İbda olmadan Büyük Doğu anlaşılamaz…” Doğu insanının müzmin bir fikirsizlik ikliminde bocaladığını vurgulayan Necip Fazıl, Mirzabeyoğlu’ndaki fikir kumaşını görür görmez, “İnşallah seni ben yetiştireceğim…” demişti. Bir cemiyet adamı olarak Üstad’ın şahsına gösterilen ilgi, uzun yıllar boyunca büyük ölçüde “edebî şahsiyet”i etrafında belirirken, genç fikir adamı kimliğiyle Büyük Doğu Mimarı ile buluşan Mirzabeyoğlu, henüz hayattayken Üstad’a takdim ettiği İstikbal İslamındır, Bütün Fikrin Gerekliliği, Kültür Davamız adlı eserleriyle Üstad tarafından büyük bir heyecan, takdir ve iltifatla karşılanmıştı. Bu anlamda okur, İbda Külliyatı’nın kurduğu düşünce dünyasında gezinirken adım adım Büyük Doğu’ya nüfuz ettiğini, potansiyelindeki ideal kıvılcımlarının tutuştuğunu, kabuğundan aşina olduğu meseleleri özünden kavramaya başladığını, Şems-i Tebrizî’nin ifadesiyle, “Bir şahsiyetin davasını anlamak için mânâsını, mânasını anlamak için davasını bilmek isterim…” düsturundan pay sahibi olarak öz şahsiyetini yeniden inşaya başladığının şuuruna varacak ve şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinde de değişimini (keyfiyet farkını) yaşarken, Büyük Doğu-İbda’nın hediye ettiği “idrak zevki”yle dolacaktır. Bu idrak, derinliğine inanış, hissediş ve ifade çetinliğini aşma bakımından Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle “zevken idrak” müessesesi olarak açıklanmıştır. Anlayarak yaşayanlar için gerçek ve derin müminin oluş prensiplerini ve idrak ölçülerini yerli yerinde aydınlığa kavuşturan “mümin feraseti”nin tanımı... “Yeni Nizam-Yeni İnsan-Yeni Yurt” davasının üstün yorumu halinde bu külliyat, eserler boyu insan hassasiyetinin yanaştığı her hadisede, külliyat çapında belli başlı terkiplerle müthiş bir “kıvam” belirtmektedir. Her bir terkip, bahse mevzu meselelere el atışta filizlenmesi beklenen eser çekirdeği barındırdığı gibi, anlayana müthiş özgüven kazandırıcı keyfiyettedir. Büyük Doğu ve İbda külliyatları, dünya çapında insanî oluş ıstırabını izaha kavuştururken, öteden beri aydın topluluğuna şu tavsiyede bulunmuştur: Yeniçağın önüne getirdiği her ideoloji ve hadise karşısında, bu külliyattan pay sahibi olmaksızın meselelerin üstesinden gelinemeyeceği bilinmelidir. Mirzabeyoğlu, cezaevinden tahliye olduktan sonra aynı masada buluştuğu bazı yazar, araştırmacı, gazeteci, kanaat önderlerine şu hitapta bulunmuştu: “Hepinizin haysiyeti için hapis yattım…” Her şeyden önce onun bu muazzam kahramanlığı ve alicenaplığı unutulmamalıdır. Gençliğe, yeni nesillere daima hatırlatılmalı, tanıtılmalı, eserleri tavsiye edilmelidir. O, yurdumuza, bölgemize ve tüm İslâm âlemine mal edilmesi gereken “köprübaşı” bir şahsiyettir. Önümüzdeki yıllarda insanımızın karşılaşacağı her türlü hadiseye hazırlıklı olmak bakımından, İbda’nın teklif ettiği sistem fikri ihmal edilmeksizin hareket edilmelidir. Bu dava, Allah Resulü’nün davası olarak ilân edildiğine göre, hiçbir dönemde temsil plânının başıboş bırakılamayacağı akılda tutulmalı, Türkiye merkezli İslâm sancağını dik tutma ukdesinden tek gencimiz mahrum bırakılmamalıdır. Davanın telkin vasıtaları, tüm unsurlarıyla nakşedilmeye hazır, bütün kurum ve kuruluşlar arasında canlı ve kesintisiz faal olmalıdır. Anladığım kadarıyla bu davaya mensup olmanın gerekliliği odur ki, “gerekeni gerektiği yerde yapma” şuurunu Mirzabeyoğlu, elimizdeki İbda Külliyatı ile en güzel, en estetik biçimiyle ifadeye kavuşturmuştur. Üstad Necip Fazıl, “Benim biricik korkum, Salih’imin ademe mahkûm edilmesidir” demişti. Onun vefatını takip eden yıllarda Müslümanlar şiddetli saldırılara maruz kalmaya devam ederken “Müslümanlar dik durun, karşınızda leşler var” ihtarında bulunan Mirzabeyoğlu’nun İslâm davasını fikir ve aksiyon plânında devralışı, Üstad’ın son yazılarında açıkça takdim edilmişti.(Bkz; Raporlar) Akıncı Güç Dergisi kadrosuyla İslâm gençliğinin aksiyonunu “Akıncı” ismiyle ete kemiğe büründüren Mirzabeyoğlu, mensup olduğu 68 kuşağı dışında, halen yaşayan birçok siyasi isim tarafından da yakından takip edilmiş müstesna şahsiyetti. İki dönem halinde çıkan Gölge Dergisi’nde ise, dönemin Müslüman gençliğini Büyük Doğu fikir teknesinde yoğurma çabasını sürdürmüş, her türlü risk ve tehlikeyi göze almaktan yılmayan, üstün mücadele kültürüyle gözü kara iman fedailiğini örnekleştirmişti. Mirzabeyoğlu anlatmakla bitmeyecek “derya” bir şahsiyet… Onun ilim, fikir, şiir, edebiyat, sanat ve hikemiyat bahisleri etrafında, insanımıza olağanüstü şartlar altında örgüleştirip sunduğu İbda Külliyatı’nı, “başlangıç” sayılabilecek bazı eser isimleriyle sıralayıp kıymetli okurlarıyla başbaşa bırakalım; Yaşamayı Deneme… Gölgeler… Necip Fazıl’la Başbaşa… Damlaya Damlaya… İdeolocya ve İhtilâl… İbda Diyalektiği… İslâm’a Muhatap Anlayış… Telegram… Dil ve Anlayış… Münşeat… Baran Dergisi 696.Sayı

Tarkovski'nin Kadına Bakışı

Yönetmen Andrei Tarkovski sıradan bir adam değil. Filmlerini seyrederken, Rus romanlarını okuyormuş gibi hissediyor insan. Tarkovski, Aleksandır Puşkin ve Lev Tolstoy'dan istifade etmiş. Filmdeki poetik ahenkle dünyaya bakışına dair birkaç ipucu yakalayabilir seyircisi. Tarkovski'nin neşeli insanlara tahammülü yoktur, senaryoları "yakıcı gerçekler" üzerine kuruludur. Zaten kendisi de, "Neşeli insanlar beni yanıltır, kanaatimce neş'e insanın ancak çevresini ve içinde yaşadığımız şartları kavramamasından kaynaklanıyor." diyor. Tarkovski Rus sinemasına sadece hâdise örgüsünde farklı bir veçhe, kurgu, resim ve sair şeyler katmadı, muhakkak Rus fikir ve sanatının birikimlerini de elinden geldiğince oraya aktardı. Mesela Nostalji filminde başroldeki şair, memleketine hasretmiş gibi gözükse de işin aslı o kadar basit değildir: "Başrol giderilmesi imkânsız bir hasretin hastasıdır... Neyi özler? Gerçeği, gerçek hayatı özler." Yönetmene göre dünyaya mutlu olmaya gelmedik. Tarkovski, 1984 yılında çekilen bir belgeselde, mutluluk hakkındaki düşüncelerini paylaşırken, "mutlu" kelimesinin gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Ona göre, dünya mutlu olabileceğimiz bir yer değil, savaşmak ve mücadele etmek için buradayız. İçimizde hem iyilik, hem de kötülük mevcut, insanın mücadelesi buymuş... Kadına Dair Kasım 1983'te gazeteci, psikiyatrist İrene Brezna, yönetmenle bir mülakat yapmış: Brezna: "Filmlerinizi ruhumun derinliğinde duyuyorum; hâdiselere bakışınız da bana yabancı değil... Ancak, kadın olarak filmlerinizde kendimi göremiyorum. Eserlerinizde kadın klasik bir rol oynuyor, siz yalnız erkeğin dünyasını yansıtıyorsunuz; ve erkeğin bakış açısından, kadın sadece bilmece... Seven, erkeğini anlayan ve bütün varoluşu ancak erkekle ilişkisinde beliren bir kadın var filmlerinizde." Tarkovski ise şu cevabı veriyor: "Bu mevzuyu hiç düşünmedim; 'kadının iç dünyasını' demek istiyorum... Kadına, kendine has bir iç dünya sunmak çok güç, bunu yapmak da istemiyorum. Kadının bir iç dünyası var; ama kanaatimce kadının iç dünyası, birlikte yaşadığı erkeğe sıkı sıkıya bağlı. Bence, kadının yalnız olması hiç de tabiî bir durum değil... Birlikte yaşadığınız erkekten, hayatınızı sizinkine bağımlı kılmasını mı istiyorsunuz?" Yine Brezna: "Hiç de değil... Ben kendi dünyamı yaşayayım, erkek kendi dünyasını yaşasın!" Yönetmen: "Bu mümkün değil; çünkü kadın ve erkek kendi dünyalarını yaşarlarsa, onları bağlayan hiçbir şey kalmaz... Kadın ve erkeğin iç dünyalarının müşterek bir dünya oluşturmaları gerekir; eğer bu olmazsa, kadın ve erkeğin beraberliği mutsuz, uyumsuz ve giderek ölmeye mâhkumdur... Bir kadının erkeğini değiştirmesi bana çok garip geliyor; önemli olan onun kaç erkeğin karısı olması değil, önemli olan bir ilke... Kadın, bu ilişkileri ve bu evlilikleri bir hastalık gibi çeker; yani, kadın bir hastalığa tutuluyor, sonra diğerine, sonra yine bir diğerine... Sevgi öylesine bütün bir duygudur ki, bir kere daha tekrarlanması imkânsızdır; ne durumda olursa olsun imkânsızdır... Kadın bu duyguyu tekrarlayabiliyorsa, o zaman sevgi onun için mânâsız demektir.” Brezna: “Kadının tabiatını bildiğiniz kanaatinde misiniz?” Tarkovski: “Bu mevzuda bir düşüncem var, tıpkı sizin gibi!” Brezna: “Ama ben kadın olarak kendimi derinliğimden tanıyabiliyorum...” Tarkovski: “İnsanın hükme varabileceği en zor vakıa kendisidir... Kendi dünyasını koruyabilme çabası gösteren kadınlara şaşırıyorum; bence kadın olmanın mânâsı, kadınca sevginin kabiliyeti ve onun fedakârlığında yatar... Kadının büyüklüğü de bu; ve böyle kadınlara saygı duyuyorum... Böyle kadınlar da tanıyorum.” Honore de Balzak'a göre de, "Kadının vicdanı dipsiz uçurum gibidir." Filvaki kadın erkeksiz, erkek de kadınsız olur mu hiç? Röportajdaki ifadeleri göz önünde bulundurup, kadınların günümüzdeki ahvâlini bir düşünecek olursak haklı bulmaz mıyız yönetmeni? Bütün hikâye, roman, filmlerde kadın ya birinci yahut ikinci başroldür. İhtimal ki, asırlardır soruluyordur şu: Erkekler kadınları anlar mı? Ben de soruyorum erkeksiz kadın, kendini anlar mı? Baran Dergisi 695.Sayı

Garip Bir Vakanın Otopsisi!

13 ve 14 Nisan 2020 tarihlerinde Niğde ve Ankara güzergahında Fazıl Duygun’un kişinin Ankara terör savcısına gönderilen bir ihbar üzerinden gözaltına alınma hadisesi, "yılanın başını küçükken ezeceksin!" diyen ata sözünü hatırlattığı gibi, yılana karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de hatırlatıyor.  Gelecek Partisi yöneticisi Selçuk Özdağ ve avukatının aynı anda sosyal medyadan yaptıkları açıklamaları dolayısıyla (her ne kadar tevil etmeye kalkışmış olsalar da) ikisinin ihbarı ile Fazıl Duygun'un gözaltına alındığı şimdilik bilinen bir gerçek; avukat Harun Akdere'nin hadiseye müdahil olmasının tek nedeni "İBDA-C, Salih Mirzabeyoğlu" iddiası ve yaptığı açıklamadan biliyoruz ki, kendisi de suç duyurusunda bulunmuştur ve o ihbarcının kim olduğunun ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Bu sebeple şu veya bunun üzerinde durmuyoruz, isnat üzerinde duruyoruz.  Şunu da hemen ilave edelim, Salih Mirzabeyoğlu için "terörist" ifadesinin kullanılması, Gelecek Partisi idarecisinin bunu bahsetmesi, parti başkanı Ahmet Davutoğlu'nun Mirzabeyoğlu hakkında onca söylediği ifadelere, açıklamalara da zıttır.  Yine ilave edelim, Ak Parti genel başkan yardımcısı Hayati Yazıcı'nın hanımının attığı ve FD'un gözaltına alınması ile ilgili olduğu iddia edilen Twitler de, Salih Mirzabeyoğlu için "terörist" demeye varacak kadar husumet taşır mı bilemiyoruz; bildiğimiz tek şey gerek S. Özdağ gerek H. Yazıcı hakkında FD'un birtakım iddiaları ortaya attığı, o kadar.  Ak Parti'nin içinde BİZİM için "terörist bunlar" diyen, hem de tepelere yakın bazı irtibat ve iltisaklı kişilerin varlığını biliyoruz, Hayati Yazıcı'nın geçmişten gelen ve bir anlık da olsa İBDA ile olan "irtibatı", böyle ithamlarda bulunmasını engeller diye düşünüyoruz. Nereden bakarsanız bakın, o ihbarı yapanın ortaya çıkarılması her açıdan önemli kısaca: İtham edeceksek bile birilerini, ortada olan ihbarcının kimliği üzerinden itham etmeliyiz! * FD'un şimdi durduğu yer itibariyle bu iki siyasetçi hakkında yaptığı ithamlar, kendisini bağlar, zerre kadar ilgilenmiyoruz. Hadiseyle ilgilenmemizin sebebi İBDA'ya aptalca, ahmakça bulaşma. Şehit Mirzabeyoğlu hakkında açılan "örgüt kurucusu" olduğu isnatlı dava, uzun uğraşlardan sonra yeniden yargılama konusu olmuş ve beraat ile neticelenmiş, temyizde de onaylanınca hukuken ortada ne örgüt ne lideri kalmıştır.  Eğer yeniden İBDA-C'yi terörle ilişkilendirmeye kalkışacaksanız, ki mahkeme kararı bunu da engeller; Kurucu'nun "İBDA-C tanımı" sebebiyle, velev ki yine açacaksanız, önce yeni "lider" bulun, sonra "terörist eylem" bulun, ondan sonra "gülmezler değil mi bize?" diye çıkmaz ayın son çarşambasına kadar düşünün, ona göre hareket edin!  * Gelelim şu n'idüğü belirsiz "terör" lafına!  Eski dilde bunun karşılığı "tedhiş" idi. Dehşete düşürmek, korku salmak manalarına gelir bu kelime ve tabiatı gereği bu faaliyet, ister dil ister alet ile olsun, farkı yoktur. İster suratına karşı dehşet ve korku salıcı ifade kullanırsın, ister elindeki aleti hiç konuşmadan veya konuşarak göstererek, kullanarak bunu gerçekleştirirsin, maksat aynı ise, olan tedhiş'tir, kabaca. Bu kavram, "olanı" karşılamaktadır.  Modern devlet değil, iki kutuplu dünyanın görünür çatışmacı yüzü ortadan kalktıktan ve ortada fol yok yumurta yokken bu iki kutup da "düşman=fundamentalistler!" dedikten sonra yeni bir kavram "enternasyonal" olarak her tarafta ortaya çıktı: Terör!   [Yeri geldi. Heinrich Alfred Kissinger'in Amerikan gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan koronavirüsu ve neticeleri ile alakalı makalesinden sonra bu da değişmiştir. Artık fail-fert terörist yanında "terörist devlet" tanımı da çıkacaktır ve bu "haydut devlet" tanımı gibi değildir, daha kapsamlıdır. Bir görünmez mahluk yüzünden tüm çirkinliği ve barbarlığı ortaya çıkan kurdukları sistemin aldığı darbenin "kışkırtıcı" tarafını görmüş ve sert tedbirler gerekliliği (Aydınlanmanın kazanımları... Modern devletin faydaları" lakırdısı) üzerinde durmuştur Kissinger. Para basma ve vergi artırımı ile bu serginin devam etmesi, iç huzursuzluğu arttırdığı gibi, 5'li Sistemi de rahatsız edecektir; her devletin kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacağı bir dönemde Kissinger uyarı yapmıştır.]    Daha önceden savunmasını "dışarıdan gelecek tehlikeye" karşı düzenleyen devletler, bu tanımla birlikte evvelden ilgili mevzuatlarında olan suç maddeleri ile cezalandırdıkları fiilleri bu sefer "enternasyonal terör" kavramı içine alarak ve hususi bir müeyyide uydurarak cezaya tabi tuttular. Tek bir merkezden yayılan bu kavram ile devletler düşmanı dışarıda değil içeride arama sürecine girdi ve mevcut dünya düzeni ile "entegrasyonu" sağlanmış devlet veya uydu devletler görünürde kendilerini koruyor kılıfı ile, sistemin duvarında bir tuğla olmaktan başka bir hususiyeti olmadığından aslında, sistem karşıtı her hareket ve söz "terör" kavramı içine alınıp cezalandırıldı. Yahut başka yollara tevessül etmesi "sağlanıp" hamaset ile besledikleri milletlerin gözünde aşağı seviyelere itmeye başladılar. "Terör" kavramı gerçekte terör getirdi!  Milletimiz arasında belki de "terör- terörist" yaftası boynuna asılmış ilk fikri hareketi olan İBDA’nın bağlıları olarak bu yaftanın asılmasını kaale almadığımız malumdur. Bunun hukukî ve siyasi tarafı üzerinde ise "birer terörist olarak" devamlı durduk ve sakıncalarını anlattık, yazdık.  Bugün BİZE kim "terörist" dedi ise hepsinin üstelik bayağı, yüz kızartıcı suçlar bağlamıyla "terörist" ilan edilmesini de gördük, Allah'a hamd olsun. Bu durumdan sevinmiyor, üzülmüyoruz da; böyle olacağı çok açık bir süreçken, küçük menfaatler için üzerinde durmayarak kendi boyunlarına "terör-terörist" yaftası asılmasına tabiatıyla izin verdiklerini görüyor, kendi seviyesizlikleri ile başbaşa bırakıyoruz. Terörle Mücadele Kanunu orada durduğu müddetçe, başkasına o yaftanın asılmasına izin verenler, yarın boyunlarında aynısını göreceklerdir, hatta gördüler bile!  Mirzabeyoğlu, çok önceden "terörist" kavramı yerine "ASİ" kavramını teklif etmişti. Bu "enternasyonal" olmaktan çıkma ve sözü edilen "yerli ve milli" kalıbına uygun bir hukuk nizamlaması ve düzenlemesini getirecekti. Aynı şekilde, ülke içinde tedhiş faaliyeti yapanlar olursa, kendi şartları içinde kendi kanunlarımız ile cezalandırmak demekti. Sistemin "hukukî denetleyicisi" BM ve Avrupa Birliği'nden ayrı, onun tahakkümünden uzaklaşmış, hataları olursa kendi içinde çözüm bulan bir dişli olacaktı; BM ve Avrupa Birliği'nin içi tezatlarla dolu ve başvurana göre değişen kararları ile Mirzabeyoğlu'nun "demokrasi için zorlama" dediği, devleti kendi iç çatışma, siyasi kutuplaşma girdabına sokarak "ehlileştirme" ve sistemden uzaklaşmasına izin vermeme faaliyetinden de kesinkes ayrılma yolu olacaktı.  Teklif halen geçerli. Üstelik Covid-19 mahluku sebebiyle sistem zora düşmüş ve zor kullanma eğilimine girmişken, devletler kendi başlarının çaresine bakmanın alttan alta yolunu bulmaya çalışırken, değişimin tam zamanıdır.  Peki bunu yapabilirler mi?  Sosyal medyanın belirli bir gücü olduğunu inkar mümkün değil. Koronavirüs sebebiyle İstanbul özelinde Ak Parti çevresinin malum belediye başkanı hakkında yaptığı propaganda tarzına bakılırsa, ki birkaç farklı ekibin farklı çalışmaları, bu propaganda şeklinin İstanbul'u tekrar geri alamamalarından başka bir neticesi olacağını tahmin etmiyoruz. Zaten kutuplaşmış bir seçmen kitlesi içinde sadece kendi kitlesinin "ergenlerine" hitap eden ve "baygetiren", niçin kaybettiklerinin hiç farkında olmadıklarını alenen gösteren bu ekipler, acıdır ki, seçim işlerine karışmanın yanında parti politikasına da müdahil olan ekiptir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa isteği, istifanın uzun bir fasıla sonunda reddedildiğinin açıklanması, ardından Ak Parti idarecilerinin sosyal medyada birbirine girmesi ve tüm bu olanlar arasında yazımıza mevzu olan mezkur hâdise! Sorunun cevabı belli aslında. Bu ekibin o tanımı değiştirecek zekâ seviyesi yok. Eğer bu kafayla giderlerse hepsinin boynuna “terörist” yaftası muhtemelen kısa gelecekte asılmış olabilir. Tüm bunların içinde ekipler savaşı arasında kalmış ve gerçekten de bir şeyleri samimi olarak yapmaya çalışan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a üzülürüm. Ve hala onun ortaya koyacağı tavır ile tüm bunların hal yoluna gireceğine de inanıyoruz.  Bizden söylemesi...  Baran Dergisi 694.Sayı

“Biz Bize Yeteriz”

Dinle ey soysuz! Seni tanıyoruz! Sen bu ülke insanına işgal ordularının bile yapamadığını yapmaya kalkışmış bir soydan geliyorsun! Sen Fransız İşgal Kuvvetleri Komutanı d'Esperey'i Galatasay Lisesi Bahçesi'nde çiçeklerle karşılayan Müdür Salih Arif'in, okulun camlarından alkış tutan köle ruhluların, Şişli ve Bebek’in bugünkü Emek Sineması'nın olduğu yerde düzenlenen İşgal Balosu'na katılan ismi Türk, ruhu ve zihni müstemleke hainlerinin, Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore romanında anlattığı işgalci subaylarla dans yarışına girenlerin, onların yatağına giren Leyla tipinin, işgalcilerin dümdüz edip futbol sahasına dönüştürdüğü Topçu Şehitliği'nde işgalcilerle top yavurlayan şerefsizlerin çocuğusun... Seni tanıyoruz; Sen mübadeleyle gelmiş Sabetayist dönmelerin sulbündensin. Seni tanıyoruz; Sen zihni Batı müstemlekesi, ülkemizi işgal eden Batı’nın içimizdeki ajanısın. Seni tanıyoruz; Sen bu ülkede çöreklendiğin topraklarla, makam ve mevkilerle Anadolu insanına tepeden bakan leş kargasısın. Sen, “bilim” derken hayatta bilime zırnık katkısı olmamış bir taklitçi maymunsun. Sen Batı’nın kıç yalayıcısı olmuş, Batı’nın bilim ve teknolojisine tapan, yaşam tarzına, ahlâksızlığına, sefihliğine kul olmuş, bununla kişilik ispatında bir soytarısın. Sen meyhane masalarında ağzını şapırdatarak rakı-meze hazcılığının önde gideni gerizekâlı ayyaş numunesisin. Sen, “ben dine karşı değilim” -aslında diğer dinlerle problemin yok bunu biliyoruz- derken iliklerine kadar İslam nefretiyle dolu sahtekârsın. Sen bu ülkede hey şey olsun; fahişelik, cinsi sapıklık, kumar olsun ama asla İslam’a dair hiçbir şey olmasın diyensin. Sen eşitlikten bahsederken kendini ayrıcalıklı gören çukursun. Sen bilmediğin her konuda ahkâm kesmekten, her konuda yorum yapmaktan geri durmayan herbokolog bir echelsin… Milletin senin gittiğin yere gitmesi, senin semtinden geçmesi, senin imkânlarını kullanması seni müthiş rahatsız eder; biliyoruz. Sen antiemperyalistlikten dem vururken CIA direktörlerinden Henry Barkey'in organize ettiği FETÖ darbesinde tankları alkışlayan şerefsizsin. Sen ABD Türkiye'ye müdahale etsin diyen fahişe ruhlusun. Sen Avrupalıya bu ülkeyi şikayet eden yaltakçısın. Sen  “Türkiye DAEŞ yardım ediyor!” diye bağırıp, işgal ordularını Türkiye’ye çağıran pislik, aynı zamanda ordumuz operasyon düzenleyip 3500 DAEŞ'liyi leş haline getirince “Suriye'de ne işimiz var?” diye zıplatılansın.. Sen gidip gebertilen teröristin cenazesine katılan, ardından barış palavrası atan iki yüzlüsün. Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı, Barış Pınarı harekâtlarına karşı çıkıp, ABD size yedirmez diye elini ovuşturan ama biz ABD'ye yedirmeyince kuduzlaşansın. Sen İdlip'ten şehit haberi gelince sevinensin. Şehit kanları üzerinden manipülasyon yapansın. Sureti haktan görünüp "Şimdi ne yapabileceksiniz? Karşınızda Rusya var, hava savunma sistemleri var! Uçak bile kaldıracak durumda değilsiniz!" diye devlet olarak aciz kalmamızı isteyensin. Kahraman Türk Ordusu yerli silahlarıyla, ekipmanlarıyla Suriye güçlerini, Rusya'nın kurduğu hava savunma sistemlerini tarumar edince, iğrenerek havlayansın. Sen bugüne kadar, Esad’ın fosfor bombalarından kaçan masum insanları “Geri gönderin, niye alıyorsunuz?” diye yırtınırken, bugün kapılar açılınca senin yaptığını yapan Batı’nın taşralı hayranısın. Ülkeye korona virüsü gelmedi diye nöbet geçiren, yalan yanlış haberlerle ülkeyi virüs sarmış gibi gösteren iki ayaklı mikropsun. Devlet her türlü tedbiri alıp ciddi biçimde virüsle mücadeleye başlayınca dezenformasyon yapan, halkın moralini bozmaya, umudunu kırmaya kalkışan hainsin. Ekonomi batsın ritüeli yapan, ekonomik paket açıklanınca yine sara nöbetine tutulup tepinensin. Dün şehir hastaneleri projelerini eleştirirken bugün hastaneler yetersiz diye bağıransın. “Devlet ekonomik olarak halka hizmet edemesin, kaos olsun” diye beklerken devlet, “Maaşını kardeşinle paylaş, bu zor günlerde kardeşine sahip çık" kampanyası başlatınca yaralı domuza dönüp saldırıya geçensin. Sen tam bir müptezelsin. Senin parana da kimsenin ihtiyacı yok. O çağrı kardeşlik hukukunu bilenlere, inananlara yapıldı. Senin gibi devşirme tohumu hariciye himayesinde ülkeye sızan batının içimizdeki uzantılarına yapılmadı. Çanağının başında çanağına sahip çık o sana yeter; benim devletime desteğimden sana ne soysuz? Tayyar Tercan kardeşimin yazdığı nefis yazıdan alıntıladığım kısım, sana son sözümdür ey soysuz! Ne coğrafyamızda kırılan bir mazluma el uzattınız, ne milletin derdiyle dertlendiniz. Siz hiç bizimle biz olmadınız! Sizden iyi bir şey beklemiyoruz. Sizden hiçbir şey beklemiyor bu millet. #bizbizeyeteriz Ama birliğimizi bozmanıza, ülkemizi emperyalist haçlıların kuklası haline getirmenize, inancımıza saldırmanıza, iğrenç yaşam tarzınızı dayatmanıza, bu toprakların nimetini yiyip bu topraklara ihanet etmenize de seyirci kalmayacağız. Artık böyle bir dünya yok. Ya sevdiğiniz ülkelere defolun yahut bu milletin inancına, değerlerine ve iradesine ebedî saygı gösterin. Ve kesin sesinizi. Sizden bir şey isteyen de, bekleyen de, uman da yok. Sizi ilgilendiren bir durum da yok! #bizbizeyeteriz. Baran Dergisi 691.Sayı