Yazarlar
Tüm Yazarlar
Dünya Düzeninin Çıpası Nükleer Silahlar

Geçtiğimiz hafta, Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan’dan “Dünya Beşten Büyüktür” çapında bir çıkış daha geldi. Sivas’ta, Orta Anadolu Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşmada Erdoğan, “Birlerinin elinde nükleer başlıklı füze var, bir tane iki tane değil… Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın! Ben bunu kabul etmiyorum. Biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz…” dedi.  “Dünya Beşten Büyüktür” çapında bir açıklama olduğunu söylüyoruz, çünkü Soğuk Savaş dönemi ve SSCB’nin yıkılmasından bugüne dek geçen zaman zarfında, nükleer silahların yayılmasının engellenmesi, müesses dünya düzeninin başat aktörlerinin tayin edilmesi ve ardından bu oligarşik düzenin muhafaza edilmesi noktasında hep önemli bir faktör olagelmiştir. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’den müteşekkil olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinin belirlenmesi ve düzenin bugüne kadar korunması noktasında nükleer silahlar belirleyici bir rol üstlenmiştir. Kuzey Kore’ye nükleer başlık ve balistik füze imâl ettikten sonra uygulanan siyasî tecrit ve ambargoları görüyoruz. Keza İran’ın uranyum zenginleştirme bahanesiyle maruz bırakıldığı ambargoları da… Dünyada Gündem, Türkiye’de Sümen Altı Yani bu nükleer silah mevzuu pek de şaka kaldırır cinsten değil. Erdoğan’ın “Nükleer silahlar için çalışıyoruz” dediği konuşması bu sebeble dünya gündeminde ciddi bir yer işgâl etti. Reuters, Euronews, Deutsche Welle, BBC, Sputnik, Amerikan Bloomberg, İngiltere’de yayın yapan Times of Israel, Newsweek, AFP ve Fox News Erdoğan’ın bu konuşmasıyla alâkalı haber yaptığı gibi, bunların birçoğu “uzman”lara başvurmak suretiyle Cumhurbaşkanı’nın yapmış olduğu açıklamanın ne kadar gerçekçi olup olmadığını soruşturmaya başladı. Bilhassa Türkçe yayın yapan yabancı haber organlarında çalışan devşirmeler, nükleer silahlanmayla alâkalı Erdoğan’ı karalar mahiyetteki yorum ve analizlerini Batı dünyası ile paylaştılar. Peki, Türkiye’deki medya bu konuyu ne kadar gündem etti dersiniz? Havuz medyası falan dedikleri yayın organları da dâhil olmak üzere Erdoğan’ın bu açıklaması tek bir gazetede bile ana manşet olmadı. Bu açıklamayı yalnız dört gazete okurlarına birinci sayfasında ancak spot seviyesinde duyurdu. Diğer gazetelerin hiçbirinin birinci sayfasında bu açıklamalar yer bulmadı. Yani dünya düzeninin kendisine çıpa olarak seçtiği nükleer silahlanmanın sınırlandırılmasını eleştiren ve Türkiye’nin bu yönde çalışmaları olduğunu ifâde eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yapmış olduğu açıklama bütün dünyada gündem olurken, memlekette yayınlanan gazetelerde manşet bile olmadı. Burada tabiî iki ihtimal söz konusu. Birincisi Türkiye’de faaliyet gösteren gazete ve medya kuruluşları dünya düzeninin gerçeklerine yabancı, ikincisiyse Erdoğan’ın açıklamalarını kaale almıyorlar. Bu seçeneklerden hangisi gerçek olursa olsun, iktidarın şapkasını önüne koyup bir düşünmesi gerekiyor. Öyle ya, senelerdir bu mübtezelleri “aydın” diye besleyen, şişiren ve milletin önüne çıkartan onlar. Bir diğer hususa da burada dikkat çekmekte fayda var. Erdoğan, nükleer silah ile alâkalı yapmış olduğu konuşmasında İsrail’in elindeki nükleer silahlardan bahsettikten hemen sonra cümlesini “Biz şu ânda çalışmamızı yürütüyoruz” diye bitiriyor ve ardından S-400’ü misâl olarak veriyor. Cumhurbaşkanlığı’nın resmî web sitesinde ise bu konuşmanın şu şekilde metne dönüştürüldüğünü görüyoruz:  “… Bize de ne diyorlar? Sakın ha sen yapma. Ve yanı başımızda İsrail, var mı? Var ve bütün her şeyiyle onunla korkutuyor. Değerli Kardeşlerim, Biz şunda çalışmamızı yürütüyoruz. Bakın bir S-400 olayı oldu, kıyamet kopardılar, almayacaksın. Niye almayacağız? Adı üzerinde, S-400 nedir? ...” Oysa ki bu konuşmanın arasında geçen “Değerli kardeşlerim” ifâdesi iki cümle arasında geçiş yapmak için kullanılmıyor. “Çalışmamızı sürdürüyoruz” ifâdesinin bağlamı da S-400’le alâkalı değil, nükleer silahlanma ile alâkalı. Hâl böyle iken gerçekten de merak etmiyor değiliz, bu sefil hokkabazlıkları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Erdoğan’ın bilgisi dâhilinde mi, yoksa haricinde mi yapıyor? Havuz medyası gibi görmezden gelemeyeceğine göre bağlamından kopartmak yoluna mı gidiyor?  Bir Not:Erdoğan gibi vatandaşla sağlıklı bir şekilde iletişim kurmak noktasında son derece başarılı bir liderin, son yıllarda yaşadığı iletişim bozukluğunu, kendisini bir türlü ifâde edemiyor oluşunu gerçekten de ibretle izliyoruz.  Nükleer Silahların Yayılmasının Engellenmesi Anlaşması Nükleer silah mevzuna geri dönecek olursak… Türkiye’nin altında imzası olan nükleer silahlanma ile alâkalı iki farklı anlaşma var. İlki 1980’den beri Nükleer Silahların Yayılmasının Engellenmesi Anlaşması (NPT) ve ikincisi hangi maksadla olursa olsun tüm nükleer ateşlemeleri yasaklayan 1996 tarihli Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması. Amerika Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atmış, İkinci Dünya Savaşı yaşanmış ve bitmiş, Soğuk Savaş dönemine girilmiş ve 1980 itibariyle SSCB’nin dağılacağı ufukta netleşmiş. Tüm bu zaman zarfında, yani 1939 ile 1980 senesi arasındaki son derece hararetli geçen 41 yıllık zaman zarfında gündeme gelmeyen nükleer silahların sınırlandırılması, neredeyse herşey bittikten sonra gündeme gelmiş. Muhtemeldir ki bu anlaşmanın imzalanmasındaki en önemli saik, dağılması mukadder olan SSCB’den arta kalacak nükleer silahların ortadan kaldırılması ile alâkalıdır. SSCB dağıldıktan sonra elinde nükleer silah bulunan ülkeler, bu anlaşma çerçevesinde nükleer silahlardan arınma yoluna gitmişlerdir. Bununla beraber, 41 yıllık silahlanma rekabetinin yüksek maliyetlerinden artık kaçınmak da diğer bir saik olarak değerlendirilebilir. Tabiî tüm bunlarla beraber, dünya düzeninin mevcut statükosunu teminat altına almak.  Erdoğan’ın açıklamasıyla iltisaklı olarak bu anlaşmaya dikkat çekenlerin en sık başvurduğu argümanlardan biri de NPT imzalandığından beri ABD’nin %88 ve Rusya’nın ise %85 oranında nükleer silahlarını azalttığı ile alâkalı yayınlanan raporlar. Yani nükleer silahlanma yerine silahsızlanma söz konusu deniyor. Bunu argüman olarak kullanıyorlar; fakat bugün Amerika ve Rusya’nın elindeki nükleer silah teknolojisinin, eski nükleer silah teknolojisinden binlerce kat daha fazla tahrib gücü olduğundan kimse bahsetmiyor. Erdoğan’ın nükleer silah açıklamasına karşı çıkanların kullandığı diğer bir argüman ise Türkiye’nin NATO üyeliği ile alâkalı. NATO Parlamenter Asamblesi Savunma ve Güvenlik Komitesi’nin yanlışlıkla yayınladığı ve Belçika merkezli yayın yapan De Morgen Gazetesinin haberleştirdiğine göre, Türkiye’deki altı farklı askerî üste 50 nükleer silah bulunuyor. Bunlar diyorlar ki, Erdoğan NATO’ya güvenmiyor mu? Biz de merak ediyoruz, 15 Temmuz’da NATO’ya bağlı olarak görev yapan askerler Türkiye’de darbe girişiminde bulunurken, bunlardan bir kısmı NATO ile alâkalı misyonları dolayısıyla bulundukları yabancı ülkelere iltica ederken, NATO’nun Türkiye’deki üsleri FETÖ’cüler tarafından kullanılırken Türkiye’nin NATO’ya güvenmesini beklemek aptallık olmaz mı? Kumandan’ın Nükleer Silahlanmaya Bakışı Nükleer silahların sınırlandırılması için dünya düzeninin çıpası dedik. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Adalet Mutlak”a başlıklı konferansındaki konuşmasının, “çevrecilik”ten yola çıkarak nükleer silahlanma ile alâkalı bölümünde söyledikleri son derece önemli: “Şimdi meselâ bu nükleer vesaire şeylerin zararları görülmüş, yani bütün bunlar görülmüş, etmiş, falan ve adam orada nükleere karşı bir şey olmuş, yeşiller olmuş, filan... Şimdi bu buna karşı çıkarken haklı, haklı çıkarken bir de dünyanın koruculuğuna da soyunmuş, oluyor. Tamam, hepimiz beraberiz; ama şurada da yürüyen bir zaptiye var yâni... Yâni kendine öyle bir misyon edinmiş olanlar var. O da güzel, ona da bir şey demiyorum. Şimdi bizim mahkûmiyetimiz, misâl olarak söylüyorum ha bunu nükleer olmamasından dolayı, şimdi oradaki nükleerin, hani denizleri kirletmeyin vesaire diye kendi yurdundan başladı ya kavgaya, şimdi onlarda faydalıyken, bizde “nükleer kurulmasın” diye kavga yapıyor. Şimdi bir taraftan da bunlar emperyalizme karşı... Neyin emperyalizmine karşısın sen?.. Bunların hepimizin ortak derdi olması lâzım değil mi?... Şimdi burada şu şu şu devletin şeyi var da bizde niye yok?... İşte evrensel ilkeler falan, iyi tatlım da evrensel ilkelerin içine bunlar niye girmedi? Öyle değil mi?... Şimdi bu evrensel ilkeler palavrasını da bir tarafa bırakalım, “evrensel ilkeler” falan diye bir şey yok, burada hâkim olanın koymuş olduğu kurallar var! Uyarsan uyarsın, uymazsan uydururlar! Bu kuralların mânâsı da budur. Meselâ ben bunları ‘Başyücelik Devleti’nde de yazdım; demokrasi diye zorlama diyorum... Ya adam dünyanın öbür ucundan tanklarıyla uçaklarıyla geliyor, bu adamı demokrat yapacak...  Şimdi, ‘Yeni Dünya Düzeni’ kurulacaksa, biz de diyoruz ki buradan baslasın...” *** Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kurulu kürsüsünden “Dünya Beşten Büyüktür” demişti ve bu konuda çeşitli adımlar atmaya başlamıştı. Şimdi anladığımız, “Dünya Beşten Büyüktür” fikrini aksiyon planına dökecek adımlar atmaya çalışıyor; fakat görünen o ki başta yakın çevresi olmak üzere siyasî kadrosu, medyası tarafından bu konu görmezden gelinmeye çalışılıyor.  Türkiye’de iktidarın önünde dört yıllık bir dönem olması, iktidar çevrelerince dört yıllık bir icraat dönemi olarak değil de, “memleketi yağma ve talan edebilmek için önümüzde hepi topu dört yıl kaldı şeklinde” idrak edildiği için böyle meseleler olabildiğince gündemden uzak tutulmaya çalışılıyor. Bilhassa belediye seçimlerinden sonra partinin kan kaybettiğini gören senelerdir iktidardan nemalanan akbabalar için vaziyet ne yazık ki böyle. Belediyedeki memurdan istihbaratçısına, hakiminden savcısına ve siyasetçisinden “aydın”ına kadar herkesin gırtlak ile tuvalet arası bir denklem içinde yaşadığı ülkede, bu denklem gerekirse cebir yolu dahil bütün enstrümanlar kullanılarak bozulmadığı sürece bu ve bunun gibi çıkışlar fantezi olmayı sürdürecektir.  Baran Dergisi 661. Sayı

Türkiye’nin ABD ile Devriye Atması Bir Hatadır

Katalonya’nın bağımsızlığı meselesi geçen sene çok tartışıldı. İspanya hükümeti buna engel olmak için bir takım yargılamalar yaptı. Önümüzdeki günlerde de Katalonya hükümet başkanı ayrılıkçı hareketi desteklediği için emre itaatsizlikten yargılanacak. Gördüğüm kadarıyla Katalanlara karşı İspanya’nın uyguladığı bu baskı, onlara propaganda yapabilme imkânı sağlıyor.  *** Haftanın diğer önemli haberlerinden birisi de Türkiye-Suriye sınırında, savaş bölgesinde yaşananlar. Türk ordusunun unsurları ile Amerikan kuvvetleri Suriye’nin kuzeyinde ortak devriye faaliyetlerine başladı. Yakın geçmişte iki ülke arasındaki ilişkilere baktığımızda bu son derece tuhaf görünüyor. Ümid ediyorum, bu faaliyet Türkiye’nin ve legal Türk hükümetinin menfaatlerine zarar verecek bir şekilde devam etmez. Bu bölgeden Türkiye’ye karşı saldırılar gerçekleştiriliyordu ve Türkiye’nin bu saldırıların durması adına operasyon yapması tabiî hakkı; fakat Suriye hükümetinin de bir takım hakları olduğunu unutmamak lâzım.  Filistin’in mukaddes topraklarının tamamen işgal edildiği, Filistin davasının bitirildiği bir süreci yaşıyoruz. Müslümanların, Hıristiyanların ve hatta Musevîlerin düşmanı olan Siyonistler saldırılarına devam ediyor. Filistin’i İsrail’in kontrolü altına aldılar. Bu durumu tersine çevirebilecek tek güç ise Türkiye. Türk halkının çoğunluğunun Filistin’in işgal altında olmasına razı gelemediğini biliyorum. Bugün Türkiye hariç diğer Müslüman ülkelerde ne yazık ki ajanlar iktidarda ve Türkiye’yi hedef alıyorlar. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile “müşterek menfaatler” çerçevesinde de olsa birlikte hareket etmesi bir hatadır. Neticede Kürtleri Türkiye’ye karşı provoke edip silahlandıran da, bölgede cihad eden gerçek Müslümanlara karşı ajanları vasıtasıyla operasyonlar yapan da ABD. Türkiye’nin ABD’ye güvenilmeyeceğini artık öğrenmiş olması gerekiyor. Türkiye, ABD ve NATO’ya karşı vatanperver bir tavırla hareket etmeli. Ayrıca Rusya da, Suriye rejiminin koruyucusu olarak Amerikan emperyalizmine karşı bölgede bulunuyor. Türkiye bundan önce yaptığı gibi Rusya ile de ilişkilerini devam ettirmeli.  Türkiye, son derece etkileyici bir maziye sahip. Osmanlı, dünya tarihinin gördüğü en muazzam imparatorluklardan birisiydi. Bünyesinde bir çok farklı etnik ve dinî unsuru barındırıyordu. Tüm bu unsurlara saygı gösteren politikalar üretiyordu. Fethettiği bölgelerde halka baskı uygulamıyordu. Bugün ABD’nin demokrasi ve insan hakları anlayışının bir palavradan ibaret olduğunu Osmanlı’ya bakarak rahatlıkla anlayabiliriz. Türkiye’nin, ABD tarafından manipüle edilen Kürtlere, Osmanlı anlayışıyla yaklaşması gerekiyor. ABD’de iktidarda Evanjelikler bulunuyor ve hükümet Siyonistler tarafından kontrol ediliyor. Bu devlet, kendi halkının haklarına dahî tecavüz eden bir devlet olarak Türkiye’ye de bir tezgâh kurdu. Türkiye, bu Siyonist tezgâha karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan öncülüğünde ayakta kalacaktır.  Uluslararası sistemin değişim emareleri her zamankinden daha güçlü belli oluyor. Türkiye ise bu değişimde önemli bir konumda. Dolayısıyla her türlü manipülasyona ve saldırıya karşı hazır olmalı. Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna geçmek isterken ABD’nin buna müsaade etmemesi birtakım problemler doğuracaktır. Ortak devriye meselesinde de tuzağa düşmemek için dikkatli olmalı.     08.09.2019 Baran Dergisi 661. Sayı

“Put Adam” (İngiliz Sarması Amerikan Dolması)

Minber Gazetesi 1 Kasım 1918’de İstanbul’da yayın hayatına başlar. 22 Aralık 1918’e kadar her gün yayınlanır. M. Kemal, Ali Fethi (Okyar) ile birlikte 51 sayı yayınlanan gazetenin ortakları arasında yer alır. Gazetenin ismini de o koyar. Gazetenin “Hatib” takma adıyla çıkan başyazılarının da M. Kemal’e ait olduğu söylenir.  Yayın hayatına başlayışının 17. gününde “M. Kemal Paşa ile bir mülakat” yayınlanır ve “İngilizlerden daha hayırhâh (iyiliksever) bir dost olamaz.” manşetiyle verilir.*  “- İngilizlere karşı perverdema ettiğiniz (beslediğiniz) hissiyat hakkında bazı malumatlar verir misiniz?” sorusuna: “-Bu harbte İngilizlerle Arıburnu, Anafarta ve Filistin cephelerinde karşı karşıya birçok muharebeler verdim. Ben bu muharebelere ve suret-i umûmiyede bu saydığım cephelerden başka cephelerde başka mıntıkalarda diğer milletlerle dahi verdiğim muharebelerde daima vatanın müdafaasından ibaret olan bir vazife-i asliye ifa ve bunun için askerlik hizmetimi tahattur etmiyorum. Binaenaleyh kalbimde buğz ve adâvet hissiyat yer bulmamıştır. İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklâline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında, yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah bir dost olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları pek tabiîdir.” (1) cevabını verir. İngilizleri “hayırhah bir dost!” olarak gören Mustafa Kamal, 1924 yılında gelecekte yapacaklarını şöyle anlatır: “İlk beş yılda inkılapları yaparız, ikinci beş yılda kendimizi dünyaya tanıtırız, üçüncü beş yılda da İngiliz Kralına yurdumuzu ziyaret ettiririz.” (2) der. Bu beyanatından da anlaşılacağı üzere, İngiliz Kralının ziyaretine özenle hazırlanır. *** Kesintisiz devrimler yapılır!  Halk, devrim kalıpları içerisine alınır. O kalıba uymayanlar uyacak vaziyete gelinceye kadar yontulur. Düşünceler bile denetim altına alınır. Rüyalarımıza giren kelimeler, lügatlerden bir bir temizlenir. Bu temizliğin adına da “dil devrimi” denir. Mustafa Kamal İsveç Veliaht Prensi Gustav Adolf’un şerefine Çankaya’da verdiği ziyafette “Öz Türkçe” bir konuşma yapar: “Altes Ruvayâl, bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurduuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız. İsveç, Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özençe değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar. Onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.” (3) “Her gezdiği yerlerde ruhlara hayat, vicdanlara nur veren büyük halaskâr” (4) olarak takdim edilen Atatürk; “Türk devletinin bir devri kapayıp yeni bir devri açan, millete medeniyet ve hayatı yolunda yeni bir şehrâh (büyük cadde) gösteren büyük Gazi, bu son nutkuyla inkılabın bizi götüreceği mesut hedefleri işaret etmiştir. Cumhuriyet hükümeti bize yalnız siyasi bir inkılap değil, asırlarca süren efsaneleri yıkan, yerine necat (kurtuluş) getiren bir inkılabı beraber getirmiştir.” (5)   Kurtuluş getirdiği iddia edilen inkılabın sonuçları üzerinde düşünmek gerek. Bugün Diyarbakır’da evlatlarının yolunu gözleyen Kürt annelerin feryadının kaynağında bu inkılaplar vardır. Önce bunu görmek lazım. Kemalist düşüncenin yonttuğu putlar meydanlarda görülen heykellerden ibaret suret verilen şekiller değildir. Onların kendilerine bile faydası yok. Asıl tehlike, insanların içine sindire sindire enjekte ettikleri zehrin yapısındadır. Bu zehri İngiliz sarmasıyla yedirdiler, içirdiler. Amerikan dolmasıyla avuttular!   İnsanımızın ve insanlığın kurtuluşu için sistem çapında kurtuluş yolunu gösteren tek hareket İBDA’dır. Bunun aksini iddia edenler varsa, ortaya koydukları fikir ne onu açıklasınlar. Bir hasta, eczaneye dalıp nasıl olsa bu ilaçların bir faydası vardır hesabı, en iyi ilaçları alsa ve kullansa mustarip olduğu dertten kurtulabilir mi? Doktor önce teşhis koyar, sonra tedaviye yönelik reçete yazar. O reçeteye uygun ilaçları dozajında kullanan hasta kurtulur! Bir hastalıkta bile böylesine hassas davranmak gerekirken Müslüman olması hesabıyla kurtuluş mücadelesi verdiğini söyleyenlerin reçetesi var mıdır? Yok. Yoksa, olmayan bir şeyin mücadelesi de verilmez.  Sadece “miş” gibi yapılır!  Dipnotlar 1-17 Kasım 1918 Minber Gazetesi 2-Genelkurmay Başkanlığı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yayını, İst. 1973 Raşit Mete 3-Haftalık Mecmua 28 Eylül 1925 (Kemal Salih’in yayınladığı mecmua) 4-Resimli Perşembe 12 Kasım 1925 (1 Kasım 1925’te “Gazi Paşa Mecliste tarihi nutuklarından altıncısını irad ediyor” haberi ile kapaktan verilen yorum. 5-Cumhuriyet Gazetesi 5 Ekim 1934 Baran Dergisi 661. Sayı

Dava Taşıyıcısı Gençlik

Anadolu ve gençlik… Gençlik ve Anadolu… Bu toprakların kokusuna aşina olan insanların yüreklerinde yer eden iki tabir. Anadolu nasırlı ellerle, kınalı saçlı ninelerin diyarı. Anadolu; alınları fikir çizgili, yürekleri derin ezgili dedelerin duasına mazhar yeri. Anadolu medeniyetler ocağı veliler bucağı. Anadolu Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan Asya’ya geçit yeri. Bu yer olmadan bu yere sahip çıkılmadan, ne Batı Doğu’yu ne de Doğu Batı’yı fethedebilir. Anadolu Haçlıların kutsal toprakları Kudüs’ü elde etmek için nal seslerinin uğultularında yol aldığı mekân. Anadolu aleme nizam vermek cehdiyle yanıp tutuşan mücahitlerin Batı’yı fethetmek ve dize getirmek için yurt edindikleri ocak. Gençlik ve Anadolu… Anadolu ve gençlik… Gençlik çocuğun geleceği, ihtiyarın geçmişi. Gençlik çocuk ile ihtiyar arasında tıpkı Anadolu gibi bir geçit yeri. Geçit yerlerinin yükü ağır olur. Rabbim kimseye kaldıramayacağı yükü vermez. Vermişse kaldırmalı ve varlık keşfinde meçhul alemi malum kılmalısın. Genç çocuğa tecrübe ve bilgisini aktarırken ihtiyarın tecrübe ve bilgilerinden faydalanmalı, çocuk genç ve ihtiyar arasında ideal birlik ve anlayışı sağlamalı. Aksi takdirde zincirin halkası kopar, tespih taneleri dağılır gider. Gençlik hazine. Hazineler kıymetli olur, kıymetler doğru yerlere harcanmalı.  Bir mütefekkir “Eğlence ve sefahata dalmış bir millet ihtiyarlamıştır.” der. Buradan mülhem eğlence ve sefahata dalmış birine genç denir mi? Asla. Eser ve çile ile yanıp tutuşan ihtiyara genç denmez mi? Elbette denir. Demek ki dikkat edeceğimiz husus gençlik yaşla sınırlı bir şey değil. Gençlik her şeyden ruhî bir durum. Kalıp edasını aşan bir anlayış.  Bütün dava adamlarının arzusu ve hayali davalarına bağlı ve sadık gençleri peşlerine takmak olmuştur. Davalarını layıkıyla anlayan gençleri gördüklerinde misyonlarını gerçekleştirdikleri inancını taşımışlardır. Dava gençlerle yürür ve büyür, dava gençlerle heyecan kazanır ve zafer edasına bürünür. O halde her hal ve şartta genç olmalı, yaramızı her an deşmeli ve tazelenmeliyiz. Allah Resûlü’nün çevresini saran sahabe kadrosunun hepsi bir gençtir. Bir büyüğün ifadesiyle biz onları görseydik bunlar deli mi, onlar bizi görselerdi bunlar Müslüman mı derlerdi. Siz bu deliyi kara sevdalıya çevirebilirsiniz.  Fikirden mahrum yumruk ehli olursan yıkarsın, yapmaya çare bulamazsın; yumruktan mahrum fikir ehli olursan çaresiz kalır, eşya ve hadiselere fikrini nakşedemezsin. Maddî ve manevî medeniyetini ortaya koyamazsın. Evet, genç olarak yumruk ve fikir arasında ilahi meşrepli nikahı kıymalı her ikisini bünyene sindirmelisin. Burada kiminde yumruk ağırlıklı fikir, kiminde fikir ağırlıklı yumruk olarak gözükmek ilahi takdir icabı. O yüzden genç su gibi bir keyfiyete sahip olmalı. An gelir buz kesilmeli, an gelir buhar olup uçmalı, an gelir sıvı gibi berrak akmalı. Yani kısacası gerektiği yerde gerekeni yapmalı. “Fikirse fikir, kavgaysa kavga!” demekten kaçınmadan meydan yerine dikilmeli. Vatanın iç ve dış düşmanlarla olabildiğince kuşatıldığı tarihin en hassas ve girift bir döneminde bunu yapmaya memuruz, buna mecburuz. Genç kardeşim! Motor gürültüleri, savaşlar, esrar ve eroin dalgaları, fuhuş ve sapıklık, iyi ve kötü değer yargılarının ismiyle unutulmaya başlandığı bir zaman diliminde “fikrin beş para etmez” bir değer hükmüne indirildiği dünya çapı mekanda, yeni bir fikir çağı doğurmaya gebe olmalısın. Gerçek milliyetçiliği, milletin fikirde zaafını görmekle başlayacağı bir dava olarak ele almak ve milliyetçilik adına kabuk ve posa enaniyetinden vazgeçmek ve kavim sevgisini “İslam olduktan sonra” şartıyla düsturlaştırmak; ilimde, fikirde, sanatta her şeyde peygamber ne dediyse gerçeğin ve toplamın onda olduğunu göstererek bu dallarda en üstünler arasında eser ve çilenle yer almalısın. Mademki varım o halde davam da vardır, anlayışı içerisinde yapman gerekenleri en hassas ve en dakik ölçülerle yapıp meydan yerinde izzet ve şerefle dikileceksin. Allah için buğz, Allah için aşk ölçüsüne uygun şekilde baş nefret kutbu ile baş muhabbet kutbunu tayin etmiş olarak tarihi lif lif ayıklayarak gerçek ve sahte kahramanları ortaya sereceksin. Hafızasını kaybetmiş bir insan nasıl gelecek karşısında çaresiz kalır, dost ve düşmanını tanıyamazsa tarihi hafızası düzelmeyen bir millet de istikbale dair ümitleri yeşertemez. Sağlam ve emin adımlarla ileriye dönük hamle gücünü gösteremez. Tarihini en doğru şekilde bilip öğrenmek, en büyük görev aşkın olmalı. Genç kardeşim! Yüce peygamber diyor ki: “Zaman kısalacak. Bir sene bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün gibi geçecek; bir günün geçmesi ise bir yaprağın yanması kadar çabuklaşacak, hiçbir şeyde bereket kalmayacak.”   Ahir zaman peygamberinin ahir zaman hadislerinden. Zamanın temposu öyle hızlı ki duygu, düşünce ve irademizin elimizden alındığı anlar silsilesini yaşıyoruz, sele kapılan bir saman çöpü gibi hissediyoruz kendimizi. Değerler geliyor, daha ısınamadan yepyeni değerlerle kuşatılıyoruz önceki değerleri yıkan. Neye inanacağımızı şaşırdık. Tüketecek ve öyle yaşayacaksın. Var olma sürecin ünlülerin rol aldığı reklamlardaki imaja göre belirleniyor.  İnsanın başlıca üç cihazı var; hazmi (yeme-içme) yani mideye bağlı, tenasül (cinsellik) cihazı karşı cinse meyil olma, dimağ (fikretme) cihazı ilim ve eser doğurma. Tarihin başlangıcından itibaren insan iki yol üzere hayatına yön verir, yaşar. Hazcılık ve fazilet. Hazcı öteleri kurcalamaktan vazgeçmiş bütün hesaplarını bu dünyada yapan, cinsî ve mide cihazını olanca cehdiyle çalıştırmaya çalışan sureten bir insan konumunda. Hazcının hedefinde dimağ cihazı mide ve cinsî cihazın çalışması için görev görür. Çağındaşları ve kapitalistler tarafından oluşturulan bu sistemde, yani hazcı anlayışta dimağ cihazı nohut tanesi kadar küçülmüş, mide ve cinsî cihaz olabildiğince azmanlaştırılmıştır. Hazcı olasın ki fikretmeyesin, her gelen düşünceyi sorgulamadan alasın. Hazcı olacaksın ki tüketim zincirine tamamen eklemlenebilesin, “ben, yalnız ben” derken fert ve cemiyet arasındaki dengeyi kaybedip koyun sürüsü gibi güdülebilesin.  Biz amenna Müslümanız, fazilete göre yaşamalı, her gelen fikir ve anlayışı dünya görüşümüze göre değerlendirmeliyiz. Biz gücümüz yettiğince sağdan, soldan önden ve arkadan şu kadar evden mesulüz. Hastaysa ziyaret etmeli, iyi temennide bulunmalı, komşumuza duamızla şifa olmaya gayret etmeliyiz. Yaptığımız bir yemeğin kokusunu komşumuz duyarsa onla paylaşmayı bilmeliyiz. Biz aynı yerde oturup yıllarca birbirinden habersiz insanlar yumağı olamamalıyız. Biz komşumuzla selamlaşmalı, gidip gelmeliyiz. Biz komşumuzun öldüğünü apartmanda ceset kokusu her tarafı sardığında öğrenmemeliyiz. Biz fazilete göre yaşayacağız. Hazmi cihazı vücudumuzun diri olması için, cinsi cihazımızı aşkımızın meyvesi yeni nesillere gebe olması için elbette çalıştıracağız. İslam fıtrat dini, bunu inkâr etmez. Bunlar insanın hayatına güzellik katan şeyler, zevkler. Lakin ölçüler var; seni sana bırakmayan, senle yaradan arasındaki perdeleri yırtıp atan, senle yaradanı birbirine yakınlaştıran. Ölçümüz gereği hazmî ve cinsî cihazımız dimağ cihazımızın emri altında olacak. Bu iki cihaz dimağ cihazına teslim olacak ve her dediğini uygulayacak. Az uyu, az ye, az konuş düsturuyla hareket edecek. İnsanı insan yapan hayvandan ayıran unsur akletmesi, fikretmesi ve ahlâkî bir varlık olması. O yüzden dimağ cihazı aziz ve önde tutulmalı. Eğer mide cihazı hedef olsaydı, inek benden çok yiyor diye inek olmak daha iyi olurdu. Eğer cinsi cihazın çalışması gaye yapılsaydı falan filan şu hayvan olmak daha çok çarpıcı gelirdi. Dikkat kesilin hazcılıkta hayvanlaşma meyli artar, duygular kabalaşırken, fazilette insanî hakikate doğru yelken açıp hislerimizi latifleştirip kanatlandırıyoruz. Genç kardeşim! Yüce peygamber ahir zamana dair şöyle diyor: “Her tarafta şarkıcı ve çalgıcı kadınlar zuhur edecek”, “Erkekler kendilerini kadınlara, kadınlar da erkeklere benzetecekler.” Kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, varlığın tacı peygamberimiz otururken bir genç gelir ve zina yapmak için izin ister. Etrafında dostları, sahabe (örnek nesil) celallenip genci hedef almaktalar. Allah’ın Resûlü gayet sakin, tebessüm eden nurlu yüzüyle gençle konuşmaya başlar. Sahabeye de duygularını yatıştırmak, olacakları izlemek ve hikmet kapılarını ardına kadar açmak kalır. Peygamberimiz gence ablan, annen, halan, teyzen var mı minvalinde sorular sorar ve hepsinden de müsbet cevaplar alır. Güzeller güzeli gaye insan onların zina yapmasını ister miydin sorusuna “hayır” cevabını alır. Gence zina yapacağın kadın birinin annesi, ablası, halası, teyzesi olmaz mı karşılığını verir. Genç sükutun ırmağına kapılmış hakikate yıldırımvari çarpılmıştır. Ve oradan alması gerekeni almış, tövbe kapılarına dayanmış yoluna huzurla koyulur. Sahabe ve genç hikmet diyarında yeni hikmetlere kavuşmuştur. İlahi ferman kendine yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkasına yapma demektedir. Sadece bu ölçü göklerde mahyalaştırılsa kalplere kazınsa münasebetlerimizde sorun kalır mı? İnsanlar arasında kavga sürer ve nefret duygularının esamesi okunur mu? Tesettürlü, tesettürsüz, Müslüman, Müslüman olmayan insanların çok rahat el ele tutuştuklarına, ilahi ölçülere aykırı hareket ettiklerine tanık oluyoruz. Parklarda, otobüslerde, sokaklarda caddelerde olabildiğince insan hedeflerinin yoğun olduğu her yerde iki cinsin uygunsuz hareketleri. Yüzlerinde hiçbir utanma yüz kızarmaya dair belirti yok. Günahlarında nedamet (pişmanlık) unsuru yok. Emin ve ukalalar, özgürlüklerine sonuna kadar sadıklar. Hangi özgürlükse… Birbirlerine olan tutkularını insanların gözleri önünde olabildiğince yaşama arzusundalar. Hâlbuki sevgi ne kadar mahrem planda olursa o kadar değerli ve güçlü olur. Başkalarına yaşam tarzlarını gösterme bir manevi hastalık. Farkında mısınız ne kadar çabuk ayrılıyor, yaralanmış bir kalbe sahip olmadan ne çabuk sevgili değiştiriyorsunuz. Sizinki hayvan özgürlüğü. Bizce hürriyet hakikate esirlik olmalı. Hakikate esir olamazsan azgın nefsinin emrinde günah çukurunda debelenirsin. Tesettürlü kızlarımızı Faruki mizaçlı Hazreti Ömer efendimiz görseydi nasıl celallenirdi. Beynine kan damlayarak bütün öfkesiyle ya bu örtünün hakkını ver yahut bunu çıkar derdi. Bütün mesele neysen ne olmak istiyorsan onun hakkını vermek değil mi? Ehliyetin yoksa araba kullanamazsın tıpa dair eğitimin yoksa tabiplik edemezsin. Yaparsan hem kendine hem de başkalarına zarar verirsin. Tesettür İslâm’ın şiarı. Kadını hakikate esir edip nefsini ruhun emrinde köle haline getiren bir sembol. Tesettür kadın için hürriyetin remzi. O halde bunu ayaklar altına alıcı nasıl hareket eder, zina halde cemiyet planında günahı alenileştirirsin. İslam’ın izzet ve şerefini korumaz kendi şahsında maskara haline getirirsin. Yazık ki yazık kendine gel güzel kızım. Tesettür seni örter, perdeler. Örtü ve perde ile sır dairesine girer, erkek tarafında efsunlu gözükür ve cazibeli olursun. Örtü kadını erkek gözünde kıymetlendirir, hor ve hakir bakışlardan muhafaza eder. Cemiyette gördüğün binlerce hadise bu tanıklığı sana her gün fazlasıyla yaşatmıyor mu? Hangi kadınlar değersiz, erkeklerin lafına ve kötü bakışlarına maruz kalıyor. Tesettür kadında erkek tarafından haşyet ve hürmet ifadesi belirtir. Erkek düğmelerini ilikler ve kendine çeki düzen verir. Nihaî manada tesettür içinde kadın şahsiyeti ve duruşuyla belirleyici.  Sevgide seven seveni kıskanmalı. Seven sevilenin gözlerinde billurlaşmalı. Sevgide her iki taraf da avcı ve avlanan olmalı. Kim avcı kim avlanan sorgulanmamalı. Her iki halden de mesut olunmalı. Sevgi ölçülerle yaşanmalı, göz planına dikilmemeli. Göz planına dikilirse başkalarını tahrik etmez misin? Onların kötü niyet ve hedeflerine maruz kalmaz mısın? Sevgide kadın sarılan, erkek saran olmalı. Erkek eksiğini giderip kadın gurbet hayatını sona erdirmeli. Biri maviliklerde yüzerken diğeri sabah vaktinde güneşin sıcaklığını duymalı. Erkek koşmalı, kadın koşturmalı. Erkek bulmalı, kadın buldurmalı. Velhasıl biri Mecnun diğeri Leyla olmalı. Leyla olmadan Mecnun’u beklememeli, Mecnun olmadan çöllere düşmemeli. Mecnun ve Leyla oldun mu bak o zaman visal olmak neymiş görürsün ve tüm geçmiş yaşantına yanarsın.  Öyle bir devirdeyiz ki kızların erkeksi, erkeklerin kızvari görünüşlerine tanıklık ediyoruz. Erkekte olması gereken gösterişten uzak sade ve güzel, lisanı ve yiğitliğiyle cezbedici olması. Artık erkekler ayna karşısında kadından daha çok vakit ayırır hale geldi. Bu tipler yok metroseksüel, şu bu diye isimlendiriliyor. Gerçekte erkekten ve kadından başka her şeye benziyorlar. Kimliksizleştiklerinin ve yozlaştıklarının farkında değiller. Süslenmesi gereken kadın, sade olması gereken erkek. Her ikisi de ancak böyle güzel oluyor. Her iki cinsin bütün ukdesi dışa dönük bedeni hedef alıcı faaliyetler. İçine bakan, kalbini tezkiye eden ve çeki düzen veren yok. Halbuki bedenle ne kadar meşgul olsan sonunda zamana yenilip solacak ve pörsüyecek. Gençliğinden ve diriliğinden eser kalmayacak. Kalp öyle mi? Rabbimizin nihaî mânâda nazarına hedef. Her şey kalbimizdeki niyete göre değerleniyor. Kalbi güzel olanlar seviliyor. Kalbi güzel olanlar dost bulup dost oluyorlar. Kalbi güzel olanlar bir yastıkta kocayıp her gün birbirine güzel ve içli duygularla bakıyorlar. Kalbi güzel olanlar sessizlikte zaman ve mekân ötesinin dilini konuşabiliyorlar. Genç kardeşim! Yaşı ellilere gelmiş biri olarak buradan bütün yüreğimle size hitap etme telaşındayım. Kim bilir, belki de sizin anneniz ve babanız yaşındayım. Evet, biz sizden önceki nesiller olarak televizyon denilen sihirli bir kutu ile tanıştık. Bu sihirli kutuyu evimizin baş köşesine oturttuk. Yemek yerken, misafir ağırlarken her daim gözlerimiz ve kulaklarımız ona kapılarak muhatap olduk. İzleye izleye günah dediklerimizi kanıksayarak alışkanlık haline getirdik. Boşanmış ve ahlâkî bir erdemi olmayan sanatçı müsveddelerinin evlilik programlarında evliliğe dair akıl aldık. Kıçı başı açık kadınların programlarında “Hocam İslâm’da bu var mı, İslâm bu husus üzerine ne diyor” diye soruların karşısında dine dair fetva ve anlatımlarda bulunan hoca kılıklı tiplerle dinimizi öğrendik. Ardımıza baktığımızda bütün değerleri yitirdiğimizi gördük, yine de tedbir alamadık.  Şimdi seninle birlikte televizyondan beter cep telefonu ve bilgisayarla muhatabız. Annemiz kaybolsa, evladımız yitse cep telefonu kaybolmuş kadar çırpınmayız. Herkes odasına kapılmış sabaha dek bütün dikkatiyle usanmadan bu aletin başında vakit tükettiğinin farkında değil. Ne aile kaldı, ne sohbet, ne de yediklerimizde bir tat… Haddini aşan her şey zıddına inkılap eder. Yani size vermek istediklerinin tersine bir durum oluşturur.  Parkta yürüyorum, gençler yıldızların ürpertici görüntüsünden habersiz, rüzgarın saçlarını okşamasından ve tenini öpmesinden yoksun, cep telefonu başında ona bağlı vakit geçiriyorlar. Birbiriyle sohbet etmiyorlar, her ikisini de birbirine bağlayan cep telefonu. İnsan eserinin mahkûmu. İnsan eserini putlaştırmış, kendinde ve kainatta olan birçok şeyin mucizeliğinin farkında olmadan cep telefonu hayranı. Gözü kulağı yeni model çıksa da alsam ve hava atsam sanal dünyada yaşamımı sürdürsem. En büyük davamız makineleşme-teknoloji davasını halletmek olmalı. Teknolojiye esir olmadan onu mahkum edici imanî müeyyideye kavuşmayı gerçekleştirmeliyiz. Peki o imanı müeyyide ne? Elbette ötelere de göz dikici bu dünyanın da hakkını verici İslâm. Son ve kamil din. Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, hemen ölecekmiş gibi öteki dünya için çalış diyen İslâm. Burası yalan dünya, fani yer. Asıl vatan olarak ahireti gösteren, burada ne yaparsan yap doymak yok, her şey eksik ve kesik diyen İslâm. Gelin her şeyi yeniden keşfedercesine, baştan öğreniyormuşçasına hazinemize eğilmeye.  Allah’ın selâmı üzerinize olsun…    Baran Dergisi 661. Sayı

İngiliz Aydınlanmasının Ana Karakteri Empirizm / Tecrübecilik Üzerine- III

Empirizmin en önemli kavramlarından biri, hatta başlıcası olan “tabula rasa”, Latince’de “boş, üzerine hiç bir şey yazılmamış levha” mânâsınadır.“Deneyci bilgi kuramı ile psikolojide, duyuların dış nesnelere tepki göstermesi sonucunda ‘idea’ların ortaya çıkmasından önce zihnin durumu”nu ifade eden “tabula rasa”, “insan beyni veya zihninin deney veya tecrübeden önce, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir levhadan farksız olduğunu belirtmek için deneyci filozoflar tarafından sıkça kullanılmaktadır. Bilindiği üzere, deneyci ve duyumcu öğretilerde, bilen öznede doğuştan kavramlar ve önsel (1) denilen “temel kabul”e taalluk eden bilgiler yoktur; her bilgi yalnızca dıştan gelen duyu izlenimlerinden meydana gelir. Kısa ve öz söylemek gerekirse, aslında “tabula rasa”, her türlü deney veya tecrübeden evvel ruhun bedenle buluşması anını veya durumunu yani bizzat nefse taalluk eden durumu ifade eden bir kavram olarak da okunabilir, anlamlandırılabilir. Not:Zihnin boş bir levha (tabula rasa) olduğu üzerinden topyekûn dünyaya dayatılan Empirizm, günümüz teknik ve teknolojinin emrinde homongolosa çevrilen insanoğluna ne tür bir katkı sunmuştur acaba? İBDA Mimarı tarafından “asrın istihbaratı” şeklinde ifşa edilen telegram özelinde söylersek, meselâ zihin kontrolü veya yönlendirmesi istikametinde şekillendirilmek istenen insanoğluna ne tür bir kazanım sağlamıştır? Doğru söylemek gerekirse, Empirizmin insanlığa kazandırdığı(!) kaybettirdiklerinin yanında devede kulak bile değildir. Sırf telegram çerçevesinde bir değerlendirme yapmak icab ettiğinde dahi, insanoğlunu ne büyük bir tehlikenin beklediği çok açıktır. İnsan türünün tehlikede olduğuna dair spekülatif değerlendirmelerin gerçek olup olmaması bir yana, bunun mevzusu dahi ürkütücü! Milenyum’un başlangıcından bu yana, yani 2000’li yılların başlangıcından bu yana bizzat kendisine tatbik edilmesi hasebiyle, Telegramın Şaman kültürü ile doğrudan ilişkisine dikkat çeken İBDA Mimarı, “Telegram” isimli bir eser kaleme almış olup, tüm insanlığa böyle bir tehlikeden nasıl korunabileceğinin yol ve yöntemini göstermekle kalmamış, kurtuluşun açık adresini de topyekûn insanlığa teklif etmiştir. Robot yerine insanın robotlaştırılması mevzuuna dikkat çeken İBDA Mimarı, meselâ insanın robotlaştırılması veya mankurtlaştırılması her ne kadar zihnin “tabula rasa” ön kabulü üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutulmamış ise de, zihnin boş bir levha hâline getirilmek istenmesi, yani mevcut bilgilerin sıfırlanmasının ardından istenilen bilgilerin boş levhaya yerleştirilmek istenmesi çabası, ne demek istediğimizi daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. İster zihnî bilgilerin boşaltılarak yeni bilgilerin yüklenilmesi şeklinde olsun, isterse zihnin boş bir levha olarak değerlendirilmesi neticesinde tecrübe ile yeni ve taze bilgilerle donatılması şeklinde olsun, fark etmez, aslında bütün mesele, kanaatimce, zihne yüklenilmesi gereken bilgi veya bilgilerin ne olduğu veya ne olması gerektiği meselesidir. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, İBDA Diyalektiği’nin temel argümanlarından biri olan “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz” terkibi hükmünden hareketle denilebilir ki, tecrübe ile elde edilen bilgi veya bilgilerin doğruluğunun test edilebilmesi dahi, boş olan zihnin ne tür bir bilgiyle doldurulması gerektiğine dair bir bilgiyi de zorunlu kılar, ayrı mesele!.   Notun notu:Birinci Dünya Savaşı şartlarında Yahudi-İngiliz ve İkinci Dünya Savaşı şartlarında ise Yahudi-Amerikan ortaklığı-taşeronluğu üzerinden dünyanın köküne kibrit suyu dökenler bugün, Üçüncü Dünya Savaşı şartlarında Yahudi-Çin ortaklığı üzerinden yine dünyanın köküne kibrit suyu dökmeye hazırlanıyorlar. Kim ki bu oyunu görmez ve şartların getirdikleriyle birlikte buna teşne olur ve insanlığı direnişe davet etmez, cümle alemin köküne kibrit suyu dökmek bütün bir insanlığa vacib olur. Gerek Rusya, gerek Amerika ve gerekse Asya ve Kıta Avrupası ülkeleri bu tehlikeyi tez zamanda görmeli ve bunun çaresini “İstikbâl İslamındır” müjdesinde aramalıdır. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın varlığından dolayı, sırf böyle bir müjdeye yataklık ettiği için Türkiye en önemli ülkedir. “Put Adam”, nam-ı diğer “Ahbes-i Lain”in baştacı edildiği bir ülke olarak değil, mânâya yataklık eden, yani Anadolu topraklarında konuşlanmış olduğundan dolayıdır ki, tarih sahnesinde “Devlet-i Ebed Müddet” mânâsı çerçevesinde “Başyücelik Devleti”ne evrilmiş yeni bir ülke olarak Türkiye, dünyanın horozu veya istinad noktası olarak kabul edilebilir, edilmelidir. Bu yeni ve benzersiz duruma Osmanlı Hanedanlığının fedakârlığı üzerinden Allah’ın bir bahşişi mi dersiniz, yoksa ayağını bastığı yere “dünyanın merkezi” yakıştırması yapan Nasreddin Hoca’nın bir kerameti mi dersiniz, yoksa “yiğit düştüğü yerden kalkar” diyen Üstad Necip Fazıl’ın bir kerameti mi dersiniz, onu bilemem, amma velâkin ortada bir keramet olduğu çok açıktır ve bu kerametin mahiyeti at gözlüğünden değil, atın (Burak!) mânâsını temsil eden İBDA gözlüğünden bakmayı gerektirmektedir. Daha ne söyleyelim, sokağa çıkıp ey millet hepiniz illetsiniz, size İBDA reçetesini kullanmanızı salık veriyorum, aksi takdirde hepiniz gidicisiniz mi dememiz lazım? Gerekirse bunu da deriz. 17. ve 18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce olarak felsefe tarihinde kendisine yer edinen Empirizmin ana vatanı İngiltere’dir. İngiliz filozoflarından John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753), David Hume (1711-1776), Stuart Mill (1806-1873) ve Herbert Spencer (1820-1904) gibi isimler Empirizmin başlıca aktörlerindendir. Fransa’da E. Condillac (1715-1780) ise daha çok “duyumculuk” üzerine yoğunlaşmıştır. Not:Empirist anlayışı duyumculuğa (sensualizm) indirgeyen ve Locke’un bilgi anlayışındaki dış deneyi bilgilerin tek ve mutlak kaynağı haline getiren Condillac, bütün insan düşüncesini duyumla temellendirmeye çalışmıştır. (Görüşlerini mermer bir heykel örneği ile açıklamaya çalışmıştır.)H. Spencer ise, deneyci anlayışı evrimcilikle birleştirmeye çalışmıştır. Spencer’e göre insan, tüm hayatı boyunca yaptığı deneylerle kazandığı deneyimleri, kalıtım yoluyla kazandıklarıyla birleştirerek gelecek nesillere aktarır. Spencer, empirizmi, türlerin yapmış olduğu deneyler toplamı olarak da yorumlamıştır. Yukarıda ismi zikredilen filozoflardan sadece üçü üzerinde yoğunlaşmayı yeğliyoruz: Locke, Hume ve Berkeley. Çünkü dünden bugüne Empirizm bu üç isim üzerinden şekillendirilmiştir.  Daha evvel söylendiği üzere, J. Locke’a göre, insan zihninde bulunan tüm düşüncelerin kaynağı deney veya tecrübedir. Hayat içinde gözlemler ve deneylerle kazanılan bilgiler zihni doldurur. Locke’a göre deney iki aşamalı olarak gerçekleşmektedir.Bunlardan biri, dış deneye tekabül eden düşünme veya duyumlama, diğeri ise duyu organları yoluyla edinilen izlenimlerdir.Yani, düşünme üzerinden duyu verileri işlenerek yargılar biçiminde bilgiye dönüştürülmektedir. D. Hume’a göre, insan zihninde önce duyumlama yoluyla oluşan “izlenimler” vardır. İzlenimlerden de düşünceler oluşur. İzlenimler, duyumlarla oluştuğu için canlı ve dinamik tasarımlardır. Düşünceler ise izlenimlere dayanır. İzlenimler, severken, nefret ederken algılanan canlı duyumlardır. Düşünceler ise bu canlı duyumların canlılığını kaybetmiş kopyalarıdır. Bu arada hemen şunu da söylemek gerekir ki, Hume nedensellik (2) ilkesini kabul etmez. Ona göre doğadaki hiçbir olayda nedensellik ilişkisi yoktur. Olaylar kendi başına oluşur. Hiçbir şeyin başka bir şeyle ilişkisi olamaz. Biz, olayları ardarda gördüğümüz için onlar arasında nedensellik olduğunu, birinin neden, diğerinin ise sonuç, olduğunu belirtmekteyiz.Hume’un bu yorumu “nedensellik ilkesi” üzerine bir kuşkunun doğmasına yol açmıştır. Eleştirici felsefenin kurucu iradesi olarak beliren Alman düşünür İmmanuel Kant ise Hume’un bu görüşünden etkilenerek “Hume, beni dogmatik uykumdan uyandırdı” demiştir. İngiliz Empirizminin hemen ardından Kant merkezli Alman İdealizmi üzerinde yoğunlaşacağımızdan bu mevzuya burada nokta koyalım. Not:Empirizm her ne kadar John Locke ve diğer İngiliz filozoflar üzerinden şekillendirilmiş ise de, ilk empiristlerin bunlar olduğu söylenemez. Çünkü bilinen mânâda ilk empiristler eski Yunan’da varlık göstermişlerdir. Meselâ Eski Yunan felsefesinde duyularımızın bildirdiği duyumları esas alan ve bunları “gerçek bilgiler” olarak kabul eden Protagoras ve Demokritos, ilk empiristlerden kabul edilir. Bu düşünürlere göre bizim için var olan ancak duyduğumuz şeylerdir, duymadığımız şeyler ise bizim için yok hükmündedir. Her kişinin bilebileceği kendi duyumu olduğuna göre ne kadar insan varsa o kadar da gerçek var demektir. Tedaisi, “Herkesin hakikati kendine”... Yine bu düşünürlere göre, duyularımız dışında başka bilgi edinemeyeceğimiz için ilk nedenleri araştırmak boşunadır.  Evet; “Herkesin hakikati kendine!”; peki, “Hakikatin hakikati kimde?” sorusuna verilecek cevab nerede? Bu sorunun cevabı, “tabula rasa: boş levha” mevzuunda ziyadesiyle önemli bir soru olsa gerektir. İnsan zihni bilgi çöplüğü olarak değerlendirilmeyecekse eğer, “tabula rasa” muhakkak ki belirli bir ruh ve fikir çerçevesinde ele alınıp değerlendirilmelidir.     Empirizmin en büyük özelliği, kurgulardan kaçınması ve deney veya tecrübe ile kendisini sınırlamasıdır. Daha evvel söylendiği üzere empiristler, sezgiye dayanan bilgiyi reddetmiş, bilginin deney ve tecrübelere dayandığını savunmuşlardır. Sezgiye dayanan bilgiyi reddeden empiristler ne ilginçtir ki içgüdüye dayanan bilgileri aynı kararlılıkla reddetmemişlerdir. Yani, içimizde doğuştan var olan duygu, düşünce ve iradî harekete taalluk eden birtakım eğilimlerin varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.   Dipnotlar  1-(Bilginin kaynağı meselesinde) Akılda tecrübe öncesi, doğuştan ve kendiliğinden var olup doğruluğu apaçık olan, apriori. 2-Sebebi neticesine, illet (neden)i illetten doğan şeye bağlayan nisbet ve bağ. Bu ilkeye göre her olgu ve hadise bir illet veya sebepten doğar, sebebsiz hiçbir şey meydana gelmez, aynı şartlar altında aynı sebebler aynı neticeleri doğurur. Baran Dergisi 661. Sayı

Ortadoğu’daki İki Yahudi Devleti!

İhanet bir şuur meselesidir. Hiç bir hâin, ihanet etmek maksadıyla fenalıklara girişmez; ihanet ederken ihanet içinde olduğunun da idrakinde olmaz. Eziklik psikolojisiyle Batı’dan çok Batıcılık yapmak ve Batılı gibi düşünmeye başlamak suretiyle, bugün memleketimizde boğazına kadar ihanete batmış olanların ekserisinin de vaziyeti budur. Öz değerlerine ve inancına muhatap bir anlayış geliştiremedikleri, buna bağlı bir şuur inşa edemedikleri, düşmanlarının anlayışıyla meselelere yaklaştıkları için kendi cemiyetlerine ihanet etmektedirler. Bu ahval Kanunî devrinden başlayan bozulmanın, Tanzimatla hızlı yükselişinin ve Cumhuriyetle beraber idrakleri tamamen iğdiş edilmesinin neticesidir. Haricî ve dahilî düşmanlarımız, yüzyıllar boyunca, Haçlı seferleriyle, diğer büyük savaşlarla, müsbet ilimlerde sağladıkları üstünlükle çökertemedikleri Müslüman Türk’ü, kendi nefsinden ve cemiyetinden tiksinici bu anlayış sayesinde içten çürütmüştür. Kanunî devrinden bugüne Türkiye’de siyasî ve içtimaî olarak yaşanan zihnî bölünme ve kavganın en çetin demlerinden biri de hiç şüphesiz Abdülhamid Han devrinde yaşanmıştır. Abdülhamid Han, tabir-i caizse suyun akışına set olmaya çalışmış, bunda da 33 sene muvaffak olabilmiştir. Abdülhamid Han’ın hal’ edilmesi, bu kavgada Müslüman Türk’ün hâkimiyeti kaybetmesinin ve idarenin Müslümanlardan alınıp memleket düşmanlarının eline geçmesinin de nişanesidir. Esasında Osmanlı devleti o gün yıkılmış, başta “Yahudi” olmak üzere İslâm düşmanı tüm unsurlar kendilerine has bir idare tesis edebilecekleri zemine kavuşmuştur. Bu neticenin bir tezahürü olarak, Üstad Necip Fazıl, “Ulu Hakan” olarak takdim edene kadar, Osmanlı’nın 34. Sultanı olan II. Abdülhamid Han, hakkında yapılan kara propaganda sebebiyle “kızıl sultan” olarak bilindi. Son derece merhametli, dinine ve milletine sâdık olmasına mukabil zulüm, hıyanet ve şekavet ile suçlandı. Evet, Abdülhamid Han, Müslüman-Türk’ün düşmanları ve onların işbirlikçileri için bir hâindi; dinine ve milletine sadakatten ibaret olan anlayışı sebebiyle onların elinde kukla olmadı ve milletinin hâkimiyeti kaybetmemesi için 33 sene direndi. Bilhassa Yahudi’nin, Filistin topraklarında bir İsrail devleti kurabilmesinin önündeki en büyük engel oldu. Bir sultan için zaaf derecesindeki merhameti memleket düşmanları tarafından sonuna kadar istismar edildi. Neticede 1910 yılı verilerine göre 140 bin nüfusa sahip olan, bu nüfusun 80 binini Yahudi’nin 20 binini ise Sabetayistlerin oluşturduğu Selanik şehrinden doğan bir cereyanla tahttan indirildi. İnsanlık tarihinde, evvelâ kendi öz dinini çürütmekle işe başlayarak, ruhî ve millî bütün vahdetleri yıkmaya memur bir rol oynayan Yahudi’nin başı çektiği, Arnavut’un, Ermeni’nin Yahudi’yi takip ettiği ve öz değerlerini kaybetmiş “Türk”ün figüranlığını yaptığı bir cunta ile hal’ edildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında toplanmış, kalpten yana nasırlaşmış, kafadan yana kütükleşmiş bir grup Osmanlı subayının figüranlığında sahnelenen tiyatro, yakın tarihimize ışık tutacak bir şekilde neticelenirken; Ulu Hakan Abdülhamid Han’a sözde millet tarafından hal’ edildiği, daha evvel huzurundan kovduğu Yahudi Emanüel Karuso’nun başını çektiği, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esad Paşa ve sözde Türk Arif Hikmet Paşa’nın Karuso’ya eşlik ettiği heyet tarafından bildirildi. İşte bu hadise Türk yurdunda, Türk’ün hâkimiyeti kaybettiğinin de nişanesi oldu. Yahudi-Sabatayist tesiri altında, ihanet ettiğinin idrakinde olmadan tarihin en büyük hâinliklerinden birini yapan İttihatçılar arasında, içinde saffet kırıntısı kalanlardan Enver Paşa gibiler, Abdülhamid’i indirerek Osmanlı’yı bitirdiklerini fark ettiklerinde ise çoktan iş işten geçmişti. Abdülhamid’in hal’inden sonra bu memlekette işler hep Yahudi’nin istediği gibi gitti. İmparatorluğun çöküşünün ardından cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ise sadece sabık Osmanlı Sultanı Vahidüddin Han değil, onla beraber hakikatler ve Müslüman-Türk’ün aklı da sürgün edildi.  Yahudi Prof. Uriel Heyd’e “Yahudiler 20. asrın ilk yarısında iki tane devlet kurdular: Türkiye ve İsrail.” dedirten, İsrail cumhurbaşkanlarından Chaim Weizman’ın “Biz Yahudiler 20. yüzyılda Ortadoğu’da yıkılmaz denen devleti yıkarak, iki tane devlet kurduk. Onlara öyle güzel sistem inşa ettik ki Türkler bize Filistin’i vermeyen Abdülhamit’e en az 200 sene daha söverler!” itirafında bulunmasına sağlayan iklim ortaya çıktı. Fakat Müslüman Anadolu’nun “Kızıl Sultan”dan “Ulu Hakan”a, “Hain Padişah”tan “Vatan Dostu Vahidüddin Han”a geçişi, Weizman’ın iddia ettiği gibi iki yüzyıl sürmedi. Mütefekkir yetiştiren mütefekkir Üstad Necip Fazıl Kısakürek, ortaya koyduğu İslâm’a muhatap anlayış ve ona bağlı tarih muhasebesiyle, gerçek kahramanların itibarlarını iade etti, İslâm düşmanlarının kahramanlaştırdığı fenomenleri ise bir bir yıktı. Şimdi, hâkimiyetin Müslüman Anadolu halkına geçmesi için bir adım, yıkılmayı bekleyen sahte kahramanlardansa sadece biri kaldı...   Sinagog’da İzmir Marşı “Biz sussak mezarımız konuşacak” diyen Üstad Necip Fazıl’ın efsane kitabı “Put Adam”ın Türkçe’ye tercüme edilmesi, o kalan bir kişi hakkındaki hakikatlerin de meydan yerine dökülmesi adına surdaki gediği açtı. Bu sebeple apar-topar bir toplatma kararı çıkarken, bu hafta bu mesele etrafında gündemi meşgul eden iki hadise yaşandı. Bunlardan biri Büyükada’da bir sinagogda İzmir Marşı eşliğinde gerçekleştirilen 30 Ağustos kutlamalarıydı. Diğeri ise M. Kemal’in adı, 30 Ağustos’tan bahsedilen Cuma hutbesinde okunmadı diye yaygara koparılmasıydı. Açıkçası Yahudi’nin İzmir marşlı kutlamalarına hiç şaşırmadık; memleketin yakın tarihindeki Yahudi tesirinin idrakinde olan hiç kimsenin de şaşırdığını sanmıyoruz. Zira memlekette Müslüman Türk’ün hâkimiyetine balta vuran Selanik merkezli cereyanı ve o cereyanın kimlerden müteşekkil olduğunu yukarıda belirttik. Yahudi aynı yüzyıl önceki Yahudi... İttihatçıların zihniyeti mi; o da camide bir kâfirin adı hutbede okunmadı diye yaygara koparanlarda tecessüm ediyor. Baran Dergisi 660. Sayı

İslâm Geleneği Yaşatılıyor

İstanbul’da düzenlenen Sahih-i Buharî Hatmi vesilesiyle İslâm’ın geleneklerinden ve bunların çağımızda nasıl sürdürüleceğinden bahsedeceğim. Osmanlı’da üç şey hatim tarzında gelenek olmuş. Padişahlar bu geleneğe çok ehemmiyet verirmiş, masraflarını bizzat karşılar ve kendileri de bu faaliyetlerin içinde bulunmaya gayret edermiş Bu üç hatim şunlar: Kur’an-ı Kerim hatmi, Sahih-i Buharî hatmi ve Şifa-i Şerif hatmi. Bu hatimleri yapanlara sırasıyla Tilavethan, Buharîhan, Şifaîhan derlermiş ve bu kişiler makbul görülüp duası talep edilirmiş. Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağı olan hadislerin toplandığı en önemli kaynak, Buharî Hazretlerinin el-Camiu’s-Sahih isimli eseridir. Kütüb-i Sitte (altı kitap) diye meşhur olan temel hadis külliyatının ilki Buharî’nin Sahih’idir. Buharî hatmini baştan sona yöneten zattan bahsedelim. Zira bu işler gönül adamlarıyla yürür. Aşksız meşk olmaz demişler, usta-çırak ilişkisi mühim. Hadis-i Şerif Meclisi’nin üstadı Şeyh Muhammed Ebu’l Huda el-Yakubî el-Hasanî’dir. Kendisi Hz. Hasan soyundan olup aslen Şamlıdır. Daha sonra Fas’a göçmüş, İngiltere’de de etkili faaliyetler yapmış, bir çok kişinin hidayetine vesile olmuş bir zattır. Kendisi ehl-i tariktir ve Şazelî yolundan feyz almıştır. Çocuk yaşta ilme başlamış ve zahir ve bâtında bir seviyeye ermiştir. Hadis kıraatinde Allah Resûlü’nden beri kesiksiz gelen zincirde kendisi 15. halka olup, ondan dinleyenler de bu halkaya eklenecekler. Bunun için sabahtan akşama kadar bütün kıraatleri dinlemek gerekiyor. Hadis aşığı talebeler ve hocalar büyük bir iştiyakla ve aralık vermeden Üstad’ı dinlemeye koşmuşlar. Kadın talebe ve hocalar da bu güzel organizasyonda yerlerini almış. Daha önce Arap ülkelerinde yapılan Buharî hatmi, Muradiye Vakfı tarafından ilk defa Türkiye’de (İstanbul) düzenlendi. 50’ye yakın İslâm ülkesinden bu hadis-i şerif meclisine katılanlar oldu. Allah Resûlü ile meclis kuran ve bunun zevkini yaşamaya koşanlarla cami doldu taştı, diyebiliriz. Bir fikir ve inanç sisteminin yaşanır hâle gelmesi için geleneksel olması gerek. Fikir zikre, zikir ise hayata dönmeli. “Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek” mevzu gereği içselleştirilen fikir formunu da bulmalı. Allah Resûlü’nün “kul peygamber” oluşu, hadislerin pratik hayatla ilgisi ve her ayrıntının hadislerde bulunması gibi sebeplerden hadislerin insana daha yakın bir yönü var. Teşbihte hata olmasın, Kur’an bize gaiplerden seslenen bir ilahî kitap olurken, hadisler bize yanıbaşımızdan seslenen bir beşer sesi olmaktadır. Hadis meclislerinde de bu havayı yakalamak mümkün. Mutasavvıf-âlim olan Üstad Ebu’l Huda Yakubî, kürsüden hadis kıraat ederken arada bir espri yapmayı da ihmal etmiyordu. Akıcı İngilizcesiyle hadis meclisinde bulunan bir Japonla sohbet etti, ona dinî bazı latifeleri izah etti, onu cemaatin tanımasını sağladı. Japonya’daki bir Müslüman’a onun vasıtasıyla selam yolladı ve sözlerini de Japonların selamlaması olan tek hecelik nida edatı ile bitirdi. Kısa bir gülüşmeden sonra hadis okumaya devam etti. Yoruldukça bir yardımcısı devam ediyor fakat peşinden hemen kendi hatmi devralıyordu. Bir ara, “bize şefaat et ya Resûlullah” diye bir ilahî okundu Uzun kıraatin getirdiği yorgunluktan dolayı meclistekiler hem dinlendiler hem de şefaat müjdesiyle de keyiflendiler. Fatih Sultan Mehmed Üniversitesi’nin İslâmî İlimler Dekanı Ahmet Turan Aslan Hoca da hadis kıraatını dinleyenler arasında idi. Üstad ona ayrıca iltifat etti. Herkesin elinde Sahih-i Buharî olup oradan kıraati takip ediyordu. Yani herkes hazırlıklı gelmişti. Telefonuna Buharî’yi indirip oradan takip eden az sayıda kimse de vardı. Dediğim gibi herkes kitabını alıp gelmişti. Buradan icazet almanın bir külfeti olacak idi. Tabiî ki bu külfet zahiren böyle; ancak bâtınen nimettir. Her gün barkottan da yoklama yapıldı. İsmailağa Cemaati’ne bağlı talebe ve hocalar da yoğun olarak katıldılar. Yaklaşık 500 öğrenciye icazet verildi. Buharî hatminin ilk günü Üstad Ebu’l Huda el-Yakubî şöyle dedi: “Vehhabî hadisçi Elbani ve onun gibilerin hadisler hakkında zayıf-hasen vs. demelerine inanmayın. Sırf Ehl-i Sünnet akidesine muhalefet olsun diye böyle söylerler ve Buharî’deki sahih hadisleri dahi tartışmaya açarlar. Bunlara dikkat edin!” Bu önemli notu ben de sizinle paylaşayım dedim. Şeyh Ebu’l Huda hatmin altıncı günü de şu açıklamaya ihtiyaç duymuş: “Buradan icazet alacaklar Ehl-i Sünnet Cemaati’nden olmalı. “Allah göktedir” diyenlere icazet vermiyorum. (Selefî-Vehhabîlerin mücessime görüşlerini kastediyor.) Aramızda varsa, onlar bu meclisi terketsinler.” Bu sözler üzerine meclisten kalkıp gidenler de olmuş. İyi de olmuş. Sonra bu icazeti alıp Buharî ve öbür hadisler hakkında ileri-geri konuşmaya kendilerini yetkin görecekler veya Müslümanlara bu icazetle “Ben de sizdenim, Buhari icazetim var!” havası verip rahat fitne yapacaklar. Bu mevzu ile ilgili bir ilave yapayım. Selefî-Vehhabîlerin “hadis sevgisi”, onların Vehhabî bakışıyla mütenasiptir. Hadisleri tamamen kendi mezheplerine göre anlarlar, işlerine gelmeyen hadise de kusur bulurlar. Kendi sapkın mezheplerinin anlayışı söz konusu olunca hadise saygıları birden kaybolur. Muhkem bir kaynak olan Sahih-i Buharî’yi bile yeniden tasnif etmekten bahsederler. Bu arada şunu ifade edelim ki, hadislerden hüküm çıkarmak ayrı bir iş olup bu husus müctehid imamların işidir. Ehl-i Sünnet’in dört hak mezhebi (Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî) bu açıdan hayatî bir rol oynar. Yoksa her hadis okuyan oradan hüküm çıkarmaya kalkar ki, bunun sonu felaket olur. Şeyh Ebu’l Huda el-Yakubî’nin sarı sarık sarmasının sebebini sordum. Fas-Cezayir bölgesi yani Mağrip geleneğinde bu varmış. Şamlılar ise beyaz sarık sararmış. Hepsinin bir sebebi, bir kültürü, bir zevki, bir geleneği var. Hz. Hasan’ın torunları Emevîlerden kaçarak Fas’a gelmiş, İdrisîleri kurmuş ve bunlar da İspanya’yı fethetmiş. Fas Emevîleri, Endülüs Emevîleri varmış. Ebu’l Huda’nın ecdadı da Hz. Hasan soyundan olan bu İdrisîlermiş. Daha sonra Osmanlı’ya da bağlı olmuşlar. Camide restladığım bir arkadaş (Kutbeddin) bana gösterdi. Camilerin halısı Buhara şehrinin motifleriyle bezeli. Bu caminin özelliği Osmanlı’da kıraat camisi imiş, o sebepten dolayı Buharî motifli bu halıları günümüzde de döşemişler. Şimdi de Edirnekapı Camii böyle güzel bir faaliyette ev sahipliği yapıyor. Bu faaliyet Fatih Camii’nde yapılacakmış ama olsun, bu camiye de yakışıyor. Sahih-i Buharî’nin baskıları arasında bazı farklılıklar varmış. Buharî’yi tek nüsha hâlinde sağlamlaştıran da cennetmekân Abdülhamid Han olmuş. En güvenilir iki nüshayı Ezher’deki 15 kişilik heyete gönderip tek nüsha hâline getirtmiş. “Sultan Baskısı” denilen Abdülhamid nüshası hâlen en doğru baskı imiş. Üstad Ebu’l Huda ve öğrencileri de bu baskının tıpkı basımını kullanıyormuş. Şeyh Ebu’l Huda el-Yakûbî basına yaptığı açıklamada, Osmanlı’nın tasavvuf üzerine kurulmuş bir devlet olarak İslâm’a çok büyük hizmetleri olduğunu belirterek Abdülhamid Han’a yaptığı bu hizmetten dolayı sık sık dua etti. Kürsüden de Abdülhamid Han’ınbu hizmetini sık sık andı. İstanbul hiç bir zaman boş olmamış. Üstad Necip Fazıl, “O mânâyı bul da bul! İlle İstanbul’da bul!” demiş. İstanbul’da hadis okuyan, zikir çeken, ilahîlerle coşan, ideolojik eğitimle şuurlanan meclisler her zaman olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bütün bu faaliyetleri bir çatı altında toplayacak ve onları kartopu gibi büyütecek bir rejime (Başyücelik Devlet Modeli) ihtiyacımız olduğu ise çok açıktır. Duaları ve icraatı bu noktaya teksif etmenin de bir zaruret (farz) olduğunu hatırlatalım. Abdülhamid Han’ın bastırdığı “Sultan Baskısı Buharî” gibi her işimizi sağlam ve köklü yapmalıyız. Hicrî 1441 yılının başına denk gelen bu hatim vesilesiyle şunları ifade edeyim: Abdülhamid’den beri devletimizi yitirdik ve Cumhuriyetle birlikte geleneğimizde büyük kopukluklar oldu. Kuşatıcı fikir ve nizam hangisidir, sağlam ve sahih gelenek nasıl tesis edilecek? Çözüm bekleyen sorular çözülmezse elbette biz de dirilemeyiz! Hatm-i Şerif duası ve icazetname töreninden bahsedeyim. Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii tıkabasa dolmuştu. On gün sabahtan akşama yapılan Buharî okumalarının sonuna gelinmiş idi. Hep bir ağızdan söylenen salavat-ı şerifelerle program coşkuyla başladı. Ritm ve melodinin zirve yaptığı anlar da oluyordu, alçaldığı anlar da. İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin torunu da meclisimize gelmişti. Önce Kur’an tilaveti yapıldı ve huşu içinde dinlendi. Kur’an tilaveti kubbede yankılanırken bu sesin mü’min kalplerde doğurduğu sükûnet ise Allah kelâmına ait muciz bir hususiyet olsa gerek. Faslı genç bir âlim (Şeyh Mehdi Mansur) heyecanlı açılış konuşmasında, Sahihu’l-Buharî’nin her bakından ne kadar sağlam bir kitap olduğunu, Arapça’nın veciz, dolgun ve vezinli kelimeleriyle anlattı. Öbür baskılarda küçük kelime, harf ve hareke hatası olmasına rağmen Abdülhamid’in Buharî nüshasının en sağlamı olduğunu ifade etti. Hicrî yılbaşına (1441) tevafuk ettiği için Allah Resûlü’nün hicreti gibi ahlâk, fetih ve her alanda Resûle tâbi olup Allah’a hicret etmemizi ehemmiyetinden bahsetti. Ebu’l Huda el- Yakubî konuşmasında, Arapça kelimelerin yalın ve türemiş hallerini aynı cümlede kullanarak (kendisi şair ama bunu şiir olsun diye yapmıyordu), şükür ve hamdini ifade etti ve hadiste üstadları olan 14 silsileyi (kendisi 15’inci) tek tek saydı. Dikkatimi çeken şu oldu ki, Üstad bir hadis naklederken sanki Allah Resûlü’nün ruhaniyetine, Efendimiz söylüyormuş gibi bir hâle bürünmeleri idi. Bu ise sözün sahibine duyulan derin saygının tezahürü idi. Aynı zamanda edebiyatçı olan Üstad Ebu’l Huda, Hazret-i Peygambere yazdığı 128 beyitlik Arapça kasideyi (İngilizcesi de var) bir gün kürsüden akşamla yatsı arasında okumuş. Bu arada belirteyim ben hatmin ancak son iki gününü takip edebildim. Kâinatın Efendisine imanın ne boyutta olduğunu O’nun sahabîsinden süzelim. Mısır fethine gönderilen Amr b. As Hazretleri, Mısır fethi gecikince, “Beni mancınıkla kaleye atın, içeriden size kapıyı açayım.” der. Komutanlar “Olur mu?” diye itiraz edince de Amr b. As peygamber sözüne teslimiyeti şöyle ifade eder:  “Mısır’ı fethedeceğimi Allah’ın Resûlü müjdelediğine göre, fetih tamamlanmadan ben ölmem.” Bu arada aklımdayken yazayım. Mimar Sinan’ın eseri olan Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii, 1999 depreminde epeyi hasar görmüş Sebebi de, Mimar Sinan’ın caminin temellerini sudan korumak için açtığı onlarca kuyunun caminin bitişiğindeki yapılardan dolayı doldurulmuş olması ve suyun temellere doğru gitmesi imiş. Deprem tadilatında suları toplayan kuyuları tekrar yapmaya çalışmışlar ancak ne kadar başarılı olunmuş bilmiyorum. Üstad Ebu’l Huda’nın konuşması bitince Allah’a tesbih edildi: “Subhanallahi velbihamdihi, subhanallahilazim” diye. Bu defaatle tekrarlandı. Sayamadım, 99 veya fazla idi. İlim niyetine, cihad niyetine, şifa niyetine ve en başta Allah Resûlü’ne yanaşma ve münacaat niyetine okundu. Böyle hatimler duaların makbul olduğu anlardır. Niyetler tashih edilerek ve samimî kalplerle yapılacak dualara icabet saatidir. Yapılan dualardan: “Ya Rabbi! Senin kavlin hak, Resûlün hak, cennet hak, cehennem hak. Önümüzü, arkamızı, kalbimizi, bizi nurla doldur, muhabbetimizi kâmil et! Sevgili peygamberinin meclisi olan bu meclise rahmet et, O’nun şefaatini bu topluluk üzerinde nasip et. İmam Buharî’ye rahmet et! İslâm düşmanlarına karşı bize yardım ve sebat ver!” Allah’a Muntakîm ismiyle de dua etmenin gerektiği yerler vardır. Hele günümüzde Kur’an ve hadisleri tartışma mevzuu yapanlar ortalıkta cirit atarken icazet törenindeki bir konuşmada, ilim ehlinin hadiste işaretlendiği üzere ihlasıyla âmil olması hususuna işaret edildi. Ancak ülkemiz için, ilim ehlinin birçoğunun cihad ehlini pek sevmediğini ve mevcut rejimin baskısından dolayı da hemen red yoluna gidildiğini ifade edeyim. Bu ürkek tavır onların İslâm’a içten ve dıştan saldırılara karşı cesaretli tavır almalarına da mâni oluyor. Aslında hadiste işaretlenen ilim ehli tanımının da dışına çıkılmış oluyor. Meselenin, sarık sarmak ve kitapları yalayıp yutmak olmadığı görülüyor. İlim adamının cihad etmesi şart değil ama cihad ruhu taşıması ve hak yolda cihad edenleri sevmesi şart. Cihad ruhu taşıyan ilim adamına bir misal olarak rahmetli Abdülmetin Balkanlıoğlu’nu zikredebiliriz. Keza Şehid Bayram Ali Öztürk Hoca’yı da hakikî ilim adamı olarak (yürek ve akıl birlikte) rahmet ve gıpta ile analım. Olumsuz örneklerin isimlerini ise zikretmeye gerek duymuyorum. İstanbul’un öbür İslâm beldeleriyle birlikteliğinin göstergesi olarak ortak kurulan korodan ilahîler okundu. İlahîlerden bir cümle: “Gözlerimden akan yaşlar M......d aşkındandır.” İşin hakikati de genelde böyle olmasak bile, gözyaşının hakikati budur mânâsında bu mısraı naklediyorum. Yoksa ne ile dertlenip derlenmediğimizi Allah da biliyor, biz de biliyoruz. Birbirimize güzellemeler de yapmayalım diyorum. Fas ve Endülüs ezgisi taşıyan ilahîler de okudular. Bizi uzak diyarlara taşıdılar. Uzaklar yakın oldu diyebiliriz. Araplar, ilahî ismini pek tercih etmiyorlar ve kaside diyorlar. Akşamla yatsı arası da bol bol kaside okudular. “Sana canlar fedadır M......d” diye ilahî okunurken aklıma şu sahne geldi. 15 Temmuz gecesi Akdeniz caddesinden sarıklı-şalvarlı İsmailağa cemaati inerken, o caddenin tam karşısında olan Oğuzhan caddesinden de elinde içki şişleriyle başka bir grup aşağıya iniyor ve bu iki grup Vatan caddesinde buluşup İstanbul emniyeti önünde Allah ve Resûl aşkı için birlikte can vermeye koşuyorlardı. Bu da olmuş ve yaşanmış bir olay. Tabiî ki vatan da fikrimin coğrafyası olan ve uğrunda ölünebilen böyle bir vatandır. Kemalistlerin ve Batıcı şer güçlerin tüm uğraşmasına rağmen bu milletin peygamber sevgisi, hocasından ayyaşına kadar iliğine işlemiştir ve sökülüp atılması mümkün değildir. Amerika istediği kadar, “15 Temmuz darbe girişimi niye başarısız oldu?” diye yerli işbirlikçisi bazı üniversitelere rapor hazırlatsın dursun. Artık suların akışı durdurulamaz (bazen kısa vadeli ters akışlar olsa da), önündeki engelleri aşıp hedefine (Allah Res3ulü) varacaktır. Fuzulî’nin Su Kadidesi’nde Fırat’ın başını taştan taşa vurup kutsal topraklara akışı gibi. Hadis ezberletilen çocuklar da kürsünün yanına davet edilerek onlara da hadis okutup hediyeler verildi. Bu bir gelenek olup bunu yaşatmaya da dikkat edilirmiş. Saygın hocalar da gelip birer birer konuşmalar yaptılar. Hepsi candan konuştular. Kelimelerin ne ehemmiyeti var ki burada nakledeyim. Sadece bir cümle nakledeceğim. Şamlı Süheyb eş-Şâmî Hoca hissî ve fikrî konuşmasında “Allah Resûlü’ne sadık olanın korkusu yoktur” dedi. Uhud Cengi’nde nasıl ki sahabîler Allah Resûlü’nün etrafında cansiperane durdularsa, bugün de böyle davası etrafında cansiperane duran ve gönüldaşlarıyla ruhen kenetlenenler kurtuluş gemisinin yolcusu olacaklardır. Fatih Sultan Mehmed Üniversitesi hadis hocası Halil İbrahim Kutlay konuşmasında, “100 yıldır özlediğimiz hadis meclislerini şu an yaşıyoruz.” diye duygularını ifade etti. Mihrimah Sultan Camii’nde haftada bir gün açıklamalı Sahih-i Buharî okutmaya devam edildiği bilgisini veren Kutlay şunları söyledi: Kur’an-ı Kerim’den hadislere kadar tartışmalar açıldığı, hadis-i şeriflere, özellikle İmam-ı Buharî’ye hücum edildiği bir zamanda bu faaliyet bir şereftir, berekettir, lütuftur. Allah hepsinden ve üstadlarımızdan razı olsun.” Üstad Ebu’l Huda el-Yakubî, bu faaliyete izin veren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İstanbul Müftüsüne teşekkür etti. Hatim ve dua töreni bitince Müslümanların camide musafahası ve ayaküstü sohbeti sürdü. Yüksek İslâm Enstitüsü’nde aynı dönemde okuduğumuz Halil İbrahim Hoca ile de ayaküstü bir sohbetim oldu. İcazet alan bazı genç hocalarla da fotoğraf çektirdim. Allah Resûlü soyundan gelenler eğer Hz. Hasan’dan olursa biz onlara Şerif, Hz. Hüseyin soyundan olursa ise Seyyid dememize karşın, Araplar bu isimlendirmeden pek hoşlanmaz ve “Hasenî” ve “Hüseynî” demeyi tercih ederlermiş. Demem o ki, Hasenî olan Üstad Ebu’l Huda el Yakubî’nin de bir arada fırsat bulup elini öptüm. Baran Dergisi 660. Sayı

Kim Vurdu-2 -Suikast Görüntüleri-

Muğla 2. ACM’de görülen, geçtiğimiz Mart ayında Yargıtay tarafından “bozma, düzelterek onama” ile kesinleşen “cumhurbaşkanına suikast davası”, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün en önemli dosyalarından birisi olmasına rağmen, dava dosyası “kesinleşen” hali ile önemsizdir. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik suikast teşebbüsünü, o gece cumhurbaşkanının kaldığı otel ve çevresinde meydana gelen silahlı saldırıları (öldürme, yaralama, araç ve binalara zarar verme) kimlerin yaptığı, dosya içeriğindeki onlarca delil ve tanık ifadelerine rağmen tam olarak tesbit edilememiş, her şey sadece yargılanan sanıkların üzerine atılarak dosya kapatılmıştır. Suikast timinin yerdeki operasyon şefi olan eski Binbaşı Şükrü Seymen mahkemede yaptığı son savunmasında, tamamen mahkeme dosyasında bulunan delil ve tanık ifadeleriyle üzerlerine atılan silahlı saldırı isnadını reddetmiştir. “Devletin avukatı” mânâsına gelen savcıların yazdığı “iddia”namelerden çok, bu iddialara karşı yapılan savunma, bilhassa çapraz sorguların, isnad edilen hadiseyi aydınlatan veya karanlıktan çıkarıp ışık vurduran bir fiil olduğuna inanmanın, günümüzdeki yargılamalarda “hakikati aramanın” biricik yolu olduğunu düşünmek gerekir.. Ş. Seymen kendisine yönelik “darbeci” iddiasını reddetmeyen biri. Bunu savunmasında açıkça belirtiyor, emri eski Tuğgeneral Gökhan Sönmezateş’ten aldığını da teyit ediyor; Sönmezateş de bunu reddetmiyor. Reddettikleri silahlı saldırı ve neticesi olaylar. “Biz yapmadık.” diyorlar. Tekrarlayalım, bunu da tamamen dosya içeriğindeki –savcı ve emniyetin koyduğu- deliller ve evraklar üzerinden iddia ediyorlar. Şükrü Seymen savunmasına şöyle başlıyor: “- Hakim Bey, yargılama başlayıp bir takım delillere vakıf oluncaya kadar Marmaris’e bizden önce başka bir grubun geldiği ile ilgili olarak herhangi bir kanaatim yoktu. Ancak mahkeme tarafından bize verilen onlarca dosyayı incelediğimde (…) biz olay bölgesine ayak basmadan çok önce, yani saat 3.20’den önce, olay mahaline helikopter ile gelen, söz konusu bölgede güvenlik kuvvetleri ile çatışmaya giren, bomba patlatan ve polislerin şehit edilmesine neden olan başka bir grubun var olduğunu net olarak anladım. (…) son olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce görevlendirilen 15 Temmuz darbe araştırma komisyonunun kapsamlı olarak hazırladığı raporun bizim davamızla ilgili olan kısımları birlikte değerlendirildiğinde, Marmaris’e bizden önce başka bir grubun geldiği ve çatışma çıkararak maddi zararlara ve ölümlere sebebiyet verdiği kesindir.” 15 Temmuz’dan sonra neredeyse her gün TV ve gazetelerde gördüğümüz bazı kamera görüntüleri var, bu dosya ile alâkalı olarak. Nedir onlar? Bir grup askerin cadde kenarında, siviller ve arabaların arasında tek sıra halinde ilerleyişi, arada bir-iki araba veya sivili durdurarak konuşmaları (tanık ifadeleriyle sabit, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otelinin yerini soruyorlar bu konuşmalarda), kendilerine yönelik ateş sonrasında araba ve duvara siper alarak ateş etmeleri… Bir de hiçbir “darbeci asker” görüntüsü olmadan iki arabanın ilerleyişi, durmaları. Başka görüntü var mı? Yok! Bize gösterilenler sadece bunlar. Oysa Cumhurbaşkanının kaldığı bir otel var orada; çevrede bir çok otel var, caddeler var, mobese kameraları var; ama bize gösterilen sadece onlar. Cumhurbaşkanının oteline, çevresindeki otellere ve park etmiş arabalara tanık ifadelerine göre hedef gözetmeksizin silahlı saldırı gerçekleştiriliyor; ama çatışmaya dair–dişe dokunur- bir görüntü yok! Sebebi nedir biliyor musunuz? Kameralar ya kapatılmış ya kopyası alınamadan (!) üzerine tekrar çekim yapılmış. Garip bir durum değil mi? Ceza alan sanıkların yakalanması için arazide gerçekleştirilen sürek avını, onların dehlizlerde, menfezlerde yakalanmalarını an be an canlı olarak yayınlayan televizyon kanallarındaki bu tip görüntü yoğunluğu ve “terör ve güvenlik uzmanları”nın “röportaj yaylımı” ile zihinlerimiz öyle “kontrol” edildi ki, silahlı çatışmaya, şehitlerin katledilmesine dair görüntülerin yok olduğunun farkına bile varamadık! Oysa kuytu bir yere insanlar tek tek çekilerek katledilmedi o gece, otellerin önünde oldu bütün bunlar! Cumhurbaşkanına suikast dosyasında bulunan Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından bölgedeki kamera görüntüleri incelenerek “gerçek zamanlı olarak” hazırlanan rapor, tüm bunları kaydetmiş; yani sanıkların uydurması değil. Rapora göre, cumhurbaşkanını koruma ekibinden Mehmet Çetin’in şehit edildiği, Grand Yazıcı Turban Otel bölgesine ait kamera görüntülerinin yer aldığı Unimo marka M14000087 seri numaralı dvr cihazında 15 ve 16 Temmuz tarihlerine dair herhangi bir kayıt bulunmadığı yazılmış. Sebep olarak da cihaza olaydan on gün sonra, 25 Temmuzda el konulduğu ve bu süre içinde kayıt yapmaya devam eden cihazın eski görüntüler üzerine yeni görüntüleri kaydettiği, 15 ve 16 Temmuz’a ait görüntülerin geri getirilemeyecek şekilde silindiği yazılmış. Cumhurbaşkanının kaldığı bu otele ait başka bir görüntü cihazında da, 16 Temmuz 2016 saat 00.12’de koruma polislerinin beklediği görüntülerden 03.06 civarında halkın panik içinde kaçıştığı görüntülere geçildiği kaydedilmiş. Aradaki koskoca üç saate dair hiçbir görüntü yok. Aynı otele ait başka bir cihazın incelenmesinde sadece 15 Temmuz saat 23:00 ile 16 Temmuz saat 01:26 arasındaki zamana ait görüntüler olduğu, bu görüntülerde halkın otel önünde 00:09’da toplanmaya başladığı, 01:13:41’de elinde silah olan sivil polislerin koşuşturmaya başladığı kaydedilip ardından 05:00-06:00 arasında otelde kalanların bina içinde dolaşmalarının olduğu yazılmış rapora. Görüldüğü gibi saat 01:13’den 05:00’e kadarki görüntüler yine yok; oysa bu zaman aralığında otel ve çevresi yaylım ateşine tutulmuş, şehit ve yaralı verilmiştir. Bir başka cihazda, on kamerayı kontrol eden bir cihaz, 15-16 Temmuz günleri kapatılmış, görüntü yok. Bu otelin yanındaki Marmaris Palas Oteli’ne ait görüntü cihazları ise otel çalışanı tanıkların ifadesine göre cumhurbaşkanı koruma ekibinden birileri tarafından fişi çekilerek kapatılmış, bu sebeble de 15 Temmuz 2016 saat 00:00’dan 16 Temmuz 2016 09:00’a kadar görüntü almamış. (Koruma ekibinin hadiseden altı yedi ay sonra tutuklandığını da yazalım.) Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından sonuç ve değerlendirme adı altında bir kronolojik olay-zaman grafiğine göre, “saat 1.18’de Casa de Maris otel kameralarında askerlerin sahil kısmında ilerlediği, saat 2.03’te Casa de Maris otel kameralarında bir helikopterin uçarken görüldüğü, saat 2.18’de askerlerin polislerle çatışmaya girdiği, saat 2.20’de askerlerin otel içine girdikleri, 2.48’de de otel içinde ve etrafında teyakkuz halinde yürüdükleri, bazı kameraların açılarını değiştirdikleri ve duvardan atlayarak kaçtıkları” kaydedilmiş. Dikkat edin, burada geçen saatler gerçek zamanlı saatler. Dosyada bulunan Marmaris Emniyet Müdürlüğünce hazırlanan bir çok raporda helikopter/lerin gelişi 01:00 civarı ve silahlı saldırı hadisesinin 02:00 civarında başladığı defalarca kayıt altına alınmış. Rapor gerçek zamanlı olarak yazıldığına göre, yargılanan sanıkların 02:30’da hâlâ Çiğli’de helikopterin içinde bekledikleri veya bekletildikleri iddianame ile sabitken bu helikopterin içinde onların olmadıkları da kesindir. Peki mahkeme 01:00’den itibaren tanıklar tarafından da belirtilen bu helikopter/ler hakkında bir araştırma yapmış mı? Evet! Muğla Cumhuriyet Savcılığı radarda gözüken bu “üç helikopter” hakkında bir soruşturma başlatmış, gerekli yerlere başvurmuş, bilgi talep etmiş, birden bire Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı “dosyanın kendisine devredilmesine” dair talep bombardımanına başlamış, Muğla direnmiş; ama nihayetinde devretmiş ve akabinde de “üç helikopter” hakkında hiçbir netice elde edilmeden dosya kapatılmıştır! Cumhurbaşkanına suikast davasında yargılanan sanıkların “darbe emrini uyguladıkları” hususunda hiçbir şüphe yoktur, savunmalarında bunu söylemişler zaten; ama dosya içeriğine bakıldığında görüleceği gibi o vahşi silahlı saldırı eylemlerini onların yapmadıkları, yapanlar hakkında yürütülen soruşturmanın da engellendiği kuşkudan uzaktır. Dosya üzerinde durmamızın sebebi, davaya müdahil taraf olarak katılan cumhurbaşkanı avukatı Hüseyin Aydın’ın duruşmaların ilk günü yaptığı, “Sanıkların savunmaları cumhurbaşkanımızın alıkonulup başka bir yere götürülmesi yönünde. Ancak dosyayı incelediğimde, delilleri dikkatle değerlendirdiğimizde alıkoyma iradesi değil, varlığını ortadan kaldırmak, suikast iradesinin olduğu konusunda tereddütümüz bulunmamaktadır.” açıklamasıdır. Dava ceza kararı neticelendiğinde de “Adalet yerini buldu.” diyen avukatların, yargılanan sanıkların savcılık ve mahkeme beyanları ile sabah saat dört civarı Turban Oteli’nin alt katında bulunduklarını gösteren görüntüler haricinde orada olduklarını kanıtlayacak delil dahi olmadığını görmemişler herhalde! Yine avukatlar o görüntülerin iddianame ve sanık beyanlarıyla sabit olduğu üzere 03:30’dan sonra, olayların bitmesinden sonra onların Marmaris’e ayak bastıklarını kanıtladığını da fark etmemişler! Müvekkillerine yönelik “suikast iddiası”nın müsebbiblerinin flu halde kalmasının avukatlar katında bir kıymeti yoktur demiyorum, çünkü onlara göre “adalet yerini bulmuş” zaten! 15 Temmuz’un en önemli iddialı davasının iddianamesi ile yazılan kararının birbirini olumsuzlayan şekilde kaleme alınması, gerçek darbecilerin, Marmaris’te ölüm kusanların kim olduğunun ortaya çıkarılmasını engellendiği şüphesini körüklemekten başka bir faydası olmamıştır. Her ne kadar “şüpheli, flu” olarak kaydetsek de, nazarımızda cumhurbaşkanına karşı öldürme fiiline girişen, polis ve vatandaşları katleden, yaralayan ayrı bir timin varlığı sadece “görüntüler(in olmaması)” sebebiyle kesindir, yakalanamamışlardır, yakalanmaları engellenmiştir, dolayısıyla hem cumhurbaşkanının hayatı hem de milletin hayatı halihazırda tehlike altında bulunmaktadır. Aynı zamanda “suikast” gibi önemli bir iddiayı içeren dosyada “bunlar yapıldıysa, diğer dosyalarda neler olmuştur!” düşüncesini kendiliğinden gelmektedir. Dikkate Değer Not: Davayı yürüten Muğla 2. ACM hakimi Emirşah Baştoğ’dur. Hakim Baştoğ, bu davayla birlikte bölgesinde açılan ankesörlü telefon davasını da yürütmüştür. Ankesörlü telefon kovuşturmaları bir telefondan aranmış olmak üzerine bina edilen davalardır ve tabiatı gereği “içerik kaydı” bulunmamaktadır. Konuşmuş olmak veya ne konuşulduğu önemli değildir, “aranmış olmak” yeterlidir. Dosya içinde bir adet “itirafçı” veya “tanık” da varsa, sanıklar “örgüt üyesi” olmakla cezalandırılmaktadır. Bunun davaları sulandırmak ve hedef saptırmak için ne kadar elverişli şartlar oluşturduğunu, bu şekilde alâkasız kişilerin zan altında bırakılıp hadisenin içinde olanların aklanabileceğini düşünün. Eylemsiz-fiilsiz örgüt üyeliği bu ülkenin başına (bu satırların yazarının da!) otuz-kırk senedir gelen en büyük belâdır. Hakim Baştoğ, “adalet bürokrasisi” içinde bulunan veya yön veren “bazı etkili ve yetkililerin” çok önem verdiği “ankesörlü telefon davası”nda sadece bir tanık ifadesi olması sebebiyle on bir astsubay hakkında beraat kararı veriyor Nisan 2019’da. 2019 Haziran ayında HSK tarafından hazırlanan “hakim atamaları kararnamesi” ile Van Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına atanıyor. Bunun terfi mi yoksa tenzil-i rütbe mi olduğuna “okuyucular” karar versin.  03.09.2019 Baran Dergisi 660. Sayı

Demokrasilerde Medya Vasıtasıyla Halkın Köleleştirmesi

Batılı sömürgeciler, eskiden sömürmek istedikleri ülkelere misyonerler gönderir, bunlar vasıtasıyla o ülke içerisinden bazı insanları devşirir ve kendi menfaatleri için kullanırlardı. Çok zorlama ve pahalı bir metoddu bu. Daha sonraları sömürecekleri ülkelerde kendi kültürlerini ve yaşam biçimlerini hâkim kılmak için yoğun bir şekilde o ülkelerde okullar açmaya başladılar. Bu okullar vasıtasıyla “aydın”ların zihinlerini de işgal etmeye başladılar. 1850’li yıllarda Osmanlı Devleti topraklarında 1740 adet yabancı okul vardı. Gerek bu okullarda okuyan gerekse Avrupa’ya okumaya gidenlerin büyük kısmı, beyinleri işgale uğramış gönüllü birer Batı ajanı gibi bu ülkenin aleyhine çalıştılar. Yamyamlaşmış Batılı sömürgeciler, kapitalizmin uygulanabilirliği açısından en kolay yönetim tarzı olan “demokrasi”yle birlikte emperyalizme geçiş yapmaya başladılar. Çünkü açtıkları okullar da, elde edilmek istenen neticeye göre külfeti fazlaydı. Çok daha az masrafla çok daha büyük neticeler almak lazımdı. Ve “kitle iletişim vasıtaları”nı keşfettiler. Bu medya vasıtalarıyla aynı zamanda daha da başarılı olacaklardı. “Demokrasi” de tam bunlara göreydi. Çünkü bütün toplumu “modern kölelik” düzenine kavuşturacaklardı. Kendileri perde arkasında kalabilecekler, bütün maliyeti de sömürülen hedef ülkenin insanları karşılayacaktı. Gönüllü kölelerden müteşekkil, güdülmesi çok kolay, “harika” bir toplum. “Bilinç Endüstrileri” ve “Kültür Endüstrileri” ile halkı cahilleştirip “narkozlayarak” pasif hale getireceklerdi. Nitekim öyle de oldu. Kapitalizmin en gelişmiş hâli olan “demokrasi” yönetimleri, etkinliğini sadece ekonomik düzeyde kabul ettirmekle yetinmez. Aynı zamanda da yaşamın bütün alanlarını metalaştırarak ve “şey”leştirerek bünyesine dahil etme çabası içindedir. Bu amaçla duyguların ve arzuların sistemin içinde kontrol altına alınması ve yönlendirilmesi “demokrasi”lerin öngördüğü toplumsallaştırmanın kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Kısacası demokrasiler açısından her türlü metanın tüketilebilmesi özgürlüğünden başka hiçbir özgürlük yoktur. En katı diktatörlüklerde bile insanın iradesini kullanma özgürlüğü vardır. Fakat “demokrasilerde” insan iradesinden mahrum bırakılır; bu bir kuraldır. Kitaplar, müzik CD’leri, sinema filmleri, gazete haberleri, dergiler, video oyunları ve TV şovları gibi medya ürünlerinin ekserisi de içeriğindeki ideolojik ve ekonomik niteliklerinden dolayı, demokrasinin (vahşi kapitalizmin) devamında hayatî öneme sahip, “kültür endüstrisi” tarafından kutsanan ürünlerin başında gelmektedir. Öyle bir hâle geldi ki, gündelik hayat, bağımlı gruplarla, egemen grupların bir arada yaşadığı, içeriği belirleyenlerle, içerikten etkilenenlerin yan yana geldiği, tahakküm ve direnişin aynı anda var olduğu ve tüm ideoloji biçimlerinin işlendiği bir zemin biçimini aldı. Gündelik hayatın her alanına yayılmış medya ürünlerinin ideolojik yapısı ve bu hâkim ideolojinin devamını gözeten ürün yönetim biçimleri, toplumda var olan iktidar yapılanmasının devamına ilişkin önemli ipuçları içermektedir. Medya ürünleri de “kültür endüstrisi” tarafından oluşturulmuş (aslında daha ziyade manipüle edilmiş) ve şeyleştirilmiş bir olgu, bir ideoloji olarak ele alınmaktadır. Ve bu algının ardındaki hakim ideolojik iklimin devamı amacıyla üretim süreçleri ve üretim yönetimi kapsamında, medya, adil olmayan mevcut düzenin devamını getirme işlevi görmektedir. Ezcümle, “demokrasi” bütün insanî değerleri ve insanı yok etmektedir. Her insanın, daha çok uzak olmayan bir geçmişte özel dünyasını oluşturan ne varsa rasyonelleştirmeye ve planlamaya dâhil edilmektedir. Bu yüzden bugün, insanın var olabilmesi için sistemin varlığına uyum göstermesi gerekmektedir. Toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır. İnsanı buna mahkûm eden ise, yaptığının gayet farkında olan bir azınlığın planladığı “kültürel endüstri”nin ürettikleridir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde demokrasi, her şeyden öte “meta üreten bir sistemdir.” Dolayısıyla ana hedeflerinden biri de üretilen metaların doğal görünmesini sağlamaktır. Bu görev de birer meta olarak değerlendirilebilecek medya ürünlerinin üretimini yönetenlere düşmektedir. Diğer yandan toplumsal ilişkilerden sanatsal üretime kadar şeyleştirme sürecini işlemesi metalaşmanın temelini oluşturmaktadır. Bu temel içinde ana hedeflerden biri de sınıf bilinçlerinin yok olması ve atomize hareket eden, fazla düşünmeyen, kitlesel eğlenceler üzerine odaklanan ve bunlarla zaman geçiren insan topluluklarının meydana getirilmesidir. İnsanoğlunun kendi düşünce gücüyle oluşturulan metalara insanüstü bir ilahî güç atfederek onları yüceleştirmek de şeyleştirmenin ana hedeflerinden biridir. Böylece insanlar kendi ürettikleri endüstriyel ürünlerin esiri haline gelmektedirler. Şeyleştirme, günümüzün sosyokültürel ortamının en belirgin özelliğidir. “Medya endüstrisi”nin ürünleri de benzer şeyleştirmenin öznesi konumundadır. “Demokrasi”lerde en çok kullanılan tabirlerden biri de “bilim”dir. Uzmanlaşmış cahillerin çoğunlukta olduğu “bilimci” yapı öylesine radikaldir ki, kendi disiplinine yönelik en ufak bir eleştiriye maruz kalan bilimadamı büyük bir fanatiklikle saldırıya geçebilmektedir. Çünkü bilim ve bilgi artık “insanı olduran-geliştiren” araçlardan birisi değil. O, bilimle uğraşan bilim esnafının iktidar kurma aracıdır. Kurduğu iktidardan kolay feragat etmek istememek ise modern bilimcinin en belirgin özelliği. Kısaca egemen grup kitle iletişim vasıtalarını kendi iktidarı için nasıl kullanıyorsa, “bilim”i de kullanmaktadır. Özgürlüğün yalnızca tüketim olanaklarının artması değil, siyaset yapma, felsefe yapma, Salih Mirzabeyoğlu’nu okuyabilecek duygu ve düşünce zenginliğine erişmeye de bağlı olduğunu anlayabilmek lâzım. Yetersizliklerin belirli bir düzeye varıncaya dek giderilmesi gerekmektedir. Halbuki kitle haberleşme vasıtalarının esas amacı halkı eblehleştirmek, şapşallaştırmak ve narkoza maruz bırakmaktır. Dolayısıyla “demokrasi”ler için en vazgeçilmez şey “kitle iletişim vasıtaları”dır. İktidar ile medya arasındaki ilişkinin meşruluk kaynağının ne olması gerektiği ve “demokrasi” denen aldatmacayla alâkalı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun muazzam bir tesbiti var: “Aynı şekilde bir içtimaî sistemin, iktidarın kimin adına ‘kullanıldığına-hükmedildiğine’ ilişkin açıklaması ‘hakikat’in ifadesi değil ise, iktidarın kullanılışına ‘meşruluk-haklılık’ verenin ne olduğu da izah edilemez. Ve iktidarın kaynağını ‘Mutlak’ olarak izah etmemiş olanların, iktidarı kullanmalarının haklılık sebebi de yoktur. Hangi rejimde olursa olsun, insan iradesinin insan üzerindeki hakimiyetini gösterici bu durumun kabulü, neticede, insanın insan arkasındaki kuyrukçuluğudur. Bu durumda, böyle bir sistemin ve uygulamanın ‘adil’ oluşundan bahsedilemez, azınlığın istek ve iradesini ‘halka’ veya ‘millete’ empoze ettiği, azınlığın iradesinin mânâ dolandırıcılığıyla ‘halkın’ veya ‘milletin’ iradesi olarak gösterildiği, ‘gücü eline geçiren-iradesini hâkim kılabildiğine göre haklıdır’ şeklinde fiili durumun meşrulaştırılmasıyla karşılaşıyoruz. Son tahlilde bu durum, MUTLAK FİKİR dışında idare edilenlerin hiçbir rejimde idare edenlere uymamaları durumuna haklılık kazandırır.” Kitle haberleşme araçlarının bu denli çoğaldığı, hayatımızın her alanını bu denli kapladığı günümüzde görebildiğimiz, izleyebildiğimiz, öğrenebildiğimiz hayatın gerçek yüzü değil de, onun sistem açısından yapılmış kurgusal bir replikasıdır. Öyleyse sokaklarımızdaki binaların duvarlarından tutun da, odalarımıza dek her yanımızı dolduran iletiler, gerçek bir iletişimden çok bir gürültünün serpintileri ile yaşadığımız, kabullendiğimiz bugünkü hayat tarzımızı yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. İnsanın, bir başka insanın ve insanca değerlerden uzaklaşmış bir toplumsal sistemin hegemonyası altında yaşadığı yerde hayattan değil, onun bir kopyasından söz edilebilir. Hayatın olgunlaştırılmış bir görünümünün yaşandığı yerlerde ise, iki tarafın da özgür, bilinçli ve eşit konumda olabildiği insanlar arasında gerçekleştirilebilecek gerçek bir iletişimden değil, hayata zıd bir biçimde oluşmuş mevcut sistemin kendini yeniden üretmesi için araçsallaştırılmış sözde iletişimlerden söz edebiliriz. Demokrasinin devamı için, halk devamlı aldatılmalıdır. Gerçek bir haberleşme ortamına kavuşabilmemiz için, şimdi yaşadığımız ve kabullendiğimiz, alıştığımız, olağan saydığımız hayat tarzımızı eleştirel bir gözle yeniden değerlendirmemizin gerekliliği buradan kaynaklanıyor. İçlerinde barındırdıkları zengin imkânları hayata aktaramadığımız modern haberleşme araçlarının özgürleşmesi de, bizim bugüne kadar sürdürdüğümüz “yanlış insan tarihimiz”den özgürleşmemizi bekliyor. Vahşi kapitalizmin son hali (en gelişmiş) olan “Demokrasi” ile özgürleşmek ve özgür bir hayata kavuşmak mümkün değil. Çünkü “demokrasi” düzenini sürdürebilmek için, kitle iletişim vasıtasıyla insanları önce yabancılaştırmakta daha sonra ise aptallaştırıp cahilleştirerek insanları kendi rızalarıyla köleleştirmektedir. İnsanlara gerçek hayat değil, yanıltılarak reel olmayan bir hayat sunulmaktadır. İnsanlar yoksullaştırılıp, örtülü şiddet kullanılarak edilgen hale getirilmektedir. Kısacası; insan fıtratına aykırı bir rejimdir demokrasi. Modern kölelik düzeninden başka bir şey değildir. İnsanların özgürleşmesini ve özgür bir hayat düzenini sağlayan İSLÂM’dan başka hiç bir sistem yoktur. Ona ulaşmanın yolu da İslâm’a nisbetle kurulmuş bir dünya görüşü olan BD-İBDA ile mümkündür. Türkiye’de ve dünyada yerli ve millî olan tek bir İslâmî dünya görüşü vardır. Dolayısıyla BD-İBDA ile nisbetlendirmeden yerli, millî ve İslâmî olunamaz. Kitle iletişim araçlarındaki teknolojik gelişmelerin getirmekte olduğu “tek bir küresel köy” topluluğu, süper marketlerle dolu, modernleştirilmiş bir kovboy kasabası olmaktan kurtarılıp, insanın insandan, milletlerin başka milletlerden korkmadığı, başkalarına düşmanlık duymadığı evrensel bir İslâm medeniyetine geçiş sürecine dönüştürülebilecektir. Kitle iletişim araçlarının demokrasilerdeki rolü, kitlelerin yaşadıkları gerçek toplumsal hayattan, özellikle de siyasal hayata katılmaktan insanları uzak tutmaktır. Bunun için gereken her şeyi yaparlar. Hayat karşısında bilinçli ve etkin özneler olarak dışlanmalarının ardından, insanların yakın hayat ortamlarından çok uzak olaylarla ilgilenmeye, bunlar hakkında bilgilenmeye yönlendirildiği yeni bir kültür hayatı oluşmaya başladı. Buna kültürsüzleşme ve cahilleşme dönemi de diyebiliriz. Gazetelerde tefrika denilen yeni bölümlerdeki yazarlar, bu insanların kent ortamındaki yeni hayatını, çektiği acıları, gördüğü hayalleri dile getiren romanlar yazıp yayınlamaya başlıyordu. Hayatın kendilerini dışladığını gören kalabalıklar bu yeni tefrika romanlarda kendilerini buldular. Gazeteler bu açıdan da ilgi duymaya başladılar. Kitlesel basın böyle doğdu. Bunu izleyen başka bir gelişme ise reklamların gazetelere girmesi oldu. Ucuz gazetenin yaşamasını sürekliliğe kavuşturdu. Aynı anda reklam gelirleri gazeteler için önem kazandıkça, reklam gelirlerini artırabilmek amacıyla, gerçekliğinden çok, kitlenin ilginç bulacağı haber ve yazılar ağırlık kazanmaya başladı. Başka bir deyişle, gerçekten olan şeyleri haber veren gazeteler yerine, kitlelerin olmasını istediği, seveceği, korkacağı, heyecanlanacağı; gerçekleri aktarandan, abartılmış ya da kurgulanmış şeyleri yayımlayan gazetelere geçiş başladı. Türkiye’nin “demokrasi”ye geçişiyle birlikte kitle gazeteleri de hızla çoğalmaya başladı. Artık gazeteler halkı olabildiğince cahilleştiriyor, fikirden uzaklaştırıyor. Boyalı basın dediğimiz gazeteler halkı aldatan mevcut düzeni meşrulaştırmak için reel olmayan şeyleri gerçekmiş gibi göstererek mevcut düzenin devamını sağlamanın aracı haline gelmişlerdir. Gazetelerin geldiği yeri en iyi anlatan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’le Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Sedat Simavi arasında şöyle bir konuşma geçiyor: Mükellef bir koltuğa oturttuğu Sabık Şair’e: -“Göreceksin” diyor; “fikri idam edeceğim! Sadece resim ve göze hitap! Yazıya göre resim değil, resme göre yazı...” O zaman Sabık Şair, iki dudağı arasından istihza fiskesine benzer bir hırıltı koparıyor. Sedat Simavi hayrette: -“İnanmıyorsun, öyle mi?” -“Yahu! Gazete fikir demektir. Hadise ve ona bağlı fikir, kıymet hükmü... Bu ihtiyacın aletidir gazete... Fikri idam iddiası, gazete için portakalın suyunu çekip posasını satmaya kalkışmak kadar gülünç olmaz mı?” -“Misali tersinden koyuyorsun!..  Halk portakalın suyunu ister, posasını değil... Halbuki istikbalin gazeteciliğinde asıl posa fikirdir, portakal suyu da hadiselerin dış yüzü ve göze hitap eden şeyler...” -“İyi ama o zaman gazete meydana gelmez ki... Gazete ismi altında o ismin hakikatine aykırı manzara resmi, şehvet albümü gibi bir şey vücut bulmuş olur. Buna hakkın var mı?” -“Dava satmakta, halkın istediğini yapabilmekte...” -“İrade halkın değil, hakkındır. Halk istemez, halka istetilir. Sen ona evvela istemeyi, isteyeceği şeyi öğret ve ondan sonra halkın istediğine uymak yolunu tut.” -“Bunlar edebiyat!.. İşte ben bu edebiyat yolunu tıkayacağım ya!.. Göreceksin; ve gazete satmak ne demektir anlayacaksın!.. Son beş-altı yüzyılımızda çektiğimiz bütün sıkıntılar, ulema sınıfının İslâm’a nisbetle bir dünya görüşü ortaya koymamasından kaynaklanmaktadır. Belki bunu gerçekleştirmeleri mümkün de değildi. Zira devlet gücü tedricen eridiğinden ciddi bir şok yaşanmadı ve kurtarıcı fikir/anlayış aranmadı. Bundan dolayı hayatın bütün alanlarından peyderpey kovulduk. Yüzleştiğimiz maddi ve manevi felaketlere bakınca son yüzyılların en talihsiz nesliyiz. Ancak diğer taraftan belki de en talihlisiyiz. Çünkü BD-İBDA İslâmî dünya görüşü bizim zamanımızda zuhur etti. Kendini BD-İBDA’cı diye tanımlayan herkes büyük sorumluluk altındadır. Kitle haberleşme vasıtalarına sahip olma, dağıtımını artırma, geniş kitlelere yayma bizim için çok önemlidir. Emperyalist güçler bizi “kitle iletişim” vasıtalarıyla adeta önce kuşattılar, sonra zihinlerimizi işgal ettiler, bizden tarihimizi çaldılar. Sonra dilsizleştirdiler, daha sonra da topraklarımızı işgal edip bizi parçaladılar. Bütün bunları içimizden beyinlerini işgal ettikleri işbirlikçilerle birlikte yaptılar. Kitle iletişim araçlarını karşımızdaki insanlara kendi görüşlerimizi, düşüncelerimizi aktarabilecek iletiler göndermekte de kullanabileceğimiz teknolojik ve ekonomik bir ortam içindeyiz. Geçmişimizden beri yüzlerce kuşağın hayal görme yeteneği, emeği, düşünce ve duygu birikimiyle meydana getirdiğimiz bu engin imkânların hayata katılması, bizim kendimize, toplumsal hayata ve bugüne dek sürdürdüğümüz gelişme anlayışımıza eleştirel bir tutumla bakmamızı bekliyor. Çağımızın en güçlü silahı “kitle iletişim araçları”dır. Güçlenmenin, büyümenin ve hâkim olmanın en güçlü silahı yayın organlarıdır. Bundan dolayı bütün gönüldaşlardan ricam bize ait yayın organlarını alsınlar, okusunlar, başkalarına da aldırıp okutsunlar. Bilhassa haftalık Baran dergisiyle, aylık çıkan Aylık dergileri hiç aksama olmadan çıkmaktadır. Bu iki dergiyi aksatmadan almalarını ve çevrelerine aldırıp okutmalarını rica ediyorum. Baran Dergisi 654. Sayı

Yaman Bir Kelime: İrade

İrade, insanın içinde tabiî hâlde bulunan inançtan gelir. Görüp, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şey iradenin tecelli etmesiyle meydana gelir ki; bu da insanı diğer varlıklardan ayıran en ehemmiyetli şeydir. İnsan, kabiliyeti ve şuuru nisbetinde beş duyusuyla algıladığı şeylere iradesiyle cevap verir. Ölmesine birkaç saniye kalmış bir insanın hâlini düşünün... Eğer ki kimsenin yanınızda can verdiğini görmediyseniz bile, o ânı tasavvur edebilmek için filmlerdeki sahneleri hatırlayacaksınız, belki de meşhur romanlardaki trajik-trajikomik satırları... İhsan, ihtiras, nefret, teessür, mutluluk, zevk ve daha hatırımıza gelmeyen birçok hâl, hep iradenin tetiklemesiyle muntazam bir saat gibi dehlizlerimizden oluşur. Telafi edilemez bir halt yiyip, kendini öldürmek isteyen bir şahıs düşünün. Yaptığı şey dayanılmaz bir manzara ortaya çıkartmıştır. Mamafih derin bir hissiyata bürünmüş, kendi hakkında hüküm verip kelepir biri olduğunu düşünmüş olabilir. Alın bu kişiyi -yüzme bildiğinden emin olun- denizde boyunu aşan bir yere bırakın, kendisini önemsemiyorsa bile şayet; sevdiği, kaybetmekten korktuğu birileri varsa tabiî olarak hayata tutunmaya, su yüzüne çıkmaya çalışacaktır. Bana kalırsa bu saf iradedir! Bilakis suyun dibine doğru hareket ediyorsa, kurtarmak için vaktinizi boşa harcamayınız. İradesi olmayan insana Karun Hazinesi’ni verseniz de nafile. İradesizliği, yani inançsızlığı yüzünden bu kişi artık bedbahttır, karşısına irade gösteremeyeceği ne çıkarsa çıksın, ebleh ifadeli bir heykel gibi donakalacaktır! İrade, bir şeyi yapabilmektir ve o yapılan şey her neyse o şeyin esas ve usullerine göre hareket edilmelidir. İnsan, cehdiyle karşısındaki zorlukları aşmalıdır. Tıpkı Mikelanj’ın ifade ettiği gibi: “Hayat dediğin, sonuna kadar acı ve mücadele demektir!” Şimdi de şaheser vermiş bir sanatçı hayal edin. Mesela bir ressam... Elde etmek istediği bir kadının portresini çizmeye çalışıyor. Gayet intizamlı bir kompedanlık hâlini takınmış, her ressamın fırçasının titreyeceği güzellikteki o kadının, suretinin hatlarını gözetiyor. Öte yandan tuvale, alâkalısının anlayamayacağı türde bazı şeyler çiziyor. Daha evvelden tecrübe ettiği zorlu teknikler, bir acayip çabuklukla işini bitirmeyi, modeline işini sunmayı hedefliyor. Bu kelli felli sanatçı, bu işi layıkıyla yapacağına inanmasaydı, iradesini bu yönde kullanır mıydı? Çoğu zaman çirkinmiş gibi gözüken şeylerde bile birtakım güzelliklerin var olduğunu hissedebiliriz. Güzelliği anlatmak, en az çirkinliği anlatmak kadar zordur. Fakat şunu söyleyebiliriz ki: Güç, tıpkı güzellik gibidir, bir bütündür, dış görünüşü, fizikî şartları yoktur. Bir şeyi söylemenin de, yapmanın da bin bir türlü şekli var. İnsan iradesi nisbetince güçlüdür. İradesizlik, bütün insan hastalıklarının en ölümcül olanıdır. Baran Dergisi 652. Sayı

Haberler
Av. Hamza Uçan: Kumandan Mirzabeyoğlu’nun...
Av. Hamza Uçan: Kumandan Mirzabeyoğlu’nun...
Malûm, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, yeniden yargılama talebinin kabulü ile tahliye edildikten sonra iade-i mahkeme neticesinde beraat etmişti. Dava savcısının dosyayı Yargıtay’a taşımasının ardından, dosya üç senedir Yargıtay’da bekletiliyordu. Salih Mirzabeyoğlu davasında karar, geçtiğimiz hafta kesinleşti. Biz de bu mesele ile alâkalı olarak, bu kararın alınmasında büyük çaba sarf eden Avukat Hamza Uçan ile bir röportaj yaptık.