Yazarlar
Tüm Yazarlar
Değişime Direnmeyin!

İnsan pek çok şeyden tiksinebilir, bir sinekten meselâ, böcekten, fareden… Biz, bir iddiası var görünüp, sıkıntılı vakitlerde her seferinde başkalarının yaptıklarını konuşup, kendi iddiasının arkasında durmayan insan tipinden tiksiniyoruz meselâ. Fikir haysiyeti beşer şahsiyeti olmayan insan tipinden. Şu son salgını ele alalım… Covid-19’un kaynağı hakkında havada uçuşan komplo teorileri bir yana, bir de meydana getirdiği kaostan sonra statükoda meydana gelmesi mukadder olan değişim üzerinden konuşulan onlarca teori… Birçokları yana yakıla Amerika’nın, Çin’in veyahut Rusya’nın bu salgın hastalık karşısında insanlığın içine düştüğü çaresizliği fırsat bilip, dünya düzeninde değişikliğe gidebileceğinden bahsediyor. İyi de, senelerdir kendilerinin bağlısı olduğunu iddia ettikleri dünya görüşlerinin, mevcut olanın yerine bir teklifi yok mu ki, böylesi vaziyetleri yalnız bu Amerika’lılar falan fırsata çevirebiliyor? Meselâ neden bir Kemalist, Türkiye için dünyaya model olabilecek bir Kemalist düzen modelinden bahsetmiyor? Yahut Marksist, Komünist, Sosyalist olduğunu iddia edenler? Sizin mi, yoksa fikrinizin mi haysiyeti yok? Tüm bunların rezilliğinden daha ziyade tiksindiğimiz kimse ise piyasada fink atan ve İslâmî, dolayısıyla da tabiî olarak insanî bir düzenden bahsetmek yerine ikide bir ekranlara şuraya buraya çıkıp, “biliyor musunuz, Amerikalılar/Çinliler/Ruslar bunu fırsat bilip yeni yeni düzenler kuracaklar”, diye zırlayan Müslüman(!) tipi. Açık konuşalım, şartlar gelip de dayandığında hiçbirinizin düzen çapındaki bir mesele hakkında konuşacak tek bir kelimesi bile yok, ezikçe zırlamaktan başka. Ve biz, işte tam da bu sebeble sizden tiksiniyoruz! Sistem Virüsü Dünyadaki sağlık sistemleri, ortalama sayıdaki hastaları tedavi edecek şekilde kurgulanmıştır. Yâni bir salgın hastalık hâlinde ortalamanın fevkindeki hastayı tedavi edecek bir kapasiteyi haiz değildir. Bu sebeble de bugün dünya çapında yaşanan Covid-19 isimli virüs salgını dolayısıyla büyük bir kaos yaşanmaktadır. Orduların kullandığı piyade tüfeklerindeki merminin kalibresi umumiyetle küçüktür. İlk bakışta bu vaziyet sanki savaşın mantığına aykırı görünür; fakat işin uzmanları bilir ki, savaşta düşmanı öldürmekten daha önemlisi onu yaralamaktır. Çünkü ölen öldüğüyle kalırken, yaralanan her asker, en az dört beş askeri daha savaşmaktan alıkoymaktadır. Covid-19 da o hesap, bulaştığı kimseyi öldürmesinden ziyade yoğun bakıma muhtaç hâle getiriyor olması dolayısıyla devletler açısından; bulaştığı insan sayısına nisbetle düşük bir oran olsa da sebebiyet verdiği ölümü gündelik hayatın merkezine taşıması dolayıyla da sosyal bakımdan büyük bir kaos doğuruyor. Amerika yahut Avrupa’nın herhangi bir şehrinde, herhangi bir hastahanenin kapısında, kapasite yetersizliği dolayısıyla nefes alamadığı için çırpına çırpına ölen birinin çekilen videosunun sosyal medyaya düştüğünü düşünün… Böylesi bir ihtimâlin gündeme gelmiş olması bile Batıda ne iktidar bırakır ne birlik ne de düzen. Bir diğer taraftan, dünya düzeninin kazanç ve tüketime dayalı kurgusu dolayısıyla bünyesinden ölüm fikri kazınmaya, kazınamasa bile azamî derecede bu fikirden tecrit edilmeye çalışılmış Batılının, 21. yüzyılda bir kez daha ölüm fikriyle yüzleşmek zorunda kalması… Ordularında bile kendi milletlerinden değil de üçüncü dünya ülkelerinden insanların istihdam edildiği Batılı milletler için neresinden bakarsanız bakın büyük travma. Bir asra yakın bir zamandır güven ve refah ortak paydasında bir araya gelmiş Batılı millet, devlet ve birliklerin müşterek paydasının ortadan kalkışına şahitlik ediyoruz. Bir İngiliz devletini misâl olarak ele alalım... Covid-19’a karşı tek orijinal tedbir İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nden gelmiş ve kaçınılmaz olan virüs salgınının kontrollü bir şekilde yayılması gibi bir yol izlemeyi seçmişti. Ne var ki popülizm, Batı’da senelerdir ön planda tutulmaya çalışılan akıl ve bilime galib geldi ve demokrasiyle iktidara gelen siyasîler popülizm önünde boyun eğmek zorunda kaldılar. Benzer bir çıkışı Trump da yapmıştı hatırlarsanız; fakat seçim döneminde o da kendi imâl ettikleri popülizm tanrısına boyun eğmek zorunda kaldı.  Yâni batı, senelerdir kendisini üzerine dayandırdığı akılcılıktan bile yoksun bir konumda, kendisini bir bilinmezin içinde popülizm tanrılarına kurban etmiş bulunuyor... İktisad ilmi, sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyacın karşılanması diye ortaya çıkmış; fakat endüstri devriminden sonra, sınırsız üretimin tüketilebilmesi için sınırlı tüketimi sunî bir şekilde krediler marifetiyle şişiren bir balon ilmine evrilmiştir diye geçtiğimiz haftalarda bahsetmiştik. Dünya çapında oldukça büyük; fakat 125 nanometrelik bir virüsün dikenlerinin patlatmaya kâfi geldiği bir balon ekonomisi Batı adamı tarafından hiç durmadan yamanmaya çalışılırken, bugün hâlen Batıdan orijinal bir aksiyon beklemek en hafif tabirle ahmaklık değil midir?   Hadisenin Batı için vahim, bizim buradaki Batı yalaması tipi için ise büyük hayal kırıklığına bakan tarafı ise şudur ki; bugün Batı’da yeni bir düzen inşa edecek ve onun tatbikine soyunacak kalibrede insan da bulunmamaktır. Batı tipi müesseseleşmenin en kötü taraflarından biri de ibdacı insan tipine yer bırakmayışı olsa gerek; varsa yoksa bir asırlık müesseselerin çarklarından birinin yerine geçip, tekdüze hareketi sürdürmek üzere yetiştirilmiş ve sırf Batılı olduğu için nitelikli olduğu varsayılan insanlardan müteşekkil bir sürü... Batının aktüel sanat ve edebiyatının tersine tekâmülü bile buradaki iddiamızı isbat etmeye yeter de artar bile. Şimdi Ne Olacak? Hadiseye yalnız virüs salgınından yaklaşmamak gerek. Dünya Düzeni zaten artık kendi kendisini bile taşıyamaz hâle gelmişti ve bu virüs bir şeylerin fitilini ateşleyen değil, saklanmaya çalışılan gerçeği ortaya çıkaran bir rol oynadı. Şimdi, dünya çapında bir harb yaşanıyor ve bunun muharebe sahaları konvansiyonel savaşların ötesinde çok yönlü ve çok katmanlı bir şekilde tezahür ediyor. Yalnız Türkiye’nin verdiği savaşa bile baksak; iç ihanet şebekeleri, ABD, Rusya, Suriye, Libya, PKK-PYD, AB ve mülteciler, ekonomi, toplum sağlığı, eğitim, kültür, din, tarih gibi birbiriyle iç içe geçmiş ve her birinin kendi esas ve usulleri olan onlarca cebhede yüzlerce muhaberenin içinde olduğunu görürüz. Bu kadar çok birbirinden farklı cebhede, birbirinden farklı esas ve usulleri olan meselede harb etmenin ve kimi muhabereler kaybedilse bile savaştan zaferle ayrılmanın şartı ise bütünü ele alabilecek bir fikir sistemine bağlılıktan geçiyor. Yâni yalnız muharib değil, aynı zamanda kurmay bir fikir sistemi. *** Tiksindiğimiz tiplerin, putlaştırdıkları Batı adamından aksiyon beklemesinin büyüsüne kapılmaksızın, Türkiye’nin, içinde bulunduğumuz şartları radikal değişikliklere vesile kılmak suretiyle bütün dünya için numunelik teşkil edecek kendi modelini inşâ etmesi ve dünyanın geri kalanına yaşanmaya değer hayatın ne olduğunu bizzat yaşayarak, telkinci bir dille göstermesi bekâ meselesi hâline dönüşmüş vaziyettedir. Âletler ihtiyaçları doğurur prensibince, Büyük Doğu-İbda kaleme alındığına, İslâm’a Muhatab Anlayış yenilendiğine ve Bütün Fikir perspektifine göre burada yerli ve millî sistemlerden müteşekkil kurmay fikir sistemi inşâ edildiğine göre, artık bu kayıtsız kalınması mümkün olmayan, karşısında direnmenin zaman kaybı olduğu bir âlet hüviyetine çoktan bürünmüştür demektir. Değişime daha fazla direnmeyin! Baran Dergisi 689.Sayı

Küfr-ü Saadet (Son Perde)

Korona virüs elbette ki ciddiyetle birtakım önlemlerin alınmasını gerektiren bir haldir. Lakin dünyada insan ölümlerine sebep olan vakalar arasında ilk yirmiye bile girmeyen bu hal, neden en ön sıraya geçmiştir? Kim geçirmiştir? Sorularının cevabını binlerce ağızdan farklı yorumlarla duyuyoruz. Bu yorum trafiği içine biz de girelim istedik. Korona virüs tabiatta M.Ö. 8000’lerden beri varolduğu bilinen ve omurgalı canlıları konakçı olarak kullanıp varlığını devam ettiren bir virüstür. 2002 yılında Hong Kong’dan yayılan SARS (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) korona virüsün sebep olduğu bir solunum yolu enfeksiyonudur. Dünya sağlık örgütü verilerine göre hastalığa yakalananların ölüm oranı %10,9 dur. Bilim adamları tarafından tipi, SARS-CoV olarak adlandırılmıştır. Yine 2012 yılında ilk defa Suudi Arabistan’da tespit edilen MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu) korona virüsün sebep olduğu benzer bir solunum yolu enfeksiyonudur ve tipi, MERS-CoV olarak adlandırılmıştır. Dünya sağlık örgütü bu virüsün bulaştığı hastaların %36’sının hayatını kaybettiğini açıklamıştır. Bugün yaşadığımız korona salgını yine aynı virüs ailesinin farklı bir tipi olarak karşımıza çıkan CoVID-19 dur ve ölüm oranının %3 ün altında seyrettiği bildirilmesine rağmen daha geniş alana yayılması sebebiyle “toplamdaki” ölüm sayısı her geçen gün artmaktadır. Görüldüğü üzere binlerce yıldır bizimle birlikte olan ve farklı zamanlarda salgınlara yol açan korona virüs birilerinin iddia ettiği gibi Amerikan icadı falan değil, tabiatın bir parçasıdır. Üretilen komplo teorilerinin tamamı, kurgunun insan marifeti ile yapılıp belli hedefleri yok etmeyi amaçladığından bahsederek yangını körüklemektedirler. Ne oldu yani? Korona geldi diye Güneş doğmayıp bitkileri büyütmüyor mu, inekler süt, tavuklar yumurta, arılar bal mı yapmıyor? Nedir bu telaş? “Kriz varsa, fırsat da vardır” sloganı; vahşi kapitalizmin ana stratejisidir. Korona virüs salgını ile bu stratejinin nasıl işletildiğine birlikte şahit oluyoruz. Ekonomiler çöküyor, devletler borçlanıyor, iktidarlar yıpranıyor, sosyal algı değişiyor derken her şey alt üst oluyor. Bu kargaşa içerisinde fırsatını bulan kesesini doldurduğu sanırken büyük çoğunluk, olanlar karşısında çaresiz son sözün söyleneceği günü bekliyor. Kapitalizmin son pazarlama tekniği sanal dünya; insanlara oyun, eğlence, bilgi, beceri, iletişim, sosyalleşme, alış veriş gibi çeşitli ihtiyaçlarının ekran karşısında sadece zihinsel faaliyette bulunarak elde edebildikleri rengârenk bir ortam sunar. Karışan girişen yok, her şey elinin uzandığı klavye tuşları kadar yakın. Yani bir çeşit cennet… Hem de öyle bir cennet ki; bilgisayar oyunu satıcıları, film yapımcıları ve sanal âlem baronları birleşmişler tüm zamanımızı ekran karşısında geçirmemiz için yapmadıkları şaklabanlık kalmıyor. Sırf biz cennete girebilelim diye birbirlerini paralıyor adamlar! Onları böylesine hizmet aşığı yapan elbette pazarlama pastasının kremalı kısımları. Liberal sistemin ortaya çıkardığı bu yapının vitrindeki şatafatlı gösterinin arkasında, pastanın asıl sahiplerinin daha büyük pasta planları yatar. Bu planlar sessiz sedasız işlerken bizler pastanın kremasını şapır şupur yiyenleri seyredip, o kremadan koparacağımız parçanın hayalleri ile geçiririz günlerimizi. Gençlik yıllarımızda “ekmek aslanın ağzında”, orta yaşlara geldiğimizde, “ekmek aslanın midesine indi, kolu kaptırmadan zor alırsın” denirdi. Şimdilerde ise “ekmekten geçtik, aslanın kıçından çıkanın içinde bir şeyler bulursak onunla idare ediyoruz” deniyor. Bu avam tabir binlerce iktisat hocasının bir türlü itiraf edemediği gerçeği bütün çıplaklığı ile anlatıyor aslında. Ekmek için eski usul mücadele devri bitti, şimdiki mücadele; aslan eteğimize pislesin diye dalkavukluk yapmak ve eteğimizdekini karıştırıp içinde bulduklarımızla hava atma şeklinde. Asr-ı Saadet, yokluk ve yoksulluğa rağmen insanın, zirve insan olabildiği zaman dilimidir. Günümüzde ise varlık ve zenginliğe rağmen insanın, en aşağılık insan olduğu zaman dilimini yaşıyoruz. Dünyanın bütün sermayesinin üç beş ailenin eline geçtiği bu dönemde tabiat hadiselerini dahi onların kurguladığını iddia eder olduk. Yarattıkları sahte cenneti nimet bilip ilahlarımızın kudretinden emin her türlü dalkavukluğu yapıyoruz. Neden? İlahlarımız eteğimize pislesin de, ilk karıştıran biz olalım diye. Kapitalist baronlar, tabiî veya suni krizleri dalkavukların desteğiyle her zaman fırsata çevirdiler. Savaşlardan ve mazlumların emeğinden çaldıklarıyla beslendiler. Savaşmaktan yorulanları sahte cennete hapsederek, onlara pasta kokulu necasetlerini nimet diye sunarken pastayı kendileri yediler. Paylaşmak istemedikleri pastayı yedikçe semirdiler, semirdikçe daha çok yemek istediler. Üstadın dediği gibi “urlaşmış (kanser) sermaye” doymak bilmediği için sürekli büyüdü. Çünkü kanserli dokunun büyüme sınırı olmaz. Sınır olmadığı için yedikçe büyür, büyüdüğü için her seferinde daha çok yemeğe ihtiyaç duyar, yemez ise ölür. Ne yapmalı? Ne etmeli? Derken Son sahnede; kanserli sermaye baktı ki korona patlamış, sahte cennettin içindekileri ürkütüp arkada bıraktıklarını almak niyetiyle panik düğmesine basarak bir hamle daha yaptı. Bastı, basmasına da, nafile! Panikle ürküttüklerinin elindekileri alalım derken, kendi elindekinden de olan ahmak domuz, olanların hala farkına varmış değil. Sen zaten dünyayı altüst edip ne var ne yok yağmalayıp yedin bitirdin. Ne toprak bıraktın, ne deniz… Taptığın aklınla kurduğun düzende, ürettiğin sahte gıdalar ve parlak naylondan yaptığın dünyan, ürettiğin gıdalar gibi sahte. Fakat korona virüs hakikat! Depremler, kasırgalar, küresel ısınma ve felaket dediğin her şey hakikat. Hakikat ortaya çıkınca sahtenin hükmü kalır mı? İnsanlar can derdine düştüğünde Ferrari hayalleri kurar mı? Kırmızı halılarda sergilediğin canlı putlara özenip saçma sapan tüketim tuzaklarına düşer mi? Alışmış kudurmuştan beterdir derler. Alışmışlar stokları hızla tükettikten sonra göreceğiz dünyanızı. Göreceğiz tüketmekten başka bir şey bilmeyen insancıklara dolarlarınız, kripto paralarınız gerçek bir buğday tanesi ürettirebilecek mi? Ürettiremeyecek, çünkü hiç kimse sahte cennetini terk etmek istemeyecek. Terk etmedikçe de hakikat sahte olana daha büyük darbeler vuracak. Canlar yanacak acılar dayanılmaz boyutlara ulaşacak. Ve sonunda; “günde üç hurma yiyerek nasıl insan olunabildiğini” yalvararak soracaklar. “Yaklaşıyor, yaklaşmakta olan” diye haykıranları duyan olmadı. İşte geldi yaklaşmakta olan, vakit firavunun kulağına kaçan sineğin vakti. Allah-u Ekber! Baran Dergisi 689.Sayı

İnsanlar Tabiat Kanunlarını Kabullenmeli

Tıpkı Venezüella’da, Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de insanlar artık evlerinde koronavirüs sebebiyle... Ümid ediyorum bu salgın yakın bir zamanda geçecek ve her şey daha iyi hâle gelecek. Çocuklar için dikkatli olunması gerekiyor. Onları iyi korumalıyız. Bu global salgınla birlikte dünyanın farklı bir yer hâline geldiğini de söyleyebiliriz. Herkesi etkiledi. Bir saat önce küçük kardeşimle konuştum, uzun süre arama yapmaya çalıştım, ulaştıktan sonra da hat tamamen kesildi. O telefon hatlarındaki problemin sadece cezaevleriyle sınırlı olmadığını, tüm hatlarda problem olduğunu söyledi. Şartlar hiç de kolay değil, dünya genelinde aynı vaziyet hakim, sadece telefon değil aklınıza gelebilecek tüm sistemler problemli hâle geldi. Avrupa’daki diğer ülkelerle aynı şartlar altında olmasına mukabil sadece Hollanda biraz farklı bir tavır sergiliyor. Hollandalılar akıllı insanlar. Vatandaşlarının büyük bir kısmının enfekte olacağını söylediler ve bir çoğunun bunun üstesinden geleceğini düşünüyorlar. Bu durumda çok yaşlı, kronik hasta ve zayıf olanlar hayatını kaybedecektir. Korkutucu olmasına rağmen gerçek bu. Avrupa’nın bazı ülkelerinde tedbir olarak başlayan tüm bu eve hapsetmeler, polislerin köle bekçileri gibi dışarı çıkmaya izin vermemesi, insanların sokaklarda kaçan köleler gibi yakalanması saçmalık ve son derece absürt. Tam olarak neler olduğunu bilmiyorum; fakat hastalığın düzenli ve kontrollü bir şekilde yayılmasını sağlamaya çalışıyorlar zannediyorum. Çin’de hastalığın kontrol altına alındığı söyleniyor. Çin virüsün ortaya çıktığı yer ve bu ülkede bir çok insan hastalandı, bunların binlercesi hayatını kaybetti. Yüksek bir ihtimal ki orada da hâlâ hasta olanlar var ve tehlikenin tam anlamıyla ortadan kalktığı söylenemez. Güney Kore de sorunun üstesinden gelmeyi başardı. Maalesef geçtiğimiz günlerde ülkede bir Hıristiyan mezhebine ait kilisede düzenlenen ayinde, virüs bulaşmasını engelleyeceği düşüncesiyle ayine katılan insanların ağzına aynı spreyden su sıkılması neticesinde onlarca kişi enfekte olmuştu. Ümid ediyorum, biz, hapishanede olan insanlar, daha zor şartlarda bulunmamıza mukabil hayatta kalmayı başaracağız. Her yer kapalı ve her şey yasak. Aktiviteler iptal edildi. Sadece yürüyebiliyoruz. Bekliyoruz, bekliyoruz... Sadece normale dönmeyi bekliyoruz. Dayanmaya çalışıyoruz. Şu anda, dünyanın dört bir tarafından yeni tip koronavirüsün nasıl ortadan kaldırılacağına dair makaleler yazılıyor, insanların üzerindeki etkisinin nasıl azaltılacağına dair kimyevî çalışmalar yapılıyor. Buna mukabil her gün, her sene mutasyona uğramış yeni tip bir virüsün ortaya çıkma ihtimali var. İnsanların tabiatın bu kanununu normal olarak kabul etmesi ve neticelerini bu düşünceyle karşılaması, çalışmalarını bu çerçevede yapması gerekiyor. Geçmişte bir çok örneğine rastlandı bu salgınların. İspanyol gribi en bilinenlerinden birisi. I. Dünya Savaşı yıllarında resmî rakamlara göre 50 milyon insan öldü İspanyol gribi sebebiyle. Yanlış hatırlamıyorsam onun da ortaya çıktığı yer Çin idi. Son günlerde İspanyol gribi hakkında bir çok bilgiye rastlayabiliyorsunuz. 50 milyon insan... Rus İmparatorluğu’nda milyonlarca insanın ölmesine sebep olan Rus gribi de başka bir misal. Bu, bir kaç sene sonra gerçekleşecek olan Rus devrimine de yol açan mevzulardan biri olmuştu. Hülasası, dayanacağız, cesaretimizi koruyacağız... Türkiye, Venezüella, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerdeki gönüldaşlarıma söyleyeceğim bu. Özellikle Irak’da geçmişte Baas Partisi içerisinde bulunan direnişçileri unutmamamız gerekiyor. Uzun süre Irak direnişinin komutanlığını yapan gerçek bir Müslüman olan İzzet İbrahim ed-Duri, bazı hastalıklarına mukabil hâlâ hayatta ve mücadelesini sürdürüyor. Destanlık Irak direnişi her şeye rağmen dayanırken nihayetinde yabancı askerlerin Irak’tan atıldığı, yeni bir hükümetin kurulduğu ve Irak’ın yeniden tüm Iraklılar adına özgürleştiği günleri göreceğimizi düşünüyorum. Araplar, Kürtler, Hıristiyanlar ve diğer gruplar... Bölgede ABD ve İsrail için tehdit olduğu düşünülen binlerce insan öldürüldü bugüne kadar. Yakın tarihin canlı bir tanığı olarak konuşuyorum. Çoğu zaman politik olarak doğru pozisyonda bulundum, bölgeden yabancı kuvvetlerin atılması adına mücadele ettim. Bugün cezaevindeyim ve hukuksuz bir şekilde burada tutuluyorum; çünkü ABD ve İsrail için çok tehlikeli birisiyim. Tehlikeli olma sebebim iddia ettikleri gibi iki bin insanı öldürmüş olmam veya ölüm emrini vermiş olmam değil, sebebi yaşananları analiz edebilme ve yapılması gerekenler hususunda tavsiye verebilme kabiliyetine sahip olmam. En önemli şey emperyalist ve Siyonist propagandanın önüne geçerek bölgedeki unsurlar arasındaki ihtilafı ortadan kaldırmak. 25 senedir cezaevindeyim ve uzun yıllardır Türkiye’deki gönüldaşlarımla irtibat hâlindeyim. Bu salgını da atlatacağız ve direnişe devam edeceğiz. Gelecek için her zaman ümitvar olacağız. Allahü Ekber 21.03.2020 Baran Dergisi 689.Sayı

Virüs Vesile!

Virüs dile gelse, kendisi ile bize zarar veremeyeceği bir mesafeden oturup konuşsak bize ne der? Ne diyecek? "Oturun oturduğunuz yerde! Şimdiki zamanın hakimi benim! Ordularınızdan güçlü silahlarım var! Çizdiğiniz sınırları aşmak benim için çok kolay! Her bedene girerim! Şu zengin bu fakirmiş umurumda değil... İster kral isterse kraliçe olsun... Bana yaklaşan herkesin canına okurum!" diyor! Belli ki bu hali ile insanlığa meydan okuyor! İnsanlık ne yapıyor? Mahiyetini tam çözemediği düşmana karşı tedbir alıyor! Mücadele ediyor! Sınırlarını karantina altına alıyor!  Devletler vatandaşlarına sirayet etmesi muhtemel bu virüsle savaşıyor! Ama ne savaş! Sokağa çıkma, mabede gitme, seyahati kes, elini yıka, otoritenin koyduğu kurallara riayet et! "Kovid-19 bizden uzak olsun" mücadelesi bütün dünyada son sürat devam ediyor!... Bu arada onu imha edecek bir icat/aşı aranıyor! Bulan beri gelsin! Bütün dünya mücadele halinde! Ölenler çoğaldıkça çareler tükeniyor! Bu arada aslı olan/olmayan birbirinden ilginç teoriler havada uçuşuyor! Söylediklerinin "gerçek" olduğunu ispat sadedinde "ben dediydim" diyenler akla ve bilime yatkın "sav"lar ortaya atıyorlar! Dünya nüfusunu 500 milyona düşürecekler(miş)... Dijital dünyaya geçişin ilk aşaması(imiş)... Üst akıl... Şu, bu... Dünyayı yöneten güçler, yeni bir dünya düzenin fitilini ateşlemiş(miş)... Doğru olma ihtimalini yok sayamayacağımız bu tezler elbette "üst akıl" denen karanlık yapıların ajandasında mutlaka vardır... Ama, onlar dünyayı zaten ele geçirmiş vaziyetteler! Yukarıda izah ettiğimiz gibi bu virüs dile gelse ve onunla oturup bir antlaşma yapılsa, birçok ülke, “bana dokunma da ne yaparsan yap” moduna girecek vaziyette. Yaşadığımız bu evrende vahşi kapitalizmin cinayetleri bu virüsten çok daha fazla can almıştır. Kimin sesi çıktı? Bütün dünyada milyonlarca insan "aklın ve bilimin" icat ettiği silahlarla öldürüldü. Kim bu duruma ne kadar isyan etti? Başkaları öldürülürken sessiz kalan dünya sıra kendisine gelince ayağa kalktı! "Aman bana bulaşmasın!" mantığı her yere hakim oldu! Virüs bir neticedir.  Virüs bir vesile! Asıl virüs, bize bulaşmadığını zannettiğimiz, Allah-u Teala’nın tercih ve ihtiyarındaki güzelliğe vakıf olamamanın getirdiği isyanda gizli!  Haliç Kongre Merkezinde verdiği konferansta "Yeni bir dünya düzeni başlayacaksa buradan başlasın" diyen Şehid Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu acaba bu sözü niçin söylemiştir? "Yeni Dünya Düzeni" öylesine söylenmiş boş bir laf değildir. Bu sözü söyleyen onun nasıl'ını da ortaya koymuştur.... Sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa karşı 'yaşanmaya değer hayat' hakkında doğru dürüst teklifi olan bir dünya görüşü kimde var? Türkiye Korona virüsü ile mücadelede iyi gidiyor! Tamam. Bütün dünya mücadele ediyor... "Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!" hesabı eninde sonunda işler yoluna girecek tamam. Ama, verilen bunca mücadele mevcut vaziyeti devam ettirmek uğrunaysa boşuna değil mi? "Virüs gelmesin, biz olduğumuz gibi yaşamaya devam edelim!" mantığı yanlış... Bu mantık, bu anlayış Kovid19'dan daha tehlikelidir Devam eden dünya düzeninde vahşetten başka bir şey yok!! Bizler gelecekte olması muhtemel Korona 20 virüsüne karşı hazır olalım... O ve bu virüsün tek bir panzehiri var: İBDA... Böyle söylüyoruz? Çünkü Korona virüsünün meydana getirdiği dalgalar bütün insanlığın kıyılarını döğüyor! Başlangıç için atılması gereken ilk adım için ayağa kalk ve "ikinci olmayan, benzeri de olmayan..." İbda'yı tanı!  MÜJDE O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş; Birden, dağın sırtında atlılar belirecek. Atlılar put şehrine gediklerden girecek; Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş. Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş; Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek. Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek. Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş. Fertle toplum arası kalkacak artık güreş; Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek. Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek. Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş! Necip Fazıl Kısakürek Baran Dergisi 689.Sayı

Bir Hikâye, İki Hâdise (Mandeville, Baudelaire ve Dostoyevski)

Bernard de Mandeville (1670-1733), Hollandalı bir hicivci. Rotterdam'da üniversiteyi bitirdi. 1691 yılında İngiltere'ye taşındı. Mandeville'e göre, "Erdemsizlikler olmazsa, toplumumuz gelişemez." O, ahlakî olanı reddeder, insanın özünde haysiyetsiz bir mahluk olduğunu ve bunun da pek tabiî bencilliğin o kadar da kötü bir şey olmadığını savunur. Esasında bugün çatırdayan dünya düzeninin de temelindeki fikir bu değil mi? Yani, fertlerin başkalarını düşünerek yaptıkları faaliyetler beyhudeden de öte; "toplumu yaşanmaz hâle getiren" şeyler. Onun meşhur bir hikâyesi var "Arı Kovanı" diye. Hikâye: "Arı kovanı, bütün hayatının en parlak dönemini yaşamakta, ticaret ve endüstri, sanatlar ve ilimler serpilip gelişmektedir. Ama ahlâkî açıdan bakıldığında, bu yükselmenin sebebleri faziletler değil, daha çok kötü huylardır. Yükselme hırsı, açgözlülük, çekememezlik, zevk düşkünlüğü, kendini beğenmişlik ve aşırı gitmiş bir lüks tutkusu gibi... İşte bütün bu kötü huylar arı kovanındaki yükselmenin sebepleridir. Yâni, her yerde ahlâksızlık iş başındadır. Bu, gerçekte gerginlik dolu bir hayattır ama birbirine karşı ortaya çıkan güçler, herkesin pay aldığı bu ortak bolluğun oluşumunda büyük bir rol oynamaktadır." ardından feci bir şey olur, "zengin arılardan biri, 'memleket ahlâksızlığa gidiyor' diye haykırır. Artık herkes ahlâklı olmayı ister." Sonrasında Romalıların bir zamanlar taptıkları "Jupiter" herkesin dileğini kabul eder, arı kovanına "ahlâk" bahşeder. Her bir arının minik yüreğini dürüstlükle doldurur, "netice tüyler ürperticidir, mahkemeler çöle döner, hâkimler ekmeksiz kalır, sayısız devlet memuru işsiz kalır. Herkes azla yetindiği için ve tutumlu olduğundan pek az şey gerekir; her yanda işsizlik başgösterir ve zanaatlar da körelir. Artık hiçbir yükselme, hiçbir ün salma tutkusu, çekememezlik ve kendini beğenmişlik olmadığı için, her türden çaba, ayrıca her türden kurup şekillendirme arzusu uykuya dalıp gider." Arılar ufak bir ağaç kovuğuna sığınmıştır, güya mutlu mesutlardır. En pespaye insanlara bile mutlak ahlâksız diyebilir miyiz? "Elem Çiçekleri" yahut "Kötülük Çiçekleri" Sanat tenkidcisi, şair Charles Baudlaire’in “Elem Çiçekleri” yahut “Kötülük Çiçekleri” isimli eserin 1857’deki ilk basımında 100 şiir bulunuyormuş. İkinci baskı 126, üçüncü baskı 141, ölümünden sonraki baskılarda ise 157 şiir mevcutmuş. Alişanzade İsmail Hakkı, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli Kanık, Can Yücel ve daha niceleri onun şiirlerini Türkçe’ye kazandırmaya çabaladı. Daha da ehemmiyetlisi BD-İBDA mimarlarının dikkatini celbetmiş Baudelaire, “Elem Çiçekleri”ni nasıl yazdı? Mandeville’in hikâyesindeki gibi, “ahlâksızca”, hudutsuz bir ihtirasla yahut bir kadına taparcasına mı? Kimileri Baudelaire’i Edgar Allan Poe taklitçisi diye tenkid eder. Baudelaire’in, Edgar Allan Poe taklitçisi olduğunu söylemek de düpedüz ahmaklıktır. Baudelaire, Poe’yu, “kardeş ruh” diye tarif eder ve kardeşler arasında benzerlikler bulunması da tabiî bir şeydir. Şiirlerindeki ahenk bazen birbirini hatırlatsa da; Poe’nun hikâyeleri, Baudelaire’in ise tercümanlığı kuvvetlidir. Altı yaşında yetim kalan Baudelaire’in anası gençti, güzeldi de. Bir yüzbaşıyla hayatını devam ettirme kararı alınca, oğlu o eski sokulgan ana düşkünü çocuk değildi artık. Sonra Lyon’da bir koleje yatılı olarak verildi. Lisede şiir yazmaya başladı. Yakışıklı Baudelaire isterik bir gençti, Paris’in en izbe yerlerindeki adî fahişelerle vakit geçiriyordu. Sonunu getirecek musibet de bundan oldu. Aslında annesi defalarca Baudelaire’i dizginlemeye çalıştı, birikmiş borçlarını ödedi, hayat evladı için cehennem olduğunda ona el uzattı. Bohem genç birden fazla kadınla münasebet hâlinde olabiliyordu, bir gün öyle de oldu. Hem Marie isimli genç bir aktrisle, hem de bir bankerin metresi Sabatier’le takıldı. Gariptir ki, Baudelaire’in ikisine de aşık olduğunu söylerler. Genç, Marie’ye yolladığı mektupların –uzun yakarışlar- üzerinde küçük değişiklikler yaparak Madam Sabatier’e gönderiyor, Sabatier ise derin, samimî hislerle kaplı hayallerle dolu bu mektupların, şiirlerin Baudelaire’den geldiğini bilmiyormuş. “İlahî ve ümitsiz aşk...” İmzasız mektuplar beş yıl boyunca sürmüş. Elem Çiçekleri kitaplaşsın mı, kitaplaşmasın mı? İşte bu mesele tartışılınca, Baudlaire mecburen Sabatier’in karşısına çıkmak zorunda kalıyor, tuhaf bir aşk doğuyor. Stellovski ve Kumarbaz Henri Troyat'ın "Dostoyevski" isimli biyografisinde Kumarbaz romanının yazılış sürecine dair güzel kısımlar mevcut. Fyodor Dostoyevski, İnsancıklar (1846) isimli ilk romanından yirmi yıl sonra "Suç ve Ceza" (1886) ile Rus halkını coşkulandırdı. İvan Turgenyev ve Lev Tolstoy'un yanı sıra, onun ismi de kulaktan kulağa çalındı. Para sıkıntısı çekiyordu. Karamazov Kardeşler (1880) ile Rus romanının en büyüğü olacak bu şahsiyet, Suç ve Ceza'yı henüz bitirmişken, adaşı ve aynı zamanda yayımcısı Stellovski'ye Kasım ayında teslim etmek üzere "bir eser" sözü verdi, kontrat imzaladılar. Zaten cüzî miktar para karşılığı yazılacak mevzubahis eser  yazılmadığı takdirde, Dostoyevski'nin "bu eser"den sonraki yazacağı her roman, ücretsiz olarak Stellovski tarafından yayımlanacaktı. 1 Ekim 1886'ya kadar bir satır bile yazılmamıştı. Hasta kumarbaz, Stellovski'nin vereceği bir miktar paraya, kalemini (yüreğini) masaya koymuştu yâni. Dostoyevski'nin bir ahbabı, Miliukov yaşananlardan haberdardı, 1 Ekim'de "birkaç dostu toplayıp bölümleri aralarında paylaşarak kitabı elbirliğiyle yazmayı önerdi." Usta romancı ise, "hiçbir vakit başkasının yapıtına imza koymayacağını" ifade etti. Miliukov 2 Ekim'de kadınların stenograf kursu aldığı mekâna gitti, bir kadına vaziyeti anlattı. 4 Ekim'de Anna Grigoriyevna, Dostoyevski için stenograflık yapmak üzere işi kabul etti. Rivayete göre, Anna’nın babası da Dostoyevski’nin romanlarını okuyan biriydi. Saf kız kırtasiyeye gidip, bir çanta, birkaç kurşun kalemle işvereninin evine gitti... Anna'nın karşısında pipirikli, hastalıklı, kıskanç, borçlu kumarbaz bir romancı duruyordu. Hatta stenograf kız Dostoyevski’nin notlarını temize çekerken bir noktalama işaretini yanlış yapmış, bu sebepten azar işitmişti. Yirmi beş günlük bir mesai süresinden sonra 30 Ekim 1866'da Kumarbaz baskıya hazırdı. Edip, yayımcısının evine gittiğinde, Stellovski taşraya kaçmıştı. Hizmetçileri de ne zaman döneceğini bilmiyordu. Yayınevi şefi de el yazmasını kabul edemeyeceğini söylemişti. Fakat Dostoyevski'nin aklına bir fikir geldi, kitabın üzerine tarih yazıp, makbuzunu almak kaydıyla kitabı birine teslim etti. Anna ve Dostoyevski mi? İşte o andan sonra hiç ayrılmadılar, Fyodor ölene kadar. İki hâdise de Mandeville’in hikâyesini destekliyormuş gibi gözüküyor, ama öyle değil öyle gözüksün istedim. Erdemsizlikten daha ziyade erdemli insanların toplumu yüceltmeye namzed olduğunu görüyoruz. Baudelaire’in nihayetinde kendini açık etmesi, Dostoyevski’nin ne bahasına olursa olsun verdiği sözü tutması, Anna’nın bir dâhinin kaprislerine katlanması erdemli insan davranışları olarak görünür. Bir tarafta olur olmadık şeylere parlayan hiddetli şair, diğer tarafta kumarbaz, sefil, romancı, onlar Mandeville’in “Arı Kovanı”nda yaşamadılar. Mutlak iyi, mutlak kötü insan olamaz. Hatalarımızla malulüz, insan çok kötü olsa bile, cemiyetinin kanunları onu bir noktada yakalar ve bağlar. Cemiyet fertlerden oluşur, herkesin kötü yahut herkesin iyi olduğu bir toplum ise zaten mümkün değildir. Cemiyetin kanunları, insanı istese de istemese de bazen yüceltecek şeyler yapmaya zorlar, bazen de rezil edebilir. Anlar ve seçimler var. Nice iyiliklerden maraz, nice kötülüklerden güzellikler doğabilir. Bir de hatırlayalım: “Her şey zıddıyla kaim.” Mandeville’in "Erdemsizlikler olmazsa, toplumumuz gelişemez." sözüne verilecek cevap; bilakis fazilet olmazsa toplumumuz gelişmez olmalıdır. Baran Dergisi 689.Sayı

İslâm Hukukunun Gayesi (Makâsîdu’ş-Şeriati’l-İslâmiyye)

Giriş Makâsıd veya Makâsidü’ş-şerî’a, dinin hükümlerinin gayesi, gerekçesi demektir. Genel olarak dinin, özel olarak ise ibadetler ve hukuk alanındaki dinî hükümlerin gayeleri, maksadları, hikmetleri anlamında bir tâbirdir. Başka bir deyişle, ŞÂRÎ’nin maksadlarını, İslâm’ın ebedî prensiblerinin ruh ve mânâları açısından keşfetmektir. İlim yanında hikmet gözü icap eden bir alandır. Hatta “İslâm hikemiyatı” diyebileceğimiz bir mevzu/ilim alanıdır. Bu minvalde hikmet-i teşrî’ kavramını da hatırlatalım. Makasıd kavramı hikmet, maslahat, ta’lil, kolaylık prensibi, istihsan, mesalih-i mürsele, istislah, sebeb, mânâ ve münasip vasıf kavramlarıyla yakın ilişkidedir. Şer’î hükümlerin gayeleri bakımından hikmet ve maslahat ihtiva ettiğini bir çok âyet ve hadisin ışığında söyleyebiliriz. Kâinatın ve insanın bir gaye cihetiyle yaratıldığı yani gaîlik-gaiyyet görüşü ile de makâsıd prensibi örtüşür. Buna “gâî tefsir”, “amaçsal yorum” ve “fonksiyonel yorum” da denir. Ehl-i Sünnet’in itikadda iki mezhebinden biri olan Mâtüridiyye ile Ehl-i Bid’at mezhebi Mu’tezile Allah’ın hükümlerindeki gaye ve hikmet üzerinde sıkça durmuş, ancak Ehl-i Sünnet’in itikadda öbür mezhebi olan Eş’ariyye ise bunun teorik olarak ifade edilmesini bazı kelâmî mülahazalarla sakıncalı bulmuştur. Kelamda tartışılan “hüsün-kubuh” yani insan fiillerinin iyilik ve kötülüğünün akılla bilinip bilinemeyeceği mevzuu ile Allah’ın kulları için en iyiyi yaratmasının zorunlu olup olmayacağı (salah-aslah) gibi problemlerden dolayı Eş’ariyye âlimleri bu mevzuları sadece hikmete ve akla bağlamaktan uzak durmuşlar, sadece nakil ile iktifa etmişlerdir. Ancak şu ifadeleri Ehl-i Sünnet’in ittifakı olarak rahatça söyleyebiliriz: Allah zorunlulukla bağlı değildir, ancak yaptıkları işler hikmet ve maslahat barındırır, Allah abesle iştigal etmez. İmâm Gazâlî’nin başta İhyâ olmak üzere bir çok eserinde makâsıd, maslahat ve hikmet açısından mevzûu incelenmiştir. Şâtibî’nin dört ciltlik el- Muvâfakât’ında da makâsıd ve hikmet-i teşri bahsi bir cilt kadar yer tutar. Ayrıca bu sahada ilk sayılan İzzeddin İbn Abdüsselâm’ın İslâmî Hükümlerin Esas ve Hikmetleri ismiyle tercüme edilen eseri ve Şâh Velîyyullah Dehlevî’nin Hüccetullahi’l-Bâliğa isimli eseri ile el-Karâfî’nin el-İhkâm’ını müstakil olarak makâsıd ve hikemiyâta misâl verilebilir. Son devrin âlimlerinden Tahir b. Âşûr’un, Türkçe’ye İslâm Hukuk Felsefesi diye tercüme edilen Makâsidü’s- şerîati’l-İslâmiyye eseri de bu sahada zikredilmeye değer önemli bir eserdir. Ayrıca Ramazan el-Bûtî’nin Davâbitu’l-Maslahat’ı da önemlidir. 
   Bir Eserin Tahlili Ele aldığımız bu mevzuya bir misal eser olan Tahir b. Aşur’un Makasidu’ş-şeriati’l-İslâmiyye isimli eseri Türkçeye İslâm Hukuk Felsefesi adıyla Mehmet Erdoğan ve Vecdi Akyüz tarafından tercüme edilmiştir. Kitabın tercümesinde alt başlık olarak kitabın orjinal adı kullanırken yanında da “Gaye Problemi” başlığı da kullanılmıştır. Zira makâsıd mevzu aynı zamanda “gaye problemi” demektir.  Tâhîr b. Aşur’un Makâsidu’ş-Şeriati’l-İslâmiyye eseri, konuyu müstakil olarak inceleyen özgün bir eserdir. Tercüme edenlerin yeni basım önsözünde (4. Basım) belirttiği üzere bu eser şu usule bağlıdır: “Ne selefilik kökenli Kur’ancılık ve yeni lafızcılık, yani neo-selefîlik gibi İslâm’ın geleneksel yorumlarındaki akılcı ve doğru yorumları ihmal eder, ne de modernist, liberal ve Batıcı neo-rasyonalizm akımlarındaki gibi Müslümanların dinî ve kültürel kimliklerini yok sayar.” (1) Tâhîr b. Aşûr (1879-1973) hakkında kısaca bilgi verelim. Tunuslu ilim ve fikir adamı, müftü ve fakih, Arap dili ve edebiyatı âlimi ve düşünürüdür. Osmanlıların Tunus’u fethinden itibaren şeyhülislâmlık makamına Hanefî başmüftü tayin etme geleneğine, 1932’de son verilmesi üzerine ilk Mâlikî şeyhülislâm olmuştur. Tunus’un bağımsızlığından sonra 1956’da Zeytune Üniversitesi’nin rektörlüğüne getirilmiştir. Eğitim ve öğretim düzeninde önemli reformlar yaptı. Fizik, kimya, cebir gibi yeni dersleri öğretim programına aldı. İbn Âşûr enerji dolu ve velûd bir insandı. Batı kültür hegemonyasına karşı mücahidane çalıştı. İlim sahasındaki üstünlüğü yanında ahlâken de oldukça mazbut ve mütevazı idi. 1973’de vefat etmiştir. Bir kısmı basılmamış olmak üzere kırk civarında eseri vardır.  Anlatacağımız Makâsidu’l Şeria eseri ile tefsirindeki gaye problemine yaklaşımları çok sayıda çalışmaya konu olmuştur. Eserin giriş kısmında İbn Âşûr; hukukun gayelerini bilme ihtiyacına dikkat çekerek, Fıkıh Usûlü’nün hukukun gayelerini bilmekten geri duramayacağından ve hukukun gayelerinin kat’î, fıkhen ise zannî olduğundan bahseder.  İbn Âşûr, “Hukukun Gayeleri-Makasıdü’s-Şeria” terimiyle, kamu hukuku, özel hukuk ve genel ahlâkla ilgili düzenlemeleri dikkate alır. Bütün bunlar İslâm’ın mesalih (yararlar) ve mefsedet (zararlar-kötülükler) prensibinin görüldüğü konulardır. (s. 34) Bu ise İslâm’ın genel hükümlerinin amaç ve hikmetleri demektir. İbn Âşûr’un bu kitabındaki ana fikir, şeriatın bir gayesi ve bir hikmeti olduğu, Şârî’nin hükümleri anlamsız bir şekilde va’z etmediğidir. O’nun ifadesiyle verirsek: “Peygamberlerin gönderilmesi ve dinlerin indirilmesinin yegâne amacı, insanların sosyal düzenini (nizamü’l-beşer) kurmaktır.” (s. 43) Kıyamete kadar şeriat uygulanacağına göre asırlar ve nesiller boyunca İslâm hukuku normlarının uygulanması için hukukun gayelerini (hikmet-i teşri) bilmeye ihtiyaç vardır. Tâhîr b. Âşûr, bu mevzularda ilk kalem oynatan Şâtîbî’den alıntı yapar ve onu uzun ve karışık yazmakla eleştirir. Yine bu mevzularda eser veren Karafî’nin Furûk eserinden alıntı yapar. Keza İzzettin b. Abdüsselam’dan (Kavaidu’l-Ahkam) alıntı yapar. İbn Âşûr, “Hukukçular, illetin, hikmeti gerçekleştirecek nitelikte olmasını şart koşmak suretiyle bize, gayenin bir parçası olan hukukî hikmetlerin çeşitli yönlerini araştırma görevini yüklemişlerdir.” (s. 51) der. İbn Âşûr, bu eserinde fıkıh usûlü ilminde alışık olunan fıkhın delilleri ve hilaf meselelerindeki bilinen delillerle istidlal yolunu izlemez. Şunu söyler: “Bize düşen, derin düşünceye ve büyük bilginlerin sözlerine başvurarak elde ettiğimiz “hukukun gayeleri”ne ilişkin istidlâl yollarını belirlemektir.” (s. 53) İbn Âşûr, geçmiş ulemaya bağlı kalırken, taklid ve taassup içine düşmez, fikir adamı olma özelliğinden dolayı çağın sorunlarını da düşünerek İslâm hukukunun özünde olan canlılığı ortaya çıkarır.   Makasıd İlminin Usûl-i Fıkıhtan Ayrı Oluşu Tâhîr b. Âşûr, fıkıh usûlü ilminin fıkhî ihtilaflarda yeterli olamayacağını, esas ve usûl konularında da ihtilaflar olduğunu, fıkıh usûlü ilminin ele aldığı meselelerin çoğunun, hükümlerin hikmetine (hikmetü’ş-şeria) ve gayesine hizmet etmediğini veya usûl kitaplarının sonuna bırakıldığını söyler. (s. 28-29) Bu ise fıkıh usûlü ilminin değil, “Hukukun Gayeleri İlmi” demek olan “İlmu’l-Makâsıd”ın ele alabileceği konulardır, der. (s. 29-32) Bunlar ise, illeti bilme yollarındaki (mesalikul-illet) münasebet ve ihâle, mesalih-i mürsele, tevâtür, zarureten bilgi, mûcib ve mûceb (sebeb ve konu) birleştiğinde veya ayrıldığında mutlakın mukayyede hamli konularıdır, der İbn Âşûr. (s. 29) Makasıd ilminin, ölçülerin zâhiriyle ilgilenen ve genelde muâmelat meseleleriyle uğraşan fıkıh ilminden de ayrı olduğunu, işin ruhunu, özü ve hikmetlerini irdelediğini belirtelim. Zaten Kur’an’ın ve Sünnet’in lafızlarında da hukukun (şeriat) gayelerini (makasıd) gösteren kuvvetli deliller vardır. Yazıyı uzatmamak için ayet ve hadisleri burada nakletmiyoruz. Şeriatın Hikmetleri’nin hadislerden süzülmesi hakkında ise eserde müstakil bir bahis (s. 69-91) açılır. Bu bahisten şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Hz. Peygamberin bir çok tasarrufu vardır ve asıl olan Peygamberlik vasfı yanında beşerî vasıfları ve günlük işleri de söz konusudur. Muhakkak hepsinde hikmet vardır, ancak nerde, ne kadar ve hangi vasıfta bunu söylemiştir mevzuu hassaten hikemiyat ve makasıd mevzuu olup, Şeriatı ve Peygamberi doğru anlamak için bu şarttır... Bu mevzu ise bizde şu noktayı çağrıştırıyor: İBDA’nın temel ölçülerinden olan “Muradı kestirebilmek” davası, hukukun gayeleri ve uygulamaları için elzemdir. Hukukçulara göre ahkam (hukuk normları) illeti bilinen (muallel) ve illeti bilinmeyen (taabbudî) diye ikiye ayrılır. Ta’lil (illetini bilme ve belirleme) açısından da üçe ayrılır: Kesin illetli normlar, hikmeti bilinemeyenler, muallel ve taabbudî arasındaki illeti kapalı hükümler. (s. 94) İslâm dini bütün zamanlara ve mekânlara elverişli ve uygun olma onun illet ve hikmetlerine de bu açıdan bakmayı gerekli kılar. Ancak bir hükmün taabbudî olduğu ortaya çıkmazsa onu olduğu gibi bırakmak ve ona ilave yapmamak gerekir, der İbn Âşûr. (s. 97) İbn Âşûr, hikmet ve illeti bulamazsa fıkıhçı norm çıkarmasın, der. (s. 101)  Kitapta, yazarın açıklamasına bir katkı olsun diye mütercimler tarafından İzzettin b. Abdüsselam’dan makasidî bakışta yöntemsel genel ilke olarak şu alıntı yapılır. Mevzuyu açması açısından verelim: “Yararı sağlamada ve zararı savmada, şeriatın maksadlarını araştıran için, bunun toplamından, şu ihmal edilemez yarardır ve şu yaklaşılamaz zarardır biçiminde bir inanç ve bilgi doğar. Bu konuda, herhangi bir icmâ, nas veya kıyas olmasa bile, şeriatın bu özünü anlarsa, bunu gerekli kılar.” (s. 109) Bu eser, aynı zamanda bir fıkıh usûlü kitabıdır diyebiliriz. Öncelikleri farklı olan bir usûl kitabıdır. Gerçi o, “fıkıh usûlü ilmi” değil makasıd ilmi diyor. Bu mevzuda şöyle der İbn Âşûr: “Ne var ki biz, teşride (hukuk), kesin veya kendisine yakın aramıyoruz. Çünkü teşrî, zannîye bağlıdır. Ben, ihtilâf ve kesin delile karşı direnme durumunda, kullanacağımız ve sığınacağımız bir demet kesin kaide olmasını arzuladım. Bu kaidelerden elde edilen artık ‘fıkıh usûlü ilim’ değildir, ‘hukukun gayeleri ilmi’ (İlmu Makasidi’ş-Şeriat) olarak isimlendirdiğimiz bilgiler bütünüdür.” (s. 108) Şöyle de diyebiliriz. Bu eser, şerî hükümlerin maslahat ve hikmetlerine doğrudan girmiyor, maslahat ilminin gerekliliğini anlatarak bir nevi bu ilmin usûl ve prensiplerini va’z ediyor.   Sadelik, Kolaylık ve Hukukun Gayeleri Bu bahiste İbn Âşûr şöyle der: “Hukuk, çekilmez bir yük değildir. İslâm’ın hoşgörüsü ve güçlüğün kaldırılması konusunda belirttiklerimizden, hukukun ümmete sıkıntı vermeyi içermediği kesin bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu da sadece kolaylık ve yumuşaklık (teysir ve rıfk) yoluna girmekle olur. Hukuktan sıkıntının kaldırılması, zannederim ki, İslâm hukukunun özelliklerindendir.” (s. 184) “Hoşgörü” ifadesinden ise çağımızda İslâm’ı ılımlı hâle getirmek için yaygınlaştırılan diyalog fitnesi ve “boşgörü” gibi şeyleri anlamamalıyız. Bilakis İslâm’ın hoşgörüsü, itidal içinde olarak muâmelelerin (davranış ve ilişkilerin) kolaylığıdır. O, daraltma ve umursamazlık arasında orta yoldur. Bu bahiste bir hadis zikredilir: “Satış yaparken hoşgörülü, satın alırken hoşgörülü, öderken hoşgörülü adama Allah rahmet eyler.” (s. 139) Mecelle’de de kolaylık prensibi ile doğrudan ilgili yedi madde vardır. “Meşakkat teysiri celbedir” (madde 17). Bu söz, güçlük ve sıkıntı, kolaylaştırmayı gerekli kılar ve güçlük kolaylık sebebidir, diye açıklanmaktadır. (2) İç içe geçmiş üç daire düşünün. En içteki dairede illet var, onun dışında ve onu kapsayan ise yakın gayeler var ve en dışta olup hepsini kapsayan daire ise âlî maslahatlardır (yüce-genel vasıflardır). Kitapta böyle bir şema var.  Ancak şu not da düşülüyor: Ukubat (cezalar) ve ibadette kıyas olmaz. Yani hukukun gayeleri, âlî ve yakın gayeler ve illetler açısından ele alınarak ukubatte Şârî tarafından belirlenen cezalar ile ibadetlerde kıyas yapılamaz. (s. 263) Bazı hususlarda gerekçe değiştiğinde hukuk normu da değişebilmektedir. (s. 272) Hukuk genel, objektif ve somuttur. Başka bir ifade ile küllî, afakî ve müşahhastır. Şöyle de diyebiliriz. Genel, kesin, açık, kurala bağlı ve süreklidir. Bazı şeyler var, halin icabına göre davranılır, bazı şeyler var sorulmaz. Bu hususta kitapta geçen bir hadis: “Allah farzları emretmiştir, onları zayi etmeyiniz, sınırlar koymuştur onları da aşmayınız. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları çiğnemeyiniz. Bazı şeyler hakkında da unuttuğundan değil de, size olan rahmetinden dolayı sükût etmiştir. Onları da soru sorarak deşmeyiniz.” (s. 273) Yine kitapta, İbnü’l-Arabî’den bir nakil olarak, Hz. Ömer’in insanların, “Resûlullah şöyle buyurdu” diye birbirleriyle yarışmaya girercesine rivayet etmelerini yasaklaması anlatılır. Bağlamından (sebeb-i vürud) koparılan nakil ediş tarzını eleştirmek için bu rivayet nakledilir. (s. 274) “Zaman ve durumların değişmesiyle birlikte muamelatla ilgili ayrıntı sayılan normların da değişmesine ihtiyaç vardır” (s. 274) der İbn Âşûr. Muamelat hükmü de iki çeşit olur. Bazen insanlara sürekli bir hükmü gösterir bazen ise uyuşmazlığı çözme (kaza) şeklinde olur. İbn Âşûr’un eserinde eşya, borçlar ve ticaret hukuku alanındaki hukuk gayeleri de işlenir. “Ümmetin malı, ümmetin servetidir ve maslahatın sağlanması ve mefsedetin savulması konusunda kendisinden yararlanılmalıdır.” (s. 404) der. İnsanın mala meylinin tabiî olduğunu ifade eder. Ancak malın dolaşımı (revâc) meşru yolla ve mümkün olduğu kadar çok sayıda insanların ellerinde tedavül etmesi gerekir, der. (s. 421) Kendisi emperyalizme karşı mücadele vererek vatanseverlerle ön saflarda yer almıştır. Paylaşmanın esas oluşu ve kapitalist sisteme bir eleştiri olarak görülebilecek ifadeler ise şöyle:  “Servetin ümmetin bütün fertleri arasında yaygınlaştırılmasını sağlamak ve tek elde toplanır olması veya belirli kimseler arasında el değiştirir olması halinden çıkarılmasını temin etmek, hukukun bir gayesidir.” (s. 424) Servetin iki temel unsuru olan mal ve emeğin âtıl kalmaması, İslâm hukukunda gözetilmesi gereken bir hikmet olduğunu (s. 441) da belirtir ibn Âşûr.   Makasıd-Maslahat Bağlantısı ve Hikmet-İllet Mevzûu Makasıd ile maslahat kavramları peşpeşe ve yan yanadır. Sebeb-netice gibi. Şâtibi’nin dört ciltlik el-Muvâfakât isimli eserinin II. cildi “Makasıd” mevzu üzerinedir. Şâtîbî kitabın girişinde şöyle der: “Aslolan birinci maksaddır. Şarî’nin daha başlangıçta şeriatı koymadaki kasdıdır. Bu birinci maksad, şeriatın her iki dünyada da kulların maslahatlarının temini için konulmuş olmasıdır.” (3) Allah’ın her şeyi bir illet, sebeb ve hikmete binaen yaratmış olması Allah’a bir mecburiyet olarak yüklenemez. Bu mevzu kelamda Allah’ın kulları için en iyiyi yaratmasının zorunlu olmaması (salah-aslah) meselesi olarak tartışılmıştır. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah abesle meşgul olmaz her işi bir hikmete dayanır, ancak Allah mecbur tutulamaz. Zira, “Allah gayr-ı şahsî bir ilk illet değil, fa’âldir.” (İmam Gazalî’den) Bütün emirlerde bir illet, sebeb ve hikmet vardır. Ancak taabbûdî emirlerin sebebi illet değildir, sadece kulluktur, yani bir sebeb aramak şart değildir. Veya, “Bu emirdeki illeti başka bir şekilde yerine getirdim, bu ibadete gerek kalmaz.” denemez. Mesela, ayetlerde abdest için “arıtmak”; oruç için “Allah’a karşı gelmekten sakınmak”; namaz için “hayasızlıktan ve fenalıktan korumak”; kıble için “insanlar sizin aleyhinizde bir delil bulamasın”; cihad için “haksızlığa karşı kendimizi korumak”; kısas için “sizin için hayat vardır” buyurulmuştur. Ancak her halükârda bunlar birer emirdir. İstikrâ (tümevarım) yöntemi ile kesinlik buluruz ki; Şeriatın bütün hükümleri belli bir illet, maslahat ve yarar prensibine bağlıdır. Hatta detay (tafsilî) hükümleri için de geçerlidir. Kıyas ve içtihadın şer’î bir delil olarak subût ve kabulü de işte bu noktadan hareketle olmaktadır. (4)  Kolaylık Prensibini de makasıd ve maslahat içinde zikredebiliriz. Kur’an ve Sünnet’te kolaylaştırma ile ilgili bir çok hüküm vardır. İslâm’da güçlük yoktur, ayette buyurduğu üzere, Allah kulları için güçlük dilemez. Allah’ın doğrudan doğruya rahmetinden kaynaklı genel mânâda kolaylık yanında, karşılığını vereceğini buyurduğu özel mânâda kolaylıklar da vardır. Birincisinde sebeb-sonuç ilişkisi söz konusu değilken, ikincisinde söz konusu. Allah’ın tüm insana (kâfir veya mü’min) rahmet etmesi birinciye, amellerinin-ibâdetlerinin karşılığını mü’minlere vereceğini ise ikinciye misal verebiliriz. Zorluk görülen emirlerde de zorluk-kolaylık dengesi gözetilmiş, esasında dünyada da yararı olan şey için bir nebze zorluk tavsiye edilmiştir.   Eleştiri ve Teklif Diyanet İslâm Ansiklopedisi’nde ibn Âşûr maddesini yazanlardan biri olan Ahmet Coşkun, mevzuyu sistematik ele alması açısından takdir ettiği ibn Âşûr’a şöyle bir eleştiri yöneltir: “Bu alandaki çalışmaların can damarı sayılabilecek olan, ‘hükümlerin gayelerini belirleme metodları’nı özel bir başlık altında incelemesine rağmen bu konuda sağlam kriterler geliştirebildiğini söylemek kolay olmadığı gibi faydalandığı bir çok örneğin hararetle savunduğu kesin veya kesine yakın ilkeler ortaya konulması çabalarının karakteriyle bağdaştırılamaz nitelikte olduğu görülür. İbn Âşûr’un da konuyu selefleri olan Şâtibî, Necmeddin et-Tûfî, İbn Abdüsselam gibi ilke bazında ele aldığı ve lafızcı yoruma bu üslupta bir eleştiri getirdiği, makasıd konusunda genel tesbit ve kategorik ifadelerle yetindiği, ayrıntıya inip ilkelerin örneklendirilmesine geçtiğinde de fıkhın klasik doktrin ve kurumlarını merkeze alıp bunlara makasıd ve hikmet açısından bazı açıklamalar getirmekle yetindiği görülür.” Ben ise şöyle bir değerlendirme yapmak istiyorum: Ahmet Coşkun’un eleştirisinde yer yer haklılık payı olsa da meselenin küllî bakış ve İslâm’a muhatap anlayış davasıyla ilgili olduğunu ifade edelim. Bu hususta İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde fıkıh hocası olan Ahmed Hamdi Yıldırım’ın BARAN dergisindeki mülakatında mesele hakkında misalle birlikte verdiği çözüm önerisini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu mülakatta Ahmed Hamdi Yıldırım şöyle diyor: “Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü ile İslâm ceza hukukuna, ibadet hayatına bakışında bütüncül ve işin ruhunu kavradığını, hikmetlerini sezebildiğini gösteren bir eser ortaya koymuş. Özellikle fıkıh okuyacaklar için “hikmet-i teşrî” ölçüsünü öğrenmek için şiddet ve hararetle tavsiye ederim. Üzerinde düşünülmesi gereken bir eser. Tabiî Üstad bir din âlimi değil, din düşünürü. Binaenaleyh din âlimiyle din düşünürünü birbirinden ayırmak lâzım. Şu anlamda: Üstad’a fetva sorulmaz ama bir hocanın verdiği fetva anlatıldığında o fetvanın hikmetini size söylesin. Zekâtın niçin uygulandığını Üstad’a sorun, zekât müessesesiyle ilgili kitaplarda okuyarak bulamayacağınız hikmetleri İdeolocya Örgüsü’nde çok rahat anlaşılır bir üslupla ve tatlı bir şekilde anlattığını görürsünüz. (...) Bu eser bir el kitabı olarak İlahiyat, İmam-Hatip talebesinin, din ve diyanetle ilişkisi olan herkesin elinde bulunması gereken bir kitap. Hatta gruplar halinde okunup müzakere edilmeli ve hazmedilmeli.” (6) Son olarak; çağımızda sistem bütünlüğünde ve İslâm’ın hikmetlerini kucaklayıcı bir anlayışa ihtiyaç olduğunu, ilimlerde söz konusu olan dağınıklığın ancak böyle giderileceğini ve makâsıd alanında da mütefekkirlerle fıkıhçıların birbirlerini destekler yürümesi gerektiğini ifade edeyim.   Kaynaklar: 1- Tâhîr b. Âşûr, İslâm Hukuk Felsefesi, trc. Mehmet Erdoğan-Vecdi Akyüz, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2013, s. 25. 2- Recep Cici, Kolaylık Prensibinin Hukukî Hayata Yansıma Biçimleri: Hanefî Mezhebi Örneği, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 14, Sayı 1, 2005, s. 61-88. 3- Şâtibî, el Muvâfakât, Cilt 2, trc. Mehmed Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 3-5. 4- Şâtibî, a.g.e., s. 5. 5- Ahmet Coşkun, “İbn Âşûr”, DİA, Cilt 19 6- Ahmed Hamdi Yıldırım, Savunma Refleksiyle İslâm Anlatılmaz, Baran Dergisi, Sayı 609, 2018, s. 9. Baran Dergisi 688.Sayı

Devlet-i Ebed Müddet ve Son Karargâh: Yürüyen Büyük Doğu: İBDA ve Başyücelik Devleti –II-

Osmanlı Devleti’nin kurucu iradesi olarak beliren Osman Bey ve sonrasında oğul Orhan Gazi tarafından sistemli bir şekilde ordulaştırılan Akıncı Teşkilatı, bilindiği üzere Haci Bektaşi Veli Hazretleri’nin duası ile mayalandırıldı. Göle çalınan maya tuttu ve çok kısa bir zaman sonra Osmanlı Devleti dünya devleti olmaya doğru hızla yol aldı. Mukadderat çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin büyük bir yara alması İspanya’dan sürgün edilen –bana sorarsanız Yahudiler sürgün neyim edilmediler, İspanya’nın sevk ve idaresinde tam hakimiyet sağladıktan sonra kendilerini kontrollü bir şekilde sürgün ettirmiş görüntüsü vermişlerdir- Yahudiler’e kucak açmış olmasıdır. Seferat Yahudileri olarak da bilinen bu sözde mağdur Yahudiler, Sultan 2. Beyazıt zamanında Osmanlı topraklarını kirlettiler. Kaynaklar,1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudilerin varlıklı tacirlerden oluştuğunu yazıyordu. Kimi tekstil tüccarı, kimi sarraf, kimi de tefeci idi. Barcelona Üniversitesi’nden tarihçi Maria Josep Estanyol şöyle diyor: “Dönemin Osmanlı İmparatorluğu Sultanı (2. Beyazıt), Ferdinand gibi büyük bir İspanyol kralının nasıl olup da bu kadar zenginlik kaynağı olan Yahudilerden vazgeçip kendisine bıraktığını anlayamadığını ifade etmiştir. Sultan, imparatorluğuna zenginlik kazandıran Yahudi ailelerin gelmesinden oldukça memnun olmuştur.”(1) Türkiye’deki Yahudilere ait bir internet sitesinde İspanyol tarihçiyi teyid eden şu bilgi yer almaktadır: “Nitekim Osmanlı İmparatorluğunun ilk matbaası daha 1493 yılında İstanbul’da, İspanyol göçmeni David ve Samuel ibn Nahmias kardeşler tarafından kuruldu. Immanuel Aboab’ın Sultan II. Bayezid’e atfettiği şu söz ünlüdür: “Bu krala (Ferdinand) nasıl akıllı ve uslu Fernando diyebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştırıyor ve benimkini zenginleştiriyor!”(2) Yukarıda Sultan 2. Beyazıt Han için söylenen sözlerin doğru olup olmadığını bilmiyoruz, ama Yahudilere kucak açtığını biliyoruz. Müjdelenmiş fethin fatihi Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri tarafından İstanbul’un fethi (1453) sonrasında gerçekleştirilen bu ilahî gadabı celbeden menfur davranış, Üstad Necip Fazıl tarafından Osmanlı’nı çöküşünün başlangıcı olarak işaret ettiği Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislâmları tayin etme kararından evvelki Osmanlı Devletinin en büyük kırılma noktasıdır, denilebilir. Allah’ın merhametine her defasında ihanet edip isyan eden ve en nihayet topyekûn lanetlenmeyi hak eden bir nesebin varlığına kucak açmanın ne demek olduğunu Allah, Cennet Mekân Sultan 2. Abdülhamid Han Hazretleri’nin şahsında ilkin Osmanlı Hanedanlığı’na, ardından da bütün bir dünyaya göstermiştir. Osmanlı Devleti’nin başına gelenler aslında bundan sonraki süreçte başta Amerika ve Rusya olmak üzere, bütün dünya devletlerinin ders çıkarması gereken ilâhî bir uyarı niteliğindedir. İçinde bulunduğumuz devletin niçin ayağa kalkamadığının biricik sebebi, Allah’ın lanetlilerine karşı eli kolu bağlı olmasıdır. Başta Ahbes olmak üzere, ne kadar Yuda nesebinin kirli izi varsa hemen hepsi bu ülke topraklarından kazınmadıkça, devlet olarak ayağa kalkmak mümkün olamayacağı gibi, giderek insanlıktan da uzak düşecektir. Ama çok şükür ki, yine mukadderat üzerinden hemen her şey mecraına doğru akıyor.  Çünkü zaman, “Kaydı Düşülmüş” veya “Mühürlenmiş Zaman” üzerinden ağlarını örüyor. Mutlak Ölçü meâli: “Ettik size bir oyun!” Gerçekleşmesi mukadder olan süreç, Allah’ın mutlak vaadi olarak beliren “İstikbâl İslâmındır” mutlak sürecidir. Bu haber, süreci okumak bakımından bütün dünya istihbarat örgütlerine esaslı bir bilgi olsun! Yeniçeri Ocağı’nın varlığı, ta ki Sultan 2. Mahmud Han’ın Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmesine kadar sürdü. Yeniçeri Ocağı, Yahudi parmağı üzerinden Aleviliğin alevlendirilmesi üzerinden ifsad edilmiştir. Nasıl ki Aleviliğin alevlendirilmesinde Yahudi parmağı aramak icab eder, aynı şekilde Yeniçeri Ocağı’nın ifsad edilmesinde de Yahudi parmağı aramak icab eder. İslâm’ın ilk yıllarında, meselâ Hazrer-i Ali Efendimiz (K.A.V) zamanında Yuda nesebi İbn-i Sebe, bugünkü Aleviliğin hamisi Şianın doğmasına sebebiyet vermiştir. O gün bugündür Şia üzerinden Alevilik, Müslüman Türk Devletleri içerisinde her daim fitne ve fücür yuvası olmuşlardır. Halihazırda yeni dünya düzeni hayâli üzerinden iş kotaran Yuda nesebinin korktuğunun başına gelmemesi için Sisi, Esed ve Kamal üzerinden Nusayrivâri bir hat oluşturulmak istenmesini iyi okumak gerekiyor. Aktörler farklı, ama senaryo aynı! Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesinin ardından onun yerine kurulan ordu, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’dir.(3) Bu ordunun mayasında Nakşibendi Tarikatı’nın Müceddidiyye(4) kolunun başı, baş müceddid İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin Anadolu’ya gönderdiği Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri’nin duası olduğuna inanmak istiyorum. En azından bu mânâdan bağımsız olmadığını düşünüyorum. Daha doğrusu kurulan ordunun her halükârda yakın takibe alındığını düşünüyorum. Çünkü “Mağara Dostluğu” üzerinden Hazret-i Mehdi Aleyhissselâm’ın zuhuruna yataklık edecek olan bir zaman dilimine giriliyordu. İstikbâli koklayan ve de kollayan Nakşilerin yeni zaman ve mekânda varlık göstermeleri gayet normaldir. Nitekim Osmanlı sonrası süreçte yeni zaman ve mekânı nasıl da latif bir şekilde nakış gibi işledikleri İBDA budundan bakıldığında daha bir ayan olmaktadır. İBDA Mimarı’nın niçin “Nakşi sırrıdır kavgam!” dediğini de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Toparlarsak. Doğru söylemek gerekirse Osmanlı Devleti sonrası kurulan devlet, esasında “Devlet-i Ebed Müddet” mânâsı üzerinden kurulan bir devlettir. Kurulan yeni Türk Devleti’nin adının Türkiye Cumhuriyeti olmasının üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak icab eder, ancak mevzuyu daha fazla dağıtmadan sonlandırmak istiyorum.  Kurulan yeni devletin kurucu iradesi M. Kamal olarak bilinir. Halbuki kurulan yeni devlet, Cennet Mekân Sultan 2. Abdülhamid Han Hazretleri’nin şahsında Osmanlı Hanedanlığı’nın yol verdiği bir devlettir ve 1. Meclis tarafından müşahhas bir zemine taşınmıştır. Her ne olduysa 1. Meclisin ilgasının ardından 2. Meclisin açılması ve ardından da kurucu irade olarak beliren M. Kamal üzerinden oldu. Bu mevzuun bâtınî yönü bir yönüyle Said-i Nursi Hazretleri’nin “Kevser Risalesi”nden süzülebilir. Ama işin esas yönü, Müceddidiyye kolununu son halkası olan ve “Üç Işık Sırrı”nın şahsında tecelli ettiği Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri üzerinden anlaşılabilir. “Hafî zikir” geleneğine sahib olmasına rağmen, “Cehrî zikir” muhiblerine de kol kanat geren olma özelliğinin bir yansıması hâlinde Eyüp Sultan Camii’nden “Kar Tepesi” veya “İdris-i Bitlis Tepesi”ndeki postunu serdiği Kaşgarî Camii Dergâhı’na çıkana kadar  niçin “Ahbes’e lanet!” zikri ile meşgul olduğunu da iyi okumak gerekiyor. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın arkasındaki tuğra isim olan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, bizzat İBDA Mimarı’nın haber verdiği üzere, “TILAİ 10 İRANÎ- Mehdî’yi Hamil On Süvarî”nin sonuncusudur. Buradan da anlıyoruz ki, Efendi Hazretleri’nin yaşadığı yeni zaman ve mekân, Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm’ı müjdelemektedir. İBDA fikriyatında bu mevzuun en önemli argümanı veya sembol kavramı, “Cem-i Ezdad”tır, denilebilir. Takib edelim:   “Cem-i Ezdad-Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 923: İktisa-Biriktirme, toplama, yığma…  “Süryanice, Cbad Eştoro-Kontrola bağlı. Muayene: 1923: Cumhuriyet’in ilânı… Yevmiye: “Beni, Cumhuriyet devrine dahil edebilirsiniz!”… Süryanice, Msaytuto-Yangın: 923: Cesrin Şato Maktoit-Süryanice, “20 Sene Beraber”… Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin vefatı: 1943: Büyük Doğu’nun Doğuşu… İstikrar-Karar ve sebat üzere olmak. Karar kılma. Yerleşme: 962: Tilki Günlüğü…”(5) Baran dergisinde yayınlanan ve hala bitmemiş olan “Horoz Borcu” yazı dizimizde işlediğimiz mevzuyla da doğrudan alakalı olarak, İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”nda yer verdiği bir terkibi hüküm:  “KEZAME-Kuyular arasındaki birinden diğerlerine su geçiren yarıklar. Terazi ipleri kendinde toplanan halka: 2966: SEYYİD Abdülhakîm Arvasi + NECİB Fazıl Kısakürek + İZZET Erdiş…”  Yukarıda anlatılanlardan da anlıyoruz ki, Osmanlı Devleti sonrası süreçte Efendi Hazretleri ve Ahbes-i Lâin iki zıd mânayı temsil etmektedirler. Zaman ve mekâna zâhirde hükümran olmak ile bâtında hükümran olmak arasındaki farkı fark edenler, Allah Resûlü’nün “Velayet ve Nübüvvet” noktasında, bâtından zâhire çıkması sürecini, yani Cahiliye dönemini hatırlasınlar. Ahbes’i “Ahbes-i Lâin”  yapan en önemli şey, Üstad Necip Fazıl’ın “Manânın suret bulduğu”, daha doğrusu “Suret mânânın aynıdır” noktasında zindanda “Mehmed” metaforu üzerinden Ümmet-i Muhammed’e, dolayısıyla da Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’a yazdığı “Zindan’dan Mehmed’e Mektub” isimli şiirinde yer verdiği “Dünyaya kapalı, Allaha açık.” mısraında saklıdır. Bu dönem, “Kafirûn Suresi”ni de akla getirmektedir.  Üstad Necip Fazıl, Efendi Hazretleri’nin sıddıkıdır. İBDA Mimarı ise Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın sıddıkıdır. Bu sıddıkıyyet, silsile hâlinde İmam-ı Rabbanî Hazretleri üzerinden Allah Resûlü’nün sıddıkı olan Hazret-i Ebu Bekr (R.A)’a kadar gider. Bunun niçini, Yuda nesebinin Deccal Komitesi ile olan ilişkisi ile de doğrudan alakalıdır. İnsanlığı bu lanetli durumdan kurtaracak olan yegâne sır, “Mağara Dostluğu” çerçevesinden ehline teslim edilen sır, esas itibariyle kullarda değil, Allah’ta saklıdır. Allah ile irtibat hâlinde olanlardır ki, bu sırra riayet üzerinden topyekün insanlığı lanetli Deccal komitesinden koruyabilir. Bu mevzu, sadece Müslümanların bir meselesi değil, bütün bir insanlığın meselesidir. Başta Amerika ve Rusya olmak üzere, tüm dünya devletlerinin dikkat kesilmesi gereken bir meseledir. Hem de meselelerin meselesidir. Sırf bundan dolayıdır ki topyekün insanlık, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın teklif ettiği yeni insan yeni nizam çerçevesindeki yenidünya düzenine ram olmak zorundadır. İBDA Mimarı, bir “Yevmiye” bahsi olarak: “Ben ilhamımı İmam-ı Rabanî Hazretlerinden alırım!”; Mektubat’tan) der. Nitekim İbn-i Arabî Hazretleri (Vahdet-i Vücud veya “Her şey O’dur!”) mizacında olmasına rağmen, bu mizaca İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin (Vahdet-i Şuhud veya “Her şey O değil; O’ndandır!”) mizacı üzerinden sarkmayı tercih eder. Ve kâmil hakikat meydana gelir. Yani Tasavvuf ile Şeriat, Bâtın ile Zâhir, Doğu ile Batı, kısacası İslâm’ın hakikati olan “Zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı” olarak ta ki Sokrates’ın son nefesinde talebesi Eflâtun’a havale buyurduğu ve bütün bir Batı felsefesinin peşinden koştuğu, fakat arayıp da bulamadığı “Horoz Borcu” esprisini de mündemiç olarak “Beşer zekasının sekreteri” olma keyfiyeti meydana gelir: “Her şey O değil; O’ndandır. Bu mânâda O’dur!” Bu çerçeveden olarak denilebilir ki, İbn-i Arabi Hz. varlıkta Vahdet-i Vücudun sistemini kurmuştur. İmam-ı Rabbani (Vahdet-i Şuhud) mizacı üzerinden İBDA Mimarı ise, varlığın özü ve hülasası olan insanda Vahdet-i Vücudun sistemini kurmuştur. Bunu “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden bizzat kendi şahsında göstermiştir. Üzerinde olmayı azmettiğimiz Spor Felsefesi üzerinden fikriyat içerisindeki “Telegram Feylosofisi” ile de ilişkilendirilebilecek birkaç not:  “Lâtince, İtstadyum-Spor salonu. Stadyum. Talim yeri. “Rüyâ’da gelen mânâ; Üstadım Stadyum’da önündeki kitleye konuşma yapıyor ve ölü kitleyi canlandırmak üzere, “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!” diye haykırıyor. Ben ileri atılıp aynı şekilde tekrarlıyorum ve kitleden yer yer heyecanlı topluluklar buna katılıyor!”(9) …  Yukarıdaki “İtstadyum” kelimesini “İt” ve “Stadyum” olarak ayırdığımızda, İt’in “köpek” mânâsı yanında, köpeğin “nefs” mânâsı hemen ayan olur… “Stadyum” kelimesinin bilinen mânâsı ile birleştirildiğinde ise ortaya “Nefs terbiyesi veya riyazat yapılan yer” mânâsını veren ibadethane mânâsı çıkar ki, uzak doğu sporlarında riyazete dayalı kata ismiyle bilinen sistem veya formel görüntülerin tapınaklardan neşet ettiğini hatırlamakta fayda var! Neyse, mevzumuz bu değil. Takib edelim:  “Zurhâne-Spor salonu. “Tâlim yeri”: 869: Mektubat-İmâm-ı Rabbanî Hazretleri’nin baş eseri…” “Lâtince, Pertingere-Yayılmak: 1868= 869: Necib Fazıl Kısakürek + Salih Mirzabeyoğlu…”  “Süryanice, Daroşuto-Spor. “Ruhî Talim”: 1922: Qfiso Masbronuto-Süryanice, “Mücerret Fikir”… Süryanice, Tavono Mavto-Ölüm Odası: 1922: Marnito Gaboro-Süryanice, Fikir Kahramanı…”  Not: Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türkiye’de sporun sevk ve idaresi, ta ki 1936 yılında 3289 nolu kanun olarak hazırlanan Beden Terbiyesi Kanunu ile birlikte devlet bünyesine alınan kadar, TİCİ (Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı) üzerinden gerçekleştirilmiştir. TİCİ’nin kuruluş tarihi spor tarihi kitablarında 1922 olarak geçer. Modern sporların Türkiye’deki kurucu hamisi olan ve melun bir vazife üstlenen TİCİ’nin en bariz vasfı, modern sporlar üzerinden Müslüman Türk halkının dinî ve ahlâkî hassasiyetlerini dumura uğratmaktır. “ALEMDAR-Bayrağı veya sancağı taşıyan: 345: İMAM-I RABBANÎ. (Yevmiye: “Ben ilhamımı İmam-ı Rabanî Hazretlerinden alırım!”; Mektubat’tan)(7) “Velayet ve Nübüvvet Mührü”nün yeni zaman ve mekândaki temsil noktasının “Mehdî’yi hamil on süvarî” hadîsi üzerinden İmam-ı Rabbani Hazretleri(8) ve Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ne, oradan da “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”ya ulaştığını / ulaştırıldığını görmek gerekiyor.  Not: “Hakim Tirmizî ve İbn Arabî gibi bazı mutasavvıflar, peygamberlerin sahip oldukları velâyet ve nübüvvet nurlarıhakkında şöyle bir değerlendirme yaparlar: “Nebilerin velâyeti, onların nübüvvetinden üstündür. Çünkü peygamberin sahip olduğu velâyet, onun Hakk’a dönük yüzü; nübüvvet ise halka dönük yüzüdür. “Ayrıca veli Allah’ın ismi, velâyet ise O’nun sıfatıdır. Peygamberlik ise insanın sıfatıdır. Bazı kimseler buradan yola çıkarak Allah’ın velâyet sıfatının tezahürü olan veliliğin, peygamberlerin sıfatı olan nübüvvetten üstün olduğunu savunmuş ise de bu görüş fazla taraftar bulamamıştır.” (bk. İmamı Rabbanî, Mektubat II, 22) “Velâyetin nübüvvete üstünlüğü sadece peygamberlerin taşıdığı velâyetin; yine peygamberlerin sahip olduğu nübüvvetten üstün olması konusundadır. Yoksa “peygamber olmayanın peygamber olana üstünlüğü” anlamında değildir. “Ayrıca nebi güneşe, veli de aya benzetilirse, ayın güneşe dönmesi ölçüsünde aydınlanması misali veli de Hz. Nebi (asm)’a ne kadar tabi olursa, o nispette kemal bulmuş olmaktadır.” (İsmail Ankaravî, Minhâcü’l-Fukarâ 241) “İmam Rabbanî, 95. Mektubunda bu konuyu detaylı şekilde ele alır ve bu görüşe katılmadığını söyler: “Bazı sufiler velilik nübüvvetten daha üstündür demişlerdir. Zira onlar velâyette teveccühün Hakk’a, nübüvvette ise teveccühün insanlardan yana olduğunu görmüşlerdir. Hakk’a karşı olanın, insanlara karşı olanlardan daha üstün olacağı açıktır. Bazı sufiler de bu sözü çevirerek, ‘Bir Peygamberin velâyeti, kendi nübüvvetinden daha üstündür.’ demişlerdir. Bu fakîre göre, bu sözlerin hepsi, doğru olmaktan çok uzaktır.” “Peygamberler, bütün mahlukatın en üstünleridir. Nimetlerin en üstünü onlara verilmiştir. Velâyet, nübüvvetin bir parçasıdır. Nübüvvet bir bütündür ve velâyeti içine alır. Bunun için nübüvvet, her velâyetten daha üstündür. İster peygamberin velâyeti olsun, ister velînin velâyeti olsun!” “İmam Rabbanî’ye göre bu tür sözlerin yanlışlığı şuradadır ki, her ne kadar nebilerin teveccühü halka yönelik olsa da bu yöneliş ancak onların zahirleri iledir. Peygamberlerin batınları daima Hak ile beraberdir. Peygamberlerin halk ile beraber olması onları irşad içindir, kendi nefsanî menfaatleri için değildir.” (bk. Mektubat, 95. Mektup)(9)   Dipnotlar 1-https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/03/130308_sefarad_yahudileri.shtml 2-http://www.turkyahudileri.com/index.php/tr/tarih/turk-yahudileri-tarihi/7-osmanli-yahudilerinin-yasami 3-Yeniçeri Ocağı’nın 2. Mahmud tarafından 1826 yılında kaldırılması üzerine onun yerine kurulan yeni askerî teşkilâta verilen ad. 4-Bahâeddin Nakşibend Hazretleri (ö. 791/1389) tarafından örgüleştirilen Nakşibendiyye tarikatının İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne (ö.1034/1624) nisbet edilen kolu. 5-Salih Mirzabeyoğlu, Baran Dergisi, “Ölüm Odası (B-Yedi)”, 386. Bölüm. 6-Salih Mirzabeyoğlu, Baran Dergisi, “Ölüm Odası (B-Yedi)”, 386. Bölüm 7-Salih Mirzabeyoğlu, Baran Dergisi, “Ölüm Odası (B-Yedi)”, 386. Bölüm 8-İmam-ı Rabbanî Hazretleri, (14 Şevval 971 / 26 Mayıs 1564) Doğu Pencap’taki Sirhind’de (Serhind) doğdu. Nakşibendiyye tarikatı mensupları arasında İmâm-ı Rabbânî (ilâhî bilgilere sahip âlim) ve “müceddid-i elf-i sânî” (hicrî 2. binyılın müceddidi) unvanlarıyla tanınır. Soyunun ikinci halifeye dayandığını iddia eden Kâbil asıllı bir aileye mensuptur. Tasavvufa ve özellikle vahdet-i vücûda dair birkaç risâlenin müellifi olan babası Çiştiyye ve Kādirî şeyhi idi. 9-https://sorularlaislamiyet.com/peygamberimizin-velayeti-nubuvvetinden-ustundur-anlaminda-bir-soz-var-midir Baran Dergisi 688.Sayı

Tarihî Fırsat

Salih Mirzabeyoğlu'nun, normal zamanlarda ağustos böceği gibi davranıp kriz anlarında veya kavga gürültü çıktığı zamanlarda vaveyla koparan, “milli duygularla hamaset” yapan veya bu hamasete karşı çıkanlarla alakalı güzel bir sözü var, hani kavga gürültü olmasa konuşacak neyiniz var mealinde, ama maalesef pek ezber işiyle ilgim olmadığından aklıma gelmiyor. Bilenler bilmeyenlere söylesin, diyelim.  O söz, varlık zeminlerini başkasının hatası veya yanlışı üzerinde bulanları nezaket dolu bir acımasızlık içinde resmetmektir. Bunun yanında her eleştiri veya (evet, veya!) tenkidin başkasının hatası ve yanlışı üzerinde hayat bulmak olmadığını da resmediyor: Çünkü o sözü söyleyen de hata veya yanlış hal üzerinden bir tenkidde bulunuyor! Buna dair güzel bir ilke de vardır: İstisna kaideyi bozmaz!  Mirzabeyoğlu bahsettiğim sözünü, adını bile zamanın layloylomuna göre “Kürt sorunu... Terör sorunu” olarak koyup da koyamadıkları meselenin varidatı olan cenazeler gelip giderken söylemişti.  İdlib'de konuşlandıkları binanın Rus hava kuvvetleri tarafından bombalanması ile şehid olan 37 asker ve onlarca yaralının acısı ve öfkesi halen devam ederken, bize düşen Mirzabeyoğlu gibi davranmaktır herhalde.  Üç hilalin “Osmanlı'nın devamlılığı” ve İslâm'ı, yıldızın da fikri (ve Allah Resûlünü) sembolize ettiği gök mavi İbda bayrağına sahip olarak yazdığımızı da kaydedelim ki, yanlış anlaşılmasın. Yanına, “Lozan, çöpe!” diye de ilave edelim.  Öyleyse başlayalım: SİHA birlikleri ile “kanlarının intikamını aldık” ve hatta Esed de ölmemek için Suriye'yi terk etmiş, sınırları içinde “kırmızı bayrağımız” sallanıyor da olsa, ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız? Askerî operasyonlar, aktiviteler, teçhizatlar, envanterler vs. bunların bir “yumruk” ve gayet tabiî olarak devletin olmazsa olmaz şartı olduğu besbelli iken, bunu yapmak hatta şu veya bu gerekçelerle gecikerek yapmak malumken, işte buyurun canı gönülden tebrik ediyorum, tebrik ediyoruz bu “askeri aktiviteler” için sizi. Hatta ülkeyi ele geçirdiniz veya Özgür Suriye Ordusu içinden bir aydını Suriye devletinin başına getirdiniz, bunu da yapın yine tebrikler; ama sorum, Mirzabeyoğlu'nun sorusu hala cevap bekler: Ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız?  Kavga zamanında fikir pek konuşulmaz, kimse de iltifat etmez kavga var diye, lakin bin senedir ikaz ediyor İBDA, kavga olmayan, “sevgi bombalarının” karşılıklı atıldığı günleri de oldu bu memleketin, ağustosböceği gibi saz çalınarak geçirilen günleri, o zaman da “dur işte öpüşüp sarılıyoruz şimdi” deniliyordu. Hoş, öpüşüp sarılıyoruz dendiği günlerde dahi muhataplarının “o biçim öpmek” için alttan alta hazırlık yaptığı bir kendileri hariç herkes tarafından biliyordu.  Mesele şudur: Bu ülkeyi muvakkat devlet görünümü ve gereklerinden koparıp atacak mısınız yoksa iş yapıyoruz diye oyalanıp kafanıza balyozun indirilmesine şaşıracak hâlde mi kalacaksınız?  Kavgada yumruk sayılmaz, çıktıysan meydana tabii olarak yere yapıştırıp geçeceksin, elindeki tüm imkanlarla. Bu, tabii bir şey ve övünülecek bir şey de değil tek başına: Suriye içindeki tüm askerî faaliyetleri kapsar bu lafımız.  Suriye'yi şöyle böyle nüfuz altına aldığımızı düşünelim, “ikinci Türkiye” mi olacak orası?! Rüzgara göre tavır koyan, altyapısı ithal kanunlarla döşenmiş hukuk sisteminin AİHM “zoru” ile yamalı bohça görünümüne sahip olmasının normal kabul edildiği, “çevresel şartlar” sebebiyle ve tabii olarak kayıt dışını arttıran, üretime dayalı olmayan ekonomi sahibi bir ülke mi yapacaksınız?  Daha önemlisi, harb sonrası kurulmuş muvakkat devlet, kendisini işgale kalkışanlara her türlü kolaylığı sağlar, Anzakları dahi “onurlandırırken”, ilk iş olarak İstiklal Mahkemeleri kurup kendi insanına karşı, üstelik bunlar İstiklal Harbinde ön saflarda çarpışanlar, idam cezaları yağdırırken, niyetinin işgalcilerden kurtulmak değil, Osmanlıyı ve sistemini isteyenleri yok etmek olduğunu açıkça gösterirken, bu zihniyetin devamı olan ekiplerin her on senede bir darbe ve tehdidi ile milletin seçtiği hükümetleri alaşağı ettiği gerçeği malumken, bunları da mevcut sistemin “ruhu” olan Kemalizm ile gerçekleştirirken, ağustos böceği gibi saz çalarak harcadığınız günlerde sorduğumuz ama cevabını alamadığımız, işte bu sebeple Bahar Kalkanı devrinde tekrar sormak zorunda bıraktığınız sualimize cevap bekliyoruz!    Millet-Ordu kıvamı sağlanmış ve yeni sistemi sadece isim ve idari olarak dahi olsa kurulduğu bugünlerde Kemalizm ile hesaplaşmayacak, pamuk ipliğine bağlı ittifaklarınız yüzünden bunu yine erteleyecek misiniz?  Gerek Ergenekon, gerek 15 Temmuz darbe davalarının neredeyse hepsinde gördüğümüz kurunun yanında yaşın yakılması gibi adaletsiz ve hesaplı uygulamalardan ders ve ibret alarak, Suriye'de askeri ve özel orduyu anlık ve lokal başarılar için koşturup, içeride millî duyguyu en üst seviyeye taşımak, buradan alınan güç ile Kemalizm ve her tıynetten aparatları ile, “iyi Soros - kötü Soros” demeden, hukukî olarak hesaplaşmak ile başlayabilirsiniz işe. Adam gibi iddianameler hazırlayıp, Rusya'nın, İran'ın, Avrupa Birliği'nin, Amerika'nın sesi olan satılmış aydın müsveddeleri ile mahkemede hesaplaşabilir, elde edilen en basitinden “yazışmalar” ile ülkenin ayağa kalkmasını engelleyenleri ifşa edebilir, 90 senelik inkıtaya son vermenin yolunu döşeyebilirsiniz!  Yumruk gücü yani askerî başarılar bir devletin olmazsa olmaz şartı olduğuna göre, kuru kuru övünmek yerine, işte bunu yeni sistemin ideolocya örgüsünü kurmak ve buna karşı çıkanların hem millet karşıtı hem memleketin “uydu-parya” olarak kalmasını isteyenler olduğunu tartışmasız olarak ortaya koymak için kullanın.  Başkanlık Sistemi federasyon olmadan yüktür, “tek adam idaresi” görüntüsü de verebilir, bunu engellemenin yolu da ister bayrak olarak gelsin ister nüfuz olarak, Suriye, Irak, Libya, Cezayir, Balkanlarda yapılacak “faaliyetlerden” geçer.  15 Temmuz için “tarihî firsat” demiştik ilk günlerde, ne yazık ki başkalarının elinde fırsat oldu. Zulüm yapmaya ve bunun da Erdoğan'ın hesabına yazılmasına sebeb oldular. Suriye de, oradaki lokal bile olsa askerî başarılar da “tarihî firsat”, bunu Ankara'nın kaçırmaması gerekiyor. Yolu da bahsettiğimiz şekilde veya türetilebilecek başka bir şekilde ama kesinlikle hesaplaşmadan geçecek yoldur!  Bunu kaçırdığı an, sıradan bir vatandaşın SİHA'nin Esed tankını uçurmasının “zevkiyle” kendinden geçmesine benzer hale büründüğü an Ankara, muhtemelen gelecek şehitlerin sayısının artmasının atmosferi değiştirme gücünü görecek, hem siyasi hem hukukî baskılar ve yalan yanlış haberlerle aklını unutan kamuoyu baskısıyla indirilme riski içine girecektir.  Burada önemli olan “oy sayısı” değil; bu söylediklerimiz gerçekleşirse, belki belli bir kitle tarafından hala destekleniyor olabilir; ama iktidar olma kabiliyetine sahip olunamayabilir. Anlaşılması elzem olan husus, Erdoğan'ın yapıp ettiklerinin engellenmiş olacağı, Türkiye'nin Anadolu kıtasını yarma harekatının sekteye uğratılacağı gerçeğidir. Dünya Müslümanlarının umutlarının kırılacağı gerçeği. Ve hesap soracak iken acımasızca hesap sorulan olunacağı!  “Hep birlikte 70 milyon olarak Büyük Doğu'yu kuracağız!” diyen Erdoğan. Partisinde bunu söyleyen başka bir etkili yetkili de yok. Muhatabımız da tabiatıyla o.  Menderes gibi mi olacak; ümitleri arttırıp, çevresinin dediklerine uyup sonra da ümitleri bitiren mi olacak, yoksa yeni çağın açılmasına, sadece ülkemizi değil tüm dünya müslümanlarını ilgilendiren büyük hesaplaşmayı başlatan adam olarak anılmayı mı tercih edecek?  Cüret! Biraz cüret!  “Müslümanlar dik durun! Karşınızda leşler var!” Bu, gerçek!  Suriye'deki SİHA faaliyetleri ile eski şanlı günlerin rüzgarını yüzünden hisseden Anadolu yek-vücut, karşımızda ise ta Özal devrinden beri iç hesaplaşma ile parçalanmış, ancak mevcut hükümetlerin veya yabancı vakıfların desteği ile ayakta duran veyahut hesaplaşmadan kaçınıldığı için devlet aygıtının içinde hayat süren muhalefet.  Ordu-Millet değil Millet-Ordu kıvamının yakalandığı bugünler, böyle parçalanmış muhalefet sürerken, tarihî fırsattır.  Baran Dergisi 686.Sayı

Yavaşla

Nuran Çakmakçı, Hürriyet Gazetesi yazarı. Ele aldığı mevzular daha çok eğitimle alâkalı… Bir eğitimci olarak yazılarına göz gezdirmeyi yeğlediğim bir yazar. Eğitim, ülkemizde kangren hâline gelmiş bir mesele. İktidarın, kendisini nefs muhasebesine tuttuğu zaman başarısız olduğunu gördüğü bir alan... Bunu da zaman zaman itiraf ediyorlar. 17 yıl içerisinde eğitim alanında birçok değişim yapıldı, bakanlar sürekli değiştirildi. Yapılan değişikliklerin birçoğu da Batı tandanslı. “Finlandiya’da, Amerika’da, şurada-burada eğitim nasıl?” diye kendi özünden bihaber insanların çareyi dışarıda aradığı bir süreç. Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Erkan Mumcu, Ömer Dinçer ve nihayet Ziya Selçuk aklımıza bir çırpıda gelen bakanlar. İçlerinden eğitim kökenli olan sadece Ziya Selçuk.  İktidar ve iktidarın yanında yer alan cenah Ziya Selçuk’tan çok şey bekliyor. Doğrusu sayın bakanımız diğer bakanlara göre daha insanî ve daha iyi niyetli. Konuşma yaparken bir kürsüden ders vermiyor. Öğretmenler odası ortamında yanında bir çay eşliğinde kendini ifade ediyor. “Ben sizin evinize geldim, sizin misafirinizim, maksadım sizlerle sohbet etmek sizlerin derdini gündemime almak.” Şu ana kadar halkla ilişkileri gayet iyi yürüttü. Eğitim camiasının ruhunu okşuyor. Yanlış da yapmıyor, doğrusu bu. Ömer Dinçer denen bakan ne yapmıştı? Öğretmenleri aşağılamış, “Ben bilirim!” edasında bir kibir ehli olarak gelip gitmişti. Akademik olarak kendini dağlarda görme… Düşünün, bir futbol antrenörü takımın başına geliyor, ilk sözü futbolculara “En çok tatil yapan sizsiniz, siz futbolcu olmayı hak etmiyorsunuz.” oluyor. Şimdi bu zihniyetle şahıs eğitim camiasında başarılı olunabilir mi? Madem takım hakkında görüşün bu, o zaman takımın başına niye geldin? Bu takımla sen yol alabilir misin? Bu takımla hedefini gerçekleştirebilir misin? Asla!  Yapılması gereken, eğitim camiasında eksik ve noksanlıkları tesbit edip bunları öğretmenlerin gönüllerini incitmeden paylaşıp hedefler doğrultusunda birlikte yürümeye inandırmaktı. Birtakım ruhiyatı oluşturmaktı. 4+4+4 sitemini getiren, ilkokula başlama yaşını küçülten Ömer Dinçer’di. Okullara seçmeli dersleri koyan da o olmuştu. Kulağa hoş gelen bir tabir; öğrenciler ilgi ve kabiliyetlerine göre dersler seçip kendilerini geliştirecekti. Mantık her şeye göre kendini gerekçelendirebilir. Fakat bedahetleri (apaçık) kaçırmadan mantık dile gelmeli, apaçık hakikatler dillendikten sonra mantık ifade yoluna girmeli. Mantık hakikati bulan değil, “Hakikati buldum!” diyenin elinde çalışan bir silah. Seçmeli dersler ile alâkalı ilk görüşüm şu olmuştu: “Şimdiki gençlere altı saat ders vermekte zorlanıyoruz. Bu çocuklara 7-8 saat ders vermek bir cinayettir.”  Seçmeli dersler ile ders saati artıyordu. Nitekim öyle oldu. Bir insana sevdiği yemeği üst üste günlerce yedirirsen ne olur? Olacağı şu: Bu insan en sevdiği yemekten tiksinecek... Şimdi bakanımız ders saatini azaltmak istiyor. Bunla ilgili görüşümü ayrıca belirteceğim. Meselemiz şu olmalı: İfrat ve tefritten kaçınılmalı ve itidal yolu seçilmeli. Biz ne yapıyoruz? Biz bir şeyin tatbikinin nasıl olması gerektiğini düşünmeden uygulama alanına geçiyoruz. Başarısız olunca da yaptığımız şeyi tamamen ortadan kaldırmayı yeğliyoruz.  Ömer Dinçer ne demişti? “Dünyada en çok tatil yapan ve öğretim süreci içinde doktor raporu alan bizim öğretmenler.” demişti. Tesbit doğru olabilir. Peki öğretim süresini belirleyen öğretmenler mi olmuştu? Öğretmenlik yapan bir kardeşim kendi camiasından dertlenmişti. Birçok öğretmen çok kolay, olur olmadık rapor alıp derslerin boş geçmesini sağlıyor. O zaman ne yaparsın? Eğitimde sürekliliği göz önünde tutar, iki veya üç yıl okula tam olarak gelen öğretmenleri ödüllendirir, kaytaranları teşvik edersin. Hastane mevzuunda eğitimi aksatmamaları için, nesillerimizin geleceği için onlara öncelik tanırsın. Devletçe karar alırsın, karı-koca devlet görevlisi ise öğretmen olmayan kimse çoluk-çocuğunu hastaneye o götürecek. Bakan mı? General mi? Eşi öğretmense, öğretmen eşi okulda, kendisi hastanede çocuğunun başında olacak. Toplumun geleceği için varlık şiarımızı gerçekleştirmek istiyorsak, eğitim baş tacımız olacak. Zerre taviz yok, bizim insanımız samimi ve güzel şeyleri destekler. Yeter ki devlet, tatbikinde adil olsun.  Eğitim baş tacımız olacak, ebeveynler veli toplantılarına gelecekler. Karı-koca çocuğun eğitimini diğerinin sırtına yüklemeyecek. Öğretmen karşısında en büyük vatan vazifesini yapıyorum edasında yer alacak. Öğretmenle muhabbet kurup onunla ruh birlikteliği oluşturacak. Yetiştirdiği evladın kendi egosunu şişirmek için olmadığı şuuru ile vatan ve millet aşkı ile donatmanın yolunu arayacak. Ebeveynler kendilerine gelen veli toplantısı davetiyesine birlikte gelecek. Ebeveynler veli toplantısı davetiyesini iş yerlerine gösterdiklerinde işyerleri derhal izin verecek. Eğitim baş tacımız olmalı zerre taviz yok. Taviz tavizi getirir ve inandırıcılığını kaybedersin. Gölge boksu yapmayacaksın. İşinin gereği neyse o olmalı. Hayatta kaybedenler, oynar gibi yapıp oynamayanlardır. Veli, veli toplantısına gelmedi mi? İş yerine haber gönderilecek ve iş yeri çalışan görevlisini cezalandıracak. İşyeri, “Sen veli toplantısı belgesini getirsen ben sana izin verirdim, niye getirmedin?” veya “Sen veli toplantısı belgesini getirdin ve ben sana izin belgesini verdiğim hâlde sen niye gitmedin?” diyerek hesap soracak. Ebeveynler makam ve mevki ne olursa olsun karı-koca çocuklarının eğitim gördüğü sınıfta çocuklarını emanet ettiği öğretmenle geleceğe dair duygu ve düşünce birlikteliği oluşturacaklar. Kendilerinin eğitime katkılarının ne olabileceğini seve seve paylaşacaklar. Çocuk daha baştan ailesinin eğitim kurumuna hürmet ve ciddiyetini görecek. Ailesinin öğretmene olan saygı ve sevgisini soluyacak. Öğretmen arkadaşımız ise böylesi bir hâlde kendini yetiştirecek velilere yeni bir tarzda seslenmeyi başaracak. Velilere “İyi ki geldik, çocuğumuzun geleceğine dair yeni şeyler öğrendik.” dedirtecekler. İki taraflı bir çalışma iki taraflı bir didinme. Geleceğe doğru güven ve sevgi içinde yürüme. Devam edecek…    Baran Dergisi 686.Sayı

28 Şubat'ın Yıldönümü Münasebetiyle Erbakan

Her 28 Şubat yıl dönümünde olduğu gibi bu yıl da 28 Şubat’ın hakiki mazlumu ve bu Allahsız saldırıya karşı meydan okuyup direnen gerçek kahraman İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun anılması gerekirken mağdur edebiyatıyla ne çile çektiği bilinmeyen ama yurt dışında üniversite okuduğu için “en mağdur” sayılan bazı kadınların ve bağıra bağıra gelen saldırı karşısında ne yapacağını ve nerde duracağını bilmediği için kendisini hedef tahtasına oturtan, düşmanla karşılaştığında da hile veya kavga hiçbir beceri ve cesaret gösteremeden kendini ve Müslüman halkın umutlarını harcatan Erbakan’ın mağduriyet edebiyatını dinleyeceğiz.  Hiç uzatmadan ve gevelemeden söyleyelim: Erbakan hakkında niyet okuma çabasında değiliz. Maksadımız övüp göklere çıkarmak veya yerin dibine batırmak da değildir. Kendisine oy vermiş ve desteklemiş insanlar olarak, kendisine verdiğimiz vekaletin karşılığı olan hesabı sormak zorundayız. Herkes ahirette zaten hesaba çekilecek, bizler de verdiğimiz oyun ve sormadığımız hesabın hesabını vereceğiz. Evvela; Erbakan bilindiği gibi 1973 genel seçimlerinde Müslüman halkın teveccühüyle meclise 48 milletvekili sokmayı başarmıştı. Ama halkın umutlarını bu halkın can düşmanı CHP’yle koalisyon yapmak suretiyle yıkan Erbakan, sonraki seçimde halkın teveccühünü kaybederek yarı yarıya düşüş gösterdi. Bir daha da Müslüman halkın teveccühünü kazanamadı ve sebep olduğu hayal kırıklığıyla milleti CHP’ye karşı sağ parti arayışında çaresizliğe mahkum etti. Uzun çabalar ve zahmetler sonunda 1995 seçiminde yüzde 21’lik oy oranıyla birinci parti mevkiine gelen Erbakan için tekrar ikbal fırsatı doğdu. Bilindiği gibi 90’lı yıllarda Müslüman halk kendine güvenini kazanmış, gençlikte İslami temayül ve idealizm had safhaya ulaşmıştı. Bosna ve Çeçenistan’a destek için cihada katılan gençlerin sayısı çok fazlaydı. Umumî olarak tabiri caizse “İslamîleşme” yaşanmaktaydı. Şimdiki gibi moda olsun diye değil, gerçekten Allah’ın emri ve Resûlünün sünneti olduğu için tesettüre sahip çıkılıyor, Şeriat arzusu yayılıyor ve dünya işlerini dine uygun şekilde yaşama isteği ve düşüncesinin nasıl gerçekleşeceğine kafa yoruluyordu. Erbakan ve Refah Partisi, o demlerde iyice dejenere olmuş ANAP  ve DYP gibi at başı giden sağ partilerden umudunu kesmiş Müslüman halkın gözdesi olmaya doğru gidiyordu. “İşte ordu işte komutan, Mücahid Erbakan” sloganlarıyla takdim edilen Erbakan, Müslüman halkın umutlarına münasip görünmekteydi. 1995 seçiminde de siyasî tarihinin en büyük başarısını göstererek birinci olan Erbakan’ın bu başarısı, onda İslam davasına hizmet umudu gören halkın zaferidir. Hiçbir partinin tek başına iktidar şansı yakalayamadığı o seçimde hem birinci hem de kilit parti olan Refah Partisi’nin ve tabii ki Erbakan’ın alacağı kararlar son derece önemliydi. İğrenç derecede kirli işlerin döndüğü 90’lı yılların en şaibeli siyasetçilerinden olan Tansu Çiller’le koalisyona adım atan Erbakan, yine kendisini yakacak hataya da adım atmış oldu. Faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, ekonomik krizler ve yolsuzluklarla dolu o yıllarda başbakanlık yapmış olan Tansu Çiller ve ekibi belli ki bu koalisyonda Erbakan’ı “yutan eleman” olacaktı. Koalisyon görüşmeleri yapılırken partinin gençlik kolu durumundaki MGV’den Erbakan’a gönderilen tabutu herkes bilir. O koalisyona girmenin tabuta girmek olduğunu ikaz eden ve gayet şuurlu olduğunu gösteren parti tabanına mukabil, tepedeki malum zevatla garip siyasetini tekrar eden Erbakan bu tabuta girdi. Abdurrahman Dilipak hem Erbakan hayattayken hem de ölümünden sonra defalarca RP – DYP koalisyonu hakkında yazdığı yazılarda “Tansu Çiller bir gecede imana gelmedi, ılımlı İslamın hizmetinde olan Çiller bu işin siyasî kanadı durumundaydı” mealindeki sözlerle o koalisyonun mahiyetini dile getirmiştir. Erbakan’ın böyle bir şeye hizmet etmeyeceğini biliyoruz, ama siyasî olarak ortada büyük bir hatanın varlığını kabulden de kaçamayız. Herhangi bir çete yapılanmasıyla ve “ılımlı İslam”la alakası olmayan Erbakan’ın bu koalisyona girmesinden ne beklediğini anlamak imkansızdır. Eğer bu vesileyle memlekete hizmet edip hareketini büyütmeyi düşünmüşse, ortağı yüzünden göze almak  zorunda kalacağı  riskleri de hesab edip ne yapması gerektiğini de planlamış olması şarttı. Oysa adeta meccanî bir teşebbüsle koalisyona girdiği çabucak anlaşılacak olan Erbakan’ın hatası onun siyasî hayatını sona erdirmenin ilk adımı oldu. Haziran 1996’da başbakan olan Erbakan, önce cezaevlerinde solcu mahkumların açlık grevi ve ölüm orucu eylemiyle karşı karşıya kaldı. Çapsız Adalet bakanı Şevket Kazan süreci yönetemediği için kendisinden önceki çok şaibeli bakan Mehmet Ağar’dan miras kalan zulme ortaklık etti. 12 siyasî mahkumun ölümü ve istediklerini de almalarıyla sona eren bu eylem sırasında sokaklarda sol örgütler çok sayıda eylem yapmışlardı. Hemen yine o günlerde Diyarbakır Cezaevinde düzenlenen operasyonla 10 mahkum dövülerek öldürüldü ve bakan sıfatıyla Şevket Kazan sadece baktı. Erbakan da başbakan olarak bakmaktaydı. Böylece önceki işkenceci ve katil ANAP ve DYP zulmüyle hiçbir alakası olmayan Erbakan, başbakan olur olmaz pisliğe bulanmış oldu. Solcular ve Kürtçüler,  Erbakan’a karşı düşmanlık beslemezdi, hatta Kemalist zulme karşı Erbakan’ın İslamî bir çözümle onlara da umut olma durumu söz konusuydu. İşte daha birkaç aydaki icraatıyla  çok kötü başlamış olan Erbakan bu ülkede başbakanlık yapamayacağını da göstermiş oldu. Tansu Çiller’in emrindeki bürokratik çeteler her yeri kırıp geçirirken Erbakan “denk bütçe”yapıyor, iyi ediyor, ama başbakan olarak yapması gereken işler yanında kabinedeki bir bakanın yapacağı işlerle uğraşıp asıl tehlikeye sırt dönüyordu. Nitekim geçen kısa zaman zarfında bu koalisyona karşı kamuoyunda ciddi muhalefet oluşmuştu ve karşı taraf asıl hamle için zamanı kolluyordu. 3 Kasım 1996 Erbakan’ın kahramanlık fırsatını değerlendiremediği ve siyasî hayatının sona erme yolunda büyük hız kazandığı tarihtir. Susurluk kazası olarak bilinen ama asıl mahiyeti henüz ortaya çıkmamış olan hadisede daha önce Ülkücü polisleri sol örgütlere ispiyonladığı iddia edilen İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Alevi kökenli Hüseyin Kocadağ’la, 80 öncesinin Ülkü Ocakları Genel Başkanı ve 12 Eylül firarisi Abdullah Çatlı araba kazasında ölmüştü. Sağ kurtulan Sedat Bucak da Erbakan’ın koalisyon ortağı DYP milletvekiliydi. Bir anda ortalığı pislik götürdü. Peşi sıra devlet içinde çeteleşmelere dair isim listelerinin olduğu ifşaatlar yayınlanmaya başladı. İşin garibi bunlarla hiçbir alakası olmayan ve ismi temiz olan tek kişi de Erbakan’dı. Ve yine ne gariptir ki Erbakan bu isimlerle yahut uzantılarıyla hükümet ortağıydı. Derhal istifa edip koalisyonu bozması gerekirdi. Böylece adını kirletmeden pisliği sahipleriyle baş başa bırakacak olan Erbakan, muhakkak ki mecburen yapılacak sonraki seçimde büyük avantaj elde edecekti. Üstelik bu yönde ikazlar da kendisine ulaştığı halde hükümeti bırakmadı Erbakan. Zaten gittikçe radikalleşen Müslüman halkın durumu rejimi korkutuyordu. Bu halkın itmesiyle oralara gelen Erbakan, hem bundan dolayı, hem de daha önce “kanlı mı olacak kansız mı” ve “İmam Hatipler arka bahçemiz” gibi boş yere sarf ettiği sözler yüzünden hedef alınmaktaydı. Şimdi bir de ortaya dökülen bunca pislik ve kirli ilişkilerin üstüne kalması söz konusuydu. Halbuki istifa etmesiyle beraber ülke hükümetsiz kalacağı için Erbakan’a yönelen öfke boşa çıkacak ve onu yıkmak isteyenler onunla masaya oturmaya mecbur olacaktı. Oysa Erbakan kendisini yıkmak isteyenlere çok kolay hedef oldu. Ortalığı pislik götürürken tepki olarak “aydınlık için bir dakika karanlık” adı altında ışık yakıp söndürme ve sokaklarda tencere tava çalma  eylemleri yapılmaya başlayınca Erbakan “bunlar gulu gulu dansı yapıyor” diye hakaret etti. Şevket Kazan da çıkıp “mum söndü yapıyorlar” dedi. Bu derece seviyesizlik ve basiretsizlik örneği sergileyen, bir taraftan da “mücahid” ilan edilerek, Türkiye’yi ve İslam alemini kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan Erbakan’ın çapını veya çapsızlığını hiçbir örnek bu kadar bariz gösteremez. Protesto edilen pislikten kaçmayıp kendini hedef durumuna getiren Erbakan için, “Aczimendiler sokağa çıktı, falancalar bağırdı, filancalar taş attı, o yüzden iktidardan düşürüldü” deyip, Erbakan’a destek vermiş Müslümanlara iftira atıp işin içinden sıyrılmak olmaz.  Sonrasında durduğu bu yanlış yerde de cesaret gösteremeyen ve İslam düşmanları karşısında “komutan” ve “mücahid”olmadığını, “Türkiye Cezayir olmasın” lafı altında neredeyse Türkiye’nin Tunus olmasına sebep olacak derecede pasif tutumuyla ispat eden Erbakan, beğenmediği Erdoğan’ın 15 Temmuz’da gösterdiği feraset ve cesaretine şahit olarak ölseydi ne düşünürdü acaba. Gerçekte 28 Şubat darbesi karşısında direnemeyen Erbakan Türkiye’yi beladan korumamış, sadece kendi canını korumuştur. Siyaset işinde çok zayıf olan ve memurluğa alıştığı için medenî dünya şartlarında hizmet edebilecek biri olan Erbakan, kötü siyasetin örneği olarak 1996 RP- DYP koalisyonuyla yanlış zamanda yanlış yerde olmuş ve kaybetmiştir.  2000’li yıllarda ise siyasete tekrar dönebilmek için darbeci generallerle uyuşma noktasına gelen Erbakan ahir ömründe bir de Erdoğan karşısında mağlup oldu ve kendisine zulmetmiş generallere de adeta hakkını helal etmiş olarak gitti.  Kalanlara ibret olsun. Baran Dergisi 685. Sayı