Yazarlar
Tüm Yazarlar
Türkiye Çok Fena Karışacak!

Türkiye karışacakmış… Aşk olsun, şüpheniz mi var? Pek tabiî ki karışacak. Ve hattâ o kadar çok karışacak ki, birkaç asırdır altüst edilmiş bulunan devlet ehramından başlayarak, her şey bu hadiseler silsilesinin neticesinde yerli yerine oturacak. Böyle söyleyince akılda ilk olarak bir iç savaş veyahut Türkiye’de olsa olsa pogrom diye isimlendirilebilecek bir hadiseler silsilesi canlanıyorsa da tam olarak kastımız bu değil. Yarın bu ülkenin meşru siyasî iktidarı çıksa ve bir moloz yığıntısı görünümü arz eden ülkenin yapı taşlarını, büyük ve bu memlekete has ideal bir mimarî eser ortaya koymak üzere yeniden dizmeye kalksa, bunun adı da karışıklık olacaktır. Karışacak, dalgalanacak, çalkalanacak ve yeniden bambaşka bir formda sükûnet bulacak ki, asırlardır insan leşlerinden müteşekkil süflî bir enkaz altında bekleyen mutlak hakikatler böylelikle kurtuluşa erecek. Tek bir ferd bile kendi varlığını kavramaya kalktığında buhrandan buhrana savruluyor, çile ateşiyle yanıp kül oluyor ve ancak bu meşakkatli, ızdırab dolu süreçten sonra küllerinden yeniden doğuyorken, millet çapında bir varlık/varoluş idrakinin öyle kolayı kolayına olmasını beklemek herhâlde safdillik olur. Bu çalkantılı sürecinin içine çoktan girmiş bulunuyoruz, şuurunda olsak da olmasak da. Yoksa tabiî şartlar içinde bir ülkenin, hele ki Müslüman bir memleketin kadınlarının ellerinde (affınıza sığınarak yazmak zorundayım) “ben orospuyum” ve saire yazan pankartlarla şehrin en kalabalık meydanlarında dolaşması, Müslüman memleketinde kâfirlerin bile cüret edemeyeceği bir pervasızlıkla Ezan-ı Şerif’i protesto etmeye kalkışması başka hiçbir şekilde açıklanamaz. Cumhuriyet Nesilleri “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin” tersine “oluş”u diyebiliriz aslında bu vaziyet için. Ulvî değil, süflî istikâmette ve neticesinde insanlaştıran değil hayvanlaştıran. Hem biliyoruz ki insan hayvanlaştığı vakit, hayvandan da aşağı bir seviyeye iner. Allah’ın, Kur’ân’ında “Belhüm adal” dediği hayvandan aşağı zümre. Lâiklik, sekülerleşme, Kemalist düzen ve müntehasında kendisini “yılın fahişesi” ilân eden orospular imâl eden sistem. Eğitimden hukuka, ekonomiden siyasete dek bütün bir sistem meselesidir bu. Herkesin başını elleri arasına alıp, artık hakikaten de bir düşünmesi gerekmiyor mu? Bu ülkenin çözüm bekleyen temel meseleleri, o gece sokağa çıkan şeytanlaşmış kadınların “kumbaraları” merkeze alınarak çözülemeyeceğine göre, artık bu gidişe bir dur demek gerekiyor. Türkiye’de “orospu” olduğunu bangır bangır bağıran bir kesim ile bunların evlatlarından müteşekkil azınlığı ürkütmemek için lâik ve seküler Türkiye palavrası daha ne kadar sürdürülecek? Soru bu? Bu ülkenin gerçek sahibleri siyasî iktidarı sandıkta seçiyor, meclis çoğunluğu yetmediğinde referandumla destekliyor, anayasayı değiştiriyor, yargı darbesini kaale almıyor, 15 Temmuz’da askerî darbe girişimini bertaraf ediyor, TL’nin değerini korumak için cebinden zarar ediyor, Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını evinin penceresinden dışarı uzattığı namlularıyla tescilleyip resmîleştiriyor; fakat kendisini bir türlü iktidar olmuş, muktedir hissedemiyor. Azgın, kuduz bir azınlığı memnun etmek için bütün bir millet öz vatanında parya muamelesi görüyor. He tabiî unutmadan, bu kuduz azınlığın aynı zamanda vatan haini ve millet düşmanı olduğunu unutmamakta fayda var. Bütün bir ömrü “kapağı bir gâvur memleketine atsam da kendim gibi hayvanlaşmış insanlar arasında rahat rahat yaşasam” diye geçinen soysuz ve köksüz tipler bunlar. Türkiye düşmüş, çıkmış zerre kadar umurlarında değil. Köpekler gibi çiftleşecekleri, domuzlar gibi yiyip içecekleri, konforlarını sürdürecekleri düzenleri muhafaza edildiği sürece Türkiye isterse işgâl edilsin, umurlarında mı? Tüm bu manzaraya bakıldığında, Türkiye’de cereyan eden hadiseler karşısında siyasîlerin büründüğü mahkûm tavırdan kaynaklanan hayal kırıklığı, çaresizlik ve istikbâl endişesinin millî irade diye ifade edilen, milletimizin kahir ekseriyetini meydana getiren Müslüman Anadolu İnsanı’nda biriktirdiği öfke ve nefret duygusunun artık infilak etmek üzere olduğu gerçekten de görülmüyor mu? Ferdî planda böyle bir psikoloji ve içtimâî planda bu şekilde bir sosyoloji ile Türkiye bugüne kadar tanışmamıştı. Sandıkta, cebhede, ekonomide ve saire bedeli her ne olursa olsun ödeyen, her zaman kazanan; fakat iş iktidara geldiğinde ne hikmetse bir türlü muktedir olamayan büyük bir millet. Dikkat ediyorsanız bunların 15 Temmuz’dan sonra hiç sesleri solukları çıkmıyordu. Bırakın kafalarını uzatmayı, dilleri lâl olmuştu. Aradan daha üç sene bile geçmemişken, kim üzerine düşeni lâyıkıyla yerine getirmedi de bunlar yeniden muktedir pozları kesmeye başladılar? Daha geçtiğimiz aylarda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için türlü tezgâhlar planlamışlardı da namlulardan çıkan kurşunların vızıltısından sonra bırak sokağa çıkmayı ekranların karşısına çıkmadılar, twit bile atamadılar da kim kendisine verilen bu desteğin hakkını ver(e)mediği için bunlar bugün yeniden bir seçim sath-ı mailinde kendilerinde yine bu cüreti bulabiliyorlar? Kabahat yalnız bu belhüm adal sürüsünde değil. Bu ülkede dava adamı kılıklı mamacı teyze adamlar olmasa, onların muvazacı zihniyetleri olmasa, bir oy fazlası için kâfirleri bile yalamaktan tiksinmeyecek kadar midesiz olmasalar, üç kuruşluk çıkarları her türlü mukaddesatın önüne geçmese, bu süflî düzenden nemalandıkları için muhafazakâr kılığında düzen gardiyanlığı yapmasalar, kimse bu toprakların aslî sahiblerine yer göstermek cüretini kendisinde bulamaz. Kırar dizini, oturur kıçının üstüne yahut oturtmasını bilirler. Tuzak Kuranların En Hayırlısı Türkiye’nin içinde bulunduğu ahvâli bu sayfalardan defalarca izah ettik. Dört bir taraftan kuşatılmış, dışarıdan düşman ve içeriden işbirlikçileri tarafından nereden baksanız 8-9 senedir adı konulmamış bir kuşatma altında tutulmaya çalışılan Türkiye. Ekonomiden siyasete kadar son derece geniş bir planda, 1923 senesinde zihnen tutsak edilmiş bir memlekette, çok cebheli bir İstiklâl Savaşıdır bu yaşanan. Belediye seçimi sath-ı mailine ilk girildiği vakit MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Bu seçimler Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni bile tartışmaya açabilir.” diye bir çıkış yapmıştı, hatırlarsanız. Hattâ biz de kendisini eleştirmiş, bu seçimler çöp toplamak yahut millete kimin hizmet edeceğinin değil, rantı cebine kimin indireceğinin yarışıdır ve buna gereksiz mânâlar yüklemek anlamsızdır demiştik. Aradan geçen zaman zarfında belediye seçimleri gerçekten de olması gerekenden çok daha büyük bir anlam kazandı. Hattâ öyle ki, bu seçimlerde büyükşehirleri kimin alacağı meselesi adeta İstiklâl Savaşı’na devam mı edilecek yoksa teslim mi olunacak sorusunun yanıt bulacağı bir referandum havasına sokuldu. İş bu mecraya taşındıktan sonra dışarıdaki düşman ile içerideki işbirlikçileri ellerindeki bütün silahlarla milletimizi köşeye sıkıştırmak, iradesini kırmak ve teslim almak üzere harekete geçtiler. Gıda fiyatlarındaki yükselişten tutun, Türkiye’nin Suriye’deki operasyonunu geciktirmeye kadar ellerindeki tüm imkânları adeta seferber ettiler. Milletimiz, böylesi manipülasyonların önünü alacak iradeyi senelerdir bir türlü sergileyemeyen ve sürekli palyatif çözümlere sarılan iktidardan artık sıkılmış ve gerçekten de başka yollara yönelmeye başlamıştı. Hâl böyle iken Türkiye’yi bir kez daha ipten alan, yine bir Ayet-i Kerime’nin tecellisi oldu. “Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Allah ve peygamber düşmanlığında müşterek olan Millet İttifakı, kararmış kalblerinde saklı tutmaya çalıştıkları kuduz İslâm düşmanlığını daha fazla saklayamadı ve 8 Mart kadınlar günü vesilesiyle çıkmış oldukları Taksim’de kusuverdi. Sergiledikleri envai çeşit rezalete ilâveten okunan Ezan-ı Şerif’i protesto etmeye cüret edişleri, henüz farkında olmasalar da Türkiye’deki süreci bambaşka bir mecraya taşıdı. Yine CHP’nin başrolünde diğer bir parti mitinginde selâ okuyan imamı hedef alan aşağılık sözler ile diğer bir parti toplantısında Fatiha sûresi ile alay edilmeye kalkılması ve tüm bunların ekranlarda ifşâ edilmesi millet ittifakının ipini çekti. Provokasyon Merak ediyoruz, İstanbul şehrinin, Beyoğlu ilçesinin, Taksim diye anılan muhiti kâfir tarafından işgâl edildi de bizim mi haberimiz yok? Bunun niçin soruyorum? Böyle bir işgâl söz konusu ise söyleyin, tekrar fethedelim. Yok, bir işgâl söz konusu değilse, bizim olan toprakların hiçbir karışında, hiç kimse, hiçbir sebeb ve ad altında İslâm’a, Allah’a, Peygambere, Ezân’a dil uzatamaz. Dil uzatan, aman canım sende diye rahatını düşünen ve buna karşı hareketleri provokasyon diye yaftalamaya kalkan herkes bunun bedelini çok ağır öder. Bakın çok açık ve tekrar söylüyorum, bedelini ağır öder. *** 15 Temmuz gecesinden bir hatıramızı da bu vesileyle anlatalım. Notlarıma göre saat 22:25 suları Ankara’da alçak uçuş yapan savaş uçakları ve Boğaziçi Köprüsü’ndeki askerî hareketliliği görür görmez bunun bir darbe girişimi olduğunu anlamıştık. Göz hasmını tanır hesabı, düşman nasıl ilk bakışta bizi tanıyorsa, biz de ilk bakışta düşmanımızı tanıyoruz tabiî. Gönüldaşlar üzerlerine düşeni yapmak üzere harekete geçerken, ben de bir yandan tanıdığımız gazeteci ve televizyon programcıları ile görüşmelere başladım, milleti FETÖ’nün askerî darbe girişimine karşı sokağa davet etmeleri için. Bugün ekranlarda ve gazete köşelerinde 15 Temmuz gecesi yaptıkları kahramanlıkları anlata anlata bitiremeyen tiplerin büyük bir çoğunluğunun vermiş olduğu tepki şuydu, “bu sizin düşündüğünüz gibi bir şey değil, münferit bir hadise, milleti provoke etmeye ne gerek var canım.” Bunu neden şimdi anlattım? Çünkü, 8 Mart’ta sergilenen rezaleti protesto etmek isteyen Müslümanları provokatörlük yapmakla suçlayanlar ile 15 Temmuz darbe girişiminin ilk saatlerinde “milleti provoke etmeyin” diyenler, aynı kimseler. Bunların kim olduğu tek tek kayıtlı. İktidar Fiilen iktidar göründüğü hâlde muktedir olamayan bir çoğunluk ve iktidarda olmadığı hâlde kendisini muktedir addeden azgın ve azılı bir azınlık. Siyasîler, kendilerine gösterilen teveccühün hakkını vermekten kaçmaya devam eder ve sırf bir oy uğruna (ki bu kafayla oy toplayamaz bilâkis oy kaybederler) kendi eliyle yaptığı büste kendi tapan, şeytanlaşmış, hayvandan aşağı tiplerin bu toprakların aslî sahiblerine yer göstermeye kalkmasına seyirci kalmayı sürdürürse, Müslüman Anadolu İnsanı’nda birike birike taşma raddesine gelen öfke ve nefret duygusunun yakında bambaşka bir surette tecelli edişine şahitlik etmeye hazır olalım. *** En başta da dediğimiz gibi... Evet, Türkiye karışacak. Ve hattâ o kadar çok karışacak ki, birkaç asırdır altüst edilmiş bulunan devlet ehramından başlayarak, her şey bu karışma hadisesinin neticesinde yerli yerine oturacak. Baran Dergisi 635. Sayı  

Türkiye’de Feminizmin Sonu: “Hepimiz O...yuz”

Kadınların toplum içindeki rolünü ve haklarını genişletmeyi öngören bir doktrin olarak tanımlanan feminizmin ortaya çıkışı 18. yüzyıl sonlarına rastlar. Latince “kadın” anlamına gelen “femine” sözcüğünden türetilen “feminizm” çeşitli dillerde bu isimle karşılanmıştır. Birinci Kuşak Feminizm (1800’lerin sonları - 1960’lar), eşit haklar, kadının çalışma koşulları, oy verme hakkı, ekonomik yönden özgürleşme talepleri ile öne çıkıyordu. Birinci kuşak feministlerden Sarah Grimke (Sufrajet) kadınların dış görünüşleriyle ilgili eleştirilerde bulunur. Birçok kadının giyimindeki hafifmeşrepliğin, onların akıllı ve ahlaklı varlıklar olarak ciddiye alınmasını engellediğini söyler: “Bebekler gibi giydirilmeye devam edersek, hiçbir zaman istediğimiz yere yükselemeyeceğiz, faydalı olamayacağız.” İkinci Kuşak Feminizm, (1960’lar - 1980’ler), ekonomide, eğitimde ve yönetimde söz sahibi olma ve elbette cinsel özgürlük talepleri ile temayüz etti. Bu kuşakta Anarşist feminist Emma Goldman öne çıkar. Cinsel özgürlük ve aile kavramını reddetme Emma Goldman tarafından ilk kez dile getirilir. O kadar ki, doğum kontrolünün serbestleşmesi için bildiri dağıttığı için tutuklanmıştır. Birinci kuşak feministlerden Gilman ise bu görüşlere şiddete karşı çıkmış, cinsel özgürlüğü savunmanın, erkeklerin yozlaşmış anlayışlarını taklit etmekten başka bir şey olmadığını savunmuştur: “Eril kötü alışkanlıkları taklit ederek, özgürlüklerini kullanmaya başlayan birçok yeni özgür kadını görmek beni hasta ediyor.” Goldman cinsel özgürlüğü savunmakla birlikte kadının kendini cinsel bir obje haline getirmesine karşı çıkar. Buna karşın eşcinsel haklarını (ki kendisinin de öyle olduğu iddia edilir) destekleyen ilk Amerikalı feministtir. Çağdaş kadın hareketinin kuramları ise şu başlıklar altında toplanmıştır: Marksistler, Freudçular, Varoluşçular ve radikal feministler. Bunlar daha felsefi ve kuramsal alanlarda çözümlemelerde bulunarak feminizmi çeşitli zaviyelerden temellendirmişlerdir. Simone de Beauvoir varoluşçu feminizmin en önemli temsilcilerinden biridir; J. Paul Sartre’ın “varoluşçu” felsefesi üzerine bina etmiştir düşüncelerini. “Kadın olunur” sözü ile toplumsal ve geleneksel kodlarla giydirilmiş kimliklerin reddi ile kadın-özne olacaktır. (Bugünkü toplumsal cinsiyet eşitliğinin temel argümanları da bu fikirlerden yola çıkar.) Sandra Bartky, kadının nesneleştirilmesine, kozmetik ve modanın esiri olmasına, kapitalizmin bir oyuncağı olmasına karşı çıkar ki, kapitalizm de erildir. Kadını kendi istediği gibi şekillendirmek eril beğeniye sunmak ister. Cinsel bir nesne olarak tasarımlanan kadın, kremler, makyaj, estetik, diyet, giyim kuşam tarzları ile güya “kendisi” olmaktadır. Bartky, toplumun kadından beklediği “erotik nesne olması” talebine karşı çıkar. Entelektüel feministler, “kadın özgürlüğünün” evrildiğini görürler; kapitalizm bu özgürlüğün, azgınlaşmış bir kültürün erotik nesnesi olmasını sağlamıştır. Radikal feministler aileyi, evliliği ve aşkı reddettiler. Radikal feministlerden Brownmiller, kadın bedenini aşağılayan ve kullanan bir ideolojiyi teşvik ettikleri için pornografinin ve fahişeliğin tecavüz olayına nasıl katkıda bulunduğuna işaret eder ve şöyle der: “Pornografiye karşı ve fahişeliğin hoş görülmesine karşı davalar, tecavüze karşı sürdürülen mücadelenin merkezinde yer alır.” Buna rağmen toplumdan, dinden ve geleneklerden her türlü cinsel baskının reddini radikal feministlerde görürüz. Radikal feministler şiddetli bir şekilde çeşitli cinsi yönelimleri desteklerler. Pedofili ve ensest dahil… 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başında ise ortaya çıkan feminist akımlar şunlardır: Postyapısalcı ve Postmodern teoriler, küresel feminizm ve eko feminizm. Artık feminizmin çoğu devlette bir politika olarak olumlandığı ve hatta dayatıldığı bir döneme gelinmiştir. Küresel feminizm ve ekofeminizm bunlar arasında en çok sesi duyulan, çeşitli ülkelerde örgütlenerek kadınları kontrol eden bir yapıya ulaşmıştır. Hatta artık devletler politikası haline getirilen “cinsiyetler arası eşitlik” başlığı altında, az gelişmiş ülkelerde kadın politikaları vasıtasıyla gündemde tutulmaya, yasalarla koruma altına alınmaya başlamıştır. Kültürel ve geleneksel farklılıkların sıfırlanması, dinin ve geleneklerin değil, feminizmin ortaya koyduğu “çok cinsiyetli”, zamanla da radikal feministlerin hayalini kurdukları gibi “cinsiyetsiz bir dünya” projesi haline gelmiştir. 8 Mart’ta Taksim’de ortaya çıkan manzara bize göstermiştir ki, pek çok feminist teoride şiddetle reddedilen, kadının veya insanın bir “seks objesi” olarak kendini ifade ediyor olması durumu, feminizmin sonunu getirecektir. Başlangıçta bir “seks objesi” olmayı reddeden kadın tasavvuruyla yola çıkan, bu uzun yolda, kadının “farklılığının güzel olduğunu” vurgulayan, onun da erkeklerle eşit, zaman zaman üstün özelliklere sahip olduğunu savunan, bir süre sosyalizme, bir süre marksizme, bir süre anarşizme göz kırpan, zamanla demokratik bir faşizme evrilen Feminizm’in, ülkemizde geldiği nokta, Taksim meydanındaki pankartlardan net bir şekilde okunabilir. Sanıyorum Türkiye’deki bu ahlâk, gelenek, din veya herhangi bir ideolojik ölçü tanımayan Feminist türüne “Cinsiyet faşistleri” diyebiliriz. Diğer taraftan Batı emperyalizm ve kapitalizminin; Sosyalizm, Faşizm veya Marksizm gibi kendi varlığını tehdit eden ideolojileri yok etmeye ve hayat hakkı tanımamaya dayalı yaklaşımı, feminizm konusunda aynı şekilde işlememiştir. Günümüzde feminist hareketlerin büyük çoğunluğunun AB tarafından fonlanan birer projeye dönüşmüş olması bu konu üzerinde düşünmenin önemini gösteriyor. Sanıyorum kadınlar yine “eril” bir gücün oyununa getirildiler. Baran Dergisi 635. Sayı  

Venezüella’da İktidar Hainleri Temizleyemedi

Bir kaç gün önce altı defa altı farklı numarayı aradım. Bunların büyük çoğunluğu aileme ait olan cep telefonu numaralarıydı. Hiç bir telefona cevap verilmedi. Venezüella’nın başkentiyle kontak tamamen kesildi. Dünyanın en zengin ülkesi olan Venezüella’da oluyor bu... Tabiî kaynaklar bakımından en zengin... Yoksulluk seviyesi ve içerideki mücadele bakımından Afrikalılardan bile geri vaziyete düştü, çünkü onların en azından telefonları çalışıyor. Kardeşim Lenin 1991’de çok hasta olmuş, kansere yakalanmış, zayıf bir vaziyetteydi, sesi dahi değişmişti. Annem onu birbirimizi görmemiz için Şam’a göndermişti. Ağustos’ta geldi, bir ayı birlikte geçirdik. Kendisi de bir elektrik mühendisi olan Lenin bana Venezüella’nın üst düzey elektrik mühendislerine ve tabiî kaynakları dolayısıyla dünyanın en geniş ihracat kapasitesine sahip olduğunu söyledi. Bu dönemlerde Chavez’in iktidar için ilk hamleyi yaptığı dönemlerdi. Venezüella, nehirlerden elektrik üretiyor ve stokluyordu. Düşük miktar ve ücretlere diğer ülkelere de satabiliyordu. Lenin bana sabotaj yapabilmenin, elektrik akımını kesebilmenin çok da zor olmadığını söylemişti. Kilometrelerce uzanan hatlardan söz ediyoruz ve her metresinin kontrol altında tutamazsınız. Chavez iktidara geldiğinde bu işi iki şirkete verdi. Devlet için çalışan şirketler. Yabancı şirketlerin bu işi yapmasının getirileri ve götürüleri hesaplanmıştı. Burjuva hükümeti çok çalıştı ve buradan legal olarak çok para kazandı. Petrolde de benzer şeyler oldu, bunlara da daha sonra değineceğim. 2002 senesinde Başkan Chavez hainler tarafından kaçırıldı; fakat bir süre sonra serbest bırakmak zorunda kaldılar. O zaman dışarıdan gelen bazı sabotajlara karşı her şeyin korunamayacağını belirtmişti. Petrolden elektrik üreten santraller kurması gerekiyordu. Bunları ülkenin her yerinde inşa etmesi lazımdı. Lenin’in de dediği gibi çok fazla elektrik üreten santral olmadığı için uluslararası hatlardan gelen ana elektrik akımına sabotaj yapmak mümkündü. Hükümet bu santralleri yapmaya karar verdi. Bahsettiğim santrallerden birisini Venezüella’nın batısında inşa ettiler. Kardeşim Lenin buna çok önem veriyordu ve hükümetle irtibat halindeydi, Chavez şahsen kardeşime çalışmalarından dolayı teşekkür etmişti. Venezüella’nın her yerine bunlardan inşa edilmesi gerekiyordu; fakat Chavez’in etrafını saran çürümüş insanlar yüzünden bu olmadı. Chavez, bunları ülkenin dört bir yanına yapmaları gerektiğini söylerken, bu adamlar Chavez’i bu kararından vazgeçirmeye, bunun çok pahalı olduğuna ve elektriği ABD’den almalarının daha iyi olacağına ikna etmeye çalıştılar. Çünkü çıkarları vardı. Ne yazık ki Chavez de buna inandı ve kabul etti. Böylece Venezüella’nın ana elektrik hatları sabotaja açık bir vaziyete geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bundan çıkaracağı dersler vardır. Maduro döneminde de bu çürümüş ve hain tipler Venezüella’da iktidarın bir parçası olarak yaşamaya devam ettiler. Yapılan santraller atıl ve çalışmaz vaziyete geldi, çöp halini aldı. Harcanan milyonlarca dolar zayi oldu. Chavez emperyalistler tarafından bir suikastla öldürüldü. Şimdi gelinen ahval ortada. Venezüella’yı sabotaja açık hale getiren bu insanların hesabı görülmedi. Gerekli önlemler alınmadı. 2004’te başlayan bir süreçten bahsediyorum. Bu adamlar, düşman adına iş yapan, doğrudan onlara çalışan insanlar da değil, sadece ucuz ve kirli adamlar. Para için ülkelerinin bu hâle gelmesine sebep oldular. Chavez dürüst bir adamdı. Venezüella’yı savunduğu, Latin Amerika’ya devrimi öğrettiği, hiçbir Arap rejiminin yapamadığını yapıp Filistin’e sahip çıktığı, İsrail’e kafa tuttuğu için öldürüldü. Fakat hükümeti bu insanlardan temizleyemedi, Venezüella’nın uzun yıllardır süren elektrik problemini çözemedi. Bu sabotajlar hep devam etti. Bugün ise ülke ile irtibat kuramıyoruz. Bu sadece ailevî ve şahsî tecrübelerimden dolayı bildiğim bir hadise. Ne yazık ki korkunç hatalar yapıldı. Hem Chavez, hem Maduro bu kirli insanların ihanetine müsaade etti. Bunlar da kendi çıkarları için memleketine ihanet etti. Bu hainlerin infaz edilmesi gerekiyordu. Venezüella’da hâlihazırda bir elektrik kesintisi yaşanıyor. Başkan Maduro bunun dış kaynaklı bir sabotaj olduğunu söylüyor. Pek tabiî dışarıdan bilgisayarlarla bu işin yapılıyor olması; fakat meselenin kaynağına inmek lazım. Bunun sebebi Venezüella’da elektrik endüstrisinin yüzüstü bırakılması. Bu gerçekten kabul edilebilir bir hata değil. Bir diğer misal, Venezüella’nın dış misyonlardaki çalışanlarına aylardır ödeme yapamıyor oluşu. Bu insanlar aileleri ile birlikte yurtdışında. Gerçekten inanılabilir gibi değil. Tüm bunlara rağmen Amerikan emperyalizmi ve hainlerin yaptıklarına rağmen Venezüella devrimi ayakta kalacaktır. Burada Amerikan halkına bir söz söylemiyorum; çünkü Amerikan halkı belki de Çinlilerden sonra dünyanın en çok çalışan halklarından birisi, fakat ülkelerinin gerçekten insan haklarını ve barışı savunduğunu zannediyorlar. Amerikan doları FED tarafından kontrol ediliyor, o da bir grup özel bankerin hakimiyetinde. FED başkanı tıpkı Amerikan başkanı gibi. Böylece ekonomiyi elitler kontrol ediyorlar. Özel bankacılık sistemi tüm dünyada protesto edilmesi gereken bir sistem. Bankaların millîleştirilmesi gerekir. Bir Müslüman olarak söylüyorum; ne yazık ki Müslümanlar da uluslararası ekonomik sisteme entegre olmuş vaziyette. Tabiî kaynaklar bakımından dünyanın en zengin ülkesi olan Venezüella’nın içinde bulunduğu durum, dünyadaki adaletsizliğin de seviyesini gösteriyor. Hükümetin art niyetli insanlara müsaade etmesiyle ülkenin uluslararası ekonomiye bazı noktalarda entegre olması sabotajları da kolaylaştırdı. Bunun gibi birçok ihanet örneği var. Bugün Afrika insanının çektiği sıkıntılardan daha büyüklerini Venezüella insanı çekiyor. Her zaman söylediğim gibi, en iyisini ümid edip en kötüsüne hazır olmamız gerekiyor. Allahu Ekber!   10.03.2019 Tercüme: Faruk Hanedar Baran Dergisi 635. Sayı  

Seçimin Bekâsı

Biraz önce kurulduğu koltukta arabası ile önümden geçip giden şu adam var ya! İşte o, bundan önceki seçimlerde falan partinin Belediye Meclisi üyesi idi. Şimdi aday gösterilmediği için öbür partinin kayığına binmiş onların bayrağını sallıyor. Gittiği her yerde, “sizi ben kurtaracağım!” naraları atıyor. Etrafında da onun beslediği anlaşılan bir sürü goygoycu var... Onlar da onun havasına girmiş vaziyette iyi oynuyorlar!.. Daha dün, öbür partinin Belediye Başkan Adayı olan falan kişi, şimdi bu partili... Hem de nasıl? Sanırsın doğuştan fanatik. Adam yememiş içmemiş hayatını davasına adamış! Ne davasıysa! Konuşurken etrafa saçtığı şeyler, ağzından çıkan kelimelere eşlik eden tükürük atıkları... Ateşli mi ateşli... Usulden yanına yaklaşsan, toplu iğne ucunu dokunuversen “güm” diye patlayıverecek mübarek! Fazlasıyla şişmiş veya şişirilmiş bir balon! Bu tip insanların bir kısmı ile eminim siz de karşılaşmışsınızdır. Çünkü her yerde varlar. Yapılacak seçimin neticesinde kimisi “Başkan” olacak, kimisi de, “Belediye Meclis Üyesi”... Bir an önce kolları sıvayacaklar, seçilir seçilmez hizmet etmeye başlayacaklar! Önceleri çok hizmet etmişlerdi ya! Bir dahaki seçime kadar yine hizmet ederler! Sonra aday olup kazandıkları parti, sahip oldukları koltuğu kendilerine tekrar vermezse, şekil a’da olduğu gibi kayarlar başka partiye... Onlar için her yol mubahtır! O partiler de bunları davul zurnayla karşılar istedikleri koltuğa oturturlar... Şekil b’de olduğu gibi! Bu curcuna atmosferinde kendilerine yer bulan bu tür adamları eminim siz de tanıyorsunuzdur. Çevrenize şöyle bir bakın onlardan birileri yanıbaşınızdadır. Veya size geleceklerdir, göreceksiniz! “Bu günlerde olur böyle şeyler” deyip geçebilirsiniz. Ama, bu ülkede başka şeyler de oluyor. Onları görmek ve bilmek gerek. Bilindiği gibi 31 Mart’ta seçimler var. Cumhur İttifakı ile diğerleri yarışıyorlar... Cumhur ittifakının karşısında yer alan partilerin gizli/açık ortağı HDP. Yani bir bakıma PKK. Bu nasıl olur diyorsanız, HDP’nin seçmenlerine hangi partiyi tercih etmeleri gerektiğine dair verdikleri talimatlara bakın. Tabi, birde Kandil’deki Amerikan borazanlarına kulak verin. Türkiye seçimlerine dışarıdan müdahale nasıl yapılır?  Birbirleri ile düşmanmış rolü oynayanların bir anda nasıl birleştikleri gün gibi ortada! Onları birleştiren irade, lider diye piyasaya sürülenlerin iradesi mi? Elbette değil! Kandil faktörü işin içindeyse oturup düşünmek lazım. Kandil, dolayısıyla PKK, Amerika tarafından Türkiye’nin kalbine gerektiği zaman saplanmak için bekletilen hançerdir. Cumhur ittifakının karşısında yer alan güruhun büyük bir ekseriyeti, -bilerek veya bilmeyerek- bu hançeri belediyelere taşımanın gayreti içerisindedir.  Seçimlere ramak kala, “biz kazanacağız” diyenler, kazandıkları takdirde hangi yol ve usulle olursa olsun, milleti sindirmenin, bir bakıma cezalandırmanın peşine düşecekler! Yanlarında yer alan PKK’yi sahaya süreceler. Silahlı milis gücü olarak onları kullanmayı deneyecekler. Yeter ki millet onlara o fırsatı versin. Bu yüzden birleştiler!.. CHP, İYİ Parti ve HDP’yi anladık ama, Saadet Partisi’ne oluyor? Hallerinden anlaşıldığı kadarıyla çaktırmadan onlar da ondan olduklarını belli ediyorlar... İşin aslı, saydığımız partilerin mevzii olarak kimi yerlerdeki bazı adayları diğer AKP adaylarından pekala iyi olabilir. Nitekim onlardan bazı tanıdık simalar da var. Ama, genel hatlarıyla, yapılacak seçimlerden alınacak sonuçlar çok önemlidir. Tetikte bekleyen şer güçler bu sonuçlara göre hareket edecekler. Düşürebildikleri kalelerden hareketle “burada kazandık” her yerde kazandık havası estirecekler. Sokak siyasetine geri dönüp, kaos mandalına basacaklar! Hoş, buyursunlar gelsinler! Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin, seçimleri “Beka meselesi” olarak değerlendirmesi bundandır! Haksızlar mı? Değiller elbette!  Burada bizim açımızdan hiç yanılmadığımız bir gerçeği her sefer izah ettiğimiz bin sefer de izah etsek tekrarında yarar var: Bu ülke, düşmanlarımız tarafından istila edildiğinde bu işi onlar adına yerli işbirlikçileri gerçekleştirmişlerdi. Onların kurduğu sistemi muhafaza anlayışı bizzat onlara hizmettir. İktidara kim gelirse gelsin, değişmeyen kurallar, kaideler var... O kurallar yerinde kalmaya devam ettiği müddetçe işleyen daima onların düzenidir. Meydanlar seçilenler bizdense bizim, değilse onların olur! Bu kadar basit. Ezan okunuşuna bile tahammül edemeyen güruhun, seçilmiş şarlatanlar tarafından beslendiği bir atmosferde halkı sindirmek için ellerinden gelen her şeyi yapacakları açıktır. Bu güne kadar yapılanları hazmeden insanların tamamı 28 Şubat zulmünün tutsaklarıdırlar. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı dahil bütün yöneticilerinin tamamı ve halkın resmi törenlere iştirak etmek mecburiyetinde kalanlarının hepsi (Öğrenciler, amirler, memurlar vs.) senenin muayyen günlerinde ölmüş gitmiş bir adamın huzuruna çıkıp boyun bükmek zorunda bırakılıyorlarsa, onlar da bir yanlışın tutsağıdırlar? Asıl beka, bu tutsaklıktan kurtuluş ile olur... Bunun yolu ve usulünü ortaya koyan tek hareket İBDA’dır... Ancak, Şehid Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun açtığı çığırda, onun adımlarının ritmine uyanlar emperyalizmin boyunduruğundan gerçek manada kurtulur!.. Onu çok çok gerilerden de olsa takip edenler, ortaya koyduğu fikrin aydınlığında asla şaşırmazlar. Yolunu şaşıranların onunla bir gönül bağı yoktur. Gönüldaş diyoruz ya! Bunun için... İBDA, Kurtuluş yolu!.. Baran Dergisi 635. Sayı

Karanlık Çağın “Demokrasi” Aldatmacasına Aydınlık Çağın “Yeni Dünya Düzeni”ni Teklif Eden Büyük Mütefekkir

Batı, emperyalizminin eşkıyalığını dünyaya BM aracılığıyla hâkim kılıp “modern-çağdaş kölelik düzeni” olan “demokrasi”yi kullanarak yeryüzünü hile ve metazoriyle sömürmektedir. Bunu normal gösterebilmek, daha doğrusu insanları aldatmak için ise, önce toplumu kitleselleştirmekte, sonra da aptallaştırıp narkotize etmektedir. İnsanlara “yanlış bilinç” aşılayarak, toplumu “telegram toplumu” haline getirmektedir. Bu aldatmacayı gören ve sistemi çözen çok az sayıdaki insana da, başta fizikî olmak üzere çeşitli işkenceler uygulayarak, boyun eğen, edilgen insanlar haline getirmek suretiyle yollarına devam ediyorlardı. Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu’na da fizikî işkence ve insanlık tarihinin en soysuz uygulaması olan “telegram” işkencesi yaparak teslim alacaklarını sandılar; boyun eğeceğini zannederek yanıldılar. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu büyük bir kahraman olarak direndi, onlara teslim olmadı. Çünkü arkasında Allah dostları vardı. Telegram işkencesini yapan “gladyo”nun köpekleri, Kumandan’ı teslim alamayacaklarını anlayınca, o mübarek, büyük insanı şehid ettiler. Vefat etmeden önce bir arkadaşımıza telefon açarak sözlerini kayda almasını istiyor ve telegramcıların kendisini öldüreceklerini söylüyor. Kısa bir zaman sonra tansiyonuyla oynuyorlar, onu şehid ediyorlar. Bütün emperyalist ülkelerin yanıldığı bir şey var; o da Kumandan’ın, onların insanları insan olmaktan çıkararak, köleleştirip yönettikleri, insan fıtratına aykırı “demokrasi”lerine karşı insanın insanca yaşayacağı, özgürleştirilmiş, yaşanmaya değer, aldatmayan, yabancılaştırmayan “yeni bir dünya düzeni” modelini kurarak, sonlarını hazırlayarak şehid olduğu. İslâm’ın dünya görüşü olan “Başyücelik Devleti” kurulacak, İslâm ve insan düşmanı olan telegramcı katillerden Kumandan’ın hesabını sorulacaktır. Bütün dünyada emperyalizmin sonunu getirecektir. Batılı emperyalistlerin tekerine çomak sokan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, çağlarının egemen anlayışlarını aşabilen, kendi zamanlarının bilim anlayışındaki geçerli paradigmaların “gerçekliği açıklamakta” insan zihnine engel olmaya başladığını görerek, yeni paradigmalar etrafında kapsamlı yeni açıklamalar getirebilen kişi. Sanatta, insanın hayata ve insanî ilişkilerine yeni bir gözle bakabilmesini kolaylaştıran, yeni anlatımların öncülüğünü yapabilen kişi. Belirli bir toplumun içinde yaşarken onun “harcıâlem” değer ve normlarına karşı eleştirel bir tutum takınabilen kişi. Belirli bir toplum biçiminin yaşama üslubuna ve bu belirli toplumun insanî ilişkileri sisteminin gereklerine göre işletilen toplumsallaştırmasına (sosyalizasyonuna) eleştirici bir tutumla bakabildiği için o toplumun değer ve normlarına karşı çıkan ve o toplumla uyuşmayan kişi. Son çağların en büyük devrimcisi. İslâm’a nisbetle dünya görüşü olan “Başyücelik Devleti” modeliyle “yeni bir dünya düzeni” teklif eden Kumandanımız “demokrasi” için şunları söylüyor: “Demokrasi teranelerinin ortalığı kapladığı, halkın halk tarafından idaresinden veya hakimiyetin milletin olduğundan en çok bahsedildiği bir devrin insanıyız. Oysa halkın halk tarafından idaresi ve milletin hakimiyetinden bahsetmek boş bir gevezeliktir; kavramı, mânâsının katiyetiyle ele alırsak, hakikî demokrasi hiçbir zaman mevcut olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır. Çok sayıdakilerin, az sayıdakileri idaresi tabii nizama aykırı olduğu gibi, işin garibi, daha çok idare etmeye talip olanlar tarafından ileri sürülen demokratik talepler, onlar iktidara gelince de, idare edenlere mahsus imtiyazlarla zırhlanarak istenmez olur. Ve tabii ki “kanun önünde eşitlik ilkesi” de her zaman idare edenler lehine bozulan bir ibredir.” Yine büyük mütefekkirin tesbiti: “Bugün hukukla vakıa, metinle ruh, mevzuatla tatbikat arasındaki fark gittikçe genişlemektedir; dünyada mevcut birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiç bir alakası yoktur... Anayasa adeta mevcut rejimi gizleyen bir paravana vazifesi görür!..” Çağdaş-modern köleliğin saklanmış hali olan düzenlerini kabul ettirmek için bizim bilincimizle oynuyorlar. Gerçeği anlamamıza engel oluyorlar. Bize gerçek dünyayı değil de kendilerinin göstermek istedikleri, reel olmayan yalan bir dünyayı “gerçeklik” diye sunmaktadırlar. Ve bizi bu dünyanın değiştirilemeyeceğine şartlandırıyorlar. Toplumsal yaşamımızda, haksızlığa, adaletsizliğe, zulme başkaldırının ölçülerine göre yaşadığımız hayattan koptuktan sonra bilincimizi değiştirmeye başladılar. Ardından da dışarıdan toplu tüketim alışkanlığı pompalanarak insanlar, insan olmaktan çıkarılıp tüketim makinesine dönüştürüldüler. İnsan, kendi dış gerçekliğini, özgür ve kendi toplumsal konumuna göre geliştirdiği algılamalarına göre değil de, kendisinin dışında hazır bulduğu, verili dış gerçekliği benimsetmeye yönelik yanlış/çarpıtılmış algılamalarla idrak etmesinden kaynaklanan bilinç biçimi… İnsanın doğumuyla hazır bulduğu verili toplumdaki toplumsallaşma sürecine göre kazandığı bilinçlilik biçimi. Verili toplumu nesnel bir olgu gibi kabul ettiren, değişmez ve değişmesine de gerek olmayan tek gerçeği dış gerçeklik biçimi olarak algılamayı dayatan bilinçlilik biçimi. Bu çarpık bilinçlilik biçiminin oluşumunun toplum yaşamında benimsenmesinin nedeni ise, çeşitli boyutlariyle ele alınması gereken tam bir yabancılaşma olgusudur. Bu olgu ise bazı insanların daha çok denetleyici konumunda, bazı insanların ise daha çok denetlenen konumunda bulunmasıyla kültürel ve toplumsal yaşama etkin ya da edilgen katılma biçimleriyle intikal eden kesimlerden olması ile ilgili bir olgudur. Bu yanlış bilinç, toplumu narkotize edip gerçeklerin anlaşılmasından uzak tuttuğu için bugün toplam milli gelirin yüzde 86’sı Türkiye nüfusunun yüzde yarımı tarafından kullanılmaktadır. Geriye kalan yüzde 14’ü ise nüfusun yüzde 99,5’i tarafından kullanılmaktadır. Dünya eşkıyalık teşkilatına dönüşen Batı emperyalizmi, diğer ülkeleri sömürmek için şapşallaştırıp uyutmak amacıyla “demokrasi”yi kullanmaktadır. Daha önce yukarıda belirtilen etmenler ise yabancılaşma olgusunun oluşumunu belirleyen etmenler değil. Kendisi somut bir olgu olan yabancılaşmanın hissedilmesinin derecesini belirleyen etmenlerdir. Zihinsel emek ve bedensel emek ayrımı ile kırsal kesimde yaşamak ve kentlerde yaşayanlardan olmak da toplumsal üretim sürecine olduğu kadar, toplumsal yaşama da etkin ya da edilgen katılma biçimlerinde katılmamızı belirleyen nedenlerdir. Modern toplumlarda yanlış bilincin yaygınlaşmasındaki etkenler ise kapitalizmin sanayi kapitalizmi aşamasına varmasından sonra mutlak yoksullaştırma yerine, göreli yoksullaştırma olgusunun başlamasıdır. Bu sayede tüketimin demokratize edilmesi, kendisi geliştikçe insanların insanî değerler açısından gelişmesine karşıtlık duymaya başlayan toplumsal sistem içinde tüketimin yitirilen insanî değerleri telafi edici aldanıma dönüşerek bir tüketim ideolojisine dönüşmesidir. Modern toplumlardaki insan ve insanî ilişkilerini anonim kimlikli kişiler arası ilişkiler görünümü kazanması, bunun sayesinde reel konumundan doyum bulamayan insanların görünümlerini düzenleyerek (üst sınıf ve tabakalardan kişiler gibi giyinerek-konuşarak onların yaşam biçimlerine özenerek) asılsız kimlik ve statüler edinebilmeleri (ya da görünümün fetişleştirilmesi) ve kitle kültürü olgusu içinde eğlence ve bilinç endüstrisinin büyük ölçüde biçimlendirip belirleyebildiği kültürel beğenidir. Düşünce olarak kalıplandırma ve yaşama üslubu aracılığıyla işlerliğe kavuşturulan hegemonik ideolojinin kitle toplumu, insanların da yeniden üretiminde yer aldıkları süreçler içinde üretilmesi, yeniden üretilmesi ve tüketilmesidir. Bize ihtiyaçmış gibi yansıtılmaya çalışılan şeylerin en önemli yanı; bunların benimsetilmesinde en etkin yolun, bu tür gereksinimlere açılmamızı sağlayacak yapay değerlere dayanan bir yaşama üslubunun benimsenmiş oluşudur. Başka bir önemli yanı da, bu tür gereksinimler bir kez benimsenince, bunlara alışan kişinin yapay ihtiyaçlara rasyonellik kazandıran yaşama üslubuna karşı eleştirel bir tavır takınmasını güçleştirmekte oluşudur. Gerçekte o zamana kadar bir ihtiyaç duymadığımız şeylere karşı bizim dışımızda düzenlenen yeni gereksinim doğurucu uyarılara yanıt olarak ve o uyarı ile karşılaştıktan sonra günümüzün toplumlarında insanın gereksinimlerinden çoğu bu niteliktedir. İnsanın kendinden, kendi ölçülerine, kendi anlayışına bağlı olarak ortaya çıkan ihtiyaçları azalmaktadır. Bunun yerine “tüketim ideolojisi”nin yaygın olduğu bir topluma geçildikçe insanlar endüstrinin belirlediği gereksinimlere sahip olmaya başlamaktadırlar. İnsanın, kendi potansiyellerini sınırsızca gerçekleştirilebilmiş insan durumuna erişmesinin yalnızca maddî üretkenlik artışıyla sağlanamayacağı bir bedahettir. Bunun için değerlere ilişkin tüketim biçiminin ve bunun temelindeki “ihtiyaçlar ideolojisi”nin de değiştirilmesi gerekmektedir. Baran Dergisi 635. Sayı  

Kafkasya’da Bir Başka Sütun Kunta Hacı Kişiyev ve Kadirîler

Bir oluşumu ya da hareketi veya o hareketin liderini değerlendirirken, akademisyeninden araştırmacı yazarına kadar kahir ekseriyetin doğru değerlendirme miyarlarından mahrum bulunduğunu ve bilhassa hareketlerin liderlerinin nazariyelerini öncelemediklerini görmekteyiz. Fikir namusunu hiçe sayan basma-kalıp ifadelerle bu tarz bir tasnife tâbi tutulan liderlerden birisi de Kunta Hacı’dır. Kadirî Şeyhi olan Kunta Hacı, çizdiği profilin dışyüzüne bakılarak pasiflikle ve dolayısıyla Rusların adamı olmakla suçlanmıştır. Fakat serdettiği fikirlerin ve kullandığı ifadelerin bu suçlamalar ile örtüşür yanı yoktur. Bu vesileden faydalanarak Kunta Hacı’nın portresini çizmeye çalışacağız: Halidî nisbetine sahip Şeyh Şamil Moskof’a esir düşmüş, İmamet Devleti yıkılmış ve savaştan bitap düşen Çeçenler başta olmak üzere Kafkas milletlerinin kahramanca sürdürdüğü cihad (Ruslar buna “Müridizm” diyorlar) inkıtaa uğramıştı… Fakat felaketin üzerinden birkaç sene geçmeden Kafkasya’dan yükselen Kelime-i Tehlil ve “Hû!” zikirleri büyük bir uğultu ile Saint Petersburg Kışlık Sarayı’nın ahizelerini titretmeye başlamıştı bile. Kunta Hacı Kişiyev’in 1790’ların sonunda Çeçenistan’ın Melchu-He köyünde dünyaya geldiği tahmin edilmektedir; babasının ismi Kişi, anasınınki ise Hedi… Kunta ismidir, müridleri arasında Kişin Hacı, Mübarek Hacı gibi isimlerle anılmıştır. Çocukluğu hakkındaki bilgiler muğlak. Buluğa erdiğinde Nakşî Şeyhi Zandaklı Gazi Hacı’nın sohbetlerinden feyzlendi, bir rivayete göre ise Nakşîbendî yolunda icazet aldı. İki defa hac farizasını icra için yola koyuldu. Birkaç yüzyıl öncesine kadar hac yoluna çıkan insanlar uğradıkları illerde ilim öğrenmek ve ticaret gibi işlerle de meşgul olmuşlardır; Kunta Hacı da Bağdat’ta ve muhtelif yerlerde ilim tahsil etti. Bağdat’ta uğradığı Abdülkadir Geylanî Hazretleri’nin türbesinde kendisine bir haller geldi; üveysilik yoluyla Kadirî tarikatinde irşad izni aldı. Çeçenistan’a döndüğünde Ruslarla cihad devam etmekteydi; bu vasatta Kunta Hacı vaaz vermeye ve etrafında birçok insanı toplamaya başladı. Kunta Hacı’nın ününün hızla yayılması bazı işgüzar hocaların şer oklarını celbetti; Şeyh Şamil’e Kunta Hacı’nın aleyhinde konuştular ve Kafkas imamı, Kunta Hacı’nın Vedeno Kalesi’ne getirilmesini buyurdu. Şeyh Şamil’in sert mizacını bilen Kunta müridleri bu duruma oldukça üzüldülerse de Kunta Hacı onları teskin ederek yanına birkaç müridini alıp Vedeno’ya vardı. Şeyh Şamil, Kunta Hacı’ya iftira atan hocaları çağırdı ve O’nu fıkhî ve itikadî bazı meselelerde sorguya çekmelerini istedi. Sualleri büyük bir incelikle cevaplayan Hacı’ya en sonunda cehrî zikirden sordular; Hacı ise “Bana her birinin içinde bebek bulunan on beşik getirin cevabı göstereyim” dedi. Şeyh Şamil’in emri üzerine beşikler geldi, Hacı beşiklerin arasında cehrî zikirle dolaşmaya başladı ve belli bir süre sonra bebekler de “Allah” diye zikretmeye başlayınca, hocaların hasetçi olduklarını hakikati görmeleri gerektiğini beyan eden Şeyh Şamil, zaten veli veliyi tanır ölçüsünce veli olduğunu bildiği Kunta Hacı’yı işlerinde muhayyer bıraktı. Kunta Hacı hafî zikir ehli ile cehrî zikir ehli arasındaki ayrılığın lafta olduğunu şöyle beyan buyurmuştur: “(…) Bu kimse, tarik-i Nakşibendî ile Allah’a ulaşmış ve kendisine O’nun bereketi ve gizli nimetleri verilmiştir. Bu kimse dinini sesle izhar etmekle ve cehrî zikir lisanı ile halkı hidayet etmekle görevlendirilmemiştir. O gizlice zikir yapar ve sesli zikir yapanların sesleri ona eşek sesinden daha çirkin gelir. O kişi cehrî zikri kabul etmez, çünkü Allah’a karşı hayâsından sesini yükseltemiyor ve cehrî zikir yapanları da kendisiyle bu bakımdan kıyaslıyor. Bu kimse için cehrî zikir yapanların hâli gizlidir. Bu yüzden onları kabul etmemekle kendi açısından son derece haklıdır ve bundan dolayı günaha girmez.” Fakat bazı tarihçilere göre birtakım siyasî ayrışmalar yüzünden Şeyh Şamil, Kunta Hacı’nın vaazlarını yasaklamış ve Kunta Hacı da üç sene sonra dönmek üzere Mekke-i Mükerreme’ye, ikinci haccına gitmiştir. İmam Şamil esir edildiği zamana denk gelen bir tarihte Çeçenistan’a dönen Kunta Hacı, vaazlarına devam etti ve mürid halkasının hızla genişlemesi, Kunta Hacı eliyle İnguş’ların İslâm’la şereflenmesi ve yapılan cehrî zikir toplantıları Rusların korkularını azdırmaya başladı. Rus komutanı, Kafkas Orduları Komutanı Prens Nikolay’a ilettiği raporlarda Kadirîlerin, Nakşîlere nazaran mutedil olduklarını, fakat Kadirî ağının kontrolden çıkacak derecede, hızla genişlediğini ifade ediyordu. Ruslar yeni bir cihad fetvasıyla karşı karşıya kalmadan önce cehrî zikri yasakladılar ve akabinde de Kunta Hacı ile önde gelen müridlerini tutukladılar. Böylelikle Moskof, kendi tabiri ile “Zikrizm”in önünü almış oldu. Tarihi kendine göre yorumlayan edepsiz yeniyetmeler, Moskof uşağı Kadirov için tarihte misal arayacaklar ya; Kadirov’un politikası ile dışyüzden paralellik gördükleri veliye Rus ajanlığı isnad etmek piçliğini gösterebiliyorlar. Selefi ismiyle anılan Vahhabilerin asıl derdi Kadirov da değil, tasavvuftur. Kadirov’un da mensup bulunduğu Çeçenistan’daki sözde Kadirîler, Kunta Hacı’nın ölmediğine, dünyada gaib bulunduğuna ve Hz. Mehdi zuhur ettiğinde ortaya çıkarak Çeçenistan’da bir ordu kurup cihad edeceğine inanırlar. Bu bakımdan Batinîdirler; ve nasıl ki bir kısım Şiilerin –hâşâ- Hz. Ali’ye ilahlık atfetmesi O’nun büyüklüğüne halel getirmiyorsa Kadirov ve avanesinin bu görüşü de Kunta Hacı’ya halel getirmez. Kadirov Kunta Hacı’ya ilgi duyabilir, fakat ilgi duyduğu esasında Kunta Hacı değil, tahayyül ettiği karakterdir. Kunta Hacı’nın müridlerine söylediklerine bakılırsa, cihaddan bitap düşen halkı toparlamaya çalıştığı ve yeni bir huruç için de zaman gerektiğini anlayabiliriz. Mealen: “Böyle olacağını biliyordum. Halkı, açık alanlarda cehrî zikir çekmemeleri için bu sebeple uyarıyordum. Fakat biz erkenden bağırmaya başladık, Rusların şüphesini üzerimize çektik.” Kunta Hacı 1864’te tutuklanınca yaklaşık 3 bin kişilik Kadirî topluluğu protesto için zikre başladılar, Ruslara mürşidlerini bırakmalarını söylediler, Moskof tarafından red gelince topluluk Şali’ye doğru akın etti. Rus ordusu topluluğun önünü kesti, Kafkasyalılar ellerinde hançer ve kamalarla Rus ordusunun üzerine vardı lakin Ruslar gözünü kırpmadan topluluğu kurşuna dizdi. Bu olay “Şali Katliamı” veya “Hançer Savaşı” diye geçer. 1865’te ise Kunta Hacı müridi Tazu Akmirzayev isimli bir çoban, kendini imam ilan edip köylere mektuplar göndererek halkı cihada davet etti, fakat kendi köylüleri tarafından tuzağa düşürülerek Ruslara teslim edildi. II. Dünya Harbi’ne kadar aralıklarla Kadirîler Ruslara karşı ayaklanmışlardır. Kunta Hacı, esaret sırasında çok mihnet ve çile çekmiştir, ekmek alacak parasının dahi olmadığını, yaşlılığın getirdiği zorlukları, Rusça bilmemesinin verdiği sıkıntıyı ailesine yazdığı mektuplardan anlıyoruz. Ruslar 1897’de Kafkas milletlerini Osmanlı’ya göçe mecbur ettiğinde Kunta Hacı ve tutuklanan müridlerini de serbest bırakma kararı almıştır; fakat resmi evraklar bir not düşülmüştür: Kunta Hacı Kişiyev 1865’te öldü. *** Kunta Hacı ile birlikte zindanda bulunmuş müridi Abdüsselâm Tutgiriyev, mürşidinin muhtelif hikmetli sözlerini derleyerek iki adet risale yazmıştır: Cevâbu’s-Sâilîn ve Hüccetü’l-Mürîdîn, Ecvibetü’l-Üstâzi’l-Müfîz li Mesâili’l-Mürîdi’l-Müstafîz. Tutgiriyev, risalelerin başında “müşrik Rusların” zulümlerinden bahsetmektedir; herhalde karşısındakinin müşrik olduğunu bilen bir hareket, ona maşa olacak şekilde pasifist olmasa gerek. En asgari mantık kaidesi bunu emrediyor, nerede kaldı vicdan? Biz de bu risalelerin Türkçe tercümesinden uygun gördüğümüz bazı bölümleri yazımızda kullandık. *** Zalimlik ve velayet hususunda: “(…) Ve Allah Teâlâ diyor ki: “Ben efendilerin efendisiyim ve padişahların padişahıyım. Her zorbanın kaderi de benim ellerimdedir. Ve bunlara rağmen kullarım bazı zorbalarından korktuğu kadar benden korkmuyorlar. Bir zâlim hükümdar üzerlerine yürüyüp, haramlara el sürüp vâcipleri terk etme gibi şeylere zorlasa, onlar onu daha yüceltir ve emir ve hükümlerine daha riayetkâr olurlar. Ancak kendilerine hak dini ve gerçeği gösterecek ve onları sırat-ı müstakime erdirecek evliyalarımdan biri aralarında çıkarsa, onu inkâr edip onunla alay eder ve ona tâbi olmayıp eziyet ettiklerini görürsün. (…) Bana dâvet edenlerin yolunu kesenin emellerini ben keserim.” *** Rüyada kulun asi mi yoksa salih mi olduğunun belli olduğu hakkında: “Melekler, kulun amel defterini, uyku ile çıkan ruhuna arz ederler. Eğer kul defterini okursa, halk onu şaki saysa da o kul saîddir. Eğer kul defterini okuyamaz, şaşkın kalırsa, insanlar nazarında saîd sayılsa da Allah katında şakidir.” *** Müslümanın esaret altındayken ettiği ibadet: “Esir düşmüş veya hapsedilenler sırf tasdik ve ikrardan başka ibâdet edemiyorlarsa bile, Allah Teâlâ onlara, sahip oldukları faziletler sebebiyle hacı, evliya, kurra, küçük yaşta amel edenin ve nâfile ibadetin sevabının mislini verir.” *** Avamın ettiği duanın üç çeşidi olduğu, birinin doğrudan kabul edildiği, diğerinin avamın dua etmesindeki keyfiyetten ötürü cahilce istekler olduğu için ahirete tehir edildiği, bir diğerinin ise ne kabul edildiği ne de tehir edildiğini belirttikten sonra, velilerin duasının hangi durumda kabul olduğuna dair işaretle şöyle buyuruyor: “Allah ehlinden olan havas ile Allah arasında bir perde yoktur. Onların duası, semanın parça parça düşmesi ya da daha büyük bir şey olsa bile reddedilmez. Ancak onlar sadece Allah’tan gelen ilham ile dua ederler. (…) duası hemen cevaplandırılır. Kesin ve doğru olan budur.” *** Velilik taslayan birinin mürşid-i kâmil olup olmadığının ölçülendirmesini verip, keramet izharı hususunda dedikleri: “(…) Fakat bu ölçü, yani tâbi olanların istikameti sadece zulüm ve fesat zamanında delil olarak yeterli olur. Adalet ve barış zamanında ise veli, insanların kalplerini tatmin etmek, kendini tanıtmak ve tâbi olmalarını sağlamak için bazı kerametleri gösterebilir.” “Özet olarak keşfin sâdık olması için sahibinin amellerinin Peygamber’in (s.a.v.) getirmiş olduğu şeriata uygun olması şarttır. Aksi halde o kişi ölüleri diriltse ya da topraktan altın biçse bile keşfi kabul edilemez.” *** Rüya bahsinde söyledikleri: “Kişinin rüyasında gördüğü şeylerden bazısı Rahman’dan bir nasihattir, bazısı ise şeytan vesvesesidir.” “Sabahleyin ya da güneş doğmadan evvel görünen rüyanın vuku bulması hemen olur, gece ortasında görünen rüyanın vuku bulması ise tehir eder, daha sonra vuku bulur. En iyi bilen Allah’tır.” Ve gördükleri ilginç bir rüya: “Rüyamda Rabbimi gördüm. Rebiulahir ayının son Cuma gecesinin son üçte birinde idi. Bana şöyle dedi: Dağıstan âlimlerinin çoğu ben, dinim ve Peygamberim ile alay etti, kelâmımı küçümseyerek ahkâmımı göz ardı ettiler. Onlara gücüm yetmez mi zannettiler? Şeyh Şamil’in imameti başladığından beri yaptıkları şeylerden mesuldürler ve ondan dolayı azaba çekilecekler. Çünkü onlar dinime karşı kâfirlerle işbirliği yaptılar. Bütün fiil ve amelleri yanımda kaydedilmiştir. Bugün kendilerine mühlet verilmiş ise de, elimde ihmal edilmeyeceklerdir. Allah onların yaptıklarından gâfil değildir.” Baran Dergisi 635. Sayı  

Leviathan ve Başyücelik Devleti

İstikbalin Şekillendirilmesinde “Devletlerin Devleti” Mânâsını Mündemiç “Dünya Devleti” Olmaya Namzet İki Devlet Modeli: Leviathan ve Başyücelik Devleti İstikbalin şekillendirilmesinde “Devletlerin Devleti” mânâsını mündemiç “Dünya Devleti” olmaya namzet birbirine zıt iki devlet modeli olarak ele almayı düşündüğümüz Leviathan ve Başyücelik Devleti modelleri, “Mutlak Varlık” olan Allah’ın kıyamet öncesi vaadinin gerçekleştirilmesi mânâsına, “İstikbâl İslamındır” müjdeli haberi veya istikameti çerçevesinde kritik edilecektir. Bu çerçeveden olarak başın başında şu: Cennet ehli iken, Şeytanın vesvesesi üzerinden Hazret-i Havva Annemiz Hazret-i Âdem Babamızı yasak meyveden yemeye ikna etmiş ve hata yapmasına vesile olmuştur. Bu hata da hep birlikte Cennetten sürgün edilmelerine yol açmıştır. Hata neticesinde sürgün edilmişliğin hikmetlerinden biri, hatta başlıcası Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın şahsında veya onun vesilesiyle insanoğlunun halifeliğinin görünmesi için olduğu “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatında yeri geldikçe çok nezih bir şekilde anlatılmıştır. Evet; “İnsanî hakikat” çerçevesinde ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın şahsında, hatası sebebiyle Cennetten dünyaya sürgün edilen insan, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini gerçekleştirmek üzere sefillerin en sefili olan âleme, yani dünyaya sürgün edildi. “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, meâlen, “Şübhesiz ki Allah’tan geldik ve dönüşümüz yine O’nadır.” (Bakara Sûresi, Âyet: 156). Yine “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, meâlen, “Bütün kalbler Allah’ın iki parmağı arasındadır, onları dilediği şekilde evirip çevirir.” (Müslim, Kader: 3). Fizyoloji ilminin de teyid ettiği bir hakikat olarak, insan organizmasında (beden) kalb kası gayri iradî olarak kasılır ve böylece kalbi çalıştırır. Kalb kasının kasılmaması kalbin fonksiyonel olmaktan çıkması mânâsına gelir ki, bu durumda insan hayatı son bulur. İnsan iradesi bu noktada acizdir ve hiçbir şey yapamaz. Yani kalb, insan iradesinden bağımsız olup, Allah’ın tasarrufundadır. Kalb durdu mu hayat da durur, dolayısıyla da bütün inisiyatif Allah’ın iradesinde son bulur. “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, balçıktan yaratılan insan bedenine kendi nefesi veya nefsinden ruh üfleyen Allah Azze ve Celle, her şeye kaadirdir, kadîrdir. İBDA Mimarı tarafından “sona, en sona geldik” ihtarı üzerinden bir değerlendirmek yapmak icab ettiğinde, Allah’ın bir vaadi olan “İstikbâl İslâmındır” müjdesi, bizzat Allah’ın muradının tecellisi hâlinde gerçekleşecektir ki bu, Kıyamet öncesi “son Âdem” mânâsını da mündemiç olarak, “iradesi Allah’ın iradesi olmuş insan” üzerinden husûle getirilecektir. Bütün kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Resûlü’nün gölgesi hâlinde zuhur edecek olan Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm ve yine Fahr-i Kâinat olan Allah Resûlü’nün şeriati ile amel etmek üzere bizzat Güneş feleğinden yeryüzüne indirilecek olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm! Not: Dünyaya gelmiş en son ki büyük ve güzel insan olarak gördüğümüz İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Yaşamayı Deneme” isimli eserinde “Kim” ve “Âdem”, “Ben Kimim?” ve “Âdem Kim?” ifade kalıblarına sıkça yer vermiş olmasını iyi okumak gerekiyor. Bu çerçeveden bakıldığında, ele alıp değerlendirmeyi murad ettiğimiz mevzu, “iyi, doğru ve güzel”i temsil eden “ruh kutbu” (Mehdiyyet!) ile “kötü, yanlış ve çirkin”i temsil eden “nefs kutbu” (Deccaliyyet!) arasındaki ezelî ve ebedî mücadelenin finali üzerinden bir değerlendirme yapmayı murad ettiğimiz de anlaşılmıştır sanırım. En azından gayretimiz bu yönde olacaktır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri: “Hak şerleri hayreyler / Zannetme ki gayreyler / Ârif onu seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” Sokrates’in son sözleri üzerinden talebesi Eflâtun’a havale edilen horoz borcu mirası malûm... Sağlık ve tıb tanrısı Asklepios’a ödenmek üzere miras bırakılan horoz borcu! Bizce bu miras veya borç, ruh ve bedenin dengeli bir şekilde geliştirilmesini önceleyen ve söz konusu ilişkiyi dengede tutabilecek bir noktada belirli bir anlam kazanan Küllî ruh ile de doğrudan ilişkilidir. Sokrates’i idama götüren devlet sisteminin (Demokrasi!) iyi bir sistem olmadığının delili olarak, nasıl bir devlet sistemi olması gerektiğinin ihtarına kapı aralayan bir miras veya borç söz konusu. Eflâtun’un ömrünü adadığı duygu ve düşünce sistemi veya ideal devlet sistemi, bana soracak olursanız, idealar dünyası üzerinden Küllî ruhun iktidarını önceleyen ve ideal bir devlet plan, program ve projesine yataklık eden belirli bir duygu ve düşünce sistemini ihtar etmektedir. Bu tür bir duygu ve düşünce sistemi, İdealar âlemi ve gölge âlem çerçevesinde, diğer bir ifadeyle de ruhun eşya ve hadiseleri raks ettirmesi mânâsına, belirli bir duygu ve düşünce sistemi üzerinden “Devletlerin Devleti” mânâsını da mündemiçtir. Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflâtun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir.(1) Eflâtun’un ideal devlet plan, program ve projesi o gün bugündür gayesine erdirilememiştir. Bu mevzuda Kartezyen Felsefenin (Düalizm) kurucu iradesi olarak beliren Fransız düşünür Rene Descartes büyük bir fırsat yakalamasına rağmen söz konusu ideal devletin duygu ve düşünce sistematiğini gerçekleştirememiştir. Bunu gerçekleştirememesinin en büyük sebebi, ruh ve beden düalizminde küllî ruhun göz ardı edilmesidir, denilebilir. Daha doğrusu ruh ve beden düalitesinde İslâm dışı bir dünya görüşü geliştirmiş olmasıdır. Her ne kadar ruh ve beden tözlerini Tanrı tözü karşısında töz bile kabul etmeyen bir noktada temayüz etmiş ise de Descartes, eşya ve hadiselerin üstesinden gelmeyi beşerî akla bağladığından dolayıdır ki, bir iman mevzuu olan ve aklın ötesine hitab eden küllî ruhun iktidarına yol bulamamıştır. Dolayısıyla devletlerin devleti olabilecek bir ruh ve fikrin kurucu iradesi olmak imkânından mahrum kalmıştır. Onun açtığı yoldan en fazla Kapitalizmin kucağında laik, liberal ve demokratik bir devlet modeli inşa edilebilmiştir. Demokrasi’nin iyi bir devlet sistemi olmadığı Sokrates’ten bugüne anlaşılmadıysa eğer, inananlarını Kanlı Bedir’deki gibi büyük bir çukura gömmekten başka hiçbir çıkar yol kalmamış demektir. Evet; 17. Asrın en önemli kafa adamlarından biri, hatta başlıcası olan ve Kartezyen Felsefe olarak da bilinen Tahlilî Hendeseyi kuran Descartes, ilmî çalışmalarında materyalist, metafizikte ise idealisttir. Descartes, kendisinden önce bütün bir Batı dünyasını hegomanyası altında tutan Skolastik düşüncenin papucunu dama atmakla kalmadı, Skolastik düşüncenin akla vurduğu prangayı yıkarak akla yepyeni bir istikamet verdi. Descartes’tan önce hiçbir kafa, karşı olmalarına rağmen Skolastik düşünceyi alt edememişti. Ama Descartes, onu yerle bir etti. Meşhur eseri “Usûl Hakkında Nutuk” isimli eseri üzerinden Skolastik düşünceyi kökünden harap etti. Bunu yaparken de, Kilise karşıtlığı üzerinden yapmadı, tam aksine, Kilise adına yaptı, daha doğrusu Kiliseye bağlı yeni bir akıl metodu getirerek yaptı. Akılla inanmanın yolunu açmak adına yaptı.(2) Descartes’ı Descartes yapan ve onu olması gerekenden uzak tutan da aynı şey olmuştur: Akla inanmak mânâsına akılla inanmak! Descartes, genellikle siyaset felsefesi alanında klasik sayılacak bir filozof olarak düşünülmez. Yine de modern dönemin başlangıcını cogito’ya (episteme, bilgi) götüreceksek, Descartes doğrudan siyaset alanına dair pek bir şey söylememiş olmasına rağmen, genel felsefesinin siyasî sonuçları son derece önemlidir. Descartes’ın siyasî düşüncesiyle ilgili birkaç karşıt tez olduğu öne sürülebilir. Birincisi Descartes’ı gelenek karşıtı tavrı ve aklı özgürleştirme çabası üzerinden okumaya çalışan, Fransız Devrimi öncesi düşünürlerinden Hegel’e ve günümüze uzanan bir çizgidir ve çağdaş liberalizm Descartesçı felsefeyi liberal rasyonalizm olarak tanımlamaya çalışır. Martin Heiderger’in başını çektiği bir başka görüş ise Descartesçı düalizmi ve geometrik yöntemi totaliter deneyimlere ve doğanın ve insanın teknik sömürüsüne kapı açan bir gelişme olarak görür. Marksist ekol, özellikle 17. Yüzyıl felsefesinde burjuvazinin ve toplumsal sınıfların gelişimi üzerine önemli çalışmaları bulunan Antonio Negri ise Descartes’ın projesinin burjuva bireyin hâkim özne olarak ortaya çıkışının ve kapitalizmin başlangıcı olarak görür.(3) Modern felsefenin doğuşunu haber veren Descartes’ın, Batı dünyasının bugünkü durumuna gelmesinde çok büyük katkıları olmuştur. Modern felsefe tarihinde Descartes’tan nasiplenmemiş hemen hiç bir filozof yoktur, denilebilir. Sırf bundan dolayıdır ki Fransa, bir zamanlar “Beşer zekâsının sekreteri” olarak kabul görmüştür. Bugün Fransa artık bir özürlü, daha doğrusu bir geri zekalı artık; zira “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, dünyanın aklını başından almakla kalmadı, “Beşer zekasının sekreteri” olmak makamındadır. Rene Descartes’tan nasiplenen filozoflardan biri de Thomas Hobbes’tur (1588-1679).(4) Hobbes yalnızca İngiltere tarihinde değil, tüm dünya tarihinde büyük bir sıçramanın ilk adımını atan büyük bir düşünür ve siyasetçi olarak bilinir. Yaşadığı dönemde büyük krizlerle ve iç savaşla boğuşan İngiltere’nin kötü durumu, onu neredeyse tüm insanlık tarihini değiştirecek fikirler üretmeye sevk etmiştir. Takipçisi Spinoza’nın laik fikirlerine ilham kaynağı olduğu söylenen Hobbes, modern demokrasilerin ortaya çıkışında büyük rol oynamıştır. Thomas Hobbes, “Descartes’ın İlk Felsefesi Üzerine Meditasyonlar” konulu bir eleştiri yazdı. 1641’de bu çalışma, Descartes’tan “Yanıtlar” ve buna eklenen “İtirazlar” bölümleriyle birlikte, bir üçlü çalışma biçiminde yayınlandı.(5) Hobbes’un devlet felsefesinin şekillenmesinde, dönemin bilimsel düşüncesinin ve kanlı İngiliz İç Savaşı’nın çok büyük etkisi vardır. O, matematiksel bilgiyi gerçeğe ulaşmanın yegâne yolu olarak görüyordu ve İngiliz İç Savaşı’nın en önemli nedeni ona göre din ve din sınıfıydı. Bu sebeble devlet felsefesini bilimsel ve laik bir temel üzerine inşa etti. Önerdiği devlet modeli dinin ve din sınıfının kontrol altına alındığı bir mutlak monarşiydi. Fakat Hobbes’un egemenliğin kaynağı, din ve din sınıfı hakkında ileri sürdüğü düşünceler onu önceki mutlak monarşi taraftarından ayırır. Çünkü o, önceki mutlak monarşi taraftarlarından farklı olarak, mutlak monarşiye “dini gerekçelerle” “din dışı” bir savunma getirmiş ve egemenliğin kaynağının Tanrı değil sözleşme olduğunu ileri sürerek laikliğin tohumlarını ekmiştir.(6) Hobbes’un devlet felsefesini en çok etkileyen hadise, daha evvel de söylendiği üzere, ömrünün 11 yılını ülkesinden uzakta geçirmesine neden olan kanlı İç Savaştır. İngiliz toplumunu idarî, siyasî ve dinî bakımdan kamplara bölen ve binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu İç Savaşın etkisiyle toplum paramparça olmuş, düzen bozulmuş, üretim durma seviyesine gelmiş, can ve mal güvenliği yok olmuştu. Hobbes bu dönemi, herkesin herkesle savaş hâlinde olduğu “doğa durumuna” benzetir. Leviathan’da yer alan “korkulacak üstün bir güç olmasaydı yaşamın nasıl olacağı, önceden barışçı bir yönetim altında yaşamış olan insanların, bir iç savaş durumunda ne hâle geldiklerine bakılarak anlaşılabilir” ve “herhangi bir yönetim biçiminde genel olarak halkın karşı karşıya kalabileceği en büyük sıkıntıların, bir iç savaşın neden olduğu ıstırap ve korkunç felaketler ya da insanların başıboş yaşadığı onları yağma ve intikamdan alıkoyacak hukuk kurallarının ve zorlayıcı bir gücün olmadığı dönemlerin yanında bir hiç olduğu” ifadeleri onun böyle bir benzetme yaptığını göstermektedir. Seksen yaşındayken diyalog şeklinde yazdığı Behemoth(7) isimli eserinde iç savaşı “fitne” olarak nitelendirmesi onun bu fikrinin ölünceye kadar değişmediğini ortaya koymaktadır.(8) Demişlerdir ki, 15. yüzyıl İtalya’sında Niccoló Machiavelli (1469-1527), 16. yüzyıl Fransa’sında Jean Bodin (1530-1596) çözümü mutlakiyetçi rejimlerde gördüyse, 17. yüzyıl İngiltere’sinde de Hobbes (1588-1679) barış ve güvenliğin sağlanmasını için Leviathan adını verdiği benzer bir rejim önermiştir.(9) Neyse. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz mevzu, Sokrates’in horoz borcu ve Eflâtun’un İdealar âlemi istikametinde şekillenen ideal devlet plan, program ve projesinin sonuçları itibariyle neye tekabül ettiği ve bunun murada uygun bir noktada nasıl bir forma kavuşturulması gerektiği üzerinedir. Bu çerçevede nihaî nokta itibariyle karşımıza iki devlet modeli çıkmaktadır ki bunlardan biri Thomas Hobbes’un üzerinde durduğu ve Kristal Krallık hayâli güden Satanist-Paganist veya Putperest Yahudi aklının ram olduğu Leviathan, diğeri ise Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından çerçevesi çizilen ve İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından içi doldurulan veya muhteva zenginliği kazandırılan Başyücelik Devleti’dir. Leviathan, Tevrat ve İncil’de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı olarak geçmektedir. Bu kavram 1651 yılında Thomas Hobbes’un ünlü “Leviathan” adlı eseri ile mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade etmek üzere kullanıldı… Leviathan kavramı günümüzde akademik literatürde güç ve yetkileri ve faaliyetleri oldukça genişlemiş bir devleti ifade etmek üzere kullanılmaktadır.(10) Leviathan kavramı ileride teşrih masasına yatırılacaktır. Başyücelik Devleti, her şeyden evvel Büyük Doğu idealinin bir devlet plan, program ve projesidir. Daha doğrusu Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir devlet idaresi veya iradesinin adıdır Başyücelik Devleti… Kendisini yeni zaman ve mekâna, daha doğrusu 21. yüzyıla teklif eden İslâmî bir dünya görüşünün devlet idare şekli... “İslâm’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır” ölçüsüne uygun olarak, bugüne kadarki tarih sahnesinde hiçbir benzerine rastlanmayan ve hiçbir benzeri de olmayan bir idare şekli olarak Büyük Doğu-İBDA Mimarları tarafından gündeme getirilmiştir Başyücelik Devleti modeli... Tafsilâtını merak edenlere, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun 1995 yılında İBDA Yayınları’ndan çıkan “Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni” adlı eserini okumalarını şiddetle ve hararetle tavsiye ederiz. Başyücelik Devleti’nin Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir idare şekli olduğunu söyledik. Bu arada hemen şunu da ekleyelim ki, bugün madde ve mânâda “Yürüyen Büyük Doğu”yu temsil eden İBDA’dır. Bu ifâde bizzat İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na âit olmakla birlikte, denilebilir ki; bugün Başyücelik Devleti doğrudan doğruya İBDA’nın tasarrufu altındadır. Adeta İBDA, Büyük Doğu idealinin idare şekli veya siyasî sisteminin “ahlâkî karakteri” durumundadır. Yâni, Başyücelik Devleti İBDA’dan sorulur veya onun hasrındadır. Mademki Başyücelik Devleti’nin Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı olduğunu söyledik, öyleyse Büyük Doğu idealinin ne olduğuna dair bir hatırlatmada bulunalım. Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl: “Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığı... Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı... Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi; ve çoktanberi kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti Yirmibirinci Asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı...”(11)   İstikbalin şekillendirilmesinde “Devletlerin Devleti” mânâsını mündemiç “Dünya Devleti” olmaya namzet birbirine zıt iki devlet modeli olarak ele almayı düşündüğümüz Leviathan ve Başyücelik Devleti modelleri, “Mutlak Varlık” olan Allah’ın kıyamet öncesi vaadinin gerçekleştirilmesi mânâsına, “İstikbâl İslamındır” müjdeli haberi veya istikameti çerçevesinde kritik edilecektir. Bu çerçeveden olarak başın başında şu: Cennet ehli iken, Şeytanın vesvesesi üzerinden Hazret-i Havva Annemiz Hazret-i Âdem Babamızı yasak meyveden yemeye ikna etmiş ve hata yapmasına vesile olmuştur. Bu hata da hep birlikte Cennetten sürgün edilmelerine yol açmıştır. Hata neticesinde sürgün edilmişliğin hikmetlerinden biri, hatta başlıcası Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın şahsında veya onun vesilesiyle insanoğlunun halifeliğinin görünmesi için olduğu “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” külliyatında yeri geldikçe çok nezih bir şekilde anlatılmıştır. Evet; “İnsanî hakikat” çerçevesinde ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın şahsında, hatası sebebiyle Cennetten dünyaya sürgün edilen insan, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini gerçekleştirmek üzere sefillerin en sefili olan âleme, yani dünyaya sürgün edildi. “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, meâlen, “Şübhesiz ki Allah’tan geldik ve dönüşümüz yine O’nadır.” (Bakara Sûresi, Âyet: 156). Yine “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, meâlen, “Bütün kalbler Allah’ın iki parmağı arasındadır, onları dilediği şekilde evirip çevirir.” (Müslim, Kader: 3). Fizyoloji ilminin de teyid ettiği bir hakikat olarak, insan organizmasında (beden) kalb kası gayri iradî olarak kasılır ve böylece kalbi çalıştırır. Kalb kasının kasılmaması kalbin fonksiyonel olmaktan çıkması mânâsına gelir ki, bu durumda insan hayatı son bulur. İnsan iradesi bu noktada acizdir ve hiçbir şey yapamaz. Yani kalb, insan iradesinden bağımsız olup, Allah’ın tasarrufundadır. Kalb durdu mu hayat da durur, dolayısıyla da bütün inisiyatif Allah’ın iradesinde son bulur. “Mutlak Ölçü” ile sabit olduğu üzere, balçıktan yaratılan insan bedenine kendi nefesi veya nefsinden ruh üfleyen Allah Azze ve Celle, her şeye kaadirdir, kadîrdir. İBDA Mimarı tarafından “sona, en sona geldik” ihtarı üzerinden bir değerlendirmek yapmak icab ettiğinde, Allah’ın bir vaadi olan “İstikbâl İslâmındır” müjdesi, bizzat Allah’ın muradının tecellisi hâlinde gerçekleşecektir ki bu, Kıyamet öncesi “son Âdem” mânâsını da mündemiç olarak, “iradesi Allah’ın iradesi olmuş insan” üzerinden husûle getirilecektir. Bütün kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Allah Resûlü’nün gölgesi hâlinde zuhur edecek olan Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm ve yine Fahr-i Kâinat olan Allah Resûlü’nün şeriati ile amel etmek üzere bizzat Güneş feleğinden yeryüzüne indirilecek olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm! Not: Dünyaya gelmiş en son ki büyük ve güzel insan olarak gördüğümüz İBDA Mimarı Büyük Şahid Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Yaşamayı Deneme” isimli eserinde “Kim” ve “Âdem”, “Ben Kimim?” ve “Âdem Kim?” ifade kalıblarına sıkça yer vermiş olmasını iyi okumak gerekiyor. Bu çerçeveden bakıldığında, ele alıp değerlendirmeyi murad ettiğimiz mevzu, “iyi, doğru ve güzel”i temsil eden “ruh kutbu” (Mehdiyyet!) ile “kötü, yanlış ve çirkin”i temsil eden “nefs kutbu” (Deccaliyyet!) arasındaki ezelî ve ebedî mücadelenin finali üzerinden bir değerlendirme yapmayı murad ettiğimiz de anlaşılmıştır sanırım. En azından gayretimiz bu yönde olacaktır. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri: “Hak şerleri hayreyler / Zannetme ki gayreyler / Ârif onu seyreyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” Sokrates’in son sözleri üzerinden talebesi Eflâtun’a havale edilen horoz borcu mirası malûm... Sağlık ve tıb tanrısı Asklepios’a ödenmek üzere miras bırakılan horoz borcu! Bizce bu miras veya borç, ruh ve bedenin dengeli bir şekilde geliştirilmesini önceleyen ve söz konusu ilişkiyi dengede tutabilecek bir noktada belirli bir anlam kazanan Küllî ruh ile de doğrudan ilişkilidir. Sokrates’i idama götüren devlet sisteminin (Demokrasi!) iyi bir sistem olmadığının delili olarak, nasıl bir devlet sistemi olması gerektiğinin ihtarına kapı aralayan bir miras veya borç söz konusu. Eflâtun’un ömrünü adadığı duygu ve düşünce sistemi veya ideal devlet sistemi, bana soracak olursanız, idealar dünyası üzerinden Küllî ruhun iktidarını önceleyen ve ideal bir devlet plan, program ve projesine yataklık eden belirli bir duygu ve düşünce sistemini ihtar etmektedir. Bu tür bir duygu ve düşünce sistemi, İdealar âlemi ve gölge âlem çerçevesinde, diğer bir ifadeyle de ruhun eşya ve hadiseleri raks ettirmesi mânâsına, belirli bir duygu ve düşünce sistemi üzerinden “Devletlerin Devleti” mânâsını da mündemiçtir. Modern filozoflardan Alfred North Whitehead’e göre Eflâtun’dan sonraki bütün batı felsefesi onun eserine düşülmüş dipnotlardan başka bir şey değildir.(1) Eflâtun’un ideal devlet plan, program ve projesi o gün bugündür gayesine erdirilememiştir. Bu mevzuda Kartezyen Felsefenin (Düalizm) kurucu iradesi olarak beliren Fransız düşünür Rene Descartes büyük bir fırsat yakalamasına rağmen söz konusu ideal devletin duygu ve düşünce sistematiğini gerçekleştirememiştir. Bunu gerçekleştirememesinin en büyük sebebi, ruh ve beden düalizminde küllî ruhun göz ardı edilmesidir, denilebilir. Daha doğrusu ruh ve beden düalitesinde İslâm dışı bir dünya görüşü geliştirmiş olmasıdır. Her ne kadar ruh ve beden tözlerini Tanrı tözü karşısında töz bile kabul etmeyen bir noktada temayüz etmiş ise de Descartes, eşya ve hadiselerin üstesinden gelmeyi beşerî akla bağladığından dolayıdır ki, bir iman mevzuu olan ve aklın ötesine hitab eden küllî ruhun iktidarına yol bulamamıştır. Dolayısıyla devletlerin devleti olabilecek bir ruh ve fikrin kurucu iradesi olmak imkânından mahrum kalmıştır. Onun açtığı yoldan en fazla Kapitalizmin kucağında laik, liberal ve demokratik bir devlet modeli inşa edilebilmiştir. Demokrasi’nin iyi bir devlet sistemi olmadığı Sokrates’ten bugüne anlaşılmadıysa eğer, inananlarını Kanlı Bedir’deki gibi büyük bir çukura gömmekten başka hiçbir çıkar yol kalmamış demektir. Evet; 17. Asrın en önemli kafa adamlarından biri, hatta başlıcası olan ve Kartezyen Felsefe olarak da bilinen Tahlilî Hendeseyi kuran Descartes, ilmî çalışmalarında materyalist, metafizikte ise idealisttir. Descartes, kendisinden önce bütün bir Batı dünyasını hegomanyası altında tutan Skolastik düşüncenin papucunu dama atmakla kalmadı, Skolastik düşüncenin akla vurduğu prangayı yıkarak akla yepyeni bir istikamet verdi. Descartes’tan önce hiçbir kafa, karşı olmalarına rağmen Skolastik düşünceyi alt edememişti. Ama Descartes, onu yerle bir etti. Meşhur eseri “Usûl Hakkında Nutuk” isimli eseri üzerinden Skolastik düşünceyi kökünden harap etti. Bunu yaparken de, Kilise karşıtlığı üzerinden yapmadı, tam aksine, Kilise adına yaptı, daha doğrusu Kiliseye bağlı yeni bir akıl metodu getirerek yaptı. Akılla inanmanın yolunu açmak adına yaptı.(2) Descartes’ı Descartes yapan ve onu olması gerekenden uzak tutan da aynı şey olmuştur: Akla inanmak mânâsına akılla inanmak! Descartes, genellikle siyaset felsefesi alanında klasik sayılacak bir filozof olarak düşünülmez. Yine de modern dönemin başlangıcını cogito’ya (episteme, bilgi) götüreceksek, Descartes doğrudan siyaset alanına dair pek bir şey söylememiş olmasına rağmen, genel felsefesinin siyasî sonuçları son derece önemlidir. Descartes’ın siyasî düşüncesiyle ilgili birkaç karşıt tez olduğu öne sürülebilir. Birincisi Descartes’ı gelenek karşıtı tavrı ve aklı özgürleştirme çabası üzerinden okumaya çalışan, Fransız Devrimi öncesi düşünürlerinden Hegel’e ve günümüze uzanan bir çizgidir ve çağdaş liberalizm Descartesçı felsefeyi liberal rasyonalizm olarak tanımlamaya çalışır. Martin Heiderger’in başını çektiği bir başka görüş ise Descartesçı düalizmi ve geometrik yöntemi totaliter deneyimlere ve doğanın ve insanın teknik sömürüsüne kapı açan bir gelişme olarak görür. Marksist ekol, özellikle 17. Yüzyıl felsefesinde burjuvazinin ve toplumsal sınıfların gelişimi üzerine önemli çalışmaları bulunan Antonio Negri ise Descartes’ın projesinin burjuva bireyin hâkim özne olarak ortaya çıkışının ve kapitalizmin başlangıcı olarak görür.(3) Modern felsefenin doğuşunu haber veren Descartes’ın, Batı dünyasının bugünkü durumuna gelmesinde çok büyük katkıları olmuştur. Modern felsefe tarihinde Descartes’tan nasiplenmemiş hemen hiç bir filozof yoktur, denilebilir. Sırf bundan dolayıdır ki Fransa, bir zamanlar “Beşer zekâsının sekreteri” olarak kabul görmüştür. Bugün Fransa artık bir özürlü, daha doğrusu bir geri zekalı artık; zira “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, dünyanın aklını başından almakla kalmadı, “Beşer zekasının sekreteri” olmak makamındadır. Rene Descartes’tan nasiplenen filozoflardan biri de Thomas Hobbes’tur (1588-1679).(4) Hobbes yalnızca İngiltere tarihinde değil, tüm dünya tarihinde büyük bir sıçramanın ilk adımını atan büyük bir düşünür ve siyasetçi olarak bilinir. Yaşadığı dönemde büyük krizlerle ve iç savaşla boğuşan İngiltere’nin kötü durumu, onu neredeyse tüm insanlık tarihini değiştirecek fikirler üretmeye sevk etmiştir. Takipçisi Spinoza’nın laik fikirlerine ilham kaynağı olduğu söylenen Hobbes, modern demokrasilerin ortaya çıkışında büyük rol oynamıştır. Thomas Hobbes, “Descartes’ın İlk Felsefesi Üzerine Meditasyonlar” konulu bir eleştiri yazdı. 1641’de bu çalışma, Descartes’tan “Yanıtlar” ve buna eklenen “İtirazlar” bölümleriyle birlikte, bir üçlü çalışma biçiminde yayınlandı.(5) Hobbes’un devlet felsefesinin şekillenmesinde, dönemin bilimsel düşüncesinin ve kanlı İngiliz İç Savaşı’nın çok büyük etkisi vardır. O, matematiksel bilgiyi gerçeğe ulaşmanın yegâne yolu olarak görüyordu ve İngiliz İç Savaşı’nın en önemli nedeni ona göre din ve din sınıfıydı. Bu sebeble devlet felsefesini bilimsel ve laik bir temel üzerine inşa etti. Önerdiği devlet modeli dinin ve din sınıfının kontrol altına alındığı bir mutlak monarşiydi. Fakat Hobbes’un egemenliğin kaynağı, din ve din sınıfı hakkında ileri sürdüğü düşünceler onu önceki mutlak monarşi taraftarından ayırır. Çünkü o, önceki mutlak monarşi taraftarlarından farklı olarak, mutlak monarşiye “dini gerekçelerle” “din dışı” bir savunma getirmiş ve egemenliğin kaynağının Tanrı değil sözleşme olduğunu ileri sürerek laikliğin tohumlarını ekmiştir.(6) Hobbes’un devlet felsefesini en çok etkileyen hadise, daha evvel de söylendiği üzere, ömrünün 11 yılını ülkesinden uzakta geçirmesine neden olan kanlı İç Savaştır. İngiliz toplumunu idarî, siyasî ve dinî bakımdan kamplara bölen ve binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu İç Savaşın etkisiyle toplum paramparça olmuş, düzen bozulmuş, üretim durma seviyesine gelmiş, can ve mal güvenliği yok olmuştu. Hobbes bu dönemi, herkesin herkesle savaş hâlinde olduğu “doğa durumuna” benzetir. Leviathan’da yer alan “korkulacak üstün bir güç olmasaydı yaşamın nasıl olacağı, önceden barışçı bir yönetim altında yaşamış olan insanların, bir iç savaş durumunda ne hâle geldiklerine bakılarak anlaşılabilir” ve “herhangi bir yönetim biçiminde genel olarak halkın karşı karşıya kalabileceği en büyük sıkıntıların, bir iç savaşın neden olduğu ıstırap ve korkunç felaketler ya da insanların başıboş yaşadığı onları yağma ve intikamdan alıkoyacak hukuk kurallarının ve zorlayıcı bir gücün olmadığı dönemlerin yanında bir hiç olduğu” ifadeleri onun böyle bir benzetme yaptığını göstermektedir. Seksen yaşındayken diyalog şeklinde yazdığı Behemoth(7) isimli eserinde iç savaşı “fitne” olarak nitelendirmesi onun bu fikrinin ölünceye kadar değişmediğini ortaya koymaktadır.(8) Demişlerdir ki, 15. yüzyıl İtalya’sında Niccoló Machiavelli (1469-1527), 16. yüzyıl Fransa’sında Jean Bodin (1530-1596) çözümü mutlakiyetçi rejimlerde gördüyse, 17. yüzyıl İngiltere’sinde de Hobbes (1588-1679) barış ve güvenliğin sağlanmasını için Leviathan adını verdiği benzer bir rejim önermiştir.(9) Neyse. Bizim burada üzerinde durmak istediğimiz mevzu, Sokrates’in horoz borcu ve Eflâtun’un İdealar âlemi istikametinde şekillenen ideal devlet plan, program ve projesinin sonuçları itibariyle neye tekabül ettiği ve bunun murada uygun bir noktada nasıl bir forma kavuşturulması gerektiği üzerinedir. Bu çerçevede nihaî nokta itibariyle karşımıza iki devlet modeli çıkmaktadır ki bunlardan biri Thomas Hobbes’un üzerinde durduğu ve Kristal Krallık hayâli güden Satanist-Paganist veya Putperest Yahudi aklının ram olduğu Leviathan, diğeri ise Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl tarafından çerçevesi çizilen ve İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu tarafından içi doldurulan veya muhteva zenginliği kazandırılan Başyücelik Devleti’dir. Leviathan, Tevrat ve İncil’de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı olarak geçmektedir. Bu kavram 1651 yılında Thomas Hobbes’un ünlü “Leviathan” adlı eseri ile mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade etmek üzere kullanıldı… Leviathan kavramı günümüzde akademik literatürde güç ve yetkileri ve faaliyetleri oldukça genişlemiş bir devleti ifade etmek üzere kullanılmaktadır.(10) Leviathan kavramı ileride teşrih masasına yatırılacaktır. Başyücelik Devleti, her şeyden evvel Büyük Doğu idealinin bir devlet plan, program ve projesidir. Daha doğrusu Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir devlet idaresi veya iradesinin adıdır Başyücelik Devleti… Kendisini yeni zaman ve mekâna, daha doğrusu 21. yüzyıla teklif eden İslâmî bir dünya görüşünün devlet idare şekli... “İslâm’da idare şekli yoktur, idare ruhu vardır” ölçüsüne uygun olarak, bugüne kadarki tarih sahnesinde hiçbir benzerine rastlanmayan ve hiçbir benzeri de olmayan bir idare şekli olarak Büyük Doğu-İBDA Mimarları tarafından gündeme getirilmiştir Başyücelik Devleti modeli... Tafsilâtını merak edenlere, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun 1995 yılında İBDA Yayınları’ndan çıkan “Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni” adlı eserini okumalarını şiddetle ve hararetle tavsiye ederiz. Başyücelik Devleti’nin Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı bir idare şekli olduğunu söyledik. Bu arada hemen şunu da ekleyelim ki, bugün madde ve mânâda “Yürüyen Büyük Doğu”yu temsil eden İBDA’dır. Bu ifâde bizzat İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’na âit olmakla birlikte, denilebilir ki; bugün Başyücelik Devleti doğrudan doğruya İBDA’nın tasarrufu altındadır. Adeta İBDA, Büyük Doğu idealinin idare şekli veya siyasî sisteminin “ahlâkî karakteri” durumundadır. Yâni, Başyücelik Devleti İBDA’dan sorulur veya onun hasrındadır. Mademki Başyücelik Devleti’nin Büyük Doğu idealine sımsıkı bağlı olduğunu söyledik, öyleyse Büyük Doğu idealinin ne olduğuna dair bir hatırlatmada bulunalım. Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl: “Büyük Doğu, İslâmiyetin emir subaylığı... Büyük Doğu, İslâm içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı... Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi; ve çoktanberi kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti Yirmibirinci Asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi... Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı...”(11)   1-http://www.felsefe.gen.tr/platon_eflatun_kimdir.asp 2-Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvudu, bd yayınları, 26. Baskı, İstanbul, 2018, sh.49. 3-https://www.academia.edu/11525550/Descartes%C4%B1n_Siyaset_S%C3%B6ylemi 4-5 Nisan 1588 yılında İngiltere’nin güney batısında bulunan Malmesbury kasabasında doğan Thomas Hobbes, neredeyse bir asır süren yaşamında (1588-1679) felsefe, din, matematik, psikoloji, mantık ve dil gibi çok farklı alanlarda eserler ortaya koymuştur. Ancak o, daha çok Tevrat’ta adı geçen bir canavardan esinlenerek adını koyduğu Leviathan isimli eseriyle tanınır. Bu eserinde; meraklı, akıllı, bencil ve tutkularının esiri olarak gördüğü insan için en uygun yönetim biçiminin, “bütün iktidarı elinde tutan, kudreti ve şerefi herkesten büyük, karşısında başkalarının gücünü ve şerefini kaybettiği” bir egemen tarafından yönetilen mutlak monarşi olduğunu söyler. Bu nedenle Niccoló Machiavelli, Jean Bodin, Jacques-Benigne Bossuet gibi düşünürlerle birlikte mutlakıyetçi olarak değerlendirilir. Ancak Hobbes’u diğer mutlakıyetçi düşünürlerden ayıran çok önemli bir fark vardır. O da mutlak monarşiye dini gerekçelerle, “din dışı” bir savunma getirmeye çalışmasıdır. Başyapıtı Leviathan’da dinî meseleler üzerinde çok fazla durması da bu çabanın bir yansımasıdır. Kutsal metinlerden çeşitli deliller sunarak ele aldığı bu dinî meselelerin bir kısmını, dünyevi egemenin egemenlik hakkına zarar vermeyecek şekilde yorumlaması, bir kısmını ise dinî temeli olmadığı gerekçesiyle reddetmesi onun bu konuda başka bir şey söylemek istediğini göstermektedir. 5-https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2018/02/04/dunya-forum-thomas-hobbes-dunyayi-degistiren-adam/ 6-http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1823/19215.pdf 7-Yahudi inancı veya kültüründe birçok acaib yaratıktan sıkça söz edilir. Öyle ki bu yaratıkların adları önce Tevrat’ın farklı bölümlerinde, Biblik dönemden sonra ise; II. Bet Ha Mikdaş döneminden kalan Ölü Deniz Yazıtları’nda, Talmud’da, Midraşik kayıtlarda, ilerleyen yüzyıllarda ise önemli din bilginlerinin yorumlarında çokça işlenmektedir. Bunlardan biri de Behemoth’tur. Behemoth, dinozorla timsah arası özellikler taşıyan, en çok da su aygırına benzeyen mitolojik bir yaratıktır. Kemikleri bronzdan daha sert, bacakları demir kalın borular gibidir. ‘Behemoth’ adı bir benzetme olarak çok iri ve şişman, dev gibi insanlar için de kullanılır. Tıpkı Leviathan gibi, Behemoth’da yenilmesi ve yok edilmesi imkânsız olan bir yaratıktır. Karada yaşar. MS 2.yüzyılda kaleme alınmış olan Enoh (Hanoh) kitabında, çölde yaşadağı, cennetin doğusunda seçilmişlerin ve inançlıların arasında durduğu yazılıdır. (1. Enoh 60:7-8). Kıyamet gününde, Behemoth, Leviathan ile dövüşecek, sonuçta ikisi de ölecektir. Bazı inanışlara göre, Behemoth, Olam ha-Ba’da (Gelecek Dünya), Maşiyah’ın hizmetinde olacaktır. Olam ha-BA, Tanrı’nın krallığı olup, Maşiyah’ın gelmesinden sonra kurulacaktır. (http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-89447-efsanevi_yaratiklar.html) 8-http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1823/19215.pdf 9-http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1823/19215.pdf 10-http://www.canaktan.org/politika/anti_leviathan/leviathan-nedir.htm 11-Necib Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, bd yayınları, İstanbul, s. 10 Baran Dergisi 635. Sayı  

28 Şubat 1997 Darbesi Köpekler Serbest Taşlar Bağlı -II-

28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan ve Yardımcısı Çiller ile Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ve kuvvet komutanları vardı. 9 saat süren bu toplantıda cuntacılar hükümete, “irtica”ya karşı alınmasını istedikleri önlemleri içeren 18 maddelik bir liste sundu ve Erbakan hükümetinden bunların uygulanmasını taleb etti. Ancak 5 ay kadar baskılara dayanan Erbakan’ın 18 Haziran’da başbakanlıktan istifa etmesi ile birlikte 30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ANASOL-D Hükümeti kuruldu. 28 Şubat’ta Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Hava Kuvvetleri Komutanı Ahmet Çörekçi, Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Doğu Aktulga idi. Diğer taraftan birçok medya organı ile birlikte Beşli Çete diye adlandırılan TİSK, TESK, TOBB, TÜRK-İŞ ve DİSK gibi örgütler darbenin kitlelere yayılması ve kabullenilmesi için darbecilerin yanında aktif rol aldılar. Hal böyle olunca inanılmaz bir yağma ve işkence dönemi başladı. Öyle ki darbenin ülkeye maliyeti 381 milyar dolar olurken süreç boyunca bankalardan hortumlanan para 46 milyar doları buldu. 1635’i ordudan olmak üzere on binlerce kamu memuru başörtüsü yahut gümüş yüzük takmak gibi sıradan bahanelerle görevden ihraç edildi. 6 milyon fişleme gerçekleştirilirken 33.272 kişi kılık kıyafet nedeniyle soruşturmaya uğradı. Başörtülü kanser hastaları bile muayene edilmedi, on binlerce öğrencinin denklikleri iptal edildi, imam hatiplerin ortaokulları kapatılırken lise kısmına üniversiteye girişte katsayı uygulaması getirilerek İmam Hatip liselerinin kendiliğinden kapanıcı yola sokulması sağlandı. İlahiyatların normal liselerde öğretmen olması engellendi.  İslâm ve Müslümanlar aleyhine yapılan propaganda ve operasyonlar sebebiyle insanlar ciddi şekilde gerilmeye ve kasılmaya başladı. Büyük sosyal patlamalar kaçınılmazdı. Birkaç Müslüman grup yahut şahıs hariç kimse milletin bu haline tercüman olamıyor, direnişi örgütleyecek cesareti gösteremiyordu. Hatta birçok İslâmî kimlikli dernek yahut cemaat darbeye karşı çıkmak bir tarafa neredeyse darbecilerin ekmeğine yağ sürecek propagandistler haline gelmişlerdi. Salih Mirzabeyoğlu’nun ruh ve fikir üflediği Büyük Doğu-İbda dünya görüşü mensupları ise bütün güçleri ile meydandaydı. Tarihi kayıtlar ve belgeler bedahet halinde ortadadır. Hali hazırda şehadetinden sonra bile hem fikrinin hem destanlık mücadelesinin ademe mahkum edilmeye çalışılması da göstermektedir ki en büyük darbeyi 28 Şubatçılara, yani Siyonist Batı’ya Kumandan Salih Mirzabeyoğlu yapmıştır. 90’lı yıllardan beridir İbda vesilesiyle yükselen bir mücadele heyecanı zaten vardı. 28 Şubat kararları henüz alınmadan önce bile sayısız örnekleri ile Müslümanlara zulüm ve işkenceler oluyor, İbda bağlıları ise “gereken yerde gerekeni yapmak” şeklinde örgüleştirdikleri bir anlayışla bu baskılara tepki gösteriyordu. 28 Şubat’la birlikte ise bambaşka bir evreye girildi. Nitekim Müslüman camia üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi kendisini katledecek cellatları beklerken ortalığı kasıp kavuran bir ses duyuldu: “Dik durun karşınızda leşler var!” Bu sesin sahibi Salih Mirzabeyoğlu idi. Bu sesle birlikte cuntacılar psikolojik olarak sendeledi. Bu sesin arkasındaki gücü tahmin edemediği için ne yapacağını şaşırdı, panikledi.   Dik Durun Karşınızda Leşler Var! Pazarlıksız Allah ve Resûlü diyenlerin safından, samimiyet ve sadakatin örneği İBDA Mimarında yükselen “Dik durun karşınızda leşler var!” sözü Müslümanların üstüne atılan ölü toprağını silkeler ve zafer müjdesi vererek artan korku ve endişeyi giderir. İlerleyen zamanda Mirzabeyoğlu mücadeleyi bir adım daha ileriye taşıyarak, sırrı zamanla daha iyi anlaşılacak olan “1999 Ümmetin Kurtuluş Yılı” ilanını yapar. Bu çıkış karşısında yıllar sonra bugün iktidarda olan zevat tarafından şöyle bir itiraf gelecektir: “Mirzabeyoğlu’nun direnişi olmasaydı darbeciler 170 bin Müslümanı öldüreceklerdi.”  Hasmını iyi bilen düşman, 28 Aralık 1998’de İbda Mimarı Mirzabeyoğlu’nu “Terör Örgütü Lideri” iddiasıyla tutuklar. Cezaevinde kaldığı süre içinde birçok kez öldürülmek üzere saldırıya uğrayan Mirzabeyoğlu hakkında idam kararı verilir. Bu idam kararı, kanunen uygulaması kaldırıldığı için müebbede çevrilir. Bu dönemde Mirzabeyoğlu ve Büyük Doğu-İbda dünya görüşünü benimseyenlere karşı inanılmaz bir işkence ve karalama yapılıyordu. Bazen işkenceler adeta dalga geçilerek millete propaganda ediliyordu. Yılmaz Özdil’in manşetlerini attığı, yayın yönetmenliğini Fatih Çekirge’nin yaptığı sahibinin Cem Uzan olduğu Star Gazetesi bunda başı çekiyordu. O günlerde işkence gören Salih Mirzabeyoğlu için şunlar yazılmıştı: “1. Jandarma koğuşa dalınca uyandı, alnını ranzaya çarptı. 2. Sendeleyerek kalktı, ayağı kayınca burun üstü düştü. 3. Kalkayım dedi, uyku sersemiydi. Dipçiğe gözünü vurdu. 4. Kendini topladı. Kapıdaki askılığı görmedi, kulağını taktı. 5. Jandarma hasretle sıkı sıkı sarılınca boynuna kan oturdu. 6. Koğuştan çıkıyordu, kapıyı açık zannetti. Kaşını yardı. 7. Sağ gözünü dipçiğe vurmuştu, sol gözü de copa değiverdi. 8. Diyet yaptığı için az yiyordu... Halsizlikten gözaltları morardı. 9. “Hoş geldin” dediği jandarmanın eli, elmacık kemiğine çarptı. 10. Mahkeme öncesi tıraş oldu jilet keskindi, yüzünü doğradı.” O manşet, 28 Şubat’ın karanlığıyla birlikte tarihe kara bir leke olarak geçti. “1999 Ümmetin Kurtuluş Yılı” nidası, memleket çapında topyekûn bir hareketliliği ve darbeyi geri püskürtücü direnişi doğurdu. 5 Aralık 1999’da darbeciler tarafından Metris Cezaevi’nde bulunan İbdacılara yönelik bir operasyon düzenlendi. Ancak kendilerine karşı gösterilen direniş karşısında bir kez daha yenilgiye uğradılar. Öyle ki bu direniş Türkiye’deki İslâmcı mücadele açısından bir dönüm noktası olarak tarihe düşülmüştür. Çünkü yaklaşık 500 kişi girdikleri yerde 150’nin üzerinde esir vermiş, onlarca yaralı ve teçhizat geride bırakmış, ertesi günkü gazetelere “devlet rehin alındı” şeklinde manşet olmuştur. Ancak darbeciler bu yenilgi karşısında öfke ve kin patlaması yaşadı. Bu sebeple 25 Ocak 2000’de Metris cezaevine “Noel Baba Operasyonu” adıyla İbdacıları toptan imha etmeye dönük bir harekete giriştiler. Bu bitmeyen bir 28 Şubat işareti vermekti. 25 Ocak 2000’de Metris cezaevinde tutuklu olarak yatmakta olan İbda bağlılarına dönük operasyonda bir şehit 10’un üzerinde ağır yaralı verilmiş ancak cuntacılar kamuoyu nezdinde rezil olmuşlardı. Diğer taraftan benzer bir operasyon 7 Ocak 2000’de Bandırma Cezaevi’nde de gerçekleştirilmiş ve İbda bağlıları bir şehid 15 yaralıyla destanlık bir direniş göstermiştir. Tutuklu olmalarına ve cezaevi gibi bir ortamda kıstırılmış bulunmalarına rağmen İBDA hareketi yapacağını yapmış ve karşı gelinemez, karşı gelinmesi hayal edilemez sanılan cuntacıları paspas etmişti. Mirzabeyoğlu 2014’te yeniden yargılamanın kabul edilmesi ile birlikte 12 yılı tek kişilik hücrede olmak üzere 16 yıl yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştu. Ancak tek bir an dahi peşini bırakmayan işkenceciler tarafından 2018’in Mayıs’ında şehid edildi.   15 Temmuz Direnişi 1999 Ruhu’nun Devamıdır 90’dan itibaren İBDA’cılara peşi sıra operasyonlar düzenleniyor ve birçok insan içeri girip çıkıyordu. Bu defa ise Türkiye’nin dört bir tarafında 400’ün üzerinde İBDA’cı içeri alındı, türlü işkencelerden ve zulümlerden geçirildi fakat işkencelerin en ağırı 28 Şubat Darbesi’ni ayağa düşürüp paspas eden İBDA Mimarı’na, Şehid Salih Mirzabeyoğlu’na yapıldı. Elektrik verme, Filistin askısı, tazyikli su, darp gibi bilindik işkencelerin yanında son dönem işkence çeşitlerinin en iğrenci ve korkuncu olan “Telegram” işkencesi... Mirzabeyoğlu’nun uzunca bir süre dergimizde tefrika edilen “Ölüm Odası B-Yedi” kitabı ve daha önce yayımlanmış Telegram adlı eseri, yapılan bu işkencenin niteliği hakkında oldukça doyurucu bilgi vermektedir. Yeri gelmişken şu elim soruyu sormak mecburiyetindeyiz: 28 Şubat bittiyse ona hakkıyla direnen ve herkesin sıvıştığı bir zamanda can ve kan pahası kendini ve fikrini ortaya koyan İslâm Âlimi ve İrfan Sultanı Salih Mirzabeyoğlu’nun kimler tarafından şehid edildiği neden araştırılmıyor? Engel ne? 28 Şubat Darbesi ile Anadolu’dan İslâm’ın izini silmek ve Müslümanları büsbütün mahkûm etmek isteyenler, İBDA’nın öne atılışı ile hamlelerinde çekinceye kapılmışlar ve yaptıkları işin başka yöne evrileceğini düşünerek duraklamışlardı. Böylesi harekâtlarda duraklama, geri adım demektir. 28 Şubat’ın sonradan “post-modern darbe” olarak isimlendirilmesinin sebebi bu geri adımdır. 1999 ruhu sonraki yıllara büyük bir siyasi tecrübe ve direniş örneği olarak tarihe geçti. 1999 ruhu kendi döneminin gençlerini dinamikleştirdi, yetiştirdi, büyüttü, bugünlere yetişkin birer ferd olarak getirdi. 1999 ruhu sadece belli bir kesime değil, dost düşman herkese ayrı bir ruh üfledi. Mütefekkir’den öğrendiğimiz veçhile; İbda’ya ters bakanlar, hasetle iş görenler, düşmanlık edenler yahut yanındaymış gibi görünüp kaçanlar bile aksiyonlarının hızını ve ruhunu İbda’dan aldılar ve hala alıyorlar. Bilinen bir hakikattir ki, emperyalist saldırıya karşı bu milletin gerçekleştirdiği şanlı 15 Temmuz direnişi, 28 Şubat Darbesi akabinde Mirzabeyoğlu tarafından üflenen 1999 ruhunun devamıdır. Ve bedahet halinde bir hakikattir ki; 28 Şubat’a karşı cemiyet meydanında şehid ve gaziler vererek direnen, zindanları dolduran, işkencelere uğrayan ve darbecileri püskürtmeyi başaran Mirzabeyoğlu’nun şahsında İBDA hareketidir. Diğer taraftan 28 Şubat darbesinin suç ortağı, 15 Temmuz darbesinin ise faili olan FETÖ, 1975-76’lı yıllardan itibaren, doğrudan hain ve ajan ilan edilerek nefret ve imha kutbuna ilk kez Büyük Doğu-İbda bağlıları tarafından konulmuştur. Hatta dönemin idarecileri ve dindarlığı ile meşhur kanaat önderleri tarafından İbda’nın FETÖ’ye karşı aldığı tavır kınanmış ve FETÖ’cülerle birlik olarak İbda bağlılarına sayısız işkence, kıyım ve ademe mahkumiyet gerçekleştirmişlerdir. Hali hazırda 28 Şubat yargı kararlarının müsebbibleri olan, FETÖ’cü olarak tutuklanıp cezaevine atılan yüzlerce hâkim ve savcının aldığı kararlar nedeniyle yüzlerce Müslüman -kimi 20 yıl kimi müebbet olmak üzere- onlarca yıldır hapiste yatmaktadır. Yazımıza son verirken şu gerçeği ifade edelim: Darbeyi yapanlar çeşitli cezalar almasına rağmen hiçbiri cezaevi yüzü görmedi ama darbeye direnenler için bitmeyen bir 28 Şubat var edildi. İronik bir şekilde darbeye karşı direnenler hapiste, vatanı müdafaa edenler zindanda ama vatana ihanet edenler, milyonlara terör estirenler, bankaları hortumlayanlar dışarıda. Başlığımızdaki ifade bu mânâda oldukça yerinde ve hikâyesi şöyle: Adamın teki bir köye gitmiş. Köyün girişinde bütün köpekler bir araya gelip, başlamışlar havlamaya... Adam bakmış ki, köylü köpeklere sâhib çıkmıyor, çâresiz, iş başa düştü deyip yerden bir taş alıp da köpeklere atmak için eğilmiş... Ama, ne mümkün! Hangi taşa el attıysa hiçbiri yerinden kımıldamıyor!... “Allah Allah” demiş adam, “Bu ne biçim memleket?... Taşları bağlamışlar, köpekleri salmışlar!...” Baran Dergisi 634. Sayı

Dinde ve Dilde Anarşizm

Bu hafta yaşadığım hadiseleri ve bu hadiseler karşısındaki duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşma arzusundayım. Paylaşmak ne güzel bir şey. Derdini döküyorsun, yaşadığın hadiseler zincirinde tecrübelerini aktarıyorsun. Vakıalar karşısında tavrının müsbet veya menfi mi olduğunu bir dostunla konuşarak tahlil edebilme imkânına erişirken, hayat mücadelende alıp verdiğin nefesle birlikte her an kendine çeki düzen vererek yürüme cesaretine kavuşabiliyorsun. Bu devrin en büyük sancılarından biri de oturup bir çay sohbetinde ve tadında tecrübe ve dertlerini paylaşacak insanların çok az olması. Bunalımların çözüm yeri olarak psikologlardan başka alternatifin gösterilmemesi. Oysa yaşanan birçok şey insan olarak yaşanması, vesilelere sarılarak aşılması gereken olağan durumlar. Evet vesileler… Komşularla, mahallenin büyükleri ve arkadaşlarımızla, akrabalarımızla halledeceğimiz haller, komşulukların, mahalle kavramının ve akrabalıkların parçalanması ve yok edilmesiyle birlikte adeta dipsiz kör bir kuyuda bizi bizle baş başa bıraktırarak çaresiz bir duruma sevk ediyor. Çözüm yeri psikologlar olarak işaretlenirken normal bir şeyin anormal hastalıklı bir kılıfa sokulması neticesinde tedirgin bir vaziyete gelme ve bilakis öz güvenimizi kaybetme durumuna geliyoruz. Bir de verdiğin para da cabası.  Deizm Batı ilim ve fikir dünyası insan hakikatini tam anlamıyla ele alamamış, “insan nedir?” sorusuna layıkıyla cevabını bulamamışken, bulduğu parça hakikatlerdeki bilgi yoğunluğuyla maalesef kendini hakikatin tek merkezi olarak sunabilme sihrini elde edebiliyor. Bu durumun amillerinden/etkenlerinden en büyüğü, Müslüman görünümlü ilim ve fikir adamlarının kendi manevî zenginliklerinin farkına varamamaları, Afrikalı zencilerin beyaz adam karşısında yaşadığı haleti ruhiyeyi yaşayarak aşağılık kompleksi duymaları. Tarih süreci boyunca takdir edilir ki aşağılık kompleksi duyan, kendi mânâsının izzet ve şerefini taşıma şahsiyetinden yoksun insanlar orijinal fikirler sunamazlar, insanına ve tüm insanlığa çözüm teklifinde bulunamazlar. İşledikleri cinayet, muhatap oldukları manevî dünyayı tarumar ederek Batı anlayış çerçevesine dökmeleri ve kıymetler manzumesini değersizleştirmeleri… Tarihselcilerin, deizm yolunda ilerleyenlerin, “İslâm’da sosyalizm, İslâm’da demokrasi var” diyenlerin mealcilik batağında debelenenlerin düştükleri çukur, hep bu felç olmuş idrakten geçiyor.  Kitapçıda bir dergi görüyorum, İslâmcı tiplerin çıkardığı, dosya konusu “deizm” olan bir dergi. Adı “Yetkin Düşünce”. Son günlerde moda tabir var. Gençlerin gittikçe İslâm’dan uzaklaştığı ve sığındıkları bataklık diye basında sık sık gündeme gelen bir tabir. Bir yaratıcının olduğuna inanıp yaratıcının dünya hallerinde hiçbir dahlinin olmadığına inanmak. Tanrı’ya inanma kılıfı altında dinleri reddetmek, peygamberlerin rehberliğini kabul etmeyip kendi akıllarını yegâne başvuru kaynağı görmek, “vahiy yoktur, Tanrı konuşmaz” görüşüne tâbi olmak. Tanrı’nın yarattığı her mahlûk, insanda kendi mevcudiyetiyle kelam ve tesirle konuşurken, insana ilham ve keşif sunarken, onları yaratan konuşmuyor! Ne acı ve zavallı bir anlayış. Duadan mahrum olmak, dua denen mucizeyi yüreklerde duyamamak. Ne kadar zavallı bir durum! Kendi akıl ve nefslerini putlaştırarak dünyaya nizam verme ahmaklığı. Daha çişlerini tutmaya hâkim olamayan, ölüme mahkûm sureta insanların kendini Tanrı yerine koymaları. Kendini “Çıplak uyarıcı” olarak takdim edenlerin, sosyetik tiplerle televizyonda geleneğe çatarak âlimleri kötüleyen ve insanların nefsani arzularına uygun çağdaş İslâm anlayışı sunanların, kendi aklına tapan akılsız akılcı Şaşar Nuri’nin çukurlaşarak gittiği yol deizm. Yani deizm, sadece onların dilinden gençlerin düştüğü çukur değil, bizzat peygamberin hakikatini ve dindeki yerini anlamaktan aciz ilahiyatçı akademisyenlerin de düştüğü bataklık. Ne umarsın dergiden; deistlerin görüş ve düşüncelerine gereken cevap verilmiş, Müslüman insanın mânâsı tahkim kılınmış olsun. Genciyle, yaşlısıyla, kadını ve erkeğiyle Müslümanlara deistler karşısında gerekli fikrî kıvam sunulmuş olsun. Boşuna ara ki bulasın. Adam koskoca profesörlük unvanıyla sıfatlanmış, geleneğe çatıyor; geleneği, yani Ehli Sünnet’i anlamadan sayfalarca zırvalayıp duruyor. Tam bir aşağılık kompleksi ve mağlubiyet edası. Neymiş efendim;  Ehli Sünnet’in Tanrı(Allah demek çoğu zaman dillerinden uzaktır. Bu da onların ciğerlerindeki lekeyi göstermekte bir emare)anlayışı insanlarla Tanrı’yı birbirlerinden uzak tutuyor. Mâturîdilik ve Eşarîlik anlayışı, her iki ekol de Allah’ın birliği adına insanı yok saymışlar. Dinî geleneğimizde insan sadece sorumlu bir varlıkmış. Oysa sorumlu olması gereken varlık irade, özgürlük, güç ve kudretten mahrummuş. İnsanı kâmil inşa etmek yerine, insanı yok saymışlar. Anadolu’da “kocakarı imanı” sahibi bir insan bu sözler karşısında ne der? “Oğul sen yıllarca kafayı ilim uğruna kütükleştirmişsin. Bu nasıl bir ilim öğrenmektir ki, saçma sapan laflar söylüyorsun? Biz insanız, hepimiz aciz varlıklarız; her an her şeye muhtacız. Bu muhtaçlık da bizi Rabbimize yaklaştırıyor. Rabbimiz bize akıl ve fikir vermiş, kalb ve vicdanla donatmış. Bunlara rehber olacak peygamber göndermiş ki doğru yolu bulalım. Rabbimiz bize külli iradesi hasrında cüzi irade bahşetmiş ve sorumlu tutmuş. İnsanı kâmilin mutlak örneği olan, peygamberdir. Vahyin ve hadislerin ışığı altında insanı kâmil yolunda sonu gelmeyecek şekilde ilerleriz. Bu ilerleyişte bazen düşer ve bazen ayağa kalkarız. Bu durumlarda her daim sabır ve şükür ederek Rabbimizle irtibat halinde oluruz. Güzel merhametli Rabbimiz biz yürürken bize koşarak gelir, dualarımıza icabet eder; dualarımıza doğrudan dünyada karşılık vermediği zaman “ahiret hayatında karşılığını alacaksın” der ve bizi hiçbir zaman eli boş döndürmeyeceğini ifade eder. Her an bizimledir; biz onu görmesek de o bizi her an gözetir ve kollar. Bu âlemdeki her şeyi bizim için yarattığını ve âlemdeki her varlıktan daha şerefli olduğumuzu bize anlatır. Kurban olayım Rabbime. Benden uzak git, imanımı bulandıramazsın kafası bulanık ve sisli zavallı.” Emoji İnsanlar evlerinde teknolojik aletlerle en yakınlarından habersiz çok uzaktaki olaylar ve insanlarla zamanlarını paylaşarak günlerini devam ettiriyor. Kimi zaman gerçek, kimi zaman münafık edasında sahte isimlerle arzı endam ederek fikirlerini sunuyor, tahkir edici ifadeler kullanıyorlar. İnsanlar karşı karşıya gelse, böyle ifade kullanıp hakaret etmezler. Birbirlerinde farklı özelliklerin yanında birçok ortak duygu ve düşünce yapısı görüp kaynaşma zemini elde ederlerdi. Sosyal-medya ağı insanlara kin ve nefret aşılayıcı mecra durumundalar. İnsanları teşhirci ve gösteriş budalası bir hale getirerek birbirinden tiksindirici ve uzaklaştırıcı bir konumda. Paylaştığın, fikir mücadelesinde bulunduğun insanların jest ve mimiklerinden mahrum, ses renginden nasipsiz bir şekilde konuşuyorsun. Mekanik bir edada hissiz bir anlayışla mekanikleşerek ve insanı değerlerden uzaklaşarak çürüme yolunda ilerliyoruz. En acı şey de bunun farkında olmayarak sürecin çığ misali devam etmesi. Kelam ki insanı hayvandan ayıran insan olmanın gereği olarak kuşanılması ve zenginleşilmesi gereken engin bir saha. Tekâmül güzergâhında her gün nüfuz edilmesi gereken bir sahada kelime ve cümlelerin yerine “emoji” adı verilen sembol ve suretlerin kullanılması çok acı. Hız çağı denilen insanı kendinden geçirici ve başkalaştırıcı bu zamanda az suretle çok mânâ ifade edileceği ve zamandan kazanılacağı yanlış fikrini aşılayan bu ağ, maalesef kelamla diğer varlıklardan üstün olan insanın bu hususiyetini körleştirmektedir. Kimi zaman kazandık denilen şeylerin sarhoşuyla kaybettiğimiz şeylerin ayırdına varamıyoruz. Şu anda bütün diller, internetle ortaya çıkan kullanım biçimlerinin etkisi altındadır. Maalesef Türkçemiz de bu süreçten fazlasıyla nasibini almaktadır. Her geçen gün kullanıcı sayısı artan sosyal medya aracılığıyla dilimize yeni ifadeler, anlatım kalıpları, semboller ve kullanım pratikleri girmektedir. Türkçe harflerin kullanımında başlayan özensizlik, kısaltmalı ve yanlış yazımlar, kelimelerin gerçek yapısını değiştirmekte ve özünün kaybolmasına neden olmaktadır. Bunun en riskli yönü sosyal medyada bu özensiz dil kullanımını fertlerin günlük konuşma ve edebî yazı dilinde de aynı şekilde kullanmayı sürdürmeleridir. Böylece dilin itinasız kullanımının yaygınlaşması dilimizin yozlaşmasındaki önemli etkenlerden biri ve dilimizin dijital ortamlardan etkilenmesinin en somut görüntüsüdür. Emojilerin yaygın kullanımını müsbet bir gelişim olarak sunan uzman bozuntuları, yerel ve milli dillerin tehdit altına alındığını görememekte veya görseler de umursamamakta... Emojilerin yerel ve milli dillerin ölüm fermanı demek olduğunu algılayamamaktadırlar. Günümüzde birçok alanda insanlara kuralsız hayat yahut “kendi kuralını kendin yarat” tarzında bir yaşam biçimi empoze edilmektedir. Bu kuralsızlık özellikle gençlerin düşünce ve iletişim diline de yansıyor ve deyim yerindeyse dilde bir tür anarşizmin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Hızlı ve kolay tüketilebilen ürünlerin olduğu bu mecralarda kimsenin kurallı bir dile ihtiyacı yok. Ve kimse bu durumdan rahatsız olmamakta, aksine eskiden bilinçsizce yanlış yazılan kelimeler, ifadeler, artık “popüler kültürün” etkisiyle bilinçli bir şekilde yanlış yazılmakta. Yeni neslin bu tavrının sebebi zamanı daha hızlı kullanma ve özellikle de kendilerini kanıtlama ihtiyacından ileri geliyor. Burada bir özenti de var tabii, kendine özgü bir tarz oluşturma çabası da. “Daha az harf ve emojiyle daha çok iletişim” anlayışı taşıyan bir kuşak var karşımızda. Maalesef eskiden olduğu gibi ediplerin, düşünce insanlarının dile kazandırdıkları, anlam içeriği zengin yeni kelime ve terimleri değil, programcı ve yazılımcıların, sosyal medya fenomenlerinin devreye soktuğu, edebî zenginlikten ve mânâ derinliğinden mahrum, ne olduğu çoğu zaman belli olmayan kelimeler ve işaretler üzerinden iletişim sağlanmakta ve bu durum giderek yaygınlaşmaktadır. Peki, ne yapılmalı? Edebiyatı diğer güzel sanat dallarından ayıran en büyük özellik, asıl malzemesinin dil olmasıdır. Lisan, yazara bir vasıta olarak hizmet ederken, yazar da anlatım teknikleri ve güzel üslubuyla dilin gelişmesine katkıda bulunmalıdır. Özellikle dilin üzerinde bu kadar baskının olduğu karmaşık süreçte, yazarlar bütün menfiliklere rağmen dili korumaya ve güzel bir dille yazılmış eserler ortaya koymaya özen göstermeli. Aynı zamanda dilin kurallarını, inceliklerini ve önemini yeterince bilen fertler, toplumda dil bilincinin gelişmesine destek olmalı. Türkçe’nin bütün ortamlarda korunmasına, doğru kullanılmasına ve öğretimine azami derecede hassasiyet gösterilmeli. İlkokul seviyesinden başlayarak internette nasıl bir dil kullanılması gerektiği ve yanlış kullanılması sonucunda nelere yol açılabileceği bilinci yeni yetişen nesillerde pekiştirilmeli. Unutmayalım dil hayata bakışımızı, dünyayla, kâinatla alakalı şemalarımızı şekillendiren en önemli unsurdur. Dilde yozlaşma, dilin yapı ve işleyişinde var olan eser verici ve kendini zenginleştirici özelliklerini yitirme doğrudan insan denen en şerefli varlığı imha hedefine erişir. Dili yozlaşan, fakirleşen toplumlar düşünme melekelerini kaybederek insan ruhunu ortaya serici eserlerden mahrum olurlar. Dili yozlaşan toplumlarda nesiller arası bağlar kopar, toplum parçalanarak yalnızlık ve ümitsizliğe saplanan bir fertler demeti ortaya çıkar. Ve her şeyden önemlisi, hem din, hem dilde ortaya çıkan bu anarşizmin önüne geçmek maksadıyla müdahalede bulunmak sorumluluğu, İbda’nın nizam fikri ve müdahalecilik prensibi çerçevesinde ve yanlışların doğruya tahvili adına, hem bizim hem de ülkeyi yönetenlerindir. Baran Dergisi 634. Sayı

Borç ve Faiz İlişkisi

Türkiye ekonomisi borç ve faiz sarmalından bir türlü kurtulamıyor. Bu durumdan herkes şikâyetçi, ancak bu çark yine de dönmeye devam ediyor. Meselenin köküne inilirse bir iktisadî devrimin gerektiği ve bunun da iç ve dış siyasette güçlü olmayı ilzam ettiği görülür. Aksi hâlde başta muhafazakâr hükümet olsun veya olmasın borç-faiz ilişkisi aynı şekilde sürüp gider. Biz de ders çıkarmayan-ibret almayanlar olarak şikâyete ve söylenmeye devam eder dururuz. Önce şunu ifade edelim ki makro (devlet) düzeyinde veya mikro (hâne) düzeyinde dahî iktisadın tek kuralı vardır. Bir defter sayfasına artı ve eksi değerleri yazarsın, artıda isen iyi, ekside isen kötüsün demektir. Şimdi defterimize bakalım: İç ve dış borçlarımız ne kadar? Katma değerli üretimimiz, ileri teknolojimiz, eğitimli insan gücümüz, doğal kaynaklarımız vs. ne kadar? Artı ile eksi arasındaki fark ise ülkemizin tablosudur.  Faizi de artıran ve ona bizi mahkûm eden borçlarımızı düşünmeli ve artı değer (katma değer) üretmeliyiz. Faiz en büyük beladır, buna şüphe yok. Faizin yol açtığı iktisadî haksızlık bir yana içtimaî bir yıkımdır, sosyal dokuyu bozar, insanları vahşileştirir. Ancak biz faiz belasından şikâyetçi olurken şu iki husus gözden kaçmaktadır. Birincisi, ahlâkî unsur olup kapitalist olmak için topluca uğraşacağımıza, insanî ve İslâmî bir düzen kurmalıyız. İkincisi ise, faizden kurtulmak istiyorsak ihracat ve ithalat dengesini sağlamalıyız, üretim yapmalıyız. Üretimimizi tüketimimizin önüne geçirmez ve teknolojik alt yapımızı kurmaz isek dışa bağımlılıktan kurtulamayız. Bu ise borca mahkûm olmak, borç ise faize kurban gitmek demek. Bu iki sarmal (borç-faiz) birbirini destekleyerek ilerler. Neticeden (borçlar) sebebe (faiz ve dışa bağımlılık) gitmek istiyoruz. Borçları iki başlık altında toplayabiliriz: 1) Kamu açıkları, 2) Dış ticaret açıkları (ihracat ve ithalat farkı). İthal ettiğimiz ürünlerin çoğu yüksek katma değerli ürünler. İhraç ettiğimiz ürünler ise daha ucuz. Türkiye’nin 2018 senesinde ihracatı 166 milyar dolar, Güney Kore’nin 596 milyar dolar, Singapur’un ise 320 milyar dolar. İki küçük ülke kadar ihracatımız yok. Eskiden daha kötü idi, millî duruşla beraber bir düzelme var ama sorunun temeline inilemiyor. Sorun sadece iktisadî değil. Siyasî, kültürel ve ideolojik yönler ihmal ediliyor.  Kamu harcamaları içinde zarurî ve faydalı olanlar var muhakkak. Ancak açık verdiği malûm. İç ve dış borçların günü gelince borçları ödemek için para bulmak gerekiyor. Bu ise faizle borç almak demek. Demek ki bu borç batağında iken faizden şikâyet etmenin fazla bir anlamı yok. Ayrıca bir de faiz farkından borç biniyor. Meşhur sözü hatırlatmakta fayda var; ayağını yorganına göre uzat! Öyle miyiz, tabiî ki öyle değiliz, ne devlet ayağını yorganına göre uzatıyor, ne vatandaş. O zaman başımızı kaldırıp soralım, neden bu kadar borçlanıyoruz, en başta nelerde açık veriyoruz? Cevap olarak şunu söyleyelim. 1) Enerji açığı, 2) Teknoloji açığı. Bu iki kalemde düzelme olmazsa belimizi doğrultamayız. Çünkü bütçenin çoğunu bu kalemler yiyor. Bunu fark eden Tayyip Erdoğan nükleer enerji dahil bazı hamleler yapmış ve dönemin Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ı bu alanda görevlendirmişti. İyi adımların yanındayız ve muhalefet olsun diye muhalefet yapmaya karşıyız. Hele hele toptancı tavırlar ve çözüm sunmayan şikâyetlerde bulunmayı istemiyoruz. BD-İBDA dünya görüşü alternatif bir dünya görüşü olup modernist-kapitalist sisteme bağlı ve karma ekonominin karmakarışık tonlarında gezinen mevcut sisteme toptan karşıdır. Sisteme toptan karşıyız ancak eleştirilerimizde toptancılık yapmıyoruz, müşahhas çözüm tekliflerimizi sunuyoruz. Bu ise ideolojimizin bize verdiği bir tavır ve diyalektiktir. Kimden gelirse gelsin iyi-doğru-güzel adımları da destekliyoruz. “En küçük çaplarda bile doğru politika” ilkemiz bunu gerektirir. Stratejik alanlarda teknolojik dışa bağımlılıktan kurtulmalıyız. Bu mesele hem üretim için, hem de rekabet için mühim. Aynı zamanda dış ticaret açığını önleyicidir. Bize devamlı söven bir ülkeden (Avusturya) gidip sanayiin alt yapısını alıyoruz. Her şeyde millî bir duruşumuz olmalı, ahlâka bağlı alt şube olan iktisadî alan buna göre düzenlenmelidir. Döviz rezervimiz var ama döviz manipülasyonuna dayanamıyoruz. Bu mesele uluslararası ticareti kontrol eden ABD’nin soygunculuğuna (dolar kalpazanlığına) dayanıyor. Ancak naif bir ekonomimiz var. Yapısal sorunlarımız duruyor. En başta üretim, teknoloji ve enerji açığı mevzuları geliyor. Bütün bunlara göre bir strateji belirlenip ona göre adım adım gidilmeli. Bu hususta gerekirse millî bir seferberlik hâline girmek lazım, tabii buna milleti inandırmak şartıyla. Seçimli bir sistemde ise buna iktidarlar cesaret edemez. Maalesef günü kurtarmak ve borçları borçla çevirmek siyaseti kolay geliyor ve tercih ediliyor. Kanaatimce Tayyip Erdoğan meselenin farkında. Zaten farkında olmaması mümkün değil. Çünkü iktisadî zaaflar ona siyasî darbe olarak dönüyor. Ekonomik zaaflar içeride sorun olduğu gibi, dış politikada da ABD ve Batı tarafından baskı aracı olarak kullanılıyor. Ancak Tayyip Erdoğan’ın topyekûn seferberlik (millî kalkınma hamlesi) yapacak ne çevresi var, ne kamuoyu buna müsait. Burada sadece, menfaatini düşünen insan değil, milletini düşünen insan faktörü gündeme geliyor. Bu mevzuya ise başta Ak Parti kadroları kulağı üstüne yatıyor. Teknolojide bu kadar dışa bağımlılık bize dışarıdan bir fatura olarak gelmektedir. Zaten borç ve faiz sarmalı içinde takılıp kalmamız bize dışarıdan siyasî, ahlâkî, içtimaî baskı yapılmasının sebebi oluyor. Hem dış baskılardan şikâyet ediyoruz, hem de çoluk çocuğa varıncaya kadar hepimizin elinde Iphone telefon var. Halbuki “değirmenin suyu nereden geliyor?” diye sormalıyız. Almanya seyahatimde otoyolda bir köprünün altında arabaların dizildiğini görmüş orada mukim arkadaşıma sormuştum, “bunlar ne?” diye. Benzin tasarrufu olması için civar köylerden gelenler burada arabalarını park edip tek araba ile şehre iniyorlarmış. Bunu destekleyen şahid olduğum başka bir husus: Lüks otomobil üreticisi olan Almanya sokaklarında orta seviyeli araba modellerini sıkça görünce biraz şaşırmıştım. Lüks modelleri dışarı satıyorlar, kendileri halk tipi binekleri tercih ediyorlar. Ülkemizde 15-20 tane ithal lüks otomobil markası sayabiliriz ancak bir tane yerli otomobil yok. Halbuki o kadar zengin bir ülke değiliz. Nerede tasarruf, nerede üretim? Klasik bir söylem olacak ama Almanya ve Japonya’nın ekonomik gelişmesine bakmak lâzım. Ancak bunun sebeplerine inmek gerekiyor. Halbuki her ikisinin de enerjisi yok, petrol ve doğalgazları yok. Tıpkı bizim gibi. Ancak yüksek teknolojileri var. Aslında teknoloji diye mevzuyu genellemeye getirmek istemiyorum ve şu noktaya dikkat çekmek istiyorum. Almanya ve Japonya’yı teknolojide dev yapan, İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmalarına karşı bir irade göstermeleridir. Bu ise Necip Fazıl’ın şu tesbitine tekrar kulak vermemizi icap ettirir: “Bir toplum kendi ideolojisini üretebildiği ölçüde kendi teknolojisini üretebilir.”  Dönüp dolaşıp fikir, sistem, rejim ve ideoloji meselelerine geliyoruz. Aslında ideoloji ve sistem gayet ekonomik bir getiriye yol açar. Zaten bizdeki “borç-faiz” sarmalına sebep olan ve sürdürmeye zorlayan da bataklık manzarası arz eden liberal-kapitalist sistemdir. Bu hesaplaşmayı yapacak gerçek aydınlardır. Buna siyasî elitler de iştirak etmelidir. Elbette ki sömürgeci sömürgeciliğini yapacak, onu biliyoruz. Ancak nefret etmemize rağmen içerisinde bulunduğumuz karma ve kırma liberal-kapitalist sistemi savunanları eleştiriyoruz. 16 senedir iktidarda muhafazakâr bir hükümet olmasına rağmen gelir dağılımındaki uçurum hâlâ mevcudiyetini koruyor. Rakamlara göre 2018 senesinde gelir dağılımındaki adaletsizlik arttı.  Karma kapitalist sistem uygulamaları ve kalıntılarıyla birlikte bir ideolojidir ve onunla kökten hesaplaşılmalıdır. Nasıl ki, ekonomik reçete olarak “radikal çözümlere gerek var” deniyor, aynı şekilde ideolojik (zihniyet olarak) radikal çözümlere gerek vardır diyoruz. Aksi halde borç-faiz sarmalında şikâyete devam edip dururuz, bu çark da dönüp durur. Dişliler arasında ise dünyayı kurtarmaya aday bir millet ezilip durur. Bunun ise ne tarih, ne vicdan, ne de çoluk çocuğumuz önünde hesabını veremeyiz. Üretim şartları derken sözlerimiz yanlış anlaşılmasın. Kapitalist sistemin önerdiği ve gaye gördüğü ne olursa olsun, “fazla üretim” anlayışını savunmuyoruz. Zira biz kapitalist yoldan sanayileşmeye karşı olup, kapitalist olmadan yani insanî yoldan sanayileşmeyi savunuyoruz. Sömürge kurmak veya emperyalistleşmek için üretim demiyoruz. Kendimize yetmemiz için sanayileşme diyoruz. Fazlamız olursa da Müslüman ülkelerin faydasına ve dünyada adalete katkı sunarız. Baran Dergisi 633. Sayı