Yazarlar
Tüm Yazarlar
Doğu Akdeniz ve Baş Düşman Yahudi

Biz, düne kadar kendi akıllarına dayanarak kurmuş oldukları beşerî düzenin zaaflarından şikâyet eder, rıza göstermezken, bugün insan aklına uygun olanın bile mumla arandığı bir güne çıktık. İnsanlık, bir kez daha zifirî bir karanlığa bulandı. Demeyin ki karanlık madde midir, çamur mudur ki bulaşsın? Selim aklın yerini hayvanî insiyaka bıraktığı, bâtıla olan sadakatin hak olana imanı aştığı, vicdanların kubur deliğine ifrazat olarak boşaltıldığı demlerde, insanlık hakikaten de karanlığa bulanır; üstü, başı, yüzü, gözü hep karanlık olur. Hem zaten kalbi zifirî karanlık olanın çevresi aydınlık olsa ne ki?  Dün aşıkların can sattığı pazarda, bugün beşerî keyfiyetler satılıp, hayvandan aşağı sıfatlar satın alınıyor. Düzen, hukuk, sistem ve milletlerarası hassas dengelerse, bu insan sûretli mahlûkatın, nefs emniyeti ve menfaati için ondan geri kalana tatbik edilmek üzere tasarlanmış birer dayatma şeklinde tecessüm ediyor. Yahudi Devleti, Amerika, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa ile şark ve garbı tutmuş diğer devletler, bugün bir taraftan dünyanın kendilerine ait olmayan her yerinde hak iddia eder, hükümranlık peşinde koşarken, bunun karşılığında kendi menfaatlerinin sürekliliğini sağlamaktan başka kime ne teklifleri var? Adalet, eşitlik, hürriyet, insan hakları nerede? “Alma ağacında büyümüş.” diye bir deyim kullanırdı eskiler, o misâl, hep bana, hep bana... Amerikalı aydınların dünyaya teklif ettikleri bir düzen var mı? Yok hayır, Amerikalı teknisyenlerin dünyaya teklif ettiği muhtelif mallar var sadece. Hani diyorlar ya “şeylerin interneti” diye, bu da “malların düzeni”. Hem zaten “Amerikalı aydın” diye birşey yok. O aklınıza gelenler de aydın falan değil; ya mucit, ya kâşif. Yahudi ne teklif ediyor? İman ettiği bâtıl dinin eskatolojisine göre Fırat ile Nil nehri arasında kalan toprakları, kabalistlerin yaptığı hesaba göre yakın bir vadede tamamen yok olmamak için ele geçirecek, sonra da bütün dünyayı kıyamete sürükleyecek. Makro düzeyde anarşi. Peki niçin? Düzen değişimi desen değil, zihniyet değişimi desen değil. Lânetlenmiş bir kavmin, her türlü haddin müntehasında, haşa Allah’a karşı bile kibirlenmesi için... Densizliğe bak! İngilizlerinse aklı bir karış havada. Aldıkları Brexit kararının bedelini nasıl ödeyeceklerinin hesabıyla meşguller. Tam da anladığınız gibi evvelce yapmadıkları hesabı şimdi yapıp, AB’den ayrılık kararı çıkmayacağına emin olmanın bedelini nasıl ödeyeceklerini hesablamakla meşguller. Rusya, Suriye’deki iç savaşa müdahil olurken de ifâde etmiştik; o kadar bitik bir vaziyetteydiler ki, kaale alınmak için önlerindeki son fırsat Suriye’de sahaya inmekti: İndi, masaya oturdu, şimdiyse ne yapacağını şaşırmış vaziyette öylece çevre şartlarını kolluyor. Dışarıdan bir hamle gelmezse girişeceği bir aksiyonu yok, çünkü ideali yok. Ne mevcut olanın yerine bir düzen teklifi var, ne de bir davası. Moskof bildiğimiz aynı Moskof ayısı. “Beşer aklın sekreteri” namıyla ün salmış Fransa, bugün ancak metreslik ettiği para baronlarının sekreteri. Sağdan soldan ne koparsam kârdır hesabı, AB içinde takılıp gidiyor. Ya Çin? Siz hiç bir hamalın diğer hamallardan daha fazla ve ağır yük taşıdığı ve taşıyabildiği için bey olduğu bir masal duydunuz mu? Dikkat edin, masalı bile yok! Biriktirdiği parayla da ancak dünyanın kapıcılar kralı olur.  Birinci Dünya Savaşı, aç gözlülerin paylaşımda daha fazla hisse kapma savaşıydı. Bu savaşın neticesi ideolojik bir formasyona bürünmüş İkinci Dünya Savaşı’nı doğurdu; fakat ne kazanan, ne de kaybedenler dünyayı beklediği nizâma kavuşturamadı, adaleti tesis edemedi. Ateşli silâhlar sustu; fakat bu sefer onların dışında kalan bütün enstrümanlar cebheye sürülerek, savaş, mevzilerden hayatlarımızın içine taşındı. Hayatın kendisi bir savaşa dönüştürüldü. İnsanın fıtratı itibariyle mutlaka aksiyoner bir veçhesi var; fakat bu demek değil ki birbirinin gözünü oy, komşunun ırzına, rızkına tasallut et. Bir kere ölçü kaçmaya görsün. İnsanlığı karanlığa boğan da işte bu muvazenesizliktir.  Ne doğrusu doğru, ne iyisi iyi, ne güzeli güzel bir dünyada, “sen istedikten sonra ferdî olarak da doğru, iyi ve güzel kalırsın be aslanım” tarzında yavşamalar ve bu bataklık ikliminden türeyen liberalizma, kapitalizma ve laisizma gibi anlayışlar arasında bir yerde, varoluş sancısıyla kıvranan insan! Hadiselerin Seyri Dünyanın tablosunu kabaca resmettiğimize göre şimdi gelelim hadiselerin seyrine.  Biz, Anadolu’da yaşıyoruz ve en başta buradan mes’ulüz. Dünyanın geri kalanına da tabiî olarak buradan bakıyoruz. İçeride olmak ve dışarıda oldurmak üzere planladığımız seyrimiz, varlığı bizim yokluğumuza, varlığımız ise onun yokluğuna bağlanmış lânetli bir kavim tarafından baltalanmak istenmekte. O ki, Allah ve Resulüne düşmanlıkta haddi fersah fersah aşmış, Yahudi kavmi.   Bâtılda olsa imanı istikâmetinde siyaset izleyen, daralmış vakte yetişmek için artık iyiden iyiye gözü karartmış vaziyetteki Yahudi; bâtıl taassubunun bayraktarlığını yapan bu kavim, Hristiyanlar içinden de birçoklarını “Mesih” vaadi karşılığında sancağı altına toplamış, güdüyor. Irak’ın işgâli, Arab Baharı, İran Ambargosu, Mısır askerî darbesi ve dahi Türkiye’yi hedef alan dış kaynaklı tüm saldırıların arkasında gözden kaçırılmaması gereken mihrak yine Yahudi. Amerika’sından tutun Birleşik Arab Emirlikleri’ne, İngiltere’sinden tutun Yunanistan’a ve Mısır’a dek bize husumet besleyen ne kadar devlet varsa, tamamının nefret tohumları Yahudi eliyle ekilmiş ve bugün hasat edilmektedir. Bugün dolar kuru şu oldu, bu oldu falan kısmıysa biraz evvel dediğimiz üzere cebheden çekilen ateşli silahların yerine ikâme edilmiş enstrümanlarla gerçekleştirilen saldırılardan ibaret. Bu saldırılar daha da genişleyecek ve senelerdir açığa yazılan hesabın nakden ödenmesi gereken gün gelip, silahlar çekilene ve dünyanın kanlı irinini neşterimiz marifetiyle akıtılana kadar durmayacak. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Ortadoğu’daki düğüme, Doğu Akdeniz’de keşfedilen 3,5 trilyon metreküplük doğalgaz yatakları vesilesiyle yeni bir fiyonk atılmış oldu. Her şeyin para üzerine kurgulandığı, paranın ise ederini tayin eden miyarın enerji olduğu günümüzde, bölgede keşfedilen hidrokarbon yataklarının zenginliği, açgözlü devletler ile şirketlerin bir kez daha Doğu Akdeniz ve dolayısıyla Ortadoğu iştahının kabarmasına vesile teşkil etti. Tabiî, yatakların bulunduğu sahanın tam kalbinde bulunan Kıbrıs’ın gerek münhasır ekonomik sahasında bulunan rezerv ve gerekse kendi parseli dışında kalan kaynakların nakledilmesi açısından ehemmiyeti, adanın stratejik önemini kat be kat arttırmış oldu. Türkiye açısından ise meselenin birçok veçhesi bulunuyor.  Bir kere hepsinden önemlisi, Türkiye’nin şuna karar vermesi gerek: Biz, global sistemi işleten çarklardan biri mi olacağız, yönlendiricisi mi olacağız yoksa bu sistemin çarklarına taş koyan mı? Doğu Akdeniz’de bulunan rezervin ekonomik bir değer arz etmesi Avrupa’ya ulaştırılması şartına bağlı. Eğer ki Avrupa’ya ulaştırılabilirse, ekonomik bir değer olmaktan öte Rusya’nın Avrupa siyaseti üzerindeki tesirini dahi baltalayabilecek bir mahiyet arz ediyor olması hasebiyle aslında dünyadaki dengeleri oynatmaya muktedir siyasî bir değer ihtiva ediyor. Tüm bunların mümkün olması ise Türkiye’nin İsrail ile anlaşıp, çıkarılan gazın Avrupa’ya düşük bir maliyetle nakledilmesine bağlı. Çünkü gazın Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya aktarılmasının yatırım maliyeti elde edilecek kazanca mukayese edildiğinde makul değil. Dolayısıyla belki de ilk defa Türkiye, bu imkân sayesinde dünya siyaseti üzerinde belirleyici bir konuma yükselmiş bulunuyor. Evet, Türkiye bu sistemin bir parçası mı, vanayı elinde tutan mı, yoksa taş koyan mı olacak? Bugün Brunson, kur falan bir yana Türkiye’nin birinci öncelikli cevabını vermesi gereken soru bize kalırsa budur.  Akdeniz, Karadeniz gibi kıyısı olan ülkelerin münhasır ekonomik alanların anlaşmayla belirlendiği bir saha değil, dolayısıyla alan hâkimiyeti adam adama savunma şeklinde gerçekleşiyor. Gücü yeten, gücü yettiği yere, elindeki çeşitli milletlerarası genel kabul gördüğü iddia edilen evraklara dayanarak sonda vurmaktan çekinmiyor. Türkiye’nin birinci önceliği de kendisinin ve Kıbrıs’ın münhasır ekonomik alanındaki menfaatlerini korumak şeklinde beliriyor. İtalyan enerji şirketi ENİ’ye ait sondaj gemilerinin Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellenmesi gibi gerekirse Doğu Akdeniz’de karakollar meydana getirip adam adama savunma dâhil her türlü yola başvurmak Türkiye’nin tabiî hakkı.  Doğu Akdeniz’de bulunan gazın stratejik önemini kat be kat arttırdığı Kıbrıs ise yine Türkiye’nin bir diğer öncelikli meselesi. Şimdiye kadar kadar Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğe mahkûm edilmiş olması bu son gelişmeyle beraber Türkiye’nin menfaatine oldu, çünkü bu sayede Güney Rum Kesiminin münhasır ekonomik sahasında kalan rezervler üzerinde de Kıbrıslı Türklerin hakkı olduğu iddia edilebiliyor. Bunun yanı sıra adanın güneyinde olduğu gibi kuzeyinde de yine aynı İsrail’in nüfuzunu arttırmak adına ciddi mesai ve para harcadığı da bir gerçek. Bu girişimlerin boşa çıkarılması ve Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanların kendi insanına yabancılaştırılması sürecine bir dur denmesi de diğer bir mesele... Bizi bir arada tutan temel faktör olan maya bozulacak olursa, ondan sonra ekonomik ve siyasî hamlelerle aynı birlikteliği tesis etmenin mümkün olmayacağı unutulmamalı. Bunun için gerekirse yeni bir iskân politikası bile izlenmeli.   Kıbrıs arazileri toplamının üçte ikisinin Osmanlı Vakıflarının malı olduğunun artık daha üst perdeden dile getirilmesi, milletlerarası hukukun sonuna kadar zorlanması şart. Türkiye’deki azınlıkların vakıf mallarını iade ettiğimiz gibi kendi vakıf mallarımızın da artık peşinde düşmemiz gerekiyor. Kör Yahudi Hahamlar arasındaki elit bir kesimin yaptığı vakit hesabını, bâtıl dinleri icabı, Zat’a dalalet eden Dehr isminin sırrına tercih eden Yahudi, yolunu şaşırmış vaziyette. Filistin’e yerleşmek, orayı ele geçirmek, Müslümanları Filistin’den sürmek ve saire hepsi tam da Yahudi tabiatına mutabık müşahhas hedeflerdi. Peki, ya şimdi? Bir çok filmde konu edilmiş vakıadır; doktor yanlış teşhis koyar ve bir de küstahça koyduğu hatalı teşhise göre hastaya ömür biçer. Bunun üzerine öleceğine inanan hasta da hesabsız kitabsız işlere girişmeye başlar... Sonunda doktorun verdiği müddet dolar ve hasta ölmeyip doktorun yanıldığını anladığında, aklı başına gelir. Bu süreçte yapıp ettiklerinin dehşetini ancak o zaman idrak eder ve kendinden bile korkmaya başlar. Yahudi’ninki de o hesab; hahamların gaybı Allah’tan başka kendilerinin de bilebileceğine olan sapkın itikadının, Yahudileri kısa vadeli zaferler ile uzun vadeli çok büyük hezimetler peşine koşturduğunun farkında değiller. Gözlerine bağladıkları bâtıl taassub bağı, yakında boyunlarına da dolanacak. Onların bâtıl sancağı altında toplanmış Hristiyanlar da şuursuz bir şekilde onlarla beraber aynı akıbete koştuklarının farkında değiller. Bahsimizi müşahhas plana taşıyacak olursak... Arab Baharı, bütün İslâm ülkelerini yıkıp, bölgede Yahudî hâkimiyetine rıza gösterecek yeni rejimler tertib edilmesi için planlandı ve icra edildi. Domino taşı gibi köksüz, temelsiz ülkeleri birbirinin üzerine yıktılar. Anadolu ise bin yıllık köklerine döndü ve öylesine sıkı sarıldı ki, onu devirmekte bir türlü muvaffak olamadılar. İşte, hesabın tersine döndüğü nokta burası. Bütün hesap İslâm âlemini yok etmek üzere kurgulanmışken, deviremedikleri Türkiye bir an da İslâm âleminin mihrakı hâline geliverdi. Hedeflediklerinin tam tersi bir amaca hizmet etmiş oldular. Zaten işler bu başarısızlıktan sonra sarpa sardı. 15 Temmuz’a kadar kafasını dışarı çıkartmadan, soluksuz bir şekilde kurguladığı Arab Baharı’nı seyreder görünen İsrail’i, ondan sonra birden bire bölgenin her yerinde görmeye başladık. Suriye’ye hava saldırıları, Filistin ve Gazze’ye yeniden yüklenmeler, Mısır’la Filistinlileri Sina çölüne sürmek üzere çeşitli ittifaklar, Suudla işbirlikleri, Kudüs’ü Amerika’daki Evangelikler marifetiyle başkent ilân etmeler, Rusya ile Suriye pazarlıkları ve en nihayetinde bizim direkt olarak bekamıza el uzattıkları Kıbrıs meselesi. Görüldüğü üzere 15 Temmuz’da yalnız Anadolu’da değil, dünyada da cin şişeden çıkmış, Devlet Bahçeli’nin deyişiyle zemberek boşalmıştır. İsrail, Türkiye’den istediğini kolaylıkla alamayacağını anladığından beri elindeki bütün imkânları seferber etmiştir. Yeni Devrin Eşiği Ferd, cemiyet ve devletlerin sosyal statüsünü belirleyici olan paranın artık el değiştirmez şekilde belli odakların elinde toplanmış olması, bundan doğan adaletsizlik ve sebeb olduğu buhran ile beraber İsrail’in Hristiyan’ları da peşinden sürüklediği bâtıl taassubu, dünyanın artık değişmek zorunda bir yer olduğunu bangır bangır bağırıyor. Bugün dünya yeni bir devrin eşiğine gelmiştir. İsrail’in hayâllerinin toslayacağı tek hakikat ise Türkiye’dir. Afrin harekâtı esnasında da teklif ettiğimiz üzere Türkiye’nin Fırat’ın doğusu boyunca ilerleyip, önce Deyr-ez Zor’a ve oradan da Suriye’nin güneyinden bir hat izleyip Golan Tepelerine kadar girmesi ve İsrail ile bir ân evvel sınır komşusu olması son derece hayatidir. Bizim varlığımız Yahudi Devleti’nin yokluğuna, Yahudi Devleti’nin varlığı ise bizim yokluğumuz şartına bağlanmıştır. Artık bunun cemiyetimizde olduğu kadar devletimiz açısından da şuurlaştırılması gerekmektedir. Amerika’dan tutun da Avrupa’ya kadar ne kadar unsur varsa, hepsinin birden Türkiye’ye karşı hâmleleri Yahudi menşeilidir ve 15 Temmuz’da yarım kalan işi tamamlamaya matuftur. İran ambargosunun aynı şekilde İsrail’in elini güçlendirmekten başka bir amaca hizmet etmediği gözardı edilmemelidir. Teşhis doğru konulmalı ki, doğru hareket edilebilsin.  Hicrî 1400 senesinde beklenen devir değişiminin, 40 yıllık gerginlikle, tıpkı okun yaydan boşalması gibi süratli ve güçlü bir değişim ve dönüşüm sürecine vesile teşkil etmesini bekliyoruz. Hem de Yahudi gibi bâtıl değil, Hakk tarafında. Yani süflî hayallerin tosladıktan sonra tuz buz olacağı ulvî hakikat kutbunda.  *** Yeni dünya düzeni mutlaka buradan başlayacak ve bir gün, doğum günümüz edasıyla Yahudi’nin yedi kollu şamdanındaki mumlara mutlaka üfleyeceğiz. Baran Dergisi 604. Sayı

Cumhuriyetin İlk Anayasası

1924 Anayasası 6 bölümden oluşmaktadır ve 105 madde vardır. Anayasanın ismi de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur. Anayasanın üstünlüğü ilkesi 103. Maddede açıkça ilan edilmiş; fakat kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleyebilecek bir kurum olmadığı için bu kural boşlukta kalmıştır. Zaten daha sonra Anayasaya aykırı kanunlar da çıkarılacaktır.  1924 Anayasası katı bir anayasadır. Anayasa değişikliği teklifi meclis üye tam sayısının en az üçte ikisi tarafından kabul edilmelidir, diyor. Fakat anayasanın sertliği gerçek bir müeyyideye kavuşmadığı için, adi kanunlarla anayasaya aykırı hükümleri kabul etmek, yani dolaylı yoldan anayasayı değiştirmek mümkün olmuştur.(1) 11 Ağustos 1923’de II. Meclis oluşur. Kurucu meclis değildir, çünkü anayasa hazırlamak için oluşmamıştır.(2) Kanun-i Esasi Komisyonu bir anayasa hazırlıyor, Mart 1924’de Meclis bir karar alıyor. Salt çoğunluğunun üçte ikisi ile anayasa değiştirilebilir, diye. Ve 20 Nisan 1924’de yeni anayasa kabul ediliyor. Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki I. Maddenin değiştirilmesi teklif dahi edilemez.  Hürriyetler geniş ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş fakat güvencesi belirtilmemiş, böylece meclis hürriyetleri dilediği gibi sınırlayacak kanunlar çıkarabilmiştir. 1924 Anayasası kuvvetler birliğini benimser. Yasama, yürütme ve yargı mecliste toplanmıştır. Yasaların yorumlanmasını bile meclise bırakır, yargının içtihadi yetkisini kısar. Yürütme ise meclis adına iş görmektedir.    Kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler birliği mevzuunu uzun uzadıya tartışan Ergün Özbudun, 1924 Anayasası 5. Maddesinin, “teşrî salahiyeti ve icra kudreti Büyük Millet Meclisi tecelli ve temerküz eder” ifade ile kuvvetler birliğine yanaşsa bile Anayasa’nın meclise yürütmeyi bizzat kullanma gücünü vermediğini, yürütmenin bu yetkisini bizzat kullandığını vurgulayarak, aslında fonksiyonlar (kuvvetler) ayrılığının gerçekleştiğini, söyler. 1924 Anayasası, Milli Mücadele geleneği etkisiyle kuvvetler birliği ilkesine duygusal bağlılığına rağmen, yargı fonksiyonunu Türkiye Büyük Millet Meclisi teorik olarak dahi vermemiştir, diyerek yukarıdaki görüşüne ilave eder.(3) Özbudun, hükümet sistemi sorunu ile devletin hukuki fonksiyonlarının ayrımının farklı konular olduğunu da aynı bahiste zikreder. Meclis hükümeti ile kuvvetler birliğinin, parlamenter rejimlerle kuvvetler ayrılığının zorunlu olarak özdeşleşmediğini vurgular.(4) Mustafa Erdoğan ise 1924 Anayasasının kuvvetler birliği esası üzerine bina edildiğini söyler.(5) 1924 Anayasası, meclis hükümeti ile parlamenter sistem arasında karma bir sistem ifade eder. Yasama yetkisini TBMM kullanır. Meclis, hükümeti her vakit denetleyebilir ve düşürebilir. Buna karşılık hükümetin meclisi feshetme yetkisi yoktur. Bu açıdan meclis hükümet sistemine benzer. Fakat yürütme yetkisini meclisin seçeceği Cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bakanlar kurulu eliyle yürütür. Yürütmede ikili yapı vardır: Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu. Bu açıdan ise parlamenter sisteme benzer. 1921 Anayasasının taşra teşkilatlarında adem-i merkeziyetçiliğine karşı, 1924 Anayasasında merkeziyetçilik ağırlıktadır. 1921’deki Anayasadan farklı olarak vilayet ve nahiye şuralarına yer verilmemiştir. Seçim sistemini belirleme işini kanuna bırakmıştır. Basit çoğunluk sistemi ve iki dereceli seçim sistemi kabul edildi. 1924 Anayasasında seçimler dört yıla çıkarıldı. Mevcut mebuslar iki yıllığına meclise gelmiş olmalarına rağmen kendilerine haksız bir kayırma yaparak dört yıllık yasama döneminden yararlandılar. Seçimlere ve seçmenlere saygısızlık edilmiştir.  1924 Anayasası klasik anayasa sistematiğine uygun olarak hazırlanmıştır. Yine daha önceki anayasalar gibi dışarıdan yararlanılmış, 1875 Fransa Anayasal kanunları ile Lehistan (Polonya) 1921 Anayasası esas alınmıştır.   Meclis, bütün tekliflere rağmen cumhurbaşkanının meclisi fesh yetkisini ve diğer yetki genişlemelerini kabul etmez. Cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılmasını istemeyen meclisin bu tavrını Bülent Tanör, “Millet egemenliği ve onun biricik temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi üstünlüğü”(6) olarak görür. Mebusların atama usulü seçilmeleri bir yana, meclisin bu tavrının kendi nefsini korumaya yönelik olduğunu Mete Tunçay vb. birçok yazar belirtir. Bülent Tanör, yargının bağımsızlığı ve güvencesi hususundaki eksiklikleri olağanüstü mahkemelerin varlığını da eleştirel manada işaretledikten sonra şu gerekçeyle savunur: “Gerek anayasa yargısının kabul edilmeyişi, gerek idare mahkemesine yargı başlığı altında değil de yürütme görevi başlığı altında yer verilmesi, gerekse olağan üstü mahkemelere açık kapı bırakılması, yeni rejimin ideolojik ve politik amaçlarıyla yakından ilgili hususlardır. M. Kemal, Cumhurbaşkanı sıfatıyla 1 Mart 1924 tarihinden itibaren yargıyı tutuculuğa karşı ve reformların destekçisi bir güç olarak görmeyi istediğini açıklamaya başlamıştı. Yargı, yeni rejimin ve inkılapların bekçisi olmalıydı. İnkılapçı rejimin, yasama ve yürütme işlem ve eylemleri üzerinde etkili bir yargı denetimini istemediği açıkça görülmektedir.”(7) Biz burada şunu söylemek istiyoruz ki hukuk devletinde yargı, rejim ve inkılapların değil hukuk ve adaletin bekçisidir.  Değerlendirme bölümünde ise Bülent Tanör, “1924 Anayasası ile ilgili tartışma ve değerlendirmeler anayasa boyutlarına hapsedilemez. 1924 Anayasası dönemi, bir anayasa konusu olmanın ötesinde anlamlar taşır. Özellikle tek parti rejimi ve devrimler, bu dönemle ilgili değer yargılarında önemli yer tutar” der. “Ara dönem” gerekçesi ile zorla uluslaşma, laikleşme ve demokratikleşme olacağını savunur.(8) 1924 Anayasası hakimlerin bağımsızlığı ilkesini tanımıştır. Ama bunu sağlamak için bir güvence vermemiştir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu benzeri bir bağımsız kurul da yoktur.  1924 Anayasası olağanüstü mahkeme kurulmasını yasaklamamıştır. Halbuki 1876 Kanun-u Esasi’de böyle madde vardı. “Kanuni Hâkim ilkesi” yani “tabiî hakim ilkesi” İstiklal Mahkemeleri uygulaması ile ihlal edilmiştir. Zira İstiklal Mahkemeleri olaydan sonra TBMM kararı ile kuruluyor ve hakimleri ise TBMM tarafından kendi üyeleri arasından seçiliyordu.(9) İstiklal Mahkemelerinin gezici mahkemeler olarak inkılaplara en ufak bir karşı çıkışı şiddetle cezalandırdığı ve bir çok mazlumun canını aldıkları malumdur.  Temel hak ve özgürlüklerde Fransız devrimi tabiî hakları emsal alınmış ve Anayasada aynen zikredilmiştir. Ama tanıdığı bu haklar için hiçbir yargı güvencesi getirmemiştir.  1924 Anayasası çoğunlukçu bir anayasadır, çoğulcu değildir. Çoğunluğun yönetim hakkı mutlaktır.  Önemli anayasa değişikliklerini belirtelim: 1928 yılında, “devletin dini, din-i İslâmdır” ibaresi çıkarılır. Laikliğe geçilmiş olur. Aynı zamanda TBMM’nin “ahkâm-ı şeriyenin tenfizi” görevini de kaldırmıştır. Ant içmede vallahi yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesini getirmiştir. Şeriye ve Evkaf Vekaletleri kaldırılarak hukuk ve eğitimde laikliğe geçilmiştir. Yürürlükteki (1924) Anayasaya aykırı olmasına rağmen tarikat ve tekkeler yasaklanmıştır. 1924 Anayasasının 75. Maddesi şöyle idi: “Hiçbir kimse mensub olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi içtihadından dolayı muaheze edilemez. Asayiş, âdabı muaşeret-i umumiye ve kavanine mugayir olmamak üzere her türlü âyinler serbesttir”. Bu maddeden “tarikat” kelimesinin çıkarılması, 1937’de laiklik ilkesini getiren anayasa değişikliği ile olmuştur. Anayasaya göre hiç kimse içtihadından muaheze edilemez denmesine rağmen bunun aksi uygulandığı gibi 1937 yılına kadar da tarikat mevzuunda anayasaya aykırılık sürdürülmüştür. Her türlü inanca serbestlikten bahsederken çifte standartla tarikat inancı yasaklanmıştır…  1935 yılında bir yasa ile tatil günü cumadan pazara alınmıştır.  Yine İslâm geleneklerinden ayrılma mânâsına gelen yasalarla 1926’dan itibaren miladî takvim ve alafranga saat kabul edilmiş, rakamlar da değiştirilmiştir. 1928 tarihli Latin alfabesine geçiş ise kültürel tercih olarak önemli bir karardır. Millet, bütün bir kültür mirasına birden yabancılaştırılmıştır.  1932’de ezanın aslî şekli olan Arapça yerine Türkçe okunması zorunluluğu getirilmiştir. Şapka inkılabının 1925’de olduğunu da hatırlatalım.    1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı getirilir. 1937 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin “6 umde”si anayasaya ilave olur. Bunlar: Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık. Anayasaya Laiklik kelimesi yazılmış olur.   Dipnotlar 1-Ergün Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 2003, s. 33.  2-Mustafa Erdoğan, Anayasa Hukuku, Orion Yayınları, Ankara, 2011, s. 154. 3-Ergün Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 2003, s. 176-178. 4-Özbudun, a.g.e., s. 176. 5-Erdoğan, a.g.e., s. 155. 6-Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 302. 7-Tanör, a.g.e., s. 307-308. 8-Tanör, a.g.e., s. 324-326. 9-Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınları, Bursa, 2008, s.36. Baran Dergisi 604. Sayı

Fıkıh ve Fikir -II-

Fıkıh ve fikir münasebetini ele aldığım bu makalenin bir önceki kısmında fıkhın “incelikleri kavrayacak derin anlayış/fikir” anlamına da geldiğini, o minvalden bakıldığında İslâm’a nisbet içindeki, onun itikadî ve amelî sınırlarına bağlı fikrin de fıkhın hasrı içinde kaldığını ifade etmiştim. Başka bir ifadeyle, yeryüzünde yaşanmış ve yaşanacak hiçbir hadise İslâm’ın kapsamı dışına çıkamayacağından, İslâm’ın o mesele hakkında mutlaka bir miyarı olduğundan/olması gerektiğinden, doğrudan pratiğe dair amelî plandaki işlerin de İslâm fıkhının kapsamı içinde bulunması, -İbda Mimarı’nın umumiyetle kullandığı kelimeyi kullanacak olursak- mukadderdir. Yani BD-İbda, asrımızda İslâm fıkhının aynıdır. Elbette burada hemen “bir şeyin aynı, aynı olduğu şeyden başkadır” ölçüsünü hatırlatmamız lazım. Bu ayniyet, mânâ cihetindendir, yoksa şeriatın ibadet, ukubât veya muamelata dair kurallarını değiştirme, yeniden tanzim etme biçiminde değil; Şer’î maksadı yerli yerine oturtarak, şer’î hükümleri bağlamından koparmak suretiyle tatbikine izin vermeyerek tezahür eden bir anlayıştır. Yani BD-İbda, bir içtihad yolu değil, fıkhın daha derin anlamına istinaden bir fikir yoludur.  (Fıkhın dondurulamayacak bir tekâmül seyri izlediğini ve örfün sürekli şeriatın hasrı içine girdiğini en güzel “şeari’l-İslam” bahsi üzerinden misallendirebiliriz. Bu meseleye iktisadî meseleler bağlamında değineceğiz.) Üstad Necib Fazıl’ın bu mevzuyu hâl ve fasl eden tesbitlerini, tezimi isbat sadedinde iktibas etmek istiyorum: «Bir konferansımda bana sordular: - Devrimizde içtihâd kapısı kapalı mıdır, açık mıdır? Şu cevabı verdim: - “Devrimizde ve her devirde içtihâd kapısı ardına kadar açıktır. Nebi ve Resul gelmeyeceği mutlak... Fakat müçtehid gelmeyeceğine ait hiçbir hüküm mevcud değil. Şu kadar ki, imkân âleminde serbest bırakılan bu nokta o âlemin istediği şartlar bakımından imkânsıza döndürülmüştür. Nebi ve Resul gelmesine muhal, yeni müçtehidler gelmesine de imkânsız demek doğru olur. Öyle bir “imkânsız” ki, mücerrette mümkün fakat müşahhasta kabil değil... Cins atların atladığı, meselâ 2 metre yüksekliğinde bir engel düşünün. O atlar geldi, geçti ve gitti. Nesillerse Arap atı yerine atlıkarınca derecesinde küçüldü. Atlamak serbest, ama kim atlayabilecek?.. Hoş, atlasa da öbürlerinden farklı ne görecek ve ne getirebilecek?.. Demek ki, hem gerektirdiği şartlar ve hem de esasen getirilmesi gereken şeylerin tamamlanmış olması bakımından, apaçık içtihâd kapısı yeni bir geçişe sımsıkı kapalıdır. Bu devirde ve gelecek çığırlarda yeni zaman ve mekân tecellilerine karşı ancak şeriat bütününden zerre feda etmeyen büyük mütefekkirler gelebilir ve bunlar asır yenileyicileri olmak gibi muazzam bir makama namzed olabilirler; fakat asla, müçtehid olamazlar.Düşününüz ki, bir asrın değil, on asırlık yekpâre bir zaman blokunun yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri, derecede belki bütün hak mezheb müçtehidlerinden üstün olduğu halde Hanefi mezhebindendi, bin yıllık yenileyiciliğini bu mezheb üzerine bina etmişti ve kabul ettiği temelle üzerine kurduğu bina arasında en küçük ihtilâf pürüzü yoktu.»(NFK, Doğru Yolun Sapık Kolları, sh. 100-101) Üstad’ın İslâm’a yönelik bir “fıkıh”ın nasıl olması gerektiğini gösteren İman ve İslam Atlası isimli eserinden: «Size “içtihâd kapısı açık mıdır, kapalı mı?” diye soranlar olursa, onlara deyiniz ki: “Prensip olarak kıyamete kadar açıktır; fakat yeni bir içtihad ehliyetinde ferdî bir zuhur, at yarışında atlıkarıncanın safkan Arap küheylanını geçmesi kadar ihtimal dışıdır.” Bu kayıt, sadece itikad, amel ve muamele dairesi içine mahsustur. Bunların dışında, temas ettiğimiz gibi, (estetik) ve (sosyal) planda, esasa aykırı düşmeksizin ehlince her içtihad makbuldür. Bunun da ismi içtihad değil intikal olur. Ruha intikal… İmtisal, intibak…»(Sh. 43) Bu meseleyi çok doğru bir şekilde kavrayıp aksettirdiğinden dolayı Kazım Albayrak’ın Aylık Dergisi’nin Ocak 2006 nüshasında çıkan fıkha dair yazısından şu bölümü almasam olmazdı: «“Fıkıh”, “fehm-anlayış” demek; ve bunun sistemli hali ise “İslâm’a Muhatap Anlayış”… Aslına ve özüne uygun olarak yenilenen İslâm anlayışı; Fâkih’in vazifesi bu… Bu yenileme ve özüne kavuşturma işini, “fıkh” kavramının doğru yorumlanmasında bile görebiliriz. Çünkü günümüzde “fıkh”, bir ilim dalı olan “ilm-i fıkh”a indirgenmiş ve hatta “icar, talâk, seleme… vs.” bahislerini bilmekten ibâret sayılmıştır. Hâlbuki Hicrî Birinci Asırda böyle değildi; Allah’tan daha çok korkan, imân, ahlâk ve amel esaslarını öğrenen iyi hasletliler için “âlimdirler, hâkimdirler, fâkihdirler” diye buyurmuştu Allah Resûlü…  “Fıkh”ı, “İslâm olma”, “İslâma Muhatap Anlayış”ı kuşanma mânâsına anladığımıza göre, fıkıh olmadan “ilm-i fıkh” olmaz. Yani anlayışta sapma olursa, onun ilmi de sapar; ilim sahibi Vehhabî, Şiî, Mutezilî olanları biliyoruz ve Doğru Yol anlayışını kuşanmadan ilim öğrenmeye çıkanlara da “dalâlette” diyoruz... “Ehl-i Sünnet” ve “Ehl-i Bid’at” ayırımı gibi... İslâm fıkhı, İslâma Muhatap Anlayış... İslâma Muhatap Anlayışı yenileyenler ise, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu; biri “nasıl”ı, diğeri “niçin”i çerçevelemiş... Bir aynıyetin birbirine denk iki kanadı, BD-İBDA İslâma muhatap anlayışı... Zaten “fıkıh”ın “bir şeyin hakikatine nüfuz etme” ve “kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâya vakıf olma” anlamı var... Selâmet, yani “felâh-kurtuluş”, İslâm’da... Felâh, “dindeki gizliliklerin açık edilmesi” demek. Fıkh’ın mânâsı ile felâh’ın mânâsı örtüşüyor; İslâm olmak için “İslâm fıkhı” şart görünüyor... Zaten Allah “Kulumu eşya ve hâdiseleri teshir etmesi için yarattım.” diye bizzat buyurmuştur. İslâm’ı İslâm’ın istediği şekilde anlamak için, “Tevil ve Tâbir” ölçülerimiz gerek!.. Herkesin hakikati kendine, hakikatin hakikati nerde?.. “İslâm hukuku” canlı bir hukuktur, ölçüler kıyamete kadar bâkîdir; ama çağın meseleleri karşısında İslâmî ölçüleri pırıldatacak Tatbik Fikri gerekmektedir… Mutlak Fikre nisbetle Tatbik Fikri (İslâm’a muhatap anlayış) çağın mesulü ve şahidi olan Fâkih’in vazifesidir… Fâkih, “içtihad melekesine sahip olan” demek… Yani, “duygu hâlinde düşünce-his hâlinde fikir” mânâsına… Yeni bir mezhebe gerek olmadığından bu mânâda içtihada gerek yoktur… Yenileyicilik vazifesini bu devirde mütefekkirler yerine getirecektir.»(Kazım Albayrak, Aylık Dergisi, 1 Ocak 2006) Fıkhın, anlayış olarak telakki edilmesinin pratik ehemmiyeti nedir? Geçen yazımızda İslâm’a nisbetle hüküm çıkarmada iki yöntem olduğundan bahsetmiş ve bunların illet ve hikmet diye tasnif olunduğunu belirtmiştik. Ebubekir Sifil’e göre içtihad ve fetvalarda arzulanan illet ve hikmet birlikteliğidir ancak illet tek başına olsa da kabul edilebilirken, hikmet tek başına fıkhî kaynak olamaz. Bunun sebebi, hikmetin merkeze alındığı ve şekil diye isimlendirebileceğimiz illetin göz ardı edildiği yerde hükmü merkezle bağlayan nisbet ipinin kopma ihtimalidir. O açıdan illet üzerine bina olunmuş şeriata uymayan bir hakikatin mevcud olabileceği Müslümanlar tarafından kabul edilemez. Hâlbuki diğer taraftan hikmet bağlayıcı değildir ve inkârı kişiyi dinden çıkarmaz. Zira herhangi bir meseledeki gaî veya illî hikmete dair görüşler, değil müçtehidler ve âlimler arasında sıradan kişilere göre bile değişebilir ve bu değişik görüşlerin her birinde hakikatten bir hisse olabilir. Ancak manaların tecellisi için zaruri suret/şekil şartından dolayı kuralların belli bir kalıp içine inşâı gerekir ve bu sebebten verilecek bir hükümde üç ana kaynakla irtibatlı, o kaynaklarda belirlenmiş müşahhas bir illet aranır. Mesela şarabın haram olmasının yüzlerce hikmeti olabilir ancak illeti sarhoşluk vermesidir ve nassla sabittir. Böylece sarhoşluk verici mahiyetteki her tür madde bu müşahhas illet bağı içinde yasak kapsamı içine girer. Ama mahiyet olarak sarhoşluk verici olmayıp da kullanan kişinin o anki fizikî ve psikolojik durumundan dolayı başının dönmesine veya algılarının bulanmasına yol açan bir madde, aynı illetten dolayı (mahiyetinin sarhoşluk verici olmaması) genele şamil yasak kapsamına girmez, belki sadece o şahsa yasak kılınabilir. Veya bir kişinin sarhoşluk verici maddelere karşı bağışıklığı vardır ve ne kullanırsa kullansın aklî melekeleri yerinde kalmaktadır; bu da kullanıcıyı bir haramı işleme cürmünden kurtarmaz. Rüyayla amel edilmez ölçüsünü de böyle görmek lazım: Müminin rüyası hak olsa da, ona hastır, o yüzden de rüyadan umuma müteallik edecek, bağlayıcı bir şer’i hüküm çıkarılamaz.  İmdi bu noktada esas meseleye geliyoruz. Fıkıh, bir ilim olarak, mecburen bu müşahhas sebeb-sonuç bağı içinde ilerler ve böylece bir İslâm cemiyetinin ferden ve içtimaen hareket sınırlarını belirleyen kuralları koyar. Bu kural teşkili çabası öylesine yoğun bir biçimde gerçekleştirilmiştir ki şu noktanın tam manasıyla kavranılması gerekmektedir: Bugün karşılaştığımız yeni hadiseler de dâhil olmak üzere, esasen hakkında içtihad edilmemiş veya fetva verilmemiş bir konu yoktur. Ferdî sahada bu kesindir, içtimâî saha için de bunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Ancak İslâm âlemi olarak hâlimiz meydanda. Burada şöyle bir tesbit yapabiliriz. Fıkıh, dinî hükümlerdeki illetle ilerlerken, fikir aynı hükümlerin hem illeti hem de hikmeti üzerine yükselir. Hikmet, mahiyeti itibariyle mücerret olduğundan, tümevarımcı tecrid cehdine tabidir. Tecridin de nihayeti olamayacağından, zorunlu olarak bir mihraka muhtaçtır. İşte bu mihrak, apaçık olan ve asrımıza kadar nisbetini koruyarak birike birike gelmiş İslâmî kurallar bütünüdür. Günümüzde Müslümanların derdine deva olma gayretindeki bir Müslüman mütefekkirin bu kurallarla bir işi yoktur: Onları değiştiremez, eğip bükemez, tevil edemez. Bunlar din dışı diye vasıflandırabileceğimiz reformistlerin işidir. Şer’î kuralların sonsuz hikmetlerinin her asırda farklı bir cihetinin anlaşılması ise gayet tabiidir.  Hülasa merkezi Mutlak ve İlahî olan, ancak hitab ettiği beşerin verimlerini de “manevî onaylı” bir usulle kendine bağlayıp halkalarını sürekli genişleten İslâm’ı tatbik meselesinde, fikir adamına, hikmetlerden hüküm çıkarma ve İslâm’ı hayata değil, hayatı İslâm’a uydurma vazifesi düşmektedir. Bunun yolu da tıpkı sindirim sisteminin faydalıyı alıp faydasızı atması gibi, ayırt etmeksizin bütün beşer birikiminin İbda diyalektiği (fikrî mahiyeti tertib usulü) eliyle mutlak İslâm miyarına vurulmasıyla olmaktadır. Elbette bu meselenin bir yönüdür; diğer yönüyse fikir adamının bulunmayı bekleyen hikmetleri keşfetmesidir. BD-İbda, İslâm’ı asrımıza her yönüyle tatbik mevkiindeki bir fikir hareketi olarak, tarifi itibariyle tamamı Müslümanların malı olan, bulunmuş veya bulunmayı bekleyen tüm hikmetleri kendine has bir tertib içinde kullanılabilir hâle getirmektedir. Bunu icra ederken istikametini belirleyen sabite ise, hiçbir şeyin İslâm’ın ilgi sahası dışında kalamayacağı gerçeğidir. Bir siyasî düzeni İslâm devleti kılan husus, İslâm’ın nisbet zincirini koruyarak, mânâ ve madde/şekil bütünlüğü içinde, ikincisini birincisine, hakkını yemeden, uyumlu kılması ve aklıselim ile bina edilmiş olmasıdır. Bağlamından koparılan İslâmî kaideleri, nefsanî bir şekilde, halkı aldatmak maksadıyla uygulayan devletin İslâm devleti olmadığı anlaşılmıştır. Baran Dergisi 604.Sayı

Casuslar Köprüsü

Geçen hafta ABD ve Türkiye arasındaki papaz savaşlarının perde arkasını irdelemiş ve görüntünün “al kızı ver papazı” olmaktan ziyade daha büyük bir iktisadî savaşın önemli bir veçhesi olmakla beraber, sivilcesi mesabesinde olduğunu izâha çalışmıştık. Bu hafta başına girerken Pazar gecesi ATV isimli TV kanalında “Casuslar Köprüsü” isimli daha evvel seyrettiğim bir film gözüme çarptı. ABD Yetkilileri’nin Papaz Brunson meselesinde “o işi hallettik” tarzında açıklamaları da olunca, kendi kendime “herhalde kamuoyu alışsın diye bu filmi koymuşlar” diye de hatırımdan geçmedi değil! Bu filmin asıl tedâi ettirdiği husus ise filmin başrol kahramanlarından olan ABD’li pilotun yani gerçek hayatta ismi Francis Gary Powers olan kişinin ABD’nin Adana İncirlik Üssü’nün proje mimarlarından olması… Beraberindeki yedi pilotla İncirlik’e gelen Powers ve arkadaşları, uzmanlık alanları olan fotoğraflama işinde bulunmuşlardı; yani bizim anlayacağımız dilde bir nevi stratejik konumlandırma faaliyetleri… Merak edenler, Powers’ın hatıralarında Adana’da su kayağı günleri tarzında ele aldığı kitabına bakabilir… Bu filmi Brunson meselesine bağlayarak hatırlamam esasen yine bir nevi ABD karşısındaki başka bir mahkûmiyetimizin hatırlatıyor olması sebebiyle… Elbette üzücü.  Bu filmi asıl sebeb kılmaksızın Brunson meselesinde anlaşıldığını fakat asıl meselenin artık görmezden gelinemez biçimde kendini hissettirdiği, mevzuun iktisat olduğu, bu hafta itibariyle de tamamen su yüzüne çıktı zaten. Geçen hafta Sayın Devlet Bahçeli’nin papazların iadesi meselesinde söylediği değiş-tokuş’un Soğuk Savaş senelerine benzetilerek ifâde edilmesi ilk bakışta nostaljik bir tabirmiş gibi gözükse de olabildiğince sıcak zannettiğimiz soğuk savaş şartlarını yaşıyor olduğumuz hesap edilirse, gayet gerçekçidir! Ki yazımızın sonunu bu meseleye bağlayacağız… Yeni Projeler Ne Kadar Yeni? Geçen hafta umumiyetle herkesin beklediği ve esasında “sır gibi saklanan” tabirine muvafık bir biçimde heyecana vesile olan 100 günlük eylem planı açıklandı! Açıklandı açıklanmasına da, aşağı yukarı tüm yeni projelerin tıkanan inşaat sektörünü açmakla alâkalı oluşu herkeste bir nevi hayâl kırıklığı yaşattı. Bir de hiç olmazsa hedef tayini olmak bakımından sanayi ve zirâi bir alt yapıyı hissettirici bir yanı olmaması da cabası! Şahsen, art arda sayılan bütün projeleri usanmaksızın dinlerken, icraat konuşmasını nerede bırakmam gerektiğine karar vermeye çalışıyordum ki bütün bu projeler içerisinde, “E Devlet’te yenilikler” kalemini de görünce oturduğum yerden ruhen koşarak kaçtım… Anladığım kadarıyla eldeki imkânlar ile ancak bu kadar hamle gayreti mümkün; memleket imkânlarımızı az-çok tayin edebiliyoruz da, bizim tayin ettiğimiz kadarını yeni iktidarın danışman kadrosunun tayin edemediğini ve Recep Tayyip Erdoğan’ın da –eğer gizli projelerde büyük sürprizler yoksa- bu vasata binâen bozuntuya vermeden yola devam niteliğinde bu icraat açıklamasını yaptığını zannediyorum. Şahsımın sadece bir reyi var ve o da ne piyasa ne şu ne bu sadece halk ve hak düşmanları defolsun gitsin odaklı; hükümet yanlısı gazetelerin “ekonomide dev atılım!” haberlerine de bir şey demiyoruz, hadi atılımlar dev olsun da kardeşim; bu kadar proje makiyajı üstüne, aynı haberlerin bir öncesi ve sonrasına konulan, “işte sıfır makiyaj Tuvana Türkay” diye verilen haberler var ya, işte beni delicesine ürküten, manyakçasına korkutan, dehşete düşürürcesine apıştıran, işte onlar… Ekonomik Kriz ve İsraf Eğrisi İş sahası ve faaliyet alanlarını bilemem de semt pazarlarının hâli pür melâli perişan vaziyettedir. Ekonomik darboğaz her hafta bir evvelki haftadan daha baskın şekilde daralırken, yeni hükümetin iradeli bir biçimde piyasalara müdahale etmemesi gayet enteresan; anladığım kadarıyla ekonomik piyasalarda psikolojik olarak örtülmüş rakamların hakiki seviyeleri gözüksün ve millet de buna göre devletin içinde bulunduğu darboğazı görsün, buna göre de hep beraber bir şekil yaparız politikası güdülüyor. Faiz arttırılırsa Usd düşüyor, artırılmaz ise Usd periyodik olarak yükseliyor; şimdi iki ucu da pis değnek tabirinin muvafık düştüğü yer de burası! Faiz artınca faiz lobisi kazanıyor ya, arttırmayınca bu sefer de Usd çıkıyor yine elinde en çok doları olan faiz lobisi kazanıyor. Buradaki ana bağlantı noktası tüketim giderimizin büyük yekûnunun Usd tabanlı olması ve üretimimizin tükettiğimizle nisbetinin olmaması… Usd’nin her bir kuruş yükselişi yaklaşık olarak devlet kasasından 4,5 milyar TL'nin değer bakımından kaybı demek; yeni hükümet bu baskıya yine de her şeye mukabil iyi dayanmakta ve bunu absörve etmektedir ya nereye kadar sürebilir yalnız Allah bilir! Bizim memleketin büyücek zenginleri de pek “bizim” olmadığından, işler her hafta hükümet aleyhine işliyor; çünkü burada kazanıyor ama kazandıkları parayı ya yurt dışında değerlendiriyorlar yahut da TL’den başka bir para biriminde… Bunu yanında alışılmış ve alışkanlığını yok etmesi direkt kültüre bağlı birçok husus var; en azından tek bir misal diğer sahaların ne hâlde olduğunu gösterir zannediyorum; Ziraat Odası Başkanı’nın yakın zamanda yaptığı bir açıklamaya göre ürettiğimiz meyve ve sebzenin, 4 milyar tonluk gıdanın 2,7 milyar tonunun tüketildiğini, 1,3 milyarlık kısmının ise israf edildiğini söylüyor ki böylesi bir durumda ekonomik gidişatın kötülüğünü sırf yeni hükümete yaslamak haksızlık olur! Ayrıca, bu kadar israfın olduğu yerde, ekonomik rahatlama değil daralma olması tabiidir; böylesi bir israf kültürü ile ne türlü bir bereket beklenebilir ki zaten? Hülasa, yeni hükümet ya ekonomide sıkı tedbirler almak için artık reel fiyatların her sahada gözükmesi için piyasaya müdahale etmiyor yahut da işler o kadar kötü ki bütün tedbirleri, tedbir alıyormuş gibi yapmaktan ibaret! Sinek kanadından yağ çıkartırcasına olsa da hüsnü zan ettiğimiz gibidir umarım. Venezüella- İran -Türkiye Geçen hafta üç memleketin parası dolar karşısında pul oldu ve Türkiye hariç ikisinin başı ABD’nin söylediği “dünya ne beşten büyük ne başka bir rakamdan, bütün dünya benim bir sayıldığım bu tek rakamdan ufak” türküsünün rüzgârıyla fena dertte; İran’a uygulanmaya başlanan ambargo, İran’ın sosyolojik muvazenesine hemen etkisini gösterdi ve gece hayatının New York’lara parmak ısırttığı İran muhaliflerini harekete geçirdi. Venezüella ise net bir şekilde Maduro’ya değil Allah’a emanet; geçen hafta itibariyle Venezüella’daki asgari ücreti Türk lirasıyla söylersek, niçin böyle söylediğimiz anlaşılır: 12 TL… Bu rakam da Usd’nin önümüzdeki hafta Türkiye’de ulaşacağı değer üzerinden; hali hazırda 11 TL filan. Bir lira deyip ufak görmeyin. Bizim şimdi umûmi tuvaletler için ödediğimiz bu para 33.000 Venezüella Bolivarı yapıyor! Ve 100 Usd ile Venezüella’da, bizdeki faiz lobisinin yaşadığı şartlarda yaşabildiğinizi ekleyelim! İşte bu atmosferde Maduro’ya bir suikast düzenlendi ve dronlarla gerçekleşen saldırı bertaraf edildi; bu suikast girişimi öldürmeye yönelik olmaktan daha çok ikâz gayeli gibi duruyor. Türkiye’ye gelince iş değişiyor! Eğer bizi sallamaya karar verdikleri ekonomik darboğaz meselesini yeni hükümet milletine izah edebilir ve yeni ekonomi bakanı işin ciddiyetini gülümsemeden izâh edebilirse, olmaz diye bir şey yok; milletimiz şartları gittikçe değişen ve baskısı artan bu savaşa göğüs germekten çekinmeyecektir! Amerika’nın Çırpınışları Temmuz 2018 başlarında yazdığım ve dünya kamu düzeni vesilesi ile teferruatlarını orada bulabileceğiniz sebeplerden ötürü esasen Amerika her yönüyle darboğaza girmiştir! Bir geçiş cümlesi olarak söyleyelim ki, o kadar büyümüşlerdir ki artık küçülmelerinin vakti gelmiştir. Dışarıdan bakıldığında azıcık kafadan kontak gibi gözüken ama esasen kapitalizm kitabının yürüyen hâli olarak gördüğüm Trump’un başkan yapılmasının da bir sebebi buydu; geçelim efendim seçimdi, reydi, şuydu buydu! Trump hakikaten de ABD’nin jandarmalık misyonunu söylemde yere indirmeden fakat icraatta “ticari çıkar olduğu yerde yemişim jandarmalığını” diye diye kapitalizm ormanının kan kaybeden ayısını eski sağlığına kavuşturmakla yükümlü bir pozda hareket ediyor! Zaten, görüşmem dediğini iki gün sonra yemeğe davet ediyor, nükleer bomba atarım dediğiyle vayt hauz da ele ele foto çektiriyor! Donald Trump, ABD’nin sahadaki savaşlarla 11 Eylül 2000’e kadar bir şekilde getirdiği, o günden sonra devam ettiremeyeceğini anladığı yeni tarzının, savaşmaya kudretim yok ama bu mahallenin kralı hala benim imajının gürültülü bir temsilcisidir. Gürültüsünün bütün esrarlı gibi gözükeni tarafı ise artık jandarmalık günlerinden arta kalan sahte imajı ve bugünkü ekonomik gücü ile eskisi gibi olduğunu kanıtlamaya çalışmasından belli; hergün işittiğimiz Trump trampetinin sesi şimdilik gözükmeyen paslı bir tenekeden gelmektedir! Bütün memleketleri uzun süredir teker teker darmadağın eden Amerikan hükümetlerinin aldığı ahları, korkarım ne yapıldığından çoğunun habersiz olduğu milletten çıkacak ve kimseye benzemez bir biçimde tarihin gördüğü en dehşet verici ibret sahnelerine eş darmadağın olacaklardır. Amerikanların habire saldırması kuvvetinden değil, bilakis kuvvetlerini kaybettiklerini görüyor olduklarından; evvelden ayar verdiği bütün memleketlerin ona haber vermeden habire buluşmalarından gelmektedir. Eski şartlar, alışkanlıklar, işleyişler ve ilişkiler çatırdamakta. Tonlarca silaha mukabil bütün dünyada kimsenin tek mermi atamayacağı ortama doğru sürüklenilirken, soğuk savaş usûlü casuslar köprüsü meselelerinin önce Estonya sonra İngiltere sonra da bizde konuşulması tesadüf silsilesinin basit bir rastlaşmasından değil, iç içe geçmiş bir dünyada şu anlık kimsede diplomasiden başka bir hamle kudreti olmadığının göstergesidir! Dünyadaki en modern orduya sahip olduğu halde günümüzde en çok ibadet edilen sahte ilâh parayı işgalci İsrail devletinde toplamak için ilân edilen Yahudi Ulus Devleti’ni bu veçheden de okumak gerek! Baran Dergisi 604. Sayı

Sömürgecilikten Emperyalizme Geçiş “Ulusal” Kurtuluş Savaşları ve Suriye

Hiçbir “ulusal” kurtuluş savaşı bir milletin kurtuluşu için değildir. Bilâkis, eski sömürgeci olan ülkeye daha bağımlı hâle gelmek için uydurulmuş bir yalandır. Başka bir ifadeyle sömürgecilikten emperyalizme geçişin başlangıcıdır. Aralarındaki en büyük fark, sömürgecilikte bir ülke zorla ve baskıyla sömürülürken, emperyalizmde rızaya bağlı olarak yapılmaktadır. Tarihteki hemen hemen hiçbir “ulusal kurtuluş savaşı” millî bir kurtuluş hareketine dönüşmemiştir. “Ulus” kelimesi İbranice olup “çoban” mânâsına gelir. Fransızcadan da “sal” ekini alarak “ulusal” olmuştur. “Ulusal” kurtuluş savaşlarını başlatanlar, kendi ülkelerinde “ulusal kahraman” olarak yutturulurken, emperyalist ülkeler aynı kişileri “bizim çobanlarımız” diye tanır. “Kurtuluş Savaşıyla kurtardıklarımız birlik oldu birlikte savaştıklarımızla -bedeli ihanet oldu kanımızın- kara bir bulut gibi kapkara düşünceyle -kiralık düşünceleriyle- “giydiler çıkardıkları çizmeleri” Emperyalistlerin.”(Aydınlık Savaşçıları, S. Mirzabeyoğlu) Bu hareketleri başlatanların bilâistisna hepsi de batılı emperyalist ülkelerde tahsil görmüş, batı kültürüyle büyümüş, Batılılara hayran, kendi kültürlerine yabancı, beyinleri köleleştirilmiş insanlardır. “Ulusal” kurtuluş savaşlarına katılan kadrolar ya emperyalistler tarafından seçilmiş ya da desteklenmiştir. Zamanının deniz aşırı ülkelerden sorumlu İngiliz bakan diyor ki; “Sömürgelerimizden birinde bir insan bize karşı düşman dahi olsa, şayet bizim okullarımızda okumuşsa veya bizim kültürümüzle büyümüşse tabii olarak bizim adamımızdır” Sömürgecilikle bir ülkeyi işgal ediyorsun, hammaddelerine el koyuyorsun, ayrıca çok masraflı olan yönetimi üsleniyorsun. Halbuki emperyalizmde çok daha az maliyetle artı değerleri aktarıyorlar. “Suriye stratejik açıdan süper güçler ve bölgedeki destekçileri için çok büyük bir önem taşıdığından, ülke meselelerinin Suriye halkının ellerine geçmesine müsaade edemezlerdi. Birçok üçüncü dünya ülkesinde olduğu gibi, savaş sonrası dönemin bağımsız Suriye’si de iç politika ve içişleri kavramları istihza anlamı belirten bir ülke idi. Çünkü Suriye’nin içişleri demek Amerika’nın ve diğer süper güçlerin dışişleri demekti. “Suriye iç politikası bölgedeki ve dünyadaki süper güçlerin çıkarlarını yansıtır. Bu nedenle Suriye’nin içişleri bu güçlerin politikalarına bağlı kalmadıkça hiçbir anlam taşımaz. Suriye süper güçlerin Ortadoğu’daki politikalarını izlemek için mükemmel bir gözetleme kulesidir. Çünkü Suriye hem Batılı ülkelerin hem Rusya’nın muazzam diplomatik karargâhlar kurmaya çalıştığı oldukça elverişli bir zemindir.”(Suriye Dosyası, s. 47. Ö. Faruk Abdullah) 1949’daki Zaim’in darbesinden, Hafız Esad’ın 1970’deki darbesine kadar Suriye’de birçok başarılı ve başarısız askeri darbe yapıldı. İstisnasız, halkına yabancı tüm idarelerin arkasında dış güçler olduğu gibi Suriye idaresinin de arkasında dış güçler vardı. Suriye’de de ordu halkın yanında yer almak için değil, onun önünü kesmek, bir halk hareketini önlemek için iktidarı ele aldı. Suriye’de askeri rejim ülkenin dıştan, yani emperyalistler tarafından kontrolünün başlıca vasıtası oldu. 1945’deki bağımsızlık, Suriye halkı için kendi iç ve dış meseleleri üzerinde söz sahibi olmaktan ve sömürge döneminin bitmesinden ziyade yeni sömürgecilik şekli olan emperyalizmin başlaması demekti. İşbaşındaki yönetim, ülke çıkarlarından çok dış güçlerin menfaatlerinden yana olan Suriye’deki geleneksel elit tabakanın kontrolü altındaydı. Hafız Esad’ın emperyalistler tarafından başa getirilmesindeki en büyük sebep ona tevdi ettikleri yeni göreviydi. Hafız Esad’a efendileri tarafından verilen başlıca görevlerden biri, İsrail’in Lübnan’daki emellerini yavaş yavaş gerçekleştirmenin yanı sıra, Filistinlilerin direncini kırmak ve onlara boyun eğdirmek olmuştur. “Suriye’nin Lübnan’daki barış kuvvetleri, İsrail’in Golan tepelerini çatışmaya girmeksizin ilhakından altı ay ve Hama’daki katliamdan dört ay sonra İsrail’in Lübnan’a saldırısında aktif suç ortaklığı yaptığını ortaya koymuştur ve bu hâlen devam etmektedir.” (Suriye Dosyası, S. 222. Ö. Faruk Abdullah) İngiltere’de yetiştirilip, babası Hafız Esad’ın ölümünden sonra Suriye’nin başına getirilen Beşar Esad’a da babasına verilen görevlerin aynı verilmiştir. Beşar Esad, ülkedeki Sünnî kesimi daima iktidardan uzak tutmuştur. Suriye Müslümanlarının ayaklanıp devrim yapmak istemeleri üzerine bütün emperyalist güçlerle birlikte Müslüman Suriye halkını katletmeye devam etmektedir. Çoğu Ortadoğu ülkesi ve Suriye genellikle İsrail’le gizli işbirliği yapıp Filistin’den yana hiçbir zaman tavır almamışlardır. Aksine Filistin’in yok olması için ellerinden geleni yapmışlardır. Suriye ve Arap rejimleri arasında Filistin Kurtuluş Örgütü ve HAMAS konusunda yaygın iki kanaat vardır. 1) Filistin davasının dış politikada istismar edilmesi istenir. 2) Filistinlilerin İslâmcı tavırlarının ve radikalizminin içerideki etkilerinin kontrol altına alınamayacağından korkulur. Suriye’nin ustalıklı manevrası gibi bu rejimlerin karaktersiz kalışı da İsrail işgalcileriyle suç ortaklığı yapmanın bir şeklidir. Bu nedenle Beşar Esad, “Yahuda” rolünü oynarken, Filistinliler yalnız başlarına savaşıp ölebilirler. Suriye’deki savaşın asıl sebebi Türkiye’nin önün kesmek, onun da amacı Başyücelik Devleti’nin kuruluşunu önlemektir. Malum, Büyük Doğu-İbda’nın Türkiye’deki tesiri ABD ve Rusya başta olmak üzere çeşitli makalelere konu oluyor. Düşünsenize; bütün emperyalist güçler bir araya gelmiş, Suriye Müslümanların eline geçmesin diye Beşar Esad’a yardım ediyor. ABD, Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere, eski dünya düzenlerinin yıkılarak, Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu’nun önerdiği “YENİ DÜNYA DÜZENİ”nin kurulmasından çok korkuyorlar. Türkiye’nin büyük devlet olmasının yolu da, Suriye’den geçiyor. Çünkü Suriye’ye hakim olmadan, Doğu Akdeniz’e hakim olamazsınız. Hatta Kıbrıs’a sahip olmanın yolu da Suriye’den geçiyor. Geleceğin en büyük gücü, hatta süper gücü Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ve petrol yataklarına sahip olan olacaktır. Türkiye’yi dünyanın en büyük gücü yapmak istiyorsak mutlaka Suriye’de büyük bir güç haline gelip “YENİ DÜNYA DÜZENİ”ni bizim kurmamız lazım. Dünyada süper güç olmanın yolu ise “Başyücelik Devleti”nden geçer. Baran Dergisi 604. Sayı

Erdoğan Yolundan Dönmemeli

Bu hafta kısa kısa Venezüella, Mısır, Etiyopya ve Yemen’de yaşanan hadiseleri değerlendireceğim. Venezüella ile başlamak istiyorum. Venezüella yer altı kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Buna rağmen bugün bir Amerikan Doları, bir milyon Venezüella Bolivar’ı ediyor ki Bolivar, 1940’larda çok güçlü bir para birimiydi. Dolayısıyla Venezüella her zaman ABD’nin dikkatini çeken bir ülke oldu. Devrime içeriden ihanet edilip de Chavez’in suikasta uğramasının ardından kötü gidiş hızlandı. Chavez’e yapılan ihanet sebebiyle Maduro da bir suikasta uğramamak için son derece dikkatli davranıyor. Chavez rejimi, dünyanın halkı tarafından en çok sevilen hükümetinin Venezüella’da doğmasını sağlamıştı. Bazı kriminal tipler, o günlerden bugünlere gelinmesine sebep oldu. Ordu, devrimi destekliyor; fakat artık kontrolü sağlamakta güçlük çekiyor. Yapılan bazı politik hatalar da kriminal tipler vasıtasıyla gerçekleşen tahribatın tuzu biberi oldu. Venezüella teslim olmadığı için bunlar yaşanıyor. Ailelerimiz fakir insanlar değildi; refah düzeyleri yüksek, dürüst insanlardı. Bugün gelinen durum inanılır gibi değil. Maalesef Venezüella’nın durumunu sık sık konuşmaya devam edeceğiz. Mısır, Etiyopya ve Yemen’den de bahsedelim. Bölgede Suudi Arabistan’ın pozisyonu çok önemli. Suudlar, Yemen’in Şiileri olan Husilerle savaşıyor; Husiler tarihî bağları ve inançları sebebiyle İran tarafından destekleniyor. Suriye’de de Suudi Arabistan ve İran’ın rekabeti söz konusu. Mısır’ın şu anki pozisyonuna da dikkat etmeliyiz. İllegal askerî bir rejim tarafından yönetilen Mısır’ın tavrından da memnun olmamız mümkün değil. Mısır rejimi de Suudi Arabistan gibi ABD’ye bağlı hareket ediyor. Yapmış olduğu milyon dolarlık anlaşmalarla para üzerinden ABD’ye bağlandı. Dolayısıyla hainlik yaparak İsrail ile güvenlik meselesi çerçevesinde anlaştılar, ihanetleri de devam edecektir. Mısır, geçmişte Yemen’e başarısız bir müdahalede bulunmuştu, o dönemde Yemen İngiliz sömürgesi konumundaydı. Yemen konusuna bakışlarına bunun da tesiri var. Britanya, Roma İmparatorluğu’nun ardından dünyanın gelmiş geçmiş en dâhi kolonyal imparatorluğuydu. Roma İmparatorluğu, şu anda İtalya sınırlarında kalan küçük bir bölgeden doğup dünyaya hükmetmişti. Yemen her zaman karışıklığın yaşandığı bir bölge olmuştur. Son birkaç yılda Yemen’in güney bölgesine tonlarca bomba atıldı. Suudi Arabistan’ın başını çektiği bir koalisyon tarafından bu bombalamalar yapıldı. İran ise isyancılara karşı Husilere roket ve sair silah yardımında bulundu; fakat bu yardım Amerikan uçaklarıyla, füzelerle yapılan saldırılara karşı neredeyse hiçbir anlam ifade etmiyor. Mısır, Suudi Arabistan ve ABD’ye karşı bağımlılığı ve örtüşen karşılıklı çıkarları olmasına rağmen Yemen’e doğrudan müdahaleyi reddetti. Amerika da doğrudan değil, Yemen’de denenen hükümete destek vererek dolaylı yollarla müdahalede bulundu. Eski lider Ali Abdullah Salih’i tekrar iktidara getirmek istediler; fakat Salih öldürüldü. Suudi Arabistan, Yemen insanını kölesi olarak kullanmaya devam etmek istiyor. Bölgede çatışmaları durdurmaya çalışıyormuş numarası yapsa da yangının başlıca sebebi Suudi Arabistan. Hac mevsimlerinde mukaddes mekânlar olan Mekke ve Medine’nin güvenliği Siyonist bir şirket tarafından sağlanıyor. İsrail, Suudi Arabistan’ın baş müttefikidir. Vehhabî değilim ve Vahhabî aşırılığını sevmem. Bu zümre, ABD’nin desteğiyle idareyi elinde tutmaya çalışan hain bir azınlık. Bu radikal zümrenin ilkel ve İslâm ile bağdaşmayan bir din anlayışı var. İslâm, hoşgörülü bir dindir; tarih boyunca Vahhabîlerin şu an yaptığı kadar adaletsizlik yapmamıştır, diğer inançlara tolerans göstermiştir. Etiyopya’ya gelecek olursak. Etiyopya, sadece İtalyanlar tarafından işgale uğramış bir memlekettir. Etiyopya’nın tarihte uzun yıllar ve yine bugün Hıristiyan fanatikler tarafından yönetildiği bilinir, esasında bütün Batı devletler de Hıristiyan fanatiklerin elindedir. Bölgede Müslümanların da azımsanamayacak sayıda olduğunu belirtmek gerek. Özellikle Etiyopya’nın bir eyaleti olan Eritre’de Müslümanlar zulüm görüyor. Burada Eritre Kurtuluş Cephesi kurulmuştur. Bu mücadele uzun yıllar devam etmiştir. Ayrıca Somali’de de gerçek Müslümanlardan oluşan bir cephe Etiyopya’ya karşı mücadele etmiş, Etiyopya ile Somali arasında “Ogaden Savaşı” yaşanmıştır. Etiyopya bu hafta yeniden Somalili Müslümanlara karşı saldırıya geçti. Mısır, Sudan ve Etiyopya üçgenine de dikkat etmek gerekiyor. Son olarak Türkiye’ye değinelim. Erdoğan, şu an dünyadaki en önemli liderlerden birisi. ABD’nin uşaklığını yapmayan sayılı liderlerden biri. İsrail’in müttefiki olan Gülenist hainler üzerinden ABD ile çatıştılar. Türkiye ile ABD arasındaki gerginlik Evanjelik klik üzerinden devam ediyor. Umudum, Erdoğan’ın doğru yolunda ilerlemekten geri durmayacağı ve Türkiye’yi özlenen o güçlü günlerine döndüreceği yönünde. Allahü Ekber!   04.08.2018 Baran Dergisi 604. Sayı

“Tilki Günlüğü” Bir Roman Mıdır?

Öncelikle şunu soralım: Edebiyat ve onun içine aldığı türler, insan için ne ifade eder? Özellikle roman…  Ne içindir? 18. yüzyılda Batı’da roman türü yaygınlaşmaya başladığında, kadınların vakit geçirmek için okuduğu basit muhtevalı bir oyalanma aracıydı. Her ne kadar 16. yüzyılda “Don Kişot” gibi ilk örnekleri görülse de romanın yaygın olarak yayınlanması ve geniş kitleler tarafından takip edilmesi, özellikle Batı’da 18. yüzyılda başlayan bir süreçtir denilebilir. Yazarları açısından bakıldığında büyük romancıların büyük dertleri vardı. Özellikle Rus edebiyatının ustaları, insanı ve onun problemlerini muhasebe ederlerdi. Varoluştan, yani Jung’un tabiriyle “ilk örneklerden” kendi zamanlarına çektikleri hatlarla romancılar, insanı anlamaya ve anlatmaya çalışırlardı. Öyle ya, Dostoyevski, Raskolnikov’u, ilk defa o suç işlemiş ve ilk defa o kendini ve tüm hayatı muhasebeye çekmiş gibi anlatmaz mı? Biz de o hisle okumaz mıyız, Suç ve Ceza’yı? Peki, günümüz romancısının muhasebesi nedir? Tabiî, insanın problemleri deyince bugün anlaşılan şeyi, bugün yazılan romanların çoğundan anlamak mümkün. Günümüzde artık büyük romancı dediğimizde, çağını aşan büyük metinlerle pek karşılaşmıyoruz. İnsanı, problemleri içinde kuşatan bir muhasebeye de rastlamak pek mümkün olmuyor bugün. 18. ve 19. yüzyıl, romanın en iyi örneklerinin ortaya çıktığı yüzyıldır aynı zamanda. Klasikler dediğimiz romanlar bu zaman dilimini kapsar genellikle. Yine romanın en sıradışı örnekleri de bu dönemde ortaya çıkar. James Joyce, “Ulyses” romanını bu dönemde yayınlamıştır. Suç ve Ceza’nın yayınlanmasından 40 yıl sonra. Yani en iyi romanların yazılmasının üzerinden uzun yıllar geçmeden, roman, hemen kendine yeni bir form arayışına girmiştir. Bu kısa girişten sonra başlıkta yer alan suale dönebiliriz. “Tilki Günlüğü-Ufuk ile Hafiye” bir roman mıdır? Salih Mirzabeyoğlu’nun 6 ciltlik bu eserinin üzerinde “Roman” yazdığına göre, elbette. Öyleyse edebî bir tür olan “Roman” kategorisinde yer alabilir fakat yine de kafamızda soru işaretleri kalıyor. Çünkü Tilki Günlüğü çok yönlü bir eser. Üzerinde farklı yönlerden çalışılmış bir eser de değil. Mesela “edebi bir tür” olarak? Bir rüya tabirnamesi olarak? Bir lügat olarak? Bir dil ve iştikak eseri olarak? Bu sebeble fazla alternatif görüşe de sahib değiliz.(*) Ama Salih Mirzabeyoğlu’nun bir diğer romanı “Gölgeler” üzerine yaptığı değerlendirmeler, bize bir takım ipuçları verebilir. “Gölgeler” romanı hakkında şöyle yazıyor Mütefekkir: - “Bir merkez ve ondan yayılan halkalar halinde bir pano… Bu ışıklı panonun merkezi, yazarın kendisidir… Ve sırası gelince yanan her bir halka, gölgesi Adem’in katılıcı veya müşahit sıfatiyle göründüğü hadiseler zincirinden birinin tezahürüdür… Bunaltıcı bir tecrit, keskin bir teşhis ve yakıcı bir hayal penceresinden, sanat gözüyle çağımız insanının hayat hikâyesi… Böyle bir derinlik ve genişlik, “dünya çapını” kucaklamak demek değil mi?” Bu takdimde yakalayabileceğimiz şey, panonun merkezinde yazarın kendisinin yer alması ve yanan her bir halkanın Adem’in gölgesi olması. Adem kimdir? İlk insan. Fakat “A” kelimesinin üstüne inceltme işareti konulmamış. Bu bilinçli bir tercih. Kelimenin her iki mânâsına da işaret. “Adem”: Yokluk… O dönemin Milli Gazetesine verdiği bir röportajda da, “Gölgeler” vesilesiyle roman hakkında şöyle diyor: - “Varlık ve oluş, hayat ve ölüm, zaman ve hürriyet, dil ve diyalektik, estetik ve ahlak, fert ve toplum, imân ve sanat… İnsan “ben”inin temele meselelerinde tecrit terleri dökmemiş ve bu mevzuda has ve hususi bir eda belirtmeyen hiçbir büyük sanatkâr gösterilemez. Bu ölçü içinde baktığımız zaman, romancının seçtiği tipler ve anlattığı vakalar, belirli bir keyfiyetin görünüşüne vesile olan ve hizmet eden unsurlar mahiyetindedir; zamanın mekânda tecelli etmesi gibi… Eğer, şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi ve sanatın görünümlerinin “sıradan varoluş”a nisbetle daha yüksek bir varoluşa karşılık olmasını gözönünde tutarsanız, sanatçı hamurunu veya çamurunu istediği yerden alabilir; bütün kıymet ona üflediği ruh ve nefeste… (…) Hayâl gücü, buna dikkat… “Görme” istidadının “görülecek şeyle” ortaya çıkması gibi ruhun merkezi fakültesi ve öncü hayal, suretlerle görünüyor ve suretlerle etkileniyor… Bu dünyanın her ân “tamam” ve hayatın her ân “mümkün” oluşu, romanın ise hayat filminden bir yansıma olması şartıyla birlikte düşünürseniz, romancının “tümevarım” ve “tümdengelim”le yaptığı seçme ve icatlar, sıradan bir varoluşa ait değildir. Yani hatıra veya başa gelmiş vak’anın kuru anlatımında değil iş; keyfiyette… “Yaşamak” da sadece fiilî davranışa ait değil; ruhî ve fikrî yön, zaten fiilî davranışın muhtevasında da görünüyor. O hâlde, eserin “yazarın aynası” olması meselesi, iç âlem düzenine ve şuuruna ait bir iş. Bu şekilde anlamazsak, saksı resmi yapan bir ressamı saksı gibi görmek gerekir; kısacası romancı için malzemenin ne olduğu değil, o malzemenin sağladığı imkân mühimdir…” (**) Sanatçının veya romancının “sıradan varoluşa” nisbetle daha yüksek bir varoluşa karşılık geldiğinin altını çiziyor Mütefekkir. Şimdi bu çerçevede Tilki Günlüğü’ne bakalım. Tilki Günlüğü’nün merkezinde yazar var; Salih Mirzabeyoğlu. Ve eser, “bir takdim yazım olacak, bütün hüviyetinle görüneceksin” diyen Necip Fazıl’ın “Takdim yazısı” ile başlıyor. “Dünyayı Sarsan Hadise: Kaptan Kusto Müslüman”… Eserin alt başlığı “Ufuk ile Hafiye”. Ufuk, Necip Fazıl. Hafiye takdim yazısını arayan Salih Mirzabeyoğlu. “Ufuk bir tilkidir kaçak ve kurnaz”… Öyleyse Ufuk ve Hafiye bir yönüyle de aynı kişidir romanda: Tilki. 17 Ağustos’la başlayıp, 16 Ağustos’ta bitişi arasında 365 gün yer alıyor bu günlükte. Yıllar değişse de, günler sırasıyla devam ediyor. Gölgeler romanını takdim ederken yazdıklarından takip edersek; Tilki Günlüğü’nün de merkezinde yazarın kendisi var. Tilki Günlüğü, Ufuk ile Hafiyenin günlüğü. Bu merkezden yayılan halkalar halinde ortaya çıkan karakterler yazarın gölgesi. Bu, bir rüyada (Levha), bir günlük hadisede (Düşvari), Üstad’ın Kafa Kâğıdım isimli eserinden notlarda (Ufuk), Üstad ile Kumandan’ın sohbetinde (Yevmiye), bir kelimenin iştikakında (Tablo) ve günün sonundaki değerlendirmede (Varidat) karşımıza çıkıyor. Eserde yer alan her bir kişi, olay, rüya veya kelime, yazarın “gölgesi” olarak değerlendirilebilir mi? Tilki Günlüğü’nü, yazarının “takdim yazısını arayışının” yani “kendini arayış serüveninin” bir hülasası olduğunu düşünürsek, yazarının “kim” olduğu daha da önem kazanıyor. Onun kimliği bizce “malum bir meçhul”.  Bildiğimizi sanıyoruz fakat meçhullükten de kurtaramıyoruz. Dünya çapını kucaklayan bir keyfiyeti küçük dünyamıza hapsediyoruz sanki… Yukarıda bahsi geçti, şöyle diyordu Mütefekkir: “O hâlde, eserin “yazarın aynası” olması meselesi, iç âlem düzenine ve şuuruna ait bir iş. Bu şekilde anlamazsak, saksı resmi yapan bir ressamı saksı gibi görmek gerekir; kısacası romancı için malzemenin ne olduğu değil, o malzemenin sağladığı imkân mühimdir…” Böyle değerlendirirsek, Tilki Günlüğü’nün neden “kâinat lügati” olarak değerlendirildiğini, neden “rüya tabirnamesi” olarak anlaşıldığını, neden esere her bakanın eserde kendini bulabildiğini anlayabiliyoruz. Fakat, Tilki Günlüğü’nü bir “roman” olarak değerlendirdiğimizde bize ne söyleyeceğini henüz tecrübe etmedik zannediyorum.   *Daha önce yapılmış ve halen yapılmakta olan çalışmalar var elbette. Ancak bir veya iki isimden öteye geçemiyor. ** Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazılla Başbaşa – İntibâ ve İlham, İbda Yayınları, İstanbul 1989, 2. Basım, s. 258-259 Baran Dergisi 604. Sayı

Eflâtun-u İlâhî (XI)

Sağlık ve hekimlik tanrısı Asklepios’a adanmış bir horoz borcu olduğunu Eflatun’a bir miras olarak bırakan ve “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir”, diyerek, insanlığın düşünce ufkunu çok ileri boyutlara taşıyan Sokrates, “Kendini bil!” sözünü merkez kabul eder ve aynen şöyle der: “Zihin dönüp kendini incelemeye başlamadan gerçek felsefe yapılamaz.”             “Zihin” kelimesi yerine “ruh” kelimesini yerleştirdiğimizde tam da bizim istediğimiz gibi bir hüküm cümlesi ortaya çıkar:             “Ruh dönüp kendini incelemeye başlamadan gerçek felsefe yapılamaz.”             Gerçi bu hüküm, “felsefe hayretle başlar” sözünü söyleyen Sokrates için de hiç yanlış değil. Hele hele, “kendini bil” diyen biri için hiç mi hiç yanlış değil. “Kendini bilmek”, müntehasında “Rabbini bilmek” mânâsına doğru evrilen bir mânayı da mündemiç olduğundan, bu da İBDA Mimarı tarafından mottolaştırılan “ruhun ruhla sezilişi” gibi bir mânâyı davet eder ki “ruhçuluğun hakikatini temsil eden İslâm” olduğuna göre sahici bir felsefe yapabilmenin asgari şartı İslâm (müslüman) olmaktan geçer denilebilir. Üstad Necip Fazıl, meâlen, “İslâm önce kabul etmenin, sonra aramanın rejimidir” der. Bu hüküm çerçevesinde Sokrates’ın sözüne tekrar dönecek olursak, tekrardan şu şekilde bir hükme ulaşırız: “Müslüman dönüp kendini incelemeye başlamadan gerçek felsefe yapamaz.” Müslümanın dönüp kendini incelemeye başlaması, “nefs muhasebesi” denilen meşhur kavramı gündeme getirir. Bu arada “gerçek felsefe nedir?” şeklinde bir soru sorulduğunda, buna verilecek cevab, bence, İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”nda örgüleştirdiği “Telegram Feylosofisi’dir. “Telegram Feylosofisi”, gerek nefs ve gerekse kâfir tarafından her türlü yüklenme ve tacize karşı her daim iman tazelemeyi şiar edinen bir “felsefe”dir. Sokrates’ın yukarıdaki sözündeki “gerçek felsefe” tabirine dikkat etmek gerek. Dün Sokrates’ın “gerçek felsefe” dediği şey, bugün “İslâm Hikemiyatı”na denk geliyor olsa gerektir. Sokrates’a gelene kadar doğa filozofları insanı kainat penceresinden görmeye ve anlamaya çalışmışlardır. Sokrates’ı doğa filozoflarından ayıran en büyük özellik ise bence, bütün dikkatleri akıl üzerinden bizzat insana çevirmiş olmasıdır. İnsan ve aklı temel alan ve Descartes ile başlayan modern felsefe, “bilgi felsefesi” veya “epistemoloji” üzerine kuruludur. Diğer taraftan, eski Yunan’da Sokrates ile birlikte başlayan “varlık felsefesi” veya “Ontoloji” modern felsefede büyük ölçüde geri plana itilmiştir. Hemen belirtmek gerekirse, modern felsefenin günümüz dünyasına taşınmasında “Eleştirel Felsefe”nin mimarı olarak kabul edilen Emanuel Kant’ın çok büyük bir payı vardır. Emanuel Kant’ın “Saf Aklın Kritiği” isimli kitabı bu mevzuda çok önemli bir yer tutar. “Saf Aklın Kritiği”ne zemin hazırlayan esas saik ise ontoloji ve metafizik muhibbi ve vahdaniyetçi düşünce geleneğinin baş mimarı olarak kabul edilen Sokrates’tır. Evet; Sokrates’tan önce pek çok düşünce adamı, meselâ Thales, Herakleitus, Parmenides, Zenon, Pitagoras, Empedokles gibi büyük filozoflar, doğa filozofları olmaları hasebiyle, nesne dünyasının doğal yapısını (physis / fizik), bir bakıma maddelerin ve ölçülebilen dünyanın bileşkenlerini ve yasalarını araştırmışlardır. Fakat bütün bu filozoflardan farklı olarak Sokrates, daha ziyade insana yönelmiş ve bizzat insan aklını incelemiştir. İnsanı akıllı bir varlık olarak kabul eden Sokrates, insanı akılla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmıştır. İnsanı akıl penceresinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan Sokrates, bir bakıma insan aklını akılla hesaba çekmek istemiştir. Tam 2500 yıl sonra, Modern felsefede, spekülatif felsefenin en önemli isimlerinden biri olan Fransız Henri-Louis Bergson, (18 Ekim 1859 – 4 Ocak 1941), “aklı akılla iptal eden” kişi olarak tarihte yerini almıştır. İBDA külliyatında yerini, değerini ve izahını bulan bir hüküm cümlesi: “Akıl, ruhî bir keyfiyettir.” Bu çerçeveden bakıldığında, Sokrates için bizzat ruh üzerine yoğunlaşan veya düşünen bir fikir kahramanıdır, denilebilir. Aklın iştikak mânâları arasında “sürmek”, “ölmek” ve “ip bağlamak” olduğu düşünülecek olursa, Adlî Tıbb’daki otopsinin felsefedeki karşılığı “aklın otopsisi” üzerinde olmak, bunun da ölümsüzlüğü aramak mânâsına geldiği ve haddi zatında ruhun mahiyetinin ne olduğunu bilmeye dair bir çabaya tekabül ettiği görülür. Parantez: İBDA Mimarı, sahici fikrin meydana gelebilmesinin asgarî şartını ruhun “nasıl?” ve aklın “niçin?” tavrına bağlar. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin meydana gelmesinde, kendisine düşenin aklın “niçin?” tavrı olduğunu da söyler. Bu yol bu uğurda, ta ki beynini kanatana kadar, dur durak bilmedi. İnanmış bir mümin olması bir yana üzerinde bulunduğu işin liyakat şartlarını yerine getirebilmek adına, daha doğrusu aklı akılla iptal etmekten öte onu öldürmek adına, diğer bir ifadeyle de aklın ruhî bir keyfiyet olduğunu ispatlarcasına, akıl üzerinden ölümsüzlüğü aradı ve buldu da! Allah şahidliğini kabul etsin, amin! Adl kelimesinin “her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek” mânâsı, bize, Hazret-i Ali (R.A)’nin “Eşyayı yerli yerine koymak akıllılıktır” sözünü hatırlatmakla birlikte aslında bir cemiyet nizamında bunun tam karşılığının, belirli bir dünya görüşünün örgüleştirilmesi ve hayata hâkim kılınması mânâsında olduğu hemencecik anlaşılır. Sokrates’ın yapmak isteyip de yapamadığı ve Eflatun’a havale ettiği horoz borcu tam da bu noktada belirli bir anlam kazanır. “Yaşanmaya değer hayat”ın içtimaî sistemini örgüleştirmek ve bunun devletini kurmak, Sokrates’ın uğruna hayatını feda ettiği yegâne şeydir. Miras bırakılan “horoz borcu”nun da ta kendisidir. Sağlık ve hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan horozun aslında ruh ve beden sağlığının dengeli bir şekilde geliştirilmesini de ifade eden bir mânâda olduğu, dolayısıyla da armoni kavramıyla örtüşen bir mânâda olduğu pekâlâ söylenebilir. Bu durum, adalet terazisini dengede tutan horoz (istinad noktası, kaide) ile de doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla da, “terazi iplerini kendinde toplayan halka” mânâsı üzerinden, “Mutlak Sabite”ye duyulan ihtiyaca bir işaret olarak da kabul edilebilir. İBDA Mimarı’nın ısrarla üzerinde durduğu ve topyekûn insanlığın kurtuluşu için bizzat İBDA fikriyatını üzerine bina ettiği “Mutlak Fikrin Gerekliliği” davası tam mânâsıyla anlaşılmadan, “gerçek felsefe” yapılamayacağını düşünüyorum. Dünyada pek çok eser, Filozof ve Tiran arasındaki ilişkiler üzerinedir. Tiran, siyasî erki temsil eden bir yakıştırmadır.  Filozof ve Tiran ilişkisine dair en eski misal, “Filozof, Sirakuza yolunda kalan adamdır” sözünde yatmaktadır. Yani filozof, yaşarken fikrinin devletleşmesini görmek isteyen adamdır. Bu sözün bu şekil söylenmesinin asıl sebebi, Eflâtun’un, devlete dair siyasî düşüncesini hayata hâkim kılmak için İtalya’daki Sirakuza kolonisine gitmesi ve “yaşanmaya değer hayat”a dair fikirlerinin tatbik edilmesi için çaba sarf etmesidir. Fakat işler Eflâtun’un istediği gibi gitmez ve fikrinin devletleşmesini hiçbir zaman göremez. Diğer bir ifadeyle de, “horoz borcu”nu ödemek için örgüleştirdiği ruh ve fikrin müşahhas zeminine dünyada iken kavuşamaz. Eflâtun, insan fıtratında mündemiç insanî erdem veya ahlâkî hasletlerin ancak ve ancak içtimaî hayata yön veren ve organize olmuş gücü elinde bulunduran bir devlet eliyle terbiye edilebileceğine inanmaktadır. Bunun için ya devleti bir filozof idare etmeli veyahut da devlet idaresinde olan bir Tiranı doğrudan doğruya bir filozof yönlendirmelidir, anlayışını gündeme getirmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca Büyük Doğu ve İBDA mimarlarının iktidar-siyaset ilişkilerini hakkıyla değerlendirebilmek için Eflâtun’un yapıp ettiklerinden azami ölçüde yaralanmayı gerektiriyor. Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin en temel ölçülerinden biri “gerekeni gerektiği yerde gerektiği kadar yapmak” ölçüsüdür. Bu ölçüye en ziyade Büyük Doğu ve İBDA Mimarları riayet etmişlerdir. “Statik değil, dinamik”, en önemlisi de, “iman, fikir ve aksiyon muhtevalı” bir ruh ve fikir sisteminin “muvazeneden muvazeneye geçiş” durumları! Eşya ve hadiseye yanaşan “şehidlik şuuru”nun “şiir idrakı” durumları! Maksad hasıl oluncaya kadar, “pratiğin teorisyeni” olduğunu göstermek ve “teorinin kendisi” olan Napolyon gibi bir askerî dehadan ilham alma durumları! Eflâtun, Kriton (Kratylos) diyaloğunda, Kratylos ile Hermonuges’i konuştururken orada “her dünya görüşü aynı zamanda bir dildir” esprisine de uygun olarak, yeni bir dil ve diyalektik veya dünya görüşü kurmanın gerekliliği üzerinde durulur. Bu çaba hiç şüphesiz ki “sevgili hocası” tarafından kendisine miras bırakılan “horoz borcu”nun ödenmesi zaruretinden kaynaklanmıştır. Eflâtun’un felsefesinde, fikri konsept itibariyle, zorunlu ilişkiler ağını gösteren üç temel argüman mevcuttur. Bunlar; idea, nesne ve kavramlardır. Kavramla nesne arasında zorunlu bir bağ bulunduğuna işaret eden Eflâtun, kavramla nesnenin ortak yönünün idealarda buluştuğunu görmüştür. Bu tür bir duygu ve düşünce formu, bence, “duygu, düşünce ve irade” formu çerçevesinde küllî ruh, ruh ve beden arasındaki ilişkiden tevarüs etmiş gibidir. Freud’un id, ego ve superego şeklinde formüle ettiği “kişilik gelişim kuramı”nın da derinliğinde küllî ruh, ruh ve beden, dolayısıyla da Zat âlemi, Emr Âlemi ve Halk âlemi gibi İslâmî hakikatler vardır. En azından sözkonusu kuram veya kavramlar İslâmî hakikatler çerçevesinde yeniden bir okumaya tabi tutulmalıdır, diye düşünüyorum. Eflâtun, “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne işaret edercesine, küllî ruhun (idea) tasarrufunda ruh (kavram / mânâ) ve beden (nesne / suret) arasındaki zorunluluk meselesini yeni bir dil, yeni bir anlayış, yeni bir ruh ve fikir (dünya görüşü), yeni bir dil ve diyalektik ile aşmak istemiştir. Böyle bir çaba içerisine girmesinin en temel sebebi, “terazi iplerini kendinde toplayan halka” keyfiyetini haiz “horoz” esprisiyle de doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla da Eflâtun’un çabası, doğrudan doğruya bir “adlî tıbb” (otopsi, teşrih!) mevzuu olmasının yanı sıra, aslında, -ne kadar çok tekrar etsek yine de azdır-, Sokrates’ın “horoz borcu”nu ödemeye matuf bir çabadır. Bu arada şunu da söylemek gerekir ki, “horoz borcu” tabiri ile “adlî tıbb” mevzuunu bir arada zikretmemizin sebebi, adalet sembolünün terazi ile örtüştürülmesi ve hassaten, “terazi iplerini kendinde toplayan halka”nın istinad noktası veya kaidesinin adının da “horoz” olmasıdır. Tam da bu noktada eski Mısır medeniyetinin mitolojik dünyasında çok önemli bir yere sahib olan Horus’u hatırlatmak gerekir. Horus, İsis ve Osiris’in çocuğudur. “Horus’un gözleri” tabiri ise meşhurdur. Bu aynı zamanda “terazi ipleri” veya “terazi kefeleri”ne de bir işaret olarak okunabilir. Terazi kefeleri veya ipleri? “Horus’un gözleri” eski Mısır mitolojisinde güneş ve ay’ı temsil eder. Horus gözlerini açınca ortalığın aydınlandığına, kapatınca da karardığına inanılır. Bu, ruh ve bedeni külli ruhta cemeden bir anlayışa da işaret ediyor gibidir. Nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth, tam da bu yüzden Horus’un gözünü (gözlerini değil, gözünü!) çıkarmak istemiştir. Eski Mısır mitolojisine göre, Horus gözünü babası Osiris’e vermiş ya da Osiris’in kullanımına bırakmıştır. Ruhun küllîleşmesi! Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, “gözler” ifadesiyle kasdedilen her ne kadar güneş (aydınlık / ruh) ve ay (karanlık / beden) ise de aslında orada kasdedilen küllî ruha nisbetle yerini, değerini ve izahını bulan bir ruh ve beden düalizmidir. “Horus’un gözü”nün gudde-i sanevberî (epifiz bezi veya kozalaksı bez) üzerinden “üçüncü göz” olarak değerlendirilmesinin asıl sebebinin, “terazi iplerini kendinde toplayan halka” manasını mündemiç olmasından kaynaklanmış olabilir diye düşünüyorum. Adalet terazisinde terazi kefelerinin merkezî noktasına işaret eden topuzun adının bizzat “horoz” olması ile Horus kavramı arasındaki fonetik yakınlık çok dikkat çekicidir. Diğer taraftan, merkezî noktaya işaret eden topuzun kadüse’deki “akaşa” olarak da okunması mümkün gözükmektedir. Ayrıca, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birinin gerçekleştirilmesini ifade eden bir mânâda, “kalb gözü” olarak da okunması mümkündür. Hattı zatında Descartes’in işaret ettiği veçhile, ruh ve bedenin buluşma noktası olarak görülen güde-i sanevberî (epifiz bezi) olarak okunmasının yanı sıra, Kundalini yoga’da 6. çakra olan Ajna çakrasının harekete geçirilmesi olarak da okunabilir. Diğer taraftan, Allah Resûlü’nün bir hadîs ile haber verdiği üzere, nefs’in iki kaşın arasında bulunması, bu mevzuun aslına irca ettirilmesinde anahtar rolü oynadığı pekâla düşünülebilir. Kâmil nefs, iki kaş arasında toplanan nefstir. Freud’un “kişilik gelişimi kuramı”nı, “id, ego ve süperego” tasnifini hatırlatmakta fayda vardır. Diğer taraftan, Eflâtun’un kavram ve nesne dünyasını idealar dünyasına bağlama arzusundan tutunuz da, Descartes’in ruh ve beden düalizmini Tanrı’da buluşturma arzusuna ve oradan Kant’ın İdealizm (Alman İdealzmi) düşüncesinden tevarüs etmiş Nesnel İdealizm (Schelling), Öznel İdealizm (Fichte) üzerinden Mutlak İdealizme yol bulan Hegel’e ve en nihayet, “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne doğru yol alışına kadar pek çok noktada değerlendirilebilir bir keyfiyeti haizdir. Ama bu mevzuun hakiki veya sahici “horoz”u odur ki, dolayısıyla da tam 2500 yıldır yerine getirilemeyen Sokrates’ın “horoz borcu”nu yerine getiren olarak İBDA Mimarı, “beşer zekâsının sekreteri” olmak keyfiyeti ile birlikte, “Mutlak Fikrin Kurulamazlığı”nı dile getirdikten hemen sonra “Mutlak Fikrin Gerekliliği”ne duyulan iman ihtiyacını harfiyen kabul eder ve buna göre belirli bir ruh ve fikir sistemi veya duygu ve düşünce sistemi örgüleştirme işini gerçekleştirmiştir. Bunu görmezden gelmek akıl kârı değildir. Tam da gözü kapalı bir kadının terazi kefelerini dengede tutan “horoz” ile buluşmasını gösteren Adalet Heykelinin hatırlanacağı bir manzara! Üstad Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü isimli eserinin muhtevası bir yana, bizzat eserinin isminden tüten “horoz” mânâsı yeter. “İdeoloji, bir insanın inandığıyla yaptığı iş ve eser arasındaki uyumdur” tanımı, bütün her şeyi izah etmektedir. Bu tanımdaki “uyum” ifadesini merkeze aldıktan sonra Eflâtun’un kavram ve nesne birlikteliği, Descartes’ın ruh ve beden düalizmi ve Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir (duygu ve düşünce) sisteminin iman ve amel ayniyetinin ne mânâ ifade etiği daha iyi anlaşılmaktadır. Sözkonusu uyum, eski Yunan’da armoni kavramıyla, bizde ise tenasüb(1) kelimesiyle de örtüşen bir mânâdadır.  İBDA Mimarı, “Spordan gaye sağlıktır”, der. Eski Yunan’da jimnastiğin gaye noktası olarak beliren ve armoni (denge) kavramıyla ifade edilen sağlıklı olma durumu, aslında ruh ve beden arasındaki uyuma (tenasüb) tekabül eder. Ruh ve beden sağlığı yerinde olan insan sağlıklı insan demektir. Ruh ve beden arasındaki uyum (armoni / denge / tenasüb), hiç şüphesiz ki ruh ve bedenin dengeli bir şekilde eğitilmesi ve geliştirilmesini de davet eder. Ruh ve bedenin fıtrata uygun olarak ihtiyaçlarının karşılanması, sağlıklı insanın ortaya çıkmasında başlıca amildir. Bunun içindir ki her şeyden önce belirli bir ruh ve fikir veya duygu ve düşünce sistemine, dolayısıyla da belirli bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır. Belirli bir dünya görüşü veya duygu ve düşünce sistemi ile “terazi ipleri kendinde toplanan halka” mânâsı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu söylemeye ne hacet! İBDA’nın en çarpıcı esprilerinden biri olan, “aşina olunan kalıplar üzerinden aşına olunmayan mânâların verilmesi” esprisine de uygun olarak, adalet terazisini elinde tutan gözü kapalı kadın heykelinin, plastisite anlayışı üzerinden değil de semboller dünyası üzerinden okunması lazım geldiğini görmek gerekiyor. Ve bu “heykel”, fikirde ne kadar aziz ve ulvî, müşahhas zeminde ise ne kadar galiz ve süflî! Tam da bu noktada insanın diyesi geliyor: “Kâfir putlarda ne aradığını bilse kâfir olmazdı, Müslüman, kâfirin putlarda ne aradığını bilse, mecazi imandan usanırdı!” “İnsanları daha mükemmele götüren eğitimin iki yönlü olması gerektiğini ileri süren eski Yunanlılar, ruh ve beden eğitimi mevzuunda çok büyük tecrübelere imza atmışlardır. Ruh ve bedenin dengeli bir şekilde eğitilmesi ve geliştirilmesi gerektiğine inanan eski Yunanlılar, armoni kavramı yardımıyla insanın fikrî ve ahlâkî yönden eğitilmesi ve geliştirilmesi gerektiğine sıkça vurgu yapmışlar ve bunu da, eğitimin değişmez bir prensibi olarak formüle etmişlerdir.”(2) Bu çerçeveden olarak; “Eski Yunan’da jimnastik, vücuda güç ve güzellik kazandırmak üzere yerine getirilmesi gereken ahlâkî bir ödevdi. Sokrates’ın Ksenophon’dan intikal eden felsefesine göre bu ödevin savsaklanması en büyük ayıptır. Onlara göre fikrin başarılı olmasında jimnastiğin büyük rolü vardır. Eflâtun, Tiamios (Yaradılışı mevzu ettiği çapı küçük muhtevası büyük eser!) isimli eserinde, “vücudun hareketi çoğu zaman düşüncenin uyanıklığı ile bağıntılıdır” der ve ekler: “Yüksek fikir değeri olan ödevleri yerine getirmek durumunda olanlar, jimnastik de yapmalıdırlar. Yani ruh vücutsuz, vücut ruhsuz çalıştırılmamalıdır.”(3) Üstad Necip Fazıl’ın, “eski Yunan’da kafa ile denk giden beden hareketleri okullarda ihmal edilirse, sporun ruhu kaybedilmiş olur!” dediği ve yine, İBDA Mimarı’nın, “Spor mu?.. Kafa ile beden hareketlerinin denk gitmediği yerde insan keyfiyeti merkebe döner!” dediği durumlar. Bu arada, 1999 yılında, “Ümmetin Kurtuluş yılı” sürecinde, Metris Cezaevi’nde yapılan sportif idmanlardan mülhem İBDA Mimarı’nın söylediği, meâlen, “Düzenli hareketler düzenli düşünceler doğurur!”, sözü de hatırda! “Eski Yunan’da jimnastiğe bedenî, fikrî ve ahlâkî ödevler verilmiştir. Beden eğitiminin karakter yapıcı gücünü takdir eden Yunanlılar, acılara kolaylıkla dayanma, dünya isteklerine karşı aşırı istekleri köreltme, cesaret ve itidal geliştirme, şeref ve haysiyet duygusunu uyandırma ve insanı her şeyden önce düşünce asaleti ve diğer erdemlerle bezeme gibi ödevleri jimnastiğin amaçları arasında görmüşlerdir. Yunanlılar bu eğitim ideallerini Kalos ve agathos kelimelerinden meydana getirdikleri Kalokagathia kavramı ile ifade etmiş, bu kavramla vücudun yetişmesi ve ruhun gelişmesi ile bağlantılı olarak güzellik ve iyiliğin ahenkli birliğini (armoni) kasdetmişlerdir. Bugün İngilizlerin “gentlemen” kavramı da hemen hemen bu anlamda kullanılmaktadır.”(4) Aristo’ya göre “jimnastik, hangi hareketlerin vücuda daha yararlı olduğunu, tabiatın insan vücuduna ölçülü olarak bağışladığı niteliklere göre bunların hangilerinin en iyi ve en uygun düşeceğini araştırma bilimidir.”(5) Eski Yunan jimnastiğini 1569’da yayımladığı “De arte Gymnastica” isimli eserinde tıb açısından ele alan İtalyalı doktor Hieronyumus Mercurialis (1530-1606)’in jimnastik hakkında söyledikleri de çok önemli olsa gerektir: “Jimnastik sanatı, hareketlerin vücut üzerindeki etkilerini göz önünde tutan, hareket şekillerini pratik bir tarzda öğreten bir faaliyettir. Amacı, sağlığın devamlılığı ve bütün vücudun güçlü ve dayanıklı hale getirilmesidir. Jimnastik hareketleri, insan vücudunun irade ile ve artan solunum katkısıyla yaptığı kuvvetli hareketlerdir.”(6) Hieronyumus Mercurialis’in ortaya koyduğu jimnastik anlayışı Mercurialis Jimnastiği olarak da bilinir. Mercurialis ismi üzerinde biraz durmak icab eder. Bilindiği üzere eski Yunan’ın Hermes’i Roma’da Merkür olarak bilinir. Mercurialis Jimnastiği aslında Hermes ile ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Hermes’in kadüse’si ve sağlık ve hekimlik Tanrısı Asklepios ve onun da babası Apollon’un kadüse üzerinden ruh ve beden sağlığına işaret ediyor olmaları çok dikkat çekicidir. Baran Dergisi 604. Sayı

Doğadaki Son Çocuk Sizin Çocuğunuzdur

Gösterişli binalarla dikildiler önümüze. Toprağımızı istediler verdik, daha fazla mutluluk adına. Sonra şehrimizi, oyun alanlarımızı, parkımızı. Taş binalarla sardılar etrafımızı, asfaltladılar her yanı. Çiçekler kayboldu önce ve yağmurun rengi değişti ardından. Islanmanın ötesinde içtiğimiz suydu, küçük bardaklara doldurduğumuz yağmur. Havayı kirlettiler, yağmur da kirlendi böylece. Doymak bilmiyorlardı, ırmaklara saldırdılar ve ormanlara. Hem kendilerinin hem diğer canlıların yaşam alanını daralttılar. Kokusunu duymaz olduk toprağın ve sesini işitmedik kuş cıvıltılarının. Çok uzaklarda kaldı her şey. Şimdi şehrin gürültüsü, egzoz dumanı, beton yığınları ve birde bitmeyen işler var. Büro denilen bir dünya ve duvarında tablolar halinde doğa resimleri. Neler kaybedildi, farkında mıyız? Çağın en büyük hastalığıdır ıstırapsızlık ve acı çekme hissini kaybetmek.  Şimdilerde kopan bir çığlık var, henüz acısını tam olarak hissedemesek de kulağımızı tırmalıyor, gözümüze batıyor: Toprağı tahrip etme, ırmakları kirletme, yeşil alanları daraltma! Bu şehir, bu deniz, bu mavi gökyüzü ve henüz tükenmemiş bu orman bir rüya gibi ama bir zaman sonra gri beton yığınlarına ve camdan kulelere teslim olacak. Kaybolan sadece “doğa” değil, çocuklarımızı, çocukluklarımızı da kaybediyoruz. Sadece çocuklarımızı mı? Onlarla beraber geleceğimizi de. Onların hayatlarından bir şeyler çalınıyor ve biz suç ortağıyız. Zamana dair cinayetler işleniyor, toprağa dair cinayetler işleniyor, insana dair cinayetler işleniyor ve biz suç ortağıyız. Çocuklarımız merhametsiz ve agresif yetişiyor. Artık aşırı kilo ve kolesterol gibi sağlık problemleri, duygusal tatminsizlikler, hırçınlıklar, aşırı hareketlilik, dikkat eksikliği ile ilgili problemler, zayıflayan sosyal beceriler ve hatta küçük yaşta ortaya çıkan depresyonlarla boğuşan çocuklarımız var. Bunların suç ortağı biziz. Biz müsaade ettik, teknolojiyi dünyayı yağmalamak için kullanan Batı’ya, insanları birer makine gibi değerlendiren mekanik insan tabanlı ideolojilere ve tatmin olmayan çok uluslu şirketlere... Bunlar yaşam tarzımızı değiştirdiler ve toprakla bağımız koptu. Bizim kopunca, tabii olarak çocuklarımızın da koptu. Kendimizi dört duvar arasına hapsedince onları da dört duvar arasına hapsettik. Geniş bahçeli evler yok artık, sokaklar o kadar güvenli değil, insanlar büyük kameralarla gözetlenmekle kalmıyor, her anımız kaydediliyor. Çocuklarımız tabiatı televizyondan seyrediyor, hayvanları yine aynı şekilde ekrandan görüyor. Anneler “çocuğum üşütür hasta olur” diye ne sokağa ne de doğaya çıkarmıyor. Balık tutmayı unuttuk, ağaçların arasında koşmayı, hayvanlarla oynamayı, ırmak, dere ve kuş seslerini dinlemeyi, dağlara tırmanmayı. Saatlerce bilgisayara, cep telefonuna yahut televizyona çocuğumuzun gömülmesine ve bunların dış dünya ile irtibatımızı koparmasına razı oluyoruz. O size gülümsüyor, 10 yaşında 20’lik kız gibi giyinerek ve yaşına uygun olmayan hastalıklarla boğuşarak. Hijyen adına çocukları hastalıklara mahkûm ettik. Oysa doğa ilaçtı, şifa kaynağı idi. “Children & Nature Network” adlı kuruluşun kurucusu gazeteci-yazar Richard Louvda “Doğadaki Son Çocuk”adlı eserinde tam da bu noktaya değiniyor. Çocukların doğada geçireceği zamandan ve edineceği tecrübeden mahrum kalmasının getirdiği fiziksel, zihinsel, ruhsal ve kültürel sorunları anlatıyor. Kitaptaki şu ifadeler oldukça dikkat çekicidir: “Çocuklarımızla doğa arasındaki zedelenmiş bağı onarmaya ihtiyacımız var; yalnızca estetik ya da vicdani duygularımız nedeniyle değil, aynı zamanda zihinsel, fiziksel ve manevi sağlığımız da buna bağlı olduğu için.” “Gençlerin doğaya bakışları ve kendi çocuklarını yetiştirme biçimleri, şehirlerimizin ve evlerimizin tasarımını ve koşullarını, yani günlük yaşamlarımızı da şekillendirecek.” Kutulanmış Çocuk(luk) Programlanmış çocuklar ve bundan memnun olan anne ve babalar. Paket program halinde evcilleştirilmek istenen bir hayvan muamelesi gören çocuklar. Çoğu anne baba kreşin bir çeşit hapishane olduğunu ve oyalansın (pardon eğlensin) diye birkaç parça oyuncak, eşya ve ‘lego’nun aslında onun hayatından çok şeyi çaldığını -mesela anne sevgisini- fark etmiyor.Richard Louv, eserinde böylesi bir yapıya şiddetle karşı çıkıyor ve bir araştırmacının ifadesine dayanarak bu çocuklar için “kutulanmış çocuklar” tabirini kullanıyor. Mevzuyu Richard Louv’dan takip edelim: “…Amerikalı bir araştırmacı, bir çocuk kuşağının yalnızca iç mekânlarda yetiştirilmenin de ötesinde, küçük yerlere kapatıldığını öne sürüyor. Maryland Üniversitesi’nde hareket bilim profesörü Jane Clark’ın deyimiyle bu ‘kutulanmış çocuklar’ giderek daha fazla araba oturaklarında, mama sandalyelerinde ve hatta TV izlemek için yapılmış bebek oturaklarında zaman geçiriyor. Dışarı çıktıklarında genellikle, yine bir çeşit kutu olan pusetlere konuyor ve yürüyen ya da koşu yapan anne babalar tarafından itilerek hareket ettiriliyor. Çocuk kutulama işlemi büyük ölçüde güvenlik amacıyla yapılıyor olsa da çocukların uzun vadedeki sağlıkları riske atılıyor.” Ve cep telefonu, facebook, twitter, sosyal medya alanları, oyun konsolları ve sairler. Robotlaşmış gibiyiz. Günümüz insanı “Kariyer Hastası”, “Makam Hastası”, “Tüketim Hastası”, “Modernizm Hastası” olmuştur. Tıpta henüz karşılığı olmayan bu hastalıklar cemiyetleri, aileleri, fertleri bir kanser hücresi gibi yiyip bitirmektedir. Eşler birbirinden uzaklaşmakta, boşanmalar ve aldatmalar artmakta, insanlar gittikçe yalnızlaşmaktadır. Dünün geniş ailelerinin yerini şimdilerde tek ya da iki çocuklu aileler almakta, nüfuz hızla azalmakta ve bu çocuklar en güzel yıllarını tabiatla ve anne sevgisiyle değil, hapishane hükmünde kreşlerde bir bakıcının merhametine bırakılmış şekilde geçirmektedir. Çocuk, annesinden daha çok kreşteki bakıcısını sevmekte ve ona güvenmektedir. Çocuk, akşam eve döndüğünde, soğuk beton evin içinde kapısı farklı dünyalara açılan bilgisayarın yahut televizyonun başına oturmaktadır. Bu sadece çocukta böyle değil hali hazırda anne ve babalarda da rastlanan bir durumdur. Çocuklar, böyle pasifize ve âtıl bir yaşamın ardından dışarıdaki dünyanın acımasız ve adi rekabet ortamıyla karşılaştığında fiziki, ırki, akli hatta cinsel saldırıya maruz kalabilmektedir. Diğer taraftan dikkat eksikliği, iletişim bozukluğu, öğrenme güçlüğü, sosyal hayata uyumsuzluk gibi problemlerle karşılaşabilmekte, sonu intihara varan, yalnızlık ve çaresizlik duygusunun hâkim olduğu uyuşturucunun bağımlısı olabilmekte ve çeşitli suç örgütlerine karışarak hayatını noktalayabilmektedir. Oysa doğa, Louv’un deyişiyle, hangi biçimde görünürse görünsün, bir çocuğa anne ve babasının dünyasından farklı, daha yaşlı ve daha büyük bir dünya sunar. Televizyondan farklı olarak zamanı çalmak şöyle dursun, onu genişletir. Yıkıcı bir aile ortamında yaşayan bir çocuk için doğa şifa kaynağıdır. Eser boyunca bu mevzunun geniş bir izahını yapan Richard Louv şu teklifte bulunuyor: “Bu yoksunluğu gidermeye, yani çocuklarımızla doğa arasındaki zedelenmiş bağı onarmaya ihtiyacımız var; yalnızca estetik ya da vicdani duygularımız nedeniyle değil, aynı zamanda zihinsel, fiziksel ve manevi sağlığımız da buna bağlı olduğu için. Burada aynı zamanda yer kürenin sağlığı da söz konusu. Gençlerin doğaya bakışları ve kendi çocuklarını yetiştirme biçimleri, şehirlerimizin ve evlerimizin tasarımını ve koşullarını, yani günlük yaşamlarımızı da şekillendirecek.” Evet, ama nasıl? Aslında cevabı apaçık: Doğaya dönmek lazım… Sadece çocuklarımızla değil, anne ve babalar olarak şehrimizle, okullarımızla, evlerimizle beslediğimiz diğer canlılarla.  Toprağa ayağımız değmeli, çocuklar çiçekler içinde koşmalı, düşmeli kalkmalı, ağaçlara tırmanmalı, hayvanları okşamalı... Şehirlerde beton binalar azaltılmalı ve sanayi bölgeleri yaşam alanlarından çok uzak olmalı. Bütün bunların çocuklar üzerindeki faydasını eserden takip edelim: “Çocuklar duyularının hepsini kullanabildikleri ortamda daha kolay, kalıcı ve hızlı öğrenebilmektedirler.”, “Doğa bir çocuğu korkutabilir de, ama bu korku da bir amaca hizmet eder. Çocuk doğada özgürlük, hayal gücü için alan genişliği ve mahremiyet bulur: Yetişkinlerin dünyasından uzak bir yer ve farklı bir huzur.”, “Doğanın sessiz bilgeliği, şehir görüntüleri gibi her yerdeki ilan tabelaları ve reklamlarla sizi aldatmaya çalışmaz. Sizi herhangi bir örneğe uymak zorundaymışsınız gibi hissettirmez. Sadece oradadır ve herkesi kabul eder.”, “Doğa; yüce, hırçın ve güzel doğa, sokağın, güvenlikli sitelerin ya da bilgisayar oyunlarının sağlayamayacağı bir şey sunar. Doğa çocuklara kendilerinden çok daha büyük bir şey; sonsuzluğu ve sonrasızlığı kolayca tasavvur edebilecekleri bir çevre verir.”, “Doğanın çocukların ve sonrasında yetişkinlerin manevi yaşamları üzerindeki etkisi tam olarak ölçülemez. Albert Einstein’in odasında yazdığı gibi: ‘Saygın olan her şey sayılamaz, sayılabilen her şey de saygın değildir.’” Netice Daha çok Amerikan toplumuna hitap eden eseriyle Louv, Amerikan şehirlerinin gri yapısının, sera etkisi yapan şehirlerinin içinde ve dışında birçok şey hayal eder. Nihayetinde o, doğada zaman geçirmenin çocukların sağlığını geliştirebileceği, yaratıcılıklarını teşvik edebileceği, düşünme yetilerini keskinleştirebileceği ve çevreye karşı duyarlı olmalarına yardım edebileceği inancıyla hareket ettiği için bu hayali birçok açıdan mazur görülebilir. Ancak Louv, bunun daha ötesine geçerek çocukları doğayla buluşturmak için şehirlerde ekolojik yerleşimler, çevre koruma çalışmaları, doğal habitatlar ve bilhassa kamu sahalarının tabii parklar şeklinde genişletilmesi üzerine plan ve program tekliflerinde bulunur. Ayrıca “yeşil çatılar” olarak adlandırılan, çeşitli bitkilerle kaplanan çatılar sayesinde morötesi ışınlardan koruyan, havayı temizleyen, yağış sonrası su kaçışını engelleyen, kuşlara ve kelebeklere yardımcı olmanın yanında evleri yazın serinletip kışın yalıtan sistemlerden bahseden Louv, aslında Batı yaşam tarzının çokta fazla dışına çıkmıyor. Teklifleri şehrin yapısını ve insanların yaşam tarzını bozmayacak bir yapı arz ediyor. Kitabın sonuna doğru çocuklarla doğada yapılabileceklere ilişkin verdiği “arazi rehberi” bölümündeki 100’e yakın etkinlik de yine bu minvalde. Şehrin mevcut yapısını bozmadan ek/yama etkinlik. Oysa şehrin mimarisinden tut pasajına kadar her şeyi yeniden inşa edici bir teklif getirmeliydi. Fakat bütün bunlara rağmen Louv’un uyarıları çok ciddi ve getirdiği teklifler oldukça önemli.  Yazımızı eserin genel temasını veren şu ifade ile noktalayalım: “Tutku toprağın kendisinden çocukların çamurlu elleriyle çıkar; çimen lekeli giysi kollarından geçip yüreğe varır. Çevreciliği ve çevreyi korumak istiyorsak, soyu tehlike altında olan bir gösterge türü de korumalıyız: DOĞADAKİ ÇOCUK.” Kaynak Eser: Louv, Richard. Doğadaki Son Çocuk. Ankara: Tübitak Yayınları, 2010. Baran Dergisi 603. Sayı  

Ufuk Coşkun’a: Eğitime Dair

Ufuk Coşkun kardeş bildiğim ve kardeş gördüğüm bir insan. Mümin müminin kardeşidir. Elbet öyle olmalı. Lakin her şeyin bir derecesi olur ya, kardeşlik içinde daha da kardeş gördüğüm bir şahıs. Milat Gazetesi’nde yazılarını merakla takip ettiğim, heyecanla okuduğum dertli biri. Bakalım bundan sonra nasıl bir yazı yazacak diye sabırsızlık içinde beklediğim bir yazar. Son ifade “dertli biri”… Evet, bu ifadenin belirttiği mânâya soyunmuşluk ve şahsında tecessüm ettirmiş olması Ufuk Coşkun’u kardeşlik içinde kardeşlik pozisyonuna getiriyor. Üslup, fikir, ifade edilirken fikirde tüten eda… Doğrudan doğruya fikri ifade eden, insanın şahsiyetini ele veren emare… Bu kardeşim fikrini ifade ederken ‘ben Anadolu insanıyım, bu toprakların bağlısıyım’ telaşı içinde, fikrî mesaisini devam ettiriyor. Bu kardeşim, ‘ben Anadolu insanıyım’ diyerek bu toprakların insanının unutturulmuş ve hadım hale getirilmiş mânâ ve ruh ikliminin yeniden tesis etmek gereğini duyuyor ve yaşıyor. Yazıları, üst perdeden, “ben bilirim” havasında değil. İsmet Özel-vari “bende çok fikirler var, lakin siz bunları anlayamazsınız, o yüzden söyleyemem” kibrinden uzak. Çok basit mânâları ukala akademik ifade kalıpları içinde -bulanık su derin olur- anlaşılmaz görüntü vererek ‘ben ne kadar derinim’ cakasında değil. İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun da takdirini almış olması takip etmekte beni haklı çıkarması ayrıca güzeller güzeli bir tevafuk. İnsan güzel bir insanı takip ederken güzelleşiyor. Güzel bir insanı bulup, onun güzelliğini paylaşmak, ruhları arındırıp arada görünmez kuvvetlerle muhabbet ağı oluşturuyor. Bir cemiyette hedeflenmesi gereken de bu olmalı değil mi? İnsanları güzeller güzeli idealler çerçevesinde buluşturmak, bu gayelerle içtimaî birlik ve beraberliği oluşturmak. Ufuk Coşkun eğitimci biri… Eğitim mevzuuna kendini hasretmiş. Bu ülkenin insanının istikbalinin eğitim mevzuu ile halledilmesi gerektiği inancını yüreğinde hissediyor. Cem Yılmaz’ın “eğitim şart” söyleminin sathîliğinden uzak. Eğer eğitim, bu sistemin ilkokulundan başlayıp yüksekokulundan mezun olmaksa, yandın.  Niye en eğitimli camia Adnan Oktar sapığının bağlıları. Açıp bakın hepsi bu ülkenin en yüksek puanla girilen okullarından diploma almış ve birkaç dil biliyorlar. Fettoş sapığı “tesettür teferruattır” diye başörtüsünü kaldırmış, birçok insan da bunu Fettöş eğitime ne kadar önem veriyor diye alkışlamıştı. Niye? Kendi çarpık anlayışına alan açtığı için. Hazreti Ömer efendimizin “İnsan inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanır” sözünün anlamının dehşeti niçin bizi ürpertmedi? Birçoğumuz kolaycı bir anlayışta idik. İslâm’ı hakim kılma ve aleme nizam verme davasından uzak idik. Bunun için yapılacak mücadelenin maddî ve manevî şartları bizi alakadar etmedi. “Çocuklarımız kariyer sahibi olsun sistem içinde onlar da en yüksek maaşları elde etsinler.” Şu anda Milli Piyango olmak üzere şans oyunlarının başında kimler var? Acaba ne kadar maaş alıyorlar? Bir araştırsak karşımıza ne çıkar? Bu şahıslar kazandıkları paraları ailelerine harcarken hiç yürekleri titriyor mu? Zaman zaman bürokrat insanlarla karşılaşıyoruz. Malum Ankara’da ikamet ediyoruz. Ankara İstanbul’a göre köy gibi herkes her şeyi çabuk duyuyor. Adam şurda çalışıyor fakat gözü başka yerlerde. Maaşı daha dolgun yere geçmenin ıstırabında. İki yılda üç dört defa karşılaştıysak hepsinde çalıştığı kurumlar değişmiş. Adamla sohbet ettiğimizde “bulunduğum yerde nasıl hizmet ederim bu millet ve vatana nasıl borcumu öderim endişesi yok.” Sohbet de sohbet olsa: “Şu kurum daha iyi, şu kurumu şu cemaat şöyle ele geçirdi, şöyle böyle yaparak kurumdaki diğer insanlara o cemaat şöyle zulüm ediyor, vs.”  En eğitimli insanlar da Fettöş bağlıları değil mi idi? Fettöş “tesettür teferruattır” demişken Adnan sapığı da “tesettüre bikini yeter” demiş. Kendince zavallı aklını kullanarak içtihad etmiş. Bizim akılcılar niye itiraz ediyor? Adamın aklı bunu bulmuş. Adam tarihte kimsenin görmediği şekilde aklî bir yorumda bulunmuş. Peygambersiz Kur’an’a gidenlerin alkış tutması gerekmez mi? Gelenek hep aynı şeyleri tekrar edip aklı dondurmamış mıydı? Akılcı görünmenin ispatı, ne olursa olsun yepyeni şeyler söylemek, eskilerin gördüğünün dışında fikirler yumurtlamak değil mi idi? Modernist sapıklar “tesettür yoktur veya vardır, lakin bu ayetler konjonktüreldir, o gözle bakmak gerekir” dediler. Adnan sapığı hepinizden erkek çıktı “tesettür bikiniden başlar” dedi. Niye itiraz ediyorsunuz, adam olsanız susarsınız. Bu yolu siz açtınız. Konuşma hakkı bizim, lakin yine konuşan medyada cirit atan sizsiniz. Semiha Ayverdi ablamız mezarından kalksa, Cemal Nur Sargut bacımız bir televizyona çıksa “Siz nelerle uğraşıyorsunuz insanın dışına bakmayın. İslâmın kabuğunda kalmayın. Rabbim bizim kalbimize bakıyor. İnsanın nasıl giyindiği arzı endam ettiği bizi ilgilendirmez, insanın kalbi önemlidir.” derdi. Bakın yine bu ülkenin en eğitimlileri de bu grup. Mahmut Erol Kılıç abimiz ne diyor “Şeriat-tarikat; hakikat-marifet seyrinde birbirimize marifet planında bakarsak işi çözeriz. Şii ve Sünni dünyasında birliktelik buradan geçer. Fıkhın dar kalıplarında kalmak bizi anlayışsız ederken birbirimizi anlamayı da zorlaştırıyor.” Adnan sizden daha düz ve mert çıktı, tesettür teferruattır, Rabb’im kulunun kalbine bakar anlayışını ileri düzeye taşıdı. Hepinizden daha ilerici oldu. Sistem kafamıza zaten yıllardır ilerici-gerici kelimeleriyle saldırmıyor mu? Sistem karşısında biz de afallayıp kompleks içinde gerici olmamaya özen göstererek, onlara karşı “İslâm sizin bildiğiniz gibi değildir aslında şöyledir” diye yıllardır debelenmedik mi? İslâm’ı onların sistem ve anlayışlarına uygun hale getirmedik mi?  Bak Adnan abiniz eğmedi, bükmedi “tesettür bikiniden başlar” dedi, şak işi çözdü. Aklını çalıştırdı. Bin yıldır kimsenin görmediği şeyi gördü. Silah milah gösteriyorlar. Hangi zenginin evine gitseniz ruhsatlı-ruhsatsız, gerek hava basmak, gerekse kendini korumak için o kadar silahı zaten bulursunuz. Yok Yahudilerle işbirliği yapıyordu. Adam Fettöş sapığı gibi sinsi ve yılanca yapmıyordu ki? Apaçık bunu gösteriyordu. İnsan diğer grup ve dinlerle işbirliği yapamaz mı? Bu demokratik ve laik bir devlette ne zaman suç oldu. Büyük Doğu-İbda bağlıları Fettöş ile Adnan sapığının iç yüzünü ortaya sererken bu insanlara yıllardır nasıl gözlerle baktınız. Allah ve Resûlü davasında Salih Mirzabeyoğlu’na ve bağlılarına “bunlar deli, ajan, provokatör, vs.” demediniz mi? Deli gömlekleri giydirip mânâ olarak akıl hastanesine tıkmaya kalkmadınız mı? Hususi olarak Akit Gazetesi’ne sesleniyorum. Davam sizleri bizden gördüğüm için. Nefsinize dokunup nefsimi kabartma derdinden değil. Biz Müslümanlar için basının biricik gayesi ne olmalı? Hitap ettiğimiz kitleyi uyanık ve şuurlu kılmak. Hitap ettiğimiz kitleyi İslâm adına yapılan yanlışlıklardan korumak. Yıllar önce Salih Mirzabeyoğlu (r.a) “Yahudilik–masonluk eserleri çıkararak ‘her taşın altında Yahudi masonlar var’ diyerek tersinden Yahudilere çalışıyorlar?” diye uyarmadı mı? Ona bağlı olanların dergilerinde yine yıllar önce bunların ne oldukları söylenmedi mi? İnkar ederseniz diyecek söz bulamam. Allah için doğru söyleyin biz acı içinde bunları dile getirirken siz hiç bunları duymadınız mı? Bütün bunlar acaba nasıl dikkatinizde olmadı. İbretle bakıyorum; “Adnan Hoca şöyle, Adnan Hoca böyle.” Milli Gazete; siz de bu adamın kitaplarının ve dergilerinin çarşaf çarşaf reklamlarını vermediniz mi? Bu reklamları bedava mı yaptınız? Allah aşkına söyleyin Başkan Tayyip Erdoğan’ın Fettöş’e karşı mücadelesinden önce bu gruba karşı Müslümanları uyarıcı bir yayın politikanız oldu mu? Fettöş’ün kitap ve dergilerinin reklamlarını yasaklama gibi bir dert içinde bulundunuz mu? Allah aşkına söyleyin şöyle bir yattığınızda çileli bir nefs muhasebesi ve murakebesi yapıyor musunuz? Hep birlikte yapıyor muyuz? Cemaat içinde olup güya cemaatin içinden çıkanları ne zaman köşe yazarı yapmaktan vazgeçeceksiniz? Karahasanoğlu ağabeyler Nurettin Veren dışında hiçbiri beni tatmin etmiyor. Niye? Çünkü bu şahıs yıllar önce bedel ödeyerek ailesini de karşısına alarak mücadele başlatmıştı. Tek tek isimler vererek. Onun dışında bunları yapanlar var mı? Bunun öncesinde cemaatte bulunup palazlanmışlar, şimdi de cemaati anlatarak ayakta duruyorlar. Eda ve tavırları Fettöş tarafından itilmişlik psikolojisiyle, “Bak beni dinlemedin bu duruma düştün halleri. Eğer beni dinleseydin bu durumlara düşmezdin. Kibrin ve beni dinlememen seni böylesi hallere düşürdü.” anlayışında ayrı bir kibir tavrı. Hiçbirinin yüz ifadesinde nedamet izi yok ? Basiret ve ferasetli müminler olarak “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz” ölçüsüne muhatap olmayalım mı? Ah ah ! Karahasanoğlu ağabeyler, inanın içim yanıyor. Ne olur anlayın; derdim yine “biz haklı çıktık siz tökezlediniz” demek değil. Nefsimizi sizin nefsinizden üstte tutmak asla değil. İnşallah mümin olarak geldik gidiyoruz. Ahirete tarla dünyada yaptıklarımızla hesap verici olarak öteki aleme irtihal edeceğiz. Eşrefi mahluk olarak halifelik vazifesini layıkıyla ifa etmeliyiz. Bakın Karar Gazetesi’nde Mustafa Çağrıcı aklını “Veda hutbesi”ne, peygamberimizin sözlerine takmış. Orada peygamberimiz erkeklere “kadınlar sizin emanetiniz” diye sesleniyormuş. Tarihselci Mustafa Çağrıcı her sözü kendi zaman dilimi ve bağlamında anlamak gerek diyor. Peygamberimizin çağlar üstü anlayışını anlamadan doğru bir hükmü umuma şamil kılıyor. Bu anlayış şimdiki Batı düşünce ve yaşayış tarzının hakim olduğu bir yerde kadını aşağılamak olurmuş. Niye? Çünkü şimdiki kadın okumuş, üniversite bitirmiş, meslek sahibi, kendi kendine ayakta duran kariyer sahibi biri. Yani erkekten bağımsız olan ve yürüyen bir insan. Halbuki sahabeler zamanında kadın öyle miydi? Çoğu okuma bilmiyordu bile. Mustafa Çağrıcı İstanbul müftülüğü yapmış, Diyanet İşleri Başkanı olamamış zavallının biri. Halbuki Anadolu irfanı ne der? Canımız malımız çocuklarımız komşumuz velhasıl kainatta her ne varsa bize emanet. Rabbim bu emanet ölçülerini kainatın nuru varlığın tacı peygamberimizle ne güzel bildirmiş. Bu ölçüler manzumesiyle Rabbimizle –tabiatla-insanlarla ahenkli ve dengeli münasebetlerimizi sürdürüyoruz. Eşimiz için biz, bize göre eşimiz emanet. Emanete sadık olduğumuz ölçüde imtihanda başarılı olacağız. Emaneti bu şahıs nasıl anlıyor anlaşılır değil. Bir de bu sistemin okullarından mezun olmuş. Medreselerde bulunmuş, diz çökmüş, sarıklı insanlardan değil. Bütün mesele İslâm’ın izzet ve şerefini bünyesinde tezahür ettirememek. Batının teknoloji putunda ve medeniyetinde afallamak. Kendi medeniyet dinamiklerinin tesirinde kalamamak. Kendi medeniyet ölçülerinin büyüklüğünü ve ihtişamını yaşamayıp hayrete düşmemek. Evet, sevgili Akit ailesi derdimiz, derdiniz olmalı, vücudun bir uzvu acı çekiyorsa diğer uzuvlar da bunu hissetmeli. Aksi takdirde nasıl mü’min oluruz? İmtihandan nasıl başarılı geçeriz? İslâm’a zarar vermede Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde dile getirdiği gibi üç unsur vardır: Kafir, münafık ve ahmak. Bu üç unsuru derin ve ince mümin olarak tanımak ve tanıtmak mükellefiyetindeyiz. Bunlar içinde en tehlikelisi ahmak. Senden gözükür senin mana ve yolunu bozar. Daha sonra ise sırayla münafık ve kafir gelir. Kafir zararlılar içinde en az zararlısı. Kafiri bilirsin ona göre tedbirini alır, muhataplığını belirlersin. Münafık öyle mi? Senden gözükür, senden değildir. Seni güçsüz gördüğünde arkadan darbeyi indirir. Basiret ve feraset yoksunuysan “sende mi Brütüs” demeye fırsatın olmaz. Velhasıl biz Müslüman kardeşlerimize bu üç grubun lif lif anlam haritalarını öğretmeli ve göstermeliyiz. Yıllardır Akit maalesef bunu yapmıyor. Bizden gözükenleri “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek görmezden geliyor. Halkımızı bu yüzden gafil bir şekilde avlanmaya sebep oluyor. 28 Şubat’ı dile getirirken, 28 Şubat’ın hedefinde olan kuruluşları söylerken ne idüğü belirsiz kuruluş ve insanların yabancı yerlerden para toplayıp binlerce insanımızın mağduriyetini engelleme yoluna gitmiyor. Ak Parti on altı yıldır iktidardayken iktidarın yapması gerekenleri dile getirmeyip CHP üzerinden hedef gösteriyor, dikkatlerimizi sadece o yöne çevirmemize vesile oluyor. Dikkat edin CHP hedef gösterilmesin, iç yüzü gösterilmesin demiyorum. Muhatap olması gereken başkası iken muhatabın başkası gösterilmesi hesap sorulma yerinin yanlışlığına vesile oluyor. Bu durum yöneticilerimizin mesuliyet duygusunu azaltıyor. CHP belediyelerinin yaptıkları olumsuzluklar dile getirilirken Ak Parti belediyelerinin menfilikleri söylenmiyor. Allah aşkına Ak Parti belediyeleri sütten çıkmış ak kaşık mı? Halbuki biz öncelikle kendimizden sorumluyuz. Birbirimizi uyarma durumundayız. Kendi içimizdeki adaletsizliklerin ve yolsuzlukların. Müslüman asla yapamaz deyip üzerine gitseydik ve cezalandırsaydık bir çok suistimalleri önler, karşımızdaki insanların da takdirini ve muhabbetini kazanırdık. Fakat biz bunları yapmadık, yapmıyoruz. Bakın bir devletin çöküşü adaletsizlikten ve yolsuzluktan olur. İsterse bu devletin başında İslâm kimliği bulunsun. Bu devletin böyle bir kimliği de yok. Hangi hukuku İslâm hukukunun tecellisi? Zina suç mu? Bahis oyunları yasak mı? Bankalar faiz almadan yatırım işi mi yapıyorlar? Eğitim ve öğretim meselesi İslâm ahlâkına mı göre şekilleniyor? İslâm’a dair birtakım engellerin kalkması başımızda Başkan Tayyip Erdoğan’ın olması bizi atalete sevk etmesin. “Her şey halloldu, bu kadarı yeter” dedirtmesin. Bütüncü olmalı, bütüne talip olmalıyız. Nitekim tarih böylesi sahnelerle dolu değil mi? Batıl olan bir devlet -nitekim alimler en büyük örnek olarak Nuşiveran’ı verirler- adalet içinde devam edebilir, İslâm kimliğinde adaletsiz bir devlet kendini idame ettiremez. Akit ailesi olarak siz ve Baran ailesi olarak biz ülkemizin üzerinde güneşle birlikte karabulutların da dolaştığı bu hengamede daha ihlaslı ve şuurlu yürüyelim. Kafirin, münafığın ve ahmağın tuzaklarını boşa çıkaralım. Çıkaralım ki gökyüzü daha berrak ve pürüzsüz gözüksün. Bizlere ve nesillerimize mavilikler ve güneş en büyük umut olsun. Ufuk Coşkun kardeşim belki şaşırdın, nerden nereye geldik, neleri dile getirdik. Bu daha bir başlangıç. Uzun lafın kısası eğitimde yapmamız gereken ilk şey, çocuklarımızı ülke meselesini ele alacak dertlilerden eylemek. Her birini sosyal ve fen sahalarında birer fikir çilekeşi yapalım. Halifelik misyonlarında yük vermeden yük almanın insanı ne kadar huzurlu kılacağını öğretelim. Bize stresten uzak çocuklar değil, insanlığın ıstırabına çare olacak gönül ve fikir erleri gerek.  Baran Dergisi 602. Sayı