Yazarlar
Tüm Yazarlar
Tek Alacaklı Olan Müslüman Millettir

15 Temmuz, Irak ve Suriye’de cereyan eden gayr-i nizamî üçüncü dünya savaşı, terör, başkanlık sistemi tartışmaları, ABD ve AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak gerçekleştirdiği operasyon ve ABD başkanlık seçimleri derken Türkiye ekonomisi bundan haftalar evvelinde ikaz ettiğimiz fırtınaya girmiş bulunuyor. Türkiye ekonomisi, millî dinamikler üzerine inşa edilmediği ve hattâ herhangi bir ekonomik modele de uygun olmadığı için, tabiî olarak meydana gelen sarsıntılardan ilk yara alan ekonomi oluyor. Türkiye’nin süratli bir şekilde içinde bulunduğu kavga şartlarına göre mevcut olanın yerine yeni bir “ekonomik düzen” ikame etmesi gerekiyor.   Türkiye Ekonomisi ve Tüsiad Ekonomi, üretim araçları üzerinden kurulur. Bu sanayi olabilir, ziraat olabilir. Türkiye ekonomisi ise ne yazık ki üretim ilişkileri üzerine değil ara mal, hizmet ve nihaî sektörler üzerine kurulmuş vaziyette. Türkiye’de son senelerde millî üretimden, ziraî desteklerden, yatırımcı teşviklerinden bahsedilse de, huni şeklindeki Türkiye ekonomisi, her ne yapılırsa yapılsın sermayenin nihayetinde illâ ki bir yolunu bulup belli grupların elinde toplanmasına vesile oluyor. Piyasanın bilhassa kritik önemdeki belli başlı alanlarında çeşmenin başını tutanlar, kim ne yatırım yaparsa yapsın ve kim ne harcarsa harcasın sonunda toplanan parayı cebe indirmesini biliyor. Belli rakamlar üzerinden gidelim. Türkiye’de faaliyet gösteren bir dernek var... Kamu dışı millî gelirin %50’si, dış ticaretin %85’ini, kamu ve tarım hariç kayıtlı istihdamın yine %50’si, Türkiye’de tek bir derneğin elinde toplanmış vaziyette. Bu derneğin adı da hemen bildiğiniz üzere Tüsiad... Aklı başında olan hiçbir devlet, kendi ekonomisi içinde böylesine güçlü bir sermaye urlaşmasına müsaade etmez. Çünkü ülke ekonomisinin net %50’sine hâkim olan grubun eli, devletten de, hükümetten de daha güçlüdür. Piyasa çeşitlerini biliyoruz; tam rekabet piyasası, monopolcü (tekelci) rekabet piyasası, oligapol (kartel) piyasa ve monopol piyasa. Şimdi derneği bir karar alma mekanizması olarak ele alacak olursak, açıkça görülmektedir ki; Türkiye piyasası Tüsiad isimli kartelin elinde tuttuğu bir oligapol piyasadır. Bunun ne önemi var? Ekonomik sistemin bir grubun inisiyatifinde kalmış olması demek, grubun kendi menfaati istikametinde istediği gibi ülke ekonomisini manipüle edebilmesi anlamına gelir. Türkiye’de dış ticaretin %85’inin bu grubun elinde olduğunu hesaba katacak olursak, bugün döviz kurlarında yaşadığımız dalgalanmanın arkasında kimin olduğunu da rahatlıkla idrak edebiliriz. Ayrıca bu vaziyet toplum dengesini de temelinden dinamitlemekte, devletin varlık sebebi olan fert ile toplum arasında muvazene kurmak iddiasını da ortadan kaldırmaktadır.   Tezgâh Nasıl İşliyor? İnşaat sektörünü ele alalım. Çimento fabrikaları bu grubun elinde. Demir imalat ve ithâlatı bunların elinde. Kullanılan mazot bunların elinde. Dayanıklı tüketim malzemeleri bunların ya direkt elinde yahut ithâlatçısı bunlar. İnşaat şirketine de, ev alana da kredi veren bankalar bunların elinde. E sonra millî inşaat sektörü... Yine bir diğer taraftan, adam iş yapıyor, eline para geçiyor, ev alıyor, lüks ürünler alıyor yahut elindeki parayı bankaya yatırıyor. Bir şekilde Türkiye ekonomisinde işleyen her kuruş para, şu oluyor bu oluyor dönüp dolaşıp bunların elinde toplanıyor. Sunî para deveranını sağlamak üzere atılan her adım, bunların daha fazla semirmesinden başka bir işe yaramıyor. Buradan malûm bir sırrı da sizinle paylaşalım: Senelerdir Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcı var ya, onlar, bunların Türkiye’den yurt dışına kaçırdığı paraları yeniden Türkiye’ye getirip kârlı yatırımlar gerçekleştirdikleri paravanları yahut ortakları. İlgili herkes bunu biliyor. Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek Avrupa’nın refah seviyesini boş versin de, asıl bu vaziyet ne olacak, onu desin hele... 1970’ten beri 1980 askerî darbesi, 28 Şubat Post Modern Darbe, İrtica ile Mücadele, 1999 ekonomik krizi, FETÖ yargı darbesi, 15 Temmuz FETÖ Askerî darbesi derken Türkiye’de her şey değişiyor da, bir bu grubun kazancında ve pozisyonunda değişiklik meydana gelmiyor. Herkes birbirine operasyon çekiyor, içeriden ve dışarıdan saldırıların arkası kesilmiyor da bir tek bu grub kimsenin hedefi olmuyor ne hikmetse. Buna mukabil her sene de büyümeye devam ediyorlar.   Sırtımızdaki Bu Ur Alınmalı Artık Sermayenin böylesine urlaştığı, kurumlar vergisinin %80’ini tek elden ödeyecek hâle geldiği (ki bunda bile bir ali cengiz oyunu var; bilahare bunu da anlatırız) bu müessesenin artık ortadan kaldırılması gerektiği konusunda insaf sahibi herkes ittifak eder de, nasıl sorusuna pek çoğu cevab veremez. Öyle ya istihdamın %50’si, kamu dışı millî gelirin %50’si, dış ticaretin %85’ini elinde tutan bir grubla nasıl mücadele edilir? Ur tabirinden yola çıkacak olursak, vücutta kanserli bir kitle tesbit edildiğinde ne yapılıyor? Önce kanserli doku vücuttan temizleniyor ve ardından uzun bir kemoterapi süreci başlatılıyor ki, kanser yeniden canlanamasın... Yani iş öyle kesip atmakla bitmiyor. Peki Türkiye, ekonomisindeki bu uru nasıl kesip atacak ve ardından ekonomisine yönelik olarak nasıl bir terapi süreci izleyecek ve kendisini böylesi bir hastalıktan kurtaracak?   Yeni Bir Sistem Türkiye’deki mevcut fert, cemiyet ve devlet yapısı, Tüsiad gibi tröstleri kurutmak üzere değil de türetmek ve canlı tutmak üzere kurulmuştur. Dolayısıyla bizim öncelikle yeni ve bütün bir sistem seçmemiz, bu sistemi de hem gaye ve hem de vasıta olarak işletmemiz gerekir ki, cemiyetimiz böylesi bir cerrahî operasyondan sağ çıkabilsin ve terapi sürecini de sağ salim atlatabilsin. *** Bir süredir Türkiye’de çözüm önerisi olarak masaya bırakılan bir ifâde var; “öze dönüş”, “köklere dönüş” şeklinde. Buradan biz soralım, bu nedir? Öz, kök derken Hun İmparatorluğunu mu, Göktürk Devleti’ni mi, Uygur Devleti’ni mi,  Eyyübileri mi, Selçukluları mı, Osmanlıyı mı, neyi kast ediyorsunuz? Bizim, yani milletimizin kökünün İslâm olduğu belli. Onu 15. İslâm asrında “eşya ve hadiselere tatbik edecek” vasıta sistemin ne olduğu da… Türlü lâf cambazlıklarıyla hasetlikten doğan fikir haysiyetsizliği yapmaya ne hacet var? Kâinat ve varlık muhasebesini yapmış terkibin varsa ortaya koy. Eğer yoksa, buradan biz ikaz etmiş olalım, artık ihanete dönme noktasına gelmiş hasedliğinizden nedamet getirin, tövbe edin. Bilmeseniz, cahil olsanız, gözünüz kör olsa, kulağınız sağır olsa mazur görülebilir de, kör ve sağır bir vicdanın affı olmaz...   Neticede Anadolu, bugün bir kez daha varlık yokluk savaşına girmiş vaziyette. İçeride ve dışarıdaki düşmanlarımız da, ellerindeki tüm enstrümanlarla Müslüman Anadolu İnsanı’na saldırıyor ve saldıracaklar da. Bizim bu kavgadan selâmetle çıkıp çıkamayacağımızı belirleyecek olan unsurların en önemlisi de ekonomi. Hakiki kavgadaki hünerini göstermiş bir milletiz, bundan yana bir kaygımız yok. Fakat ekonomik olarak ne yazık ki son derece zayıf bir durumdayız. Verilen teşvikler ve yapılan yatırımlar az önce de ifâde ettiğimiz gibi memleket ekonomisinin üzerine kurulduğu hunide toplanıyor ve Tüsiad’ın şahsında temerküz eden kan emici vampirin midesine gidiyor. Bunun artık kesilmesi ve ekonomimizin yeniden teşkilatlandırılması gerekiyor. Batılı siyasî düşünürlerden birinin güzel bir sözü var; “inanmayan toplumlar reform yapamazlar” diye. Bizim toplumumuzun inancından bir şüphesi yok elhamdülillah. Lâkin devlet ile millet, millet ile fert arasında bir ahenk tutturulamaz, muvazene kurulamazsa, biz bu varlık yokluk savaşından çıkamayız. Bunun için gerekli kâinat ve varlık muhasebesini yapmış da Büyük Doğu-İbda’dan başka bir fikir de yok. Büyük Doğu-İbda’nın ortaya koymuş olduğu sistemi, bir yönüyle sisteme vasıta ve diğer yönüyle gaye sistem hâlinde ele alacak, sistemli bir şekilde tatbik edeceğiz yahut kaybedeceğiz. Başka türlü içinde bulunduğumuz badireyi atlatmamız, gemiyi bu fırtınadan çıkarıp selâmetle kıyıya yanaştırmamız mümkün değil… *** Unutmadan: 10 Kasım tarihinde Koç Holding televizyon ve gazetelere “Bazı Borçlar Vardır Ödenmez” diye bir ilân vermişti, hatırlarsanız. Bugün bulunduğu konumdan bakarak verdiği ilânda son derece haklıdır. Asla borcunu ödeyemez. Buna mukabil bazı alacaklar vardır ki, onlar da ödenemez. Meselâ senelerdir milletimizin cebinden aşırıp yurt dışına kaçırdığınız parayı bu millete ödeyemezsiniz. Ayrıca sizin borçlu olduğunuz rejim de, asla ve asla bu millete olan maddî ve manevî borcunu ödeyemez! Alacaklı olan biziz. Bunu biz unutmadık, siz de asla unutmayın! Baran Dergisi 516. Sayı  

Fidel Castro'nun Ardından

Kumandan Fidel Castro’yu düşünüyorum… Ruhu şâdolsun… (Carlos, Küba Devrimi’nin efsanevî lideri Fidel Castro’nun 25 Kasım 2016 tarihinde ölümü vesilesiyle konuşuyor.) Gerçekten büyük bir liderdi… Sovyet ajanı falan da değildi… Hakiki bir Küba milliyetçisi, vatanseveri ve kelimenin tam anlamıyla iyi bir komünistti… Neler söyleyebilirim acaba onun hakkında?.. Fidel Castro artık ölmüş olduğuna göre, daha önce de söylemiş olduğum bir şeyi tekrar ifâde etmem yerinde olacak: Ben, Küba güvenlik servisleriyle ortak bir takım faaliyetlere iştirak etmekle suçlandım geçmişte… 1960’larda Küba’da askerî eğitim gördüğüm, üstelik babam da yanımda olduğu hâlde Küba’ya gittiğim ileri sürüldü… Böyle şeyler… Oysa Fidel Castro’yla hiçbir zaman karşılaşmadım ben… Küba’ya hiçbir zaman gitmedim, Küba’ya hiçbir zaman ayak basmadım… Gerçi resmî olarak iki kez davet edildim Küba’ya, fakat şahsî bir takım sebebler dolayısıyla gitmedim. Fakat örgütümüzün merkezî lider kademesinden yoldaşlarımız resmî yollarla Küba’ya gitmiştir, o başka. Özellikle Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen yoldaşlarımız, [Küba’nın başşehri] Havana üzerinden seyahat ediyorlardı. Havana’ya kadar normal pasaportlarıyla gidiyor, orada pasaportlarını değiştirip, genellikle Doğu Berlin üzerinden ya diğer sosyalist ülkelere ya Ortadoğu’ya, meselâ Bağdad’a, Şam’a, Aden’e seyahatlerine devam ediyorlardı. Evet, böyle bir işleyiş vardı o dönem, ama ben kendim hiçbir zaman bulunmadım Küba’da. Şahsî sebebler söz konusuydu; en büyük çocuğumun annesi Sonia Marine Oriola oradaydı ve kendisiyle temas kuramıyordum çünkü. Burada küçük bir “güvenlik” oyunu oynanıyordu bana karşı. Orada çocuğum vardı ve bu yolla beni ele geçirmeyi umuyorlardı. Ne var ki işe yaramadı tabiî. Örgütten yoldaşlarımızın Küba üzerinden seyahat edebilmesi avantajını kullandık, fakat ben kendim gitmedim. Bu kadar basit… Fidel Castro… Dediğim gibi, kendisiyle hiç karşılaşmadım. Kendisiyle ilgili şeyleri onunla tanışmış veya onunla birlikte savaşmış olanlardan öğreniyordum; bu insanlar ona dair hikâyelerini paylaşıyorlardı bizimle. Elbette, Fidel Castro ile çalışan Kübalı eşimden, eski eşimden de öğreniyordum ona dair şeyler… Hattâ geçtiğimiz yıllarda, eski eşimi Rus generallerden oluşan bir heyeti kabulünde Fidel’e tercümanlık yaparken gördüm televizyonda. Neyse… Bu insanın, yaptığı bir takım iktisadî hatalara rağmen, bir fazileti vardır. Evet, iktisadî hatalar yapmıştır. Çünkü okuduğu şeyleri bir vahiy gibi kabul etmiştir. Oysa okuduklarınızı bir vahiy gibi kabul edemezsiniz. Engels’in yazdıkları gibi temel bir takım metinleri “referans” kabul edebilirsiniz, ancak onları “herkes için geçerli” addedemezsiniz. Marks’ın yazdıkları da hâkezâ. Bunlar, bugünkü durum için değil, Rusya’daki durum için de değil, yaklaşık iki yüzyıl öncesinin Büyük Britanya ekonomisi için, o zamanın İngiltere ekonomisi için yazılmış şeylerdir. Ne var ki, Marksizm-Leninizm’e yeni geçmiş bir idealist olan Fidel, meselelere “dinî” bir tarzda yaklaşmış, böyle algılamıştır maalesef. Sovyet danışmanları kendisine “bizim Sovyetler Birliği’nde yaptığımız hataları sen de yapma!” şeklinde tavsiyelerde bulunmasına rağmen yapmıştır üstelik. Böyle de devam etmiş ve bugüne kadar süregelen iktisadî bir krize sebeb olmuştur. İşte bu iktisadî kriz, dünya tarihindeki en uzun süreli o büyük saldırganlık yüzünden, ABD emperyalizminin Küba halkına ve devrimine yönelik olarak bugüne dek süren o büyük saldırganlık yüzünden iyice katlanmıştır. Fidel’i ve Küba Devrimi’ni, hem izinden gidilecek hem de yanlışları bakımından izinden gidilmeyecek  bir “örnek” olarak almalıyız hepimiz. Her ne olursa olsun, etrafı ABD tarafından kuşatılmış yapayalnız küçük bir ada ülkesi olmasına rağmen, kendisine yönelik daimi bir saldırganlığa bugüne dek dayanabilmiştir Küba. Hattâ okuduğum ve işittiğim inanılmaz bir şey olarak, CIA’in kendisine karşı düzenlediği yüzlerce suikast teşebbüsünden kurtulmuştur Fidel Castro! İnsanlara inanılmaz gelebilir ama tamamen doğrudur bu. Fidel bu saldırılara karşı hep direnmiş, kendisini korumayı bilmiş, düşman kendisine ulaşamamış, sonunda da tabiî bir ölümle 90 yaşında dünyaya veda etmiştir. Küba hâlâ oradadır ve Küba Devrimi sürmektedir hâlâ. Küba halkının çoğunluğu da desteklemektedir devrimi. Amerika kıtası içerisinde, sosyal ve kültürel gelişmenin en yüksek seviyesindedir Küba halkı. Nüfusun eğitim seviyesi, tarihin en büyük gücünden, ABD’den bile daha yüksektir. Bunlar, ABD’nin dahi kabul ettiği gerçeklerdir. Bu vesileyle söylemek istediğim şey, Fidel’in ruhu için dua etmemiz gerektiğidir. Fidel Castro’nun yaptığı hatalar da, şahsî bir çıkar, yolsuzluk, korkaklık ve yabancılara ajanlık dolayısıyla değildir zaten. Tüm o hataları, tamamen iyi niyetle ve halkına refah getireceği mülâhazasıyla yapmıştır. Diğer yandan, hakiki bir milliyetçidir yine Fidel. Gerçi, Küba’nın Venezüella’daki müdahalesinde işler istedikleri yönde gelişmemiş, Che Guevara’nın Afrika macerası da suya düşmüştür. Aynı şekilde, Bolivya’da –Che Guevara’nın öldürülmesiyle sonuçlanan- hâdiseler malûm. Bu vesileyle söyleyeyim: Fidel’in Che Guevara’ya ihanet ettiği ve ona sabotaj düzenlediği tarzında düşmanın benimsetmeye çalıştığı propaganda tamamen saçmalıktır. Fidel, -benim de inandığım üzere- devrimin tüm dünyada olması gerektiğine inanmıştır. Sadece, komşu ülkelerdeki “mahallî” durumun farklılığını anlamamıştır, o kadar. Türkiye’deki devrim, Azerbaycan’daki devrim gibi olamaz meselâ. Batıda veya Karadeniz kıyılarındaki devrim, İç Anadolu’daki devrim gibi olamaz yine. Farklı insanlar, farklı tarihler, farklı alışkanlıklar, hattâ farklı iklimler söz konusudur çünkü. Bu işler böyle… Bu arada, unutmayalım ki, Türkiye’de de bir devrim gerçekleşiyor. Gönüldaş Erdoğan’ın liderliği altında gerçekleşen İslâmcı bir devrim bu. Umarım Gönüldaş Erdoğan Küba Devrimi’ni ve Fidel Castro’yu bir örnek olarak alır da onun yaptığı hataları yapmaz, kendisini “realiteler”e adapte etmeyi başarır. Yâni, sadece kendi istediklerini yapmaya çalışmaz, ama sahadaki “realiteler”e, meselâ etnik gerçekliklere, dil gerçekliklerine, dinî gerçekliklere kendisini adapte etmeyi başarır. Ben bir Müslümanım ve Gönüldaş Erdoğan gibi bir Sünni’yim. Fakat Müslüman olmayanlar da, Sünni olmayanlar da veya tüm diğerleri de kendi istedikleri gibi inanma hakkına sahibtirler. Büyük İslâm dini geldiğinde, nebîlerin mührü ve sonuncusu Hazret-i Peygamber İslâmî vahyi getirdiğinde, Allah Resulü Kur’an’ı getirdiğinde, açık fikirli ve hoşgörülü idi. Böyle olduğu içindir ki, herkes bu dini kabul etti; kendi iktidarlarını tehlikede gören idareci sınıflardan ziyade, geniş halk kitleleri bu dini kabul etti. Üstelik İslâm’ı o dem kabul etmeyenleri bile bu dini tercih etti, çünkü bu din nezdinde saygı görüyorlardı. Yine unutmayınız ki, İslâm daha önce hiç sahib olmadıkları hakları getirmişti kadınlara. Sonuç olarak, Küba Devrimi ve Fidel Castro örneğinden istifade etmeliyiz. Sadece iyi yaptıkları şeyler bakımından değil, ülke içinde ve dışında yaptıkları hatalar bakımından da ders çıkarabilmeliyiz. Bu hataları tekrarlamamalı, ancak bu büyük adamı dünya devrimi için bir “referans” kabul etmeliyiz. Allahü Ekber.   27 Kasım 2016  Baran Dergisi 516. Sayı  

Şapka Devrimi ve Erzurumlu Şalcı Şöhret Ana

Bir Erzurumlu olarak şapka devrimini ve Şalcı Şöhret Ana’yı çok merak etmiş, Mustafa Çetin Baydar isimli bir yazarın “Şapka” isimli kitabını okuyunca merakımı kısmen de olsa giderebilmiştim. Kalbi kanatacak kadar acı olan bu konuyu Şapka Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 28 Şubat günü dile getirmeyi boynumun borcu olarak görüyorum. Bu anlamsız şapka kanunu ve yasakları ortadan kalkana ve Şalcı Şöhret Ananın iadeyi itibarı sağlanana kadar bu yazıları yazmaya devam edeceğim İnşallah… Erzurum şehri kahramanlar yatağıdır. Sadece erkekleri değil, kadınları da kahraman olarak yetişmiştir. Zira Rus, Balkan, 1. Cihan ve İstiklal Savaşı nedeniyle çocukları erken yaşta asker ocağına koşmuş olan kadınlara erkek gibi oturup kalkmak gereği düşmüş, bu bacılarımız birer kahraman olarak ortaya çıkmışlardır. Nitekim 93 Harbinde, cephenin yarılmasını müteakip Nene Hatun önderliğinde Türk kadınları devreye girmiş, şehre saldıran Rus askerlerini erkekler gibi savaşarak geriye atmışlardı. Erzurum bu sayede işgal edilmekten kurtuldu. Erzurum’un kara bahtına erkekleri kadar kadınları da giriftar olmuştu. Burada bahsedeceğimiz Şalcı Şöhret Ana’da tıpkı Nene Hatun gibi meşhur olmuş bir kadındı. Fakat onun meşhur olması isminden yani Şöhret adından değil, mahkeme salonunda vermiş olduğu cevaptan ve cesaretinden kaynaklanıyor. Süleyman Demirel bu kadından bahsederek yıllarca unutulmayacak olan mahkemedeki ifadesini anlatmıştı. Şalcı Bacı’ya hâkim Şapka inkılâbına karşı çıktığı bahanesi ile idam cezası verdiği vakit, son sözü olup olmadığını soruyor. Şalcı Şöhret Bacı ise tarihe geçecek şu yanıtı veriyor “lan kavat, kadın kısmının idam edildiği nerede görülmüştür”. Gerçekten de siyaset yüzünden idam edilen insanların her türlüsünü tarih yazmıştır ama bir kadının idam edilmesi eşine ender rastlanan bir durum olduğu halde kimsenin yazmaya cesaret edemediği bir konu olup çıkmıştır. 24 Kasım 1925 günü Erzurum’da çoluk çocuk “Şapka giymek istemiyoruz” diyerek Valilik önüne gelmiş, kendilerine bir cevap verilmeyince binayı taşa tutmuşlardı. Şehrin ileri gelenleri bu şekildeki protesto etmeyi uygun görmemiş olacak ki “kış mevsimi geldi başımız üşüyecek, hele bir yaz gelsin ondan sonra bu işin bir çaresine bakarız” diye orta yol bulmuşlar gösteri yapanlara engel olmaya çalışmışlardı. Fakat memleketimizde meydana gelen birçok olayda olduğu gibi bu olayda da kışkırtıcılar devreye girmiş istenmeyen hadiselere neden olmuşlardı. Çünkü insanları idam sehpalarında sallandırarak korku salmak istiyor, dinî inançlara ve insan haklarına aykırı devrimleri bu sayede yerleştireceklerini düşünüyorlardı. İşte böyle bir zamanda yetim çocuklarına bakmak için şal örüp pazarda açtığı sergide bunları satan Şöhret isimli kadıncağıza haber verilir ve denir ki “senin çocuklar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip çık”. Zavallı kadın Valiliğin önüne geldiğinde çocuklarını bulamaz. Zanneder ki çocuklarını tutuklamışlar. Ana şefkati ile sağa sola koşuşturmaya başlar. Bu arada bazı kamu görevlilerine yavrularını kaybetme endişesi ile bağırıp çağırmaya başlar. Ana şefkati işte hiçbir şeye benzemez, önüne gelenlere ve özellikle de şapkalı görevlilere sayıp durmuş. Bütün suçu budur. İdam edildiğine bakıp adam öldürdüğünü zannetmeyin sakın… Mahkeme heyeti ne ana yüreğine bakmış, ne dinî hassasiyetleri düşünmüş ne de galeyan halindeki bir kısım halkın heyecanını dikkate almıştı. Sonunda tarihe geçecek bir karar alarak bir kadını siyasî gerekçeler ileri sürerek idam etmiştir. İlginçtir, bugün “15 Temmuz Darbesi” nedeni ile FETÖ’den yargılanan Altan Kardeşlerin (Mehmet-Ahmet) dedeleri Tatar Hasan Paşa, şehrin Müstahkem Mevki Komutanıydı. Çıkan bir kanunla fırka komutanlarına idam etme yetkisi verilmişti. Adliye Bakanı Mahmut Esat, Vali ve iki komutana yardımcı olması için İbrahim Eşem adlı savcıyı da görevlendirmişti. Şimdiki olağanüstü hal kanunu nedeni ile yeri göğü yıkanların kulakları çınlasın… Nihayet Erzurum’da sıkıyönetim ilan edilir. Akşam namazından gün ağarıncaya kadar sokağa çıkma yasağı getirilir. Erzurum Camileri haftalarca sabah ve yatsı namazlarında kapalı kalır. Düzinelerce insan evlerinden toplanır ve idam edilir. Yakınlarını görmek isteyenler, okkalı bir dayak yedikten sonra gönderilirler. İdam edilenler şehrin meydanlarında akşama kadar sergilenirler. Teşhir edilen mazlumlara öldükten sonra da saygı gösterilmez. Tek atlı çöp arabaları bunları alarak dini merasim yapılmadan toplu mezarlara gömerler. Şalcı Bacıyı da benzer şekilde lakin kadın olduğu için bir çuvala koyup öylece asarlar. Toplu mezarlar 13 sene sonra açılarak naaşları sahiplerine iade edilir. Şalcı Bacının oğlu, ne yazık ki korkudan anasının naaşını almaya gelemez. Nihayetinde toplu mezarlardan çıkarılan idamlıklar aradan 13 yıl geçtikten sonra dinî merasimleri yapılarak Tuzcu köyündeki mezarlığa defnedilirler. Bu hazin olayı kısa da olsa aktarabildimse ne mutlu bana. Bu vesile ile din ve vatan uğruna şehit düşmüş bütün ecdadımızı minnetle yâd eder, Cenabı Allah’tan gani gani rahmet buyurmasını niyaz ederim. Baran Dergisi 516. Sayı

Kenya’da Cami, Konya’da Minare Yapmak

Aslında bu yazının başlığını: “Kenya’da Cami, Konya’da Minare, Somali’de Kurban, Soma’da Nakit Yardım Dağıtımı” diye atacaktım. Ama hem çok uzun olacak,  hem de kendimize bir övünme payı çıkar da riyaya bulaşırız diye sadece Kenya ve Konya ile yetindik. Evet, bu küçücük grup; gerçekten önce Kenya’da cami inşa eder ve her sene Somali ve çevresinde kurban kesip dağıtırken, üç dört sene evvel Soma’da vuku bulan büyük maden kazasına da maddi yardımı benimle ulaştırmıştı. Onun için kafiyeli olan bu başlık, yazının içeriği ile öyle özdeşleşiyor ki, okuyunca bize hak vereceksiniz. Ah şu bizim eski Türkiye’nin, 1960’lı yıllarındaki karakaş, karabaşlı ve ellerinde tahta bavullu genç işçi gücümüz, ümitsiz bir vaziyette “ver elini Almanya” deyip gurbet ellerde rızk peşine düşerken, bu günler kimin aklına gelebilirdi ki? Bugün uçsuz bucaksız Afrikalarda, ağarmış saçları, nasır tutmuş elleri ile cami, medrese, yetimhane açtıklarını, yoksullara kurban eti ve kuru gıda, elbise dağıttıklarını görünce, “siz neymişsiniz be atalarının asaletli ahfadı yaşlı delikanlılar”, demekten kendimi alamıyorum. Hele bu yukardaki vasıfları taşıyan kişilerden birinin adı Ramazan olup, doğduğu yer de Konya… Çıraklık ve amelelikten sonra azim ve dürüst gayretiyle kendi işini kurarak patronluğa yükselince bu Konyalı Ramazan’ı kim tutabilir ki artık... Biz de onun peşine düşüp, “şimdi de ver elini Kenya” deyip atlamışız uçaklara, ümmet için bir şeyler yapalım diye... Yazının başlığına, Kenya’dan sonra Konya’da minare yaptırdığını da ilave etmesek olmazdı zaten... Gerçi Ramazan Bey bu gibi şeylerin ifşaına karşıdır amma, birinin de söylemesi lazım… Efendim hikâye uzun; biz gurbetçiler çok fakirlik çekmiş kimselerdik, daha doğrusu en fakir aile çocuklarıydık. Kimimiz hiç okuma yazma öğrenemedik, kimimiz de başladığımız okulları yoksulluk nedeniyle yarıda bırakmak mecburiyetinde kaldık. Ama imanlı ve asaletli idik, en genç çağlarımızda geldiğimiz Almanya’nın ne ekşi birası enterese etti bizi, ne de sarışın kızları... Çünkü atalarımız Futuhat seferlerinde koşarken atının heybesinden seccadesini, cebinden tesbihini, dilinden zikrini hiç eksik etmemişti. Gittiği yerde cami yoksa cami açmış, ilim yoksa ilim nakşetmiş, adalet yoksa adaleti vurgulamıştı. Aç biilaç, fakir-fukara varsa ekmeğini paylaşmıştı. Mademki biz o ataların neslindeniz, mademki Allah’a şükür imkânımız da oluştu, öyleyse bunu bir yerlerde infak etmeliydik. Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi yolda giderken arada bir arkamıza bakmamız gerekiyordu, nereden nereye geldiğimizi hatırlamak ve ona göre tavır alarak geçici hayatımızı Kur’an ve Sünnet ışığında “az-çok” demeden hayır ve hasenatla süsleme mecburiyetini hissetmek için. Zaten Allah (cc.) bize; “Ey iman edenler rükû edin, secde edin Rabb’inize de kulluk edin, iyilik ve hayır işledikten sonra da felaha (kurtuluşa) eriniz” diyordu.(1) Almanya’da kaldığımız işçi yurtlarının bodrumlarını izinli-izinsiz mescidler haline getirdik. Zamanla o mescidler yetmeyince birçok meyhaneyi kiralayıp camiye çevirdik. Üç, beş, on derken, Allah Teâla; Afrika’nın Hind Okyanusu sahillerindeki Müslümanların bulunduğu Kenya’ya, camiler inşa etmeye, kurs ve yetimhane açmaya kadar aldı götürdü bizi. Yetmedi, Kur’an kursu, o da yetmedi, ilaç dâhil tüm önemli ihtiyaçlarının yanında hocalarının parasını ödemeye de bizleri mecbur etti. Bu Allah’ın nur yüzlü sabi sıbyan siyah melekleri... “İşte bunlar hayır işlerinde koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler ‘” diyen ve sıratı müstakim gösteren Rabb’imize hamdolsun. (2) Üç hafta evvel açılışını yaptığımız Kur’an kursumuz, resimlerde görüldüğü gibi, dört sene önce inşa ettirdiğimiz caminin üstüne yapıldı ve şu anda üç yüz çocuk Kur’an ve din dersi öğreniyor. Hem de kendi lisanlarını konuşan hocalardan... Bu seyahatimizde Kenya’nın baş şehri Nairobi’ye kadar gittik. Orada devletimizin elçiliğini ve din Ataşesi İsmail Bey’i ziyaret edip açtığımız cami ve medresenin din ataşeliğimize bağlanması için, değerli ataşemiz İsmail Bey’e yazılı olarak ricada bulunduk. Kendilerine Almanya’daki camimizi de diyanete bağladığımızı söyledik, hocamız bizlerle çok ilgilendi, buradan onu da selamlıyor ve Allah’ın mescidlerinin idamesi için yaptığımız teklifin acilen yerine getirilmesi için gayret göstermesini istirham ediyorum.   Bunları işte bu Ramazanlar yaptı. Aliler, Veliler, Fahriler, Sabriler ve Sadiler yaptı. Almanya’daki camimizin tüm cemaati destek verdi. Ramazan gibi iş adamı olanlar çoğunu cebinden öderken, bu satırları yazan aciz gibiler de, “şucu, bucu” demeden kendi camilerinden toplayıp hayra aracı oldular. Yazıyı sonlandırırken bu hayır davasının yılmaz erlerinden İş adamı Ramazan Çetin Bey’e, bulunduğu şehrin belediyesindeki meclis üyesi, bizimde genel kurban sorumlumuz Sadi Ünal kardeşimize, titiz gayretleri ve hizmet aşkıyla tanınan Selahaddin Güvenç dostumuza, buradan en derin saygılarımı sunuyor, Allah emeklerini boşa çıkartmasın diyorum. Hoşça kalın.    İstifade Edilen Kaynaklar: 1-Hac Suresi: 77 2-Mü’minun Suresi: 61

Ekonominin Tarifleri

Yazı dizimizin ilk iki haftasında günümüz dünyasında iktisadın halka dönük yüzü ile gerçek muhtevasının birbirinden farklılaştığını, algılanma ve algılatma şeklinin daha önemli hale geldiğini izaha gayret ettik: Modern iktisadî terminoloji ile ifade edecek olursak, talebin arza “uydurulmaya” çalışıldığını anlattık. Hiç kimse bir şey anlamasın diye de insanlar, ısıtılıp ısıtılıp önlerine konan kavram ve teorilerle boğuluyorlar. Son üç asırdır sadece hayat, insan, din, ahlâk, maneviyat gibi mücerret kavramlar değil, iktisad, biyoloji, tıb ve benzeri bilimler -ve elbette bunların icabı olarak maddenin kendisi-, ruhî istinadların yerinden edildiği kaotik bir dünyada faydacı bir biçimde tanımlanıp duruyorlar. Hayatın akışı içinde kavramların dönüşümü, yenilerinin ortaya çıkması kaçınılmaz bir durumdur; bütün insanî tezahürlerin, farklı ruhî köklerden neşet etmesi ve bunlardan doğan dünya görüşleri nezdinde değişik mânâlara bürünmesi gayet tabiidir. Mutlak bir mihraka işte bu yüzden ihtiyaç vardır. Tabiî olmayan, mutlak mihrakın menfi kutbu halinde, kasıtlı ve planlı bir şekilde pozisyon alınmasıdır; bütün eskileri yıkıp “derinliğine ve genişliğine ferdî ve içtimaî her meseleyi hal çabası içinde tutarlı bir dünya görüşü/ideoloji” üretme ihtiyacı bile duymayan Batı’nın fıtratı zorlayan bir sapkınlığa gömülmesi ve bunu tüm dünyaya dayatmasıdır. Bu, yaydığı hastalığın tedavi edilmemesi için tüm ilaçları ve doktorları ortadan kaldırmaya çalışan habis ruhluların davranışına benziyor. Bilhassa son bir asırdır insanları derinliğine düşünmekten alıkoyacak her tür tedbiri hayata geçirmektedir. Günümüzün dünyasındaki siyasî mücadele, geçmiştekilerden tam bu noktada ayrışmaktadır. Evet, Doğu ile Batı arasında birkaç bin yıldır süren dünya hâkimiyeti mücadelesi günümüzde geçmiştekilerden farklı bir vaziyette… Bu farklılığı temin eden de Batılıların hiç olmadığı kadar maddeye tasarrufta üstünlük elde etmeleri ve büyük bir kibirle geçmiş, hal ve geleceği yeniden ve tamamen bambaşka bir perspektifle şekillendirme gayretleri. Bu şekillendirmeden en çok nasibini alan sahalar ise, ahlâk ve onun madde planındaki uzantısı iktisad; hakkında en çok teori üretilen, “bilimsellik ve nesnellik” iddialarına bir türlü sağlam zemin bulamayan iktisad. Geçen hafta bizdeki iktisadın Batı dillerindeki karşılığının “ekonomi” tabiri olduğunu belirtmiştik. Bir tabirin birden çok ve farklı cihetlere ağırlık veren tariflerinin olması normaldir ancak ekonomiye yönelik tariflerin arası telifi bir güç manzara arz ediyor. Ekonomi, Yunanca menşeili birleşik bir kelime. “Oikia” (ev) ve “nomos” (kural) kelimelerinden terkib olunmuş ve “ev idaresi” anlamına geliyor. Lügate göre “ekonomi”, “ev” ve “dağıtım (daha çok, yönetim mânâsında)” kelimelerinden gelen , “bir evi yöneten kimse” kelimesine kadar takip edilebilen bir terimdir. Ekonomi kelimesi “bir aile veya hane ile ilgili” mânâsına gelse de aynı zamanda “tutumluluk”, “yönetme”, “idare”, “düzenleme” ve “bir devletin kamu faydası”nı da ifade etmektedir. Batı dillerinde 19. Asra kadar ekonomi kelimesi “oeconomus” biçiminde yazılmaktaydı. Evin iaşesini temin, evi çekip çevirme biçiminde de yorumlayabileceğimiz ekonomi teriminin daha ilk anda göze çarpan yönleri “süreklilik ve mevcudu muhafaza”… İbda Mimarı’nın iktisadın son tahlilde kişinin “canlılığını muhafaza” gayesiyle yaptığı faaliyetler olduğu tesbitinin zımnına kişinin kendi hayatının yanı sıra “kendinin mutlak tasarrufu altında olanların ya da kendisinin parçası olarak gördüklerinin” hayatını idame etmesi de dâhil edilebilir. Hoş, bir ev nihayet bir kişiden de oluşabilir ancak buradaki maksadın ev ahalisi olduğu açık. Eski Yunan’da bir evin cemiyetin en küçük birimi olarak kabul edilen klanlar (büyük aileler, soplar) halinde teşkilatlandığını düşünürsek, aslında bu tabirin dahi eski Yunanların dünyaya bakışlarını yansıttığını söyleyebiliriz. O zamanlar Yunanistan’ında esas olan ülkenin değil, klanın iyiliğiydi ve ancak ülke menfaatleri ile klanın menfaatleri mutabık olduğunda toplu hareket edilirdi. Modern kapitalizmin tabusu Liberalizmin köklerini klanların hükümdarlara karşı direnişinde arayan Batılı akademisyenler var. Vakıf bahsinde Yunanların dünyaya “maddeci/faydacı” gözle baktığını, çalışmayanın veya kötü talihe duçar olanın kendi haline bırakılması gerektiğine inandıklarını yeri geldiğinde aktarmıştık. Bu yüzden Doğu’da son derece yaygın olan hayır kurumları Yunanlar arasında çok tutulmamakta, hatta kerih görülmekteydi. Nihayet Sparta gibi bir şehir devleti kadim Yunan zihniyetinden neşet etmiştir. İşin doğrusu Batı medeniyetinin tarihî gelişimine baktığımızda, eski Yunan’daki bu halin Avrupa’da tek örnek olmadığını görmekteyiz. Bilinen tarih içerisinde Avrupa’daki halklar açısından klanlarının idamesi, onları yönetenler nezdinde temel meseleydi ve her ne pahasına olursa olsun bunu sağlamak esastı. Batı medeniyetinin bir ideal değil de “güç” temeline dayanmasının kökenlerini buralarda aramak lazım gelir kanaatindeyiz. Klanın hâkimiyeti, onun idamesi ve neticede diğerlerinin aleyhine güçlenmesi ile mümkündü. Roma ve sonraki dönem Avrupa’sına hâkim olan Cermen kavimler de bu zihniyetteydiler ve Roma’nın mirasını çabucak benimsediler. Yukarıda işaret ettiğimiz Yunanların hayır müesseselerine yabancılığı Cermenlerde de ayniyle vaki idi. Batı medeniyetinin gelişim çizgisinin, aslında çıktığı kök olan Yunanlar ve ardından Romalılardaki ekonomi anlayışıyla ne kadar mutabık bulunduğunu anlamak için sadece bu cihete bakmak bile kâfidir. Yunan, Roma ve Cermenlerden sonra Batılıların ekonomik anlayışına son dönüşümünü yaptıran Yahudilerdir. İlerde bu meseleyi geniş bir şekilde ele alacağız. Son üç asırdır ekonomi, farkında olunmadan ya da üzerinde düşünülmeden yapılan bir işin idrak çerçevesi içine girmesi gibi, insanların çalışma ve geçim düzenlerinden milletlerin birbiri ile mal alım-satımına kadar her iktisadî hadiseyi inceleyen bir “bilim” dalı halini almıştır. Bunda en büyük pay sahibleri Smith, Malthus, Ricardo, Mill gibi kapitalizm müdafi yazarlar olduğu kadar Marks gibi kapitalizmin karşısında duran felsefecilerdir. Marksizm, materyalist dünya görüşü icabı ve haddi zatında ekonomik tahlillere dayalı ve sosyal düzeni onunla izah eden bir anlayış olması hasebiyle ekonomiyi tamamen determinist/muayyeniyetçi bir bilim dalı olarak görmek zorundaydı. Yani ekonominin bir bilim dalı kabul edilmesinde Marks’ın tesiri belirleyicidir. Kelimenin doğrudan anlamını verdikten sonra ıstılahî mânâsına, yani ekonomi biliminin Batı literatüründeki tariflerine bakmaya sıra geldi. Bu tariflerde birbirinden farklı anlayışların yansımalarını rahatlıkla müşahade edebilmekteyiz. Aşağıdaki altı ayrı tarif ile dediğimizin daha iyi anlaşılacağını umuyoruz: “1. Ekonomi (ya da politik ekonomi) parayla ilgili olsun ya da olmasın, kişiler arasındaki mübadele işlemlerinin incelenmesidir. 2. Ekonomi, kıt üretim faktörlerinin, çeşitli mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılmak üzere nasıl seçileceğinin ve üretilen malların tüketim amacıyla toplumun bireyleri arasındaki dağıtımının incelenmesidir. 3. Ekonomi, halkın günlük faaliyetlerini, gelir kazanmasını ve yaşamını sürdürmesini inceleyen bir bilimdir. 4. Ekonomi, insanların üretim ve tüketim faaliyetlerini nasıl organize ettikleri konusunun incelenmesidir. 5. Ekonomi, servetin incelenmesidir. 6. Ekonomi, toplumların nasıl geliştiğini ve medeniyetin nasıl oluştuğunu inceleyen bir bilimdir.” (Seyidoğlu, Ekonomik Terimler Ansiklopedik Sözlük, s. 158) İşin kültürel, dolayısıyla manevî cihetini ihmal eden ve hepsi de Batılı bir fikir mezhebine bağlanan bu tarifleri bilahare ele almak üzere, Seyidoğlu’nun bunlardan çıkardığı ortak noktalara bir bakalım: “a) Ekonomi, toplum halinde yaşayan insanların davranışlarını konu alan, yani sosyal bir bilimdir. b) İnsanların sınırsız kabul edilen maddî ihtiyaçlarının karşılanması amacına yöneliktir. c) İnsanların maddî ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetler, sınırlı durumdaki üretim kaynaklarıyla üretilirler. d) Ekonomideki amaç, kıt kaynakların kullanılmasından en yüksek faydanın elde edilmesidir. Ancak mevcut kaynak arzının artırılması, bu kaynakların mal ve hizmet üretiminde etkinliğinin artırılması ve kaynakların mülkiyetinin toplumda çeşitli kesimler arasında dağılımında denge sağlanması, bazı ortak amaçlar arasındadır.” (Age, s. 158) Bahsimize gelecek sayı devam edeceğiz. Baran Dergisi 516. Sayı  

Nakşibendilik Sempozyumu

15 Temmuz darbe girişiminin ardından bazı Kemalist çevreler ve kendilerine “Kur’ân Müslümanıyız” diyen bazı hadis inkârcıları ve tasavvuf düşmanları fırsat bu fırsat diyerek bir yaygara kopardılar. Bütün tarikat ve cemaatlerin gelecekte Fetö olmaya aday olduğunu filan dile getirmeye başladılar. Bu esnada enteresan bir şey oldu: Rusya devlet başkanı Putin’in danışmanı Alexander Dugin, darbe ertesi Ankara’da katıldığı bir toplantının ardından, Bağlum’da, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî hazretlerinin kabrini ziyaret etti. Mesajını da kendi dilinden verdi: “Sünni İslâm’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vehhabîlik ve selefîlik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünni İslâm âlemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin İslâm halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslâm âlimi Abdülhakîm Arvasî’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı ihtiva etmektedir.” Türkiye’nin ruh kökünü temsil eden Nakşibendilik böylece gündeme bomba gibi düştü demek isterdik, fakat öyle olmadı. Bu haberi ajanslar alelade bir haber olarak geçtiler. Aynı zamanda Rusya’nın en önemi entelektüellerinden biri olan Dugin’in bu ziyareti ve verdiği mesajı, takip edebildiğim kadarıyla Baran Dergisi dışında pek değerlendiren de olmadı. Nitekim “şeyhler ve dervişlere” düşman Kemalist kafa ile tasavvuf düşmanı İslâmcı(!) kafa aynı noktadan saldırılarına devam ederken, kimse dönüp de “Dugin niçin bir Nakşibendi şeyhini ziyaret etti” diye düşünmedi. Ama güzel bir gelişme oldu: Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı, “Uluslararası Bahâeddin Nakșibend Ve Nakșibendîlik Sempozyumu” düzenliyor. Marmara Üniversitesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilecek sempozyum 2-3-4 Aralık 2016 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Fakat bu sempozyumun basına yansıması da yine tuhaf bir şekilde gerçekleşti. RTÜK, sempozyumun tanıtımının televizyonlarda “kamu spotu” olarak gösterilmesini isteyince, CHP’li ve HDP’li üyeler şiddetle karşı çıkmışlar. Örnek olarak Cumhuriyet gazetesi haberi şöyle verdi: “Nakşiler Kamu Spotu Oldu: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), skandal bir kararla televizyonda tarikat reklamı yapılmasının önünü açtı. RTÜK, Aziz Mahmud Hüdai Vakfı tarafından düzenlenen “Nakşibendilik Sempozyumu” için hazırlanan reklam filminin, radyo ve televizyonlarda kamu spotu olarak ücretsiz yayımlanmasını, CHP ve HDP’li üyelerin itirazlarına karşın AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla “kamu yararı var” gerekçesiyle kabul etti.” “Uluslararası Bahâeddin Nakşibendî ve Nakşibendîlik Sempozyumu” çeşitli ülkelerden katılımcılarıyla ve oldukça geniş muhtevası ile; ayrıca sahasında ilk olması ve zamanlaması itibariyle, oldukça önemli bir boşluğu dolduracak gibi görünüyor. Sempozyumun tanıtım metninde şöyle deniyor: - “Şâh-ı Nakşibend diye anılan Hoca Bahâeddin Nakşibend Buhârî hazretleri XIV. asırda Orta Asya’nın mühim merkezlerinden biri olan Buhara’da dünyaya gelmiştir. Hicrî 718-791, Miladî 1318-1389 yılları arasında yaşayan bu Allah dostu, XII. asırda Abdülhâlik Gucdüvânî tarafından kurulan Hâcegân tasavvuf yolunun unutulmaya yüz tutan prensiplerini yeniden ihyâ ederek bir irfan okulu binâ etmiş, kendisinden sonra Nakşibendiyye adıyla anılan bu maneviyat yolu İslâm dünyasında geniş bir yayılma imkânı bulmuştur. Kabri, Özbekistan’ın Buhara şehrinde önemli bir ziyâretgâh olan Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin açtığı yol, Hindistan’dan Balkanlar’a, Yemen’den Kafkaslar’a kadar İslâm dünyasında geniş bir coğrafyada yayıldığı gibi, Osmanlı Devleti’nde Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren Anadolu’yu aydınlatan bir irfan ocağı olmuştur. Bahâeddin Nakşibend’in yaptığı belki de en önemli iş, tasavvuf ile dînin zâhirî ilimlerini, bir diğer ifâdeyle sûfîler ile ulemâyı yahut tekke ile medreseyi bir birinden ayrı, hatta rakip olarak gören anlayışı reddetmiş ve din âlimlerine büyük bir saygı göstermiş olmasıdır. Onun yolunu izleyen İmâm-ı Rabbânî ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî de kendi dönemlerinde İslâm’a ve ümmete büyük hizmet etmiş önemli şahsiyetlerdir.” Türkiye’den 13 üniversiteden öğretim üyelerinin yanı sıra, Yeni Zelanda, Hindistan, Özbekistan, Pakistan, Makedonya ve Kırgızistan gibi ülkelerden akademisyenlerin de konuşmacı olarak katılacağı sempozyumun bilim kurulu ve tertip heyetinde Marmara Üniversitesi’nden çok sayıda akademisyen yer alıyor. Üç gün sürecek sempozyumun açılışı 2 Aralık 2016’da Haliç Kongre Merkezi’nde yapılacak. Sempozyum oturumları ise Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 3-4 Aralık 2016 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Konu başlıkları ise şöyle: 1. Oturum: Bahâeddin Nakșibend’in Hayatı ve Görüșleri 2. Oturum: Orta Asya’da Nakșibendilik 3. Oturum: Orta Asya’dan Balkanlara Nakșibendîlik 4. Oturum: Hindistan’da Nakșibendîlik ve İmâm-ı Rabbânî 5. Oturum: Nakșibendîlikte Mânevî Eğitim 6. Oturum: Mevlânâ Hâlid ve Hâlidîlik 7. Oturum: Nakșibendîliğin İçtimâî Hizmetleri 8. Oturum: Anadolu’da Nakșibendîlik 9. Oturum: Farklı Nakșibendî Kültür Coğrafyaları 10. Oturum: İstanbul’da Nakșibendîlik Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin “Abdülhakim Arvâsî ve Tasavvuf Terbiyesi”, Doç. Dr. Veysel Akkaya’nın “Millî Mücâdelelerde Nakșibendîlerin Rolü”, Muhammed Akif Koç’un “Üsküdar’daki Nakșibendî Özbekler Tekkesi ve Kurtuluș Savașındaki Rolü”, Prof. Dr. İbrahim Baz’ın “Sünnî Șiî Sınırında Hâlidî Șeyhlerinin Ehl-i Sünnet Savunması”, Yrd. Doç. Dr. Halim Gül’ün “Dağıstan’da Nakșibendîlik ve Hasan Hilmi Dağıstanî”, Mehmet Akif Köseoğlu’nun “İstanbul’da Nakșî-Ahrarî ve Nakșî-Müceddidî Șeyhlerinin Postnișin Olduğu Tekkeler ve Günümüzdeki Durumları” gibi konu başlıkları altında 40 konuşmacı söz alacak. İlgilenenler sempozyum için daha fazla bilgiyi, www.naksibendiliksempozyumu.org internet adresinden edinebilirler.  Baran Dergisi 516. Sayı  

Kadın ve Erkek Münasebetleri -III-

Kadın-erkek ilişkilerinin hazcılık çerçevesinde şekillendiği bir hengâmeden geçiyoruz. Boşanma ve cinayet sayılarının çığ gibi büyüdüğü vakıalar zincirine üzüntü ile şahitlik ediyoruz. Çözülmeler, herkesin kendi dünyasına kapanması, fert ve cemiyet arasındaki muvazenenin bir türlü oluşamaması… Sonuçta bütün bu menfiliklerin bir sistem ve dünya görüşü meselesi olduğunun idrak edilememesi… Başka bir sistem içerisinde, başka bir “habitat”ta İslâm’ın layıkıyla yaşanamayacağı, İslâm’ın daha iyi yaşanabilmesi için dünya görüşümüzün bütün kurumlarıyla oluşturulması gerektiğinin kendi camiamızda anlaşılamaması. Ak Parti iktidarıyla makam vurgunu olmuş, zenginlik sarhoşluğuna tutulmuş insanlar topluluğu... Eşine onun muhatap olması gereken hadisi söylerken kendisinin muhatap olması gereken hadis-i şerifleri görmeyen nefsani insanlar olduk. Oysaki vazife şuuru bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken, bize emredilen ölçüler manzumesi. Biz muhatap olup emirleri yerine getirirken Allah’a yakınlaşacağımız aşikâr. Allah’a yakınlaşırken tesir gücümüzün artacağı da ortada… O zaman biz kendimizi görüp hayatımızı mutlak hakikate göre tanzim edersek karşımızdakini de İslâmlaştırmış olacağız. Hakikatimizi tatbik ederken telkinî bir eda ile yapmalı, “ben yaşıyorum sen yaşamıyorsun” şeklinde ahmakça bir tavır sergilememeliyiz. Evet, bu girizgâhtan sonra yazımızı Habertürk Gazetesi’den Neva Çiftçioğlu’nun “Mutsuz Bir Dahi: Einstein” ve Giovanni Papini’nin “Gog” adlı eserinden “Erkekçilik” başlıklı yazısından alıntılarla sürdürüp son vereceğiz. Mutsuz Bir Dahi: Einstein “Hayır, ne doğum günü ne de ölüm yıldönümü için yazıyorum. Sürekli hatırladığım, hakkında yazılıp çizilenleri okumaktan asla yorulmadığım bir insan Albert Einstein… Dünyada çoğunluğun gelmiş geçmiş en büyük dahi olarak kabul ettiği. “Bu dünyada beni birkaç kişi anladı, onlar da yanlış anladı” diyen bu insan için neredeyse oturup kitap yazasım var. Bu küçük köşeye sığdırabildiğim kadarıyla böylesi özel bir insan hakkında sizlerle sohbet etmek istedim. Hayal kırıklıklarıyla sona eren aşklar, mutsuz evlilikler, bir türlü huzuru yakalayamadığı baba-evlat ilişkileri ve kendisini hep yapayalnız hissettiği bir hayat… Hakkında yazılanları ve direkt kendisinin kaleme aldığı anılarını okurken her sayfada gözlerim buğulanmıştır. Özellikle hayatının son 10 yılı inanılır gibi değil. Bilim insanları ve en yakın arkadaşları arkadan vurmuş hep. “Dâhiler normal olmaz. O da normal değildi. Çevresindekilerle geçinemezdi” diye yazmış bazıları. Bu tür “Einstein’ı tanıdığını” ileri sürerek dikkat çekmeye çalışan yazarların hiçbirine saygı duymamışımdır. Çünkü biliyorum ki farklı idealist ve düşündüklerini direkt söyleyen “politik davranma korsesini giymeyen” insanlar “zor ve pek revaçta olmayan insan” olarak adlandırılır… İdealistsen ve yanlış yapılanları ve yapılmayanları dile getirenlerden yani çenesi düşüklerdensen, herkesten çok üreten çalışkan bir insansan adın “zor adam” oluverir. Hoş görünmek için hataları ve saçmalıkları görmezden gelmeyi seçmeyerek, uzmanlık alanında var gücüyle çalışıp yepyeni çığırlar açan adam olmak herkesin harcı değildir. Bugün burada Einstein’ın hangi kitabını açsanız bulabileceğiniz bilimsel buluşlarından bahsetmek niyetinde değilim. Amacım Einstein’in bireysel hayatındaki mutsuzluklarının belki de milyonda birine değinerek birkaç önemli hatırlatmada bulunmak. Tarihe geçmiş olsa bile tanınmış insanların özel hayatlarıyla ilgili yazılan her şey, olayların derinlikleri bilinmeden yazanın bireysel görüşleriyle şekil almıştır. İlk evliliğinin bir matematik uzmanı olan Mileva Maric ile yürümemesi ve boşanmasının ardından çok kısa bir süre sonra kuzeni ile evlenmesi. Einstein’ı senelerce “karısının üzerine gül koklayan, zeki ama etik değerleri zayıf adam” pozisyonuna itmiştir. Ölümünden tam 20 yıl sonra anılarını kendi el yazısıyla yazdığı mektuplar açılınca anlaşılmıştır ki Einstein aslında sırf çocuklarının annesi olduğu için Mileva Mariç’in psikolojik baskılarına 10 yıl tahammül etmeye çalışmıştır. “Bir evin içerisinde yaşayan iki yabancı gibiydik. Bir evliliğin getireceği arkadaşlık bile yoktu aramızda. Her gün fiziksel saldırılardan, hakaret dinlemekten yorgundum. Boşanmak istedim, kabul etmedi. O zaman ona boşanmayı kabul ettirmek için ‘her gün 3 öğün yemek hazırlayacaksın, çalışma odama izinsiz girmeyeceksin, ben istemeden konuşmayacaksın’ gibi her kadını çileden çıkaracak bir evlilik kontratı hazırladım ve imzalattım (ki bu kontrat sayesinde sonunda kendisi boşanma davası açtı ). Böylece kavgasızca ayrıldık. Maalesef mahkeme sırasında kontrat basına yansıdı. Okuyanlar beni karaktersizlikle suçladı. Nasıl bir kocaydım ki böyle bir kontrat oluşturmuştum? Sessiz kaldım. Yaşadığım cehennemi kimseye anlatmadım. ‘Bir kadının psikopatlığı, fiziksel saldırganlığı duyuluncaya kadar beni karaktersiz bilsinler’ diye düşündüm. Kadınlar erkeklerle değişeceklerini ümid ederek evlenirler. Erkekler ise kadınlarla değişmeyeceklerini. Böylece her biri hüsrana uğrar.” İlginç değil mi? Bu küçücük paragraf evliliğini anlattığı bölümden kısaca alıntı. Gerçekler her zaman göründüğü gibi değil. Yapılan büyük hataların sorumluluğu bazen haksızca başkalarının omuzlarına yıkılabilir. Atom bombasının Hiroşima’da kullanılmasının ardından, özellikle bazı Amerikalı yazarlar Einstein’ın başkan Roosevelt’e bir mektup yazarak acilen atom bombası üretmesi için ricada bulunduğunu, milyonlarca insanın ölüm sebebinin aslında Einstein olduğunu iddia etmişlerdir. Einstein anılar defterinde ve bir Japon arkadaşına yazdığı mektupta ise kendisinin bilimsel buluşunun kullanılarak atom bombası yapılabileceği ihtimalinin altını çizerek aslında bir uyarıda bulunduğunu belirtmiştir. Zaten Hiroşima’nın bombalanmasının ardından “Her savaş, insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka ekler. Hiroşima’da ölenleri duyunca bilim adamı olacağıma keşke ayakkabı tamircisi olsaymışım diye düşündüm. Bilim, atom bombasını üretti; asıl kötülük insanların beyinlerinde ve kalplerindedir” dediği bilinmektedir… Bazı tarihçiler tarafından Einstein’ın çocuk sevmediğinden bahsedilerek her zaman kötü bir baba olduğunun altı çizilmiştir. Oysa Einstein kendi yazdığı mektuplar okunduğunda üvey kızına ve şizofrenik oğluna karşı olan sevgisi sıkça dile getirilmektedir... “Sadece kendi çocuklarım değil tüm dünya çocuklarının mutlu olması gerek. Bu dünyada tek bir çocuk mutsuzluk, açlık, sefalet ve savaştan dolayı ağlıyorsa insanlık olarak hiçbir yere varamamışız demektir. Yapılan buluşların ise hiçbir değeri yoktur.” diyen bir insan için bu karalama da maalesef hala internette ve kitaplarda yinelenmektedir. Yaşanan mutsuzlukları ve haksızlıkları sebep göstererek yapabileceklerini yapmamış olanlar, tembelliklerine bahane aramaktadır. Bütün menfiliklere rağmen çok zor koşullarda ve mutsuzluklar içindeyken bile üretken olmaya, insanlığa felsefi, sevgi dolu, pozitif mesajlar vermeye devam etmiştir. “A”yı hayatta başarı olarak tanımlayalım, o zaman A=X+Y+Z’dir: X çalışmaktır, Y oyundur, Z ise çenesini tutmayı bilmektir. Mutluluğun formülü ise A’ya ulaştığınız an etrafınızda belirecek her türlü negatifliklere elde ettiğiniz güçle müdahale etmektir. Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer, ama kötü insanlar yüzünden değil, bununla ilgili hiçbir şey yapmayan insanlar yüzünden. Ben kendimi bilime adayarak negatifliklerle savaşmaya fazla vakit ayıramadığımdan dolayı bunca buluşuma rağmen aslında mutsuz bir insanım” demiştir. Erkekçilik … Ne diyecek diye merak ettiğim için beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra kızıl saçlı adam başladı: “Size dedi, dünyanın yaşayışını değiştirecek yeni sosyal, politik ve ahlaksal kuralları haber veriyorum. Size “erkekçilik” devrimini haber veriyorum. Şu içinde yaşadığımız hükümet merkezinde yıllarca önce kadınlar erkeklerin ayrıcalıklarına karşı ayaklandılar. Başlarında ünlü Miss Pankhurst vardı, feminizmi kurdular. Bu gün, elli yıllık savaştan sonra feminizm kazandı. Kadınlar her türlü medeni ve politik haklara sahiptirler. Parlamentoda, hükümette, orduda, dış işlerinde kadınlar var. Özel ve genel kurumlarda, fabrikalarda kadın dolu. Çok güzel! Biz erkekçiler kadıncılığa feminizme karşı değiliz. Asla! Erkekçiliğin açık mantıki amacı kadıncılığın başarılarını kabul etmek, hatta, onları geliştirmek, bütün evrene yaymaktır. Beni dikkatle dinleyiniz baylar! Kadınlar ve işlerinden dedikodulardan, taşralı görüşünden ileri gidemeyen düşünceleri, saflıkları ile son yıllara kadar erkeklerin ayrıcalıkları olan milletleri idare yetkisinin bir şeref, bir zevk olduğunu sanıyorlardı. Bu konuda baştan sona kadar aldanıyorlar. Politika, uzlaşmalara, yalanlara, ikiyüzlülüklere dayanan kaba bir meslektir. Politika güçtür, pis ve tehlikelidir. Bunun için erkekçiler iktidarın tamamen kadınlara geçmesini teklif ediyorlar; çünkü onlar yaradılıştan daha kurnaz, daha yalancı ve daha oynaktırlar. Parlamentoda, hükümette birkaç kadın varmış, bu yetişmez. Bütün parlamentolar, bütün hükümetler onlar tarafından kurulmalıdır. Kadınlar bizlerden daha kolay konuşurlar, daha pratiktirler, pislikten daha az tiksinirler; politika onlar için, yalnız onlar için yapılmıştır. Ve bugün gördüklerimizi düşünecek olursak işlerin daha kötüye gitmesinden korkulacak bir şey de yoktur. Akla gelen en kötü şey, milletlerin ölüme ve sefalete sürüklenmesidir ki zaten şimdi de böyledir, demek bir şey değişmeyecektir. Aksine, daha iyiye gidecek bir şey vardır ki o da erkeklerin kaderidir. Bundan böyle erkekler daha asil, daha güzel uğraşlara verebileceklerdir. Beni dinleyiniz erkek vatandaşlar. Erkekçilik sizleri en güç, en nankör işlerden kurtarmaya hazırlanıyor. Şimdiye kadar kadınlar eğitim işlerine de girdiler, ama orada henüz azınlıktadırlar. Kızlara oğlanlara dersler vermek –gerçeği gizlemeyelim- çok sıkıcı ve yorucudur. Öğrencilerin, tek düşünceleri dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar az çalışıp dalga geçmek, öğretmenleri atlatmaktır. Eğer içlerinde gerçekten bir şey öğrenenler oluyorsa, bunlar okumayı sevenler ve kendi kendilerine çalışmış olanlardır. Ne diye ilk ve yükseköğrenimi kadınlara bırakmayalım. Kadınlar erkeklerden daha sabırlıdırlar, daha beceriklidirler. Üstelik büyüleyicidirler… Her iş alanı için hemen aynı şey söylenebilir. Kutsal kitapta çalışmanın erkeğe ceza olarak verildiği yazılıdır. Ama yine o kitapta, ilk ve gerçek suçlunun kadın olduğu da yazıldığına göre, cezanın Havva’ya, yalnız ona verilmesi doğru olurdu. Dostlarım, dinleyicilerim. Erkekçiliğin kutsal ve meşru istekleri tamamen kabul edilir ise erkeklerin ne yapacaklarını sorabilirsiniz. Bunun cevabını vermek güç değildir. Hükümet idaresi ile bütün öteki angaryalardan kurtulan erkekler dünyanın olağanüstü güzelliklerinden rahat faydalanacaklardır. Daima tehlikeli ve zahmetli olan işten, çalışmaktan ayrılınca, hep birlikte coşku ve dalınç âlemine dalardık. Bugün pek az insan yüksek fikir faaliyeti ile meşgul olabiliyor, çünkü çoğunluk gündelik hayatın bayağı zorunlulukları ile uğraşmaktadır. Bundan sonra şiir, resim, heykel, bilim araştırmaları, metafizik düşünceler, gündelik ve biricik işimiz olacaktır. İnsanlık cinsiyete göre ayrılmış iki büyük sınıf olacak: Biri, politika, ticaret, ürünler, eğitim ve idare ile uğraşacak. Öteki, yani biz erkekler, rahat rahat sanatla, fikirle, güzelin ve doğrunun araştırmasıyla, varlığı zevkli hale getiren şeylerle meşgul olacağız. Bana öyle geliyor ki size kısaca bildirdiğim erkekçilik programı hepimiz tarafından kabul edilecektir ve bizi manevi üstünlüğümüze uymayan pratik zorunluluklardan kurtaracaktır. Hiçbir vicdan azabı da duymayacağız, çünkü şimdiye kadar yalnız erkeklerin kendilerini feda ederek yaptıkları şeyleri bütün kuvvetleriyle istemeye kalkışanlar ilk önce kadınların kendileri olmuştur. Biz, nihayet, onların ayaklanmalarının sonuçlarını kabul ediyoruz. Erkekçilik kadıncılığın karşıtı değildir, aksine, onun her bakımdan gerçekleşmesidir ve bu bizim de mutluluğumuzu sağlayacaktır. Bu arada dinleyicilerin sayısı da artmıştı, çoğu hararetle alkışlıyordu. Kızıl saçlı adam terini siliyor ve sırıtıyordu. Bana gelince, adımlarımı açtım ve parktan çıkıp otelime gittim.” Baran Dergisi 515. Sayı  

On Kasım'ın Ardından... İzindeyiz, Rahmetle Anıyoruz!

Kaç zamandır düşünüyordum. Doğrusu, kaç senedir mi demeliydim acaba? Her on Kasım’da, onun ölüm yıldönümünde bir yazı kaleme almak, onu anmak ve anlamak adına bir şeyler yapmak, böylelikle onu her on Kasım’da andığımız yeknesaklıktan çıkararak başka türlü hatırlayıp aziz hatırasını yâd etmek… Emelime bu yazıyla ulaştım, çok şükür… Elbette bir sayfalık yazı içinde onu anıp anlatmak mümkün değil; fakat, hiç olmazsa böyle bir yazı kaleme alarak bize bıraktığı üstün değerleri, kıymetli nutukları bir nebzecik de olsa anabilmek hoş bir duygu… Onun ölümü bu memleket için büyük kayıplardan bir kayıptır. Evet, her hayat değerli, kıymetli ve kendine has husûsiyetler barındırmaktadır; fakat bazı kimseler vardır ki, onların hayatları belki on, belki de yüz kimsenin hayatına bedel bir zenginliktedir; işte o bütün hayat çizgileriyle bu zenginliklerimizden, bu memleketin yetiştirdiği evlatlardan birisiydi. Bütün ömrü bu memleket için çalışmakla geçti… Bu memleketi “sevmek” diye bir kavram varsa onun lügatinde bu hâl “uğruna paralanmak” yahut ölmekle eş değerdi… Öyle de oldu; onun bütün hayat hikâyesi bu toprakların hürriyeti uğruna “paralanan”, ızdırap çeken ve uğurda her türlü cefaya sebat gösteren bir millî kahramanın hikâyesidir… Bir hayat düşünün ki, ilk mektep yıllarından başlayarak son nefesini verene kadar hiçbir husûsî gaye gütmeksizin bir millete adanmış ve bu uğurda harcanmış; bu üstün bir şeydir! İster onu sevebilir, ister sevmeyebiliriz! İster fikirlerine katılabilir, ister katılmayabiliriz; fakat böyle üstün ruhların, nadir kahramanların ve böylesine eşsiz zekâların hakkını teslim etmek bu topraklarda hür gezen her insanın vicdan borcudur… Onun bütün başarısının sırrı bu topraklara, bu millete ve memlekete olan hayranlığında gizliydi. Belki memleket sevdası metrelere, hesaplara sığamaz ama, herkes bilmelidir ki, bir çok kimsenin sevgisi hakkında bazı kanaatleri ileri sürebiliriz de, onun bu millete olan hayranlığına zannediyorum hudut biçemezdik… Dostları etrafında nehirler gibi taşkın galgalelerle coşan, heyecanından neredeyse sarhoş hâle gelen o, düşmanlar karşısında ise seller kadar kuvvetli ve öfkeliydi; evet, hayatı boyunca seveni kadar sevmeyeni de çoktu. Hâlâ da öyle!.. Aslında böyle de olmalıdır. Çünkü böylesine büyük ruhların, tezatlı gibi gözüken fakat en büyük bütünlüğe hasret çeken üstün adamların dostlarından çok düşmanları vardır. Ve tarih boyunca da böyle olmuştur… Olsun, biz onun yolunda, izinde gidenler olarak onun düşmanlarını da anlamak zorundayız; çünkü ona düşman olan, onun yenilikçi, yani ihtilâlci, inkılapçı taraflarını aşırılık olarak addetmişlerdir. Fakat bir memleket düşünün ki, harplerden bunalmış, nüfusu azalmış, dünya tarih sahnesinden neredeyse silinecek bir noktaya gelmiş. Böyle bir memleket ancak ve ancak kat’i kararlar alabilecek inkılapçı insanların eliyle yoğrularak hayat sahnesinde var olma hakkını bulabilir… O, memleketin işgal altında olduğu bir dönemde hâdiselerin içerisinde kendisini bulmuş ve o buluştur ki yoluna çıkan her türlü olumsuzluğu alt ederek yenmeyi başarmanın hikâyesine dönüşmüş bir hayatı sürebilmiştir… Her umudunu yitirmiş, ekonomik açıdan büsbütün zaafiyete uğramış ve yangın arsasını andıran bir memleket için onun gibi değerler paha biçilemez kıymettedir. Her on Kasım günü, onun bıraktığı miras ve düsturlara ne kadar da ihtiyacımız olduğunun hatırlanması gereken mühim bir gündür! Her on Kasım günü, bu memleketin yetiştirdiği eşsiz kahramanlardan bir kahramanın belki naçiz vücudunun toprak olduğunun ama fikirlerinin asla unutulmaması gerektiğinin parıldadığı gündür! Her on Kasım günü, onun Samsun’da okuduğu muhteşem nutkun, bir milletin ve memleketin nasıl düşünmesi gerektiğini ifade eden vecizelerle dolu haykırışın günüdür… Evet, belki bugün onun naçiz bedeni toprak olmuştur ama bu vatanın gerçek sahipleri elinde fikirleri ışıl ışıl parıldamaktadır. Eğer bu parıltılara tutunursak bu topraklarda bir şeyleri değiştirebilmenin, yeni başarılar elde edebilmenin fırsatlarından, imkanlarından bahsedebiliriz… Buraya yazabildiğim ve yazamadığım tüm hissiyatımla birlikte en derin bir hürmet içerisinde emanetini taşıyacağımıza, bu memleketi onun düşmanlarına yar etmeyeceğimize söz veriyoruz! İşte bütün bu hissiyat içerisinde onun Samsun nutkunu sizlerle paylaşırken bir kez daha rahmet ve minnetle anıyorum, izindeyiz, Allah rahmet eylesin…   “Evvela kelâm sonra kelâm… Sizlere, Karadenizli gardeşlerime Akdeniz’den, Barbaros’un denizinden, Toroslardan selâm ve sevgiler getirdim. Kardeşlerim, bir Peygamber sözüdür: ‘Ey insan, nerede bir kötülük görürsen onu elinle, elinle önleyemezsen dilinle önleyeceksin! Dilinle de önleyemezsen kalbinle tashih edeceksin.’ Bu Peygamber sözü benim bütün hayatıma hâkim oldu. Bana rehber oldu. Bana ışık tuttu… Daha lise sıralarındayken ben bir imanın, bir fikrin adamıydım. Deli denizler gibi köpüren genç ruhlarımızda Allah sevgisinden, millet sevgisinden başka bir şey yoktu… Tepeden inme dışarıdan gelme yapılan birçok inkılaplar milleti allak bullak etmişti…  Paris sokaklarında yetişenler! Hukuk-u beşer beyannamesini ezbere bilenler! Laiklik ve inkılapçılık perdesi altında yoksul Anadolu halkının imanını, vicdanını, hak ve hukukunu pervasızca çiğnediler… Kıtalara hükmeden,  üç kıtada asırlarca dimdik duran ecdadımızı, şurada, burada, halkevlerinde türlü kılıklara sokarak tahkir ve tehvil ettiler. Bizi mazimizden, bizi kökümüzden bizi bizden ayırdılar… Onlar kendilerini yarı ilah sanıyorlardı. Yapanlar onlardı, yaratanlar onlardı, partilerinden bahsederken ‘şerefli partimiz’ diyorlardı. On yılda on beş milyon genç yaratmışlardı. O kadar ileri fikirli, o kadar ileri gidiyorlardı ki 400 yıllık mesafeyi, yirmi yıla sığdırmışlardı… Her şey onlarla başlıyordu, şanlarla şereflerle dolu koskoca Türk tarihi onlarca gayrı istibdat, kapkara Ortaçağdı… Tam yirmi yedi yıl tanrılar gibi konuştular. Firavunlar gibi saltanat sürdüler. Yediler, içtiler, kustular… Bol harcırahlar, husûsî vagonlar, yatlar, sürgün ettikleri padişahların saraylarında şahâne hayatlar; zevk, eğlence âlemleri… Vur patlasın, çal oynasın, her gün bayram her gün seyran, altta galanın canı çıksın!.. Altta galan milletti, halktı, köylüydü! Amma nutuklarda, amma afişlerde ‘Köylü milletin efendisidir’ diye yazılıydı. Halkı ve köylüyü ‘efendimiz sensin, efendimiz sensin’ diye diye soydular. Ne utandılar, ne utandılar ne doydular!” Osman Yüksel Serdengeçti   Baran Dergisi 514. Sayı

Günümüz Aktüalitesini “Başmakaleler”imden Okumak

“Sultan Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır” der Büyük Doğu Mimarı... Üstad Necip Fazıl ve İbda Mimarı’nı anlamak da Anadolu’yu ve tüm insanlığı anlamak... Bugün yeni yeni konuşulmaya ve kıymeti anlaşılmaya başlayan Sultan Abdülhamit’i yıllar öncesinde “farkeden” ve cemiyete müstakil bir eserle ilk sunanın Büyük Doğu Mimarı olması bu hususun en bariz delilidir. Her zaman ve zeminde İBDA’yı teklif eder ve bunun davasını güderiz. Fakat bazen acil durumlara yönelik sunulması gereken pratik çözümler lazım gelir. Günümüz siyasî ve idarî meselelerinin anlaşılması ve geçmişte düşülen hatalara düşülmemesi adına Üstad’ın Büyük Doğu dergilerinde aktüel meselelere yer veren yazılarının toplandığı “Başmakalelerim” isimli kitab dizisi kanaatimce bulunmaz bir nimet… “Başmakalelerim 1”den örneklerle bunu görelim ve diğerlerini de meraklısına bırakalım.  Fakat şu önemli hususu da belirtmeden geçmeyelim: Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu’nun ana kitabı İdeolocya Örgüsü’nde İdeolocya Örgüsünü bir bina olarak kabul etmiş ve diğer tüm eserlerini de bu binanın bir “müştemilat”ı olarak sıfatlandırmıştır. Millete Umut Olmak Bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bağımsızlık yolunda gösterdiği temayüller nasıl Müslümanların duygularına tercüman oluyor ve gelecek içim umut vaad ediyorsa, Adnan Menderes de Üstad’ın gözünde böyle bir umut vadetmekteydi: “Sen Tanzimat’tan Meşrutiyet’e ve Meşrutiyet’ten Mütareke devresine kadar gelmiş bu kadar Sadrâzam ve Cumhuriyet merhalesi içinde zuhur etmiş şu kadar Başbakan içinde, bu hayatî suallerin muhatabı olmak istidadında ve mes’ulü bulunmak haysiyetinde tek insansın.” (Başmakalelerim, sh.95) Silahlar Sustuğunda Söylenecek Bir  şey Günümüz siyasî ve içtimaî meselelerinden en önemlilerinden biri de kötüyü tesbit ve def ettikten sonra yerine “iyi, doğru ve güzel”i koyamamaktır. Tam bu demde Büyük Doğu-İbda kendini hissettiren ve baş sıkıştığında başvurulacak değil, kötünün yerine koyulacak “iyi, doğru ve güzel”in sistemi çapında ifadesidir: “Demokrat Parti inkılabına düşen en haysiyetli borç da, sade manevi ‘katliam’ devrinin yanlışlarını kısım kısım düzeltmek ve ondan sonra demokrasi tesellisiyle yerinde oturmak değil, en başta yukarıdaki hayatî sual ve muhasebe olmak üzere kendi müsbet inşasını yerine getirmektir. Böyle yapmalıdır ki, Türk milletine hizmeti sade kötüyü atmış olmaktan ibaret kalmasın, iyi ve doğruyu da getirmeyi içine alsın...” (sh.116) Günübirlik Siyasi Aktraksiyonlarından Sıyrılıp Müslüman Anadolu’ya Dönme Dergimizde müteaddit defa ele alınan bu mühim mevzu, Menderes iktidarının da sınavlarından biri olmuş ve Üstad şu şekilde Menderes’e seslenmiştir: “Menderes! Her şeyden evvel Allah ve sonra Türk milleti sana yeter! İbreni ona göre âyar et!” (sh.129) Hayal Kırıklığı ve Ümit Adnan Menderes iktidarı da tıpkı günümüzdeki gibi yapmış olduğu birtakım hatalarla hayal kırıklığı yaşatsa da yine de bir ümit vadetmiştir: “Bize telif tarafını göster; ve millî irade sahtekârı, üç buçuk kuruş ve üç buçuk kelime sahibi, üç buçuk kişilik hiziplere göre değil, bütün tarihî gelişi içinde, bütün tarihî ölçülerle kurtarılması ve kalkındırılması gereken yirmi bir milyonluk millî iradeye göre davran! Kimse senin kadar kuvvetli olmadı ve olmıyacaktır. Menderes, ah Menderes, ruhundaki derinlik, idrâkindeki keskinlik, tedbir dehândaki parlaklık, icra tarzındaki incelik kadar cesur olmadığını söyleyecek hiç kimseye inanamam.” (sh.172) Mikroba Merhamet Hastaya Merhametsizliktir Anadoluya bir ur gibi yapışmış bulunan Hak ve halk düşmanı kökten Batıcı unsurlara karşı, “Allah için öfke” şiarı gereği en sert şekilde müdahale edilmesi lazımdı. Nitekim bu güruh, bulduğu her fırsatta milletimize musallat olmaya devam edecektir. Bu meseleyi de dergimizin kapağına taşımış ve “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok!” demiştik.  Üstad Necip Fazıl da bu konuda Adnan Menderes’i uyarmıştır. Kim bilir belki de Adnan Menderes gerekli tedbirleri alsaydı bu güruh Anadolu’dan silinir ve bu kadar neşvünema bulamazdı: “Fiil, mutlaka fiil, imha ve hayran edici fiil... Veciz, ulvî ve bir anda telkin ve tatmin edici fiil... Fiilin (nasıl)ı üzerinde konuşmaya bile değmez. Kanunî olmak şartiyle her türlüsü... Her halde kanunun bu “her türlü”sü içinden, CHP isimli haşere yuvasını, DDT tatbik edilmiş bir vasat haline getirecek nice imkânlar mevcuttur.” (sh.30) Aslında tüm bu değindiğim mevzular Büyük Doğu Mimarının müjdelediği Mütefekkirin “Şartlar Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenmeye zorluyor!” tesbitini isbat sadedinde. Bu tesbitin belirttiği misyona, zamanın hakkını vermeye dair usuller. 15 Temmuz sonrası gelişmeler de gösteriyor ki, bu tesbite mutabık hamleler gerçekleşmek zorunda! Yok eğer gerçekleşmezse su akacak ve yolunu bir şekilde bulacak.    “Bir ihtilali yarım yapanlar, kendilerine mezar hazırlamaktan başka bir iş yapmış olmazlar!” Salih Mirzabeyoğlu Bu ölçüden mülhem ifade edersek, milletimiz Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında İslâm’ı görmekte ve bu görüş kendisinde ve kadrosunda ihtilâlci bir duruş vehmettirmektedir. Milletimiz, 15 Temmuz’da tankları püskürtmek suretiyle, Batıcılara vurulacak son darbede kendisine düşmesi mukadder rolü yerine getirebileceğini göstermiştir. Mevcut iktidarda bu ihtilâl vaziyetine ayak uydurmalı; yarım oluşta kalıcı hamle, itiş-kakış ve liyakatsiz kadrolardan kurtularak üzerine düşen “tam”lık rolünü yerine getirmelidir. Anadolu’nun muradına uygun ihtilâl-inkılâbın formül ve gayesinin de Büyük Doğu-İbda’da olduğunu görüp bu “reçete”ye göre hareket etmelidir. Artık bu saatten sonra iktidarın geri dönme/düşmanla uzlaşma diye bir alternatifi kalmamıştır. Baran Dergisi 514. Sayı

Batı ve ABD ile Hesaplaşmadan Bize Dirlik Yoktur

Çatışma ile dirlik birbirine zıt gibi görünür ama yol almamız için hesaplaşmamız şarttır. Hesaplaşmayı erteleyerek bir yere varamayız, bilakis sorunlar daha da büyür. Batı ve ABD’nin politikaları bizi köleleştiriyor ve hâliyle dirliğimizi bozuyorsa buna isyan etmek elzemdir. En başta Batı dayatması Tanzimat, Meşrutiyet ve Kemalist Cumhuriyet ile hesaplaşmak zorundayız. Yakın tarihte kilit isim ise Abdülhamid Han’dır. Üstad’ın, tarihçilerin eline su dökemeyeceği bir çok tesbitinden biri de şudur: “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamaktır.” İslâmcı kimliğimizden dolayı sadece Batı karşıtlığı yaptığımız zannedilmesin. Batı ile çatışma kaçınılmazdır, derken bunu aynı zamanda reel-politik olarak söylüyoruz. En son 15 Temmuz hadisesi doğrudan ABD ve Batı’nın bir darbe girişimi idi. Türkiye’nin büyümesi ve bağımsızlığı önünde en büyük engel Batı prangasıdır. Ve en başta düşüncede, ilim, sanat ve eğitimde Batı’ya körü körüne bağlılıktan kurtulmadan bize dirlik yoktur. İlimde körleşmemiz, fikirde üretken olamamamız, sanatta orijinal bir sesimizin yokluğu, eğitimde hâlâ sistemleşemememiz vb. krizlerin hepsi “ithal kültür”le bir şey olunamayacağının ispatıdır. Lise ve üniversitelerde Batı mamûlü yetişen taklidçi nesiller ve sürüsüne bolluk keleş profesörler buna misaldir. Söz konusu akademisyenlerin kaç tanesinin orijinal çalışması var ve kaç tanesi kültürümüzü ihya edicidir? Bilakis çoğu yıkıcı rol oynamaktadır. Bürokratik vurdumduymazlık ve Batı’dan kopyacılığın rahatında önüne konanı tekrarlayan cesaretsiz ve fikirsiz kadrolar diyebiliriz. Türkiye’nin kendi içinde birliği sağlaması ve İslâm ülkelerine açılması için birleştirici bir anlayışa, bütüncül bir fikre ermesi lâzımdır. Ümmetin tefrikası, fitne ve bozgunculuğu ise mezhepsizlik-vehhabilik cereyanı ve Amerika’nın Ortadoğu’da himaye ettiği Şiiliktir. Birinin altında Batı, diğerininse Yahudi vardır. Büyük şeytan Amerika, küçük şeytan İran’la Ortadoğu’yu dizayn etmeye çalışmaktadır, asıl şeytan Yahudi’nin (İsrail) güvenliği de böylece sağlanmaktadır. Çıfıt Yahudi köşesinde memnuniyetle olan bitenleri izlemektedir. Sözlerim sadece polemik için değil vakıadan doğan tesbitlerdir. Kimse Amerika’nın Ortadoğu’ya huzur ve güven getirdiğini iddia edemez. Ama Osmanlı 400 yıl Ortadoğu’yu huzur ve barışla yönetmiş idi. Demek ki emperyalist emeller değil, Allah ve Resûlü’nün buyrukları altında bir adalet ve kardeşlik şemsiyesi açmak zorundayız. Bu hem içimizde şart, hem dışımızda. Batı ve Batıcı şer cephesi ne derse desin, biz kendi oluşumuza bakıp hedeflerimizi belirleyip yürümeliyiz. Kemal Tahir, Kemalist rejimin gerçek bir kurtuluş olmadığına işaret ederek, Osmanlı’yı, tarihini, kültürünü ve dinini satma ve Batılılaşma karşılığında bize bırakılan topraklarda, nihaî hesaplaşmadan kaçış olmadığını şöyle ihtar eder: “Biz Batı’yla er-geç, ister istemez hesaplaşmak zorundayız!.. Bunu gerçekten yapmayınca, Batı’ya hizmet teklif etmekle Batı’yı başımızdan defleyemeyiz!..” İslâmcı mücadelenin sistemli başlatıcısı ve Batı ile hesaplaşmanın merkezinde ise Büyük Doğu ve Necip Fazıl vardır. Nasıl ki Batı ile er-geç hesaplaşacak isek, Necip Fazıl’ın sistemiyle de er-geç tanışacak ve içine girecek ve oradan İBDA’ya da nüfuz edeceğiz! Çünkü Batı ile savaşın fikrî ve aksiyon temelleri sadece oradadır. Sıkışınca BD-İBDA’daki söz ve şiirlere başvuruluyor, ama gerçek kurtuluş için bu yeterli değildir. Dünya görüşü olarak özümsemek ve tatbike geçmeliyiz; hayat tarzı davasının ehemmiyeti. İktisadî ilişkilerden, yeme-içme alışkanlıklarımıza, adab-ı muaşeretten estetiğe, zenginin malından fakirin hakkına kadar… “Modernleşme” ile de hesaplaşmalıyız “yeni” diye her gelen şeyi baş tacı etmek zorunda değiliz. Filtreden geçirip yararlıyı alıp zararlıyı defetmeliyiz! Çünkü Batı gibi yaşayarak ve Batı gibi düşünerek Batı zulmüne karşı bir kurtuluş savaşından bahsedemeyiz. Mühimliği nisbetinde ihmâl edilen bir meseleden bahsedelim. Karşı olduğunuz şeyi iyi tanımadan ona gerçekten karşı olamazsınız. Bilakis karşı olduğunu zannederken onun içinde olmuşsun, farkında değilsindir. Çünkü sınırını, çerçevesini, amaç ve gayesini bilmediğiniz şeye ister istemez yutulursunuz. Ayrıca şunu belirtelim ki, düşmanı tanımadan onu imha edemezsiniz. Batı’yı bilmeden İslâm’ı bilemeyiz, İslâm’ı ihya edemeyiz. Üstadın Batı ile hesaplaşmayı başa alması boşuna değil! Batı tefekkürü ve İslâm tasavvufu kanatları arasında birinciyi ikincinin önünde hesaba çekerken, İBDA’nın yükselmesi boşuna değil! Demek ki asrın İslâm diyalektiği ve İslâm hikemiyatı bunu gerektiriyor. Sadece bu asrın değil, bu mevzu her devre şamil. “Küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imanda değildir” diye buyuruyor Muhyiddin-i Arabî Hazretleri. Demek ki iman selameti için karşıtımızı da (Batı vs.) bilmek zorundayız. Çünkü taklidî ve ezbere iman düşmanın en ufak bir saldırısında sarsıntı geçirir. Çağımızda her türlü fikir ve propagandaya kitleler son derece açıktır. Bu meseleyi başa almak iman meselesiyle alakalıdır. İşin lâfında olan ve imanı kalbine inmemiş olanlara dikkat. Ölçü açık “ölmeden önce nefsinizi hesaba çekiniz!” Kemal Tahir’in sözlerine geri dönersek. Batı’ya ne kadar şirinlik gösterirsek gösterelim, onlar bizim içimizi karıştırmaya devam edecekler ve bize dirlik vermeyeceklerdir. Dirlik istiyorsak, bunun için savaşacağız ve bedel ödedikçe de onu koruyacağız; 15 Temmuz’da olduğu gibi. Savaşmanın vasıtası ve manivelası olan fikir ve aksiyon mihrakını da yukarıda söyledik. Reel-politik olarak ifade ediyoruz, son derece müşahhas şeylerle irtibatlı olarak sorunun kaynağına inmeye çalışıyoruz. Batı ırkçı ve ayrımcıdır. Kendi dışındakileri dışlar. Batı kapılarında şirinlik taklaları atmanın bize bir faydası olmaz. Sığınmacı psikolojisinden kurtulmalıyız. Çünkü en son mültecilere Batı’nın ne yaptığını gördük. Artık kör dövüşten işi kurtarıp bir gaye, hedef ve vasıta etrafında birleşmeliyiz. Vasıtalarda değişkenlik ve tartışma olsa bile gaye ve hedeflerimizi netlememiz, ileriye bakarak yürümemiz şarttır. Gideceği yeri bilmeyenin hedefine ulaşması mümkün değildir. Düşman her türlü savaşı yürütür ve içimizden devşirdiği tetikçi ajanları (Can Dündar vs.) kullanırken bizim barış ve demokrasiden bahsetmemiz safdillik olur. Savunmada değil taarruzda olarak ve düşmanı kendi mantığında boğarak savaşta üstünlüğü ele almak şarttır. Yoksa onlar bizle tek kale maç oynamaya devam ederler. Demek ki siyasal iktidar için bunun temeli olan kültürel iktidar şarttır. Bir dünya görüşüne sahip olmak gerekir, aksi halde en ufak bir rüzgârda yıkılıp gidersiniz. “Devşirme kültür”le bir milletin yeniden doğması düşünülemez, değişim ve devrim olmaz. Mevlüt Koç gönüldaşın Aylık Dergisi Haziran 2016 sayısında “Zevk’e Dâir” yazısında belirttiği üzere, kendimize özgü ne bilim, ne siyaset, ne felsefe, ne sanat hiçbir şey kurup geliştiremeyiz. “Çünkü kurucu unsur dışarısıdır.” Siyasî iktidar, güçle kurulur, güçle yıkılır. Bu hususta her türlü entrika çevrilir ve son noktada can verilir, can alınır. Bu, rejim ve iktidarların kuruluş ve korunması yöntemidir. Eğer canıyla bedel ödeyenleri yoksa o iktidar çabuk yıkılır. Demokrasi ve seçimler çoğu kere hâkim güçlerin oyunudur. Eğer olmazsa kural değişir, demokrasi askıya alınır. Mısır’da Sisi darbesi ve bizdeki darbelerde olduğu gibi... Fakat darbe hamisi Batı demokrasi söylemlerini yine elinde silah olarak tutar, ona buna not dağıtır. Asıl Batı’nın karnesini tutmak lâzım. Siyasîler içinde anti-emperyalizm bayrağını Tayyip Erdoğan taşımaktadır. Siyaset tarzını beğenirsiniz beğenmezsiniz ama emperyalizme kininiz varsa Tayyip Erdoğan’ı bu mevzuda desteklemeniz şarttır. “One minute” hadisesinden, dünya beşten büyüktür söylemine kadar ve şu an 15 Temmuz vesilesiyle bilfiil Amerika ile canı pahası savaş içinde ve Amerika’ya rağmen bağımsız politikalar geliştirirken Tayyip Erdoğan’a toptan karşı olmak şartlanmış bir kafadır. Meğerki Batıcı cephede olunsun. Siyaset öyle farklı bir iştir ki, İslâmcı olurken Batıcı cephede yer alanlar varken, Batıcı olup İslâmcı cephede de yer alınabilmektedir. Sisteme-fikre bağlı siyaset olmayınca böyle çelişkili durumlarla ve savrulmalarla karşılaşabiliriz. Tabiî menfaat ve yavşaklık saikiyle de bunlar olabilmektedir. Savunmada değil, taarruzda olmak mevzuuna bir misal. MHP’nin Ak Parti’ye başkanlık sisteminde destek vereceğini ilan etmesi üzerine CHP lideri “cumhuriyetin bekçisi” olarak yaygaraya başladı. Kimse de demiyor, “cumhuriyet kim sen kim? Kendini 1925-1945’lerin tek parti diktatörlüğünde mi hayal ediyorsun?” Dişleri dökülmüş ve kartlaşmış da olsa “CHP şekavet ocağı” her adımda takoz olmaya devam edecektir ve onların asıl endişesi içki, fuhuş ve danstan ibaret gördükleri Batıcılığın gözden düşmesi, İslâmî değerlerin yükselişe geçmesidir. İsimlerindeki ne cumhuriyet, ne halk ifadesi doğru değil, parti ismi ise fırka-hizip mânâsına doğrudur. Maalesef birçok yerde isim ile muhteva birbiriyle çok zıt olabilmektedir. En son FETÖ’nün tetikçisi olan Cumhuriyet gazetesinin isminde olduğu gibi... İslâmî demeyle İslâmî olunmayacağı gibi… Aslında işin özü muhafazakâr İslâmcıların devrimci İslâmcı olamaması, İslâmî bir dünya görüşünün sistemli bakış açısına erememesi ve reaksiyonda kalıp aksiyona geçememesidir. Halk daha iyi seviyede ve zaman zaman da bunu gösteriyor, öncüsünü (bu süreçte Tayyip Erdoğan’ı misal verebiliriz) bulduğu zaman da peşine düşüyor. Sosyolog Etyen Mahçupyan ve ondan pek farkı olmayan liberal-ılıman zihniyetli muhafazakârlar, halkın Batı’ya nefretini ezikliğin doğurduğu psikoloji zannedip, ruh kökünde yatan İslâm sevgisi ve peygamber aşkı olduğunu görmezden geliyorlar. Hiçbir zaman kurumayan bu ruh kökünü de çağımızda besleyen BD-İBDA olduğunu düşmanlar çok iyi görüyor ve tabiî ki vazifeleri icabı göstermiyor. Fakat 15 Temmuz gibi hâdiseler bunu ispatlıyor ve ispatlamaya devam edecek; perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.   Baran Dergisi 513. Sayı